5495. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
5496. Metin
سُورَةُ هُودٍ
HÛD SURESİ
5497. Metin
الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ.
“Elif. Lâm. Râ. [Bu], hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından ayetleri muhkem kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.”
5498. Metin
اعْلَمْ أَنَّ الْعُلَمَاءَ اخْتَلَفُوا فِي الْمُرَادِ بِالْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا، وَاسْتِقْرَاءُ الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ يُرَجِّحُ وَاحِدًا مِنْ تِلْكَ الْأَقْوَالِ، وَسَنَذْكُرُ الْخِلَافَ الْمَذْكُورَ وَمَا يُرَجِّحُهُ الْقُرْآنُ مِنْهُ بِالِاسْتِقْرَاءِ فَنَقُولُ، وَبِاللَّهِ جَلَّ وَعَلَا نَسْتَعِينُ:
Bil ki ilim ehli, sure başlarındaki hurûf-ı mukattaa (kesik harfler) ile neyin kastedildiği hususunda pek çok ihtilafa düşmüştür. Yüce Kur'ân'ın istikrâı (bütüncül taranması) ise bu görüşlerden birini tercih etmektedir. Zikredilen ihtilafı ve Kur'ân'ın istikrâ yoluyla bunlardan hangisini tercih ettiğini zikredeceğiz; yüce ve ulu olan Allah'tan yardım dileyerek deriz ki:
5499. Metin
قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: هِيَ مِمَّا اسْتَأْثَرَ اللَّهُ تَعَالَى بِعِلْمِهِ، كَمَا بَيَّنَّا فِي «آلِ عِمْرَانَ» وَمِمَّنْ رُوِيَ عَنْهُ هَذَا الْقَوْلُ: أَبُو بَكْرٍ، وَعُمَرُ، وَعُثْمَانُ، وَعَلِيٌّ، وَابْنُ مَسْعُودٍ ﵃ وَعَامِرٌ الشَّعْبِيُّ، وَسُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ، وَالرَّبِيعُ بْنُ خُثَيْمٍ، وَاخْتَارَهُ أَبُو حَاتِمِ بْنُ حِبَّانَ.
Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu harfler, Âl-i İmrân [suresinde] açıkladığımız üzere, Yüce Allah'ın ilmini kendisine has kıldığı şeylerdendir. Bu görüşün kendisinden rivayet edildiği kimseler arasında: Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, İbn Mes'ûd radıyallâhu anhüm, Âmir eş-Şa'bî, Süfyân es-Sevrî ve Rebî' b. Huseym yer almaktadır. Ebû Hâtim b. Hibbân da bu görüşü tercih etmiştir.
5500. Metin
وَقِيلَ: هِيَ أَسْمَاءٌ لِلسُّوَرِ الَّتِي افْتُتِحَتْ بِهَا، وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ: عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، وَيُرْوَى مَا يَدُلُّ لِهَذَا الْقَوْلِ عَنْ مُجَاهِدٍ، وَقَتَادَةَ، وَزَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ: وَعَلَيْهِ إِطْبَاقُ الْأَكْثَرِ. وَنُقِلَ عَنْ سِيبَوَيْهِ أَنَّهُ نَصَّ عَلَيْهِ، وَيَعْتَضِدُ هَذَا الْقَوْلُ بِمَا ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ كَانَ يَقْرَأُ فِي صَلَاةِ الصُّبْحِ يَوْمَ الْجُمُعَةِ الم [٣٢ \ ١] السَّجْدَةِ، وَهَلْ أَتَى عَلَى الْإِنْسَانِ [٧٦ \ ١] .
Bir görüşe göre de bunlar, kendileriyle başlanan surelerin isimleridir. Bu görüşü savunanlardan biri Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'dir. Mücâhid, Katâde ve Zeyd b. Eslem'den de bu görüşe delalet eden rivayetler nakledilmiştir. Zemahşerî tefsirinde: "Çoğunluğun ittifakı bu görüş üzerinedir" demiştir. Sîbeveyh'in de bunu açıkça ifade ettiği nakledilmiştir. Sahih'te Ebû Hureyre'den sabit olan şu rivayet de bu görüşü desteklemektedir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Cuma günü sabah namazında { الم } “Elif. Lâm. Mîm.” [32/1] es-Secde ve { هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنْسَانِ } “İnsanın üzerinden [öyle bir zaman] geçti mi...” [76/1] surelerini okurdu.
5501. Metin
وَيَدُلُّ لَهُ أَيْضًا قَوْلُ قَاتِلِ مُحَمَّدٍ السَّجَّادِ بْنِ طَلْحَةَ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ ﵄ يَوْمَ الْجَمَلِ، وَهُوَ شُرَيْحُ بْنُ أَبِي أَوْفَى الْعَبْسِيُّ، كَمَا ذَكَرَهُ الْبُخَارِيُّ فِي صَحِيحِهِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْمُؤْمِنِ:
Buhârî'nin Sahih'inde Mü'min suresinin başında zikrettiği üzere, Cemel Vakası gününde es-Seccâd lakaplı Muhammed b. Talha b. Ubeydullah'ın radıyallâhu anhümâ katili Şüreyh b. Ebî Evfâ el-Absî'nin şu sözü de buna delalet etmektedir:
5502. Metin
يُذَكِّرُنِي حَامِيمَ وَالرُّمْحُ شَاجِرٌ ... فَهَلَّا تَلَا حَامِيمَ قَبْلَ التَّقَدُّمِ
Mızraklar birbirine girmişken bana Hâ-Mîm'i hatırlatıyor, ... İleri atılmadan önce Hâ-Mîm'i okusaydı ya!
5503. Metin
وَحَكَى ابْنُ إِسْحَاقَ أَنَّ هَذَا الْبَيْتَ لِلْأَشْتَرِ النَّخَعِيِّ قَائِلًا: إِنَّهُ الَّذِي قَتَلَ مُحَمَّدَ بْنَ طَلْحَةَ الْمَذْكُورَ، وَذَكَرَ أَبُو مُخَنِّفٍ أَنَّهُ لِمُدْلِجِ بْنِ كَعْبٍ السَّعْدِيِّ، وَيُقَالُ كَعْبُ بْنُ مُدْلِجٍ، وَذَكَرَ الزُّبَيْرُ بْنُ بَكَّارٍ أَنَّ الْأَكْثَرَ عَلَى أَنَّ الَّذِي قَتَلَهُ عِصَامُ بْنُ مُقْشَعِرٍّ، قَالَ الْمَرْزُبَانِيُّ: وَهُوَ الثَّبْتُ، وَأَنْشَدَ لَهُ الْبَيْتَ الْمَذْكُورَ، وَقَبْلَهُ:
İbn İshâk, adı geçen Muhammed b. Talha'yı öldürenin el-Eşter en-Nehaî olduğunu söyleyerek bu beytin ona ait olduğunu nakletmiştir. Ebû Mihnef ise beytin Müdlic b. Ka'b es-Sa'dî'ye (Ka'b b. Müdlic de denilir) ait olduğunu zikretmiştir. Zübeyr b. Bekkâr, çoğunluğun onu öldürenin Isâm b. Mukşa'ır olduğu görüşünde olduğunu zikretmiştir. Merzubânî: "Doğru olan da budur" demiş ve mezkûr beyti öncesiyle birlikte onun için şöyle inşad etmiştir:
5504. Metin
وَأَشْعَثُ قَوَّامٌ بِآيَاتِ رَبِّهِ ... قَلِيلُ الْأَذَى فِيمَا تَرَى الْعَيْنُ مُسْلِمِ
Nice saçı başı dağınık, Rabbinin ayetleriyle kıyam eden, ... Gözün gördüğü kadarıyla eziyeti az bir Müslüman vardı ki,
5505. Metin
هَتَكْتُ لَهُ بِالرُّمْحِ جَيْبَ قَمِيصِهِ ... فَخَرَّ صَرِيعًا لِلْيَدَيْنِ وَلِلْفَمِ
Mızrakla gömleğinin yakasını parçaladım, ... Yüzüstü ve elleri üstüne yere seriliverdi.
5506. Metin
عَلَى غَيْرِ شَيْءٍ غَيْرَ أَنْ لَيْسَ تَابِعًا ... عَلِيًّا وَمَنْ لَا يَتْبَعُ الْحَقَّ يَنْدَمِ
Ali'ye tâbi olmamasından başka hiçbir şey sebebiyle değil; ... Kim hakka tâbi olmazsa pişman olur.
5507. Metin
يُذَكِّرُنِي حَامِيمَ. . . الْبَيْتَ. اهـ مِنْ «فَتْحِ الْبَارِي» .
Bana Hâ-Mîm'i hatırlatıyor... beyti sonuna kadar. (Fethu'l-Bârî'den nakil bitti).
5508. Metin
فَقَوْلُهُ: «يُذَكِّرُنِي حَامِيمَ» ، بِإِعْرَابِ «حَامِيمَ» إِعْرَابَ مَا لَا يَنْصَرِفُ فِيهِ الدَّلَالَةُ عَلَى مَا ذَكَرْنَا مِنْ أَنَّهُ اسْمٌ لِلسُّورَةِ.
Şairin «Bana Hâ-Mîm'i hatırlatıyor» sözünde «Hâ-Mîm» kelimesini gayrimunsarif (tenvin ve kesre almayan) olarak irab etmesi, zikrettiğimiz üzere onun sure ismi olduğuna delalet etmektedir.
5509. Metin
وَقِيلَ: هِيَ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى، وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا: سَالِمُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، وَالشَّعْبِيُّ، وَإِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّدِّيُّ الْكَبِيرُ، وَرُوِيَ مَعْنَاهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ وَعَنْهُ أَيْضًا: أَنَّهَا أَقْسَامٌ أَقْسَمَ اللَّهُ بِهَا، وَهِيَ مِنْ أَسْمَائِهِ، وَرُوِيَ نَحْوُهُ عَنْ عِكْرِمَةَ.
Bir görüşe göre de bunlar Yüce Allah'ın isimlerindendir. Bunu söyleyenler arasında Sâlim b. Abdullah, eş-Şa'bî ve İsmâil b. Abdirrahmân es-Süddî el-Kebîr yer alır. Benzer bir anlam İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ da rivayet edilmiştir. Yine ondan: Bunların Allah'ın kendisiyle yemin ettiği kasemler olduğu ve O'nun isimlerinden sayıldığı da rivayet edilmiştir. İkrime'den de buna benzer bir rivayet nakledilmiştir.
5510. Metin
وَقِيلَ: هِيَ حُرُوفٌ، كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهَا مِنِ اسْمٍ مِنْ أَسْمَائِهِ جَلَّ وَعَلَا. فَالْأَلِفُ مِنْ «الم» مَثَلًا: مِفْتَاحُ اسْمِ اللَّهِ، وَاللَّامُ مِفْتَاحُ اسْمِهِ لَطِيفٍ، وَالْمِيمُ: مِفْتَاحُ اسْمِهِ مَجِيدٍ، وَهَكَذَا. وَيُرْوَى هَذَا عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَابْنِ مَسْعُودٍ، وَأَبِي الْعَالِيَةِ، وَاسْتُدِلَّ لِهَذَا الْقَوْلِ بِأَنَّ الْعَرَبَ قَدْ تُطْلِقُ الْحَرْفَ الْوَاحِدَ مِنَ الْكَلِمَةِ، وَتُرِيدُ بِهِ جَمِيعَ الْكَلِمَةِ كَقَوْلِ الرَّاجِزِ:
Bir görüşe göre ise bunlar, her biri O yüce ve ulu Zat'ın isimlerinden bir harf olan harflerdir. Mesela «Elif. Lâm. Mîm»deki Elif, Allah isminin anahtarı; Lâm, Latîf isminin anahtarı; Mîm ise Mecîd isminin anahtarıdır ve benzeri şekildedir. Bu görüş İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve Ebu'l-Âliye'den rivayet edilmiştir. Bu görüşe, Arapların bazen kelimenin tek bir harfini söyleyip kelimenin tamamını kastetmeleri delil gösterilmiştir; nitekim recez şairi şöyle demiştir:
5511. Metin
قُلْتُ لَهَا قِفِي فَقَالَتْ لِي قَافِ ... لَا تَحْسَبِي أَنَّا نَسِينَا الْإِيجَافِ
Ona dur dedim, o da bana Kâf (durdum) dedi, ... Hızlı sürmeyi unuttuğumuzu sanma.
5512. Metin
فَقَوْلُهُ: «قَافِ» أَيْ وَقَفْتُ، وَقَوْلِ الْآخَرِ:
Buradaki «Kâf» sözü, «durdum» (vakaf-tu) demektir. Diğer bir şairin şu sözü de böyledir:
5513. Metin
بِالْخَيْرِ خَيْرَاتٌ وَإِنْ شَرًّا فَا ... وَلَا أُرِيدُ الشَّرَّ إِلَّا أَنْ تَا
Hayırla [gelene] hayırlar vardır, şerse Fa... ... Ben şerri istemem, meğerki Te...
5514. Metin
يَعْنِي: وَإِنْ شَرًّا فَشَرٌّ، وَلَا أُرِيدُ الشَّرَّ إِلَّا أَنْ تَشَاءَ، فَاكْتَفَى بِالْفَاءِ وَالتَّاءِ عَنْ بَقِيَّةِ الْكَلِمَتَيْنِ.
Yani: Eğer şerse şerdir (fe-şerrun) ve ben şerri ancak sen dilersen (te-şâe) isterim, demektir. Şair, iki kelimenin geri kalanı yerine Fâ ve Tâ harfleriyle yetinmiştir.
5515. Metin
قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَفِي الْحَدِيثِ «مَنْ أَعَانَ عَلَى قَتْلِ مُسْلِمٍ بِشَطْرِ كَلِمَةٍ» الْحَدِيثَ، قَالَ سُفْيَانُ: هُوَ أَنْ يَقُولَ فِي اقْتُلْ: اقْ، إِلَى غَيْرِ مَا ذَكَرْنَا مِنَ الْأَقْوَالِ فِي فَوَاتِحِ السُّوَرِ، وَهِيَ نَحْوُ ثَلَاثِينَ قَوْلًا.
Kurtubî şöyle demiştir: Hadiste geçen «Kim bir Müslümanın öldürülmesine yarım kelimeyle de olsa yardım ederse...» hadisinde Süfyân: "Bu, [kişinin] 'Öldür' (uk-tul) yerine 'Ik' demesidir" demiştir. Sure başları hakkında zikrettiklerimizden başka yaklaşık otuz kadar farklı görüş daha bulunmaktadır.
5516. Metin
أَمَّا الْقَوْلُ الَّذِي يَدُلُّ اسْتِقْرَاءُ الْقُرْآنِ عَلَى رُجْحَانِهِ فَهُوَ: أَنَّ الْحُرُوفَ الْمُقَطَّعَةَ ذُكِرَتْ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ الَّتِي ذُكِرَتْ فِيهَا بَيَانًا لِإِعْجَازِ الْقُرْآنِ، وَأَنَّ الْخَلْقَ عَاجِزُونَ عَنْ مُعَارَضَتِهِ بِمِثْلِهِ مَعَ أَنَّهُ مُرَكَّبٌ مِنْ هَذِهِ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ الَّتِي يَتَخَاطَبُونَ بِهَا، وَحَكَى هَذَا الْقَوْلَ الرَّازِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ عَنِ الْمُبَرِّدِ، وَجَمْعٍ مِنَ الْمُحَقِّقِينَ، وَحَكَاهُ الْقُرْطُبِيُّ عَنِ الْفَرَّاءِ، وَقُطْرُبٍ، وَنَصَرَهُ الزَّمَخْشَرِيُّ فِي الْكَشَّافِ.
Kur'ân'ın bütüncül taranmasının (istikrâ) tercih edilmesine delalet ettiği görüşe gelince, o şudur: Hurûf-ı mukattaa, zikredildikleri surelerin başlarında Kur'ân'ın i'câzını (mucizeliğini) açıklamak için getirilmiştir. Şöyle ki; mahlûkat, kendi aralarında konuştukları bu kesik harflerden meydana getirilmiş olmasına rağmen, onun bir benzerini ortaya koymaktan acizdir. Râzî tefsirinde bu görüşü el-Müberred ve muhakkik âlimlerden bir topluluktan nakletmiş; Kurtubî de bunu Ferrâ ve Kutrub'dan aktarmış, Zemahşerî ise el-Keşşâf'ta bu görüşü savunmuştur.
5517. Metin
قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: وَإِلَيْهِ ذَهَبَ الشَّيْخُ الْإِمَامُ الْعَلَّامَةُ أَبُو الْعَبَّاسِ بْنُ تَيْمِيَةَ، وَشَيْخُنَا الْحَافِظُ الْمُجْتَهِدُ أَبُو الْحَجَّاجِ الْمِزِّيُّ، وَحَكَاهُ لِي عَنِ ابْنِ تَيْمِيَةَ.
İbn Kesîr şöyle demiştir: Şeyh, İmam, Allâme Ebu'l-Abbâs b. Teymiyye ve hocamız Hafız, Müctehid Ebu'l-Haccâc el-Mizzî de bu görüşe meyletmiştir; Mizzî bunu bana İbn Teymiyye'den nakletmiştir.
5518. Metin
وَوَجْهُ شَهَادَةِ اسْتِقْرَاءِ الْقُرْآنِ لِهَذَا الْقَوْلِ: أَنَّ السُّوَرَ الَّتِي افْتُتِحَتْ بِالْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ يُذْكَرُ فِيهَا دَائِمًا عَقِبَ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ الِانْتِصَارُ لِلْقُرْآنِ وَبَيَانُ إِعْجَازِهِ، وَأَنَّهُ الْحَقُّ الَّذِي لَا شَكَّ فِيهِ.
Kur'ân'ın bütüncül taranmasının bu görüşe tanıklık etmesinin yönü şudur: Hurûf-ı mukattaa ile başlayan surelerde, bu harflerin hemen ardından daima Kur'ân'ı savunma, onun i'câzını ve şüphe götürmez bir hakikat olduğunu açıklama zikredilir.
5519. Metin
وَذِكْرُ ذَلِكَ بَعْدَهَا دَائِمًا دَلِيلٌ اسْتِقْرَائِيٌّ عَلَى أَنَّ الْحُرُوفَ الْمُقَطَّعَةَ قُصِدَ بِهَا إِظْهَارُ إِعْجَازِ الْقُرْآنِ، وَأَنَّهُ حَقٌّ.
Bunların ardından bu hususun daima zikredilmesi, hurûf-ı mukattaa ile Kur'ân'ın i'câzını ve onun hak olduğunu ortaya koymanın hedeflendiğine dair istikrâî bir delildir.
5520. Metin
قَالَ تَعَالَى فِي «الْبَقَرَةِ» : الم [٢ \ ١] ، وَأَتْبَعَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ، وَقَالَ فِي «آلِ عِمْرَانَ» : الم [٣ \ ١] ، وَأَتْبَعَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ الْآيَةَ [٣ \ ٢، ٣] ، وَقَالَ فِي «الْأَعْرَافِ» : المص [٧ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ الْآيَةَ [٧ \ ٢] ، وَقَالَ فِي سُورَةِ «يُونُسَ» : الر [١٠ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ [١٠ \ ١] ، وَقَالَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ الَّتِي نَحْنُ بِصَدَدِهَا، أَعْنِي سُورَةَ «هُودٍ» الر \ [١١ \ ١] ٣٠، ثُمَّ قَالَ: كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ [١١ \ ١] ، وَقَالَ فِي «يُوسُفَ» : الر [١٢ \ ١] ثُمَّ قَالَ: تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا [١٢ \ ١، ٢] ، وَقَالَ فِي «الرَّعْدِ» : المر [١٣ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ [١٣ \ ١] ، وَقَالَ فِي سُورَةِ «إِبْرَاهِيمَ» : الر [١٤ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ الْآيَةَ [١٤ \ ١] ، وَقَالَ فِي «الْحِجْرِ» : الر [١٥ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ، وَقَالَ فِي سُورَةِ «طه» طه [٢٠ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى [٢٠ \ ٢] ، وَقَالَ فِي «الشُّعَرَاءِ» : طسم [٢٦ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ الْآيَةَ [٢٦ \ ٢، ٣] ، وَقَالَ فِي «النَّمْلِ» : طس [٢٧ \ ٢] ، ثُمَّ قَالَ: تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ [٢٧ \ ١] ، وَقَالَ فِي «الْقَصَصِ» : طسم [٢٨ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ الْآيَةَ [٢٨ \ ٢، ٣] ، وَقَالَ فِي «لُقْمَانَ» الم [٣١ \ ٣] ، ثُمَّ قَالَ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ [٣١ \ ٢، ٣] ، وَقَالَ فِي
Nitekim Yüce Allah el-Bakara [suresinde]: { الم } “Elif. Lâm. Mîm.” [2/1] buyurmuş, hemen peşinden: { ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ } “Bu, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan kitaptır” buyurmuştur. Âl-i İmrân [suresinde]: { الم } “Elif. Lâm. Mîm.” [3/1] buyurmuş ve devamında: { اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ } “Allah ki O'ndan başka ilah yoktur; Diridir, Kayyûm'dur. Sana Kitab'ı hak ile indirdi...” ayetini [3/2-3] eklemiştir. el-A'râf [suresinde]: { المص } “Elif. Lâm. Mîm. Sâd.” [7/1] buyurmuş, sonra: { كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ } “Sana indirilen bir kitaptır...” ayetini [7/2] zikretmiştir. Yûnus suresinde: { الر } “Elif. Lâm. Râ.” [10/1] buyurmuş, sonra: { تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ } “İşte bunlar, hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir” [10/1] demiştir. Şu an tefsirinde bulunduğumuz bu yüce surede, yani Hûd suresinde ise: { الر } “Elif. Lâm. Râ.” [11/1] buyurmuş, sonra: { كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ } “[Bu], hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından ayetleri muhkem kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır” [11/1] buyurmuştur. Yûsuf [suresinde]: { الر } “Elif. Lâm. Râ.” [12/1] buyurmuş, sonra: { تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا } “Şunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir. Muhakkak ki biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik” [12/1-2] demiştir. er-Ra'd [suresinde]: { المر } “Elif. Lâm. Mîm. Râ.” [13/1] buyurmuş, sonra: { تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ } “Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır” [13/1] buyurmuştur. İbrâhîm suresinde: { الر } “Elif. Lâm. Râ.” [14/1] buyurmuş, sonra: { كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ } “İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarasın diye sana indirdiğimiz bir kitaptır...” ayetini [14/1] getirmiştir. el-Hicr [suresinde]: { الر } “Elif. Lâm. Râ.” [15/1] buyurmuş, sonra: { تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْآنٍ مُبِينٍ } “Bunlar Kitab'ın ve apaçık Kur'an'ın ayetleridir” demiştir. Tâhâ suresinde: { طه } “Tâ. Hâ.” [20/1] buyurmuş, sonra: { مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى } “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin diye indirmedik” [20/2] demiştir. eş-Şu'arâ [suresinde]: { طسم } “Tâ. Sîn. Mîm.” [26/1] buyurmuş, sonra: { تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ } “Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir. [İman etmiyorlar diye] neredeyse kendini helak edeceksin...” ayetini [26/2-3] zikretmiştir. en-Neml [suresinde]: { طس } “Tâ. Sîn.” [27/1] buyurmuş, sonra: { تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ } “Bunlar Kur'an'ın ve apaçık Kitab'ın ayetleridir” [27/1] demiştir. el-Kasas [suresinde]: { طسم } “Tâ. Sîn. Mîm.” [28/1] buyurmuş, sonra: { تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ } “Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir. Mûsâ ve Firavun'un haberinden sana okuyoruz...” ayetini [28/2-3] getirmiştir. Lokmân [suresinde]: { الم } “Elif. Lâm. Mîm.” [31/1] buyurmuş, sonra: { تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ } “Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir; iyilik yapanlara bir hidayet ve rahmet olarak” [31/2-3] buyurmuştur. Devamında ise
5521. Metin
«السَّجْدَةِ» : الم [٣٢ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ [٣٢ \ ٢] ، وَقَالَ فِي «يس» : يس [٣٦ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ الْآيَةَ [٣٦ \ ٢] ، وَقَالَ فِي «ص» : ص [٣٨ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ الْآيَةَ [٣٨ \ ١] وَقَالَ فِي «سُورَةِ الْمُؤْمِنِ» : حم [٤٠ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ الْآيَةَ [٤٠ \ ٢] .
es-Secde [suresinde]: { الم } “Elif. Lâm. Mîm.” [32/1] buyurmuş, sonra: { تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ } “Bu Kitab'ın indirilişi, âlemlerin Rabbindendir; bunda hiçbir şüphe yoktur” [32/2] demiştir. Yâsîn [suresinde]: { يس } “Yâ. Sîn.” [36/1] buyurmuş, sonra: { وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ } “Hikmet dolu Kur'an'a andolsun...” ayetini [36/2] getirmiştir. Sâd [suresinde]: { ص } “Sâd.” [38/1] buyurmuş, sonra: { وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ } “Şeref dolu Kur'an'a andolsun...” ayetini [38/1] zikretmiştir. Mü'min suresinde: { حم } “Hâ. Mîm.” [40/1] buyurmuş, sonra: { تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ } “Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah'tandır...” ayetini [40/2] getirmiştir.
5522. Metin
وَقَالَ فِي «فُصِّلَتْ» : حم [٤١ \ ٢] ، ثُمَّ قَالَ تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ الْآيَةَ [٤٢ \ ٢، ٣] ، وَقَالَ فِي «الشُّورَى:» حم عسق [٤٢ \ ١، ٢] ، ثُمَّ قَالَ: كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ الْآيَةَ [٤٢ \ ٣] ، وَقَالَ فِي «الزُّخْرُفِ» : حم [٤٣ \ ٣] ، ثُمَّ قَالَ: وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا الْآيَةَ [٤٣ \ ٢، ٣] وَقَالَ فِي «الدُّخَانِ» : حم [٤٤ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ الْآيَةَ [٤٤ \ ٢، ٣] وَقَالَ فِي «الْجَاثِيَةِ» : حم [٤٥ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ [٤٥ \ ٢، ٣] ، وَقَالَ فِي «الْأَحْقَافِ» حم [٤٦ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ الْآيَةَ [٤٦ \ ٢، ٣] ، وَقَالَ فِي سُورَةِ «ق» : ق [٥٠ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ الْآيَةَ [٥٠ \ ١] .
Fussilet [suresinde]: { حم } “Hâ. Mîm.” [41/1] buyurmuş, sonra: { تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ } “[Bu Kur'an], Rahmân ve Rahîm olandan indirilmedir; bilen bir topluluk için ayetleri açıklanmış Arapça bir Kur'an olan kitaptır...” ayetini [41/2-3] zikretmiştir. eş-Şûrâ [suresinde]: { حم عسق } “Hâ. Mîm. Ayn. Sîn. Kâf.” [42/1-2] buyurmuş, sonra: { كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ } “İşte sana ve senden öncekilere böyle vahyeder...” ayetini [42/3] getirmiştir. ez-Zuhruf [suresinde]: { حم } “Hâ. Mîm.” [43/1] buyurmuş, sonra: { وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا } “Apaçık Kitab'a andolsun ki, biz onu Arapça bir Kur'an kıldık...” ayetini [43/2-3] söylemiştir. ed-Duhân [suresinde]: { حم } “Hâ. Mîm.” [44/1] buyurmuş, sonra: { وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ } “Apaçık Kitab'a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik...” ayetini [44/2-3] getirmiştir. el-Câsiye [suresinde]: { حم } “Hâ. Mîm.” [45/1] buyurmuş, sonra: { تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ } “Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah'tandır. Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için nice ayetler vardır” [45/2-3] demiştir. el-Ahkâf [suresinde]: { حم } “Hâ. Mîm.” [46/1] buyurmuş, sonra: { تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ } “Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah'tandır. Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yarattık...” ayetini [46/2-3] zikretmiştir. Kâf suresinde: { ق } “Kâf.” [50/1] buyurmuş, sonra: { وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ } “Şerefli Kur'an'a andolsun...” ayetini [50/1] buyurmuştur.
5523. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا كَلَامَ الْأُصُولِيِّينَ فِي الِاحْتِجَاجِ بِالِاسْتِقْرَاءِ بِمَا أَغْنَى عَنْ إِعَادَتِهِ هُنَا.
Usûlcülerin istikrâ ile delil getirme konusundaki sözlerini daha önce burada tekrar etmeye gerek bırakmayacak şekilde zikretmiştik.
5524. Metin
وَإِنَّمَا أَخَّرْنَا الْكَلَامَ عَلَى الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ مَعَ أَنَّهُ مَرَّتْ سُوَرٌ مُفْتَتَحَةٌ بِالْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ كَالْبَقَرَةِ، وَآلِ عِمْرَانَ، وَالْأَعْرَافِ، وَيُونُسَ ; لِأَنَّ الْحُرُوفَ الْمُقَطَّعَةَ فِي الْقُرْآنِ الْمَكِّيِّ غَالِبًا، وَالْبَقَرَةُ وَآلُ عِمْرَانَ مَدَنِيَّتَانِ، وَالْغَالِبُ لَهُ الْحُكْمُ، وَاخْتَرْنَا لِبَيَانِ ذَلِكَ سُورَةَ هُودٍ ; لِأَنَّ دَلَالَتَهَا عَلَى الْمَعْنَى الْمَقْصُودِ فِي غَايَةِ الظُّهُورِ وَالْإِيضَاحِ ; لِأَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ [١١ \ ١] ، بَعْدَ قَوْلِهِ: الر [١١ \ ١] وَاضِحٌ جِدًّا فِيمَا ذَكَرْنَا، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Bakara, Âl-i İmrân, A'râf ve Yûnus gibi hurûf-ı mukattaa ile başlayan sureler geçmiş olmasına rağmen hurûf-ı mukattaa hakkındaki açıklamayı ertelememizin sebebi şudur: Hurûf-ı mukattaa çoğunlukla Mekkî surelerdedir; Bakara ve Âl-i İmrân ise Medenî'dir, hüküm ise çoğunluğa göredir. Bunu açıklamak için de Hûd suresini seçtik; çünkü bu surenin kastedilen anlama delaleti son derece açık ve nettir. Zira { الر } “Elif. Lâm. Râ.” [11/1] ayetinden sonra gelen: { كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ } “[Bu], hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından ayetleri muhkem kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır” [11/1] kavli-i şerifi zikrettiğimiz hususta gayet açıktır. İlim Allah katındadır.
5525. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ، هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ فِيهَا الدَّلَالَةُ الْوَاضِحَةُ عَلَى أَنَّ الْحِكْمَةَ الْعُظْمَى الَّتِي أُنْزِلَ الْقُرْآنُ مِنْ أَجْلِهَا: هِيَ أَنْ يُعْبَدَ اللَّهُ جَلَّ وَعَلَا وَحْدَهُ، وَلَا يُشْرَكَ بِهِ فِي عِبَادَتِهِ شَيْءٌ ; لِأَنَّ قَوْلَهُ جَلَّ وَعَلَا: كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ الْآيَةَ [١١ \ ١، ٢] صَرِيحٌ فِي أَنَّ
Yüce Allah'ın: { أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ } “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; şüphesiz ben, O'nun tarafından size [gönderilmiş] bir uyarıcı ve müjdeciyim” kavlinde, Kur'ân'ın indirilişindeki en büyük hikmetin; yalnızca yüce ve ulu olan Allah'a ibadet edilmesi ve O'na kullukta hiçbir şeyin ortak koşulmaması olduğuna açık bir delalet vardır. Çünkü O yüce ve ulu Zat'ın: { كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ } “[Bu], hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayetleri muhkem kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır...” [11/1-2] buyruğu,
5526. Metin
آيَاتِ هَذَا الْكِتَابِ فُصِّلَتْ مِنْ عِنْدِ الْحَكِيمِ الْخَبِيرِ لِأَجْلِ أَنْ يُعْبَدَ اللَّهُ وَحْدَهُ، سَوَاءٌ قُلْنَا إِنَّ «أَنْ» هِيَ الْمُفَسِّرَةُ، أَوْ أَنَّ الْمَصْدَرَ الْمُنْسَبِكَ مِنْهَا وَمِنْ صِلَتِهَا مَفْعُولٌ مِنْ أَجْلِهِ ; لِأَنَّ ضَابِطَ «أَنْ» الْمُفَسِّرَةَ أَنْ يَكُونَ مَا قَبْلَهَا مُتَضَمِّنًا مَعْنَى الْقَوْلِ، وَلَا يَكُونُ فِيهِ حُرُوفُ الْقَوْلِ.
ister «en» (أَنْ) edatının tefsîriyye (açıklama edatı) olduğunu söyleyelim, isterse kendisinden ve sılasından teşekkül eden masdar-ı müevvelin mef'ûlün lieclih (gaye bildiren tümleç) olduğunu söyleyelim, bu Kitab'ın ayetlerinin yalnızca Allah'a ibadet edilsin diye Hakîm ve Habîr katından açıklandığı hususunda sarihtir. Zira tefsir edatı olan «en»in kuralı, kendisinden önce kavil (söz) harfleri bulunmaksızın kavil anlamı içeren bir ifadenin yer almasıdır.
5527. Metin
وَوَجْهُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ قَوْلَهُ: أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ [١١ \ ١] ، فِيهِ مَعْنَى قَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى لِذَلِكَ الْإِحْكَامِ وَالتَّفْصِيلِ دُونَ حُرُوفِ الْقَوْلِ، فَيَكُونُ تَفْسِيرُ ذَلِكَ هُوَ: أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ.
Bu ayetteki yönü ise şudur: { أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ } “Ayetleri muhkem kılınmış, sonra da açıklanmıştır” [11/1] ifadesi, kavil lafzı olmaksızın Yüce Allah'ın bu muhkem kılma ve ayrıntılandırma hakkındaki sözü anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla bunun tefsiri de: { أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ } “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin” [şeklinde] olur.
5528. Metin
وَأَمَّا عَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّ الْمَصْدَرَ الْمُنْسَبِكَ مِنْ «أَنْ» وَصِلَتِهَا مَفْعُولٌ لَهُ، فَالْأَمْرُ وَاضِحٌ، فَمَعْنَى الْآيَةِ: أَنَّ حَاصِل تَفْصِيلِ الْقُرْآنِ هُوَ أَنْ يُعْبَدَ اللَّهُ تَعَالَى وَحْدَهُ وَلَا يُشْرَكَ بِهِ شَيْءٌ، وَنَظِيرُ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ الْأَنْبِيَاءِ: قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ [٢١ \ ١٠٨] ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ لَفْظَةَ «إِنَّمَا» مِنْ صِيَغِ الْحَصْرِ، فَكَأَنَّ جَمِيعَ مَا أُوحِيَ إِلَيْهِ مُنْحَصِرٌ فِي مَعْنَى «لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ» وَقَدْ ذَكَرْنَا فِي كِتَابِنَا «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» أَنَّ حَصْرَ الْوَحْيِ فِي آيَةِ الْأَنْبِيَاءِ هَذِهِ فِي تَوْحِيدِ الْعِبَادَةِ حَصْرٌ لَهُ فِي أَصْلِهِ الْأَعْظَمِ الَّذِي يَرْجِعُ إِلَيْهِ جَمِيعُ الْفُرُوعِ ; لِأَنَّ شَرَائِعَ الْأَنْبِيَاءِ كُلِّهِمْ دَاخِلَةٌ فِي ضِمْنِ مَعْنَى «لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ» لِأَنَّ مَعْنَاهَا خَلْعُ جَمِيعِ الْمَعْبُودَاتِ غَيْرِ اللَّهِ جَلَّ وَعَلَا فِي جَمِيعِ أَنْوَاعِ الْعِبَادَاتِ، وَإِفْرَادِهِ جَلَّ وَعَلَا وَحْدَهُ بِجَمِيعِ أَنْوَاعِ الْعِبَادَاتِ، فَيَدْخُلُ فِي ذَلِكَ جَمِيعُ الْأَوَامِرِ وَالنَّوَاهِي الْقَوْلِيَّةِ، وَالْفِعْلِيَّةِ، وَالِاعْتِقَادِيَّةِ.
«En» edatı ve sılasından oluşan masdarın mef'ûlün leh olduğu görüşüne göre ise mesele zaten açıktır. Ayetin anlamı şudur: Kur'an'ın açıklanmasının asıl gayesi ve neticesi; yalnızca Yüce Allah'a ibadet edilmesi ve O'na hiçbir şeyin ortak koşulmamasıdır. Bu anlamın benzeri, Enbiyâ suresindeki şu ayet-i kerimedir: { قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ } “De ki: Bana ancak ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Artık siz Müslüman oluyor musunuz?” [21/108]. Bilinmektedir ki «innemâ» (إِنَّمَا) lafzı hasr (sınırlama) kalıplarındandır. Sanki kendisine vahyedilen her şey «Lâ ilâhe illallâh» (Allah'tan başka ilah yoktur) manasında sınırlandırılmış gibidir. Biz «Def'u Îhâmi'l-Iztırâb an Âyâti'l-Kitâb» adlı eserimizde, bu Enbiyâ suresi ayetinde vahyin tevhid-i ibadete (ibadette tekliğe) hasredilmesinin, bütün fer'î hükümlerin kendisine döndüğü en büyük asılda hasredilmesi kabilinden olduğunu zikretmiştik. Zira peygamberlerin bütün şeriatları «Lâ ilâhe illallâh» manasının kapsamına dahildir. Çünkü bunun anlamı; bütün ibadet türlerinde Yüce ve Ulu olan Allah dışındaki tüm sahte ilahları reddetmek ve her türlü ibadeti yalnızca O Yüce ve Ulu Zat'a has kılmaktır. Böylece sözlü, fiilî ve itikadî tüm emirler ve yasaklar bu kapsama girer.
5529. Metin
وَالْآيَاتُ الدَّالَّةُ عَلَى أَنَّ إِرْسَالَ الرُّسُلِ، وَإِنْزَالَ الْكُتُبِ لِأَجْلِ أَنْ يُعْبَدَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَثِيرَةٌ جِدًّا، كَقَوْلِهِ: وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ [١٦ \ ٣٦] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ [٢١ \ ٢٥] ، وَقَوْلِهِ: وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ [٤٣ \ ٤٥] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Peygamberlerin gönderilmesinin ve kitapların indirilmesinin yalnızca Allah'a ibadet edilmesi için olduğuna delalet eden ayetler pek çoktur; nitekim şöyle buyrulmuştur: { وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ } “Andolsun ki biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tâğûttan sakının' diye bir peygamber gönderdik” [16/36]; yine: { وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ } “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: 'Benden başka ilah yoktur, şu halde bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım” [21/25] ve: { وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ } “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Rahmân'dan başka tapılacak ilahlar kılmış mıyız?” [43/45] ayetleri ve benzerleri bunlardandır.
5530. Metin
وَقَدْ أَشَرْنَا إِلَى هَذَا الْبَحْثِ فِي «سُورَةِ الْفَاتِحَةِ» وَسَنَسْتَقْصِي الْكَلَامَ عَلَيْهِ - إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى - فِي «سُورَةِ النَّاسِ» لِتَكُونَ خَاتِمَةَ هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ حُسْنَى.
Bu konuya Fâtiha suresinde işaret etmiştik; bu mübarek kitabın sonunun hayırlı olması için -inşâallahu teâlâ- Nâs suresinde bu konuyu etraflıca ele alacağız.
5531. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى.
Yüce Allah'ın: { وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى } “Ve Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tövbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir geçimlikle faydalandırsın” kavli.
5532. Metin
هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ الِاسْتِغْفَارَ وَالتَّوْبَةَ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى مِنَ الذُّنُوبِ سَبَبٌ لِأَنْ يُمَتِّعَ اللَّهُ مَنْ فَعَلَ ذَلِكَ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ; لِأَنَّهُ رَتَّبَ ذَلِكَ عَلَى الِاسْتِغْفَارِ وَالتَّوْبَةِ تَرْتِيبَ الْجَزَاءِ
Bu ayet-i kerime; günahlardan ötürü istiğfar etmenin ve Yüce Allah'a tövbe etmenin, Allah'ın bunu yapan kimseyi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde faydalandırmasına bir sebep olduğuna delalet etmektedir. Zira [Allah], bunu istiğfar ve tövbeye, cezanın (sonucun)
5533. Metin
عَلَى شَرْطِهِ.
şartına bağlanması şeklinde bağlamıştır.
5534. Metin
وَالظَّاهِرُ أَنَّ الْمُرَادَ بِالْمَتَاعِ الْحَسَنِ: سَعَةُ الرِّزْقِ، وَرَغَدُ الْعَيْشِ، وَالْعَافِيَةُ فِي الدُّنْيَا، وَأَنَّ الْمُرَادَ بِالْأَجَلِ الْمُسَمَّى: الْمَوْتُ، وَيَدُلُّ لِذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ عَنْ نَبِيِّهِ هُودٍ عَلَيْهِ وَعَلَى نَبِيِّنَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ: وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ [١١ \ ٥٢] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى عَنْ «نُوحٍ» : فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا [٧١ \ ١٠ - ١٢] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً الْآيَةَ [١٦ \ ٩٧] ، وَقَوْلُهُ: وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ الْآيَةَ [٧ \ ٩٦] ، وَقَوْلُهُ: وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ [٥ \ ٦٦] ، وَقَوْلُهُ: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ [٦٥ \ ٢، ٣] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Zahir olan şudur ki 'güzel geçimlik' (el-metâu'l-hasen) ile kastedilen: rızık genişliği, bol ve rahat maişet ile dünyada afiyettir; 'belirlenmiş süre' (el-ecelü'l-müsemmâ) ile kastedilen ise ölümdür. Yüce Allah'ın bu yüce surede Peygamberi Hûd'dan -ona ve Peygamberimize salât ve selâm olsun- naklettiği şu sözü buna delalet etmektedir: { وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ } “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tövbe edin ki üzerinize göğü bol yağmurlu olarak göndersin ve gücünüze güç katsın” [11/52]. Nûh'tan naklen buyurduğu şu ayet de böyledir: { فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ أَنْهَارًا } “Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; şüphesiz O, çok bağışlayandır. [Ki] üzerinize göğü bol yağmurlu olarak salsın, mallar ve oğullarla size yardım etsin, sizin için bahçeler kılsın ve nehirler akıtsın” [71/10-12]. Yüce Allah'ın şu buyrukları da bu kabildendir: { مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً } “Erkek olsun, kadın olsun, her kim mümin olarak salih amel işlerse, elbette biz onu güzel bir hayat ile yaşatırız...” [16/97]; { وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ } “Eğer o memleketlerin halkı iman edip sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık...” [7/96]; { وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ } “Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, muhakkak ki hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yerlerdi” [5/66] ve { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ } “Kim Allah'tan sakınırsa, [Allah] ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır” [65/2-3] gibi ayetler bu doğrultudadır.
5535. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ.
Yüce Allah'ın: { أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ } “Haberiniz olsun; onlar, O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin; elbiselerine büründükleri zaman bile, gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir” kavli.
5536. Metin
يُبَيِّنُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ، وَأَنَّ السِّرَّ كَالْعَلَانِيَةِ عِنْدَهُ، فَهُوَ عَالِمٌ بِمَا تَنْطَوِي عَلَيْهِ الضَّمَائِرُ وَمَا يُعْلَنُ وَمَا يُسَرُّ، وَالْآيَاتُ الْمُبَيِّنَةُ لِهَذَا كَثِيرَةٌ جِدًّا، كَقَوْلِهِ: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ [٥٠ \ ١٦] ، وَقَوْلِهِ جَلَّ وَعَلَا: وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي أَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُ وَقَوْلِهِ: فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ [٧ \ ٧] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِنْ قُرْآنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ الْآيَةَ [١٠ \ ٦١] ، وَلَا تَقْلِبُ وَرَقَةً مِنَ الْمُصْحَفِ الْكَرِيمِ إِلَّا وَجَدْتَ فِيهَا آيَةً بِهَذَا الْمَعْنَى.
Yüce Allah bu ayet-i kerimede kendisine hiçbir şeyin gizli kalmayacağını, gizlinin de açığın da O'nun katında bir olduğunu bildirmektedir. Zira O; sinelerin gizlediğini, açığa vurulanı ve gizli tutulanı bilendir. Bunu açıklayan ayetler pek çoktur; nitekim şöyle buyurmuştur: { وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ } “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız” [50/16]. Yüce ve Ulu Zat şöyle buyurmuştur: { وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي أَنْفُسِكُمْ فَاحْذَرُوهُ } “Ve bilin ki Allah, içinizde olanı bilir; artık O'ndan sakının”; yine şöyle buyurmuştur: { فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ } “Elbette onlara bir ilimle anlatacağız; biz gaibler (habersizler) değildik” [7/7] ve şöyle buyurmuştur: { وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِنْ قُرْآنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ } “Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur'an'dan ne okursan oku ve siz ne amel yaparsanız yapın, ona daldığınızda mutlaka biz üzerinizde şahidizdir. Ne yerde ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz...” [10/61]. Nitekim Mushaf-ı Şerîf'in hangi sayfasını çevirsen bu manada bir ayet mutlaka bulursun.
5537. Metin
تَنْبِيهٌ مُهِمٌّ
Mühim Bir Uyarı
5538. Metin
اعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ ﵎ مَا أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ وَاعِظًا أَكْبَرَ، وَلَا زَاجِرًا أَعْظَمَ مِمَّا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَاتُ الْكَرِيمَةُ وَأَمْثَالُهَا فِي الْقُرْآنِ، مِنْ أَنَّهُ تَعَالَى عَالِمٌ بِكُلِّ مَا يَعْمَلُهُ خَلْقُهُ، رَقِيبٌ عَلَيْهِمْ، لَيْسَ بِغَائِبٍ عَمَّا يَفْعَلُونَ، وَضَرَبَ الْعُلَمَاءُ لِهَذَا الْوَاعِظِ الْأَكْبَرِ، وَالزَّاجِرِ الْأَعْظَمِ مَثَلًا لِيَصِيرَ بِهِ كَالْمَحْسُوسِ، فَقَالُوا: لَوْ فَرَضْنَا أَنَّ مَلِكًا قَتَّالًا لِلرِّجَالِ،
Bil ki Allah celle celâluhu, gökten yere, bu yüce ayetlerin ve Kur'an'daki benzerlerinin içerdiği şu hakikatten daha büyük bir vaaz edici ve daha büyük bir caydırıcı indirmemiştir: Yüce Allah, yarattıklarının yaptığı her şeyi bilendir, onları gözetendir ve yaptıklarından asla gafil ve uzak değildir. Âlimler, bu en büyük öğüt verici ve en büyük sakındırıcıyı somutlaştırıp hissedilir kılmak için bir temsil getirmiş ve şöyle demişlerdir: Farz edelim ki adamları öldüren,
5539. Metin
سَفَّاكًا لِلدِّمَاءِ، شَدِيدَ الْبَطْشِ وَالنَّكَالِ عَلَى مَنِ انْتَهَكَ حُرْمَتَهُ ظُلْمًا، وَسَيَّافُهُ قَائِمٌ عَلَى رَأْسِهِ، وَالنَّطْعُ مَبْسُوطٌ لِلْقَتْلِ، وَالسَّيْفُ يَقْطُرُ دَمًا، وَحَوْلَ هَذَا الْمَلِكِ الَّذِي هَذِهِ صِفَتُهُ جَوَارِيهِ وَأَزْوَاجُهُ وَبَنَاتُهُ، فَهَلْ تَرَى أَنَّ أَحَدًا مِنَ الْحَاضِرِينَ يَهِمُّ بِرِيبَةٍ أَوْ بِحَرَامٍ يَنَالُهُ مِنْ بَنَاتِ ذَلِكَ الْمَلِكِ وَأَزْوَاجِهِ، وَهُوَ يَنْظُرُ إِلَيْهِ عَالِمٌ بِأَنَّهُ مُطَّلِعٌ عَلَيْهِ؟ ! لَا، وَكَلَّا! بَلْ جَمِيعُ الْحَاضِرِينَ يَكُونُونَ خَائِفِينَ، وَجِلَةً قُلُوبُهُمْ، خَاشِعَةً عُيُونُهُمْ، سَاكِنَةً جَوَارِحُهُمْ خَوْفًا مِنْ بَطْشِ ذَلِكَ الْمَلِكِ.
kan döken, kendi harem ve sınırlarını zulümle çiğneyen kimseye karşı yakalaması ve cezalandırması çok şiddetli olan bir hükümdar bulunsa; celladı başucunda beklese, idam derisi serilmiş, kılıçtan kan damlıyor olsa; bu vasıftaki hükümdarın etrafında cariyeleri, eşleri ve kızları bulunsa; acaba orada bulunanlardan birinin, o hükümdar kendisine bakıp onu gördüğünü bildiği halde, hükümdarın kızlarına veya eşlerine yönelik şüpheli ya da haram bir şeye yeltenmesi mümkün müdür?! Hayır, asla! Bilakis orada bulunanların tümü o hükümdarın gazabından ve yakalamasından korkarak dehşet içinde olur, kalpleri titrer, gözleri huşuyla yere bakar ve azaları hareketsiz kalır.
5540. Metin
وَلَا شَكَّ «وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الْأَعْلَى» أَنَّ رَبَّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ جَلَّ وَعَلَا أَشَدُّ عِلْمًا، وَأَعْظَمُ مُرَاقَبَةً، وَأَشَدُّ بَطْشًا، وَأَعْظَمُ نَكَالًا وَعُقُوبَةً مِنْ ذَلِكَ الْمَلِكِ، وَحِمَاهُ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ، فَإِذَا لَاحَظَ الْإِنْسَانُ الضَّعِيفُ أَنَّ رَبَّهُ جَلَّ وَعَلَا لَيْسَ بِغَائِبٍ عَنْهُ، وَأَنَّهُ مُطَّلِعٌ عَلَى كُلِّ مَا يَقُولُ وَمَا يَفْعَلُ وَمَا يَنْوِي لَانَ قَلْبُهُ، وَخَشِيَ اللَّهَ تَعَالَى، وَأَحْسَنَ عَمَلَهُ لِلَّهِ جَلَّ وَعَلَا.
Şüphe yok ki -en yüce misaller Allah'ındır- göklerin ve yerin Rabbi olan Yüce ve Ulu Allah, o hükümdardan çok daha üstün bir ilme, çok daha büyük bir gözetime, çok daha şiddetli bir yakalamaya ve çok daha büyük bir azap ve cezaya sahiptir. O'nun yeryüzündeki koruluğu ise haram kıldığı şeylerdir. Zayıf insan, Yüce ve Ulu Rabbinin kendisinden gafil olmadığını; söylediği, yaptığı ve niyet ettiği her şeye muttali olduğunu idrak ederse kalbi yumuşar, Allah Teâlâ'dan korkar ve amelini Yüce ve Ulu Allah için güzelleştirir.
5541. Metin
وَمِنْ أَسْرَارِ هَذِهِ الْمَوْعِظَةِ الْكُبْرَى أَنَّ اللَّهَ ﵎ صَرَّحَ بِأَنَّ الْحِكْمَةَ الَّتِي خَلَقَ الْخَلْقَ مِنْ أَجْلِهَا هِيَ أَنْ يَبْتَلِيَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا، وَلَمْ يَقُلْ: أَيُّهُمْ أَكْثَرُ عَمَلًا، فَالِابْتِلَاءُ فِي إِحْسَانِ الْعَمَلِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ: وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا الْآيَةَ [١١ \ ٧] .
Bu büyük öğüdün sırlarından biri de şudur: Allah celle celâluhu mahlûkatı yaratma hikmetinin, onların hangisinin amelce daha güzel olduğunu sınamak olduğunu açıkça belirtmiş, "hanginizin ameli daha çoktur" dememiştir. Dolayısıyla imtihan, amelin güzelliğindedir; nitekim bu yüce surede şöyle buyurmuştur: { وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur; [o zaman] Arş'ı su üzerindeydi...” [11/7].
5542. Metin
وَقَالَ فِي الْمُلْكِ: الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ [٦٧ \ ٢] .
Mülk [suresinde] de şöyle buyurmuştur: { الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ } “Hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, Azîz'dir, Gafûr'dur” [67/2].
5543. Metin
وَلَا شَكَّ أَنَّ الْعَاقِلَ إِذَا عَلِمَ أَنَّ الْحِكْمَةَ الَّتِي خُلِقَ مِنْ أَجْلِهَا هِيَ أَنْ يُبْتَلَى - أَيْ يُخْتَبَرَ بِإِحْسَانِ الْعَمَلِ - فَإِنَّهُ يَهْتَمُّ كُلَّ الِاهْتِمَامِ بِالطَّرِيقِ الْمُوَصِّلَةِ لِنَجَاحِهِ فِي هَذَا الِاخْتِبَارِ، وَلِهَذِهِ الْحِكْمَةِ الْكُبْرَى سَأَلَ جِبْرِيلُ النَّبِيَّ ﷺ عَنْ هَذَا لِيُعَلِّمَهُ لِأَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ: «أَخْبِرْنِي عَنِ الْإِحْسَانِ» أَيْ وَهُوَ الَّذِي خُلِقَ الْخَلْقُ لِأَجْلِ الِاخْتِبَارِ فِيهِ، فَبَيَّنَ النَّبِيُّ ﷺ أَنَّ الطَّرِيقَ إِلَى ذَلِكَ هِيَ هَذَا الْوَاعِظُ، وَالزَّاجِرُ الْأَكْبَرُ الَّذِي هُوَ مُرَاقَبَةُ اللَّهِ تَعَالَى، وَالْعِلْمُ بِأَنَّهُ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ مِمَّا يَفْعَلُ خَلْقُهُ، فَقَالَ لَهُ: «الْإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ» .
Şüphe yok ki akıl sahibi bir kimse, yaratılış gayesinin amel güzelliğiyle sınanmak -yani imtihan edilmek- olduğunu bildiğinde, bu imtihandaki başarısına ulaştıracak yola son derece ehemmiyet verir. İşte bu büyük hikmet sebebiyle Cibrîl, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ashabına öğretmek amacıyla Hz. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem bunu sormuş ve: «Bana ihsandan haber ver» demiştir; yani yaratılışın kendisi sebebiyle imtihan edildiği şeyden sormuştur. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de buna ulaştıran yolun; Allah Teâlâ'nın murakabesi (gözetimi altında olma şuuru) ve yarattıklarının yaptığı hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını bilmekten ibaret olan bu en büyük öğüt ve caydırıcı olduğunu açıklayarak ona şöyle buyurmuştur: «İhsan; Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da şüphesiz O seni görmektedir».
5544. Metin
وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي الْمُرَادِ بِقَوْلِهِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ [١١ \ ٥] ، وَقَوْلِهِ: يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ [١١ \ ٥] ، وَفِي مَرْجِعِ الضَّمِيرِ فِي قَوْلِهِ: مِنْهُ [١١ \ ٥] .
Âlimler, bu yüce ayette geçen: { أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ } “Haberiniz olsun; onlar göğüslerini bükerler” [11/5] kavli, { يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ } “elbiselerine büründükleri [zaman]” [11/5] kavli ile { مِنْهُ } “O'ndan” [11/5] kavlindeki zamirin merciinde ihtilaf etmişlerdir.
5545. Metin
فَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: مَعْنَى يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ [١١ \ ٥] يَزْوَرُّونَ عَنِ الْحَقِّ، وَيَنْحَرِفُونَ عَنْهُ ; لِأَنَّ مَنْ أَقْبَلَ عَلَى الشَّيْءِ اسْتَقْبَلَهُ بِصَدْرِهِ، وَمَنِ ازْوَرَّ عَنْهُ وَانْحَرَفَ ثَنَى عَنْهُ صَدْرَهُ، وَطَوَى عَنْهُ كَشْحَهُ. بِهَذَا فَسَّرَهُ الزَّمَخْشَرِيُّ فِي الْكَشَّافِ.
Bazı âlimler şöyle demiştir: { يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ } “Göğüslerini bükerler” [11/5] ifadesinin manası; haktan yüz çevirirler ve ondan saparlar demektir. Çünkü bir şeye yönelen kimse onu göğsüyle karşılar; ondan yüz çevirip sapan kimse ise göğsünü ondan büker ve böğrünü ona çevirir. Zemahşerî, el-Keşşâf'ta bu şekilde tefsir etmiştir.
5546. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: وَهَذَا الْمَعْنَى مَعْرُوفٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، فَهُمْ يُعَبِّرُونَ بِاعْوِجَاجِ الصَّدْرِ عَنِ الْعُدُولِ عَنِ الشَّيْءِ وَالْمَيْلِ عَنْهُ، وَيُعَبِّرُونَ بِإِقَامَةِ الصَّدْرِ عَنِ الْقَصْدِ إِلَى الشَّيْءِ وَعَدَمِ الْمَيْلِ عَنْهُ.
Kitabın müellifi -Allah onu affetsin- der ki: Bu anlam Arap kelamında bilinmektedir. Onlar bir şeyden yüz çevirip meyli kesmeyi "göğsün eğrilmesi" ile, bir şeye yönelmeyi ve ondan sapmamayı ise "göğsü doğrultmak" ile ifade ederler.
5547. Metin
فَمِنَ الْأَوَّلِ قَوْلُ ذِي الرُّمَّةِ غَيْلَانَ بْنِ عُقْبَةَ الْعَدَوِيِّ عَدِيِّ الرَّبَابِ:
Birincisine örnek olarak Zü'r-Rumme Gaylân b. Ukbe el-Adevî'nin (Adiyyü'r-Ribâb) şu sözü gösterilebilir:
5548. Metin
خَلِيلَيَّ عُوجَا بَارَكَ اللَّهُ فِيكُمَا ... عَلَى دَارِ مَيٍّ مِنْ صُدُورِ الرَّكَائِبِ
«Ey iki dostum! Allah ikinize de bereket versin, bineklerin göğüslerini Meyye'nin yurduna doğru çevirin!»
5549. Metin
تَكُنْ عَوْجَةً يَجْزِيكُمَا اللَّهُ عِنْدَهُ ... بِهَا الْأَجْرَ أَوْ تُقْضَى ذِمَامَةُ صَاحِبِ
«Bu öyle bir yöneliş olsun ki Allah katında size mükâfat kazandırsın ya da bir dostun hakkı ödenmiş olsun.»
5550. Metin
يَعْنِي: اثْنِيَا صُدُورَ الرَّكَائِبِ إِلَى دَارِ مَيٍّ.
Yani: Bineklerin göğüslerini Meyye'nin yurduna doğru bükün/çevirin.
5551. Metin
وَمِنَ الثَّانِي قَوْلُ الشَّنْفَرَى:
İkincisine örnek olarak Şenferâ'nın şu sözü gösterilebilir:
5552. Metin
أَقِيمُوا بَنِي أُمِّي صُدُورَ مَطِيِّكُمْ ... فَإِنِّي إِلَى قَوْمٍ سِوَاكُمْ لَأَمِيلُ
«Ey anamın oğulları! Bineklerinizin göğüslerini doğrultun; zira ben sizden başka bir kavme meylediyorum.»
5553. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Ve diğer bir şairin şu sözü:
5554. Metin
أَقُولُ لِأُمِّ زِنْبَاعٍ أَقِيمِي ... صُدُورَ الْعَيْشِ شَطْرَ بَنِي تَمِيمِ
«Ümmü Zimbâ'a: 'Develerin göğüslerini Benî Temîm tarafına doğrult' diyorum.»
5555. Metin
وَقِيلَ: نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ فِي الْأَخْنَسِ بْنِ شُرَيْقٍ الثَّقَفِيِّ حَلِيفِ بَنِي زُهْرَةَ.
Denildi ki: Bu yüce ayet, Benî Zühre'nin antlaşmalısı olan Ahnes b. Şerîk es-Sekafî hakkında inmiştir.
5556. Metin
كَانَ حُلْوَ الْمَنْطِقِ، يَلْقَى رَسُولَ اللَّهِ ﷺ بِمَا يُحِبُّ وَيَنْطَوِي لَهُ بِقَلْبِهِ عَلَى مَا يَسُوءُ.
O, tatlı dilli bir kimseydi; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaştığında onun hoşuna giden şeyleri söyler, kalbinde ise onun için kötülük saklardı.
5557. Metin
وَقِيلَ: نَزَلَتْ فِي بَعْضِ الْمُنَافِقِينَ، كَانَ إِذَا مَرَّ بِالنَّبِيِّ ﷺ ثَنَى صَدْرَهُ وَظَهْرَهُ، وَطَوْطَأَ رَأْسَهُ وَغَطَّى وَجْهَهُ لِكَيْلَا يَرَاهُ النَّبِيُّ ﷺ فَيَدْعُوَهُ إِلَى الْإِيمَانِ، حُكِيَ مَعْنَاهُ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ شَدَّادٍ.
Denildi ki: Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem yanından geçtiğinde, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendisini görüp de imana davet etmesin diye göğsünü ve sırtını büken, başını eğip yüzünü örten bazı münafıklar hakkında inmiştir; bu anlam Abdullah b. Şeddâd'dan rivayet edilmiştir.
5558. Metin
وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي قَوْمٍ كَانُوا يَكْرَهُونَ أَنْ يُجَامِعُوا أَوْ يَتَغَوَّطُوا وَلَيْسَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ السَّمَاءِ حِجَابٌ، يَسْتَحْيُونَ مِنَ اللَّهِ.
İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edildiğine göre bu ayet, Allah'tan hayâ ettikleri için kendileriyle sema arasında bir örtü bulunmaksızın cinsel ilişkide bulunmaktan veya büyük abdest bozmaktan hoşlanmayan bir topluluk hakkında inmiştir.
5559. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: مَعْنَى يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ [١١ \ ٥] ، يُغَطُّونَ رُءُوسَهُمْ لِأَجْلِ كَرَاهَتِهِمُ اسْتِمَاعَ كَلَامِ اللَّهِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى عَنْ نُوحٍ: وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ الْآيَةَ [٧١ \ ٧] .
Bazı âlimler şöyle demiştir: { يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ } “elbiselerine büründükleri [zaman]” [11/5] ifadesinin manası; Allah'ın kelamını dinlemekten hoşlanmadıkları için başlarını örterler demektir. Tıpkı Allah Teâlâ'nın Nûh'tan naklen buyurduğu şu ayette olduğu gibi: { وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ } “Doğrusu ben onları bağışlaman için her davet ettiğimde, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler...” [71/7].
5560. Metin
وَقِيلَ: كَانُوا إِذَا عَمِلُوا سُوءًا ثَنَوْا صُدُورَهُمْ وَغَطَّوْا رُءُوسَهُمْ، يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا
Denildi ki: Onlar bir kötülük işlediklerinde göğüslerini büker ve başlarını örterlerdi; böyle yaptıkları takdirde
5561. Metin
ذَلِكَ أَخْفَوْا بِهِ عَمَلَهُمْ عَلَى اللَّهِ جَلَّ وَعَلَا، وَيَدُلُّ لِهَذَا الْوَجْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ الْآيَةَ [١١ \ ٥] .
bu amellerini Azîz ve Celîl olan Allah'tan gizleyebileceklerini sanırlardı. Bu görüşe Allah Teâlâ'nın şu buyruğu delalet etmektedir: { لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ } “O'ndan gizlenmek için...” [11/5].
5562. Metin
وَقَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ هَذِهِ الْآيَةَ الْكَرِيمَةَ: أَلَا إِنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ [١١ \ ٥] ، وَتَثْنَوْنِي مُضَارِعُ اثْنَوْنَى، وَوَزْنُهُ افْعَوْعَلَ مِنَ الثَّنْيِ كَمَا تَقُولُ احْلَوْلَى مِنَ الْحَلَاوَةِ وَصُدُورُهُمْ فِي قِرَاءَةِ ابْنِ عَبَّاسٍ بِالرَّفْعِ فَاعِلُ: تَثْنَوْنِي، وَالضَّمِيرُ فِي قَوْلِهِ مِنْهُ عَائِدٌ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى فِي أَظْهَرِ الْقَوْلَيْنِ، وَقِيلَ: رَاجِعٌ إِلَيْهِ ﷺ كَمَا مَرَّ فِي الْأَقْوَالِ فِي الْآيَةِ.
İbn Abbâs bu yüce ayeti: { أَلَا إِنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ } “Dikkat edin, onların göğüsleri bükülür” [11/5] şeklinde okumuştur. "Tesnevnî" (تَثْنَوْنِي), "isnevnâ" (اثْنَوْنَى) fiilinin muzarisidir ve tatlı olmak kökünden gelen "ihlavlâ" (احْلَوْلَى) gibi, bükmek/kıvırmak manasındaki "seny" (الثَّنْي) kökünden "if'av'ale" (افْعَوْعَلَ) veznindedir. İbn Abbâs'ın kıraatinde "sudûruhum" (صُدُورُهُمْ) ref ile "tesnevnî" fiilinin failidir. { مِنْهُ } “O'ndan” kavlindeki zamir ise iki görüşten en zahir olanına göre Allah Teâlâ'ya dönmektedir; ayet hakkındaki görüşlerde geçtiği üzere Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem döndüğü de söylenmiştir.
5563. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا، صَرَّحَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لِحِكْمَةِ ابْتِلَاءِ الْخَلْقِ، وَلَمْ يَخْلُقْهُمَا عَبَثًا وَلَا بَاطِلًا، وَنَزَّهَ نَفْسَهُ تَعَالَى عَنْ ذَلِكَ، وَصَرَّحَ بِأَنَّ مَنْ ظَنَّ ذَلِكَ فَهُوَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَهَدَّدَهُمْ بِالنَّارِ، قَالَ تَعَالَى: وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ [٣٨ \ ٢٧] ، وَقَالَ تَعَالَى: أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ [٢٣ \ ١١٥، ١١٦] ، وَقَالَ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ [٥١ \ ٥٦] ، وَقَالَ: الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا [٦٧ \ ٢] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Allah Teâlâ'nın: { وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur; [o zaman] Arş'ı su üzerindeydi” kavli. Bu yüce ayette, gökleri ve yeri mahlukatı imtihan etme hikmetiyle yarattığını, onları boş yere ve batıl olarak yaratmadığını açıkça belirtmiş, Kendisini bundan tenzih etmiş ve bunu zanneden kimsenin kâfirlerden olduğunu açıkça ifade ederek onları cehennem ateşiyle tehdit etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ } “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. O inkâr edenlerin cehennem ateşinden çekecekleri var!” [38/27]. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ } “Sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Gerçek hükümdar olan Allah pek yücedir. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, yüce Arş'ın Rabbidir” [23/115-116]. Ve şöyle buyurmuştur: { وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ } “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım” [51/56]. Ve şöyle buyurmuştur: { الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur” [67/2]. Bunlardan başka ayetler de vardır.
5564. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ الْآيَةَ، الْمُرَادُ بِالْأُمَّةِ هُنَا: الْمُدَّةُ مِنَ الزَّمَنِ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ، أَيْ: تَذَكَّرَ بَعْدَ مُدَّةٍ.
Allah Teâlâ'nın: { وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ } “Andolsun, eğer onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek...” kavli. Buradaki "ümmet" (الْأُمَّةِ) kelimesinden maksat, zamandan bir süredir. Bunun benzeri Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: { وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ } “O ikisinden kurtulmuş olanı, bir süre sonra hatırlayıp dedi ki...” yani: bir müddet sonra hatırladı.
5565. Metin
تَنْبِيهٌ
Önemli Açıklama:
5566. Metin
اسْتُعْمِلَ لَفْظُ «الْأُمَّةِ» فِي الْقُرْآنِ أَرْبَعَةَ اسْتِعْمَالَاتٍ:
«Ümmet» lafzı Kur'an'da dört şekilde kullanılmıştır:
5567. Metin
الْأَوَّلُ: هُوَ مَا ذَكَرْنَا هُنَا مِنَ اسْتِعْمَالِ الْأُمَّةِ فِي الْبُرْهَةِ مِنَ الزَّمَنِ.
Birincisi: Burada zikrettiğimiz üzere, ümmet lafzının zamandan bir süre anlamında kullanılmasıdır.
5568. Metin
الثَّانِي: اسْتِعْمَالُهَا فِي الْجَمَاعَةِ مِنَ النَّاسِ، وَهُوَ الِاسْتِعْمَالُ الْغَالِبُ، كَقَوْلِهِ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَ الْآيَةَ [٢٨ \ ٢٣] ، وَقَوْلِهِ: وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ الْآيَةَ [١٠ \ ٤٧] ، وَقَوْلِهِ كَانَ النَّاسُ أُمَّةً الْآيَةَ [٢ \ ٢١٣] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
İkincisi: İnsan topluluğu anlamında kullanılmasıdır ki çoğunlukla bu anlamda kullanılır; nitekim şöyle buyurmuştur: { وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَ } “Orada [hayvanlarını] sulayan bir insan topluluğu buldu...” [28/23], { وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ } “Her ümmetin bir peygamberi vardır...” [10/47], { كَانَ النَّاسُ أُمَّةً } “İnsanlar tek bir ümmet idi...” [2/213] ve benzeri diğer ayetler.
5569. Metin
الثَّالِثُ: اسْتِعْمَالُ «الْأُمَّةِ» فِي الرَّجُلِ الْمُقْتَدَى بِهِ، كَقَوْلِهِ: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً
Üçüncüsü: «Ümmet» kelimesinin kendisine uyulan önder kişi hakkında kullanılmasıdır; nitekim şöyle buyurmuştur: { إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً
5570. Metin
الْآيَةَ [١٦ \ ١٢٠] .
} “Şüphesiz İbrahim tek başına bir ümmet idi...” [16/120].
5571. Metin
الرَّابِعُ: اسْتِعْمَالُ «الْأُمَّةِ» فِي الشَّرِيعَةِ وَالطَّرِيقَةِ، كَقَوْلِهِ: إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ الْآيَةَ [٤٣ \ ٢٢] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً الْآيَةَ [٢٣ \ ٥٢] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Dördüncüsü: «Ümmet» kelimesinin şeriat ve yol (din) anlamında kullanılmasıdır; nitekim şöyle buyurmuştur: { إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ } “Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk...” [43/22], { إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً } “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz (dininiz) tek bir ümmettir...” [23/52] ve benzeri diğer ayetler.
5572. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ.
Allah Teâlâ'nın: { مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ } “Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, dünyada onlara amellerinin karşılığını tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar” kavli.
5573. Metin
صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ مَنْ عَمِلَ عَمَلًا يُرِيدُ بِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا أَعْطَاهُ جَزَاءَ عَمَلِهِ فِي الدُّنْيَا، وَلَيْسَ لَهُ فِي الْآخِرَةِ إِلَّا النَّارُ.
Allah Teâlâ bu yüce ayette açıkça belirtmiştir ki: Kim dünya hayatını hedefleyerek bir amel işlerse, ona amelinin karşılığını dünyada verir; ahirette ise onun için cehennem ateşinden başka bir şey yoktur.
5574. Metin
وَنَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ الشُّورَى: وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ [٤٢ \ ٢٠] ، وَلَكِنَّهُ تَعَالَى يُبَيِّنُ فِي «سُورَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ» تَعْلِيقَ ذَلِكَ عَلَى مَشِيئَتِهِ جَلَّ وَعَلَا بِقَوْلِهِ: مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ فِيهَا مَا نَشَاءُ لِمَنْ نُرِيدُ الْآيَةَ [١٧ \ ١٨] ، وَقَدْ أَوْضَحْنَا هَذِهِ الْمَسْأَلَةَ غَايَةَ الْإِيضَاحِ فِي كِتَابِنَا «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، وَلِذَلِكَ اخْتَصَرْنَاهَا هُنَا.
Bu ayetin benzeri, Şûrâ suresindeki şu buyruktur: { وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ } “Kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz; ama ahirette onun hiçbir payı yoktur” [42/20]. Ancak Allah Teâlâ İsrâ suresinde bunun Kendi dilemesine bağlı olduğunu şu ayetle açıklamaktadır: { مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ فِيهَا مَا نَشَاءُ لِمَنْ نُرِيدُ } “Kim peşin olanı (dünyayı) isterse, orada dilediğimiz kimseye dilediğimiz şeyi çarçabuk veririz...” [17/18]. Biz bu meseleyi "Def'u Îhâmi'l-İztırâb 'an Âyâti'l-Kitâb" adlı eserimizde bu yüce ayetin bahsinde son derece açık bir şekilde izah ettiğimiz için burada kısa kestik.
5575. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمِنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ، صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ هَذَا الْقُرْآنَ لَا يَكْفُرُ بِهِ أَحَدٌ كَائِنًا مَنْ كَانَ إِلَّا دَخَلَ النَّارَ. وَهُوَ صَرِيحٌ فِي عُمُومِ رِسَالَةِ نَبِيِّنَا ﷺ إِلَى جَمِيعِ الْخَلْقِ، وَالْآيَاتُ الدَّالَّةُ عَلَى ذَلِكَ كَثِيرَةٌ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لِأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ [٦ \ ١٩] ، وَقَوْلِهِ: تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا [٢٥ \ ١] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ الْآيَةَ [٣٤ \ ٢٨] وَقَوْلِهِ: قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الْآيَةَ [٧ \ ١٥٨
Allah Teâlâ'nın: { وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ } “Hangi fırkadan kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir” kavli. Allah Teâlâ bu yüce ayette; kim olursa olsun bu Kur'an'ı inkâr eden her bir kimsenin mutlaka cehenneme gireceğini açıkça belirtmiştir. Bu, Peygamberimiz'in sallallâhu aleyhi ve sellem risaletinin bütün yaratılmışlara şamil olduğu konusunda sarihtir. Buna delalet eden ayetler pek çoktur; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لِأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ } “Bu Kur'an bana, onunla sizi ve [kendisine] ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolundu” [6/19], { تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا } “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan'ı indiren [Allah] pek yücedir” [25/1], { وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ } “Biz seni ancak bütün insanlara gönderdik...” [34/28], { قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا } “De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, sizin hepinize Allah'ın elçisiyim...” [7/158].
5576. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ الْآيَةَ، نَهَى اللَّهُ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ عَنِ الشَّكِّ فِي هَذَا الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، وَصَرَّحَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنَ اللَّهِ، وَالْآيَاتُ الْمُوَضِّحَةُ لِهَذَا الْمَعْنَى كَثِيرَةٌ جِدًّا، كَقَوْلِهِ: الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ الْآيَةَ [٢ \ ١، ٢] ، وَقَوْلِهِ: الم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَنَحْوِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ، وَالْمِرْيَةُ: الشَّكُّ.
Allah Teâlâ'nın: { فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ } “Artık ondan bir şüphe içinde olma; şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır...” kavli. Yüce Allah bu yüce ayette, bu yüce Kur'an hakkında şüpheye düşmeyi yasaklamış ve onun Allah'tan gelen hak olduğunu açıkça belirtmiştir. Bu manayı açıklayan ayetler pek çoktur; nitekim şöyle buyurmuştur: { الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ } “Elif. Lâm. Mîm. Bu, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan kitaptır...” [2/1-2], { الم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ } “Elif. Lâm. Mîm. Kitabın indirilişi -ki onda asla şüphe yoktur- Âlemlerin Rabbi tarafındandır” ve benzeri diğer ayetler. "Mirye" (الْمِرْيَةُ), şüphe demektir.
5577. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ، صَرَّحَ تَعَالَى
Allah Teâlâ'nın: { وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ } “Fakat insanların çoğu inanmazlar” kavli. Yüce Allah açıkça belirtmiştir ki:
5578. Metin
فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ بِأَنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ، وَبَيَّنَ ذَلِكَ أَيْضًا فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ وَمَا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ [١٢ \ ١٠٣] ، وَقَوْلِهِ وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ [٦ \ ١١٦] ، وَقَوْلِهِ: وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ [٣٧ \ ٧١] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ [٢٦ \ ٨، ٦٧، ١٠٣، ١٢١] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Bu yüce ayette insanların çoğunun inanmadığı bildirilmiştir. Bunu birçok yerde de açıklamıştır; nitekim şöyle buyurmuştur: { وَمَا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ } “Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu inanacak değillerdir” [12/103], { وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ } “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan seni saptırırlar” [6/116], { وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ } “Andolsun ki onlardan önce evvelkilerin çoğu da sapmıştı” [37/71], { إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ } “Şüphesiz bunda bir ibret vardır; yine de onların çoğu iman etmemiştir” [26/8, 67, 103, 121] ve benzeri diğer ayetler.
5579. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ الْآيَةَ، بَيَّنَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ الْكُفَّارَ الَّذِينَ يَصُدُّونَ النَّاسَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ; لِأَنَّهُمْ يُعَذَّبُونَ عَلَى ضَلَالِهِمْ، وَيُعَذَّبُونَ أَيْضًا عَلَى إِضْلَالِهِمْ غَيْرَهُمْ، كَمَا أَوْضَحَهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يُفْسِدُونَ [١٦ \ ٨٨] .
Allah Teâlâ'nın: { يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ } “Onlar için azap kat kat artırılır...” kavli. Allah Teâlâ bu yüce ayette; insanları Allah yolundan alıkoyan ve onu eğriltmek isteyen kâfirlerin kıyamet gününde azaplarının kat kat artırılacağını açıklamıştır; zira onlar hem kendi sapkınlıkları sebebiyle azap görecekler hem de başkalarını saptırmaları sebebiyle azap göreceklerdir. Nitekim Allah Teâlâ bunu şu buyruğuyla açıklamıştır: { الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يُفْسِدُونَ } “İnkâr edip de Allah'ın yolundan alıkoyanlara, bozgunculuk yapmaları sebebiyle azap üstüne azap ekledik” [16/88].
5580. Metin
وَبَيَّنَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ الْعَذَابَ يُضَاعَفُ لِلْأَتْبَاعِ وَالْمَتْبُوعِينَ، وَهُوَ قَوْلُهُ فِي الْأَعْرَافِ حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولَاهُمْ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ الْآيَةَ [٧ \ ٣٨] ، قَوْلُهُ تَعَالَى: مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ، فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ لِلْعُلَمَاءِ أَوْجُهٌ، بَعْضُهَا يَشْهَدُ لَهُ الْقُرْآنُ:
Başka bir yerde de azabın hem tabi olanlar hem de tabi olunanlar için kat kat artırılacağını açıklamıştır; bu da A'râf [suresindeki] şu buyruğudur: { حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولَاهُمْ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ } “Nihayet hepsi orada birbiri ardınca toplanınca, sonrakiler öncekiler için: 'Rabbimiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır; onlara ateşten kat kat azap ver!' derler. [Allah da]: 'Her biri için kat kat [azap] vardır' der...” [7/38]. Allah Teâlâ'nın: { مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ } “Onlar işitmeye güç yetiremezlerdi ve görmezlerdi” kavlinde âlimler için vecihler vardır; bunlardan bazılarına Kur'an şahitlik etmektedir:
5581. Metin
الْأَوَّلُ وَهُوَ اخْتِيَارُ ابْنِ جَرِيرٍ الطَّبَرِيِّ فِي تَفْسِيرِهِ، وَنَقَلَهُ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةَ: أَنَّ مَعْنَى مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ الْآيَةَ [١١ \ ٢٠] : أَنَّهُمْ لَا يَسْتَطِيعُونَ أَنْ يَسْمَعُوا الْحَقَّ سَمَاعَ مُنْتَفِعٍ، وَلَا أَنْ يُبْصِرُوهُ إِبْصَارَ مُهْتَدٍ ; لِاشْتِغَالِهِمْ بِالْكُفْرِ الَّذِي كَانُوا عَلَيْهِ مُقِيمِينَ عَنِ اسْتِعْمَالِ جَوَارِحِهِمْ فِي طَاعَةِ اللَّهِ تَعَالَى، وَقَدْ كَانَتْ لَهُمْ أَسْمَاعٌ وَأَبْصَارٌ.
Birincisi -ki İbn Cerîr et-Taberî'nin tefsirindeki tercihi budur ve bunu İbn Abbâs ile Katâde'den nakletmiştir-: { مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ } “Onlar işitmeye güç yetiremezlerdi...” [11/20] ayetinin manası; onlar hakkı faydalanan kimsenin duyması gibi duymaya, hidayete eren kimsenin görmesi gibi görmeye güç yetiremezlerdi demektir. Zira onlar, azalarını Allah Teâlâ'ya itaatte kullanmaktan uzak kalıp üzerinde ısrar ettikleri inkâr ile meşgul olmuşlardı; oysa işitmeleri ve görmeleri vardı.
5582. Metin
وَيَدُلُّ لِهَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ الْآيَةَ [٤٦ \ ٢٦] .
Buna Allah Teâlâ'nın şu buyruğu delalet etmektedir: { وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ } “Biz onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine hiçbir fayda sağlamadı; çünkü onlar Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlardı...” [46/26].
5583. Metin
الثَّانِي وَهُوَ أَظْهَرُهَا عِنْدِي: أَنَّ عَدَمَ الِاسْتِطَاعَةِ الْمَذْكُورَ فِي الْآيَةِ إِنَّمَا هُوَ لِلْخَتْمِ الَّذِي خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَأَسْمَاعِهِمْ، وَالْغِشَاوَةِ الَّتِي جَعَلَ عَلَى أَبْصَارِهِمْ.
İkincisi -ki bana göre en zahir olanı budur-: Ayette zikredilen güç yetirememe hali; Allah'ın onların kalplerine ve kulaklarına vurduğu mühürden, gözlerine çektiği perdeden ötürüdür.
5584. Metin
وَيَشْهَدُ لِهَذَا الْقَوْلِ قَوْلُهُ تَعَالَى: خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ [٢ \ ٧] ، وَقَوْلُهُ: إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا، وَنَحْوَ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Bu görüşe Allah Teâlâ'nın şu buyruğu şahitlik eder: { خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ } “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de bir perde vardır” [2/7], { إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا } “Şüphesiz biz, onu anlamasınlar diye kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk” ve benzeri diğer ayetler.
5585. Metin
وَذَلِكَ الْخَتْمُ وَالْأَكِنَّةُ عَلَى الْقُلُوبِ جَزَاءٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لَهُمْ عَلَى مُبَادَرَتِهِمْ إِلَى الْكُفْرِ
Kalpler üzerindeki bu mühür ve örtüler; onların kendi tercihleri ve iradeleriyle inkâra koşmalarına
5586. Metin
وَتَكْذِيبِ الرُّسُلِ بِاخْتِيَارِهِمْ وَمَشِيئَتِهِمْ كَمَا دَلَّتْ عَلَيْهِ آيَاتٌ كَثِيرَةٌ كَقَوْلِهِ: بَلْ طَبَعَ اللَّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ [٤ \ ١٥٥] ، وَقَوْلِهِ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ [٦١ \ ٥] ، وَقَوْلِهِ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا الْآيَةَ [٢ \ ١٠] ، وَقَوْلِهِ: وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ الْآيَةَ [٩ \ ١٢٥] ، وَقَوْلِهِ وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ الْآيَةَ [٦ \ ١١٠] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
ve peygamberleri yalanlamalarına karşılık Allah Teâlâ'dan bir cezadır. Nitekim pek çok ayet buna delalet etmiştir; Allah Teâlâ'nın şu buyruklarında olduğu gibi: { بَلْ طَبَعَ اللَّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ } “Bilakis Allah, inkârları sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir” [4/155], { فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ } “Onlar yoldan sapınca Allah da kalplerini saptırdı” [61/5], { فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا } “Onların kalplerinde bir hastalık vardır; Allah da onların hastalığını artırmıştır...” [2/10], { وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ } “Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, [bu sure] onların pisliğine pislik katmıştır...” [9/125], { وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ } “İlk defa inanmadıkları gibi onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz...” [6/110] ve benzeri diğer ayetler.
5587. Metin
الثَّالِثُ: أَنَّ الْمَعْنَى: مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ، أَيْ: لِشِدَّةِ كَرَاهِيَتِهِمْ لِكَلَامِ الرُّسُلِ، عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ فِي قَوْلِهِمْ: لَا أَسْتَطِيعُ أَنْ أَسْمَعَ كَذَا: إِذَا كَانَ شَدِيدَ الْكَرَاهِيَةِ وَالْبُغْضِ لَهُ، وَيَشْهَدُ لِهَذَا الْقَوْلِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ فِي وُجُوهِ الَّذِينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذِينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا [٢٢ \ ٧٢] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ الْآيَةَ [٤١ \ ٢٦] ، وَقَوْلُهُ وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ.
Üçüncüsü: Mananın; peygamberlerin sözlerine karşı duydukları aşırı nefret sebebiyle «işitmeye güç yetiremezlerdi» şeklinde olmasıdır. Nitekim Arapların bir şeyden son derece nefret edip hoşlanmadıklarında "falan şeyi dinlemeye tahammül edemiyorum / güç yetiremiyorum" deme adetleri vardır. Bu görüşe Allah Teâlâ'nın şu buyrukları şahitlik eder: { وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ فِي وُجُوهِ الَّذِينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذِينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا } “Kendilerine ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerindeki inkârı anlarsın; neredeyse kendilerine ayetlerimizi okuyanların üzerine saldıracak olurlar” [22/72], { وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ } “İnkâr edenler: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin...' dediler” [41/26], { وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ } “Doğrusu ben onları bağışlaman için her davet ettiğimde, parmaklarını kulaklarına tıkadılar...”.
5588. Metin
الرَّابِعُ: أَنْ «مَا» مَصْدَرِيَّةٌ ظَرْفِيَّةٌ، أَيْ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مُدَّةَ كَوْنِهِمْ يَسْتَطِيعُونَ أَنْ يَسْمَعُوا وَيُبْصِرُوا، أَيْ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ دَائِمًا.
Dördüncüsü: «mâ» (مَا) edatının masdariyye-i zarfiyye olmasıdır; yani işitmeye ve görmeye güç yetirebildikleri müddetçe azap onlar için kat kat artırılır; bu da onlara azabın daima kat kat artırılacağı manasına gelir.
5589. Metin
الْخَامِسُ: أَنْ «مَا» مَصْدَرِيَّةٌ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ بِنَزْعِ الْخَافِضِ، أَيْ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ بِسَبَبِ كَوْنِهِمْ يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَالْإِبْصَارَ فِي دَارِ الدُّنْيَا، وَتَرَكُوا الْحَقَّ مَعَ أَنَّهُمْ يَسْتَطِيعُونَ إِدْرَاكَهُ بِأَسْمَاعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ، وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي سُورَةِ النِّسَاءِ قَوْلَ الْأَخْفَشِ الْأَصْغَرِ بِأَنَّ النَّصْبَ بِنَزْعِ الْخَافِضِ مَقِيسٌ مُطْلَقًا عِنْدَ أَمْنِ اللَّبْسِ.
Beşincisi: «mâ» (مَا) edatının nez'u'l-hâfız (harf-i cerin düşürülmesi) yoluyla nasb mahallinde masdariyye olmasıdır; yani dünya yurdunda işitmeye ve görmeye güç yetirdikleri, işitme ve görme duyularıyla idrak etmeye güçleri yettiği halde hakkı terk ettikleri sebebiyle azap onlar için kat kat artırılır. Nisâ suresinde, el-Ahfeş el-Asgar'ın iltibas (karışıklık) korkusu bulunmadığında harf-i cerin düşürülmesiyle nasbın mutlak olarak kıyasî olduğu yönündeki görüşünü zikretmiştik.
5590. Metin
السَّادِسُ: أَنَّ قَوْلَهُ: مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ [١١ \ ٢٠] مِنْ صِفَةِ الْأَصْنَامِ الَّتِي اتَّخَذُوهَا أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ، فَيَكُونُ مُتَّصِلًا بِقَوْلِهِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ [١١ \ ٢٠] وَتَكُونُ جُمْلَةُ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ [١١ \ ٢٠] اعْتِرَاضِيَّةً، وَتَقْرِيرُ الْمَعْنَى عَلَى هَذَا الْقَوْلِ: وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ، أَيِ الْأَصْنَامُ الَّتِي اتَّخَذُوهَا أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ اللَّهِ، وَمَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ لَا يَصِحُّ أَنْ يَكُونَ وَلِيًّا لِأَحَدٍ.
Altıncısı: { مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ } “Onlar işitmeye güç yetiremezlerdi ve görmezlerdi” [11/20] kavlinin, Allah'tan başka edindikleri putların sıfatı olmasıdır. Bu takdirde bu ifade, { وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ } “Onların Allah'tan başka dostları da yoktu” [11/20] kavline bağlı olur ve { يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ } “Onlar için azap kat kat artırılır” [11/20] cümlesi ara cümle (i'tirâziyye) olur. Bu görüşe göre cümlenin takdiri şöyledir: Onların Allah'tan başka, işitmeye güç yetiremeyen ve görmeyen dostları yoktu; yani Allah'tan başka edindikleri putları kastedilmektedir. Zira işitmeyen ve görmeyen bir varlığın hiç kimseye dost ve yardımcı olması caiz değildir.
5591. Metin
وَيَشْهَدُ لِمَعْنَى هَذَا الْقَوْلِ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي «الْأَعْرَافِ» : أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا الْآيَةَ [٧ \ ١٩٥] ، وَنَحْوُهَا مِنَ الْآيَاتِ.
Bu görüşün anlamına A'râf [suresindeki] şu buyruk şahitlik eder: { أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا } “Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, yoksa görecek gözleri mi var veya işitecek kulakları mı var?...” [7/195] ve benzeri diğer ayetler.
5592. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي تَرْجَمَةِ هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ: أَنَّ الْآيَةَ الْكَرِيمَةَ قَدْ تَكُونُ فِيهَا أَقْوَالٌ،
Bu mübarek kitabın mukaddimesinde geçtiği üzere: Yüce ayet hakkında birden fazla görüş bulunabilir,
5593. Metin
وَكُلُّهَا يَشْهَدُ لَهُ قُرْآنٌ فَنَذْكُرُ الْجَمِيعَ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
ve bunların hepsine Kur'an şahitlik edebilir; bu durumda biz hepsini zikrederiz. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
5594. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ الْآيَةَ.
Allah Teâlâ'nın: { مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ } “İki zümrenin durumu; kör ve sağır olan ile gören ve işiten kimse gibidir...” kavli.