4712. Hadis
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُقَاتِلٍ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا أَبُو حَيَّانَ التَّيْمِيُّ، عَنْ أَبِي زُرْعَةَ بْنِ عَمْرِو بْنِ جَرِيرٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ أُتِيَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِلَحْمٍ، فَرُفِعَ إِلَيْهِ الذِّرَاعُ، وَكَانَتْ تُعْجِبُهُ، فَنَهَسَ مِنْهَا نَهْسَةً ثُمَّ قَالَ " أَنَا سَيِّدُ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَهَلْ تَدْرُونَ مِمَّ ذَلِكَ يُجْمَعُ النَّاسُ الأَوَّلِينَ وَالآخِرِينَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، يُسْمِعُهُمُ الدَّاعِي، وَيَنْفُذُهُمُ الْبَصَرُ، وَتَدْنُو الشَّمْسُ، فَيَبْلُغُ النَّاسَ مِنَ الْغَمِّ وَالْكَرْبِ مَا لاَ يُطِيقُونَ وَلاَ يَحْتَمِلُونَ فَيَقُولُ النَّاسُ أَلاَ تَرَوْنَ مَا قَدْ بَلَغَكُمْ أَلاَ تَنْظُرُونَ مَنْ يَشْفَعُ لَكُمْ إِلَى رَبِّكُمْ فَيَقُولُ بَعْضُ النَّاسِ لِبَعْضٍ عَلَيْكُمْ بِآدَمَ فَيَأْتُونَ آدَمَ عليه السلام فَيَقُولُونَ لَهُ أَنْتَ أَبُو الْبَشَرِ خَلَقَكَ اللَّهُ بِيَدِهِ. وَنَفَخَ فِيكَ مِنْ رُوحِهِ، وَأَمَرَ الْمَلاَئِكَةَ فَسَجَدُوا لَكَ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ أَلاَ تَرَى إِلَى مَا قَدْ بَلَغَنَا فَيَقُولُ آدَمُ إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنَّهُ نَهَانِي عَنِ الشَّجَرَةِ فَعَصَيْتُهُ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى نُوحٍ، فَيَأْتُونَ نُوحًا فَيَقُولُونَ يَا نُوحُ إِنَّكَ أَنْتَ أَوَّلُ الرُّسُلِ إِلَى أَهْلِ الأَرْضِ، وَقَدْ سَمَّاكَ اللَّهُ عَبْدًا شَكُورًا اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ، أَلاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ فَيَقُولُ إِنَّ رَبِّي عَزَّ وَجَلَّ قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنَّهُ قَدْ كَانَتْ لِي دَعْوَةٌ دَعَوْتُهَا عَلَى قَوْمِي نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى إِبْرَاهِيمَ، فَيَأْتُونَ إِبْرَاهِيمَ، فَيَقُولُونَ يَا إِبْرَاهِيمُ، أَنْتَ نَبِيُّ اللَّهِ وَخَلِيلُهُ مِنْ أَهْلِ الأَرْضِ اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ أَلاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ فَيَقُولُ لَهُمْ إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنِّي قَدْ كُنْتُ كَذَبْتُ ثَلاَثَ كَذَبَاتٍ ـ فَذَكَرَهُنَّ أَبُو حَيَّانَ فِي الْحَدِيثِ ـ نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي اذْهَبُوا إِلَى مُوسَى، فَيَأْتُونَ مُوسَى، فَيَقُولُونَ يَا مُوسَى أَنْتَ رَسُولُ اللَّهِ، فَضَّلَكَ اللَّهُ بِرِسَالَتِهِ وَبِكَلاَمِهِ عَلَى النَّاسِ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ أَلاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ فَيَقُولُ إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَإِنِّي قَدْ قَتَلْتُ نَفْسًا لَمْ أُومَرْ بِقَتْلِهَا، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي، اذْهَبُوا إِلَى عِيسَى، فَيَأْتُونَ عِيسَى فَيَقُولُونَ يَا عِيسَى أَنْتَ رَسُولُ اللَّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ، وَكَلَّمْتَ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا اشْفَعْ لَنَا أَلاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ فَيَقُولُ عِيسَى إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ ـ وَلَمْ يَذْكُرْ ذَنْبًا ـ نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي اذْهَبُوا إِلَى مُحَمَّدٍ صلى الله عليه وسلم فَيَأْتُونَ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم فَيَقُولُونَ يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ رَسُولُ اللَّهِ وَخَاتَمُ الأَنْبِيَاءِ، وَقَدْ غَفَرَ اللَّهُ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ أَلاَ تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ فَأَنْطَلِقُ فَآتِي تَحْتَ الْعَرْشِ، فَأَقَعُ سَاجِدًا لِرَبِّي عَزَّ وَجَلَّ ثُمَّ يَفْتَحُ اللَّهُ عَلَىَّ مِنْ مَحَامِدِهِ وَحُسْنِ الثَّنَاءِ عَلَيْهِ شَيْئًا لَمْ يَفْتَحْهُ عَلَى أَحَدٍ قَبْلِي ثُمَّ يُقَالُ يَا مُحَمَّدُ ارْفَعْ رَأْسَكَ، سَلْ تُعْطَهْ، وَاشْفَعْ تُشَفَّعْ، فَأَرْفَعُ رَأْسِي، فَأَقُولُ أُمَّتِي يَا رَبِّ، أُمَّتِي يَا رَبِّ فَيُقَالُ يَا مُحَمَّدُ أَدْخِلْ مِنْ أُمَّتِكَ مَنْ لاَ حِسَابَ عَلَيْهِمْ مِنَ الْبَابِ الأَيْمَنِ مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ وَهُمْ شُرَكَاءُ النَّاسِ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ مِنَ الأَبْوَابِ، ثُمَّ قَالَ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ إِنَّ مَا بَيْنَ الْمِصْرَاعَيْنِ مِنْ مَصَارِيعِ الْجَنَّةِ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَحِمْيَرَ، أَوْ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَبُصْرَى ".
Bize Muhammed bin Mukâtil tahdis etti, bize Abdullah haber verdi, bize Ebu Hayyân et-Teymî haber verdi, o Ebu Zür'a bin Amr bin Cerîr'den, o da Ebu Hureyre'den radıyallahu anh [naklen] (şöyle) dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e et getirildi de ona kürek (kol) etinden ikram edildi. (Nebi) onu severdi. Ondan bir parça ısırdı ve sonra şöyle buyurdu: “Ben kıyamet günü insanların efendisiyim. Bunun neden (böyle) olduğunu biliyor musunuz? (O gün) İnsanların öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplanırlar; öyle ki (onlara) seslenen (herkesi) işittirir ve bakış (hepsini) kuşatır (görür). Güneş yaklaşır. Neticede insanlar dayanamayacakları ve katlanamayacakları kadar büyük bir keder ve sıkıntıya düşerler. İnsanlar (birbirlerine): ‘Başınıza gelen şu (dehşetli) durumu görmüyor musunuz? Rabbiniz katında sizin için şefaat edecek birine bakmaz mısınız?’ derler. Bazıları diğerlerine: ‘Adem'e gitmelisiniz’ derler. Bunun üzerine Adem aleyhisselâm'a gelirler ve: ‘Sen insanlığın babasısın! Allah seni Kendi eliyle yarattı, Sana Kendi ruhundan üfledi, meleklere emretti de sana secde ettiler. Rabbin katında bizim için şefaat et! İçinde bulunduğumuz durumu, başımıza geleni görmüyor musunuz?’ derler. Adem (onlara): ‘Şüphesiz bugün Rabbim, ne daha önce ne de daha sonra bir benzerini yapmadığı (kadar büyük) bir gazapla öfkelenmiştir. O, bana (o malum) ağacı yasakladı fakat ben O'na isyan ettim. Nefsim, nefsim, nefsim! Benden başkasına gidin, Nuh'a gidin’ der. (İnsanlar) Nuh'a gelirler ve: ‘Ey Nuh! Sen yeryüzü halkına gönderilen ilk resulsün. Allah seni ‘çok şükreden bir kul’ (abd-i şekûr) diye isimlendirdi. Rabbin katında bizim için şefaat et! İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?’ derler. (Nuh) onlara: ‘Şüphesiz bugün Azze ve Celle olan Rabbim, ne daha önce ne de daha sonra bir benzerini yapmadığı (kadar büyük) bir gazapla öfkelenmiştir. Benim (vaktiyle) kavmim aleyhine yaptığım bir (bed)duam vardı. Nefsim, nefsim, nefsim! Benden başkasına gidin, İbrahim'e gidin’ der. İbrahim'e gelirler ve: ‘Ey İbrahim! Sen yeryüzü halkından Allah'ın nebisi ve O'nun Halîlisin (dostusun). Rabbin katında bizim için şefaat et! İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?’ derler. (İbrahim) onlara: ‘Şüphesiz bugün Rabbim, ne daha önce ne de daha sonra bir benzerini yapmadığı (kadar büyük) bir gazapla öfkelenmiştir. Ben vaktiyle üç yalan söylemiştim -Ebu Hayyân (bu) hadiste bunları zikretti-. Nefsim, nefsim, nefsim! Benden başkasına gidin, Musa'ya gidin’ der. Musa'ya gelirler ve: ‘Ey Musa! Sen Allah'ın resulusün. Allah seni risaletiyle ve seninle konuşmasıyla insanlar üzerine seçkin kıldı. Rabbin katında bizim için şefaat et! İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?’ derler. (Musa) onlara: ‘Şüphesiz bugün Rabbim, ne daha önce ne de daha sonra bir benzerini yapmadığı (kadar büyük) bir gazapla öfkelenmiştir. Ben öldürülmesi emredilmeyen bir nefsi (kişiyi) öldürmüştüm. Nefsim, nefsim, nefsim! Benden başkasına gidin, İsa'ya gidin’ der. İsa'ya gelirler ve: ‘Ey İsa! Sen Allah'ın resulu, Meryem'e ilka ettiği ‘Kelimesi’ (ol emriyle var olanı) ve O'ndan bir ‘Ruh’sun. Sen beşikte çocukken insanlarla konuştun. Bizim için şefaat et! İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?’ derler. İsa onlara: ‘Şüphesiz bugün Rabbim, ne daha önce ne de daha sonra bir benzerini yapmadığı (kadar büyük) bir gazapla öfkelenmiştir’ der. -Fakat (İsa) herhangi bir günah zikretmez-. (Sonra): ‘Nefsim, nefsim, nefsim! Benden başkasına gidin, Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem gidin’ der. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelirler ve: ‘Ey Muhammed! Sen Allah'ın resulu ve nebilerin sonuncususun (hâtemü'l-enbiyâ). Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır. Rabbin katında bizim için şefaat et! İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musun?’ derler. Bunun üzerine ben giderim, Arş'ın altına gelirim. Azze ve Celle olan Rabbim için secdeye kapanırım. Sonra Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı (şekilde) Kendi hamd ve senasını (övgüsünü) benim (kalbime/dilime) açar (öğretir). Sonra (bana): ‘Ey Muhammed! Başını kaldır. İste, sana verilecek; şefaat et, şefaatin kabul edilecek’ denilir. Ben de başımı kaldırırım ve: ‘Rabbim ümmetim! Rabbim ümmetim!’ derim. Bunun üzerine: ‘Ey Muhammed! Ümmetinden üzerlerinde hesap bulunmayanları (hiç sorgusuz) cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Onlar diğer kapılarda da insanların ortağıdırlar’ denilir.” Sonra (Nebi) şöyle buyurdu: “Canım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki; cennet kapılarının iki kanadı arası, Mekke ile Himyer arası (mesafe) kadardır veya Mekke ile Busrâ arası kadardır.”