5869. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
5870. Metin
سُورَةُ يُوسُفَ
Yûsuf Suresi
5871. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: «Hani bir vakit Yûsuf babasına: 'Babacığım! Gerçekten ben [rüyada] on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm' demişti.»
5872. Metin
لَمْ يُبَيِّنْ هُنَا تَأْوِيلَ هَذِهِ الرُّؤْيَا، وَلَكِنَّهُ بَيَّنَهُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ فِي قَوْلِهِ: فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَى يُوسُفَ آوَى إِلَيْهِ أَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ آمِنِينَ وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا وَقَالَ يَا أَبَتِ هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا الْآيَةَ [١٢ \ ٩٩، ١٠٠] .
[Allah Teâlâ] burada bu rüyanın yorumunu açıklamamış; fakat bu kerim surede şu buyruğunda açıklamıştır: «[Yûsuf'un] huzuruna girdiklerinde ana babasını bağrına bastı ve: 'Allah'ın dilemesiyle Mısır'a güven içinde girin!' dedi. Ana babasını tahtın üstüne çıkardı ve hepsi onun huzurunda secdeye kapandılar. [Yûsuf] dedi ki: 'Babacığım! İşte bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi...'» ayeti [Yûsuf 12/99-100].
5873. Metin
وَمِنَ الْمَعْلُومِ أَنَّ رُؤْيَا الْأَنْبِيَاءِ وَحْيٌ.
Malumdur ki peygamberlerin rüyası vahiydir.
5874. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: «İşte böylece Rabbin seni seçecek ve sana olayların/sözlerin yorumunu (te'vîlü'l-ehâdîs) öğretecektir.»
5875. Metin
بَيَّنَ اللَّهُ جَلَّ وَعَلَا أَنَّهُ عَلَّمَ نَبِيَّهُ يُوسُفَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ، وَصَرَّحَ بِذَلِكَ أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: وَكَذَلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ [١٢ \ ٢١] .
Allah -celle ve alâ- peygamberi Yûsuf'a sözlerin/olayların yorumunu öğrettiğini bildirmiş ve bunu şu buyruğunda da açıkça ifade etmiştir: «İşte böylece Yûsuf'a o yerde güç ve imkân verdik; bunu ona sözlerin/olayların yorumunu öğretelim diye de [yaptık].» [Yûsuf 12/21].
5876. Metin
وَقَوْلِهِ: رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ [١٢ \ ١٠١] .
Ve [Yûsuf'un] şu sözünde: «Rabbim! Gerçekten bana mülkten [bir pay] verdin ve bana sözlerin/olayların yorumundan öğrettin...» [Yûsuf 12/101].
5877. Metin
وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي الْمُرَادِ بِتَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ.
İlim ehli, 'te'vîlü'l-ehâdîs' (تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ) ifadesinden kastedilen hususta ihtilaf etmişlerdir.
5878. Metin
فَذَهَبَ جَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ إِلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِذَلِكَ: تَعْبِيرُ الرُّؤْيَا، فَالْأَحَادِيثُ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ هِيَ الرُّؤْيَا، قَالُوا: لِأَنَّهَا إِمَّا حَدِيثُ نَفْسٍ، أَوْ مَلَكٍ، أَوْ شَيْطَانٍ.
İlim ehlinden bir grup, bununla kastedilenin 'rüya tabiri' olduğu görüşüne varmıştır. Bu görüşe göre 'ehâdîs' rüyalardır. Şöyle demişlerdir: Çünkü [rüya] ya nefsin konuşmasıdır (hadîsü nefs) ya da bir meleğin veya şeytanın konuşmasıdır.
5879. Metin
وَكَانَ يُوسُفُ أَعْبَرَ النَّاسِ لِلرُّؤْيَا، وَيَدُلُّ لِهَذَا الْوَجْهِ الْآيَاتُ الدَّالَّةُ عَلَى خِبْرَتِهِ بِتَأْوِيلِ الرُّؤْيَا، كَقَوْلِهِ: يَاصَاحِبَيِ السِّجْنِ أَمَّا أَحَدُكُمَا فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْرًا وَأَمَّا الْآخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِهِ قُضِيَ الْأَمْرُ الَّذِي فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِ [١٢ \ ٤١] ، وَقَوْلِهِ:
Yûsuf insanların rüyayı en iyi tabir edeni idi. Onun rüya tabirindeki uzmanlığına delalet eden ayetler de bu veche delildir; nitekim [şöyle] buyurmaktadır: «Ey zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine şarap sunacak, diğeri ise asılacak ve kuşlar başından yiyecektir. Fetvasını istediğiniz iş olup bitmiştir.» [Yûsuf 12/41] ve şu buyruğu:
5880. Metin
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي سُنْبُلِهِ [١٢ \ ٤٧] إِلَى قَوْلِهِ: يَعْصِرُونَ [١٢ \ ٤٩] .
«[Yûsuf] dedi ki: 'Âdetiniz üzere yedi yıl ekin ekersiniz; biçtiğinizi başağında bırakın...'» [Yûsuf 12/47] ayetinden «...sıkıp sağacaklar» [Yûsuf 12/49] buyruğuna kadar.
5881. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: الْمُرَادُ بِتَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ مَعْرِفَةُ مَعَانِي كُتُبِ اللَّهِ وَسُنَنِ الْأَنْبِيَاءِ، وَمَا غَمُضَ وَمَا اشْتَبَهَ عَلَى النَّاسِ مِنْ أَغْرَاضِهَا وَمَقَاصِدِهَا، يُفَسِّرُهَا لَهُمْ وَيَشْرَحُهَا، وَيَدُلُّهُمْ عَلَى مُودَعَاتِ حِكَمِهَا.
Bazı âlimler ise şöyle demiştir: 'Te'vîlü'l-ehâdîs'ten kasıt, Allah'ın kitaplarının ve peygamberlerin sünnetlerinin manalarını, bunların insanlara kapalı ve müşkil gelen maksat ve gayelerini bilmektir; [Yûsuf] bunları onlara tefsir edip açıklamakta ve içerdikleri hikmetleri onlara göstermektedir.
5882. Metin
وَسُمِّيَتْ أَحَادِيثَ ; لِأَنَّهَا يُحَدَّثُ بِهَا عَنِ اللَّهِ وَرُسُلِهِ، فَيُقَالُ: قَالَ اللَّهُ كَذَا، وَقَالَ رَسُولُهُ كَذَا، أَلَا تَرَى إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ [٧ \ ١٨٥] .
Bunlara 'ehâdîs' (sözler/haberler) denilmiştir; çünkü bunlar Allah'tan ve resullerinden nakledilerek anlatılır; nitekim 'Allah şöyle buyurdu, Resulü şöyle buyurdu' denilir. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Artık bundan sonra hangi söze (hadîs) inanacaklar?» [A'râf 7/185].
5883. Metin
وَقَوْلِهِ:
Ve şu buyruğu:
5884. Metin
اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ الْآيَةَ [٣٩ \ ٢٣] ، وَيَدُلُّ لِهَذَا الْوَجْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا [٢٨ \ ١٤] ، وَقَوْلُهُ: قَالَ لَا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا ذَلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي الْآيَةَ [١٢ \ ٣٧] .
«Allah sözün (hadîs) en güzelini indirmiştir...» [Zümer 39/23] ayeti. Bu veche şu ayetler de delalet eder: Yüce Allah'ın: «O, erginlik çağına erince kendisine hüküm ve ilim verdik» [Kasas 28/14] buyruğu ve: «Dedi ki: 'Size rızıklanacağınız bir yemek gelmeden önce, onun yorumunu daha o size gelmeden mutlaka haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir...'» [Yûsuf 12/37] ayeti.
5885. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: الظَّاهِرُ أَنَّ الْآيَاتِ الْمَذْكُورَةَ تَشْمَلُ ذَلِكَ كُلَّهُ مِنْ تَأْوِيلِ الرُّؤْيَا، وَعُلُومِ كُتُبِ اللَّهِ وَسُنَنِ الْأَنْبِيَاءِ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Bu eseri kaleme alan [Şinkîtî] -Allah onu bağışlasın- der ki: Zahir olan şudur ki, zikredilen ayetler rüya tabiri, Allah'ın kitaplarının ilimleri ve peygamberlerin sünnetleri olmak üzere bunların tamamını kapsamaktadır. İlim Yüce Allah katındadır.
5886. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: «Hani onlar demişlerdi ki: 'Yûsuf ile kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysa biz güçlü bir topluluğuz. Doğrusu babamız apaçık bir yanılgı (dalâl) içindedir.'»
5887. Metin
الظَّاهِرُ أَنَّ مُرَادَ أَوْلَادِ يَعْقُوبَ بِهَذَا الضَّلَالِ الَّذِي وَصَفُوا بِهِ أَبَاهُمْ - عَلَيْهِ وَعَلَى نَبِيِّنَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ إِنَّمَا هُوَ الذَّهَابُ عَنْ عِلْمِ حَقِيقَةِ الْأَمْرِ كَمَا يَنْبَغِي.
Zahir olan şudur ki, Ya'kûb'un oğullarının bu kerim ayette babalarını -ona ve Peygamberimize salât ve selâm olsun- vasfettikleri bu 'dalâl' (dalâlet/yanılgı) ile kastettikleri şey, meselenin hakiki mahiyetini gerektiği gibi bilmekten uzak kalmaktır.
5888. Metin
وَيَدُلُّ لِهَذَا وُرُودُ الضَّلَالِ بِهَذَا الْمَعْنَى فِي الْقُرْآنِ وَفِي كَلَامِ الْعَرَبِ. فَمِنْهُ بِهَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ تَعَالَى عَنْهُمْ مُخَاطِبِينَ أَبَاهُمْ: قَالُوا تَاللَّهِ إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ [١٢ \ ٩٥] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي نَبِيِّنَا ﷺ: وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى [٩٣ \ ٧] ، أَيْ لَسْتَ عَالِمًا بِهَذِهِ الْعُلُومِ الَّتِي لَا تُعْرَفُ إِلَّا بِالْوَحْيِ، فَهَدَاكَ إِلَيْهَا وَعَلَّمَكَهَا بِمَا أَوْحَى إِلَيْكَ مِنْ هَذَا الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، وَمِنْهُ بِهَذَا الْمَعْنَى قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Kur'an'da ve Arap kelamında 'dalâl' kelimesinin bu anlamda kullanılmış olması da buna delildir. Bu manadaki kullanımlardan biri, Yüce Allah'ın onların babalarına hitaben söylediklerini naklettiği şu buyruğudur: «Dediler ki: 'Allah'a andolsun sen hâlâ eski şaşkınlığında/yanılgında (dalâl) ısrar ediyorsun.'» [Yûsuf 12/95]. Yine Yüce Allah'ın Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hakkındaki: «Seni yolunu bilmez (dâll) bulup da doğru yola iletmedi mi?» [Duhâ 93/7] buyruğu da bu kabildendir; yani sen ancak vahiyle bilinebilecek olan bu ilimleri bilmiyordun, O da seni bu ilimlere ulaştırdı ve bu yüce Kur'an'dan sana vahyettiği şeylerle bunları sana öğretti. Bu anlamdaki kullanımlardan biri de şairin şu sözüdür:
5889. Metin
وَتَظُنُّ سَلْمَى أَنَّنِي أَبْغِي بِهَا ... بَدَلًا أَرَاهَا فِي الضَّلَالِ تَهِيمُ
«Ve Selma sanır ki ben ona karşılık bir başkasını arzuluyorum... / Oysa ben onu bir yanılgı içinde bocalarken görüyorum.»
5890. Metin
يَعْنِي أَنَّهَا غَيْرُ عَالِمَةٍ بِالْحَقِيقَةِ فِي ظَنِّهَا أَنَّهُ يَبْغِي بِهَا بَدَلًا وَهُوَ لَا يَبْغِي بِهَا بَدَلًا.
Yani kadın, kendisinin yerine bir başkasını arzuladığını zannetmekle hakikati bilmemektedir; oysa o, onun yerine bir başkasını arzuluyor değildir.
5891. Metin
وَلَيْسَ مُرَادُ أَوْلَادِ يَعْقُوبَ الضَّلَالَ فِي الدَّيْنِ ; إِذْ لَوْ أَرَادُوا ذَلِكَ لَكَانُوا كُفَّارًا، وَإِنَّمَا مُرَادُهُمْ أَنَّ أَبَاهُمْ فِي زَعْمِهِمْ فِي ذَهَابٍ عَنْ إِدْرَاكِ الْحَقِيقَةِ، وَإِنْزَالِ الْأَمْرِ مَنْزِلَتَهُ اللَّائِقَةَ بِهِ، حَيْثُ آثَرَ اثْنَيْنِ عَلَى عَشَرَةٍ، مَعَ أَنَّ الْعَشَرَةَ أَكْثَرُ نَفْعًا لَهُ، وَأَقْدَرُ عَلَى الْقِيَامِ بِشُئُونِهِ وَتَدْبِيرِ أُمُورِهِ.
Ya'kûb'un oğullarının maksadı dinde sapıklık (dalâlet) değildir; zira şayet bunu kastetselerdi kâfir olurlardı. Onların maksadı ancak şudur: Kendi iddialarına göre babaları hakikati idrak etmekten ve meseleyi layık olduğu yere koymaktan uzaktır; çünkü on kişi kendisine daha faydalı ve onun işlerini görüp tedbirini almaya daha muktedir olduğu halde, iki kişiyi on kişiye tercih etmiştir.
5892. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ الضَّلَالَ أُطْلِقَ فِي الْقُرْآنِ إِطْلَاقَيْنِ آخَرَيْنِ:
Bil ki 'dalâl' (ضَلَال) kelimesi Kur'an'da iki farklı anlamda daha kullanılmıştır:
5893. Metin
أَحَدُهُمَا الضَّلَالُ فِي الدِّينِ، أَيِ الذَّهَابُ عَنْ طَرِيقِ الْحَقِّ الَّتِي جَاءَتْ بِهَا الرُّسُلُ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ وَسَلَامُهُ، وَهَذَا أَشْهَرُ مَعَانِيهِ فِي الْقُرْآنِ، وَمِنْهُ بِهَذَا الْمَعْنَى: غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ [١ \ ٧] وَقَوْلُهُ: وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ [٣٧ \ ٧١] ، وَقَوْلُهُ: وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا [٣٦ \ ٦٢] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Birincisi: Dinde sapıklıktır; yani peygamberlerin -Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- getirdiği hak yoldan sapmaktır. Kur'an'da bu kelimenin en meşhur anlamı budur. Bu manadaki kullanımlardan bazıları şunlardır: «Gazaba uğramışların ve sapmışların (dâllîn) [yoluna] değil» [Fâtihâ 1/7], «Andolsun, onlardan önce evvelkilerin çoğu da sapmıştı» [Sâffât 37/71], «Andolsun O, sizden nice nesilleri saptırmıştı» [Yâsîn 36/62] ve benzeri ayetler.
5894. Metin
الثَّانِي إِطْلَاقُ الضَّلَالِ بِمَعْنَى الْهَلَاكِ، وَالْغَيْبَةِ، مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ: ضَلَّ السَّمْنُ فِي
İkincisi: Helak olmak ve kaybolup gitmek anlamında 'dalâl' kullanımıdır. Arapların: «ضَلَّ السَّمْنُ فِي الطَّعَامِ» (Yağ yemeğin içinde kaybolup tükendi) sözünden gelir;
5895. Metin
الطَّعَامِ، إِذَا غَابَ فِيهِ وَهَلَكَ فِيهِ، وَلِذَلِكَ تُسَمِّي الْعَرَبُ الدَّفْنَ إِضْلَالًا ; لِأَنَّهُ تَغْيِيبٌ فِي الْأَرْضِ يَئُولُ إِلَى اسْتِهْلَاكِ عِظَامِ الْمَيِّتِ فِيهَا ; لِأَنَّهَا تَصِيرُ رَمِيمًا وَتَمْتَزِجُ بِالْأَرْضِ، وَمِنْهُ بِهَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ تَعَالَى: وَقَالُوا أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الْأَرْضِ الْآيَةَ [٣٢ \ ١٠] .
yemeğin içinde kaybolup yok olduğunda böyle denir. Bundan dolayı Araplar defnetmeye 'ıdlâl' (إضلال) derler; zira bu, toprakta kaybolup gitmedir ve ölünün kemiklerinin toprakta çürüyüp yok olmasıyla sonuçlanır; çünkü kemikler çürür ve toprağa karışır. Yüce Allah'ın şu buyruğu bu anlamdadır: «Ve dediler ki: 'Toprağın içinde kaybolup yok olduğumuz (dalelnâ) zaman mı?...'» [Secde 32/10].
5896. Metin
وَمِنْ إِطْلَاقِ الضَّلَالِ عَلَى الْغَيْبَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ [٧ \ ٥٣] ، أَيْ: غَابَ وَاضْمَحَلَّ.
'Dalâl' kelimesinin kaybolup yok olma anlamında kullanımına Yüce Allah'ın şu buyruğu da örnektir: «Uydurdukları şeyler onlardan kaybolup gitti (dalle).» [A'râf 7/53], yani kayboldu ve yok oldu.
5897. Metin
وَمِنْ إِطْلَاقِ الضَّلَالِ عَلَى الدَّفْنِ قَوْلُ نَابِغَةِ ذُبْيَانَ:
'Dalâl' kökünün defnetmek anlamında kullanımına Nâbiga ez-Zübyânî'nin şu sözü örnektir:
5898. Metin
فَآبَ مُضِلُّوهُ بِعَيْنٍ جَلِيَّةٍ ... وَغُودِرَ بِالْجَوْلَانِ حَزْمٌ وَنَائِلُ
«Onu defnedenler (mudillûhu) apaçık, kesin bir haberle döndüler... / Ve Cevlân'da azim ve cömertlik geride bırakıldı.»
5899. Metin
فَقَوْلُهُ: مُضِلُّوهُ، يَعْنِي دَافِنِيهِ، وَقَوْلُهُ: بِعَيْنٍ جَلِيَّةٍ، أَيْ: بِخَبَرٍ يَقِينٍ، وَالْجَوْلَانُ: جَبَلٌ دُفِنَ عِنْدَهُ الْمَذْكُورُ.
Şairin 'mudillûhu' (مُضِلُّوهُ) sözü 'onu defnedenler' demektir. 'Bi-aynin celiyyetin' (بِعَيْنٍ جَلِيَّةٍ) sözü ise 'kesin bir haberle' demektir. el-Cevlân ise adı geçen kişinin yanına defnedildiği bir dağdır.
5900. Metin
وَمِنَ الضَّلَالِ بِمَعْنَى الْغَيْبَةِ وَالِاضْمِحْلَالِ قَوْلُ الْأَخْطَلِ:
'Dalâl' kelimesinin kaybolma ve yok olma anlamında kullanımına Ahtal'ın şu sözü de örnektir:
5901. Metin
كُنْتُ الْقَذَى فِي مَوْجٍ أَكْدَرَ ... مُزْبِدٍ قَذَفَ الْأَتِيُّ بِهِ فَضَلَّ ضَلَالَا
«Ben bulanık ve köpüklü bir dalganın içindeki çerçöp gibiydim... / Coşkun sel onu fırlatıp attı da büsbütün kaybolup gitti (fədalle dalâlâ).»
5902. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Bir diğer şairin şu sözü de böyledir:
5903. Metin
أَلَمْ تَسْأَلْ فَتُخْبِرْكَ الدِّيَارُ ... عَنِ الْحَيِّ الْمُضَلَّلِ أَيْنَ سَارُوا
«Sormaz mısın ki o yurtlar sana haber versin / O kaybolup giden (el-mudallel) kabilenin nereye gittiğini?»
5904. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: «Onu götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdiklerinde... Ve biz ona: 'Andolsun ki sen onlara, hiç farkında değillerken bu işlerini haber vereceksin' diye vahyettik.»
5905. Metin
أَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ أَوْحَى إِلَى يُوسُفَ عَلَيْهِ وَعَلَى نَبِيِّنَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ أَنَّهُ سَيُنْبِئُ إِخْوَتَهُ بِهَذَا الْأَمْرِ الَّذِي فَعَلُوا بِهِ فِي حَالِ كَوْنِهِمْ لَا يَشْعُرُونَ.
Yüce Allah bu kerim ayette, Yûsuf'a -ona ve Peygamberimize salât ve selâm olsun-, kardeşlerine yaptıkları bu işi onlar farkında değillerken haber vereceğini vahyettiğini bildirmiştir.
5906. Metin
ثُمَّ صَرَّحَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ بِأَنَّهُ جَلَّ وَعَلَا أَنْجَزَ ذَلِكَ الْوَعْدَ فِي قَوْلِهِ: قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَأَخِيهِ إِذْ أَنْتُمْ جَاهِلُونَ [١٢ \ ٨٩] .
Sonra bu kerim surede, Yüce Allah'ın bu vaadi yerine getirdiğini şu buyruğunda açıkça belirtmiştir: «[Yûsuf] dedi ki: 'Siz cahil kimseler iken Yûsuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı bildiniz mi?'» [Yûsuf 12/89].
5907. Metin
وَصَرَّحَ بِعَدَمِ شُعُورِهِمْ بِأَنَّهُ يُوسُفُ فِي قَوْلِهِ: وَجَاءَ إِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ [١٢ \ ٥٨] .
Onun Yûsuf olduğunu fark etmediklerini de şu buyruğunda açıkça ifade etmiştir: «Yûsuf'un kardeşleri gelip huzuruna girdiler; [Yûsuf] onları hemen tanıdı, onlarsa onu tanıyamamışlardı.» [Yûsuf 12/58].
5908. Metin
وَهَذَا الَّذِي ذَكَرْنَا أَنَّ الْعَامِلَ فِي الْجُمْلَةِ الْحَالِيَّةِ هُوَ قَوْلُهُ: لَتُنَبِّئَنَّهُمْ [١٢ \ ١٥] ، أى: لَتُخْبِرَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا فِي حَالِ كَوْنِهِمْ لَا يَشْعُرُونَ بِأَنَّكَ يُوسُفُ، هُوَ الظَّاهِرُ.
Bizim belirttiğimiz üzere, hal cümlesinin âmilinin «onlara mutlaka haber vereceksin» (لَتُنَبِّئَنَّهُمْ) [Yûsuf 12/15] buyruğu olduğu, yani 'senin Yûsuf olduğunun farkında değillerken onlara bu işlerini haber vereceksin' manasında olduğu zahir olan görüştür.
5909. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ عَامِلَ الْحَالِ هُوَ قَوْلُهُ: وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ [١٢ \ ١٥] ، وَعَلَيْهِ فَالْمَعْنَى: أَنَّ ذَلِكَ الْإِيحَاءَ وَقَعَ فِي حَالِ كَوْنِهِمْ لَا يَشْعُرُونَ بِأَنَّهُ أُوحِيَ إِلَيْهِ ذَلِكَ.
Şöyle de denilmiştir: Halin âmili «ona vahyettik» (وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ) [Yûsuf 12/15] buyruğudur. Buna göre mana: Bu vahiy, onlar kendisine vahiy geldiğinin farkında değillerken gerçekleşmiştir.
5910. Metin
وَقَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ جُمْهُورُ الْقُرَّاءِ: غَيَابَةِ الْجُبِّ [١٢ \ ١٥] بِالْإِفْرَادِ، وَقَرَأَ نَافِعٌ «غَيَابَاتِ الْجُبِّ» بِصِيغَةِ الْجَمْعِ، وَكُلُّ شَيْءٍ غَيَّبَ عَنْكَ شَيْئًا فَهُوَ غَيَابَةٌ، وَمِنْهُ قِيلَ لِلْقَبْرِ
Kurrânın cumhuru bu ayeti «gayâbeti'l-cübb» (غَيَابَةِ الْجُبِّ) [Yûsuf 12/15] şeklinde tekil olarak; Nâfi' ise çoğul sığasıyla «gayâbâti'l-cübb» (غَيَابَاتِ الْجُبِّ) şeklinde okumuştur. Senden bir şeyi gizleyen her şeye 'gayâbe' (غَيَابَة) denir; bu sebeple kabre de
5911. Metin
غَيَابَةٌ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
'gayâbe' denilmiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
5912. Metin
وَإِنْ أَنَا يَوْمًا غَيَّبَتْنِي غَيَابَتِي ... فَسِيرُوا بِسَيْرِي فِي الْعَشِيرَةِ وَالْأَهْلِ
«Şayet bir gün kabrim (gayâbetî) beni gizleyip kaybederse... / Aşiret ve aile içinde benim yolumu izleyin.»
5913. Metin
وَالْجَمْعُ فِي قِرَاءَةِ نَافِعٍ نَظَرًا إِلَى تَعَدُّدِ أَجْزَاءِ قَعْرِ الْجُبِّ الَّتِي تُغَيِّبُ الدَّاخِلَ فِيهَا عَنِ الْعِيَانِ.
Nâfi'nin kıraatindeki çoğul kullanım, kuyunun dibinde içeri gireni gözden kaybedip gizleyen kısımların çokluğu dikkate alınarak yapılmıştır.
5914. Metin
وَاخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي جَوَابِ «لَمَّا» مِنْ قَوْلِهِ فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ أَمُثْبَتٌ هُوَ أَمْ مَحْذُوفٌ؟
Âlimler, «Onu alıp götürdüklerinde...» (فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ) buyruğundaki «lemmâ» (لَمَّا) edatının cevabının lafızda mevcut mu yoksa mahzuf mu olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.
5915. Metin
فَقِيلَ: هُوَ مُثْبَتٌ، وَهُوَ قَوْلُهُ: قَالُوا يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ الْآيَةَ [١٢ \ ١٧] ، أَيْ: لَمَّا كَانَ كَذَا وَكَذَا قَالُوا يَا أَبَانَا وَاسْتَحْسَنَ هَذَا الْوَجْهَ أَبُو حَيَّانَ.
Denilmiştir ki: O lafızda mevcuttur ve o da «'Ey babamız! Biz yarış yapmak üzere gittik...' dediler» [Yûsuf 12/17] buyruğudur; yani 'şöyle şöyle olunca, ey babamız dediler' demektir. Ebû Hayyân bu vechi güzel bulmuştur.
5916. Metin
وَقِيلَ: جَوَابُ «لَمَّا» هُوَ قَوْلُهُ: أَوْحَيْنَا [١٢ \ ١٥] وَالْوَاوُ صِلَةٌ، وَهَذَا مَذْهَبُ الْكُوفِيِّينَ، تُزَادُ عِنْدَهُمُ الْوَاوُ فِي جَوَابِ «لَمَّا، وَحَتَّى، وَإِذَا» ، وَعَلَى ذَلِكَ خَرَّجُوا قَوْلَهُ تَعَالَى: فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ وَنَادَيْنَاهُ الْآيَةَ [٣٧ \ ١٠٣، ١٠٤] ، وَقَوْلَهُ: حَتَّى إِذَا جَاءُوهَا وَفُتِحَتْ أَبْوَابُهَا الْآيَةَ [٣٩ \ ٧٣] ، وَقَوْلَ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Denilmiştir ki: «Lemmâ»nın cevabı «vahyettik» (أَوْحَيْنَا) [Yûsuf 12/15] kelimesidir, [başındaki] vav ise sıladır (zâidedir). Bu, Kûfelilerin mezhebidir; onlara göre 'lemmâ', 'hattâ' ve 'izâ'nın cevabında vav zâide olarak gelebilir. Yüce Allah'ın: «Her ikisi de teslim olup [İbrâhim] onu şakağı üzerine yatırınca... Ve biz ona seslendik...» [Sâffât 37/103-104] buyruğunu, «Oraya geldiklerinde ve kapıları açıldığında...» [Zümer 39/73] ayetini ve İmruü'l-Kays'ın şu sözünü buna göre tevil etmişlerdir:
5917. Metin
فَلَمَّا أَجَزْنَا سَاحَةَ الْحَيِّ وَانْتَحَى ... بِنَا بَطْنُ حُقْفٍ ذِي رُكَامٍ عَقَنْقَلِ
«Kabilenin avlusunu geçtiğimizde ve yığılmış kum tepelerinin iç kısmı bizi alıp götürdüğünde...»
5918. Metin
أَيْ: لَمَّا أَجَزْنَا سَاحَةَ الْحَيِّ انْتَحَى.
Yani: Kabilenin avlusunu geçtiğimizde bizi alıp götürdü [demektir].
5919. Metin
وَقِيلَ: جَوَابُ «لَمَّا» مَحْذُوفٌ، وَهُوَ قَوْلُ الْبَصْرِيِّينَ، وَاخْتُلِفَ فِي تَقْدِيرِهِ، فَقِيلَ: إِنَّ تَقْدِيرَهُ فَعَلُوا بِهِ مَا فَعَلُوا مِنَ الْأَذَى.
Denilmiştir ki: «Lemmâ»nın cevabı mahzuftur; bu da Basralıların görüşüdür. Onun takdiri konusunda ihtilaf edilmiş olup, bir görüşe göre takdiri şöyledir: 'Ona yaptıkları eziyetleri yaptılar.'
5920. Metin
وَقَدَّرَهُ بَعْضُهُمْ: فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ عَظُمَتْ فِتْنَتُهُمْ.
Bazıları da şöyle takdir etmiştir: 'Onu alıp götürdüklerinde ve kuyunun dibine atmaya karar verdiklerinde imtihanları/fitneleri büyüdü.'
5921. Metin
وَقَدَّرَهُ بَعْضُهُمْ: فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ جَعَلُوهُ فِيهَا.
Bazıları ise şöyle takdir etmiştir: 'Onu alıp götürdüklerinde ve kuyunun dibine atmaya karar verdiklerinde onu oraya attılar.'
5922. Metin
وَاسْتَظْهَرَ هَذَا الْأَخِيرَ أَبُو حَيَّانَ ; لِأَنَّ قَوْلَهُ: وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ [١٢ \ ١٥] يَدُلُّ عَلَى هَذَا الْمُقَدَّرِ. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Ebû Hayyân bu son görüşü kuvvetli (zâhir) bulmuştur; zira { وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ } “onu koymaya karar verdiklerinde” [Yûsuf 12/15] buyruğu bu takdire delalet etmektedir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
5923. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ.
Yüce Allah'ın buyruğu: { وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ } “Andolsun ki kadın ona meyletti; eğer Rabbinin delilini görmemiş olsaydı o da kadına meyledecekti.”
5924. Metin
ظَاهِرُ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ قَدْ يُفْهَمُ مِنْهُ أَنَّ يُوسُفَ عَلَيْهِ وَعَلَى نَبِيِّنَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ هَمَّ بِأَنْ يَفْعَلَ مَعَ تِلْكَ الْمَرْأَةِ مِثْلَ مَا هَمَّتْ هِيَ بِهِ مِنْهُ، وَلَكِنَّ الْقُرْآنَ الْعَظِيمَ بَيَّنَ بَرَاءَتَهُ ﵊ مِنَ الْوُقُوعِ فِيمَا لَا يَنْبَغِي حَيْثُ بَيَّنَ شَهَادَةَ كُلِّ مَنْ لَهُ تَعَلُّقٌ بِالْمَسْأَلَةِ بِبَرَاءَتِهِ، وَشَهَادَةَ اللَّهِ لَهُ بِذَلِكَ وَاعْتِرَافَ إِبْلِيسَ بِهِ.
Bu yüce ayetin zahirinden, Yûsuf'un -ona ve Peygamberimize salât ve selâm olsun- kadının kendisine kastettiği gibi o kadına kastettiği anlaşılabilir. Fakat yüce Kur'an, bu hadiseyle ilgisi bulunan herkesin onun masumiyetine şahitliğini, Yüce Allah'ın buna dair şehadetini ve İblis'in de bunu ikrar ettiğini açıklayarak onun (aleyhisselâm) uygunsuz bir duruma düşmekten berî olduğunu beyan etmiştir.
5925. Metin
أَمَّا الَّذِينَ لَهُمْ تَعَلُّقٌ بِتِلْكَ الْوَاقِعَةِ فَهُمْ: يُوسُفُ، وَالْمَرْأَةُ، وَزَوْجُهَا، وَالنِّسْوَةُ،
O hadiseyle ilgisi bulunanlar şunlardır: Yûsuf, kadın, kadının kocası, kadınlar
5926. Metin
وَالشُّهُودُ.
ve şahitlerdir.
5927. Metin
أَمَّا جَزْمُ يُوسُفَ بِأَنَّهُ بَرِيءٌ مِنْ تِلْكَ الْمَعْصِيَةِ فَذَكَرَهُ تَعَالَى فِي قَوْلِهِ: هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي [١٢ \ ٢٦] ، وَقَوْلِهِ: قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ.
Yûsuf'un o günahtan berî olduğuna kesin olarak inanıp bunu ifade etmesi hususunu Yüce Allah şu buyruklarında zikretmiştir: { هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي } “Kendisi benden murat almak istedi” [Yûsuf 12/26] ve { قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ } “Rabbim! Zindan, bunların beni davet ettiği şeyden bana daha sevimlidir, dedi.”
5928. Metin
وَأَمَّا اعْتِرَافُ الْمَرْأَةِ بِذَلِكَ فَفِي قَوْلِهَا لِلنِّسْوَةِ: وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ [١٢ \ ٣٢] ، وَقَوْلِهَا: الْآنَ حَصْحَصَ الْحَقُّ أَنَا رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ [١٢ \ ٥١] .
Kadının bunu itiraf etmesi ise diğer kadınlara hitaben söylediği şu sözdedir: { وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ } “Andolsun ki ben ondan murat almak istedim de o iffetini korudu” [Yûsuf 12/32] ve yine kadının şu sözündedir: { الْآنَ حَصْحَصَ الْحَقُّ أَنَا رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ } “Şimdi hak açığa çıktı; ben ondan murat almak istemiştim, o ise şüphesiz doğru söyleyenlerdendir” [Yûsuf 12/51].
5929. Metin
وَأَمَّا اعْتِرَافُ زَوْجِ الْمَرْأَةِ فَفِي قَوْلِهِ: قَالَ إِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا وَاسْتَغْفِرِي لِذَنْبِكِ إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ [١٢ \ ٢٨، ٢٩] .
Kadının kocasının itirafı ise onun şu sözündedir: { قَالَ إِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا وَاسْتَغْفِرِي لِذَنْبِكِ إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ } “Dedi ki: 'Şüphesiz bu sizin tuzaklarınızdandır; doğrusu sizin tuzağınız pek büyüktür. Yûsuf! Sen bundan vazgeç (bunu kimseye söyleme); [ey kadın] sen de günahının bağışlanmasını dile, çünkü sen günahkârlardan oldun!'” [Yûsuf 12/28-29].
5930. Metin
وَأَمَّا اعْتِرَافُ الشُّهُودِ بِذَلِكَ فَفِي قَوْلِهِ: وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ الْآيَةَ [١٢ \ ٢٦] .
Şahitlerin bunu itirafı ise şu ayettedir: { وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ } “Kadının ailesinden bir şahit de şöyle şahitlik etti: Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, o ise yalancılardandır...” [Yûsuf 12/26].
5931. Metin
وَأَمَّا شَهَادَةُ اللَّهِ جَلَّ وَعَلَا بِبَرَاءَتِهِ فَفِي قَوْلِهِ: كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ [١٢ \ ٢٤] .
Yüce Allah'ın onun masumiyetine şehadeti ise şu buyruğundadır: { كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ } “Biz ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o bizim ihlaslı kılınmış kullarımızdandı” [Yûsuf 12/24].
5932. Metin
قَالَ الْفَخْرُ الرَّازِيُّ فِي «تَفْسِيرِهِ» : قَدْ شَهِدَ اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ عَلَى طَهَارَتِهِ أَرْبَعَ مَرَّاتٍ:
Fahreddin er-Râzî «Tefsir»inde şöyle demiştir: Yüce Allah bu yüce ayette onun pâklığına dört defa şehadet etmiştir:
5933. Metin
أَوَّلُهَا: لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ، وَاللَّامُ لِلتَّأْكِيدِ وَالْمُبَالَغَةِ.
Birincisi: { لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ } “Ondan kötülüğü uzaklaştıralım diye” buyruğudur; [başındaki] lâm tekit ve mübalağa içindir.
5934. Metin
وَالثَّانِي قَوْلُهُ: وَالْفَحْشَاءَ، أَيْ: وَكَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ الْفَحْشَاءَ.
İkincisi: { وَالْفَحْشَاءَ } “ve fuhşu” buyruğudur; yani 've aynı şekilde ondan fuhşu da uzaklaştıralım diye' demektir.
5935. Metin
وَالثَّالِثُ قَوْلُهُ: إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا، مَعَ أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا [٢٥ \ ٦٣] .
Üçüncüsü: { إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا } “Çünkü o bizim kullarımızdandır” buyruğudur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا } “Rahmân'ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller kendilerine laf attığında 'Selâm!' derler” [Furkân 25/63].
5936. Metin
وَالرَّابِعُ قَوْلُهُ: الْمُخْلَصِينَ، وَفِيهِ قِرَاءَتَانِ: قِرَاءَةٌ بِاسْمِ الْفَاعِلِ، وَأُخْرَى بِاسْمِ الْمَفْعُولِ.
Dördüncüsü: { الْمُخْلَصِينَ } buyruğudur. Bu kelimede iki kıraat vardır: Biri ism-i fâil kıraati [el-muhlisîn], diğeri ism-i mef'ûl kıraatidir [el-muhlasîn].
5937. Metin
فَوُرُودُهُ بِاسْمِ الْفَاعِلِ يَدُلُّ عَلَى كَوْنِهِ آتِيًا بِالطَّاعَاتِ وَالْقُرُبَاتِ مَعَ صِفَةِ الْإِخْلَاصِ.
İsm-i fâil olarak gelmesi, onun ihlas vasfıyla taatleri ve kurbetleri (ibadetleri) yerine getiren biri olduğuna delalet eder.
5938. Metin
وَوُرُودُهُ بِاسْمِ الْمَفْعُولِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى اسْتَخْلَصَهُ لِنَفْسِهِ، وَاصْطَفَاهُ لِحَضْرَتِهِ.
İsm-i mef'ûl olarak gelmesi ise Yüce Allah'ın onu Kendisi için seçip arındırdığına ve huzuruna layık kıldığına delalet eder.
5939. Metin
وَعَلَى كِلَا الْوَجْهَيْنِ: فَإِنَّهُ مِنْ أَدَلِّ الْأَلْفَاظِ عَلَى كَوْنِهِ مُنَزَّهًا عَمَّا أَضَافُوهُ إِلَيْهِ. اهـ مِنْ تَفْسِيرِ الرَّازِيِّ.
Her iki veche göre de bu lafız, onun kendisine nispet edilen şeylerden münezzeh olduğuna en çok delalet eden kelimelerdendir. (Râzî Tefsiri'nden nakil bitti.)
5940. Metin
وَيُؤَيِّدُ ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: مَعَاذَ اللَّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ [١٢ \ ٢٣] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunu desteklemektedir: { مَعَاذَ اللَّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ } “[Yûsuf] dedi ki: 'Allah'a sığınırım! Şüphesiz o benim efendimdir, bana güzel bir makam verdi. Muhakkak ki zalimler kurtuluşa eremezler'” [Yûsuf 12/23].
5941. Metin
وَأَمَّا إِقْرَارُ إِبْلِيسَ بِطَهَارَةِ يُوسُفَ وَنَزَاهَتِهِ فَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى: قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ [٣٨ \ ٨٢، ٨٣] ، فَأَقَرَّ بِأَنَّهُ لَا يُمْكِنُهُ إِغْوَاءُ الْمُخْلَصِينَ، وَلَا شَكَّ أَنَّ يُوسُفَ مِنَ الْمُخْلَصِينَ، كَمَا صَرَّحَ تَعَالَى بِهِ فِي قَوْلِهِ: إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ، فَظَهَرَتْ دَلَالَةُ الْقُرْآنِ مِنْ جِهَاتٍ مُتَعَدِّدَةٍ عَلَى بَرَاءَتِهِ مِمَّا لَا يَنْبَغِي.
İblis'in Yûsuf'un pâklığını ve masumiyetini ikrar etmesi ise Yüce Allah'ın şu buyruğundadır: { قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ } “[İblis] dedi ki: 'Senin izzetine yemin olsun ki, onlardan ihlaslı kılınmış kulların müstesna, hepsini mutlaka azdıracağım'” [Sâd 38/82-83]. Böylece ihlaslı kılınmış kulları saptırmaya gücünün yetmeyeceğini ikrar etmiştir. Hiç şüphe yok ki Yûsuf da ihlaslı kılınmış kullardandır; nitekim Yüce Allah: { إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ } “Çünkü o bizim ihlaslı kılınmış kullarımızdandı” buyruğunda bunu açıkça belirtmiştir. Böylece Kur'an'ın birçok yönden onun uygunsuz bir durumdan berî olduğuna delaleti ortaya çıkmış bulunmaktadır.
5942. Metin
وَقَالَ الْفَخْرُ الرَّازِيُّ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ مَا نَصُّهُ: وَعِنْدَ هَذَا نَقُولُ: هَؤُلَاءِ الْجُهَّالُ الَّذِينَ نَسَبُوا إِلَى يُوسُفَ ﵇ هَذِهِ الْفَضِيحَةَ، إِنْ كَانُوا مِنْ أَتْبَاعِ دِينِ اللَّهِ تَعَالَى فَلْيَقْبَلُوا شَهَادَةَ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى طَهَارَتِهِ، وَإِنْ كَانُوا مِنْ أَتْبَاعِ إِبْلِيسَ وَجُنُودِهِ فَلْيَقْبَلُوا شَهَادَةَ إِبْلِيسَ عَلَى طَهَارَتِهِ، وَلَعَلَّهُمْ يَقُولُونَ: كُنَّا فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ تَلَامِذَةَ إِبْلِيسَ، إِلَى أَنْ تَخَرَّجْنَا عَلَيْهِ فَزِدْنَا فِي السَّفَاهَةِ عَلَيْهِ، كَمَا قَالَ الْخَوَارِزْمِيُّ:
Fahreddin er-Râzî bu ayetin tefsirinde aynen şöyle demiştir: 'Bu noktada deriz ki: Yûsuf'a (aleyhisselâm) bu çirkinliği isnat eden bu cahiller, şayet Yüce Allah'ın dinine uyan kimselerdense Yüce Allah'ın onun pâklığına dair şehadetini kabul etsinler; yok eğer İblis'in ve ordusunun tâbilerindense o vakit İblis'in onun pâklığına dair şehadetini kabul etsinler! Belki de onlar şöyle demektedirler: 'Biz başlangıçta İblis'in talebeleriydik, derken ondan mezun olduk da sefihlikte onu bile aştık!' Nitekim Hârizmî şöyle demiştir:
5943. Metin
وَكُنْتُ امْرَأً مِنْ جُنْدِ إِبْلِيسَ فَارْتَقَى ... بِي الدَّهْرُ حَتَّى صَارَ إِبْلِيسُ مِنْ جُنْدِي
Ben İblis'in ordusundan bir adamdım, derken zaman beni öyle yükseltti ki... / Sonunda İblis benim ordumdan biri haline geldi.
5944. Metin
فَلَوْ مَاتَ قَبْلِي كُنْتُ أُحْسِنُ بَعْدَهُ ... طَرَائِقَ فِسْقٍ لَيْسَ يُحْسِنُهَا بَعْدِي
Benden önce ölecek olsa, onun ardından öyle fısk yolları sergilerdim ki... / Benden sonra o bunları asla beceremezdi.
5945. Metin
فَثَبَتَ بِهَذِهِ الدَّلَائِلِ: أَنَّ يُوسُفَ ﵇ بَرِيءٌ مِمَّا يَقُولُ هَؤُلَاءِ الْجُهَّالُ. اهـ كَلَامُ الرَّازِيِّ.
Bu delillerle sabit olmuştur ki: Yûsuf (aleyhisselâm) bu cahillerin söylediklerinden berîdir.' (Râzî'nin sözü burada bitti.)
5946. Metin
وَلَا يَخْفَى مَا فِيهِ مِنْ قِلَّةِ الْأَدَبِ مَعَ مَنْ قَالَ تِلْكَ الْمَقَالَةَ مِنَ الصَّحَابَةِ وَعُلَمَاءِ السَّلَفِ الصَّالِحِ، وَعُذْرُ الرَّازِيِّ فِي ذَلِكَ هُوَ اعْتِقَادُهُ أَنَّ ذَلِكَ لَمْ يَثْبُتْ عَنْ أَحَدٍ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ.
Sahabeden ve Selef-i sâlihîn ulemasından o sözü söyleyen zatlara karşı bu ifadelerde ne denli bir edep noksanlığı bulunduğu gizli değildir; Râzî'nin bu husustaki mazereti ise bunun Selef-i sâlihînden hiç kimseden sabit olmadığına inanmasıdır.
5947. Metin
وَسَتَرَى فِي آخِرِ هَذَا الْمَبْحَثِ أَقْوَالَ الْعُلَمَاءِ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى.
Bu bahsin sonunda inşâallahu teâlâ âlimlerin bu meseledeki görüşlerini göreceksin.
5948. Metin
فَإِنْ قِيلَ: قَدْ بَيَّنْتُمْ دَلَالَةَ الْقُرْآنِ عَلَى بَرَاءَتِهِ ﵇ مِمَّا لَا يَنْبَغِي فِي الْآيَاتِ الْمُتَقَدِّمَةِ، وَلَكِنْ مَاذَا تَقُولُونَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَهَمَّ بِهَا؟ [١٢ \ ٢٤]
Eğer: 'Siz geçen ayetlerde onun (aleyhisselâm) uygunsuz durumdan berî olduğuna Kur'an'ın delaletini açıkladınız; fakat Yüce Allah'ın: { وَهَمَّ بِهَا } “ve o da kadına meyledivermişti” [Yûsuf 12/24] buyruğu hakkında ne dersiniz?' denilirse,
5949. Metin
فَالْجَوَابُ مِنْ وَجْهَيْنِ:
Cevap iki yöndendir:
5950. Metin
الْأَوَّل: إِنَّ الْمُرَادَ بِهَمِّ يُوسُفَ بِهَا خَاطِرٌ قَلْبِيٌّ صَرَفَ عَنْهُ وَازِعَ التَّقْوَى، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ الْمَيْلُ الطَّبِيعِيُّ وَالشَّهْوَةُ الْغَرِيزِيَّةُ الْمَزْمُومَةُ بِالتَّقْوَى، وَهَذَا لَا مَعْصِيَةَ فِيهِ ; لِأَنَّهُ أَمْرٌ جِبِلِّيٌّ لَا يَتَعَلَّقُ بِهِ التَّكْلِيفُ، كَمَا فِي الْحَدِيثِ عَنْهُ ﷺ: أَنَّهُ كَانَ يَقْسِمُ بَيْنَ نِسَائِهِ فَيَعْدِلُ ثُمَّ يَقُولُ: «اللَّهُمَّ هَذَا قَسْمِي فِيمَا أَمْلِكُ، فَلَا تَلُمْنِي فِيمَا لَا أَمْلِكُ» ، يَعْنِي مَيْلَ الْقَلْبِ الطَّبِيعِيِّ.
Birincisi: Yûsuf'un kadına meyletmesinden (hemmi) maksat, takva engelinin kendisinden uzaklaştırdığı kalbî bir düşüncedir (hâtır). Bazıları da şöyle demiştir: O, takva ile dizginlenen fıtrî bir meyil ve içgüdüsel bir şehvettir. Bunda ise hiçbir günah yoktur; çünkü bu yaratılıştan gelen (cibillî) bir durumdur ve mükellefiyet buna taalluk etmez. Nitekim Peygamberimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet edilen hadiste şöyle buyrulmuştur: O, hanımları arasında [nimetleri] taksim eder ve adaleti gözetir, sonra da şöyle dua ederdi: «Allahım! Gücümün yettiği hususlardaki taksimim budur; gücümün yetmediği hususlarda beni kınama!» Yani kalbin fıtrî meylini kastetmektedir.
5951. Metin
وَمِثَالُ هَذَا مَيْلُ الصَّائِمِ بِطَبْعِهِ إِلَى الْمَاءِ الْبَارِدِ، مَعَ أَنَّ تَقْوَاهُ تَمْنَعُهُ مِنَ الشُّرْبِ وَهُوَ صَائِمٌ، وَقَدْ قَالَ ﷺ: «وَمَنْ هَمَّ بِسَيِّئَةٍ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كُتِبَتْ لَهُ حَسَنَةٌ كَامِلَةٌ» ; لِأَنَّهُ تَرَكَ مَا تَمِيلُ
Bunun örneği, oruçlu bir kimsenin fıtratı gereği soğuk suya meyil duyması gibidir; oysa takvası onu oruçlu iken içmekten alıkoyar. Nitekim Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: «Kim bir kötülük yapmaya meyledip/niyetlenip de onu yapmazsa, kendisine tam bir iyilik yazılır.» Çünkü o,
5952. Metin
إِلَيْهِ نَفْسُهُ بِالطَّبْعِ خَوْفًا مِنَ اللَّهِ، وَامْتِثَالًا لِأَمْرِهِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى [٧٩ \ ٤٠، ٤١] .
Allah korkusundan ve O'nun emrine boyun eğmekten dolayı nefsinin fıtraten meylettiği şeyi terk etmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى } “Kim de Rabbinin makamından korkup nefsini heva ve hevesten menetti ise, şüphesiz varacağı yer cennettir” [Nâziât 79/40-41].
5953. Metin
وَهَمُّ بَنِي حَارِثَةَ وَبَنِي سَلَمَةَ بِالْفِرَارِ يَوْمَ أُحُدٍ، كَهَمِّ يُوسُفَ هَذَا، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ: إِذْ هَمَّتْ طَائِفَتَانِ مِنْكُمْ أَنْ تَفْشَلَا وَاللَّهُ وَلِيُّهُمَا [٣ \ ١٢٢] ; لِأَنَّ قَوْلَهُ: وَاللَّهُ وَلِيُّهُمَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ ذَلِكَ الْهَمَّ لَيْسَ مَعْصِيَةً ; لِأَنَّ إِتْبَاعَ الْمَعْصِيَةِ بِوَلَايَةِ اللَّهِ لِذَلِكَ الْعَاصِي إِغْرَاءٌ عَلَى الْمَعْصِيَةِ.
Uhud günü Hâriseoğulları ile Selemeoğullarının savaştan kaçmaya niyetlenmeleri de Yûsuf'un bu meyletmesi gibidir; bunun delili şu ayettir: { إِذْ هَمَّتْ طَائِفَتَانِ مِنْكُمْ أَنْ تَفْشَلَا وَاللَّهُ وَلِيُّهُمَا } “O vakit içinizden iki fırka bozulup geri çekilmeye meyledivermişti; halbuki Allah onların dostuydu” [Âl-i İmrân 3/122]. Çünkü { وَاللَّهُ وَلِيُّهُمَا } “halbuki Allah onların dostuydu” buyruğu, o niyetlenmenin bir günah olmadığına delalet eder; zira günah işleyen kimseye Allah'ın dostluğuyla ardı sıra destek verilmesi, günaha teşvik etmek olur.
5954. Metin
وَالْعَرَبُ تُطْلِقُ الْهَمَّ وَتُرِيدُ بِهِ الْمَحَبَّةَ وَالشَّهْوَةَ، فَيَقُولُ الْإِنْسَانُ فِيمَا لَا يُحِبُّهُ وَلَا يَشْتَهِيهِ: هَذَا مَا يُهِمُّنِي، وَيَقُولُ فِيمَا يُحِبُّهُ وَيَشْتَهِيهِ: هَذَا أَهَمُّ الْأَشْيَاءِ إِلَيَّ. بِخِلَافِ هَمِّ امْرَأَةِ الْعَزِيزِ، فَإِنَّهُ هَمُّ عَزْمٍ وَتَصْمِيمٍ، بِدَلِيلِ أَنَّهَا شَقَّتْ قَمِيصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَهُوَ هَارِبٌ عَنْهَا، وَلَمْ يَمْنَعْهَا مِنَ الْوُقُوعِ فِيمَا لَا يَنْبَغِي إِلَّا عَجْزُهَا عَنْهُ.
Arapçada 'hemm' (هَمّ) kelimesi sevgi ve arzu manasında da kullanılır; nitekim insan sevmediği ve arzulamadığı şey hakkında: 'Bu beni ilgilendirmiyor/buna arzum yok' (mâ yuhimmünî) der, sevip arzuladığı şey hakkında ise: 'Bu benim için şeylerin en önemlisidir/en çok arzuladığımdır' (ehemmü'l-eşyâi ileyye) der. Azizin hanımının hemm'i (meyli) ise böyle değildir; onunki kesin azim ve kararlılık içeren bir hemm idi. Nitekim Yûsuf ondan kaçarken gömleğini arkadan yırtmış olması bunun delilidir ve kadını uygunsuz bir duruma düşmekten alıkoyan tek şey sadece buna güç yetiremeyişi olmuştur.
5955. Metin
وَمِثْلُ هَذَا التَّصْمِيمِ عَلَى الْمَعْصِيَةِ مَعْصِيَةٌ يُؤَاخَذُ بِهَا صَاحِبُهَا، بِدَلِيلِ الْحَدِيثِ الثَّابِتِ فِي الصَّحِيحِ عَنْهُ ﷺ مِنْ حَدِيثِ أَبِي بَكْرَةَ: «إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ» قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَدْ عَرَفْنَا الْقَاتِلَ فَمَا بَالُ الْمَقْتُولِ؟ قَالَ: «إِنَّهُ كَانَ حَرِيصًا عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ» ، فَصَرَّحَ ﷺ بِأَنَّ تَصْمِيمَ عَزْمِهِ عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ مَعْصِيَةٌ أَدْخَلَهُ اللَّهُ بِسَبَبِهَا النَّارَ.
Günah üzerindeki böyle bir kesin kararlılık ise, sahibinin hesaba çekileceği bir günahtır; Sahih'te yer alan Ebû Bekre hadisinde Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet edilen şu hadis bunun delilidir: «İki Müslüman kılıçlarıyla karşılaştıklarında öldüren de öldürülen de cehennemdedir.» Dediler ki: 'Ey Allah'ın Resûlü, katilin durumunu anladık, peki maktulün suçu nedir?' Buyurdu ki: «O da arkadaşını öldürmeye pek hırslı ve azimliydi.» Böylece Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), onun arkadaşını öldürme hususundaki azim ve kararlılığının, Allah'ın kendisini bu sebeple ateşe koyduğu bir günah olduğunu açıkça beyan etmiştir.
5956. Metin
وَأَمَّا تَأْوِيلُهُمْ هَمَّ يُوسُفَ بِأَنَّهُ قَارَبَ الْهَمَّ وَلَمْ يَهِمَّ بِالْفِعْلِ، كَقَوْلِ الْعَرَبِ: قَتَلْتُهُ لَوْ لَمْ أَخَفِ اللَّهَ، أَيْ قَارَبْتُ أَنْ أَقْتُلَهُ، كَمَا قَالَهُ الزَّمَخْشَرِيُّ.
Yûsuf'un meylini, Zemahşerî'nin söylediği gibi, Arapların: 'Allah'tan korkmasaydım onu öldürürdüm' yani 'neredeyse öldürecektim' sözünde olduğu gibi, 'meyletmeye yaklaştı ama fiilen meyletmedi' şeklinde tevil etmelerine gelince;
5957. Metin
وَتَأْوِيلُ الْهَمِّ بِأَنَّهُ هَمَّ بِضَرْبِهَا، أَوْ هَمَّ بِدَفْعِهَا عَنْ نَفْسِهِ، فَكُلُّ ذَلِكَ غَيْرُ ظَاهِرٍ، بَلْ بَعِيدٌ مِنَ الظَّاهِرِ وَلَا دَلِيلَ عَلَيْهِ.
Aynı şekilde 'hemm' kelimesini kadını dövmeye niyetlendiği veya kadını kendisinden defetmeye niyetlendiği şeklinde tevil etmek de zahir değildir; bilakis zahir manadan uzaktır ve buna dair hiçbir delil yoktur.
5958. Metin
وَالْجَوَابُ الثَّانِي وَهُوَ اخْتِيَارُ أَبِي حَيَّانَ: أَنَّ يُوسُفَ لَمْ يَقَعْ مِنْهُ هَمٌّ أَصْلًا، بَلْ هُوَ مَنْفِيٌّ عَنْهُ لِوُجُودِ الْبُرْهَانِ.
İkinci cevap -ki Ebû Hayyân'ın tercihi budur- şudur: Yûsuf'tan kesinlikle hiçbir hemm (meyil/istek) sadır olmamıştır; bilakis Rabbinin delilini görmesi sebebiyle bu ondan nefyedilmiştir.
5959. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: هَذَا الْوَجْهُ الَّذِي اخْتَارَهُ أَبُو حَيَّانَ وَغَيْرُهُ هُوَ أَجْرَى الْأَقْوَالِ عَلَى قَوَاعِدِ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ ; لِأَنَّ الْغَالِبَ فِي الْقُرْآنِ وَفِي كَلَامِ الْعَرَبِ: أَنَّ الْجَوَابَ الْمَحْذُوفَ يُذْكَرُ قَبْلَهُ مَا يَدُلُّ عَلَيْهِ، كَقَوْلِهِ: فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُسْلِمِينَ [١٠ \ ٨٤] ، أَيْ: إِنْ كُنْتُمْ مُسْلِمِينَ فَتَوَكَّلُوا عَلَيْهِ، فَالْأَوَّلُ: دَلِيلُ الْجَوَابِ الْمَحْذُوفِ لَا نَفْسُ الْجَوَابِ ; لِأَنَّ جَوَابَ الشُّرُوطِ وَجَوَابَ لَوْلَا لَا يَتَقَدَّمُ، وَلَكِنْ يَكُونُ الْمَذْكُورُ قَبْلَهُ دَلِيلًا عَلَيْهِ كَالْآيَةِ
Müellif -Allah onu affetsin- der ki: Ebû Hayyân ve başkalarının tercih ettiği bu vecih, Arap dili kurallarına en uygun olan görüştür. Çünkü Kur'an'da ve Arap kelamında galip olan şudur: Mahzuf olan cevabın öncesinde ona delalet eden bir şey zikredilir; nitekim { فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُسْلِمِينَ } “Eğer gerçekten Müslümanlar iseniz O'na tevekkül edin” [Yûnus 10/84] buyruğunda olduğu gibi; yani 'eğer Müslümanlar iseniz O'na tevekkül edin' demektir. Baştaki ifade, mahzuf cevabın kendisi değil, delilidir; zira şartların cevabı da «levlâ»nın (لَوْلَا) cevabı da öne geçmez, fakat öncesinde zikredilen şey zikri geçen ayette
5960. Metin
الْمَذْكُورَةِ، وَكَقَوْلِهِ: قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ [٢٧ \ ٦٤] ، أَيْ: إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ فَهَاتُوا بُرْهَانَكُمْ.
olduğu gibi ona delil olur. Yine { قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “De ki: Eğer doğru sözlü iseniz delilinizi getirin” [Neml 27/64] buyruğunda da böyledir; yani 'eğer doğru sözlü iseniz delilinizi getirin' demektir.
5961. Metin
وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ: فَمَعْنَى الْآيَةِ، وَهَمَّ بِهَا لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ، أَيْ لَوْلَا أَنْ رَآهُ هَمَّ بِهَا، فَمَا قَبْلَ لَوْلَا هُوَ دَلِيلُ الْجَوَابِ الْمَحْذُوفِ، كَمَا هُوَ الْغَالِبُ فِي الْقُرْآنِ وَاللُّغَةِ.
Bu görüşe göre ayetin manası şöyledir: { وَهَمَّ بِهَا لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ } yani 'Rabbinin delilini görmüş olmasaydı ona meyledecekti' demektir. Dolayısıyla «levlâ»dan önceki kısım, Kur'an'da ve Arapçada galip olduğu üzere, mahzuf cevabın delilidir.
5962. Metin
وَنَظِيرُ ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلَا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا [٢٨ \ ١٠] ، فَمَا قَبْلَ لَوْلَا دَلِيلُ الْجَوَابِ، أَيْ: لَوْلَا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لَكَادَتْ تُبْدِي بِهِ.
Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { إِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلَا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا } “Eğer biz onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı” [Kasas 28/10]. Burada da «levlâ»dan önceki kısım cevabın delilidir; yani 'eğer kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse onu açığa vuracaktı' demektir.
5963. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ جَمَاعَةً مِنْ عُلَمَاءِ الْعَرَبِيَّةِ أَجَازُوا تَقْدِيمَ جَوَابِ لَوْلَا [١٢ \ ٢٤] ، وَتَقْدِيمَ الْجَوَابِ فِي سَائِرِ الشُّرُوطِ، وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ يَكُونُ جَوَابُ لَوْلَا فِي قَوْلِهِ: لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ [١٢ \ ٢٤] ، هُوَ مَا قَبْلَهُ مِنْ قَوْلِهِ: وَهَمَّ بِهَا [١٢ \ ٢٤] .
Bil ki Arap dili âlimlerinden bir topluluk, «levlâ»nın [Yûsuf 12/24] cevabının öne geçmesini ve diğer şart edatlarında da cevabın öne geçmesini caiz görmüşlerdir. Bu görüşe göre, { لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ } [Yûsuf 12/24] buyruğundaki «levlâ»nın cevabı, ondan önceki { وَهَمَّ بِهَا } [Yûsuf 12/24] ifadesi olur.
5964. Metin
وَإِلَى جَوَازِ التَّقْدِيمِ الْمَذْكُورِ ذَهَبَ الْكُوفِيُّونَ، وَمِنْ أَعْلَامِ الْبَصْرِيِّينَ: أَبُو الْعَبَّاسِ الْمُبَرِّدُ، وَأَبُو زَيْدٍ الْأَنْصَارِيُّ.
Zikredilen bu öne geçmenin (takdimin) caiz olduğu görüşüne Kûfeliler gitmiştir; Basralıların önde gelenlerinden Ebü'l-Abbâs el-Müberred ve Ebû Zeyd el-Ensârî de bu görüştedir.
5965. Metin
وَقَالَ الشَّيْخُ أَبُو حَيَّانَ فِي «الْبَحْرِ الْمُحِيطِ» مَا نَصُّهُ: وَالَّذِي أَخْتَارُهُ أَنَّ يُوسُفَ ﵇ لَمْ يَقَعْ مِنْهُ هَمٌّ بِهَا الْبَتَّةَ، بَلْ هُوَ مَنْفِيٌّ لِوُجُودِ رُؤْيَةِ الْبُرْهَانِ، كَمَا تَقُولُ: لَقَدْ قَارَفْتَ لَوْلَا أَنْ عَصَمَكَ اللَّهُ، وَلَا نَقُولُ: إِنَّ جَوَابَ لَوْلَا مُتَقَدِّمٌ عَلَيْهَا، وَإِنْ كَانَ لَا يَقُومُ دَلِيلٌ عَلَى امْتِنَاعِ ذَلِكَ، بَلْ صَرِيحُ أَدَوَاتِ الشُّرُوطِ الْعَامِلَةِ مُخْتَلَفٌ فِي جَوَازِ تَقْدِيمِ أَجْوِبَتِهَا عَلَيْهَا، وَقَدْ ذَهَبَ إِلَى ذَلِكَ الْكُوفِيُّونَ، وَمِنْ أَعْلَامِ الْبَصْرِيِّينَ: أَبُو زَيْدٍ الْأَنْصَارِيُّ، وَأَبُو الْعَبَّاسِ الْمُبَرِّدُ.
Şeyh Ebû Hayyân «el-Bahru'l-Muhît»te aynen şöyle demiştir: 'Benim tercih ettiğim görüş şudur: Yûsuf'tan (aleyhisselâm) kadına karşı kesinlikle hiçbir meyil vâki olmamıştır; bilakis delili görmüş olması sebebiyle bu meyil nefyedilmiştir. Nitekim senin: 'Allah seni korumamış olsaydı o suçu işlemiştin' sözün gibidir. Biz «levlâ»nın cevabı kendisinden önce gelmiştir demiyoruz; gerçi bunun caiz olmadığına dair kesin bir delil bulunmamaktadır, hatta âmil olan şart edatlarının açık lafızlarında cevaplarının kendilerinden önce gelmesinin caiz olup olmadığı ihtilaflıdır. Kûfeliler bunun caiz olduğu görüşüne varmışlardır; Basralıların önde gelenlerinden Ebû Zeyd el-Ensârî ve Ebü'l-Abbâs el-Müberred de bu görüştedir.
5966. Metin
بَلْ نَقُولُ: إِنَّ جَوَابَ لَوْلَا مَحْذُوفٌ لِدَلَالَةِ مَا قَبْلَهُ عَلَيْهِ، كَمَا يَقُولُ جُمْهُورُ الْبَصْرِيِّينَ فِي قَوْلِ الْعَرَبِ: أَنْتَ ظَالِمٌ إِنْ فَعَلْتَ. فَيُقَدِّرُونَهُ إِنْ فَعَلْتَ فَأَنْتَ ظَالِمٌ، وَلَا يَدُلُّ قَوْلُهُ أَنْتَ ظَالِمٌ عَلَى ثُبُوتِ الظُّلْمِ، بَلْ هُوَ مُثْبَتٌ عَلَى تَقْدِيرِ وُجُودِ الْفِعْلِ، وَكَذَلِكَ هُنَا التَّقْدِيرُ: لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ لَهَمَّ بِهَا، فَكَانَ وُجُودُ الْهَمِّ عَلَى تَقْدِيرِ انْتِفَاءِ رُؤْيَةِ الْبُرْهَانِ، لَكِنَّهُ وَجَدَ رُؤْيَةَ الْبُرْهَانِ فَانْتَفَى الْهَمُّ، وَلَا الْتِفَاتَ إِلَى قَوْلِ الزَّجَّاجِ. وَلَوْ كَانَ الْكَلَامُ: وَلَهَمَّ بِهَا، كَانَ بَعِيدًا، فَكَيْفَ مَعَ سُقُوطِ اللَّامِ؟ لِأَنَّهُ يُوهِمُ أَنَّ قَوْلَهُ: وَهَمَّ بِهَا هُوَ جَوَابُ لَوْلَا وَنَحْنُ لَمْ نَقُلْ بِذَلِكَ، وَإِنَّمَا هُوَ دَلِيلُ الْجَوَابِ، وَعَلَى تَقْدِيرِ أَنْ يَكُونَ نَفْسُ الْجَوَابِ فَاللَّامُ لَيْسَتْ بِلَازِمَةٍ، لِجَوَازِ أَنْ يَأْتِيَ جَوَابُ لَوْلَا إِذَا كَانَ بِصِيغَةِ الْمَاضِي
Aksine biz şöyle diyoruz: Öncesindeki cümlenin delaletinden ötürü «levlâ»nın cevabı mahzuftur. Tıpkı Basralıların cumhurunun Arapların: 'Bunu yaparsan zalimsin' (ente zâlimun in fe'alte) sözünde söyledikleri gibi. Onlar bunu: 'Bunu yaparsan işte o vakit zalim olursun' (in fe'alte fe-ente zâlimun) şeklinde takdir ederler. 'Zalimsin' sözü fiilen zulmün gerçekleştiğine delalet etmez; bilakis o ancak fiilin varlığı takdirinde sabittir. İşte burada da takdir şöyledir: 'Rabbinin delilini görmemiş olsaydı ona meyledecekti.' Böylece hemm'in (meylin) varlığı, delili görmenin yokluğu takdirine bağlı idi; fakat delili görme hadisesi gerçekleştiğinden hemm de ortadan kalkmış (nefyedilmiş) oldu. Zeccâc'ın şu sözüne ise itibar edilmez: 'Şayet ifade «ve le-hemme bihâ» şeklinde olsaydı uzak bir ihtimal olurdu; lâm harfi düşmüşken nasıl caiz olsun?' Zira bu söz, { وَهَمَّ بِهَا } ifadesinin bizzat «levlâ»nın cevabı olduğu vehmini uyandırmaktadır, halbuki biz bunu söylemedik; o sadece cevabın delilidir. Bizzat cevap olduğu takdirde dahi lâm harfi zorunlu değildir; çünkü «levlâ»nın cevabı mazi sığasında geldiğinde
5967. Metin
بِاللَّامِ، وَبِغَيْرِ لَامٍ، تَقُولُ: لَوْلَا زَيْدٌ لَأَكْرَمْتُكَ، وَلَوْلَا زَيْدٌ أَكْرَمْتُكَ، فَمَنْ ذَهَبَ إِلَى أَنَّ قَوْلَهُ: هَمَّ بِهَا نَفْسُ الْجَوَابِ لَمْ يَبْعُدْ، وَلَا الْتِفَاتَ لِقَوْلِ ابْنِ عَطِيَّةَ: إِنَّ قَوْلَ مَنْ قَالَ: إِنَّ الْكَلَامَ قَدْ تَمَّ فِي قَوْلِهِ: وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَإِنَّ جَوَابَ لَوْلَا فِي قَوْلِهِ: وَهَمَّ بِهَا وَإِنَّ الْمَعْنَى: لَوْلَا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ لَهَمَّ بِهَا، فَلَمْ يَهِمَّ يُوسُفُ ﵇.
lâm ile de lâmsız da gelebilir; nitekim 'Zeyd olmasaydı sana ikram ederdim' derken «levlâ Zeydün le-ekremtüke» de «levlâ Zeydün ekremtüke» de dersin. Dolayısıyla { هَمَّ بِهَا } ifadesinin bizzat cevap olduğu görüşüne giden kimsenin sözü de uzak bir ihtimal değildir. İbn Atıyye'nin şu sözüne de itibar edilmez: '{ وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ } sözünde kelamın tamamlandığını, «levlâ»nın cevabının { وَهَمَّ بِهَا } olduğunu ve mananın da: 'Rabbinin delilini görmeseydi ona meyledecekti, dolayısıyla Yûsuf (aleyhisselâm) meyletmedi' şeklinde olduğunu söyleyenlerin görüşü,
5968. Metin
قَالَ: وَهَذَا قَوْلٌ يَرُدُّهُ لِسَانُ الْعَرَبِ وَأَقْوَالُ السَّلَفِ اهـ.
Arap lisanının ve Selef'in sözlerinin reddettiği bir görüştür.' (Ebû Hayyân'ın sözü bitti.)