1397. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، مِثْلُ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ اشْتَرَى شِقْصًا مَعَ قَوْمٍ فِي أَرْضٍ بِحَيَوَانٍ عَبْدٍ أَوْ وَلِيدَةٍ أَوْ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ الْعُرُوضِ فَجَاءَ الشَّرِيكُ يَأْخُذُ بِشُفْعَتِهِ بَعْدَ ذَلِكَ فَوَجَدَ الْعَبْدَ أَوِ الْوَلِيدَةَ قَدْ هَلَكَا وَلَمْ يَعْلَمْ أَحَدٌ قَدْرَ قِيمَتِهِمَا فَيَقُولُ الْمُشْتَرِي قِيمَةُ الْعَبْدِ أَوِ الْوَلِيدَةِ مِائَةُ دِينَارٍ وَيَقُولُ صَاحِبُ الشُّفْعَةِ الشَّرِيكُ بَلْ قِيمَتُهُمَا خَمْسُونَ دِينَارًا . قَالَ مَالِكٌ يَحْلِفُ الْمُشْتَرِي أَنَّ قِيمَةَ مَا اشْتَرَى بِهِ مِائَةُ دِينَارٍ ثُمَّ إِنْ شَاءَ أَنْ يَأْخُذَ صَاحِبُ الشُّفْعَةِ أَخَذَ أَوْ يَتْرُكَ إِلاَّ أَنْ يَأْتِيَ الشَّفِيعُ بِبَيِّنَةٍ أَنَّ قِيمَةَ الْعَبْدِ أَوِ الْوَلِيدَةِ دُونَ مَا قَالَ الْمُشْتَرِي . قَالَ مَالِكٌ مَنْ وَهَبَ شِقْصًا فِي دَارٍ أَوْ أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ فَأَثَابَهُ الْمَوْهُوبُ لَهُ بِهَا نَقْدًا أَوْ عَرْضًا فَإِنَّ الشُّرَكَاءَ يَأْخُذُونَهَا بِالشُّفْعَةِ إِنْ شَاءُوا وَيَدْفَعُونَ إِلَى الْمَوْهُوبِ لَهُ قِيمَةَ مَثُوبَتِهِ دَنَانِيرَ أَوْ دَرَاهِمَ . قَالَ مَالِكٌ مَنْ وَهَبَ هِبَةً فِي دَارٍ أَوْ أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ فَلَمْ يُثَبْ مِنْهَا وَلَمْ يَطْلُبْهَا فَأَرَادَ شَرِيكُهُ أَنْ يَأْخُذَهَا بِقِيمَتِهَا فَلَيْسَ ذَلِكَ لَهُ مَا لَمْ يُثَبْ عَلَيْهَا فَإِنْ أُثِيبَ فَهُوَ لِلشَّفِيعِ بِقِيمَةِ الثَّوَابِ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ اشْتَرَى شِقْصًا فِي أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ بِثَمَنٍ إِلَى أَجَلٍ فَأَرَادَ الشَّرِيكُ أَنْ يَأْخُذَهَا بِالشُّفْعَةِ . قَالَ مَالِكٌ إِنْ كَانَ مَلِيًّا فَلَهُ الشُّفْعَةُ بِذَلِكَ الثَّمَنِ إِلَى ذَلِكَ الأَجَلِ وَإِنْ كَانَ مَخُوفًا أَنْ لاَ يُؤَدِّيَ الثَّمَنَ إِلَى ذَلِكَ الأَجَلِ فَإِذَا جَاءَهُمْ بِحَمِيلٍ مَلِيٍّ ثِقَةٍ مِثْلِ الَّذِي اشْتَرَى مِنْهُ الشِّقْصَ فِي الأَرْضِ الْمُشْتَرَكَةِ فَذَلِكَ لَهُ . قَالَ مَالِكٌ لاَ تَقْطَعُ شُفْعَةَ الْغَائِبِ غَيْبَتُهُ وَإِنْ طَالَتْ غَيْبَتُهُ وَلَيْسَ لِذَلِكَ عِنْدَنَا حَدٌّ تُقْطَعُ إِلَيْهِ الشُّفْعَةُ . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يُوَرِّثُ الأَرْضَ نَفَرًا مِنْ وَلَدِهِ ثُمَّ يُولَدُ لأَحَدِ النَّفَرِ ثُمَّ يَهْلِكُ الأَبُ فَيَبِيعُ أَحَدُ وَلَدِ الْمَيِّتِ حَقَّهُ فِي تِلْكَ الأَرْضِ فَإِنَّ أَخَا الْبَائِعِ أَحَقُّ بِشُفْعَتِهِ مِنْ عُمُومَتِهِ شُرَكَاءِ أَبِيهِ . قَالَ مَالِكٌ وَهَذَا الأَمْرُ عِنْدَنَا . قَالَ مَالِكٌ الشُّفْعَةُ بَيْنَ الشُّرَكَاءِ عَلَى قَدْرِ حِصَصِهِمْ يَأْخُذُ كُلُّ إِنْسَانٍ مِنْهُمْ بِقَدْرِ نَصِيبِهِ إِنْ كَانَ قَلِيلاً فَقَلِيلاً وَإِنْ كَانَ كَثِيرًا فَبِقَدْرِهِ وَذَلِكَ إِنْ تَشَاحُّوا فِيهَا . قَالَ مَالِكٌ فَأَمَّا أَنْ يَشْتَرِيَ رَجُلٌ مِنْ رَجُلٍ مِنْ شُرَكَائِهِ حَقَّهُ فَيَقُولُ أَحَدُ الشُّرَكَاءِ أَنَا آخُذُ مِنَ الشُّفْعَةِ بِقَدْرِ حِصَّتِي . وَيَقُولُ الْمُشْتَرِي إِنْ شِئْتَ أَنْ تَأْخُذَ الشُّفْعَةَ كُلَّهَا أَسْلَمْتُهَا إِلَيْكَ وَإِنْ شِئْتَ أَنْ تَدَعَ فَدَعْ فَإِنَّ الْمُشْتَرِيَ إِذَا خَيَّرَهُ فِي هَذَا وَأَسْلَمَهُ إِلَيْهِ فَلَيْسَ لِلشَّفِيعِ إِلاَّ أَنْ يَأْخُذَ الشُّفْعَةَ كُلَّهَا أَوْ يُسْلِمَهَا إِلَيْهِ فَإِنْ أَخَذَهَا فَهُوَ أَحَقُّ بِهَا وَإِلاَّ فَلاَ شَىْءَ لَهُ . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يَشْتَرِي الأَرْضَ فَيَعْمُرُهَا بِالأَصْلِ يَضَعُهُ فِيهَا أَوِ الْبِئْرِ يَحْفِرُهَا ثُمَّ يَأْتِي رَجُلٌ فَيُدْرِكُ فِيهَا حَقًّا فَيُرِيدُ أَنْ يَأْخُذَهَا بِالشُّفْعَةِ إِنَّهُ لاَ شُفْعَةَ لَهُ فِيهَا إِلاَّ أَنْ يُعْطِيَهُ قِيمَةَ مَا عَمَرَ فَإِنْ أَعْطَاهُ قِيمَةَ مَا عَمَرَ كَانَ أَحَقَّ بِالشُّفْعَةِ وَإِلاَّ فَلاَ حَقَّ لَهُ فِيهَا . قَالَ مَالِكٌ مَنْ بَاعَ حِصَّتَهُ مِنْ أَرْضٍ أَوْ دَارٍ مُشْتَرَكَةٍ فَلَمَّا عَلِمَ أَنَّ صَاحِبَ الشُّفْعَةِ يَأْخُذُ بِالشُّفْعَةِ اسْتَقَالَ الْمُشْتَرِي فَأَقَالَهُ . قَالَ لَيْسَ ذَلِكَ لَهُ وَالشَّفِيعُ أَحَقُّ بِهَا بِالثَّمَنِ الَّذِي كَانَ بَاعَهَا بِهِ . قَالَ مَالِكٌ مَنِ اشْتَرَى شِقْصًا فِي دَارٍ أَوْ أَرْضٍ وَحَيَوَانًا وَعُرُوضًا فِي صَفْقَةٍ وَاحِدَةٍ فَطَلَبَ الشَّفِيعُ شُفْعَتَهُ فِي الدَّارِ أَوِ الأَرْضِ فَقَالَ الْمُشْتَرِي خُذْ مَا اشْتَرَيْتُ جَمِيعًا فَإِنِّي إِنَّمَا اشْتَرَيْتُهُ جَمِيعًا . قَالَ مَالِكٌ بَلْ يَأْخُذُ الشَّفِيعُ شُفْعَتَهُ فِي الدَّارِ أَوِ الأَرْضِ بِحِصَّتِهَا مِنْ ذَلِكَ الثَّمَنِ يُقَامُ كُلُّ شَىْءٍ اشْتَرَاهُ مِنْ ذَلِكَ عَلَى حِدَتِهِ عَلَى الثَّمَنِ الَّذِي اشْتَرَاهُ بِهِ ثُمَّ يَأْخُذُ الشَّفِيعُ شُفْعَتَهُ بِالَّذِي يُصِيبُهَا مِنَ الْقِيمَةِ مِنْ رَأْسِ الثَّمَنِ وَلاَ يَأْخُذُ مِنَ الْحَيَوَانِ وَالْعُرُوضِ شَيْئًا إِلاَّ أَنْ يَشَاءَ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ بَاعَ شِقْصًا مِنْ أَرْضٍ مُشْتَرَكَةٍ فَسَلَّمَ بَعْضُ مَنْ لَهُ فِيهَا الشُّفْعَةُ لِلْبَائِعِ وَأَبَى بَعْضُهُمْ إِلاَّ أَنْ يَأْخُذَ بِشُفْعَتِهِ إِنَّ مَنْ أَبَى أَنْ يُسَلِّمَ يَأْخُذُ بِالشُّفْعَةِ كُلِّهَا وَلَيْسَ لَهُ أَنْ يَأْخُذَ بِقَدْرِ حَقِّهِ وَيَتْرُكَ مَا بَقِيَ . قَالَ مَالِكٌ فِي نَفَرٍ شُرَكَاءَ فِي دَارٍ وَاحِدَةٍ فَبَاعَ أَحَدُهُمْ حِصَّتَهُ وَشُرَكَاؤُهُ غُيَّبٌ كُلُّهُمْ إِلاَّ رَجُلاً فَعُرِضَ عَلَى الْحَاضِرِ أَنْ يَأْخُذَ بِالشُّفْعَةِ أَوْ يَتْرُكَ . فَقَالَ أَنَا آخُذُ بِحِصَّتِي وَأَتْرُكُ حِصَصَ شُرَكَائِي حَتَّى يَقْدَمُوا فَإِنْ أَخَذُوا فَذَلِكَ وَإِنْ تَرَكُوا أَخَذْتُ جَمِيعَ الشُّفْعَةِ . قَالَ مَالِكٌ لَيْسَ لَهُ إِلاَّ أَنْ يَأْخُذَ ذَلِكَ كُلَّهُ أَوْ يَتْرُكَ فَإِنْ جَاءَ شُرَكَاؤُهُ أَخَذُوا مِنْهُ أَوْ تَرَكُوا إِنْ شَاءُوا فَإِذَا عُرِضَ هَذَا عَلَيْهِ فَلَمْ يَقْبَلْهُ فَلاَ أَرَى لَهُ شُفْعَةً .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; kendisine Süleyman b. Yesâr'dan da bunun benzeri bir rivayet ulaşmıştır. İmam Mâlik dedi ki: Bir arazideki hissesini (şıks), bir hayvan -köle, cariye veya benzeri bir mal- karşılığında satın alan bir adam hakkında: Ortağı daha sonra gelip şüf'a hakkını kullanmak ister, ancak (karşılık olarak verilen) köle veya cariyenin öldüğünü ve kimsenin değerini bilmediğini görürse; Müşteri: "Kölenin veya cariyenin değeri yüz dinardı" der. Şüf'a sahibi ortak ise: "Hayır, değerleri elli dinardı" derse; Müşteri, satın aldığı şeyin (hayvanın) değerinin yüz dinar olduğuna dair yemin eder. Sonra şüf'a sahibi dilerse (yüz dinarı verip) alır, dilerse bırakır. Ancak şüf'a sahibi, köle veya cariyenin değerinin müşterinin dediğinden daha az olduğuna dair bir delil (beyyine) getirirse (o zaman delile göre hükmedilir). İmam Mâlik dedi ki: Ortak olunan bir ev veya arazideki hissesini hibe eden kimseye, hibe edilen kişi tarafından (buna karşılık) nakit veya mal olarak bir bedel (sevap) verilirse; ortaklar dilerlerse şüf'a hakkını kullanarak, hibe edilen kişinin verdiği bedelin kıymeti (dinar veya dirhem) karşılığında o hisseyi alabilirler. İmam Mâlik dedi ki: Ortak olunan bir ev veya arazideki hissesini hibe eden kimseye, bir karşılık verilmez ve hibe eden de bir karşılık istemezse; ortağı o hisseyi (kıymetini ödeyerek) almak istese bile, (ortada bir satış olmadığı için) buna hakkı yoktur. Ancak (hibe edilene) bir karşılık verilirse, o zaman şüf'a sahibi o karşılığın bedeli üzerinden şüf'a hakkına sahip olur. İmam Mâlik dedi ki: Ortak bir arazideki hisseyi vadeli bir fiyatla satın alan kimse hakkında: Eğer ortak (şüf'a sahibi) bunu şüf'a ile almak isterse; şayet zengin (ödeme gücü olan) biri ise, aynı vadede aynı fiyatla şüf'a hakkını kullanır. Eğer o vadeye kadar parayı ödeyemeyeceğinden korkuluyorsa; arazi hissesini satın alan kişi gibi güvenilir ve zengin bir kefil (hamîl) getirdiği takdirde, şüf'a hakkı onundur. İmam Mâlik dedi ki: Gaib (uzakta) olanın şüf'a hakkı, gaybubeti (yokluğu) sebebiyle düşmez; yokluğu uzun sürse bile. Bize göre şüf'a hakkının düştüğü belli bir süre sınırı yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Arazisini çocuklarından bir gruba miras bırakan, sonra bu çocuklardan birinin çocuğu olan, sonra baba (dede) ölen ve (torunlardan) biri o arazideki hakkını satan kimse hakkında: Satanın kardeşi, babasının ortakları olan amcalarına göre şüf'a hakkına daha ziyade sahiptir. Bize göre hüküm böyledir. İmam Mâlik dedi ki: Ortaklar arasında şüf'a hakkı, hisseleri oranındadır. Herkes hissesi nispetinde (şüf'a) alır; hissesi az ise az, çok ise çok alır. Bu, (paylaşım konusunda) anlaşmazlığa düşerlerse böyledir. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişi, ortaklarından birinin hakkını satın alırsa ve diğer ortaklardan biri "Ben hissem oranında şüf'a hakkımı kullanmak istiyorum" derse; Müşteri (şüf'a talep edene): "İstersen şüf'a hakkının tamamını (satılan hissenin tümünü) al, sana teslim edeyim; istersen bırak" der. Müşteri onu bu seçimle karşı karşıya bıraktığında, şüf'a sahibinin ya tamamını almaktan ya da müşteriye bırakmaktan başka hakkı yoktur. Eğer tamamını alırsa hak sahibi odur, yoksa hiçbir hakkı yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Bir arazi satın alıp, oraya dikim yaparak veya kuyu kazarak imar eden (tâmir eden), sonra bir başkası gelip o arazide hakkı olduğunu ispatlayan ve şüf'a ile almak isteyen kimse hakkında: (Sonradan gelenin) o arazide şüf'a hakkı yoktur; ancak imar bedelini (dikilenin, kazılanın kıymetini) verirse başka. Eğer imar bedelini verirse şüf'a hakkına sahip olur, yoksa bir hakkı yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Ortak olduğu bir arazi veya evdeki hissesini satan, sonra şüf'a sahibinin şüf'a hakkını kullanacağını öğrenince müşteriden satışı bozmasını (ikâle) isteyen ve müşterinin de satışı bozduğu kimse hakkında: Böyle bir hakkı (satışı bozarak şüf'ayı engelleme hakkı) yoktur. Şüf'a sahibi, (ilk) satış fiyatı üzerinden o malı almaya (daha) hak sahibidir. İmam Mâlik dedi ki: Bir ev veya arazideki hisseyi, hayvanı ve ticari eşyayı tek bir akitle (safkada) toptan satın alan kimse hakkında: Şüf'a sahibi, ev veya arazideki şüf'a hakkını talep ederse ve müşteri "Satın aldığım her şeyi (hayvan ve eşyayı da) al, çünkü ben hepsini toptan aldım" derse; Hayır, şüf'a sahibi sadece ev veya arazideki şüf'a hakkını, o toptan fiyattan (araziye) düşen pay karşılığında alır. Satın alınan her şeyin kıymeti ayrı ayrı takdir edilir; sonra şüf'a sahibi, ana fiyattan araziye isabet eden kıymet üzerinden şüf'asını kullanır. Hayvan ve eşyadan hiçbir şey almaz, ancak dilerse (onları da) alabilir. İmam Mâlik dedi ki: Ortak bir arazideki hissesini satan kimse hakkında: Şüf'a hakkı olanlardan bazıları (haklarını) satıcıya (veya müşteriye) teslim eder (vazgeçer), bazıları ise şüf'a hakkını kullanmakta ısrar ederse; Hakkından vazgeçmeyen(ler), şüf'a hakkının tamamını (vazgeçenlerin payı dahil) almak zorundadır. Sadece kendi hissesi kadarını alıp kalanını bırakamaz. İmam Mâlik dedi ki: Bir evde ortak olan bir grup hakkında: İçlerinden biri hissesini sattığında, ortakların biri hariç hepsi gaib (uzakta) olsa; hazırdaki ortağa "Ya şüf'a hakkını (tamamını) al ya da bırak" denilir. Eğer: "Ben kendi hissem kadarını alırım, ortaklarımın hissesini gelinceye kadar bırakırım; onlar gelince isterlerse alırlar, isterlerse bırakırlar (o zaman ben alırım)" derse; (Hayır), onun ya tamamını almaktan ya da bırakmaktan başka seçeneği yoktur. Eğer ortakları gelirse, dilerlerse ondan (paylarını) alırlar, dilerlerse bırakırlar. Eğer bu teklif kendisine sunulur ve kabul etmezse (tamamını almazsa), artık onun şüf'a hakkı olduğunu düşünmüyorum.