32343. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
32344. Metin
سُورَةُ الْعَادِيَات
Âdiyât Suresi
32345. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا } “Soluk soluğa koşanlara, [nallarıyla] kıvılcım saçanlara, sabah erkenden baskın yapanlara, orada tozu dumana katanlara ve derken orada bir topluluğun ortasına dalanlara andolsun.”
32346. Metin
قَالَ الشَّيْخُ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ فِي إِمْلَائِهِ:
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- imlasında şöyle dedi:
32347. Metin
الْعَادِيَاتُ: جُمَعُ عَادِيَةٍ، وَالْعَادِيَاتُ: الْمُسْرِعَاتُ فِي مَسِيرِهَا.
Âdiyât (الْعَادِيَات), âdiye (عَادِيَة) kelimesinin çoğuludur. Âdiyât: Yürüyüşünde/koşusunda hızlananlar demektir.
32348. Metin
فَمَعْنَى الْعَادِيَاتِ: أَقْسَمَ بِالْمُسْرِعَاتِ فِي سَيْرِهَا.
Buna göre el-Âdiyât'ın anlamı: Koşusunda hızlananlara yemin etti, [demektir].
32349. Metin
ثُمَّ قَالَ: وَأَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ الْخَيْلُ، تَعْدُو فِي الْغَزْوِ، وَالْقَصْدُ تَعْظِيمُ شَأْنِ الْجِهَادِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ.
Sonra şöyle dedi: Âlimlerin çoğunluğuna göre bundan kasıt, gazvede koşan atlardır. Amaç ise Allah yolunda cihadın şanını yüceltmektir.
32350. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: الْمُرَادُ بِالْعَادِيَاتِ: الْإِبِلُ تَعْدُو بِالْحَجِيجِ مِنْ عَرَفَاتٍ إِلَى مُزْدَلِفَةَ وَمِنًى.
Bazı âlimler ise şöyle demiştir: Âdiyât ile kastedilen, hacıları Arafat'tan Müzdelife'ye ve Mina'ya doğru hızla taşıyan develerdir.
32351. Metin
وَمَعْنَى قَوْلِهِ: ضَبْحًا: أَنَّهَا تَضْبَحُ ضَبْحًا، فَهُوَ مَفْعُولٌ مُطْلَقٌ، وَالضَّبْحُ: صَوْتُ أَجْوَافِ الْخَيْلِ عِنْدَ جَرْيِهَا.
Yüce Allah'ın { ضَبْحًا } “soluk soluğa” buyruğunun anlamı; onun soluyarak ses çıkarmasıdır ki bu mef'ûl-i mutlaktır (pekiştirici nesne). Dabh (الضَّبْح) ise atların koşarken göğüslerinden/içlerinden çıkardıkları sestir.
32352. Metin
وَهَذَا يُؤَيِّدُ الْقَوْلَ الْأَوَّلَ الَّذِي يَقُولُ هِيَ الْإِبِلُ، وَلَا يَخْتَصُّ الضَّبْحُ بِالْخَيْلِ.
Bu ise onların deve olduğunu söyleyen birinci görüşü destekler; zira dabh sadece atlara has değildir.
32353. Metin
فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا: أَيِ الْخَيْلُ تُورِي النَّارَ بِحَوَافِرِهَا مِنَ الْحِجَارَةِ، إِذَا سَارَتْ لَيْلًا.
{ فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا } “[Nallarıyla] kıvılcım saçanlara” yani geceleyin koştuklarında nallarıyla taşlardan ateş çıkaran atlara [andolsun].
32354. Metin
وَكَذَلِكَ الَّذِي قَالَ: الْعَادِيَاتُ: الْإِبِلُ. قَالَ: بِرَفْعِهَا الْحِجَارَةَ فَيَضْرِبُ بَعْضُهَا بَعْضًا.
Aynı şekilde el-Âdiyât'ın develer olduğunu söyleyen kimse de: [Develerin] taşları fırlatması ve taşların birbirine çarpmasıyla [kıvılcım çıkarmasıdır], demiştir.
32355. Metin
وَيَدُلُّ لِهَذَا الْمَعْنَى قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Şairin şu sözü de bu anlama delalet eder:
32356. Metin
تَنْفِي يَدَاهَا الْحَصَا فِي كُلِّ هَاجِرَةٍ ... نَفْيَ الدَّرَاهِمِ تَنْقَادُ الصَّيَارِيفُُِ
Her gün ortası sıcağında [devenin] ön ayakları çakıl taşlarını savurur, sarrafların dirhemleri [ayıklayıp] atması gibi.
32357. Metin
فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا الْخَيْلُ تُغِيرُ عَلَى الْعَدُوِّ وَقْتَ الصُّبْحِ.
{ فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا } “Sabah erkenden baskın yapanlara” [yani] sabah vaktinde düşmana baskın yapan atlara [andolsun].
32358. Metin
وَعَلَى الْقَوْلِ الثَّانِي: فَالْإِبِلُ تُغِيرُ بِالْحُجَّاجِ صُبْحًا مِنْ مُزْدَلِفَةَ إِلَى مِنًى يَوْمَ النَّحْرِ.
İkinci görüşe göre ise: Kurban bayramı günü sabahında hacıları Müzdelife'den Mina'ya hızla sevk eden develere [andolsun].
32359. Metin
فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا: أَيْ غُبَارًا. قَالَ بِهِ. أَيْ: بِالصُّبْحِ أَوْ بِهِ. أَيْ بِالْعَدُوِّ.
{ فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا } “Orada tozu dumana katanlara” yani tozu. [Ayetteki] «بِهِ» ifadesi için: yani sabah vaktinde veya «بِهِ» yani düşmanda/koşuda demiştir.
32360. Metin
وَالْمَفْهُومُ مِنَ الْعَادِيَاتِ: تَوَسَّطْنَ بِهِ جَمْعًا، أَيْ دَخَلْنَ فِي وَسَطِ جَمْعٍ أَيْ خَلْقٍ كَثِيرٍ مِنَ الْكُفَّارِ.
el-Âdiyât'tan anlaşılan; { فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا } “derken orada bir topluluğun ortasına dalanlara” yani bir topluluğun, kâfirlerden kalabalık bir topluluğun ortasına girdiler [demektir].
32361. Metin
وَنَظِيرُ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُ بِشْرِ بْنِ أَبِي حَازِمٍ:
Bu anlamın benzeri Bişr b. Ebî Hâzim'in şu sözüdür:
32362. Metin
فَوَسَطْنَ جَمْعَهُمْ وَأَفْلَتَ حَاجِبٌ ... تَحْتَ الْعَجَاجَةِ فِي الْغُبَارِ الْأَقْتَم
Onların topluluğunun ortasına daldılar ve Hâcib, toz bulutunun altında, kapkara tozun içinde kurtulup kaçtı.
32363. Metin
وَعَلَى الْقَوْلِ الثَّانِي الَّذِي يَقُولُ: الْعَادِيَاتُ الْإِبِلُ تَحْمِلُ الْحَجِيجَ.
el-Âdiyât'ın hacıları taşıyan develer olduğunu söyleyen ikinci görüşe göre ise;
32364. Metin
فَمَعْنَى قَوْلِهِ: فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا، أَيْ: صِرْنَ بِسَبَبِ ذَلِكَ الْعَدُوِّ وَسْطَ جَمْعٍ. وَهِيَ الْمُزْدَلِفَةُ، وَجَمْعٌ اسْمٌ مِنْ أَسْمَاءِ الْمُزْدَلِفَةِ.
Yüce Allah'ın { فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا } “derken orada bir topluluğun ortasına dalanlara” buyruğunun anlamı: Bu koşu sebebiyle Cem'in ortasına ulaştılar, [demektir]. Cem' ise Müzdelife'dir; Cem' Müzdelife'nin isimlerinden bir isimdir.
32365. Metin
وَيَدُلُّ لِهَذَا الْمَعْنَى قَوْلُ صَفِيَّةَ بِنْتِ عَبْدِ الْمَطَّلِبِ، عَمَّةِ النَّبِيِّ ﷺ وَأُمِّ الزُّبَيْرِ بْنِ الْعَوَّامِ ﵄:
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in halası ve ez-Zübeyr b. el-Avvâm radıyallâhu anhümâ'nın annesi Safiyye bint Abdilmuttalib'in şu sözü de bu anlama delalet eder:
32366. Metin
فَلَا وَالْعَادِيَاتُ مُغْبِرَاتُ جَمْعٍ ... بِأَيْدِيهَا إِذَا سَطَعَ الْغُبَارُ
Hayır, toz kalktığında ön ayaklarıyla Cem'i toza bulayarak koşanlara andolsun!
32367. Metin
وَهَذَا الَّذِي سَاقَهُ الشَّيْخُ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ، قَدْ جَمَعَ أَقْوَالَ جَمِيعِ الْمُفَسِّرِينَ فِي هَذِهِ الْآيَاتِ، وَقَدْ سُقْتُهُ بِحُرُوفِهِ لِبَيَانِهِ لِلْمَعْنَى كَامِلًا.
Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- zikrettiği bu husus, bu ayetler hakkındaki bütün müfessirlerin görüşlerini bir araya getirmiştir. Anlamı eksiksiz bir şekilde açıklaması sebebiyle bunu kelimesi kelimesine aktardım.
32368. Metin
وَلَكِنْ مِمَّا قَدَّمَهُ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ أَنَّ مِنْ أَنْوَاعِ الْبَيَانِ فِي الْأَضْوَاءِ: أَنَّهُ إِذَا اخْتَلَفَ عُلَمَاءُ التَّفْسِيرِ فِي مَعْنًى وَفِي الْآيَةِ قَرِينَةٌ تَرُدُّ أَحَدَ الْقَوْلَيْنِ أَوْ تُؤَيِّدُ أَحَدَهُمَا فَإِنَّهُ يُشِيرُ إِلَيْهِ.
Fakat o rahmetullahi aleyh'in daha önce belirttiği üzere, el-Edvâ'daki açıklama türlerinden biri de şudur: Tefsir âlimleri bir anlamda ihtilaf ettiğinde ve ayette iki görüşten birini reddeden veya birini destekleyen bir karine bulunduğunda buna işaret eder.
32369. Metin
وَقَدْ وَجَدْتُ اخْتِلَافَ الْمُفَسِّرِينَ فِي هَذِهِ الْآيَاتِ فِي نُقْطَةٍ أَسَاسِيَّةٍ مِنْ هَذِهِ الْآيَاتِ مَعَ اتِّفَاقِهِمْ فِي الْأَلْفَاظِ، وَمَعَانِيهَا وَالْأُسْلُوبِ وَتَرَاكِيبِهِ.
Müfessirlerin bu ayetlerde geçen lafızlar, bunların anlamları, üslup ve terkipleri üzerinde ittifak etmelerine rağmen bu ayetlerin temel bir noktasında ihtilaf ettiklerini gördüm.
32370. Metin
وَنُقْطَةُ الْخِلَافِ هِيَ مَعْنَى الْجَمْعِ الَّذِي تَوَسَّطْنَ بِهِ، أَهُوَ الْمُزْدَلِفَةُ لِأَنَّ مِنْ أَسْمَائِهَا جَمْعًا كَمَا فِي الْحَدِيثِ: «وَقَفْتُ هَاهُنَا وَجَمْعٌ كُلُّهَا مَوْقِفٌ» .
İhtilaf noktası ise ortasına daldıkları o "cem'"in anlamıdır: Acaba bu Müzdelife midir; nitekim hadiste geçtiği üzere onun isimlerinden biri de Cem'dir: «Ben burada vakfe yaptım, Cem'in (Müzdelife'nin) tamamı da vakfe yeridir».
32371. Metin
وَهَذَا مَرْوِيٌّ عَنْ عَلِيٍّ ﵁، فِي نِقَاشٍ بَيْنَهُ وَبَيْنَ ابْنِ عَبَّاسٍ. سَاقَهُ ابْنُ جَرِيرٍ.ُُ
Bu, Ali radıyallâhu anh'tan, kendisiyle İbn Abbâs arasındaki bir tartışmada rivayet edilmiştir; bunu İbn Cerîr aktarmıştır.
32372. Metin
أَمْ بِالْجَمْعِ جَمْعِ الْجَيْشِ فِي الْقِتَالِ عَلَى مَا تَقَدَّمَ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ. حَكَاهُ ابْنُ جَرِيرٍ وَغَيْرِهِ.
Yoksa daha önce geçtiği üzere savaştaki ordu topluluğu mudur? Bu da İbn Abbâs ve başkalarının görüşüdür. Bunu İbn Cerîr ve başkaları nakletmiştir.
32373. Metin
وَقَدْ وَجَدْنَا قَرَائِنَ عَدِيدَةً فِي الْآيَةِ تَمْنَعُ مِنْ إِرَادَةِ الْمُزْدَلِفَةِ بِمَعْنَى جَمْعٍ، وَهِيَ كَالْآتِي: أَوَّلًا وَصْفُ الْخَيْلِ أَوِ الْإِبِلِ عَلَى حَدٍّ سَوَاءٍ بِالْعَادِيَاتِ، حَتَّى حَدِّ الضَّبْحِ وَوَرْيِ النَّارِ بِالْحَوَافِرِ وَبِالْحَصَا، لِأَنَّهَا أَوْصَافٌ تَدُلُّ عَلَى الْجَرْيِ السَّرِيعِ.
Biz ayette "cem'" kelimesiyle Müzdelife'nin kastedilmesine engel olan pek çok karine bulduk. Bunlar şunlardır: Birincisi; atların veya aynı şekilde develerin, soluk soluğa kalma ve nallarla ya da çakıl taşlarıyla ateş çıkarma derecesine varıncaya kadar «el-âdiyât» (hızla koşanlar) olarak nitelendirilmesidir; çünkü bunlar son derece hızlı koşmaya delalet eden vasıflardır.
32374. Metin
وَمَعْلُومٌ أَنَّ الْإِفَاضَةَ مِنْ عَرَفَاتٍ ثُمَّ مِنَ الْمُزْدَلِفَةِ لَا تَحْتَمِلُ هَذَا الْعَدْوَ، وَلَيْسَ هُوَ فِيهَا بِمَحْمُودٍ ; لِأَنَّهُ ﷺ كَانَ يُنَادِي: «السَّكِينَةَ السَّكِينَةَ» فَلَوْ وُجِدَ لَمَا كَانَ مَوْضِعَ تَعْظِيمٍ وَتَفْخِيمٍ.
Malumdur ki Arafat'tan, ardından da Müzdelife'den ifâza (akın etme), böylesi bir koşuyu kaldırmaz ve bu durum orada övülen bir şey değildir. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Sükûnetle, sükûnetle!» diye sesleniyordu. Dolayısıyla şayet böyle bir durum bulunsaydı övgü ve yüceltme konusu olmazdı.
32375. Metin
ثَانِيًا: أَنَّ الْمَشْهُورَ أَنَّ إِثَارَةَ النَّقْعِ مِنْ لَوَازِمِ الْحَرْبِ، كَمَا قَالَهُ بَشَّارٌ:
İkincisi: Meşhur olan şudur ki tozu dumana katmak savaşın gereklerindendir. Nitekim Beşşâr şöyle demiştir:
32376. Metin
كَأَنَّ مَثَارَ النَّقْعِ فَوْقَ رُءُوسِنَا ... وَأَسْيَافَنَا لَيْلٌ تَهَاوَى كَوَاكِبُهُ
Başlarımızın üzerindeki toz bulutu ve kılıçlarımız, sanki yıldızları kayan bir gecedir.
32377. Metin
أَيْ: لِشِدَّةِ الْكَرِّ وَالْفَرِّ.
Yani ileri atılma ve geri çekilmenin (savaş hamlelerinin) şiddetinden dolayı.
32378. Metin
ثَالِثًا: قَوْلُهُ تَعَالَى: فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا، جَاءَ مُرَتَّبًا بِالْفَاءِ، وَهِيَ تَدُلُّ عَلَى التَّرْتِيبِ وَالتَّعْقِيبِ.
Üçüncüsü: Yüce Allah'ın { فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا } “sabah erkenden baskın yapanlara, orada tozu dumana katanlara ve derken orada bir topluluğun ortasına dalanlara” buyruğu "fâ" harfiyle tertipli olarak gelmiştir ki fâ, tertip ve takib (aralıksız sıra) ifade eder.
32379. Metin
وَقَدْ تَقَدَّمَ الْمُغِيرَاتِ صُبْحًا، وَبَعْدَهَا فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا.
Önce «sabah erkenden baskın yapanlar» zikredilmiş, ardından da «derken orada bir topluluğun ortasına daldılar» buyurulmuştur.
32380. Metin
وَجَمْعٌ هِيَ الْمُزْدَلِفَةُ، وَإِنَّمَا يُؤْتَى إِلَيْهَا لَيْلًا. فَكَيْفَ يَقْرِنُ صُبْحًا، وَيَتَوَسَّطْنَ الْمُزْدَلِفَةَ لَيْلًا.
Cem' ise Müzdelife'dir ve oraya ancak geceleyin gelinir. Hal böyleyken sabah vaktiyle nasıl birleştirilebilir ve Müzdelife'nin ortasına geceleyin nasıl varılır?
32381. Metin
وَعَلَى مَا حَكَاهُ الشَّيْخُ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ، أَنَّهُمْ يُغِيرُونَ صُبْحًا مِنَ الْمُزْدَلِفَةِ إِلَى مِنًى، تَكُونُ تِلْكَ الْإِغَارَةُ صُبْحًا بَعْدَ التَّوَسُّطِ بِجَمْعٍ، وَالسِّيَاقُ يُؤَخِّرُهَا عَنِ الْإِغَارَةِ وَلَمْ يُقَدِّمْهَا عَلَيْهَا.
Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- naklettiği; onların sabahleyin Müzdelife'den Mina'ya doğru hızla akın ettikleri görüşüne göre ise bu sabah akını Cem'in ortasına ulaştıktan sonra gerçekleşmektedir. Oysa [ayetin] akışı Cem'in ortasına varmayı akından sonraya bırakmış, ondan önceye almamıştır.
32382. Metin
فَتَبَيَّنَ بِذَلِكَ أَنَّ إِرَادَةَ الْمُزْدَلِفَةِ غَيْرُ مُتَأَتِّيَةٍ فِي هَذَا السِّيَاقِ.
Böylece bu bağlamda Müzdelife'nin kastedilmesinin uygun olmadığı açıklık kazanmıştır.
32383. Metin
وَيَبْقَى الْقَوْلُ الْآخَرُ وَهُوَ الْأَصَحُّ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Geriye daha sahih olan diğer görüş kalmaktadır. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
32384. Metin
وَلَوْ رَجَعْنَا إِلَى نَظَرِيَّةِ تَرَابُطِ السُّورِ لَكَانَ فِيهَا تَرْجِيحًا لِهَذَا الْمَعْنَى، وَهُوَ أَنَّهُ فِي السُّورَةِ السَّابِقَةِ، ذُكِرَتِ الزَّلْزَلَةُ وَصُدُورُ النَّاسِ أَشْتَاتًا لِيُرُوا أَعْمَالَهُمْ.ُُ
Surelerin birbiriyle irtibatı (münasebeti) nazariyesine dönecek olursak, bu anlamı tercih ettiren bir yön bulunurdu. Şöyle ki: Önceki surede zelzele ve insanların amellerini görmek için bölük pörçük çıkışları zikredilmiştir.
32385. Metin
وَهُنَا حَثَّ عَلَى أَفْضَلِ الْأَعْمَالِ الَّتِي تُورِثُ الْحَيَاةَ الْأَبَدِيَّةَ وَالسَّعَادَةَ الدَّائِمَةَ فِي صُورَةٍ مُمَاثِلَةٍ، وَهِيَ عَدْوُهُمْ أَشْتَاتًا فِي سَبِيلِ اللَّهِ لِتَحْصِيلِ ذَاكَ الْعَمَلِ الَّذِي يُحِبُّونَ رُؤْيَتَهُ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ، وَهُوَ نُصْرَةُ دِينِ اللَّهِ أَوِ الشَّهَادَةِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Burada ise benzer bir tasvirle ebedî hayatı ve daimi mutluluğu miras bırakan en faziletli amellere teşvik edilmiştir; bu da o vakitte görmeyi arzu edecekleri ameli, yani Allah'ın dinine yardım etmeyi veya Allah yolunda şehitliği elde etmek için Allah yolunda bölük pörçük koşmalarıdır. İlim Allah Teâlâ katındadır.
32386. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ الْإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { إِنَّ الْإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ } “Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür. Ve şüphesiz kendisi de buna şahittir. Ve doğrusu o, mal sevgisine pek düşkündür.”
32387. Metin
هَذَا الْجَوَابُ قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: الْكَنُودُ: الْكَفُورُ الْجُحُودُ لِنِعَمِ اللَّهِ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ.
Bu [ifadeler yeminin] cevabıdır. Kurtubî şöyle demiştir: Kenûd (الْكَنُود); nankörlük eden, Allah'ın nimetlerini inkâr eden kimsedir. Bu, İbn Abbâs'ın da görüşüdür.
32388. Metin
وَقَالَ الْحَسَنُ: يَذْكُرُ الْمَصَائِبَ وَيَنْسَى النِّعَمَ، أَخَذَهُ الشَّاعِرُ فَنَظَمَهُ:
Hasan[-ı Basrî] de şöyle demiştir: [Kenûd], musibetleri hatırlayıp nimetleri unutandır. Şair bu anlamı alıp şiirleştirmiştir:
32389. Metin
أَيَا أَيُّهَا الظَّالِمُ فِي فِعْلِهِ ... وَالظُّلْمُ مَرْدُودٌ عَلَى مَنْ ظَلَمْ
Ey yaptığı işte zalim olan kişi! Zulüm, zulmedene geri döner.
32390. Metin
إِلَى مَتَى أَنْتَ وَحَتَّى مَتَى ... تَشْكُو الْمُصِيبَاتِ وَتَنْسَى النِّعَمْ
Nereye kadar, ne zamana dek musibetlerden şikâyet edip nimetleri unutacaksın?
32391. Metin
وَرَوَى أَبُو أُمَامَةَ الْبَاهِلِيُّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «الْكَنُودُ هُوَ الَّذِي يَأْكُلُ وَحْدَهُ، وَيَمْنَعُ رِفْدَهُ، وَيَضْرِبُ عَبْدَهُ» .
Ebû Ümâme el-Bâhilî rivayet edip şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kenûd; yalnız başına yiyen, ihsan ve yardımını esirgeyen ve kölesini döven kimsedir.»
32392. Metin
وَرَوَى ابْنُ عَبَّاسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «أَلَا أُبَشِّرُكُمْ بِشِرَارِكُمْ؟ قَالُوا: بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ: مَنْ نَزَلَ وَحْدَهُ، وَمَنَعَ رِفْدَهُ، وَجَلَدَ عَبْدَهُ» خَرَّجَهُمَا التِّرْمِذِيُّ الْحَكِيمُ فِي نَوَادِرِ الْأُصُولِ.
İbn Abbâs rivayet edip şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Size en şerlilerinizi haber vereyim mi?» Ashâb: "Evet, ey Allah'ın Resûlü!" dediler. Buyurdu ki: «Yalnız konaklayan, ihsan ve yardımını esirgeyen ve kölesini kırbaçlayandır.» Bu iki hadisi Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl'de tahric etmiştir.
32393. Metin
وَرَوَى ابْنُ عَبَّاسٍ أَيْضًا أَنَّهُ قَالَ: «الْكَنُودُ بِلِسَانِ كِنْدَةَ وَحَضْرَمَوْتَ: الْعَاصِي، وَبِلِسَانِ رَبِيعَةَ وَمُضَرَ: الْكَفُورُ، وَبِلِسَانِ كِنَانَةَ: الْبَخِيلُ السَّيِّئُ الْمَلَكَةِ» .
İbn Abbâs'tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Kenûd; Kinde ve Hadramut lügatinde "âsi", Rebîa ve Mudar lügatinde "nankör/kâfir", Kinâne lügatinde ise "cimri ve elinin altındakilere kötü muamele eden" demektir.»
32394. Metin
وَقَالَ مُقَاتِلٌ: وَقَالَ الشَّاعِرُ:
Mukâtil şöyle demiştir: Şair de şöyle demiştir:
32395. Metin
كَنُودٌ لِنَعْمَاءِ الرِّجَالِ وَمَنْ يَكُنْ ... كَنُودًا لِنَعْمَاءِ الرِّجَالِ يُبْعَدُ
İnsanların iyiliklerine karşı kenûddur (nankördür); kim insanların iyiliklerine karşı kenûd olursa uzaklaştırılır.
32396. Metin
أَيْ: كَفُورٌ.
Yani: Nankördür (kefûr).
32397. Metin
ثُمَّ قِيلَ: هُوَ الَّذِي يَكْفُرُ الْيَسِيرَ، وَلَا يَشْكُرُ الْكَثِيرَ.
Sonra şöyle de denilmiştir: O, az olanı inkâr eden (nankörlükle karşılayan), çok olana da şükretmeyendir.
32398. Metin
وَقِيلَ: الْجَاحِدُ لِلْحَقِّ.
Şöyle de denilmiştir: Hakkı inkâr edendir.
32399. Metin
وَقِيلَ: سُمِّيَتْ كِنْدَةُ كِنْدَةً ; لِأَنَّهَا جَحَدَتْ أَبَاهَا.ُُ
Şöyle de denilmiştir: Kinde [kabilesine], babasını inkâr ettiği için Kinde adı verilmiştir.
32400. Metin
وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ هَرْمَةَ الشَّاعِرُ:
Şair İbrâhim b. Herme de şöyle demiştir:
32401. Metin
دَعِ الْبُخَلَاءَ إِنْ شَمَخُوا وَصَدُّوا ... وَذِكْرَى بُخْلِ ثَمَانِيَةٍ كَنُود
Bırak o cimrileri, kibirlenip yüz çevirseler de; ve sekiz kenûd kimsenin cimriliğini anmayı...
32402. Metin
فِي نُقُولٍ كَثِيرَةٍ وَشَوَاهِدَ.
Pek çok nakil ve şahitte [bu anlamlar zikredilmiştir].
32403. Metin
وَمِنْهَا: الْكَنُودُ الَّذِي يُنْفِقُ نِعَمَ اللَّهِ فِي مَعْصِيَةِ اللَّهِ.
Bunlardan biri de şudur: Kenûd, Allah'ın nimetlerini Allah'a isyan yolunda harcayan kimsedir.
32404. Metin
وَعَنْ ذِي النُّونِ: الْهَلُوعُ وَالْكَنُودُ: هُوَ الَّذِي إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا، وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا.
Zünnûn'dan [şöyle nakledilmiştir]: Helû‘ ve kenûd; kendisine bir kötülük dokunduğunda sızlanan, bir hayır (iyilik) dokunduğunda ise cimrilik edip engel olan kimsedir.
32405. Metin
وَقِيلَ: الْحَسُودُ الْحَقُودُ.
Şöyle de denilmiştir: Kıskanç ve kin güdendir.
32406. Metin
ثُمَّ قَالَ الْقُرْطُبِيُّ ﵀ فِي آخِرِ الْبَحْثِ:
Ardından Kurtubî rahimehullâh bahsin sonunda şöyle demiştir:
32407. Metin
قُلْتُ: هَذِهِ الْأَقْوَالُ كُلُّهَا تَرْجِعُ إِلَى مَعْنَى الْكُفْرَانِ وَالْجُحُودِ.
Derim ki: Bütün bu görüşler nankörlük (küfran) ve inkâr (cühûd) anlamına dayanmaktadır.
32408. Metin
وَقَدْ فَسَّرَ النَّبِيُّ ﷺ مَعْنَى الْكَنُودِ بِخِصَالٍ مَذْمُومَةٍ، وَأَحْوَالٍ غَيْرِ مَحْمُودَةٍ، فَإِنْ صَحَّ فَهُوَ أَعْلَى مَا يُقَالُ، وَلَا يَبْقَى لِأَحَدٍ مَعَهُ مَقَالٌ. اهـ.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kenûd kelimesinin anlamını yerilmiş hasletler ve övgüye layık olmayan durumlarla tefsir etmiştir. Şayet [bu rivayet] sahihse söylenebilecek sözlerin en üstünüdür ve onun yanında kimseye söyleyecek bir söz kalmaz. [Kurtubî'nin sözü burada bitti.]
32409. Metin
وَهَكَذَا كَمَا قَالَ: إِنْ صَحَّ الْأَثَرُ فَلَا قَوْلَ لِأَحَدٍ، وَلَكِنْ كُلُّ هَذِهِ الصِّفَاتِ مِنْ بَابِ اخْتِلَافِ التَّنَوُّعِ، لِأَنَّهَا دَاخِلَةٌ ضِمْنَ مَعْنَى الْجُحُودِ لِلْحَقِّ أَوْ لِلنِّعَمِ.
[Kurtubî'nin] dediği gibi rivayet sahih ise kimseye bir söz kalmaz. Ancak bütün bu sıfatlar çeşitlilik ihtilafı (ihtilâf-ı tenevvu) kabilindendir; zira bunlar hakkı veya nimetleri inkâr etme manasının kapsamına girmektedir.
32410. Metin
وَقَدِ اسْتَدَلَّ ذُو النُّونِ الْمِصْرِيُّ بِالْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، وَهِيَ مُفَسِّرَةٌ لِلْكَنُودِ عَلَى الْمَعَانِي الْمُتَقَدِّمَةِ بِأَنَّهُ هُوَ الْهَلُوعُ إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا.
Zünnûn el-Mısrî de kenûdun yukarıda geçen anlamlara göre tefsiri sadedinde yüce ayet ile delil getirmiştir ki o da; kendisine bir kötülük dokunduğunda sızlanan, bir iyilik dokunduğunda ise cimrilik eden helû‘ kimsedir.
32411. Metin
وَمِثْلُهَا قَوْلُهُ: فَأَمَّا الْإِنْسَانُ إِذَا مَا ابْتَلَاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِي وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَلَاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِي [٨٩ \ ١٥ - ١٦] .
Benzer bir durum şu ayette de geçer: { فَأَمَّا الْإِنْسَانُ إِذَا مَا ابْتَلَاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِي وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَلَاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِي } [Fecr 89/15-16] “Fakat insan böyledir; Rabbi ne zaman onu imtihan edip kendisine ikramda bulunur ve ona nimet verirse: 'Rabbim bana ikram etti' der. Ama ne zaman da onu imtihan edip rızkını daraltırsa: 'Rabbim beni zillete düşürdü' der.”
32412. Metin
وَقَدْ عَقَّبَ عَلَيْهِ هُنَاكَ بِمِثْلِ مَا عَقَّبَ عَلَيْهِ هُنَا.
Orada da burada yapılan değerlendirmenin bir benzeriyle devam edilmiştir.
32413. Metin
فَهُنَاكَ قَالَ تَعَالَى: كَلَّا بَل لَا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ وَلَا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلًا لَمًّا وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا [٨٩ \ ١٧ - ٢٠] .
Nitekim orada Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { كَلَّا بَل لَا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ وَلَا تَحَاضُّونَ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلًا لَمًّا وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا } [Fecr 89/17-20] “Hayır, hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz. Mirası helâl-haram demeden hırsla yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.”
32414. Metin
وَهُنَا عَقَّبَ عَلَيْهِ بِقَوْلِهِ: وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ، وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Burada ise bunun ardından şöyle buyurmuştur: { وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ } “Ve doğrusu o, mal sevgisine pek düşkündür.” Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.
32415. Metin
وَقَوْلُهُ: إِنَّ الْإِنْسَانَ عَامٌّ فِي كُلِّ إِنْسَانٍ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ بَعْضَ الْإِنْسَانِ لَيْسَ كَذَلِكَ،ُُ
{ إِنَّ الْإِنْسَانَ } “Şüphesiz insan” buyruğu bütün insanları kapsayan genel (âmm) bir ifadedir. Fakat insanların bir kısmının böyle olmadığı bilinmektedir.
32416. Metin
كَمَا قَالَ تَعَالَى: فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى [٩٢ \ ٥، ٦] ، مِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ مِنَ الْعَامِّ الْمَخْصُوصِ.
Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى } [Leyl 92/5-6] “Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse...” Bu da ayetin tahsis edilmiş genel lafız (el-âmmü'l-mahsûs) kabilinden olduğunu gösterir.
32417. Metin
وَأَنَّ هَذِهِ الصِّفَاتِ مِنْ طَبِيعَةِ الْإِنْسَانِ إِلَّا مَا هَذَّبَهُ الشَّرْعُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَأُحْضِرَتِ الْأَنْفُسُ الشُّحَّ [٤ \ ١٢٨] .
Şeriatın terbiye edip düzelttikleri müstesna, bu sıfatlar insanın fıtratında vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَأُحْضِرَتِ الْأَنْفُسُ الشُّحَّ } [Nisâ 4/128] “Nefisler ise kıskançlığa ve cimriliğe meyilli kılınmıştır.”
32418. Metin
وَقَوْلِهِ: وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ [٥٩ \ ٩] .
Ve şu buyruğunda olduğu gibi: { وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ } [Haşr 59/9] “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
32419. Metin
وَنَصَّ الشَّيْخُ فِي إِمْلَائِهِ أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ الْكَافِرُ.
Şeyh [Şankîtî] ders takrirlerinde (imlâsında), bununla kastedilenin kâfir olduğunu açıkça belirtmiştir.
32420. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ } “Ve şüphesiz kendisi de buna şahittir.”
32421. Metin
اخْتُلِفَ فِي مَرْجِعِ الضَّمِيرِ فِي: وَإِنَّهُ، فَقِيلَ: رَاجِعٌ لِلْإِنْسَانِ، وَرَجَّحَهُ الشَّيْخُ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ فِي دَفْعِ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ، مُسْتَدِلًّا بِقَوْلِهِ تَعَالَى بَعْدَهُ: وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ.
{ وَإِنَّهُ } ifadesindeki zamirin nereye döndüğü konusunda ihtilaf edilmiştir. Bir görüşe göre insana dönmektedir; Şeyh (Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun) Def‘u Îhâmi'l-Iztırâb adlı eserinde, sonrasında gelen { وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ } “Ve doğrusu o, mal sevgisine pek düşkündür” ayetini delil getirerek bu görüşü tercih etmiştir.
32422. Metin
وَقِيلَ: رَاجِعٌ إِلَى رَبِّ الْإِنْسَانِ.
Bir diğer görüşe göre ise insanın Rabbine dönmektedir.
32423. Metin
وَاخْتَارَ هَذَا الْقُرْطُبِيُّ وَقَدَّمَهُ.
Kurtubî bunu tercih etmiş ve öne almıştır.
32424. Metin
وَجَمِيعُ الْمُفَسِّرِينَ يَذْكُرُونَ الْخِلَافَ، وَقَدْ عَرَفْتَ الرَّاجِحَ مِنْهَا، وَعَلَيْهِ، فَعَلَى أَنَّهُ رَاجِعٌ لِرَبِّ الْإِنْسَانِ فَلَا إِشْكَالَ فِي الْآيَةِ، وَعَلَى أَنَّهُ رَاجِعٌ لِلْإِنْسَانِ فَفِيهِ إِشْكَالٌ أَوْرَدَهُ الشَّيْخُ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ فِي دَفْعِ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ وَأَجَابَ عَلَيْهِ.
Bütün müfessirler bu ihtilafı zikretmektedir; racih olanı da öğrenmiş oldun. Buna göre, şayet [zamir] insanın Rabbine dönüyorsa ayette bir müşkillik (problem) yoktur. İnsana döndüğü takdirde ise bir müşkillik ortaya çıkmaktadır ki Şeyh (Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun) Def‘u Îhâmi'l-Iztırâb'da bunu ortaya koymuş ve cevaplandırmıştır.
32425. Metin
وَهُوَ أَنَّهُ جَاءَتْ نُصُوصٌ تَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ يُنْكِرُ ذَلِكَ، وَأَنَّهُ كَانَ يُحِبُّ أَنَّهُ يُحْسِنُ صُنْعًا، وَنَحْوُ ذَلِكَ.
Bu müşkillik şudur: [İnsanın] bunu inkâr ettiğini, iyi bir iş yaptığını sandığını ve benzeri hususları gösteren naslar gelmiştir.
32426. Metin
وَمِنَ الْجَوَابِ عَلَيْهِ: أَنَّ شَهَادَتَهُ بِلِسَانِ الْحَالِ.
Buna verilen cevaplardan biri şudur: İnsanın şahitliği hâl diliyledir (lisan-ı hâl).
32427. Metin
وَقَدْ أَوْرَدَ بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ شَهَادَتَهُمْ بِلِسَانِ الْمَقَالِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ [٩ \ ١٧] إِلَّا أَنَّ هَذِهِ الشَّهَادَةَ بِالْكُفْرِ هِيَ الشِّرْكُ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Bazı müfessirler ise Yüce Allah'ın: { مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ } [Tevbe 9/17] “Müşriklerin, kendi küfürlerine bizzat kendileri şahitlik ederken Allah'ın mescitlerini imar etmeleri söz konusu olamaz” ayetinde onların söz diliyle (lisan-ı makāl) şahitlik ettiklerini zikretmişlerdir; ne var ki küfre dair bu şahitlik bizzat şirktir. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.
32428. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ } “Ve doğrusu o, mal sevgisine pek düşkündür.”
32429. Metin
الْخَيْرُ عَامٌّ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ.
Hayır (الْخَيْرُ) kelimesi, daha önce Yüce Allah'ın: { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ } “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onu görür” buyruğunda geçtiği üzere geneldir (âmm).
32430. Metin
وَلَكِنَّهُ هُنَا خَاصٌّ بِالْمَالِ، فَهُوَ مِنَ الْعَامِّ الَّذِي أُرِيدَ بِهِ الْخَاصُّ مِنْ قَصْرِ الْعَامِّ عَلَى
Fakat burada mala mahsustur. Dolayısıyla bu, genel lafzın bazı fertlerine tahsis edilmesiyle genel olup kendisiyle özel kastedilen (el-âmmü'llezî urîde bihi'l-hâs) türündendir;
32431. Metin
بَعْضِ أَفْرَادِهِ ; لِأَنَّ الْمَالَ فَرْدٌ مِنْ أَفْرَادِ الْخَيْرِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنْ تَرَكَ خَيْرًا [٢ \ ١٨٠] ، أَيْ: مَالًا ; لِأَنَّ عَمَلَ الْخَيْرِ يَصْحَبُهُ مَعَهُ وَلَا يَتْرُكُهُ.
zira mal, hayrın fertlerinden bir ferttir. Nitekim Yüce Allah'ın: { إِنْ تَرَكَ خَيْرًا } [Bakara 2/180] “...eğer bir hayır (mal) bırakacaksa...” yani mal bırakacaksa buyruğunda da böyledir; zira hayır amelini insan yanında götürür, arkasında bırakmaz.
32432. Metin
وَفِي مَعْنَى هَذَا وَجْهَانِ: الْأَوَّلُ وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ أَيْ بِسَبَبِ حُبِّهِ الْخَيْرَ لِشَدِيدٌ بَخِيلٌ، شَدِيدُ الْبُخْلِ.
Bunun anlamı hakkında iki vecih vardır: Birincisi: { وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ } yani hayrı (malı) sevmesi sebebiyle { لَشَدِيدٌ } cimridir, son derece cimridir.
32433. Metin
كَمَا قِيلَ:
Nitekim şöyle denilmiştir:
32434. Metin
أَرَى الْمَوْتَ يَعْتَامُ الْكِرَامَ وَيَصْطَفِي ... عَقِيلَةَ مَالِ الْفَاحِشِ الْمُتَشَدِّد
Görüyorum ki ölüm cömertleri seçip alıyor; haddi aşan aşırı cimrinin de en değerli malını seçiyor.
32435. Metin
أَيْ: شَدِيدِ الْبُخْلِ عَلَى هَذِهِ الرِّوَايَةِ مِنْ هَذَا الْبَيْتِ.
Yani: Bu beyitteki bu rivayete göre son derece cimridir.
32436. Metin
وَالْوَجْهُ الثَّانِي: وَإِنَّهُ لَشَدِيدُ حُبِّ الْمَالِ. قَالَهُمَا ابْنُ كَثِيرٍ.
İkinci vecih: Ve şüphesiz o, mal sevgisinde pek aşırıdır. Bu iki görüşü İbn Kesîr zikretmiştir.
32437. Metin
وَقَالَ: كِلَاهُمَا صَحِيحٌ، وَالْوَاقِعُ أَنَّ الثَّانِيَ يَتَضَمَّنُ الْأَوَّلَ.
Ve şöyle demiştir: Her iki vecih de doğrudur; nitekim gerçekte ikincisi birinciyi de içermektedir.
32438. Metin
وَيَشْهَدُ لِلْوَجْهِ الثَّانِي، قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلًا لَمًّا وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا.
İkinci veche Yüce Allah'ın şu buyruğu şahitlik etmektedir: { وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ أَكْلًا لَمًّا وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا } “Mirası helâl-haram demeden hırsla yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.”
32439. Metin
وَقُلْنَا: إِنَّ الثَّانِيَ يَتَضَمَّنُ الْأَوَّلَ ; لِأَنَّ مَنْ أَحَبَّ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا سَيَحْمِلُهُ حُبُّهُ عَلَى الْبُخْلِ.
İkincisinin birinciyi içerdiğini söyledik; çünkü malı çok aşırı seven kimseyi bu sevgisi cimriliğe sevk edecektir.
32440. Metin
وَفِي هَذَا النَّصِّ مَذَمَّةُ حُبِّ الْمَالِ وَهُوَ جِبِلَّةٌ فِي الْإِنْسَانِ، إِلَّا مَنْ هَذَّبَهُ الْإِسْلَامُ، إِلَّا أَنَّ الذَّمَّ يَنْصَبُّ عَلَى شِدَّةِ الْحُبِّ الَّتِي تَحْمِلُ صَاحِبَهَا عَلَى ضَيَاعِ الْحُقُوقِ أَوْ تَعَدِّي الْحُدُودِ.
Bu nassta, İslam'ın terbiye ettiği kimseler müstesna, insanın yaratılışında bulunan mal sevgisi yerilmektedir; ancak bu yergi, sahibini hakları zayi etmeye veya sınırları aşmaya sevk eden aşırı sevgiye yöneliktir.
32441. Metin
وَهَذِهِ الْآيَةُ وَمَا قَبْلَهَا نَازِلَةٌ فِي الْكُفَّارِ كَمَا قَدَّمْنَا كَلَامَ الشَّيْخِ رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ فِي إِمْلَائِهِ.
Bu ayet ve önceki ayetler, Şeyh'in (Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun) ders takrirlerindeki (imlâsındaki) sözünü önceden aktardığımız üzere, kâfirler hakkında inmiştir.
32442. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَفَلَا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { أَفَلَا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ } “Bilmez mi o, kabirlerde olanların dışarı atıldığı...”