Yûnus

Şinkîtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

5366. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

5367. Metin

سُورَةُ يُونُسَ

YÛNUS SÛRESİ

5368. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ الْآيَةَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ } “İnkâr edenlere gelince, onlar için kaynar sudan bir içecek... vardır” ayeti.

5369. Metin

ذَكَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُعَذَّبُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِشُرْبِ الْحَمِيمِ، وَبِالْعَذَابِ الْأَلِيمِ، وَالْحَمِيمُ: الْمَاءُ الْحَارُّ، وَذَكَرَ أَوْصَافَ هَذَا الْحَمِيمِ فِي آيَاتٍ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ: يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ [٥٥ \ ٤٤] ، وَقَوْلِهِ: وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ [٤٧ \ ١٥] ، وَقَوْلِهِ: يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ [٢٢ \ ١٩، ٢٠] ، وَقَوْلِهِ: وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ الْآيَةَ [١٨ \ ٢٩] ، وَقَوْلِهِ: فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ [٥٦ \ ٥٤، ٥٥] .

Bu kerim ayette, inkâr edenlerin kıyamet gününde kaynar su içirilerek ve can yakıcı bir azapla cezalandırılacaklarını zikretmiştir. *Hamîm* (حَمِيم) son derece sıcak su demektir. Allah, bu kaynar suyun niteliklerini diğer ayetlerde de zikretmiştir; şu buyruklarında olduğu gibi: { يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ } “Onlar, cehennem ile son derece kaynar su arasında dolaşıp dururlar.” [Rahmân, 55/44]; { وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ } “Onlara kaynar bir su içirilir de bağırsaklarını parça parça eder.” [Muhammed, 47/15]; { يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ } “Başlarının üstünden kaynar su dökülür; onunla karınlarının içindeki şeyler ve derileri eritilir.” [Hac, 22/19-20]; { وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ } “Eğer yardım dilerlerse, kendilerine erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su verilir...” [Kehf, 18/29]; ve { فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ } “Onun üzerine de o kaynar sudan içeceksiniz; susuzluktan içi yanan develerin içişi gibi içeceksiniz.” [Vâkıa, 56/54-55].

5370. Metin

وَذَكَرَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ الْمَاءَ الَّذِي يُسْقَوْنَ صَدِيدٌ، أَعَاذَنَا اللَّهُ وَإِخْوَانَنَا الْمُسْلِمِينَ مِنْ ذَلِكَ بِفَضْلِهِ وَرَحْمَتِهِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: مِنْ وَرَائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُسِيغُهُ الْآيَةَ [١٤ \ ١٦] :

Bir başka yerde ise onlara içirilecek suyun irin olduğunu zikretmiştir -Allah lütfu ve rahmetiyle bizi ve Müslüman kardeşlerimizi bundan muhafaza buyursun-. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğundadır: { مِنْ وَرَائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُسِيغُهُ } “Ardından da cehennem vardır ve ona irinli sudan içirilecektir. Onu yutmaya çalışacak fakat boğazından kolayca geçiremeyecektir...” [İbrâhîm, 14/16].

5371. Metin

وَذَكَرَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّهُمْ يُسْقَوْنَ مَعَ الْحَمِيمِ الْغَسَّاقَ، كَقَوْلِهِ: هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ وَآخَرُ مِنْ شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ [٣٨ \ ٥٧، ٥٨] ، وَقَوْلِهِ: لَا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا [٧٨ \ ٢٤، ٢٥] ، وَالْغَسَّاقُ: صَدِيدُ أَهْلِ النَّارِ - أَعَاذَنَا اللَّهُ وَالْمُسْلِمِينَ مِنْهَا - وَأَصْلُهُ مِنْ غَسَقَتِ الْعَيْنُ: سَالَ دَمْعُهَا، وَقِيلَ: هُوَ لُغَةً: الْبَارِدُ الْمُنْتِنُ، وَالْحَمِيمُ الْآنِي: الْمَاءُ الْبَالِغُ غَايَةَ الْحَرَارَةِ، وَالْمُهْلُ: دُرْدِيُّ الزَّيْتِ، أَوِ الْمُذَابُ مِنَ النُّحَاسِ، وَالرَّصَاصِ وَنَحْوِ ذَلِكَ، وَالْآيَاتُ الْمُبَيِّنَةُ لِأَنْوَاعِ عَذَابِ أَهْلِ النَّارِ كَثِيرَةٌ جِدًّا.

Bir başka yerde de kaynar suyla birlikte onlara *gassâk* içirileceğini zikretmiştir; şu buyruklarında olduğu gibi: { هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ وَآخَرُ مِنْ شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ } “İşte bu! Tatsınlar onu: Kaynar su ve gassâk (irin-kokuşmuş su). Ve o türden daha başka çift çift azaplar!” [Sâd, 38/57-58]; { لَا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا } “Orada ne bir serinlik tadarlar ne de bir içecek; ancak kaynar su ve gassâk!” [Nebe, 78/24-25]. *Gassâk* (غَسَّاق): Cehennem ehlinin irinidir -Allah bizi ve Müslümanları ondan korusun-. Kelimenin aslı, gözün yaşarması anlamındaki *ğasekati’l-ayn* (غَسَقَتِ الْعَيْنُ) terkibinden gelir. Sözlükte son derece soğuk ve pis kokulu şey anlamına geldiği de söylenmiştir. *Ânî* olan hamîm (الْحَمِيمُ الْآنِي): Sıcaklığı son noktaya ulaşmış sudur. *Muhl* (الْمُهْلُ): Zeytinyağının tortusu veya bakır, kurşun ve benzeri maddelerin eritilmiş hâlidir. Cehennem ehlinin azap çeşitlerini açıklayan ayetler pek çoktur.

5372. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ } “Oradaki esenlik dilekleri de selâmdır.”

5373. Metin

ذَكَرَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ: أَنَّ تَحِيَّةَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِي الْجَنَّةِ سَلَامٌ، أَيْ يُسَلِّمُ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ بِذَلِكَ، وَيُسَلِّمُونَ عَلَى الْمَلَائِكَةِ، وَتُسَلِّمُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ بِذَلِكَ، وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى هَذَا فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ: تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ الْآيَةَ [٣٣ \ ٤٤] ، وَقَوْلِهِ: وَالْمَلَائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ الْآيَةَ [١٣ \ ٢٣، ٢٤] ، وَقَوْلِهِ: لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلَّا سَلَامًا الْآيَةَ

Yüce Allah bu ayette, cennet ehlinin cennetteki esenleşmelerinin selâm olduğunu; yani birbirlerine bu şekilde selâm vereceklerini, meleklere selâm vereceklerini ve meleklerin de onlara bu şekilde selâm vereceğini bildirmiştir. Yüce Allah bunu diğer yerlerde de açıklamıştır; şu buyruklarında olduğu gibi: { تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ } “O’na kavuşacakları gün onların dirlik temennileri 'selâm'dır...” [Ahzâb, 33/44]; { وَالْمَلَائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ } “Melekler de her kapıdan onların yanına girerler: 'Size selâm olsun...'” [Ra'd, 13/23-24]; { لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلَّا سَلَامًا } “Orada boş bir söz işitmezler, sadece 'selâm' işitirler...”

5374. Metin

[١٩ \ ٦] ، وَقَوْلِهِ: لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا إِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا الْآيَةَ [٦٥ \ ٢٥، ٢٦] وَقَوْلِهِ: سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ [٣٦ \ ٥٨] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

[Meryem, 19/62]; { لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا إِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا } “Orada ne boş bir laf işitirler ne de günaha sokan bir söz. Yalnızca 'Selâm, selâm!' sözü işitilir” [Vâkıa, 56/25-26] ve { سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ } “Çok merhametli bir Rabden bir söz olarak onlara 'selâm' vardır.” [Yâsîn, 36/58] ayetleri ile benzeri diğer ayetler böyledir.

5375. Metin

وَمَعْنَى السَّلَامِ: الدُّعَاءُ بِالسَّلَامَةِ مِنَ الْآفَاتِ.

*Selâm* (السَّلَام) kelimesinin anlamı: Afetlerden esenlik içinde olunması için yapılan duadır.

5376. Metin

وَالتَّحِيَّةُ: مَصْدَرُ حَيَّاكَ اللَّهُ، بِمَعْنَى أَطَالَ حَيَاتَكَ.

*Tahiyye* (التَّحِيَّةُ) ise, 'Allah ömrünü uzatsın' anlamındaki *hayyâkallâh* (حَيَّاكَ اللَّهُ) ifadesinin masdarıdır.

5377. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ } “İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken veya ayaktayken bize dua eder. Fakat biz onun sıkıntısını giderdiğimizde, kendisine dokunan sıkıntıdan ötürü sanki bize hiç dua etmemiş gibi çeker gider.”

5378. Metin

ذَكَرَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ الْإِنْسَانَ فِي وَقْتِ الْكَرْبِ يَبْتَهِلُ إِلَى رَبِّهِ بِالدُّعَاءِ فِي جَمِيعِ أَحْوَالِهِ، فَإِذَا فَرَّجَ اللَّهُ كَرْبَهُ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ، وَنَسِيَ مَا كَانَ فِيهِ كَأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ فِيهِ قَطُّ.

Yüce Allah bu kerim ayette, insanın sıkıntı anında her hâlükârda Rabbine içtenlikle dua edip yalvardığını; ancak Allah onun sıkıntısını giderdiğinde Rabbini anmaktan yüz çevirdiğini ve sanki hiç o sıkıntı içinde bulunmamış gibi yaşadıklarını unuttuğunu zikretmiştir.

5379. Metin

وَبَيَّنَ هَذَا فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ كَقَوْلِهِ: وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ الْآيَةَ [٣٩ \ ٨] ، وَقَوْلِهِ: فَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ الْآيَةَ [٣٩ \ ٤٩] ، وَقَوْلِهِ: وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ أَعْرَضَ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاءٍ عَرِيضٍ [٤١ \ ٥١] وَالْآيَاتُ فِي مِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ.

Bunu başka yerlerde de açıklamıştır; şu buyruklarında olduğu gibi: { وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ } “İnsana bir zarar dokunduğu zaman, O'na yönelerek Rabbine yalvarır. Sonra Rabbi ona katından bir nimet verdiğinde, daha önce O'na ne için yalvardığını unutur...” [Zümer, 39/8]; { فَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ } “İnsana bir zarar dokunduğunda bize dua eder. Sonra ona katımızdan bir nimet bağışladığımızda, 'Bu bana ancak bir bilgi sayesinde verildi' der...” [Zümer, 39/49]; ve { وَإِذَا أَنْعَمْنَا عَلَى الْإِنْسَانِ أَعْرَضَ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاءٍ عَرِيضٍ } “İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve yan çizer; ona bir kötülük dokunduğunda ise uzun uzadıya yalvarır durur.” [Fussilet, 41/51]. Bu konudaki ayetler pek çoktur.

5380. Metin

إِلَّا أَنَّ اللَّهَ اسْتَثْنَى مِنْ هَذِهِ الصِّفَاتِ الذَّمِيمَةِ عِبَادَهُ الْمُؤْمِنِينَ بِقَوْلِهِ فِي سُورَةِ هُودٍ: وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ [١٠، ١١] ، وَقَدْ قَالَ ﷺ: «عَجَبًا لِلْمُؤْمِنِ لَا يَقْضِي اللَّهُ لَهُ قَضَاءً إِلَّا كَانَ خَيْرًا لَهُ، إِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ فَصَبَرَ كَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ فَشَكَرَ كَانَ خَيْرًا لَهُ، وَلَيْسَ ذَلِكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ» .

Ancak Allah, mümin kullarını bu yerilmiş sıfatlardan istisna ederek Hûd sûresinde şöyle buyurmuştur: { وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ إِلَّا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ } “Eğer kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, elbette: 'Kötülükler benden gitti' der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir. Ancak sabredip salih amel işleyenler müstesnadır. İşte onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.” [Hûd, 11/10-11]. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: «Müminin durumu ne hoştur! Allah onun hakkında ne takdir ederse mutlaka onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı gelse sabreder, bu onun için hayır olur; bir genişliğe kavuşsa şükreder, bu da onun için hayır olur. Bu durum müminden başkası için söz konusu değildir.»

5381. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي } “De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir.”

5382. Metin

أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ نَبِيَّهُ ﷺ أَنْ يَقُولَ: إِنَّهُ مَا يَكُونُ لَهُ أَنْ يُبَدِّلَ شَيْئًا مِنَ الْقُرْآنِ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِهِ، وَيُفْهَمُ مِنْ قَوْلِهِ: مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُبَدِّلُ مِنْهُ مَا شَاءَ بِمَا شَاءَ.

Yüce Allah bu kerim ayette Peygamberi’ne sallallâhu aleyhi ve sellem, Kur'an'dan herhangi bir şeyi kendiliğinden değiştirmesinin mümkün olmadığını söylemesini emretmiştir. { مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي } “kendiliğimden” ifadesinden anlaşılmaktadır ki, Yüce Allah Kur'an'dan dilediği şeyi dilediği şeyle değiştirebilir.

5383. Metin

وَصَرَّحَ بِهَذَا الْمَفْهُومِ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ كَقَوْلِهِ: وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَكَانَ آيَةٍ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ الْآيَةَ [١٦ \ ١٠١] ، وَقَوْلِهِ: مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا الْآيَةَ [٢ \ ١٠٦] ، وَقَوْلِهِ: سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى [٨٧ \ ٦، ٧] .

Bu mefhumu başka yerlerde açıkça belirtmiştir; şu buyruklarında olduğu gibi: { وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَكَانَ آيَةٍ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ } “Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman -ki Allah ne indirdiğini gayet iyi bilir-...” [Nahl, 16/101]; { مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا } “Biz bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz...” [Bakara, 2/106]; ve { سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى } “Sana okutacağız da sen unutmayacaksın; Allah'ın dilediği müstesna. Şüphesiz O, açığı da gizli kalanı da bilir.” [A'lâ, 87/6-7].

5384. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ } “Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

5385. Metin

فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ حُجَّةٌ وَاضِحَةٌ عَلَى كُفَّارِ مَكَّةَ ; لِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمْ يُبْعَثْ إِلَيْهِمْ رَسُولًا حَتَّى لَبِثَ فِيهِمْ عُمُرًا مِنَ الزَّمَنِ، وَقَدْرُ ذَلِكَ أَرْبَعُونَ سَنَةً، فَعَرَفُوا صِدْقَهُ، وَأَمَانَتَهُ، وَعَدْلَهُ، وَأَنَّهُ بَعِيدٌ كُلَّ الْبُعْدِ مِنْ أَنْ يَكُونَ كَاذِبًا عَلَى اللَّهِ تَعَالَى، وَكَانُوا فِي الْجَاهِلِيَّةِ يُسَمُّونَهُ الْأَمِينَ، وَقَدْ أَلْقَمَهُمُ اللَّهُ حَجَرًا بِهَذِهِ الْحُجَّةِ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ، وَهُوَ قَوْلُهُ: أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ [٢٣ \ ٦٩] وَلِذَا لَمَّا سَأَلَ هِرَقْلُ مَلِكُ الرُّومِ أَبَا سُفْيَانَ، وَمَنْ مَعَهُ عَنْ صِفَاتِهِ ﷺ، قَالَ هِرَقْلُ لِأَبِي سُفْيَانَ: هَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالْكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ؟ قَالَ أَبُو سُفْيَانَ: فَقُلْتُ: لَا، وَكَانَ أَبُو سُفْيَانَ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ زَعِيمَ الْكُفَّارِ، وَرَأْسَ الْمُشْرِكِينَ وَمَعَ ذَلِكَ اعْتَرَفَ بِالْحَقِّ، وَالْحَقُّ مَا شَهِدَتْ بِهِ الْأَعْدَاءُ.

Bu kerim ayette Mekke kâfirlerine karşı apaçık bir delil vardır. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, onlara peygamber olarak gönderilmeden önce aralarında bir ömür boyu kalmıştı ki bu süre kırk yıldı. Böylece onun doğruluğunu, dürüstlüğünü, adaletini ve Yüce Allah adına yalan uydurmaktan ne kadar uzak olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Cahiliye devrinde ona 'el-Emîn' (güvenilir) diyorlardı. Allah başka bir yerde de onları bu delille susturmuş ve şöyle buyurmuştur: { أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ } “Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?” [Mü'minûn, 23/69]. Bu sebeple Bizans Kralı Herakliyus, Ebû Süfyân'a ve beraberindekilere onun sallallâhu aleyhi ve sellem niteliklerini sorduğunda, Herakliyus Ebû Süfyân'a: 'Söylediklerini söylemeden önce onu hiç yalancılıkla itham etmiş miydiniz?' diye sormuş, Ebû Süfyân da: 'Hayır' cevabını vermiştir. O vakit Ebû Süfyân kâfirlerin önderi ve müşriklerin başı idi; buna rağmen hakkı itiraf etmiştir. Nitekim gerçek hak, düşmanların dahi ikrar ettiği haktır.

5386. Metin

فَقَالَ لَهُ هِرَقْلُ: فَقَدْ أَعْرِفُ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِيَدَعَ الْكَذِبَ عَلَى النَّاسِ، ثُمَّ يَذْهَبُ فَيَكْذِبُ عَلَى اللَّهِ. اهـ.

Bunun üzerine Herakliyus ona şöyle demiştir: 'Biliyorum ki insanlara yalan söylemeyi terk eden bir kimse, gidip Allah'a yalan uyduracak değildir.' [Söz burada] bitti.

5387. Metin

وَلِذَلِكَ وَبَّخَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ هُنَا: أَفَلَا تَعْقِلُونَ [١٠ \ ١٦] .

Bundan dolayı Yüce Allah burada onları şu sözüyle azarlamıştır: { أَفَلَا تَعْقِلُونَ } “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” [Yûnus, 10/16].

5388. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى قَوْلِهِ: لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ } “Dünya hayatının misali, gökten indirdiğimiz bir su gibidir...” ayetinden { لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ } “...düşünen bir topluluk için” kısmına kadar.

5389. Metin

ضَرَبَ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ الْمَثَلَ لِلدُّنْيَا بِالنَّبَاتِ النَّاعِمِ الْمُخْتَلِطِ بَعْضُهُ بِبَعْضٍ، وَعَمَّا قَلِيلٍ يَيْبَسُ، وَيَكُونُ حَصِيدًا يَابِسًا كَأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ قَطُّ، وَضَرَبَ لَهَا أَيْضًا الْمَثَلَ الْمَذْكُورَ فِي «الْكَهْفِ» فِي قَوْلِهِ: وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ [١٨ \ ٤٥] إِلَى قَوْلِهِ: وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا، وَأَشَارَ لِهَذَا الْمَثَلِ بِقَوْلِهِ فِي «الزُّمَرِ» : ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ [٢١] ، وَقَوْلِهِ فِي «الْحَدِيدِ» : كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا الْآيَةَ [٢٠] .

Yüce Allah bu kerim ayette dünyayı; birbiriyle kaynaşan taze bitkilere, çok geçmeden kuruyup biçilmiş, sanki hiç var olmamış gibi kupkuru hâle gelen o ota benzetmiştir. Dünya için bu misali Kehf sûresinde geçen şu buyruğunda da vermiştir: { وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ } “Onlara dünya hayatının örneğini ver: Gökten indirdiğimiz bir su gibidir...” [Kehf, 18/45] ayetinden { وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا } “...Allah her şeye güç yetirendir” kısmına kadar. Zümer sûresinde şu buyruğuyla da bu misale işaret etmiştir: { ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ } “Sonra o bitki kurur da sen onu sararmış görürsün; sonra onu çerçöp yapar. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.” [Zümer, 39/21]; ve Hadîd sûresindeki şu buyruğuyla: { كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا } “...Tıpkı bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir; sonra kurur da sen onu sararmış görürsün, sonra da çerçöp olur...” [Hadîd, 57/20].

5390. Metin

تَنْبِيهٌ

UYARI

5391. Metin

التَّشْبِيهُ فِي الْآيَاتِ الْمَذْكُورَةِ عِنْدَ الْبَلَاغِيِّينَ مِنَ التَّشْبِيهِ الْمُرَكَّبِ ; لِأَنَّ وَجْهَ الشَّبَهِ صُورَةٌ مُنْتَزَعَةٌ مِنْ أَشْيَاءَ، وَهُوَ كَوْنُ كُلٍّ مِنَ الْمُشَبَّهِ وَالْمُشَبَّهِ بِهِ يَمْكُثُ مَا شَاءَ اللَّهُ، وَهُوَ فِي إِقْبَالٍ وَكَمَالٍ، ثُمَّ عَمَّا قَلِيلٍ يَضْمَحِلُّ وَيَزُولُ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى:

Zikredilen ayetlerdeki benzetme, belagat âlimlerine göre 'mürekkep teşbih' (birleşik benzetme) türündendir. Çünkü benzetme yönü (vech-i şebeh), birden çok unsurdan çıkarılmış bir tablodur. Bu da benzeyen ile kendisine benzetilenin her birinin, Allah'ın dilediği bir müddet boyunca gelişim ve kemâl hâlinde kalması, ardından çok geçmeden sönüp yok olup gitmesidir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.

5392. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا الْآيَةَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا } “Onların hepsini toplayacağımız gün...” ayeti.

5393. Metin

ذَكَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَجْمَعُ النَّاسَ جَمِيعًا، وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ.

Bu kerim ayette, kıyamet gününde insanların hepsini bir araya toplayacağını zikretmiştir. Bu anlamdaki ayetler pek çoktur.

5394. Metin

وَصَرَّحَ فِي «الْكَهْفِ» بِأَنَّهُ لَا يَتْرُكُ مِنْهُمْ أَحَدًا، بِقَوْلِهِ: وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا [٤٧] .

Kehf sûresinde onlardan hiç kimseyi geride bırakmayacağını şu buyruğuyla açıkça belirtmiştir: { وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا } “Onları bir araya toplamışızdır da içlerinden hiçbirini bırakmamışızdır.” [Kehf, 18/47].

5395. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَا أَسْلَفَتْ الْآيَةَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَا أَسْلَفَتْ } “İşte orada her nefis geçmişte yaptıklarını dener/öğrenir...” ayeti.

5396. Metin

صَرَّحَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، بِأَنَّ كُلَّ نَفْسٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تَبْلُو، أَيْ: تُخْبَرُ وَتَعْلَمُ مَا أَسْلَفَتْ، أَيْ قَدَّمَتْ مِنْ خَيْرٍ وَشَرٍّ، وَبَيَّنَ هَذَا الْمَعْنَى فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ: يُنَبَّأُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ [٧٥ \ ١٣] ، وَقَوْلِهِ: يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ [٨٦ \ ٩] ، وَقَوْلِهِ: وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنْشُورًا اقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا [١٧ \ ١٣، ١٤] ، وَقَوْلِهِ: وَيَقُولُونَ يَاوَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا الْآيَةَ [١٨ \ ٤٩] .

Bu kerim ayette, kıyamet gününde her nefsin geçmişte yapıp önden gönderdiği hayır ve şerri sınayacağını, yani haber alıp bileceğini açıkça belirtmiştir. Bu manayı pek çok ayette açıklamıştır; şu buyruklarında olduğu gibi: { يُنَبَّأُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ } “O gün insana önden gönderdiği ve arkada bıraktığı şeyler haber verilir.” [Kıyâme, 75/13]; { يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ } “Gizlenenlerin ortaya döküleceği gün...” [Târık, 86/9]; { وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنْشُورًا اقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا } “Kıyamet gününde onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter.” [İsrâ, 17/13-14]; ve { وَيَقُولُونَ يَاوَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا } “Ve derler ki: 'Vay başımıza gelene! Bu nasıl bir kitaptır ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!' Yaptıklarını hazır bulmuşlardır...” [Kehf, 18/49].

5397. Metin

وَأَمَّا عَلَى قِرَاءَةِ «تَتْلُو» بِتَاءَيْنِ فَفِي مَعْنَى الْآيَةِ وَجْهَانِ:

İki te ile okunan «تَتْلُو» (tetlû) kıraatine göre ise ayetin anlamı hakkında iki vecih vardır:

5398. Metin

أَحَدُهُمَا: أَنَّهَا تَتْلُو بِمَعْنَى تَقْرَأُ فِي كِتَابِ أَعْمَالِهَا جَمِيعَ مَا قَدَّمَتْ، فَيَرْجِعُ إِلَى الْأُولَى.

Birincisi: Âmel defterinde önceden yapıp gönderdiği her şeyi okuması anlamında 'tetlû' (okur) demektir ki bu birinci anlama döner.

5399. Metin

وَالثَّانِي: أَنَّ كُلَّ أُمَّةٍ تَتْبَعُ عَمَلَهَا، لِقَوْلِهِ ﷺ: «لَتَتْبَعُ كُلُّ أُمَّةٍ مَا كَانَتْ تَعْبُدُهُ فَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الشَّمْسَ الشَّمْسَ» الْحَدِيثَ.

İkincisi: Her ümmetin kendi ameline uymasıdır; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Her ümmet neye tapıyor idiyse onun peşine düşecektir; güneşe tapan da güneşin peşine düşecektir...» hadisi.

5400. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ إِلَى قَوْلِهِ: فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ } “De ki: Gökten ve yerden size rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere hükmeden kimdir? Ölüden diriyi çıkaran kimdir?...” ayetinden { فَقُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ } “...De ki: Hâlâ sakınmayacak mısınız?” kısmına kadar.

5401. Metin

صَرَّحَ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، بِأَنَّ الْكَفَّارَ يُقِرُّونَ بِأَنَّهُ جَلَّ وَعَلَا، هُوَ رَبُّهُمُ الرَّزَّاقُ الْمُدَبِّرُ لِلْأُمُورِ الْمُتَصَرِّفُ فِي مُلْكِهِ بِمَا يَشَاءُ، وَهُوَ صَرِيحٌ فِي اعْتِرَافِهِمْ بِرُبُوبِيَّتِهِ، وَمَعَ هَذَا أَشْرَكُوا بِهِ جَلَّ وَعَلَا.

Yüce Allah bu kerim ayette, kâfirlerin; kendilerinin rızıklandırıcısının, işleri çekip çevirenin ve mülkünde dilediği gibi tasarruf edenin Yüce Allah olduğunu ikrar ettiklerini açıkça belirtmiştir. Bu durum onların Allah'ın rubûbiyyetini itiraf ettiklerine dair açık bir delildir; bununla birlikte O Yüce Zât'a şirk koşmuşlardır.

5402. Metin

وَالْآيَاتُ الدَّالَّةُ عَلَى أَنَّ الْمُشْرِكِينَ مُقِرُّونَ بِرُبُوبِيَّتِهِ جَلَّ وَعَلَا وَلَمْ يَنْفَعْهُمْ ذَلِكَ لِإِشْرَاكِهِمْ مَعَهُ غَيْرَهُ فِي حُقُوقِهِ جَلَّ وَعَلَا - كَثِيرَةٌ، كَقَوْلِهِ: وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ [٤٣ \ ٨٧] ، وَقَوْلِهِ: وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ [٤٣ \ ٩] ، وَقَوْلِهِ: قُلْ لِمَنِ الْأَرْضُ وَمَنْ فِيهَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ سَيَقُولُونَ لِلَّهِ [٢٣ \ ٨٤، ٨٥] إِلَى قَوْلِهِ: فَأَنَّى تُسْحَرُونَ إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ، وَلِذَا قَالَ تَعَالَى: وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ [١٢ \ ١٠٦] .

Müşriklerin Yüce Allah'ın rubûbiyyetini ikrar ettiklerini, ancak O'na ait haklarda başkasını ortak koştukları için bu ikrarlarının kendilerine fayda vermediğini gösteren ayetler pek çoktur; şu buyruklarında olduğu gibi: { وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ } “Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette 'Allah' derler.” [Zuhruf, 43/87]; { وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ } “Andolsun onlara gökleri ve yeri kimin yarattığını sorsan, elbette 'Onları o Azîz ve Alîm olan yarattı' derler.” [Zuhruf, 43/9]; { قُلْ لِمَنِ الْأَرْضُ وَمَنْ فِيهَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ سَيَقُولُونَ لِلَّهِ } “De ki: Eğer biliyorsanız yeryüzü ve içindekiler kime aittir? 'Allah'ındır' diyeceklerdir...” [Mü'minûn, 23/84-85] ayetinden { فَأَنَّى تُسْحَرُونَ } “...Öyleyse nasıl büyüleniyorsunuz?” kısmına kadar olan ayetler ve benzerleri. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ } “Onların çoğu, şirk koşmaksızın Allah'a inanmazlar.” [Yûsuf, 12/106].

5403. Metin

وَالْآيَاتُ الْمَذْكُورَةُ صَرِيحَةٌ فِي أَنَّ الِاعْتِرَافَ بِرُبُوبِيَّتِهِ جَلَّ وَعَلَا لَا يَكْفِي فِي الدُّخُولِ فِي دِينِ الْإِسْلَامِ إِلَّا بِتَحْقِيقِ مَعْنَى لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ نَفْيًا وَإِثْبَاتًا، وَقَدْ أَوْضَحْنَاهُ فِي سُورَةِ

Zikredilen ayetler açıkça göstermektedir ki, Yüce Allah'ın rubûbiyyetini ikrar etmek; nefy ve ispat yoluyla 'Lâ ilâhe illallâh'ın manasını bizzat gerçekleştirmedikçe İslâm dinine girmek için tek başına yeterli değildir. Nitekim bunu

5404. Metin

«الْفَاتِحَةِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِيَّاكَ نَعْبُدُ [١ \ ٥] .

Fâtiha sûresinde, Yüce Allah'ın: { إِيَّاكَ نَعْبُدُ } “Yalnız sana kulluk ederiz” [Fâtiha, 1/5] buyruğu üzerine konuşurken açıklamıştık.

5405. Metin

أَمَّا تَجَاهُلُ فِرْعَوْنَ - لَعَنَهُ اللَّهُ - لِرُبُوبِيَّتِهِ جَلَّ وَعَلَا، فِي قَوْلِهِ: قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ [٢٦ \ ٢٣] فَإِنَّهُ تَجَاهُلُ عَارِفٍ ; لِأَنَّهُ عَبْدٌ مَرْبُوبٌ، كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنْزَلَ هَؤُلَاءِ إِلَّا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ بَصَائِرَ الْآيَةَ [١٧ \ ١٠٢] ، وَقَوْلِهِ: وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا [٢٧ \ ١٤] .

Firavun'un -Allah ona lanet etsin- { قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ } “Firavun: 'Âlemlerin Rabbi de nedir?' dedi” [Şuarâ, 26/23] sözünde Yüce Allah'ın rubûbiyyetini bilmezden gelmesine gelince; bu, bildiği hâlde bilmezden gelmedir (tecâhül-i ârif). Çünkü o da yaratılmış bir kuldur. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğu buna delalet etmektedir: { قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنْزَلَ هَؤُلَاءِ إِلَّا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ بَصَائِرَ } “[Mûsâ] dedi ki: 'Pekâlâ bildin ki bunları birer ibret belgesi olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkası indirmedi...'” [İsrâ, 17/102]; ve şu buyruğu: { وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا } “Vicdanları bunlara kesin bir şekilde inandığı hâlde, zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler.” [Neml, 27/14].

5406. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ إِلَى قَوْلِهِ: فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ } “De ki: Ortak koştuklarınız arasında ilk defa yaratan var mıdır?...” ayetinden { فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ } “...O hâlde nasıl çevriliyorsunuz?” kısmına kadar.

5407. Metin

أَلْقَمَ اللَّهُ تَعَالَى الْمُشْرِكِينَ فِي هَذِهِ الْآيَاتِ حَجَرًا، بِأَنَّ الشُّرَكَاءَ الَّتِي يَعْبُدُونَهَا مِنْ دُونِهِ لَا قُدْرَةَ لَهَا عَلَى فِعْلِ شَيْءٍ، وَأَنَّهُ هُوَ وَحْدَهُ جَلَّ وَعَلَا الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ بِالْإِحْيَاءِ مَرَّةً أُخْرَى، وَأَنَّهُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ.

Yüce Allah bu ayetlerde müşrikleri susturmuştur; zira O'nun dışında ibadet ettikleri ortakların hiçbir şey yapmaya güçleri yoktur ve yaratmayı ilk kez başlatan, sonra da tekrar diriltmek suretiyle onu yeniden yaratacak olan ve dilediğini hidayete erdiren yalnızca O Yüce Zât'tır.

5408. Metin

وَصَرَّحَ بِمِثْلِ هَذَا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ: اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذَلِكُمْ مِنْ شَيْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ [٣٠ \ ٤٠] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا [٢٥ \ ٣] ، وَقَوْلِهِ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ الْآيَةَ [٣٥ \ ٣] ، وَقَوْلِهِ: أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ الْآيَةَ [١٦ \ ١٧] .

Bunun benzerini pek çok ayette açıkça belirtmiştir; şu buyruklarında olduğu gibi: { اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذَلِكُمْ مِنْ شَيْءٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ } “Sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren, sonra da sizi diriltecek olan Allah'tır. Ortak koştuklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek var mı? O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” [Rûm, 30/40]; { وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا } “O'nu bırakıp, hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeye güç yetirebilen, öldürmeye, diriltmeye ve yeniden yaratmaya güçleri yetmeyen ilahlar edindiler.” [Furkân, 25/3]; { يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ } “Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık veren bir yaratıcı var mı?...” [Fâtır, 35/3]; ve { أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ } “Yaratan, hiç yaratamayan gibi olur mu?...” [Nahl, 16/17].

5409. Metin

وَقَوْلِهِ: أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ [١٣ \ ١٦] وَقَوْلِهِ: قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ الْآيَةَ [٣٩ \ ٣٨] ، وَقَوْلِهِ: أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ الْآيَةَ [٦٧ \ ٢١] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ الْآيَةَ [٢٩ \ ١٧] .

Ve şu buyrukları: { أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ } “Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar mı buldular?...” [Ra'd, 13/16]; { قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ } “De ki: Gördünüz ya; Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız, eğer Allah bana bir zarar dilerse, O'nun vereceği zararı kaldırabilirler mi?...” [Zümer, 39/38]; { أَمَّنْ هَذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ إِنْ أَمْسَكَ رِزْقَهُ } “Şayet O rızkını kesiverse, size rızık verecek olan kimdir?...” [Mülk, 67/21]; ve { إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ } “Şüphesiz Allah'ı bırakıp taptıklarınız sizin için hiçbir rızka mâlik değillerdir; öyleyse rızkı Allah katında arayın...” [Ankebût, 29/17].

5410. Metin

وَالْآيَاتُ فِي مِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ تَسْوِيَةَ مَا لَا يَضُرُّ، وَلَا يَنْفَعُ، وَلَا يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ مَعَ مَنْ بِيَدِهِ الْخَيْرُ كُلُّهُ الْمُتَصَرِّفِ بِكُلِّ مَا شَاءَ - لَا تَصْدُرُ إِلَّا مِمَّنْ لَا عَقْلَ لَهُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى عَنْ أَصْحَابِ ذَلِكَ: وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ [٦٧ \ ١٠] .

Bu konudaki ayetler pek çoktur. Bilinmektedir ki; ne zarar verebilen ne fayda sağlayabilen ve hiçbir şeye gücü yetmeyen şeyleri, bütün hayır elinde olan ve dilediği her şeyde dilediği gibi tasarruf eden Zât ile bir tutmak, ancak aklı olmayan kimseden sâdır olur. Nitekim Yüce Allah bu kimselerin durumu hakkında şöyle buyurmuştur: { وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ } “Ve dediler ki: 'Eğer biz dinlemiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu çılgın alevli cehennemin ehli arasında olmazdık!'” [Mülk, 67/10].

5411. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ أَنْ يُفْتَرَى مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ أَنْ يُفْتَرَى مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ } “Bu Kur'an, Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir; ancak kendinden öncekilerin doğrulanması ve Kitap'ın açıklanmasıdır. Âlemlerin Rabbinden geldiğinde hiçbir şüphe yoktur.”

5412. Metin

صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ هَذَا الْقُرْآنَ لَا يَكُونُ مُفْتَرًى مِنْ دُونِ اللَّهِ مَكْذُوبًا بِهِ عَلَيْهِ، وَأَنَّهُ لَا شَكَّ فِي أَنَّهُ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ جَلَّ وَعَلَا،

Yüce Allah bu kerim ayette, bu Kur'an'ın Allah'tan başkası tarafından uydurulup O'na iftira edilmiş bir söz olamayacağını ve O'nun, Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah katından indirildiğinde hiçbir şüphe bulunmadığını açıkça belirtmiştir.

5413. Metin

وَأَشَارَ إِلَى أَنَّ تَصْدِيقَهُ لِلْكُتُبِ السَّمَاوِيَّةِ الْمُنَزَّلَةِ قَبْلَهُ، وَتَفْصِيلَهُ لِلْعَقَائِدِ، وَالْحَلَالِ، وَالْحَرَامِ، وَنَحْوِ ذَلِكَ مِمَّا لَا شَكَّ أَنَّهُ مِنَ اللَّهِ جَلَّ وَعَلَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ غَيْرُ مُفْتَرًى، وَأَنَّهُ لَا رَيْبَ فِي كَوْنِهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَبَيَّنَ هَذَا فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ: لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِأُولِي الْأَلْبَابِ مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَى وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ [١٢ \ ١١١] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ [٢٦ \ ٢١٠، ٢١١] ، وَقَوْلِهِ: وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ [١٧ \ ١٠٥] ، وَالْآيَاتُ فِي مِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ.

Kur'an'ın kendinden önce indirilen semavî kitapları doğrulaması ve inanç esaslarını, helali, haramı ve benzeri hükümleri detaylıca açıklaması gibi şüphesiz Yüce Allah katından olan hususların, onun uydurma olmadığına ve Âlemlerin Rabbi katından geldiğinde hiçbir şüphe bulunmadığına delil teşkil ettiğine işaret etmiştir. Bunu başka yerlerde de açıklamıştır; şu buyruklarında olduğu gibi: { لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِأُولِي الْأَلْبَابِ مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَى وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ } “Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için bir ibret vardır. Bu, uydurulacak bir söz değildir; ancak kendinden öncekilerin doğrulanması, her şeyin açıklanması ve inanan bir topluluk için hidayet ve rahmettir.” [Yûsuf, 12/111]; { وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ } “Onu şeytanlar indirmedi; bu onlara hem yaraşmaz hem de buna güçleri yetmez.” [Şuarâ, 26/210-211]; ve { وَبِالْحَقِّ أَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ } “Biz onu hak olarak indirdik ve o da hak olarak indi...” [İsrâ, 17/105]. Bu konudaki ayetler pek çoktur.

5414. Metin

ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى لَمَّا صَرَّحَ هُنَا بِأَنَّ هَذَا الْقُرْآنَ مَا كَانَ أَنْ يُفْتَرَى عَلَى اللَّهِ، أَقَامَ الْبُرْهَانَ الْقَاطِعَ عَلَى أَنَّهُ مِنَ اللَّهِ، فَتَحَدَّى جَمِيعَ الْخَلْقِ بِسُورَةٍ وَاحِدَةٍ مِثْلِهِ، وَلَا شَكَّ أَنَّهُ لَوْ كَانَ مِنْ جِنْسِ كَلَامِ الْخَلْقِ لَقَدَرَ الْخَلْقُ عَلَى الْإِتْيَانِ بِمِثْلِهِ، فَلَمَّا عَجَزُوا عَنْ ذَلِكَ كُلُّهُمْ حَصَلَ الْيَقِينُ وَالْعِلْمُ الضَّرُورِيُّ أَنَّهُ مِنَ اللَّهِ جَلَّ وَعَلَا، قَالَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ السُّورَةِ: أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ [١٠ \ ٣٨] ، وَتَحَدَّاهُمْ أَيْضًا فِي سُورَةِ «الْبَقَرَةِ» بِسُورَةٍ وَاحِدَةٍ مِنْ مِثْلِهِ، بِقَوْلِهِ: وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ الْآيَةَ [٢ \ ٢٣] ، وَتَحَدَّاهُمْ فِي «هُودٍ» بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ، بِقَوْلِهِ: أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ الْآيَةَ [١٣] ، وَتَحَدَّاهُمْ فِي «الطُّورِ» بِهِ كُلِّهِ بِقَوْلِهِ: فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ [٣٤] ، وَصَرَّحَ فِي سُورَةِ «بَنِي إِسْرَائِيلَ» بِعَجْزِ جَمِيعِ الْخَلَائِقِ عَنِ الْإِتْيَانِ بِمِثْلِهِ بِقَوْلِهِ: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا [١٧ \ ٨٨] ، كَمَا قَدَّمْنَا، وَبَيَّنَ أَنَّهُمْ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ أَيْضًا بِقَوْلِهِ: فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا الْآيَةَ [٢ \ ٢٤] .

Daha sonra Yüce Allah, bu Kur'an'ın Allah'a iftira edilmiş bir söz olamayacağını burada açıkça belirttikten sonra, onun Allah katından olduğuna dair kesin bir delil ortaya koymuş ve bütün yaratılmışlara onun benzeri tek bir sûre getirmeleri konusunda meydan okumuştur (tehaddî). Şüphe yok ki şayet insan sözü cinsinden olsaydı, yaratılmışlar onun bir benzerini getirmeye güç yetirebilirlerdi. Hepsi bundan aciz kalınca, onun Yüce Allah katından olduğuna dair kesin bir bilgi ve zarurî ilim hâsıl olmuştur. Yüce Allah bu sûrede şöyle buyurmuştur: { أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “Yoksa 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? De ki: Eğer doğru sözlü iseniz, onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka çağırabileceğiniz herkesi de çağırın!” [Yûnus, 10/38]. Bakara sûresinde de onun benzeri tek bir sûre getirmeleri hususunda onlara meydan okuyup şöyle buyurmuştur: { وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ } “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, onun bir benzerinden bir sûre getirin...” [Bakara, 2/23]. Hûd sûresinde onun benzeri on sûre ile meydan okuyup şöyle buyurmuştur: { أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ } “Yoksa 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? De ki: Öyleyse onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin...” [Hûd, 11/13]. Tûr sûresinde ise Kur'an'ın tamamı ile meydan okuyup şöyle buyurmuştur: { فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ } “Eğer doğru söyleyenler iseler, onun benzeri bir söz getirsinler!” [Tûr, 52/34]. İsrâ sûresinde ise bütün yaratılmışların onun bir benzerini getirmekten aciz olduğunu açıkça bildirerek daha önce de naklettiğimiz gibi şöyle buyurmuştur: { قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا } “De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine arka dahi olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” [İsrâ, 17/88]. Onların bir benzerini getiremeyeceklerini şu buyruğuyla da açıklamıştır: { فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا } “Eğer yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız-...” [Bakara, 2/24].

5415. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُحِيطُوا بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُحِيطُوا بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ } “Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları ve yorumu kendilerine henüz gelmemiş olan şeyi yalanladılar.”

5416. Metin

التَّحْقِيقُ أَنَّ تَأْوِيلَهُ هُنَا، هُوَ حَقِيقَةُ مَا يَئُولُ إِلَيْهِ الْأَمْرُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، كَمَا قَدَّمْنَا فِي أَوَّلِ «آلِ عِمْرَانَ» ، وَيَدُلُّ لِصِحَّةِ هَذَا قَوْلُهُ فِي «الْأَعْرَافِ» : هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا تَأْوِيلَهُ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاءَ [٥٣] .

Tahkik edilen [doğru görüşe] göre buradaki tevilden maksat, Âl-i İmrân'ın başında belirttiğimiz gibi, kıyamet gününde işin varacağı hakikattir. Bunun doğruluğuna A'râf sûresindeki şu buyruk delalet eder: { هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا تَأْوِيلَهُ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاءَ } “Onlar onun tevîlinden (haber verdiği akıbetten) başkasına mı bakıyorlar? Onun tevîli (akıbeti) geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar derler ki: 'Rabbimizin elçileri gerçekten hakkı getirmişti. Şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki...?'” [A'râf, 7/53].

5417. Metin

وَنَظِيرُ الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى: بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ [٣٨ \ ٨] .

Bu ayetin benzeri, Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ } “Hayır, onlar benim zikrimden (Kur'an'dan) bir şüphe içindedirler; hayır, onlar azabımı henüz tatmadılar.” [Sâd, 38/8].

5418. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ لِي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْ أَنْتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعْمَلُ وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ لِي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْ أَنْتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعْمَلُ وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ } “Eğer seni yalanlarlarsa de ki: 'Benim amelim bana, sizin ameliniz de sizedir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.'”

5419. Metin

أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى نَبِيَّهُ ﷺ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنْ يُظْهِرَ الْبَرَاءَةَ مِنْ أَعْمَالِ الْكُفَّارِ الْقَبِيحَةِ إِنْكَارًا لَهَا، وَإِظْهَارًا لِوُجُوبِ التَّبَاعُدِ عَنْهَا، وَبَيَّنَ هَذَا الْمَعْنَى فِي قَوْلِهِ: قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ [١٠٩ \ ١] ، إِلَى قَوْلِهِ: وَلِيَ دِينِ [١٠٩ \ ٦] ، وَنَظِيرُ ذَلِكَ قَوْلُ إِبْرَاهِيمَ الْخَلِيلِ وَأَتْبَاعِهِ لِقَوْمِهِ: إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ \ الْآيَةَ [٦٠ \ ٤] ٣٠.

Yüce Allah bu kerim ayette Peygamberi'ne sallallâhu aleyhi ve sellem, kâfirlerin çirkin amellerini reddetmek ve onlardan uzak durmanın gerekliliğini göstermek amacıyla onlardan beri olduğunu açıklamasını emretmiştir. Bu anlamı { قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ } “De ki: Ey kâfirler!” [Kâfirûn, 109/1] ayetinden { وَلِيَ دِينِ } “...benim dinim de banadır.” [Kâfirûn, 109/6] ayetine kadar olan kısımda açıklamıştır. Bunun benzeri Halîl İbrâhim ve ona tabi olanların kavimlerine söylediği şu sözdür: { إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Şüphesiz biz sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız...” [Mümtehine, 60/4].

5420. Metin

وَبَيَّنَ تَعَالَى فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ اعْتِزَالَ الْكُفَّارِ، وَالْأَوْثَانِ، وَالْبَرَاءَةَ مِنْهُمْ مِنْ فَوَائِدِهِ تَفَضُّلُ اللَّهِ تَعَالَى بِالذُّرِّيَّةِ الطَّيِّبَةِ الصَّالِحَةِ، وَهُوَ قَوْلُهُ فِي «مَرْيَمَ» : فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ [٤٩] ، إِلَى قَوْلِهِ: عَلِيًّا [١٩ \ ٥٠] .

Yüce Allah başka bir yerde, kâfirlerden ve putlardan uzaklaşmanın ve onlardan beri olmanın faydalarından birinin de Yüce Allah'ın temiz ve salih bir nesil lütfetmesi olduğunu açıklamıştır. Bu, Meryem sûresindeki şu buyruğudur: { فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ } “Onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrılınca, biz ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık...” [Meryem, 19/49] ayetinden { عَلِيًّا } “...yüce [bir dille anılma lütfettik].” [Meryem, 19/50] kavline kadar olan yerdir.

5421. Metin

وَقَالَ ابْنُ زَيْدٍ، وَغَيْرُهُ: إِنَّ آيَةَ: وَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ لِي عَمَلِي الْآيَةَ [١٠ \ ٤١] ، مَنْسُوخَةٌ بِآيَاتِ السَّيْفِ.

İbn Zeyd ve başkaları: “{ وَإِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ لِي عَمَلِي } 'Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Benim amelim bana...' [Yûnus, 10/41] ayeti kılıç ayetleriyle mensuhtur (hükmü kaldırılmıştır).” demişlerdir.

5422. Metin

وَالظَّاهِرُ أَنَّ مَعْنَاهَا مُحْكَمٌ ; لِأَنَّ الْبَرَاءَةَ إِلَى اللَّهِ مِنْ عَمَلِ السُّوءِ لَا شَكَّ فِي بَقَاءِ مَشْرُوعِيَّتِهَا.

Zahir olan ise [bu ayetin] anlamının muhkem olduğudur; çünkü kötü amelden Allah'a sığınarak beri olmanın meşruiyetinin devam ettiğinde şüphe yoktur.

5423. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ الْآيَةَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ } “Onları bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün ancak bir saati kadar kalmışlar gibi...”

5424. Metin

بَيَّنَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنَّ الْكُفَّارَ إِذَا حُشِرُوا اسْتَقَلُّوا مُدَّةَ مُكْثِهِمْ فِي دَارِ الدُّنْيَا، حَتَّى كَأَنَّهَا قَدْرُ سَاعَةٍ عِنْدَهُمْ، وَبَيَّنَ هَذَا الْمَعْنَى فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ فِي آخِرِ «الْأَحْقَافِ» : كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ [٣٥] ، وَقَوْلِهِ فِي آخِرِ «النَّازِعَاتِ» : كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا الْآيَةَ [٤٦] ، وَقَوْلِهِ فِي آخِرِ «الرُّومِ» : وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ الْآيَةَ [٥٥] .

Yüce Allah bu kerim ayette, kâfirlerin haşredildiklerinde dünyada kalış sürelerini pek az bulacaklarını, öyle ki bunun kendilerine göre bir saat kadar görüneceğini açıklamıştır. Bu anlamı başka yerlerde de açıklamıştır; Ahkâf sûresinin sonundaki şu buyruğu gibi: { كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ } “Tehdit edildikleri şeyi gördükleri gün, sanki gündüzün ancak bir saati kadar kalmış gibi olurlar.” [Ahkâf, 46/35]; Nâziât sûresinin sonundaki şu buyruğu gibi: { كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا } “Onu gördükleri gün, sanki bir akşam yahut bir kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” [Nâziât, 79/46]; Rûm sûresinin sonundaki şu buyruğu gibi: { وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ } “Kıyamet koptuğu gün, suçlular [dünyada] bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler...” [Rûm, 30/55].

5425. Metin

وَقَدْ بَيَّنَّا بِإِيضَاحٍ فِي كِتَابِنَا «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» وَجْهَ الْجَمْعِ بَيْنَ هَذِهِ الْآيَاتِ الْمُقْتَضِيَةِ أَنَّ الدُّنْيَا عِنْدَهُمْ كَسَاعَةٍ وَبَيْنَ الْآيَاتِ الْمُقْتَضِيَةِ أَنَّهَا عِنْدَهُمْ كَأَكْثَرِ مِنْ ذَلِكَ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِنْ لَبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا [٢٠ \ ١٠٣] ، وَقَوْلِهِ: قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ [٢٣ \ ١١٣] ، فَانْظُرْهُ فِي سُورَةِ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ [٢٣ \ ١] فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ: قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ.

Biz «Def'u Îhâmi'l-Iztırâb an Âyâti'l-Kitâb» adlı kitabımızda, dünyanın onların nezdinde bir saat gibi olduğunu gerektiren bu ayetlerle, bundan daha fazla olduğunu gerektiren Yüce Allah'ın şu: { يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِنْ لَبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا } “Aralarında fısıldaşarak: 'Ancak on [gün] kaldınız' derler.” [Tâhâ, 20/103] ve şu: { قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ } “Derler ki: Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldık, sayanlara sor!” [Mü'minûn, 23/113] ayetlerinin arasını uzlaştırma cihetini açıkça izah ettik. Buna Kad Efleha'l-Mü'minûn sûresinde, { قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ } ayetinin izahı kısmından bakınız.

5426. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ } “Aralarında birbirlerini tanırlar.”

5427. Metin

صَرَّحَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ أَهْلَ الْمَحْشَرِ

[Yüce Allah] bu kerim ayette, mahşer ehlinin

5428. Metin

يَعْرِفُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا، فَيَعْرِفُ الْآبَاءُ الْأَبْنَاءَ، كَالْعَكْسِ، وَلَكِنَّهُ بَيَّنَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ أَنَّ هَذِهِ الْمُعَارَفَةَ لَا أَثَرَ لَهَا، فَلَا يَسْأَلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا شَيْئًا، كَقَوْلِهِ: وَلَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا يُبَصَّرُونَهُمْ [٧٠ \ ١٠، ١١] وَقَوْلِهِ: فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ [٢٣ \ ١٠١] .

birbirlerini tanıyacaklarını, babaların oğulları, [oğulların da] babaları tanıyacağını açıkça bildirmiştir. Fakat başka yerlerde bu tanımanın bir etkisi olmayacağını, birbirlerine hiçbir şey soramayacaklarını açıklamıştır; şu buyruğu gibi: { وَلَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا يُبَصَّرُونَهُمْ } “Hiçbir candan dost bir dostu sormaz; birbirlerine gösterilirler.” [Meâric, 70/10-11] ve şu buyruğu gibi: { فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ } “Sûra üflendiği zaman, artık o gün aralarında soy sop ilişkisi kalmaz ve birbirlerine soru da soramazlar.” [Mü'minûn, 23/101].

5429. Metin

وَقَدْ بَيَّنَّا فِي كِتَابِنَا «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» أَيْضًا وَجْهَ الْجَمْعِ بَيْنَ قَوْلِهِ: فَلَا أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ، وَبَيْنَ قَوْلِهِ: وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ [٣٧ \ ٢٧] ، فِي سُورَةِ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ أَيْضًا.

Yine «Def'u Îhâmi'l-Iztırâb an Âyâti'l-Kitâb» adlı kitabımızda Kad Efleha'l-Mü'minûn sûresinde, { فَلَا أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ } “...artık o gün aralarında soy sop ilişkisi kalmaz ve birbirlerine soru da soramazlar” kavli ile { وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ } “Birbirlerine dönüp sorarlar” [Sâffât, 37/27] kavlinin arasını uzlaştırma cihetini de açıkladık.

5430. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ } “Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır ve onlar doğru yolu bulmuş da değillerdir.”

5431. Metin

صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ بِخُسْرَانِ الْمُكَذِّبِينَ بِلِقَائِهِ، وَأَنَّهُمْ لَمْ يَكُونُوا مُهْتَدِينَ، وَلَمْ يُبَيِّنْ هُنَا الْمَفْعُولَ بِهِ لِقَوْلِهِ: «خَسِرَ» وَذَكَرَ فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ أَسْبَابًا مِنْ أَسْبَابِ الْخُسْرَانِ، وَبَيَّنَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ الْمَفْعُولَ الْمَحْذُوفَ هُنَا، فَمِنَ الْآيَاتِ الْمُمَاثِلَةِ لِهَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي «الْأَنْعَامِ» : قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَاحَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا الْآيَةَ [٣١] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي «الْبَقَرَةِ» : الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ [٢٧] وَقَوْلُهُ فِي «الْبَقَرَةِ» أَيْضًا: الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِهِ أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ [٢٧] ، وَقَوْلُهُ فِي «الْأَعْرَافِ» : أَفَأَمِنُوا مَكْرَ اللَّهِ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ [١٢١] ، وَقَوْلُهُ فِي «الْأَعْرَافِ» أَيْضًا: مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ [١٧٨] ، وَقَوْلُهُ فِي «الزُّمَرِ» : لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ [٦٣] .

Yüce Allah bu kerim ayette, kendisine kavuşmayı yalanlayanların hüsrana uğradıklarını ve doğru yolu bulamamış olduklarını açıkça bildirmiş, ancak burada «خَسِرَ» (kaybetti/hüsrana uğradı) fiilinin nesnesini (mef'ûlünü) belirtmemiştir. Pek çok yerde hüsranın sebeplerinden bazılarını zikretmiş, başka yerlerde ise burada hazfedilen mef'ûlü açıklamıştır. Bu ayete benzer ayetlerden biri En'âm sûresindeki şu buyruktur: { قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَاحَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا } “Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Nihayet kıyamet ansızın kendilerine geldiğinde: 'Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' derler...” [En'âm, 6/31]. Bakara sûresindeki şu buyruk da öyledir: { الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ } “Onlar ki Allah'ın ahdini kesinleştirdikten sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte hüsrana uğrayanlar onlardır.” [Bakara, 2/27]. Yine Bakara sûresindeki şu buyruk da öyledir: { الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِهِ أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ } “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar. İşte onlar ona inanırlar. Kim de onu inkâr ederse, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” [Bakara, 2/121]. A'râf sûresindeki şu buyruk da öyledir: { أَفَأَمِنُوا مَكْرَ اللَّهِ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ } “Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın tuzağından emin olmaz.” [A'râf, 7/99]. A'râf sûresindeki şu buyruk da öyledir: { مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ } “Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” [A'râf, 7/178]. Zümer sûresindeki şu buyruk da öyledir: { لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ } “Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allah'ın ayetlerini inkâr edenlere gelince, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” [Zümer, 39/63].

5432. Metin

وَالْآيَاتُ فِي مِثْلِ هَذَا كَثِيرَةٌ، وَقَدْ أَقْسَمَ تَعَالَى عَلَى أَنَّ هَذَا الْخُسْرَانَ لَا يَنْجُو مِنْهُ إِنْسَانٌ إِلَّا بِأَرْبَعَةِ أُمُورٍ:

Bu husustaki ayetler çoktur. Yüce Allah, şu dört şey olmaksızın hiçbir insanın bu hüsrandan kurtulamayacağına yemin etmiştir:

5433. Metin

الْأَوَّلُ: الْإِيمَانُ.

Birincisi: İman.

5434. Metin

الثَّانِي: الْعَمَلُ الصَّالِحُ.

İkincisi: Salih amel.

5435. Metin

الثَّالِثُ: التَّوَاصِي بِالْحَقِّ.

Üçüncüsü: Hakkı tavsiye etmek.

5436. Metin

الرَّابِعُ: التَّوَاصِي بِالصَّبْرِ.

Dördüncüsü: Sabrı tavsiye etmek.

5437. Metin

وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنْسَانَ [١٠٣ \ ١، ٢] وَبَيَّنَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ

Bu, { وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنْسَانَ } “Asra yemin olsun ki insan...” [Asr, 103/1-2] buyruğundadır. Başka yerlerde de açıklamıştır ki

5438. Metin

أَنَّ الْمَفْعُولَ الْمَحْذُوفَ الْوَاقِعَ عَلَيْهِ الْخُسْرَانُ هُوَ أَنْفُسُهُمْ، كَقَوْلِهِ فِي «الْأَعْرَافِ» : وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَظْلِمُونَ [٩] ، وَقَوْلِهِ فِي «الْمُؤْمِنُونَ» : وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ [١٠٣] ، وَقَوْلِهِ فِي «هُودٍ» : أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ [٤٥] .

üzerine hüsranın vaki olduğu hazfedilmiş nesne (mef'ûl) onların kendi nefisleridir; A'râf sûresindeki şu buyruğu gibi: { وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَظْلِمُونَ } “Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize haksızlık ettiklerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır.” [A'râf, 7/9]; Mü'minûn sûresindeki şu buyruğu gibi: { وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ } “Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar kendilerini ziyana sokanlardır; cehennemde ebedî kalıcıdırlar.” [Mü'minûn, 23/103]; Hûd sûresindeki şu buyruğu gibi: { أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ } “İşte onlar kendilerini ziyana uğratanlardır ve uydurageldikleri şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir.” [Hûd, 11/21].

5439. Metin

وَزَادَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ خُسْرَانَ الْأَهْلِ مَعَ النَّفْسِ، كَقَوْلِهِ فِي «الزُّمَرِ» : قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ [١٥] ، وَقَوْلِهِ فِي «الشُّورَى» : وَقَالَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُقِيمٍ [٤٥] .

Başka yerlerde nefsin yanında ailenin de hüsrana uğramasını ziyade kılmıştır; Zümer sûresindeki şu buyruğu gibi: { قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ } “De ki: Asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır. Dikkat edin, apaçık hüsran işte budur!” [Zümer, 39/15]; Şûrâ sûresindeki şu buyruğu gibi: { وَقَالَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُقِيمٍ } “İman edenler dediler ki: 'Asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır.' Dikkat edin, zalimler gerçekten sürekli bir azap içindedirler!” [Şûrâ, 42/45].

5440. Metin

وَبَيَّنَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ خُسْرَانَ الْخَاسِرِينَ قَدْ يَشْمَلُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ، وَهُوَ قَوْلُهُ: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ [٢٢ \ ١١] .

Başka bir yerde ise hüsrana uğrayanların hüsranının hem dünyayı hem de ahireti kapsayabileceğini açıklamıştır; o da şu buyruğudur: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ } “İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan (şüphe ve tereddüt içinde) ibadet eder. Kendisine bir iyilik dokunursa onunla tatmin olur; başına bir fitne/sıkıntı gelirse yüzüstü döner. O dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık hüsran budur!” [Hac, 22/11].

5441. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ الْآيَةَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ } “Onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut seni vefat ettirsek de, onların dönüşü bizedir...”

5442. Metin

بَيَّنَ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ لِنَبِيِّهِ ﷺ أَنَّهُ إِمَّا أَنْ يُرِيَهُ فِي حَيَاتِهِ بَعْضَ مَا يَعِدُ الْكُفَّارَ مِنَ النَّكَالِ وَالِانْتِقَامِ، أَوْ يَتَوَفَّاهُ قَبْلَ ذَلِكَ، فَمَرْجِعُهُمْ إِلَيْهِ جَلَّ وَعَلَا لَا يَفُوتُهُ شَيْءٌ مِمَّا يُرِيدُ أَنْ يَفْعَلَهُ بِهِمْ لِكَمَالِ قُدْرَتِهِ عَلَيْهِمْ، وَنُفُوذِ مَشِيئَتِهِ جَلَّ وَعَلَا فِيهِمْ، وَبَيَّنَ هَذَا الْمَعْنَى أَيْضًا فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ فِي سُورَةِ «الْمُؤْمِنِ» : فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ [٧٧] ، وَقَوْلِهِ فِي «الزُّخْرُفِ» : فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ [٤١، ٤٢] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

Yüce Allah bu kerim ayette Peygamberi'ne sallallâhu aleyhi ve sellem, kâfirlere vaat ettiği ceza ve intikamın bir kısmını ya onun hayatında göstereceğini yahut bundan önce onun canını alacağını; fakat onlar üzerindeki tam kudreti ve iradesinin onlar üzerinde mutlak geçerliliği sebebiyle onlara yapmak istediği hiçbir şeyin O'nu atlatamayacağını ve onların dönüşünün ancak Yüce Allah'a olacağını açıklamıştır. Bu anlamı başka yerlerde de açıklamıştır; Mü'min sûresindeki şu buyruğu gibi: { فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ } “Onlara vadettiğimizin bir kısmını sana göstersek de, yahut seni vefat ettirsek de, onlar bize döndürüleceklerdir.” [Mü'min, 40/77]; Zuhruf sûresindeki şu buyruğu gibi: { فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ } “Ya biz seni alıp götürürüz de şüphesiz onlardan intikam alırız; yahut da onlara vadettiğimiz şeyi sana gösteririz, çünkü biz onlara güç yetirenleriz.” [Zuhruf, 43/41-42] ve diğer ayetler.

5443. Metin

تَنْبِيهٌ

Bir Uyarı

5444. Metin

لَمْ يَأْتِ فِي الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ فِعْلُ الْمُضَارِعِ بَعْدَ «إِنْ» الشَّرْطِيَّةِ الْمُدْغَمَةِ فِي «مَا» الْمَزِيدَةِ لِتَوْكِيدِ الشَّرْطِ، إِلَّا مُقْتَرِنًا بِنُونِ التَّوْكِيدِ الثَّقِيلَةِ، كَقَوْلِهِ هُنَا: وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ الْآيَةَ [١٠ \ ٤٦] ، فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ الْآيَةَ [٤٣ \ ٤١] ، فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ الْآيَةَ [٨ \ ٥٧] ، وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ الْآيَةَ [٨ \ ٥٨] .

Yüce Kur'an'da şartı pekiştirmek için zait olan «mâ» (مَا) edatına idgam edilmiş şart edatı «in» (إِنْ)'den sonraki muzari fiil, mutlaka şeddeli nun-ı tekit (nûn-i te'kîd-i sakîle) ile bitişik olarak gelmiştir; buradaki { وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ } “...sana göstersek de...” [Yûnus, 10/46], { فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ } “...seni alıp götürürüz de...” [Zuhruf, 43/41], { فَإِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ } “...onları yakalarsan...” [Enfâl, 8/57] ve { وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ } “Eğer bir topluluktan korkarsan...” [Enfâl, 8/58] buyruklarında olduğu gibi.

5445. Metin

وَلِذَلِكَ زَعَمَ بَعْضُ عُلَمَاءِ الْعَرَبِيَّةَ وُجُوبَ اقْتِرَانِ الْمُضَارِعِ بِالنُّونِ الْمَذْكُورَةِ فِي الْحَالِ

Bundan dolayı bazı Arap dili âlimleri, mezkûr durumda muzari fiilin zikredilen nun ile bitişmesinin vacip olduğunu ileri sürmüşlerdir.

5446. Metin

الْمَذْكُورَةِ، وَالْحَقُّ أَنَّ عَدَمَ اقْتِرَانِهِ بِهَا جَائِزٌ، كَقَوْلِ الشَّاعِرِ: [الْمُتَقَارِبِ]

Ancak doğru olan, şairin şu sözünde olduğu gibi onun bu nun ile bitişmemesinin de caiz olduğudur: [Mütekârib bahri]

5447. Metin

فَإِمَّا تَرَيِنِّي وَلِي لَمَّةٌ ... فَإِنَّ الْحَوَادِثَ أَوْدَى بِهَا

“Beni [omuzlarıma dökülen] bir saçla görsen de / Şüphesiz olaylar onu alıp yok etmiştir.”

5448. Metin

وَقَوْلِ الْآخَرِ: [الْكَامِلِ]

Bir diğerinin şu sözünde olduğu gibi: [Kâmil bahri]

5449. Metin

زَعَمَتْ تُمَاضِرُ أَنَّنِي إِمَّا أَمُتْ ... يُسَدِّدُ أُبَيْنُوهَا الْأَصَاغِرُ خَلَّتِي

“Tumâdır sandı ki eğer ben ölürsem / Onun küçük oğulları benim boşluğumu doldurur.”

5450. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ } “Her ümmetin bir peygamberi vardır.”

5451. Metin

صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا، وَبَيَّنَ هَذَا فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ: وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا الْآيَةَ [١٦ \ ٣٦] ، وَقَوْلِهِ: وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ [٣٥ \ ٢٤] ، وَقَوْلِهِ: وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ [١٣ \ ٧] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ، وَقَدْ بَيَّنَ ﷺ أَنَّ عَدَدَ الْأُمَمِ سَبْعُونَ أُمَّةً فِي حَدِيثِ مُعَاوِيَةَ بْنِ حَيْدَةَ الْقُشَيْرِيِّ، ﵁ «أَنْتُمْ تُوفُونَ سَبْعِينَ أُمَّةً أَنْتُمْ خَيْرُهَا وَأَكْرَمُهَا عَلَى اللَّهِ» ، وَقَدْ بَيَّنَّا هَذِهِ الْآيَاتِ فِي كِتَابِنَا «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» وَوَجْهَ الْجَمْعِ بَيْنَهَا وَبَيْنَ قَوْلِهِ: لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ الْآيَةَ [٦] ، فِي سُورَةِ «الرَّعْدِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ.

Yüce Allah bu kerim ayette her ümmetin bir peygamberi olduğunu açıkça bildirmiştir. Bunu başka yerlerde de açıklamıştır; şu buyruğu gibi: { وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا } “Andolsun ki biz her ümmete bir peygamber gönderdik...” [Nahl, 16/36]; şu buyruğu gibi: { وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ } “İçinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmayan hiçbir ümmet yoktur.” [Fâtır, 35/24]; şu buyruğu gibi: { وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ } “...ve her kavmin bir yol göstericisi vardır.” [Ra'd, 13/7] ve benzeri ayetler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Muâviye b. Hayde el-Kuşeyrî'nin radıyallâhu anh rivayet ettiği hadiste ümmetlerin sayısının yetmiş olduğunu şöyle açıklamıştır: “Sizler yetmiş ümmeti tamamlarsınız; siz onların en hayırlısı ve Allah katında en şereflisisiniz.” Biz bu ayetleri ve bunlarla { لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ } “Babaları uyarılmamış bir kavmi uyarman için...” [Yâsîn, 36/6] ayetinin arasını uzlaştırma cihetini «Def'u Îhâmi'l-Iztırâb an Âyâti'l-Kitâb» adlı kitabımızda, Ra'd sûresinde Yüce Allah'ın: { وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ } buyruğunun izahında açıkladık.

5452. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ } “Peygamberleri geldiğinde aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla haksızlık yapılmaz.”

5453. Metin

أَوْضَحَ اللَّهُ تَعَالَى مَعْنَى هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ فِي سُورَةِ «الزُّمَرِ» بِقَوْلِهِ: وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ.

Yüce Allah bu kerim ayetin anlamını Zümer sûresinde şu buyruğuyla açıklamıştır: { وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ } “Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap konur, peygamberler ve şahitler getirilir; aralarında hak ile hükmolunur ve onlara asla haksızlık edilmez. Her nefse yaptığının karşılığı tastamam verilir. O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.” [Zümer, 39/69-70].

5454. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى:

Yüce Allah’ın şu buyruğudur:

5455. Metin

لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ.

{ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ } “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”

5456. Metin

صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ بِأَنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلًا، وَأَنَّهُ لَا يَسْبِقُ أَحَدٌ أَجَلَهُ الْمُحَدَّدَ لَهُ، وَلَا يَتَأَخَّرُ عَنْهُ.

Yüce Allah bu kerim ayette her ümmetin bir eceli olduğunu ve hiç kimsenin kendisi için belirlenmiş ecelinden ne öne geçebileceğini ne de geri kalabileceğini açıkça bildirmiştir.

5457. Metin

وَبَيَّنَ هَذَا الْمَعْنَى فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ كَقَوْلِهِ: مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ [١٥ \ ٥ - ٢٣ \ ٤٣] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ [٧١ \ ٤] ، وَقَوْلِهِ: وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا الْآيَةَ [٦٣ \ ١١] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

Bu anlamı pek çok ayette açıklamıştır; şu buyruğu gibi: { مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ } “Hiçbir ümmet kendi ecelinin önüne geçemez ve ondan geri de kalamaz.” [Hicr, 15/5; Mü'minûn, 23/43]; şu buyruğu gibi: { إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ } “Şüphesiz Allah'ın eceli geldiğinde ertelenmez, keşke bilseydiniz!” [Nûh, 71/4]; şu buyruğu gibi: { وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا } “Allah, eceli geldiğinde hiçbir nefsi asla ertelemez...” [Münâfikûn, 63/11] ve diğer ayetler.

5458. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ آمَنْتُمْ بِهِ آلْآنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ آمَنْتُمْ بِهِ آلْآنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ } “Sonra o gerçekleştikten sonra mı ona iman ettiniz? Şimdi mi? Oysa siz onun çarçabuk gelmesini istiyordunuz!”

5459. Metin

بَيَّنَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ الْكُفَّارَ يَطْلُبُونَ فِي الدُّنْيَا تَعْجِيلَ الْعَذَابِ كُفْرًا وَعِنَادًا، فَإِذَا عَايَنُوا الْعَذَابَ آمَنُوا، وَذَلِكَ الْإِيمَانُ عِنْدَ مُعَايَنَةِ الْعَذَابِ وَحُضُورِهِ لَا يُقْبَلُ مِنْهُمْ، وَقَدْ أَنْكَرَ ذَلِكَ

Yüce Allah bu kerim ayette, kâfirlerin dünyada inkâr ve inat yüzünden azabın çarçabuk gelmesini istediklerini, azabı bizzat gördüklerinde ise iman ettiklerini; fakat azabı bizzat gördükleri ve azap hazır olduğu andaki bu imanın onlardan kabul edilmeyeceğini açıklamıştır. Yüce Allah bunu

5460. Metin

تَعَالَى عَلَيْهِمْ هُنَا بِقَوْلِهِ: أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ آمَنْتُمْ بِهِ [١٠ \ ٥١] ، وَنَفَى أَيْضًا قَبُولَ إِيمَانِهِمْ فِي ذَلِكَ الْحِينِ بِقَوْلِهِ: آلْآنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ.

burada şu buyruğuyla reddetmiştir: { أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ آمَنْتُمْ بِهِ } “Sonra o gerçekleştikten sonra mı ona iman ettiniz?” [Yûnus, 10/51]. O andaki imanlarının kabul edilmeyeceğini de şu buyruğuyla bildirmiştir: { آلْآنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ } “Şimdi mi? Oysa siz onun çarçabuk gelmesini istiyordunuz!”

5461. Metin

وَأَوْضَحَ هَذَا الْمَعْنَى فِي آيَاتٍ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ: فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ [٤٠ \ ٨٤، ٨٥] ، وَقَوْلِهِ: حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ آلْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ [١٠ \ ٩٠، ٩١] ، وَقَوْلِهِ: وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ الْآيَةَ [٤ \ ١٨] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

Bu anlamı başka ayetlerde de açıklamıştır; şu buyruğu gibi: { فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ } “Hışmımızı gördüklerinde: 'Yalnızca Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' dediler. Fakat hışmımızı gördükleri andaki imanları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında uygulayageldiği sünnetidir. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.” [Mü'min, 40/84-85]; şu buyruğu gibi: { حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ آلْآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ } “Nihayet boğulma tehlikesi onu yakalayınca: 'İnandım ki İsrailoğullarının inandığından başka ilah yoktur, ben de teslim olanlardanım' dedi. Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun!” [Yûnus, 10/90-91]; şu buyruğu gibi: { وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الْآنَ } “Kötülükleri yapıp da nihayet kendilerinden birine ölüm gelip çattığında: 'Ben şimdi tevbe ettim' diyenlerin tevbesi tevbe değildir...” [Nisâ, 4/18] ve diğer ayetler.

5462. Metin

وَاسْتَثْنَى اللَّهُ تَعَالَى قَوْمَ يُونُسَ دُونَ غَيْرِهِمْ بِقَوْلِهِ: فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ [١٠ \ ٩٨] .

Yüce Allah, Yûnus kavmini başkaları arasından istisna ederek şöyle buyurmuştur: { فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ } “(Azap gelip çattığında) inanıp da bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket halkı bulunsaydı ya! Ancak Yûnus'un kavmi müstesnadır; onlar iman edince, dünya hayatında onlardan rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık.” [Yûnus, 10/98].

5463. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ اللَّهَ سَيُبْطِلُهُ الْآيَةَ.

Yüce Allah’ın şu buyruğudur: { إِنَّ اللَّهَ سَيُبْطِلُهُ } “Şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır...”

5464. Metin

ذَكَرَ تَعَالَى عَنْ مُوسَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ، أَنَّهُ قَالَ: إِنَّ اللَّهَ سَيُبْطِلُ سِحْرَ سَحَرَةِ فِرْعَوْنَ.

Yüce Allah bu ayette Mûsâ'nın; Allah'ın, Firavun'un sihirbazlarının sihrini boşa çıkaracağını söylediğini zikretmiştir.

5465. Metin

وَصَرَّحَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ بِأَنَّ ذَلِكَ الَّذِي قَالَ مُوسَى إِنَّهُ سَيَقَعُ مِنْ إِبْطَالِ اللَّهِ لِسِحْرِهِمْ، أَنَّهُ وَقَعَ بِالْفِعْلِ، كَقَوْلِهِ: فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ [٧ \ ١١٨، ١١٩] وَنَحْوِهَا مِنَ الْآيَاتِ:

Başka yerlerde ise Mûsâ'nın, Allah'ın onların sihrini boşa çıkaracağına dair gerçekleşeceğini söylediği şeyin fiilen gerçekleştiğini açıkça bildirmiştir; şu buyruğu gibi: { فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ } “Böylece hak yerini buldu ve onların yapmakta oldukları şeyler boşa çıktı. Orada yenildiler ve küçük düşerek geri döndüler.” [A'râf, 7/118-119] ve benzeri ayetler.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.