3149. Hadis
حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي عُمَرَ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ عَمْرِو بْنِ دِينَارٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ قُلْتُ لاِبْنِ عَبَّاسٍ إِنَّ نَوْفًا الْبِكَالِيَّ يَزْعُمُ أَنَّ مُوسَى صَاحِبَ بَنِي إِسْرَائِيلَ لَيْسَ بِمُوسَى صَاحِبِ الْخَضِرِ قَالَ كَذَبَ عَدُوُّ اللَّهِ سَمِعْتُ أُبَىَّ بْنَ كَعْبٍ يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " قَامَ مُوسَى خَطِيبًا فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ فَسُئِلَ أَىُّ النَّاسِ أَعْلَمُ فَقَالَ أَنَا أَعْلَمُ . فَعَتَبَ اللَّهُ عَلَيْهِ إِذْ لَمْ يَرُدَّ الْعِلْمَ إِلَيْهِ فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ أَنَّ عَبْدًا مِنْ عِبَادِي بِمَجْمَعِ الْبَحْرَيْنِ هُوَ أَعْلَمُ مِنْكَ قَالَ مُوسَى أَىْ رَبِّ فَكَيْفَ لِي بِهِ فَقَالَ لَهُ احْمِلْ حُوتًا فِي مِكْتَلٍ فَحَيْثُ تَفْقِدُ الْحُوتَ فَهُوَ ثَمَّ فَانْطَلَقَ وَانْطَلَقَ مَعَهُ فَتَاهُ وَهُوَ يُوشَعُ بْنُ نُونٍ وَيُقَالُ يُوسَعُ فَحَمَلَ مُوسَى حُوتًا فِي مِكْتَلٍ فَانْطَلَقَ هُوَ وَفَتَاهُ يَمْشِيَانِ حَتَّى إِذَا أَتَيَا الصَّخْرَةَ فَرَقَدَ مُوسَى وَفَتَاهُ فَاضْطَرَبَ الْحُوتُ فِي الْمِكْتَلِ حَتَّى خَرَجَ مِنَ الْمِكْتَلِ فَسَقَطَ فِي الْبَحْرِ قَالَ وَأَمْسَكَ اللَّهُ عَنْهُ جِرْيَةَ الْمَاءِ حَتَّى كَانَ مِثْلَ الطَّاقِ وَكَانَ لِلْحُوتِ سَرَبًا وَكَانَ لِمُوسَى وَلِفَتَاهُ عَجَبًا فَاَنْطَلَقَا بَقِيَّةَ يَوْمِهِمَا وَلَيْلَتِهِمَا وَنُسِّيَ صَاحِبُ مُوسَى أَنْ يُخْبِرَهُ فَلَمَّا أَصْبَحَ مُوسَى قَالَ لِفَتَاهُ: (آتِنَا غَدَاءَنَا لَقَدْ لَقِينَا مِنْ سَفَرِنَا هَذَا نَصَبًا ) قَالَ وَلَمْ يَنْصَبْ حَتَّى جَاوَزَ الْمَكَانَ الَّذِي أُمِرَ بِهِ : (قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَ وَمَا أَنْسَانِيهُ إِلاَّ الشَّيْطَانُ أَنْ أَذْكُرَهُ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا ) قَالَ مُوسَى : ( ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصًا ) قَالَ فَكَانَا يَقُصَّانِ آثَارَهُمَا . قَالَ سُفْيَانُ يَزْعُمُ نَاسٌ أَنَّ تِلْكَ الصَّخْرَةَ عِنْدَهَا عَيْنُ الْحَيَاةِ وَلاَ يُصِيبُ مَاؤُهَا مَيِّتًا إِلاَّ عَاشَ . قَالَ وَكَانَ الْحُوتُ قَدْ أُكِلَ مِنْهُ فَلَمَّا قَطَرَ عَلَيْهِ الْمَاءُ عَاشَ . قَالَ فَقَصَّا آثَارَهُمَا حَتَّى أَتَيَا الصَّخْرَةَ فَرَأَى رَجُلاً مُسَجًّى عَلَيْهِ بِثَوْبٍ فَسَلَّمَ عَلَيْهِ مُوسَى فَقَالَ أَنَّى بِأَرْضِكَ السَّلاَمُ قَالَ أَنَا مُوسَى . قَالَ مُوسَى بَنِي إِسْرَائِيلَ قَالَ نَعَمْ . قَالَ يَا مُوسَى إِنَّكَ عَلَى عِلْمٍ مِنْ عِلْمِ اللَّهِ عَلَّمَكَهُ اللَّهُ لاَ أَعْلَمُهُ وَأَنَا عَلَى عِلْمٍ مِنْ عِلْمِ اللَّهِ عَلَّمَنِيهِ لاَ تَعْلَمُهُ فَقَالَ مُوسَى : ( هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَى أَنْ تُعَلِّمَنِي مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا * قَالَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا * وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا * قَالَ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ صَابِرًا وَلاَ أَعْصِي لَكَ أَمْرًا ) قَالَ لَهُ الْخَضِرُ : (فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلاَ تَسْأَلْنِي عَنْ شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا ) قَالَ نَعَمْ فَانْطَلَقَ الْخَضِرُ وَمُوسَى يَمْشِيَانِ عَلَى سَاحِلِ الْبَحْرِ فَمَرَّتْ بِهِمَا سَفِينَةٌ فَكَلَّمَاهُ أَنْ يَحْمِلُوهُمَا فَعَرَفُوا الْخَضِرَ فَحَمَلُوهُمَا بِغَيْرِ نَوْلٍ فَعَمَدَ الْخَضِرُ إِلَى لَوْحٍ مِنْ أَلْوَاحِ السَّفِينَةِ فَنَزَعَهُ فَقَالَ لَهُ مُوسَى قَوْمٌ حَمَلُونَا بِغَيْرِ نَوْلٍ عَمَدْتَ إِلَى سَفِينَتِهِمْ فَخَرَقْتَهَا : ( لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا إِمْرًا * قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا * قَالَ لاَ تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ وَلاَ تُرْهِقْنِي مِنْ أَمْرِي عُسْرًا ) ثُمَّ خَرَجَا مِنَ السَّفِينَةِ فَبَيْنَمَا هُمَا يَمْشِيَانِ عَلَى السَّاحِلِ وَإِذَا غُلاَمٌ يَلْعَبُ مَعَ الْغِلْمَانِ فَأَخَذَ الْخَضِرُ بِرَأْسِهِ فَاقْتَلَعَهُ بِيَدِهِ فَقَتَلَهُ فَقَالَ لَهُ مُوسَى : ( أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُكْرًا * قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكَ إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا ) قَالَ وَهَذِهِ أَشَدُّ مِنَ الأُولَى : ( قَالَ إِنْ سَأَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلاَ تُصَاحِبْنِي قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنِّي عُذْرًا * فَانْطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَنْ يَنْقَضَّ ) يَقُولُ مَائِلٌ فَقَالَ الْخَضِرُ بِيَدِهِ هَكَذَا : ( فَأَقَامَهُ ) فَقَالَ لَهُ مُوسَى قَوْمٌ أَتَيْنَاهُمْ فَلَمْ يُضَيِّفُونَا وَلَمْ يُطْعِمُونَا : ( إِنْ شِئْتَ لاَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا * قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا ) قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " يَرْحَمُ اللَّهُ مُوسَى لَوَدِدْنَا أَنَّهُ كَانَ صَبَرَ حَتَّى يَقُصَّ عَلَيْنَا مِنْ أَخْبَارِهِمَا " . قَالَ وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " الأُولَى كَانَتْ مِنْ مُوسَى نِسْيَانٌ - قَالَ وَجَاءَ عُصْفُورٌ حَتَّى وَقَعَ عَلَى حَرْفِ السَّفِينَةِ ثُمَّ نَقَرَ فِي الْبَحْرِ فَقَالَ لَهُ الْخَضِرُ مَا نَقَصَ عِلْمِي وَعِلْمُكَ مِنْ عِلْمِ اللَّهِ إِلاَّ مِثْلَ مَا نَقَصَ هَذَا الْعُصْفُورُ مِنَ الْبَحْرِ " . قَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَكَانَ يَعْنِي ابْنَ عَبَّاسٍ يَقْرَأُ وَكَانَ أَمَامَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ صَالِحَةٍ غَصْبًا وَكَانَ يَقْرَأُ وَأَمَّا الْغُلاَمُ فَكَانَ كَافِرًا . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ . وَرَوَاهُ الزُّهْرِيُّ عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنْ أُبَىِّ بْنِ كَعْبٍ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَقَدْ رَوَاهُ أَبُو إِسْحَاقَ الْهَمْدَانِيُّ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنْ أُبَىِّ بْنِ كَعْبٍ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم . قَالَ أَبُو عِيسَى سَمِعْتُ أَبَا مُزَاحِمٍ السَّمَرْقَنْدِيَّ يَقُولُ سَمِعْتُ عَلِيَّ بْنَ الْمَدِينِيِّ يَقُولُ حَجَجْتُ حَجَّةً وَلَيْسَ لِي هِمَّةٌ إِلاَّ أَنْ أَسْمَعَ مِنْ سُفْيَانَ يَذْكُرُ فِي هَذَا الْحَدِيثِ الْخَبَرَ حَتَّى سَمِعْتُهُ يَقُولُ حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ وَقَدْ كُنْتُ سَمِعْتُ هَذَا مِنْ سُفْيَانَ مِنْ قَبْلِ ذَلِكَ وَلَمْ يَذْكُرْ فِيهِ الْخَبَرَ .
Bize İbn Ebî Ömer anlattı. Bize Süfyân, Amr b. Dînâr'dan, o Saîd b. Cübeyr'den nakletti. Dedi ki: İbn Abbâs'a: 'Nevf el-Bikâlî, Hızır'ın arkadaşı olan Mûsâ'nın, Benî İsrâil'in (peygamberi olan) Mûsâ olmadığını iddia ediyor' dedim. İbn Abbâs: 'Allah'ın düşmanı yalan söylemiş!' dedi. (Ve ekledi): Ben Übey b. Ka'b'ı şöyle derken işittim: Resûlullah'ı (s.a.v.) şöyle buyururken işittim: 'Mûsâ, Benî İsrâil arasında hutbe okurken kendisine: 'İnsanların en bilgilisi kimdir?' diye soruldu. O da: 'En bilgili benim' dedi. İlim bilgisini Allah'a havale etmediği (Allahu a'lem demediği) için Allah onu azarladı (uyardı) ve ona vahyetti ki: 'İki denizin birleştiği yerde kullarımdan bir kul vardır ki o senden daha bilgilidir.' Mûsâ: 'Ey Rabbim! Onu nasıl bulabilirim?' dedi. Allah ona: 'Zenbilin içine bir balık koy ve onu taşı. Balığı nerede kaybedersen o (kul) oradadır' buyurdu. Mûsâ yola çıktı. Beraberinde genç hizmetçisi Yûşa' b. Nûn -veya Yûsa'- da yola koyuldu. Mûsâ balığı zenbilin içine koydu. Genç hizmetçisiyle beraber yürüdüler. Kayaya vardıklarında Mûsâ ve genci (orada) uyuyakaldılar. (Bu sırada) balık zenbilin içinde çırpındı ve zenbilden çıkıp denize düştü. Allah suyun akıntısını balıktan tuttu (kesti). Öyle ki su (balığın etrafında) kemer (tak) gibi oldu. Balık için denizde bir yol (tünel) oluştu. Bu durum Mûsâ ve genci için şaşılacak bir şeydi. (Uyandıktan sonra) o günün geri kalanında ve gece boyunca yürüdüler. Mûsâ'nın arkadaşı (balığın kaçtığını) ona haber vermeyi unuttu. Sabah olunca Mûsâ gencine: 'Kahvaltımızı getir. Andolsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük' (Kehf 18:62) dedi. Emredildiği yeri (kayayı) geçinceye kadar Mûsâ yorgunluk hissetmemişti. (Genci ona): 'Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada ben balığı (söylemeyi) unuttum. Onu hatırlamamı bana ancak şeytan unutturdu. O, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti' (Kehf 18:63) dedi. Mûsâ: 'İşte aradığımız o idi' dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler (Kehf 18:64). Böylece izlerini takip ettiler.' Süfyân dedi ki: İnsanlar o kayanın yanında Hayat Pınarı (Ab-ı Hayat) olduğunu ve suyunun bir ölüye değmesi halinde onun dirileceğini iddia ederler. Balıktan da bir miktar yenmişti. Su üzerine damlayınca balık canlandı. (Resûlullah devamla) buyurdu ki: 'İzlerini takip ederek kayaya vardılar. Orada örtüye bürünmüş bir adam gördüler. Mûsâ ona selam verdi. O da: 'Senin yerinde (bu ıssız yerde) selam ne gezer?' dedi. Mûsâ: 'Ben Mûsâ'yım' dedi. O: 'Benî İsrâil'in Mûsâ'sı mı?' diye sordu. Mûsâ: 'Evet' dedi. (Hızır) dedi ki: 'Ey Mûsâ! Şüphesiz sen Allah'ın sana öğrettiği ve benim bilmediğim bir ilme, ben de Allah'ın bana öğrettiği ve senin bilmediğin bir ilme sahibim.' Mûsâ: 'Sana öğretilen hayır ve rüşdden (doğru yoldan) bana öğretmen şartıyla sana uyabilir miyim?' dedi. (Hızır): 'Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin. İçyüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin?' dedi. (Mûsâ): 'İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işinde sana karşı gelmeyeceğim' dedi. Hızır ona: 'Eğer bana uyarsan, ben sana anlatıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma' (Kehf 18:66-70) dedi. Mûsâ 'Peki (anlaştık)' dedi. Hızır ve Mûsâ deniz kıyısında yürüyerek yola koyuldular. Yanlarından bir gemi geçti. Onları almaları için gemidekilerle konuştular. (Gemidekiler) Hızır'ı tanıdılar ve ücret almadan onları gemiye bindirdiler. Hızır geminin tahtalarından bir tahtaya yöneldi ve onu söküp çıkardı. Mûsâ ona: 'Adamlar bizi ücretsiz gemilerine aldılar, sen ise gemilerini delmeye kalktın. İçindekileri boğmak için mi? Andolsun ki çok kötü (şaşılacak) bir iş yaptın' dedi. (Hızır): 'Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim mi?' dedi. (Mûsâ): 'Unuttuğum şeyden dolayı beni kınama ve bu işimde bana zorluk çıkarma' (Kehf 18:71-73) dedi. Sonra gemiden indiler. Sahilde yürürlerken çocuklarla oynamakta olan bir oğlan çocuğuna rastladılar. Hızır (hemen) çocuğun başını tuttu, eliyle kopardı ve onu öldürdü. Mûsâ ona: 'Bir can karşılığı olmaksızın tertemiz bir cana mı kıydın? Andolsun çok kötü (çirkin) bir şey yaptın' dedi. (Hızır): 'Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin demedim mi?' dedi. (Resûlullah): 'Bu (uyarı) ilkinden daha şiddetliydi' buyurdu. (Mûsâ): 'Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. Tarafımdan (kabul edilebilir) bir mazeretin son noktasına ulaştın' dedi. Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına vardılar. Ahalisinden yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Orada yıkılmak üzere olan -eğilmiş- bir duvar buldular. Hızır eliyle şöyle (işaret) etti ve duvarı doğrultuverdi. Mûsâ ona: 'Bir topluluğa geldik, bizi misafir etmediler ve bizi doyurmadılar. Dileseydin (bu onarım işine karşılık) bir ücret alırdın' dedi. (Hızır): 'İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü (tevilini) haber vereceğim' (Kehf 18:74-78) dedi. Resûlullah (s.a.v.) (kıssanın burasında) şöyle buyurdu: 'Allah Mûsâ'ya rahmet etsin. Sabretmiş olsaydı da aralarında geçenleri (daha fazla) bize anlatsaydı, bunu ne kadar çok isterdik.' Resûlullah (s.a.v.) (ayrıca) şöyle buyurdu: 'Birincisi Mûsâ'nın unutkanlığından kaynaklanmıştı.' (Resûlullah devamla) buyurdu ki: 'Bir serçe kuşu geldi ve geminin kenarına kondu. Sonra denizden (gagasıyla) su aldı. Hızır ona dedi ki: Benim ilmim ve senin ilmin, Allah'ın ilmi yanında, şu serçenin denizden eksilttiği (su) kadardır.' Saîd b. Cübeyr dedi ki: İbn Abbâs (ilgili ayeti) şöyle okurdu: 'Onların önünde (ilerisinde), her sağlam gemiyi zorla alan bir kral vardı.' (Kehf 18:79). Yine (çocukla ilgili ayeti) şöyle okurdu: 'Çocuğa gelince; o kafir idi.' (Kehf 18:80). (Tirmizî) dedi ki: Bu hadis hasen sahihtir.