6840. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
6841. Metin
سُورَةُ النَّحْلِ
NAHL SURESİ
6842. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَتَى أَمْرُ اللَّهِ.
Yüce Allah'ın: "Allah'ın emri geldi..." buyruğu.
6843. Metin
أَيْ: قَرُبَ وَقْتُ إِتْيَانِ الْقِيَامَةِ.
Yani: Kıyametin kopma vakti yaklaştı demektir.
6844. Metin
وَعَبَّرَ بِصِيغَةِ الْمَاضِي ; تَنْزِيلًا لِتَحَقُّقِ الْوُقُوعِ مَنْزِلَةَ الْوُقُوعِ. وَاقْتِرَابُ الْقِيَامَةِ الْمُشَارُ إِلَيْهِ هُنَا بَيَّنَهُ - جَلَّ وَعَلَا - فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ: اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ [٢١ \ ١] ، وَقَوْلِهِ - جَلَّ وَعَلَا -: اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ [٥٤ \ ١] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا [٣٣ \ ٦٣] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ [٤٢ \ ١٧] ، وَقَوْلِهِ - جَلَّ وَعَلَا -: أَزِفَتِ الْآزِفَةُ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ [٥٣ \ ٧٥ - ٥٨] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Gerçekleşmesinin kesinliğini, bizzat gerçekleşmiş gibi kabul ederek geçmiş zaman kipiyle ifade etmiştir. Burada işaret edilen kıyametin yaklaşmasını Yüce Allah başka yerlerde de açıklamıştır; nitekim şöyle buyurmuştur: "İnsanların hesaba çekilecekleri [gün] yaklaştı. Hâl böyleyken onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler." [Enbiyâ, 21/1], Yüce Allah'ın: "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı." [Kamer, 54/1], "Ne bilirsin, belki de o kıyamet vakti pek yakındır!" [Ahzâb, 33/63], "Ne bilirsin, belki de kıyamet yakındır!" [Şûrâ, 42/17] ve Yüce Allah'ın: "Yaklaşan [kıyamet] yaklaştı. Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak (vaktini erteleyecek veya önleyecek) kimse yoktur." [Necm, 53/57-58] buyrukları ile bunlardan başka ayetlerde olduğu gibi.
6845. Metin
وَالتَّعْبِيرُ عَنِ الْمُسْتَقْبَلِ بِصِيغَةِ الْمَاضِي ; لِتَحَقُّقِ وُقُوعِهِ كَثِيرٌ فِي الْقُرْآنِ، كَقَوْلِهِ: وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ الْآيَةَ [٣٩ \ ٦٨] ، وَقَوْلِهِ: وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ. . . الْآيَةَ [٧ \ ٤٤] ، وَقَوْلِهِ: وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا. . الْآيَةَ [٣٩ \ ٦٩ - ٧١] .
Gelecekte olacak bir olayın, gerçekleşmesinin kesinliğinden ötürü geçmiş zaman kipiyle ifade edilmesi Kur'an'da pek çoktur; nitekim şöyle buyrulmaktadır: "Sûra üflenir de göklerde olanlar çarpılıp yıkılır..." [Zümer, 39/68], "Cennet ehli cehennem ehline seslendi..." [A'râf, 7/44], "Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlandı, kitap konuldu, peygamberler ve şahitler getirildi, aralarında hak ile hüküm verildi ve onlara asla haksızlık yapılmadı. Herkese yaptığının karşılığı tastamam verildi. O, onların ne yaptıklarını en iyi bilendir. İnkâr edenler sürüldü..." [Zümer, 39/69-71] buyruklarında olduğu gibi.
6846. Metin
فَكُلُّ هَذِهِ الْأَفْعَالِ الْمَاضِيَةِ بِمَعْنَى الِاسْتِقْبَالِ، نَزَلَ تَحَقُّقُ وُقُوعِهَا مَنْزِلَةَ الْوُقُوعِ.
Bütün bu geçmiş zaman fiilleri gelecek anlamındadır; gerçekleşmelerinin kesinliği, bizzat gerçekleşmiş gibi kabul edilmiştir.
6847. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ، نَهَى اللَّهُ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ عَنِ اسْتِعْجَالِ مَا وَعَدَ بِهِ مِنَ الْهَوْلِ وَالْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَالِاسْتِعْجَالُ هُوَ طَلَبُهُمْ أَنْ يُعَجِّلَ لَهُمْ مَا يُوعَدُونَ بِهِ مِنَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.
Yüce Allah'ın: "...Artık onun çabucak gelmesini istemeyin..." buyruğunda Yüce Allah, bu kerim ayette kıyamet günü vaat edilen o dehşet ve azabın acele istenmesini yasaklamıştır. İstical (acele isteme), kıyamet günü kendilerine vadedilen azabın bir an önce gelmesini talep etmeleridir.
6848. Metin
وَالْآيَاتُ الْمُوَضِّحَةُ لِهَذَا الْمَعْنَى كَثِيرَةٌ، كَقَوْلِهِ - جَلَّ وَعَلَا -: وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَوْلَا أَجَلٌ مُسَمًّى لَجَاءَهُمُ الْعَذَابُ وَلَيَأْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ « [٢٩ \ ٥٣] ، وَقَوْلِهِ: يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ [٢٩ \ ٥٤] ، وَقَوْلِهِ: يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا [٤٢ \ ١٨] ، وَقَوْلِهِ: وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ الْآيَةَ [١١ \ ٨] ، وَقَوْلِهِ: وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ [٣٨ \ ١٦] ،
Bu manayı açıklayan ayetler pek çoktur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. O kendilerine hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın gelecektir." [Ankebût, 29/53], "Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır." [Ankebût, 29/54], "Ona inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler. İman edenler ise ondan korku ve ürperti duyarlar..." [Şûrâ, 42/18], "Andolsun, eğer onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka: 'Onu engelleyen nedir?' derler..." [Hûd, 11/8] ve "Derler ki: 'Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim payımızı çabucak veriver!'" [Sâd, 38/16],
6849. Metin
وَقَوْلِهِ: قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ [١٠ \ ٥٠] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Ve O'nun: "De ki: 'Gördünüz mü, şayet O'nun azabı size geceleyin yahut gündüzün geliverirse, suçlular bundan hangisini acele isteyecekler?'" [Yûnus, 10/50] buyruğu ile bunlardan başka ayetlerde olduğu gibi.
6850. Metin
وَالضَّمِيرُ فِي قَوْلِهِ: فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ [١٦ \ ١] فِي تَفْسِيرِهِ وَجْهَانِ:
"...Artık onun çabucak gelmesini istemeyin" [Nahl, 16/1] buyruğundaki zamirin tefsirinde iki vecih vardır:
6851. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ الْعَذَابُ الْمُوعَدُ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، الْمَفْهُومُ مِنْ قَوْلِهِ: أَتَى أَمْرُ اللَّهِ [١٦ \ ١] .
Birincisi: Bu, "Allah'ın emri geldi" [Nahl, 16/1] ifadesinden anlaşılan, kıyamet günü vadedilen azaptır.
6852. Metin
وَالثَّانِي: أَنَّهُ يَعُودُ إِلَى اللَّهِ ; أَيْ: لَا تَطْلُبُوا مِنَ اللَّهِ أَنْ يُعَجِّلَ لَكُمُ الْعَذَابَ. قَالَ: مَعْنَاهُ ابْنُ كَثِيرٍ.
İkincisi: Zamir Allah'a racidir; yani 'Allah'tan azabı sizin için çabuklaştırmasını istemeyin' demektir. İbn Kesîr bunun anlamının bu olduğunu söylemiştir.
6853. Metin
وَقَالَ الْقُرْطُبِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا نَزَلَتْ: اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ [٥٤ \ ١] ، قَالَ الْكُفَّارُ: إِنَّ هَذَا يَزْعُمُ أَنَّ الْقِيَامَةَ قَدْ قَرُبَتْ! فَأَمْسِكُوا عَنْ بَعْضِ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ، فَأَمْسَكُوا فَانْتَظَرُوا فَلَمْ يَرَوْا شَيْئًا، فَقَالُوا: مَا نَرَى شَيْئًا! فَنَزَلَتْ: اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ الْآيَةَ [٢١ \ ١] ، فَأَشْفَقُوا وَانْتَظَرُوا قُرْبَ السَّاعَةِ ; فَامْتَدَّتِ الْأَيَّامُ، فَقَالُوا: مَا نَرَى شَيْئًا، فَنَزَلَتْ: أَتَى أَمْرُ اللَّهِ [١٦ \ ١] ، فَوَثَبَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَالْمُسْلِمُونَ وَخَافُوا، فَنَزَلَتْ: فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ فَاطْمَأَنُّوا. فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ:» بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ «، وَأَشَارَ بِأُصْبُعَيْهِ السَّبَّابَةِ وَالَّتِي تَلِيهَا» . اه مَحَلُّ الْغَرَضِ مِنْ كَلَامِ الْقُرْطُبِيِّ، وَهُوَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِقَوْلِهِ: فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ، أَيْ: لَا تَظُنُّوهُ وَاقِعًا الْآنَ عَنْ عَجَلٍ، بَلْ هُوَ مُتَأَخِّرٌ إِلَى وَقْتِهِ الْمُحَدَّدِ لَهُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Kurtubî tefsirinde şöyle demiştir: İbn Abbâs dedi ki: "Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı" [Kamer, 54/1] ayeti indiğinde kâfirler: 'Bu adam kıyametin yaklaştığını iddia ediyor! Yaptığınız bazı işlerden el çekin' dediler. El çekip beklediler, bir şey görmeyince: 'Bir şey görmüyoruz!' dediler. Bunun üzerine: "İnsanların hesaba çekilecekleri [gün] yaklaştı..." ayeti [Enbiyâ, 21/1] indi. Korkuya kapıldılar ve kıyametin yaklaşmasını beklediler; günler uzayınca: 'Bir şey göremiyoruz' dediler. Bunun üzerine: "Allah'ın emri geldi" [Nahl, 16/1] ayeti indi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile Müslümanlar telaşla yerlerinden sıçrayıp korktular. Ardından: "Artık onun çabucak gelmesini istemeyin" ayeti inince yatıştılar. Bunun üzerine Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem: "Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildik" buyurdu ve şehadet parmağı ile yanındaki orta parmağını işaret etti. Kurtubî'nin sözünden kastedilen husus burada sona ermiştir. Bu da göstermektedir ki: "Artık onun çabucak gelmesini istemeyin" buyruğundan maksat; onun şimdi aceleyle hemen vuku bulacağını zannetmeyin, bilakis o Yüce Allah katında belirlenmiş olan vaktine kadar ertelenmiştir demektir.
6854. Metin
وَقَوْلُ الضَّحَّاكِ وَمَنْ وَافَقَهُ: إِنَّ مَعْنَى: أَتَى أَمْرُ اللَّهِ، أَيْ: فَرَائِضُهُ وَحُدُودُهُ، قَوْلٌ مَرْدُودٌ وَلَا وَجْهَ لَهُ، وَقَدْ رَدَّهُ الْإِمَامُ ابْنُ جَرِيرٍ الطَّبَرِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ قَائِلًا: إِنَّهُ لَمْ يَبْلُغْنَا أَنَّ أَحَدًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ اسْتَعْجَلَ فَرَائِضَ قَبْلَ أَنْ تُفْرَضَ عَلَيْهِمْ، فَيُقَالُ لَهُمْ مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ: قَدْ جَاءَتْكُمْ فَرَائِضُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهَا. أَمَّا مُسْتَعْجِلُو الْعَذَابِ مِنَ الْمُشْرِكِينَ فَقَدْ كَانُوا كَثِيُرًا. اه.
Dahhâk ve ona muvafakat edenlerin; "Allah'ın emri geldi" ifadesinin anlamının 'O'nun farzları ve sınırları geldi' şeklinde olduğu yönündeki sözü merduttur ve tutarlı bir yönü yoktur. İmam İbn Cerîr et-Taberî tefsirinde bu görüşü reddederek şöyle demiştir: Bize Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından herhangi birinin, farzlar kendilerine farz kılınmadan önce onların çabuklaştırılmasını istediği ve bu yüzden onlara: 'Allah'ın farzları size geldi, artık onları acele istemeyin' denildiği yönünde bir bilgi ulaşmamıştır. Ancak müşriklerden azabın çabuklaştırılmasını isteyenler pek çoktu.
6855. Metin
وَالظَّاهِرُ الْمُتَبَادِرُ مِنَ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّهَا تَهْدِيدٌ لِلْكُفَّارِ بِاقْتِرَابِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَعَ نَهْيِهِمْ عَنِ اسْتِعْجَالِهِ.
Kerim ayetten ilk anda açıkça anlaşılan zâhir mana: Kıyamet günü azabın yaklaşmasıyla kâfirleri tehdit etmek ve aynı zamanda onu acele istemekten onları menetmektir.
6856. Metin
قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ فِي تَفْسِيرِهِ: وَأَوْلَى الْقَوْلَيْنِ فِي ذَلِكَ عِنْدِي بِالصَّوَابِ قَوْلُ مَنْ قَالَ: هُوَ تَهْدِيدٌ مِنَ اللَّهِ لِأَهْلِ الْكُفْرِ بِهِ وَبِرَسُولِهِ، وَإِعْلَامٌ مِنْهُ لَهُمْ قُرْبَ الْعَذَابِ مِنْهُمْ وَالْهَلَاكِ، وَذَلِكَ
İbn Cerîr tefsirinde şöyle demiştir: Bu hususta benim katımda iki görüşten doğruya en yakın olanı, bunun; Allah'tan, Kendisini ve Resûlünü inkâr eden kimselere bir tehdit ve azabın ile helakin kendilerine pek yakın olduğunu onlara bir bildiri olduğunu söyleyenin görüşüdür. Çünkü...
6857. Metin
أَنَّهُ عَقَّبَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ [١٦ \ ١] ، فَدَلَّ بِذَلِكَ عَلَى تَقْرِيعِهِ الْمُشْرِكِينَ بِهِ وَوَعِيدِهِ لَهُمْ. اه.
O, bunun peşinden: "O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir." [Nahl, 16/1] buyurmuştur. Böylece Kendisine ortak koşanları azarladığına ve onları tehdit ettiğine delalet etmiştir.
6858. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ.
Yüce Allah'ın: "O, melekleri Kendi emrinden olan ruh ile kullarından dilediğine indirir..." buyruğu.
6859. Metin
أَظْهَرُ الْأَقْوَالِ فِي مَعْنَى الرُّوحِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا الْوَحْيُ ; لِأَنَّ الْوَحْيَ بِهِ حَيَاةُ الْأَرْوَاحِ، كَمَا أَنَّ الْغِذَاءَ بِهِ حَيَاةُ الْأَجْسَامِ. وَيَدُلُّ لِهَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ [٤٢ \ ٥٢] ، وَقَوْلُهُ: رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ [٤٠ \ ١٥، ١٦] .
Bu kerim ayette geçen ruh kelimesinin anlamı hakkındaki görüşlerin en belirgini: Ondan maksadın vahiy olduğudur; çünkü gıda ile bedenlerin hayat bulması gibi ruhların hayatı da vahiy iledir. Buna Yüce Allah'ın şu buyruğu delalet eder: "İşte böylece sana da emrimizden bir ruh (vahiy) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin..." [Şûrâ, 42/52] ve O'nun: "Dereceleri hakkıyla yükselten, Arş'ın sahibi [Allah], o kavuşma gününü haber verip uyarmak için kullarından dilediğine Kendi emrinden olan ruhu (vahyi) indirir. O gün onlar apaçık ortaya çıkarlar; onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. 'Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhâr olan Allah'ındır!'" [Mü'min, 40/15-16] buyruğu.
6860. Metin
وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالرُّوحِ الْوَحْيُ ; إِتْيَانُهُ بَعْدَ قَوْلِهِ: يُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ [١٦ \ ٢] بِقَوْلِهِ: أَنْ أَنْذِرُوا [١٦ \ ٢] ; لِأَنَّ الْإِنْذَارَ إِنَّمَا يَكُونُ بِالْوَحْيِ، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ: قُلْ إِنَّمَا أُنْذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ الْآيَةَ [٢١ \ ٤٥] ، وَكَذَلِكَ إِتْيَانُهُ بَعْدَ قَوْلِهِ: يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ [٤٠ \ ١٥] ، بِقَوْلِهِ: لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ الْآيَةَ [٤٠ \ ١٥] ; لِأَنَّ الْإِنْذَارَ إِنَّمَا يَكُونُ بِالْوَحْيِ أَيْضًا. وَقَرَأَ هَذَا الْحَرْفَ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو: «يَنْزِلُ» - بِضَمِّ الْيَاءِ وَإِسْكَانِ النُّونِ وَتَخْفِيفِ الزَّايِ -. وَالْبَاقُونَ بِالضَّمِّ وَالتَّشْدِيدِ. وَلَفْظَةُ: «مِنْ» [١٦ \ ٢] فِي الْآيَةِ تَبْعِيضِيَّةٌ، أَوْ لِبَيَانِ الْجِنْسِ.
Ruhtan maksadın vahiy olduğuna delalet eden hususlardan biri de; "Melekleri ruh ile indirir" [Nahl, 16/2] buyruğunun ardından "...uyarın diye..." [Nahl, 16/2] buyruğunun gelmesidir. Çünkü uyarı ancak vahiy ile olur; nitekim: "De ki: 'Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum...'" [Enbiyâ, 21/45] ayeti buna delildir. Aynı şekilde: "Kullarından dilediğine Kendi emrinden olan ruhu indirir" [Mü'min, 40/15] buyruğunun ardından "...kavuşma gününü haber verip uyarmak için..." [Mü'min, 40/15] buyruğunun gelmesi de böyledir; çünkü uyarı ancak vahiy ile olur. Bu kelimeyi İbn Kesîr ve Ebû Amr; ye harfinin dammesi, nun harfinin sükûnu ve zâ harfinin şeddesiz okunmasıyla «يُنْزِلُ» şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise damme ve şedde ile [«يُنَزِّلُ» şeklinde] okumuşlardır. Ayetteki «مِنْ» [Nahl, 16/2] lafzı teb'îziyye (parça bildiren) veya cins beyanı içindir.
6861. Metin
وَقَوْلُهُ: عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ [٢٦ \ ٢] ، أَيْ: يُنَزِّلُ الْوَحْيَ عَلَى مَنِ اخْتَارَهُ وَعَلِمَهُ أَهْلًا لِذَلِكَ.
"Kullarından dilediğine..." [Nahl, 16/2] buyruğu ise; yani seçtiği ve buna ehil olduğunu bildiği kimseye vahyi indirir demektir.
6862. Metin
كَمَا بَيَّنَهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: اللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ [٢٢ \ ٧٥] ، وَقَوْلِهِ: اللَّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ [٦ \ ١٢٤] ، وَقَوْلِهِ: يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ [٤٠ \ ١٥] ، وَقَوْلِهِ: بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِهِ أَنْفُسَهُمْ أَنْ يَكْفُرُوا بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ بَغْيًا أَنْ يُنَزِّلَ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ [٢ \ ٩٠] .
Nitekim Yüce Allah bunu şu buyruklarıyla açıklamıştır: "Allah meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da..." [Hac, 22/75], "Allah, elçiliğini nereye vereceğini en iyi bilendir." [En'âm, 6/124], "Kullarından dilediğine Kendi emrinden olan ruhu indirir." [Mü'min, 40/15] ve "Allah'ın Kendi lütfundan kullarından dilediğine [vahiy] indirmesini çekemeyerek, Allah'ın indirdiğini inkâr etmekle kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar!" [Bakara, 2/90].
6863. Metin
وَهَذِهِ الْآيَاتُ وَأَمْثَالُهَا رَدٌّ عَلَى الْكُفَّارِ فِي قَوْلِهِمْ: لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ [٤٣ \ ٣١] .
Bu ayetler ve benzerleri, kâfirlerin: "Bu Kur'an şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" [Zuhruf, 43/31] şeklindeki sözlerine bir cevaptır.
6864. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاتَّقُونِ.
Yüce Allah'ın: "...Benden başka ilah olmadığı hususunda uyarın; artık Benden korkup sakının!" buyruğu.
6865. Metin
الْأَظْهَرُ فِي «أَنْ» مِنْ قَوْلِهِ: أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهَا هِيَ الْمُفَسِّرَةُ ; لِأَنَّ إِنْزَالَ الْمَلَائِكَةِ بِالرُّوحِ، أَيْ: بِالْوَحْيِ فِيهِ مَعْنَى الْقَوْلِ دُونَ حُرُوفِهِ. فَيَكُونُ الْمَعْنَى: أَنَّ الْوَحْيَ الَّذِي أُنْزِلَتْ بِهِ الْمَلَائِكَةُ مُفَسَّرٌ بِإِنْذَارِ النَّاسِ «
"Uyarın diye..." ifadesindeki «أَنْ» edatında en belirgin olan, onun müfessire (açıklama bildiren edat) olmasıdır; zira meleklerin ruh yani vahiy ile indirilmesinde lafızları olmaksızın söz manası bulunmaktadır. Buna göre mana şöyle olur: Meleklerin indirilmesine vesile olan vahiy, insanları "Lâ ilâhe illallâh" ile uyarmak
6866. Metin
بِلَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ» وَأَمْرِهِمْ بِتَقْوَاهُ.
ve onlara O'na karşı takvalı olmayı emretmek şeklinde tefsir edilmektedir.
6867. Metin
وَقَدْ أَوْضَحَ - جَلَّ وَعَلَا - هَذَا الْمَعْنَى فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ ; كَقَوْلِهِ: وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ [٢١ \ ٢٥] ، وَقَوْلِهِ: وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ [٢٦ \ ٣٦] ، وَقَوْلِهِ: وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ [٤٣ \ ٤٥] ، وَقَوْلِهِ: قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ [٢١ \ ١٠٨] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ. وَقَدْ قَدَّمْنَا مَعْنَى الْإِنْذَارِ، وَمَعْنَى التَّقْوَى.
Yüce Allah bu manayı pek çok ayette açıklamıştır; nitekim şöyle buyurmuştur: "Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: 'Benden başka hiçbir ilah yoktur, şu hâlde yalnız Bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım." [Enbiyâ, 21/25], "Andolsun ki Biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının' diye bir elçi gönderdik." [Nahl, 16/36], "Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân'dan başka tapılacak ilahlar kılmış mıyız?" [Zuhruf, 43/45], "De ki: 'Bana ancak sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Artık siz teslim oluyor musunuz?'" [Enbiyâ, 21/108] ve bunlardan başka ayetlerde olduğu gibi. İnzarın (uyarmanın) ve takvanın manasını daha önce açıklamıştık.
6868. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ.
Yüce Allah'ın: "Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir." buyruğu.
6869. Metin
بَيَّنَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ هُوَ خَالِقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَأَنَّ مَنْ يَخْلُقُ هَذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ الْعَظِيمَةَ يَتَنَزَّهُ وَيَتَعَاظَمُ أَنْ يُعْبَدَ مَعَهُ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْئًا، وَلَا يَمْلِكُ لِنَفْسِهِ شَيْئًا.
Yüce Allah bu kerim ayette göklerin ve yerin yaratıcısının Kendisi olduğunu, bu azametli varlıkları yaratan Zât'ın, hiçbir şey yaratamayan ve kendi nefsi için dahi hiçbir şeye malik olmayan varlıkların Kendisiyle beraber ibadet edilmesinden münezzeh ve pek yüce olduğunu açıklamıştır.
6870. Metin
فَالْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ مَنْ يُبْرِزُ الْخَلَائِقَ مِنَ الْعَدَمِ إِلَى الْوُجُودِ، لَا يَصِحُّ أَنْ يُعْبَدَ مَعَهُ مَنْ لَا يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ ; وَلِهَذَا أَتْبَعَ قَوْلَهُ: خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ [١٦ \ ٣] بِقَوْلِهِ: تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ [١٦ \ ٣] .
Dolayısıyla ayet, mahlûkatı yokluktan varlığa çıkaran Zât ile beraber hiçbir şeye güç yetiremeyen varlıklara ibadet edilmesinin sahih ve caiz olmadığına delalet eder; bu sebeple O, "Gökleri ve yeri hak ile yarattı" [Nahl, 16/3] buyruğunun peşinden "O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir." [Nahl, 16/3] buyurmuştur.
6871. Metin
وَأَوْضَحَ هَذَا الْمَعْنَى فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ ; كَقَوْلِهِ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ الْآيَةَ [٢ \ ٢١] ; فَدَلَّ عَلَى أَنَّ الْمَعْبُودَ هُوَ الْخَالِقُ دُونَ غَيْرِهِ، وَقَوْلِهِ: أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ [١٦ \ ١٧] ، وَقَوْلِهِ: أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ [١٣ \ ١٦] ، وَقَوْلِهِ: تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا [٢٥ \ ١ - ٣] ، وَقَوْلِهِ - جَلَّ وَعَلَا -: هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ [٣١ \ ١١] ، وَقَوْلِهِ: قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءَكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ الْآيَةَ [٣٥ \ ٤٠] ، وَقَوْلِهِ: قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ [٤٦ \ ٤] ، وَقَوْلِهِ - جَلَّ وَعَلَا -: أَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ،
Bu manayı pek çok ayette açıklamıştır; nitekim şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Sizi yaratan Rabbinize kulluk edin..." [Bakara, 2/21] buyruğu ibadete layık olanın başkası değil sadece yaratan olduğuna delalet etmiştir. "Yaratan, hiç yaratamayan gibi midir? Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?" [Nahl, 16/17], "Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: 'Her şeyin yaratıcısı Allah'tır. O tektir, Kahhâr'dır.'" [Ra'd, 13/16], "Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan'ı indiren [Allah] pek yücedir. O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir ve mülkünde hiçbir ortağı yoktur; her şeyi yaratmış ve ona belli bir ölçü takdir etmiştir. O'nu bırakıp, hiçbir şey yaratamayan ve bizzat kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeye güç yetiremeyen, ne öldürmeye ne yaşatmaya ne de yeniden diriltmeye malik olmayan ilahlar edindiler." [Furkân, 25/1-3], Yüce Allah'ın: "Bu, Allah'ın yaratışıdır. Gösterin Bana, O'ndan başkaları ne yaratmış? Hayır, o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler." [Lokmân, 31/11], "De ki: 'Gördünüz mü Allah'ı bırakıp da yalvardığınız ortaklarınızı? Gösterin bana, yeryüzünden neyi yaratmışlar? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var?...'" [Fâtır, 35/40], "De ki: 'Gördünüz mü Allah'ı bırakıp da taptıklarınızı? Gösterin bana, yeryüzünden neyi yaratmışlar? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru söyleyenler iseniz bundan önceki bir kitap yahut bir ilim kalıntısı getirin bana.'" [Ahkâf, 46/4] ve Yüce Allah'ın: "Hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olan varlıkları mı ortak koşuyorlar?"
6872. Metin
[٧ \ ١٩١] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ [٢٢ \ ٧٣] ، وَقَوْلِهِ: أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ. . . الْآيَةَ [٥٢ \ ٣٥ - ٣٦] ، وَقَوْلِهِ: وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ الْآيَةَ [١٦ \ ٢٠ - ٢١] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
[A'râf, 7/191], Yüce Allah'ın: "Ey insanlar! Bir misal verildi, şimdi onu dinleyin: Sizin Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hepsi bir araya gelseler dahi asla bir sinek bile yaratamazlar..." [Hac, 22/73], "Yoksa onlar bir yaratan olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?..." [Tûr, 52/35-36], "Allah'tan başka yalvardıkları şeyler ise hiçbir şey yaratamazlar, bilakis kendileri yaratılmaktadırlar. Onlar diriler değil ölülerdir..." [Nahl, 16/20-21] buyrukları ile bunlardan başka ayetlerde olduğu gibi.
6873. Metin
فَهَذِهِ الْآيَاتُ تُبَيِّنُ أَنَّ الَّذِي يَسْتَحِقُّ أَنْ يُعْبَدَ هُوَ مَنْ يَخْلُقُ الْخَلْقَ، وَيُبْرِزُهُمْ مِنَ الْعَدَمِ إِلَى الْوُجُودِ. أَمَّا غَيْرُهُ فَهُوَ مَخْلُوقٌ مَرْبُوبٌ، مُحْتَاجٌ إِلَى مَنْ يَخْلُقُهُ، وَيُدَبِّرُ شُئُونَهُ.
Bu ayetler, ibadet edilmeye layık olanın ancak mahlûkatı yaratan ve onları yokluktan varlığa çıkaran Zât olduğunu açıklar. O'ndan başkası ise yaratılmış bir kuldur; kendisini yaratacak ve işlerini çekip çevirecek birine muhtaçtır.
6874. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ.
Yüce Allah'ın: "İnsanı bir nutfeden yarattı..." buyruğu.
6875. Metin
ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّهُ خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ، وَهِيَ مَنِيُّ الرَّجُلِ وَمَنِيُّ الْمَرْأَةِ ; بِدَلِيلِ قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ [٧٦ \ ٢] ، أَيْ: أَخْلَاطٍ مِنْ مَاءِ الرَّجُلِ وَمَاءِ الْمَرْأَةِ.
Yüce Allah bu kerim ayette insanı bir nutfeden yarattığını zikretmiştir; o da erkeğin menisi ile kadının menisidir. Nitekim Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Biz insanı karışımlardan oluşan bir nutfeden yarattık..." [İnsân, 76/2] buyruğu buna delildir; yani erkeğin suyu ile kadının suyunun karışımlarından.
6876. Metin
وَقَالَ صَاحِبُ الدُّرِّ الْمَنْثُورِ بَعْدَ ذِكْرِ بَعْضِ الرِّوَايَاتِ فِي تَفْسِيرِ الْأَمْشَاجِ بِالْأَخْلَاطِ: مِنْ مَاءِ الرَّجُلِ وَمَاءِ الْمَرْأَةِ. وَأَخْرَجَ الطَّسْتِيُّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: أَنَّ نَافِعَ بْنَ الْأَزْرَقَ، قَالَ: أَخْبِرْنِي عَنْ قَوْلِهِ: مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ، قَالَ: اخْتِلَاطُ مَاءِ الرَّجُلِ وَمَاءِ الْمَرْأَةِ إِذَا وَقَعَ فِي الرَّحِمِ. قَالَ: وَهَلْ تَعْرِفُ الْعَرَبُ ذَلِكَ؟ قَالَ: نَعَمْ. أَمَّا سَمِعْتَ أَبَا ذُؤَيْبٍ وَهُوَ يَقُولُ:
ed-Dürrü'l-Mensûr sahibi, emşâcın 'erkeğin suyu ile kadının suyunun karışımları' şeklinde tefsirine dair bazı rivayetleri zikrettikten sonra şöyle demiştir: et-Tastî, İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Nâfi' b. el-Ezrak: "Bana: 'Karışımlardan oluşan bir nutfeden' buyruğu hakkında bilgi ver" demiş, o da: "Rahme düştüğü zaman erkeğin suyu ile kadının suyunun birbirine karışmasıdır" cevabını vermiştir. Nâfi': "Araplar bunu bilir mi?" diye sorunca, İbn Abbâs: "Evet, sen Ebû Züeyb'in şöyle dediğini işitmedin mi?" demiştir:
6877. Metin
كَأَنَّ الرِّيشَ وَالْفُوقَيْنِ مِنْهُ ... خِلَالَ النَّصْلِ خَالَطَهُ مَشِيجُ
Sanki okun yeleği ve iki çentiği ... Temrenin aralığında ona bir karışım karışmış gibidir.
6878. Metin
وَنَسَبَ فِي اللِّسَانِ هَذَا الْبَيْتَ لِزُهَيْرِ بْنِ حَرَامٍ الْهُذَلِيِّ، وَأَنْشَدَهُ هَكَذَا:
el-Lisân'da bu beytin Züheyr b. Harâm el-Hüzelî'ye ait olduğu belirtilmiş ve şöyle nakledilmiştir:
6879. Metin
كَأَنَّ النَّصْلَ وَالْفُوقَيْنِ مِنْهَا ... خِلَالَ الرِّيشِ سِيطَ بِهِ مَشِيجُ
Sanki temren ve iki çentiği ... Yeleğin aralığında ona bir karışım karıştırılmıştır.
6880. Metin
قَالَ: وَرَوَاهُ الْمُبَرِّدُ:
[Müellif] dedi ki: el-Müberred bunu şöyle rivayet etmiştir:
6881. Metin
كَأَنَّ الْمَتْنَ وَالشَّرْجَيْنِ مِنْهُ ... خِلَافَ النَّصْلِ سِيطَ بِهِ مَشِيجُ
Sanki okun sırtı ve iki çentiği ... Temrenin arkasında ona bir karışım karıştırılmıştır.
6882. Metin
قَالَ: وَرَوَاهُ أَبُو عُبَيْدَةَ:
[Müellif] dedi ki: Ebû Ubeyde bunu şöyle rivayet etmiştir:
6883. Metin
كَأَنَّ الرِّيشَ وَالْفُوقَيْنِ مِنْهَا ... خِلَالَ النَّصْلِ سِيطَ بِهِ الْمَشِيجُ
Sanki okun yeleği ve iki çentiği ... Temrenin aralığında ona bir karışım karıştırılmıştır.
6884. Metin
وَمَعْنَى «سِيطَ بِهِ الْمَشِيجُ» : خُلِطَ بِهِ الْخَلْطَ.
«سِيطَ بِهِ الْمَشِيجُ» ifadesinin anlamı: Karışımla karıştırıldı demektir.
6885. Metin
إِذَا عَرَفْتَ مَعْنَى ذَلِكَ، فَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى بَيَّنَ أَنَّ ذَلِكَ الْمَاءَ الَّذِي هُوَ النُّطْفَةُ، مِنْهُ مَا هُوَ خَارِجٌ مِنَ الصُّلْبِ، أَيْ: وَهُوَ مَاءُ الرَّجُلِ، وَمِنْهُ مَا هُوَ خَارِجٌ مِنَ التَّرَائِبِ وَهُوَ: مَاءُ الْمَرْأَةِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ - جَلَّ وَعَلَا -: فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ [٨٦ \ ٥ - ٧]
Bunun anlamını öğrendiğinde bil ki Yüce Allah, nutfe olan bu suyun bir kısmının sulbden çıkan erkeğin suyu olduğunu, bir kısmının da terâibden çıkan kadının suyu olduğunu açıklamıştır; bu da Yüce Allah'ın şu buyruğundadır: "İnsan neden yaratıldığına bir baksın! O, atılan bir sudan yaratıldı. [O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar." [Târık, 86/5-7].
6886. Metin
لِأَنَّ الْمُرَادَ بِالصُّلْبِ صُلْبُ الرَّجُلِ وَهُوَ ظَهْرُهُ، وَالْمُرَادَ بِالتَّرَائِبِ: تَرَائِبُ الْمَرْأَةِ وَهِيَ مَوْضِعُ الْقِلَادَةِ مِنْهَا، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Çünkü sulb ile kastedilen erkeğin sulbü yani sırtıdır; terâib ile kastedilen ise kadının terâibi olup gerdanlığının bulunduğu yerdir. İmruülkays'ın şu beyti de bundandır:
6887. Metin
مُهَفْهَفَةٌ بَيْضَاءُ غَيْرُ مُفَاضَةٍ ... تَرَائِبُهَا مَصْقُولَةٌ كَالسَّجَنْجَلِ
İnce belli, beyaz tenli, ne etli ne zayıf ... Gerdanlığı ayna gibi parıldayan bir afet.
6888. Metin
وَاسْتَشْهَدَ ابْنُ عَبَّاسٍ لِنَافِعِ بْنِ الْأَزْرَقِ: عَلَى أَنَّ التَّرَائِبَ مَوْضِعُ الْقِلَادَةِ بِقَوْلِ الْمُخَبَّلِ، أَوِ ابْنِ أَبِي رَبِيعَةَ:
İbn Abbâs, terâibin gerdanlık yeri olduğuna dair Nâfi' b. el-Ezrak'a el-Muhabbel'in yahut İbn Ebî Rebîa'nın şu beytini delil getirmiştir:
6889. Metin
وَالزَّعْفَرَانُ عَلَى تَرَائِبِهَا ... شَرَقًا بِهِ اللَّبَّاتُ وَالنَّحْرُ
Ve gerdanlıkları üzerindeki safran ... Gerdanı ve göğsü onunla kızıla boyanmış hâlde.
6890. Metin
فَقَوْلُهُ هُنَا: «مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ» [٨٦ \ ٧] ، يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْأَمْشَاجَ هِيَ الْأَخْلَاطُ الْمَذْكُورَةُ، وَأَمْرُ الْإِنْسَانِ بِأَنْ يَنْظُرَ مِمَّ خُلِقَ فِي قَوْلِهِ: فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ [٨٦ \ ٥] تَنْبِيهٌ لَهُ عَلَى حَقَارَةِ مَا خُلِقَ مِنْهُ ; لِيَعْرِفَ قَدْرَهُ، وَيَتْرُكَ التَّكَبُّرَ وَالْعُتُوَّ، وَيَدُلُّ لِذَلِكَ قَوْلُهُ: أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ الْآيَةَ [٧٧ \ ٢٠] .
Buradaki «مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ» "[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar" [Târık, 86/7] buyruğu, emşâcın zikredilen bu karışımlar olduğuna delalet eder. "İnsan neden yaratıldığına bir baksın!" [Târık, 86/5] buyruğunda insanın neden yaratıldığına bakmasının emredilmesi, haddini bilmesi, kibir ve azgınlığı terk etmesi için kendisinden yaratıldığı şeyin değersizliğine dikkat çekmektir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna delalet eder: "Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?" [Mürselât, 77/20].
6891. Metin
وَبَيَّنَ - جَلَّ وَعَلَا - حَقَارَتَهُ بِقَوْلِهِ: أَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ كَلَّا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ [٧٠ \ ٣٨] ، وَالتَّعْبِيرُ عَنِ النُّطْفَةِ بِمَا الْمَوْصُولَةِ فِي قَوْلِهِ: مِمَّا يَعْلَمُونَ [٧٠ \ ٣٩] ، فِيهِ غَايَةُ تَحْقِيرِ ذَلِكَ الْأَصْلِ الَّذِي خُلِقَ مِنْهُ الْإِنْسَانُ. وَفِي ذَلِكَ أَعْظَمُ رَدْعٍ، وَأَبْلَغُ زَجْرٍ عَنِ التَّكَبُّرِ وَالتَّعَاظُمِ.
Yüce Allah onun değersizliğini şu buyruğuyla açıklamıştır: "Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor? Hayır! Biz onları bildikleri şeyden yarattık." [Meâric, 70/38-39]. "Bildikleri şeyden" [Meâric, 70/39] buyruğunda nutfeden mâ-i mevsûle ile (ismin yerine geçen "mâ" ile) bahsedilmesinde, insanın yaratıldığı o asıl maddenin son derece değersiz gösterilmesi [gayesi] vardır. Bunda kibre ve büyüklük taslamaya karşı en büyük caydırıcılık ve en beliğ sakındırma bulunmaktadır.
6892. Metin
وَقَوْلُهُ - جَلَّ وَعَلَا -: فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ [١٦ \ ٤] ، أَظْهَرُ الْقَوْلَيْنِ فِيهِ: أَنَّهُ ذَمٌّ لِلْإِنْسَانِ الْمَذْكُورِ. وَالْمَعْنَى: خَلَقْنَاهُ لِيَعْبُدَنَا وَيَخْضَعَ لَنَا وَيُطِيعَ، فَفَاجَأَ بِالْخُصُومَةِ وَالتَّكْذِيبِ، كَمَا تَدُلُّ عَلَيْهِ: «إِذَا» الْفُجَائِيَّةُ. وَيُوَضِّحُ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ [٥١ \ ٥٦] ، مَعَ قَوْلِهِ - جَلَّ وَعَلَا -: أَوَلَمْ يَرَ الْإِنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ [٣٦ \ ٧٧ - ٧٩] ، وَقَوْلِهِ: وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلَى رَبِّهِ ظَهِيرًا [٢٥ \ ٥٤] ، وَقَوْلِهِ: وَيَقُولُ الْإِنْسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا [١٩ \ ٦٦ - ٦٧] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ. وَسَيَأْتِي - إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى - زِيَادَةُ إِيضَاحٍ لِهَذَا الْمَبْحَثِ فِي «سُورَةِ الطَّارِقِ» .
Yüce Allah'ın: "Bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasımdır." [Nahl, 16/4] buyruğu hakkında iki görüşten en belirgin olanı: Bunun adı geçen insanı yerme anlamı taşıdığıdır. Anlamı şudur: Biz onu bize ibadet etsin, boyun eğsin ve itaat etsin diye yarattık; fakat o, sürpriz/ansızın ortaya çıkma bildiren "izâ" (إِذَا) edatının delalet ettiği üzere, ansızın düşmanlık ve yalanlama ile karşı koydu. Yüce Allah'ın: "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." [Zâriyât, 51/56] buyruğu ile şu buyrukları bu anlamı açıklamaktadır: "İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki hemen apaçık bir hasım kesiliverir? Kendi yaratılışını unutarak bize bir misal getirdi ve: 'Çürümüş gitmiş kemikleri kim diriltecek?' dedi. De ki: Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir." [Yâsîn, 36/77-79], "Sudan bir insan yaratıp onu soy ve hısımlık bağı kılan O'dur. Rabbin her şeye güç yetirendir. Onlar ise Allah'ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar veremeyen şeylere tapıyorlar. Kâfir de Rabbine karşı [şeytana] arka çıkandır." [Furkân, 25/54-55], "İnsan: 'Ben öldüğüm zaman gerçekten diri olarak [kabrimden] çıkarılacak mıyım?' der. İnsan hiç düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey değilken biz kendisini yarattık!" [Meryem, 19/66-67] ve benzeri ayetler. Bu konunun daha geniş açıklaması -Allah Teâlâ dilerse- Târık Suresi'nde gelecektir.
6893. Metin
تَنْبِيهٌ.
Uyarı.
6894. Metin
اخْتَلَفَ عُلَمَاءُ الْعَرَبِيَّةِ فِي: «إِذَا» الْفُجَائِيَّةِ ; فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ حَرْفٌ. وَمِمَّنْ قَالَ بِهِ الْأَخْفَشُ. قَالَ ابْنُ هِشَامٍ فِي «الْمُغْنِي» : وَيُرَجِّحُ هَذَا الْقَوْلَ قَوْلُهُمْ: خَرَجْتُ فَإِذَا إِنَّ زَيْدًا بِالْبَابِ (بِكَسْرِ إِنَّ) ; لِأَنَّ «إِنَّ» - الْمَكْسُورَةَ - لَا يَعْمَلُ مَا بَعْدَهَا فِيمَا قَبْلَهَا. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ ظَرْفُ مَكَانٍ. وَمِمَّنْ قَالَ بِهِ الْمُبَرِّدُ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ ظَرْفُ زَمَانٍ. وَمِمَّنْ قَالَ بِهِ الزَّجَّاجُ. وَالْخَصِيمُ: صِيغَةُ مُبَالَغَةٍ، أَيْ: شَدِيدُ الْخُصُومَةِ. وَقِيلَ: الْخَصِيمُ الْمُخَاصِمُ. وَإِتْيَانُ الْفَعِيلِ بِمَعْنَى الْمُفَاعِلِ كَثِيرٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، كَالْقَعِيدِ بِمَعْنَى الْمُقَاعِدِ، وَالْجَلِيسِ بِمَعْنَى الْمُجَالِسِ، وَالْأَكِيلِ بِمَعْنَى الْمُؤَاكِلِ، وَنَحْوِ ذَلِكَ.
Arap dili âlimleri sürpriz/ansızınlık bildiren «izâ» (إِذَا) edatı hakkında ihtilaf etmişlerdir: Bazıları onun harf olduğunu söylemiştir ki Ahfeş de bunu söyleyenlerdendir. İbn Hişâm el-Muğnî'de şöyle demiştir: [Arapların] "خَرَجْتُ فَإِذَا إِنَّ زَيْدًا بِالْبَابِ" (Dışarı bir çıktım, bir de ne göreyim Zeyd kapıda!) sözü (inne'nin esresiyle) bu görüşü desteklemektedir; çünkü esreli "inne", kendisinden sonrasının kendisinden öncekine amel etmesine imkân vermez. Bazıları onun mekân zarfı olduğunu söylemiştir ki el-Müberred bunu söyleyenlerdendir. Bazıları ise zaman zarfı olduğunu söylemiştir ki ez-Zeccâc da bunu söyleyenlerdendir. «الْخَصِيمُ» (el-hasîm) mübalağa sîgasıdır; yani hasımlığı/düşmanlığı çok şiddetli olan demektir. «الْخَصِيمُ» kelimesinin «الْمُخَاصِمُ» (hasımlık eden) anlamına geldiği de söylenmiştir. Arap kelamında "fe'îl" kalıbının "mufâ'il" anlamında gelmesi çok yaygındır; "mukâ'id" (birlikte oturan) anlamında "ka'îd", "mucâlis" (meclis arkadaşı) anlamında "celîs", "muâkil" (birlikte yemek yiyen) anlamında "ekîl" ve benzerleri gibi.
6895. Metin
وَقَوْلُهُ: «مُبِينٌ» [١٦ \ ٤] الظَّاهِرُ أَنَّهُ اسْمُ فَاعِلِ أَبَانَ اللَّازِمَةِ، بِمَعْنَى بَانَ وَظَهَرَ ; أَيْ بَيِّنَ الْخُصُومَةِ. وَمِنْ إِطْلَاقِ أَبَانَ بِمَعْنَى بَانَ قَوْلُ جَرِيرٍ:
Yüce Allah'ın: «مُبِينٌ» "apaçık" [Nahl, 16/4] buyruğuna gelince; zahir olan, onun "bâne" (bân) ve "zahere" (zâhir oldu, açığa çıktı) anlamında lâzım (geçişsiz) olan "ebâne" fiilinin ism-i fâili olmasıdır; yani hasımlığı açık ve net olan demektir. "Ebâne" fiilinin "bâne" anlamında kullanımına Cerîr'in şu beyti örnektir:
6896. Metin
إِذَا آبَاؤُنَا وَأَبُوكَ عَدَوَا ... أَبَانَ الْمُقْرِفَاتُ مِنَ الْعِرَابِ
Bizim atalarımız ile senin baban koştuğunda ... Melez atlar, safkan Arap atlarından ayrılıp açığa çıktı.
6897. Metin
أَيْ: ظَهَرَ. وَقَوْلُ عُمَرَ بْنِ أَبِي رَبِيعَةَ الْمَخْزُومِيِّ:
Yani: Açığa çıktı. Ömer b. Ebî Rebîa el-Mahzûmî'nin şu beyti de bundandır:
6898. Metin
لَوْ دَبَّ ذَرٌّ فَوْقَ ضَاحِي جِلْدِهَا ... لَأَبَانَ مِنْ آثَارِهِنَّ حُدُورُ
Güneş gören teninde bir karınca gezinse ... Onların izlerinden bir kabarıklık hemen açığa çıkar.
6899. Metin
يَعْنِي: لَظَهَرَ مِنْ آثَارِهِنَّ وَرَمٌ فِي الْجِلْدِ. وَقِيلَ: مِنْ أَبَانَ الْمُتَعَدِّيَةِ وَالْمَفْعُولُ مَحْذُوفٌ ; أَيْ: مُبِينٌ خُصُومَتَهُ وَمُظْهِرٌ لَهَا. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Yani: Onların izlerinden dolayı deride bir şişlik/kabarıklık açığa çıkardı. [Bunun] müteaddî (geçişli) "ebâne" fiilinden geldiği ve mef'ûlün hazfedildiği de söylenmiştir; yani: hasımlığını açıklayan ve onu ortaya koyan demektir. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
6900. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالْأَنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ.
Yüce Allah'ın: "Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma [vesilesi] ve menfaatler vardır; onlardan yersiniz de." buyruğu.
6901. Metin
ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّهُ خَلَقَ الْأَنْعَامَ لِبَنِي آدَمَ يَنْتَفِعُونَ بِهَا تَفَضُّلًا مِنْهُ عَلَيْهِمْ. وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي «آلِ عِمْرَانَ» : أَنَّ الْقُرْآنَ بَيَّنَ أَنَّ الْأَنْعَامَ هِيَ الْأَزْوَاجُ الثَّمَانِيَةُ الَّتِي هِيَ: الذَّكَرُ وَالْأُنْثَى مِنَ الْإِبِلِ، وَالْبَقَرِ، وَالضَّأْنِ، وَالْمَعْزِ. وَالْمُرَادُ بِالدِّفْءِ عَلَى أَظْهَرِ الْقَوْلَيْنِ: أَنَّهُ اسْمٌ لِمَا يُدَّفَّأُ بِهِ، كَالْمَلْءِ اسْمٌ لِمَا يُمْلَأُ بِهِ، وَهُوَ الدِّفَاءُ مِنَ اللِّبَاسِ الْمَصْنُوعِ مِنْ أَصْوَافِ الْأَنْعَامِ وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا. .
Yüce Allah bu kerim ayette, bir lütuf olarak Ademoğullarının faydalanması için en'âmı (evcil hayvanları) yarattığını zikretmiştir. Âl-i İmrân Suresi'nde Kur'ân'ın; en'âmın sekiz çift olduğunu, bunların da deve, sığır, koyun ve keçinin erkeği ve dişisi olduğunu açıkladığını belirtmiştik. İki görüşten en belirgin olanına göre «الدِّفْءُ» (dif') ile kastedilen: Kendisiyle doldurulan şeye "mil'" (مِلْء) denilmesi gibi, kendisiyle ısınılan şeyin adıdır; o da hayvanların yünlerinden, tiftiklerinden ve kıllarından yapılan giyecek türü sıcak tutan örtülerdir.
6902. Metin
وَيَدُلُّ لِهَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ بُيُوتِكُمْ سَكَنًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ جُلُودِ الْأَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقَامَتِكُمْ وَمِنْ أَصْوَافِهَا وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا أَثَاثًا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ [١٦ \ ٨٠] ، وَقِيلَ: الدِّفْءُ نَسْلُهَا. وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ ; وَالنَّسْلُ دَاخِلٌ فِي قَوْلِهِ: وَمَنَافِعُ [١٦ \ ٥] ، أَيْ: مِنْ نَسْلِهَا وَدَرِّهَا: وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu buna delalet etmektedir: "Allah evlerinizi sizin için bir huzur ve dinlenme yeri yaptı; hayvanların derilerinden de göç gününüzde ve konaklama gününüzde hafifçe taşıyacağınız evler [çadırlar], yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından da bir süreye kadar [kullanacağınız] ev eşyası ve meta kıldı." [Nahl, 16/80]. Dif'in hayvanların yavruları olduğu da söylenmiştir; ancak birinci görüş daha açıktır. Yavru ise: "ve menfaatler" [Nahl, 16/5] yani onların neslinden ve sütünden olan [faydalar] ile "onlardan yersiniz" buyruğunun kapsamına girmektedir.
6903. Metin
وَمَنَافِعُ الْأَنْعَامِ الَّتِي بَيَّنَ اللَّهُ - جَلَّ وَعَلَا - امْتِنَانَهُ بِهَا عَلَى خَلْقِهِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، بَيَّنَهَا لَهُمْ أَيْضًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ: وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ [٢٣ \ ٢١، ٢٢] ، وَقَوْلِهِ: اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ وَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَأَيَّ آيَاتِ اللَّهِ تُنْكِرُونَ [٤٠ \ ٧٩ - ٨١] ، وَقَوْلِهِ: أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ أَفَلَا يَشْكُرُونَ [٣٦ \ ٧١ - ٧٣] ، وَقَوْلِهِ: وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ [٤٣ \ ١٢، ١٣] ، وَقَوْلِهِ: وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ [٣٩ \ ٦] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Yüce Allah'ın bu kerim ayette kullarına minnetini (lütfunu) beyan ettiği hayvanların menfaatlerini, pek çok ayette de onlara açıklamıştır; nitekim şöyle buyurmaktadır: "Hayvanlarda da sizin için elbette bir ibret vardır. Onların karınlarındaki şeyden size içiririz; onlarda sizin için birçok faydalar vardır ve onlardan yersiniz. Onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız." [Mü'minûn, 23/21-22], "Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmından da yiyesiniz diye sizin için hayvanları var edendir. Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki bir arzuya onların sırtında ulaşırsınız. Onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız. [Allah] size ayetlerini gösteriyor. Artık Allah'ın hangi ayetlerini inkâr edersiniz?" [Mü'min, 40/79-81], "Görmediler mi ki biz kudretimizin eseri olarak onlar için davarlar yarattık da onlara sahip bulunmaktadırlar. Onları kendilerine boyun eğdirdik; binekleri bunlardandır ve bunlardan yerler. Onlar için bunlarda daha nice faydalar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?" [Yâsîn, 36/71-73], "Bütün çiftleri O yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ta ki sırtlarına binesiniz, sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anıp: 'Bunu bizim hizmetimize veren Allah her türlü eksiklikten uzaktır, yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz' diyesiniz." [Zuhruf, 43/12-14], "Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirdi." [Zümer, 39/6] ve benzeri ayetler.
6904. Metin
وَالْأَظْهَرُ فِي إِعْرَابِ: وَالْأَنْعَامَ [١٦ \ ٥] ، أَنَّ عَامِلَهُ وَهُوَ: خَلَقَ اشْتَغَلَ عَنْهُ بِالضَّمِيرِ فَنُصِبَ بِفِعْلٍ مُقَدَّرٍ وُجُوبًا، يُفَسِّرُهُ: «خَلَقَ» الْمَذْكُورُ، عَلَى حَدِّ قَوْلِ ابْنِ مَالِكٍ فِي الْخُلَاصَةِ:
«وَالْأَنْعَامَ» "Hayvanları da..." [Nahl, 16/5] lafzının irabında en belirgin görüşe göre: Onun âmili olan «خَلَقَ» (yarattı) fiili zamir ile meşgul olduğundan ötürü bu kelime, İbn Mâlik'in el-Hulâsa'daki şu beytinde belirttiği kural gereğince zikredilen «خَلَقَ» fiilinin açıkladığı vacip olarak takdir edilmiş gizli bir fiille mansub kılınmıştır:
6905. Metin
فَالسَّابِقُ انْصِبْهُ بِفِعْلٍ أُضْمِرَا ... حَتْمًا مُوَافِقٍ لِمَا قَدْ أَظْهَرَ
Önce geçen ismi, açığa çıkan fiile ... Mutlaka uygun olan gizli bir fiille nasbet.
6906. Metin
وَإِنَّمَا كَانَ النَّصْبُ هُنَا أَرْجَحَ مِنَ الرَّفْعِ ; لِأَنَّهُ مَعْطُوفٌ عَلَى مَعْمُولِ فِعْلٍ، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ الْآيَةَ [١٦ \ ٤] ، فَيَكُونُ عَطْفُ الْجُمْلَةِ الْفِعْلِيَّةِ عَلَى الْجُمْلَةِ الْفِعْلِيَّةِ أَوْلَى مِنْ عَطْفِ الِاسْمِيَةِ عَلَى الْفِعْلِيَّةِ لَوْ رُفِعَ الِاسْمُ السَّابِقُ ; وَإِلَى هَذَا أَشَارَ ابْنُ مَالِكٍ فِي الْخُلَاصَةِ بِقَوْلِهِ عَاطِفًا عَلَى مَا يُخْتَارُ فِيهِ النَّصْبُ:
Burada nasbın ref'e tercih edilmesinin sebebi; fiilin mamulüne matuf olmasıdır, o da Yüce Allah'ın: "İnsanı nutfeden yarattı..." [Nahl, 16/4] ayetidir. Böylece fiil cümlesinin fiil cümlesine atfedilmesi, şayet önceki isim merfû kılınsaydı isim cümlesinin fiil cümlesine atfedilmesinden daha evladır. İbn Mâlik el-Hulâsa'da nasbın tercih edildiği durumlara atıf yaparak buna şöyle işaret etmiştir:
6907. Metin
وَبَعْدَ عَاطِفٍ بِلَا فَصْلٍ عَلَى ... مَعْمُولِ فِعْلٍ مُسْتَقِرٍّ أَوَّلَا
Fasılasız bir atıftan sonra gelirse ... Baştaki yerleşik bir fiilin mamulü üzerine.
6908. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: إِنَّ قَوْلَهُ: وَالْأَنْعَامَ مَعْطُوفٌ عَلَى الْإِنْسَانَ، مِنْ قَوْلِهِ خَلَقَ الْإِنْسَانَ [١٦ \ ٤] ، وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ كَمَا تَرَى.
Bazı âlimler: «وَالْأَنْعَامَ» sözünün, "İnsanı yarattı" [Nahl, 16/4] buyruğundaki «الْإِنْسَانَ» (insan) kelimesine matuf olduğunu söylemişlerdir. Ancak gördüğün gibi birinci görüş daha açıktır.
6909. Metin
وَأَظْهَرُ أَوْجُهِ الْإِعْرَابِ فِي قَوْلِهِ: لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ [١٦ \ ٥] أَنَّ قَوْلَهُ: دِفْءٌ مُبْتَدَأٌ خَبَرُهُ لَكُمْ فِيهَا، وَسَوَّغَ الِابْتِدَاءَ بِالنَّكِرَةِ ; اعْتِمَادُهَا عَلَى الْجَارِّ وَالْمَجْرُورِ قَبْلَهَا وَهُوَ الْخَبَرُ كَمَا هُوَ مَعْرُوفٌ، خِلَافًا لِمَنْ زَعَمَ أَنَّ: دِفْءٌ فَاعِلُ الْجَارِّ وَالْمَجْرُورِ الَّذِي هُوَ
«لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ» "Onlarda sizin için bir ısınma [vesilesi] vardır" [Nahl, 16/5] buyruğunun irabında en belirgin vecih; «دِفْءٌ» lafzının mübteda (özne), haberinin ise «لَكُمْ فِيهَا» olmasıdır. Bilindiği üzere nekire (belirsiz) bir isimle cümleye başlamayı câiz kılan şey; kendisinden önceki câr ve mecrûra, yani habere dayanmasıdır. Bu, «دِفْءٌ» lafzının
6910. Metin
لَكُمْ.
«لَكُمْ» câr ve mecrûrunun fâili olduğunu iddia edenlerin görüşünün aksinedir.
6911. Metin
وَفِي الْآيَةِ أَوْجُهٌ أُخْرَى ذَكَرَهَا بَعْضُ الْعُلَمَاءِ تَرَكْنَا ذِكْرَهَا ; لِعَدَمِ اتِّجَاهِهَا عِنْدَنَا، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Ayette bazı âlimlerin zikrettiği başka irap vecihleri de vardır; fakat bize göre isabetli görünmediği için onları zikretmeyi bıraktık. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
6912. Metin
وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ [١٦ \ ٦] ، يَعْنِي: أَنَّ اقْتِنَاءَ هَذِهِ الْأَنْعَامِ وَمِلْكِيَّتَهَا فِيهِ لِمَالِكِهَا عِنْدَ النَّاسِ جَمَالٌ ; أَيْ: عَظَمَةٌ وَرِفْعَةٌ، وَسَعَادَةٌ فِي الدُّنْيَا لِمُقْتَنِيهَا. وَكَذَلِكَ قَالَ فِي الْخَيْلِ وَالْبِغَالِ وَالْحَمِيرِ: لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً [١٦ \ ٨] ، فَعَبَّرَ فِي الْأَنْعَامِ بِالْجَمَالِ، وَفِي غَيْرِهَا بِالزِّينَةِ. وَالْجَمَالُ: مَصْدَرُ جَمُلَ فَهُوَ جَمِيلٌ وَهِيَ جَمِيلَةٌ. وَيُقَالُ أَيْضًا: هِيَ جَمْلَاءُ. وَأَنْشَدَ لِذَلِكَ الْكِسَائِيُّ قَوْلَ الشَّاعِرِ:
Bu kerim ayetteki: "Sizin için onlarda bir güzellik vardır" [Nahl, 16/6] buyruğu; bu hayvanları edinmenin ve onlara sahip olmanın, insanlar nezdinde sahibi için bir güzellik, yani sahibi için bir büyüklük, yücelik ve dünya mutluluğu olduğunu ifade eder. Nitekim atlar, katırlar ve eşekler hakkında da: "binesiniz diye ve bir zinet olarak" [Nahl, 16/8] buyurmuştur. Böylece en'âm hakkında "cemâl" (güzellik), diğerleri hakkında ise "zînet" (süs) ifadesini kullanmıştır. Cemâl (جَمَال): "Cemüle" (cemil oldu) fiilinin masdarıdır; erkeğe "cemîl", kadına "cemîle" denir. Kadın için "cemlâ'" (جَمْلَاء) da denir. Kisâî buna delil olarak şairin şu beytini okumuştur:
6913. Metin
فَهِيَ جَمْلَاءُ كَبَدْرٍ طَالِعٍ ... بَذَّتِ الْخَلْقَ جَمِيعًا بِالْجَمَالِ
O, doğan dolunay gibi pek güzel bir kadındır ... Güzelliğiyle bütün mahlukatı geride bırakmıştır.
6914. Metin
وَالزِّينَةُ: مَا يُتَزَيَّنُ بِهِ. وَكَانَتِ الْعَرَبُ تَفْتَخِرُ بِالْخَيْلِ وَالْإِبِلِ وَنَحْوِ ذَلِكَ كَالسِّلَاحِ، وَلَا تَفْتَخِرُ بِالْبَقَرِ وَالْغَنَمِ. وَيَدُلُّ لِذَلِكَ قَوْلُ الْعَبَّاسِ بْنِ مِرْدَاسٍ يَفْتَخِرُ بِمَآثِرَ قَبِيلَتِهِ بَنِي سُلَيْمٍ:
Zînet (زِّينَة): Kendisiyle süslenilen şeydir. Araplar atlarla, develerle ve silah gibi şeylerle övünürlerdi; sığır ve koyunla övünmezlerdi. Abbâs b. Mirdâs'ın, kabilesi Benî Süleym'in meziyetleriyle övünürken söylediği şu söz buna delalet eder:
6915. Metin
وَاذْكُرْ بَلَاءَ سُلَيْم فِي مَوَاطِنِهَا ... فَفِي سُلَيْمٍ لِأَهْلِ الْفَخْرِ مُفْتَخَرُ
Süleym'in savaş meydanlarındaki yararlılıklarını an ... Zira övünç ehli için Süleym'de övünülecek çok şey vardır.
6916. Metin
قَوْمٌ هُمْ نَصَرُوا الرَّحْمَنَ وَاتَّبَعُوا ... دِينَ الرَّسُولِ وَأَمْرُ النَّاسِ مُشْتَجِرُ
Onlar öyle bir topluluktur ki Rahmân'a yardım ettiler ve ... İnsanların işi karıştığı bir sırada Resûl'ün dinine uydular.
6917. Metin
لَا يَغْرِسُونَ فَسِيلَ النَّخْلِ وَسَطَهُمْ ... وَلَا تَخَاوَرُ فِي مَشْتَاهُمُ الْبَقَرُ
Onlar aralarına hurma fidanı dikmezler ... Kışlaklarında da sığırlar böğürmez.
6918. Metin
إِلَّا سَوَابِحَ كَالْعِقْبَانِ مُقْرَبَةً ... فِي دَارَةٍ حَوْلَهَا الْأَخْطَارُ وَالْعَكَرُ
Ancak kartallar gibi süzülen, yanı başlarında hazır tutulan atlar ... Etrafında nice deve sürüleri bulunan bir yurtta.
6919. Metin
وَالسَّوَابِحُ: الْخَيْلُ. وَالْمُقْرَبَةُ: الْمُهَيَّأَةُ الْمُعَدَّةُ قَرِيبًا. وَالْأَخْطَارُ: جَمْعُ خَطْرٍ - بِفَتْحٍ فَسُكُونٍ، أَوْ كَسْرٍ فَسُكُونٍ - وَهُوَ عَدَدٌ كَثِيرٌ مِنَ الْإِبِلِ عَلَى اخْتِلَافٍ فِي قَدْرِهِ. وَالْعَكَرُ - بِفَتْحَتَيْنِ -: جَمْعُ عَكَرَةٍ، وَهِيَ الْقَطِيعُ الضَّخْمُ مِنَ الْإِبِلِ أَيْضًا عَلَى اخْتِلَافٍ فِي تَحْدِيدِ قَدْرِهِ. وَقَوْلُ الْآخَرِ:
«السَّوَابِحُ» (sevâbih): Atlardır. «الْمُقْرَبَةُ» (mukrabe): Yakında hazır ve donanımlı tutulan [at] demektir. «الْأَخْطَارُ» (ahtâr): Fetha veya kesre ile "hatr" kelimesinin çoğuludur; miktarı hususundaki ihtilafla birlikte çok sayıda deve demektir. «الْعَكَرُ» (aker): İki fetha ile "akere"nin çoğuludur; o da yine miktarının belirlenmesindeki ihtilafla birlikte büyük deve sürüsü demektir. Diğer [şairin] şu sözü de bundandır:
6920. Metin
لَعَمْرِي لَقَوْمٌ قَدْ تَرَى أَمْسِ فِيهِمُ ... مَرَابِطَ لِلْأَمْهَارِ وَالْعَكَرِ الدَّثَرْ
Ömrüme yemin olsun ki, dün aralarında tayların bağlandığı yerleri ... Ve yığınla deve sürülerini gördüğün bir topluluk,
6921. Metin
أَحَبُّ إِلَيْنَا مِنْ أُنَاسٍ بِقِنَّةٍ ... يَرُوحُ عَلَى آثَارِ شَائِهُمُ النَّمِرْ
Bizce, dağın tepesinde koyunlarının peşi sıra ... Parsın dolaştığı insanlardan çok daha sevimlidir.
6922. Metin
وَقَوْلُهُ: «الْعَكَرُ الدَّثَرُ» ، أَيِ: الْمَالُ الْكَثِيرُ مِنَ الْإِبِلِ. وَبَدَأَ بِقَوْلِهِ: حِينَ تُرِيحُونَ [١٦ \ ٦] ; لِأَنَّهَا وَقْتُ الرَّوَاحِ أَمْلَأُ ضُرُوعًا وَبُطُونًا مِنْهَا وَقْتَ سَرَاحِهَا لِلْمَرْعَى.
Onun: «الْعَكَرُ الدَّثَرُ» sözü; çok miktarda deve malı demektir. Yüce Allah: "Akşamleyin onları getirirken" [Nahl, 16/6] buyruğuyla başlamıştır; çünkü onlar akşam dönüş vaktinde, meraya salındıkları sabah vaktine göre memeleri ve karınları daha dolu durumdadırlar.
6923. Metin
وَأَظْهَرُ أَوْجُهِ الْإِعْرَابِ فِي قَوْلِهِ: وَزِينَةً [١٦ \ ٨] ، أَنَّهُ مَفْعُولٌ لِأَجْلِهِ، مَعْطُوفٌ عَلَى مَا قَبْلَهُ ; أَيْ: لِأَجْلِ الرُّكُوبِ وَالزِّينَةِ.
«وَزِينَةً» "ve bir zinet olarak" [Nahl, 16/8] buyruğunun irabında en belirgin vecih; mef'ûlün lieclih olup kendisinden öncekine matuf olmasıdır; yani binmeniz ve süslenmeniz için demektir.
6924. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ، ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ
Yüce Allah'ın: "Ve daha sizin bilmediğiniz neleri yaratır" buyruğu. Yüce Allah bu kerim ayette,
6925. Metin
يَخْلُقُ مَا لَا يَعْلَمُ الْمُخَاطَبُونَ وَقْتَ نُزُولِهَا، وَأَبْهَمَ ذَلِكَ الَّذِي يَخْلُقُهُ ; لِتَعْبِيرِهِ عَنْهُ بِالْمَوْصُولِ، وَلَمْ يُصَرِّحْ هُنَا بِشَيْءٍ مِنْهُ، وَلَكِنْ قَرِينَةُ ذِكْرِ ذَلِكَ فِي مَعْرِضِ الِامْتِنَانِ بِالْمَرْكُوبَاتِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ مِنْهُ مَا هُوَ مِنَ الْمَرْكُوبَاتِ، وَقَدْ شُوهِدَ ذَلِكَ فِي إِنْعَامِ اللَّهِ عَلَى عِبَادِهِ بِمَرْكُوبَاتٍ لَمْ تَكُنْ مَعْلُومَةً وَقْتَ نُزُولِ الْآيَةِ: كَالطَّائِرَاتِ، وَالْقِطَارَاتِ، وَالسَّيَّارَاتِ.
bu ayetin indiği vakitte muhatapların bilmediği şeyleri yarattığını zikretmiş ve yarattığı bu şeyleri mevsûl (ism-i mevsûl) ile ifade ettiği için kapalı bırakmıştır; burada onlardan hiçbirini açıkça belirtmemiştir. Ancak bunun bineklerle lütufta bulunma bağlamında zikredilmesi karinesi, bunlardan bir kısmının binek türünden olduğuna delalet eder. Nitekim Allah'ın kullarına ayetin indiği vakitte bilinmeyen uçaklar, trenler ve arabalar gibi binekler bahşetmesiyle bu durum bizzat müşahede edilmiştir.
6926. Metin
وَيُؤَيِّدُ ذَلِكَ إِشَارَةُ النَّبِيِّ ﷺ إِلَى ذَلِكَ فِي الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ. قَالَ مُسْلِمُ بْنُ الْحَجَّاجِ ﵀ فِي صَحِيحِهِ: حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا لَيْثٌ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي سَعِيدٍ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ مِينَاءَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «وَاللَّهِ لَيَنْزِلَنَّ ابْنُ مَرْيَمَ حَكَمًا عَادِلًا فَلَيَكْسِرَنَّ الصَّلِيبَ، وَلَيَقْتُلَنَّ الْخِنْزِيرَ، وَلَيَضَعَنَّ الْجِزْيَةَ، وَلَتُتْرَكَنَّ الْقِلَاصُ فَلَا يُسْعَى عَلَيْهَا، وَلَتَذْهَبَنَّ الشَّحْنَاءُ وَالتَّبَاغُضُ وَالتَّحَاسُدُ، وَلَيَدْعُوَنَّ إِلَى الْمَالِ فَلَا يَقْبَلُهُ أَحَدٌ» . اهـ.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sahih hadisteki işareti de bunu desteklemektedir. Müslim b. el-Haccâc rahimehullâh Sahîh'inde şöyle demiştir: Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti, bize Leys, Saîd b. Ebî Saîd'den, o Atâ b. Mînâ'dan, o da Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki kendisi şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Allah'a yemin olsun ki Meryem oğlu [İsâ] adil bir hakem olarak mutlaka inecektir; haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, genç develer terk edilecek de üzerlerinde koşulmayacaktır (onlara rağbet edilmeyecektir); kin, nefret ve haset mutlaka yok olup gidecektir; mala çağrıda bulunulacak da onu hiç kimse kabul etmeyecektir.»
6927. Metin
وَمَحَلُّ الشَّاهِدِ مِنْ هَذَا الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ قَوْلُهُ ﷺ: «وَلَتُتْرَكَنَّ الْقِلَاصُ فَلَا يُسْعَى عَلَيْهَا» ; فَإِنَّهُ قَسَمٌ مِنَ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ سَتُتْرَكُ الْإِبِلُ فَلَا يُسْعَى عَلَيْهَا، وَهَذَا مُشَاهَدٌ الْآنَ لِلِاسْتِغْنَاءِ عَنْ رُكُوبِهَا بِالْمَرَاكِبِ الْمَذْكُورَةِ.
Bu sahih hadisteki şahit olunan yer, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Genç develer terk edilecek de üzerlerinde koşulmayacaktır» buyruğudur. Zira bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in develerin terk edilip üzerlerine binilmeyeceğine dair bir yeminidir; nitekim günümüzde zikredilen [modern] binekler sebebiyle onlara binmeye ihtiyaç kalmadığı için bu durum müşahede edilmektedir.
6928. Metin
وَفِي هَذَا الْحَدِيثِ مُعْجِزَةٌ عُظْمَى، تَدُلُّ عَلَى صِحَّةِ نُبُوَّتِهِ ﷺ، وَإِنْ كَانَتْ مُعْجِزَاتُهُ - صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِ وَسَلَامُهُ - أَكْثَرَ مِنْ أَنْ تُحْصَرَ.
Bu hadiste, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in nübüvvetinin doğruluğuna delalet eden büyük bir mucize vardır; her ne kadar onun salavâtullâhi ve selâmuhû aleyh mucizeleri sayılamayacak kadar çok olsa da.
6929. Metin
وَهَذِهِ الدَّلَالَةُ الَّتِي ذَكَرْنَا تُسَمَّى دَلَالَةَ الِاقْتَرَانِ، وَقَدْ ضَعَّفَهَا أَكْثَرُ أَهْلِ الْأُصُولِ، كَمَا أَشَارَ لَهُ صَاحِبُ مَرَاقِي السُّعُودِ بِقَوْلِهِ:
Zikrettiğimiz bu delalet türüne "delâletü'l-iktirân" (birliktelik delaleti) denir. Merâkı's-Suûd sahibinin şu sözüyle işaret ettiği gibi, fıkıh usulü âlimlerinin çoğu bunu zayıf görmüştür:
6930. Metin
أَمَّا قِرَانُ اللَّفْظِ فِي الْمَشْهُورِ ... فَلَا يُسَاوِي فِي سِوَى الْمَذْكُورِ
Meşhur görüşe göre lafzın [hükümde] birlikteliği ... Zikredilenden başkasında eşitlik sağlamaz.
6931. Metin
وَصَحَّحَ الِاحْتِجَاجَ بِهَا بَعْضُ الْعُلَمَاءِ، وَمَقْصُودُنَا مِنَ الِاسْتِدْلَالِ بِهَا هُنَا أَنَّ ذِكْرَ: وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ [١٦ \ ٨] فِي مَعْرِضِ الِامْتِنَانِ بِالْمَرْكُوبَاتِ لَا يَقِلُّ عَنْ قَرِينَةٍ دَالَّةٍ عَلَى أَنَّ الْآيَةَ تُشِيرُ إِلَى أَنَّ مِنَ الْمُرَادِ بِهَا بَعْضَ الْمَرْكُوبَاتِ، كَمَا قَدْ ظَهَرَتْ صِحَّةُ ذَلِكَ بِالْعِيَانِ.
Bazı âlimler ise bununla ihticacı (delil getirmeyi) sahih kabul etmişlerdir. Bizim burada bununla istidlal etmekten maksadımız; bineklerle lütufta bulunma bağlamında: "Ve daha sizin bilmediğiniz neleri yaratır" [Nahl, 16/8] buyruğunun zikredilmesinin, ayetin kastedilenler arasında bazı bineklerin de bulunduğuna işaret ettiğini gösteren bir karineden aşağı kalmadığıdır; nitekim bunun doğruluğu gözle görülür şekilde açığa çıkmıştır.
6932. Metin
وَقَدْ ذُكِرَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ: أَنَّهُ يَخْلُقُ مَا لَا يَعْلَمُهُ خَلْقُهُ غَيْرَ مُقْتَرِنٍ بِالِامْتِنَانِ بِالْمَرْكُوبَاتِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ [٣٦ \ ٣٦] .
Başka bir yerde, bineklerle lütuf bağlamı olmaksızın mahlukatının bilmediği şeyleri yarattığı zikredilmiştir; bu da Yüce Allah'ın şu buyruğundadır: "Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan [Allah] her türlü eksiklikten uzaktır." [Yâsîn, 36/36].
6933. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ، اعْلَمْ أَوَّلًا: «أَنَّ قَصْدَ السَّبِيلِ» [١٦ \ ٩] : هُوَ الطَّرِيقُ الْمُسْتَقِيمُ الْقَاصِدُ، الَّذِي لَا اعْوِجَاجَ فِيهِ، وَهَذَا الْمَعْنَى مَعْرُوفٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، وَمِنْهُ قَوْلُ زُهَيْرُ بْنُ أَبِي سُلْمَى الْمُزَنِيُّ:
Yüce Allah'ın: "Doğru yolu göstermek Allah'a aittir; kimi [yol] da eğridir." buyruğu. Öncelikle bil ki «قَصْدُ السَّبِيلِ» [Nahl, 16/9]: İçinde hiçbir eğrilik bulunmayan dosdoğru ve hedefe ulaştıran yol demektir. Bu anlam Arap kelamında bilinmektedir; Züheyr b. Ebî Sulmâ el-Müzenî'nin şu beyti bundandır:
6934. Metin
صَحَا الْقَلْبُ عَنْ سَلْمَى وَأَقصَرَ ... بَاطِلُهُ وَعُرِّيَ أَفْرَاسُ الصِّبَا وَرَوَاحِلُهُ
Kalp Selmâ'dan vazgeçti, hevası son buldu ... Gençliğin atları ve binekleri [artık] eyerlerinden soyuldu.
6935. Metin
وَأَقْصَرْتُ عَمَّا تَعْلَمِينَ وَسُدِّدَتْ ... عَلَيَّ سِوَى قَصْدِ السَّبِيلِ مَعَادِلُهُ
Bildiğin şeylerden vazgeçtim; artık bana ... Doğru yoldan başka bütün sapan yollar kapatıldı.
6936. Metin
وَقَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
İmruülkays'ın şu sözü de bundandır:
6937. Metin
وَمِنَ الطَرِيقَةِ جَائِرٌ وَهُدًى ... قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهُ ذُو دَخَلِ
Yollardan kimi eğri, kimi dosdoğru hidayettir ... Kimi de kusurlu ve bozuktur.
6938. Metin
فَإِذَا عَلِمْتَ ذَلِكَ، فَاعْلَمْ أَنَّ فِي مَعْنَى الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ وَجْهَيْنِ مَعْرُوفَيْنِ لِلْعُلَمَاءِ، وَكُلٌّ مِنْهُمَا لَهُ مِصْدَاقٌ فِي كِتَابِ اللَّهِ، إِلَّا أَنَّ أَحَدَهُمَا أَظْهَرُ عِنْدِي مِنَ الْآخَرِ. الْأَوَّلُ مِنْهُمَا: أَنَّ مَعْنَى (وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ: أَنَّ طَرِيقَ الْحَقِّ الَّتِي هِيَ قَصْدُ السَّبِيلِ عَلَى اللَّهِ، أَيْ: مُوَصِّلَةٌ إِلَيْهِ، لَيْسَتْ حَائِدَةً، وَلَا جَائِرَةً عَنِ الْوُصُولِ إِلَيْهِ وَإِلَى مَرْضَاتِهِ، (وَمِنْهَا جَائِرٌ) أَيْ: وَمِنَ الطَّرِيقِ جَائِرٌ لَا يَصِلُ إِلَى اللَّهِ، بَلْ هُوَ زَائِغٌ وَحَائِدٌ عَنِ الْوُصُولِ إِلَيْهِ، وَيَشْهَدُ لِهَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ تَعَالَى: (وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ) ، وَقَوْلُهُ: (وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ) . وَيُؤَيِّدُ هَذَا التَّفْسِيرَ قَوْلُهُ بَعْدَهُ: وَمِنْهَا جَائِرٌ وَهَذَا الْوَجْهُ أَظْهَرُ عِنْدِي، وَاسْتَظْهَرَهُ ابْنُ كَثِيرٍ وَغَيْرُهُ، وَهُوَ قَوْلُ مُجَاهِدٍ. الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ مَعْنَى الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: (وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ) ، أَيْ: عَلَيْهِ جَلَّ وَعَلَا أَنْ يُبَيِّنَ لَكُمْ طَرِيقَ الْحَقِّ عَلَى أَلْسِنَةِ رُسُلِهِ. وَيَدُلُّ لِهَذَا الْوَجْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: (رُسُلًا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللَّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ، وَقَوْلُهُ: (وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولًا، وَقَوْلُهُ: (فَإِنَّمَا عَلَى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ) ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ. وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ، فَمَعْنَى قَوْلِهِ: (وَمِنْهَا جَائِرٌ) ، غَيْرُ وَاضِحٍ لِأَنَّ الْمَعْنَى: وَمِنَ الطَّرِيقِ جَائِرٌ عَنِ الْحَقِّ، وَهُوَ الَّذِي نَهَاكُمْ اللَّهُ عَنْ سُلُوكِهِ. وَالْجَائِرُ: الْمَائِلُ عَنْ طَرِيقِ الْحَقِّ، وَالْوَجْهَانِ الْمَذْكُورَانِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ جَارِيَانِ فِي قَوْلِهِ: (إِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدَى. . .) الْآيَةَ. قَوْلُهُ تَعَالَى (وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ) بَيَّنَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ لَوْ شَاءَ هِدَايَةَ جَمِيعِ خَلْقِهِ لَهَدَاهُمْ أَجْمَعِينَ، وَأَوْضَحَ هَذَا الْمَعْنَى فِي آيَاتٍ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ:
Bunu öğrendiğinde bil ki kerim ayetin anlamı hakkında âlimlerin bildiği iki vecih vardır ve her ikisinin de Allah'ın Kitabı'nda doğrulayıcısı bulunmaktadır; ancak bunlardan biri bana göre diğerinden daha açıktır. Birincisi: (وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ) ifadesinin anlamı: Dosdoğru yol olan hak yol Allah'a varır; yani O'na ulaştırıcıdır, O'na ve rızasına ulaşmaktan sapmış veya ayrılmış değildir. (وَمِنْهَا جَائِرٌ) yani: Yollardan kimi de eğridir, Allah'a ulaştırmaz; bilakis O'na ulaşmaktan sapan ve meyledendir. Yüce Allah'ın şu buyruğu bu anlama şahittir: "Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun; başka yollara uymayın ki sizi O'nun yolundan ayırmasın." [En'âm, 6/153] ve "Bana kulluk edin, işte dosdoğru yol budur." [Yâsîn, 36/61]. Sonrasındaki "Kimi [yol] da eğridir" buyruğu da bu tefsiri desteklemektedir. Bu vecih bana göre daha açıktır; İbn Kesîr ve başkaları da bunu tercih etmiştir, bu aynı zamanda Mücâhid'in görüşüdür. İkinci vecih: Kerim ayetteki (وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ) ifadesinin anlamı: Hak yolu elçilerinin diliyle size açıklamak Yüce Allah'a aittir. Yüce Allah'ın şu buyrukları bu veche delalet eder: "Elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir hüccetleri olmasın diye müjdeleyici ve uyarıcı elçiler [gönderdik]" [Nisâ, 4/165], "Biz bir elçi göndermedikçe azap edici değiliz." [İsrâ, 17/15], "Elçimize düşen ancak apaçık bir tebliğdir." [Nûr, 24/54] ve benzeri ayetler. Bu görüşe göre (وَمِنْهَا جَائِرٌ) buyruğunun anlamı o kadar açık olmamaktadır; zira mana şöyledir: Yollardan kimi de haktan sapan yoldur ki o da Allah'ın sizi tutmaktan nehyettiği yoldur. «الْجَائِرُ» (câir): Hak yoldan sapan/meyleden demektir. Bu ayette zikredilen iki vecih, Yüce Allah'ın: "Şüphesiz doğru yolu göstermek bize aittir..." [Leyl, 92/12] ayetinde de geçerlidir. Yüce Allah'ın: (وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ) "Eğer O dileseydi, hepinizi birden doğru yola iletirdi." buyruğunda Yüce Allah, şayet bütün mahlukatını hidayete erdirmeyi dileseydi hepsini birden hidayete erdireceğini açıklamıştır. Bu anlamı başka ayetlerde de açıklamıştır; nitekim şöyle buyurmaktadır:
6939. Metin
وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ [٦ \ ٣٥] ، وَقَوْلِهِ: وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا. . . [٣٢ \ ١٣] ، وَقَوْلِهِ: وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا أَشْرَكُوا [٦ \ ١٠٧] ، وَقَوْلِهِ: وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا. . . الْآيَةَ [١٠ \ ٩٩] ، وَقَوْلِهِ: وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً. . . الْآيَةَ [١١ \ ١١٨] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ. وَقَدْ قَدَّمْنَا هَذَا فِي «سُورَةِ يُونُسَ» .
"Eğer Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplardı; sakın cahillerden olma!" [En'âm, 6/35], "Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik..." [Secde, 32/13], "Eğer Allah dileseydi ortak koşmazlardı." [En'âm, 6/107], "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette toptan iman ederdi..." [Yûnus, 10/99], "Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı..." [Hûd, 11/118] ve benzeri ayetler. Bunu Yûnus Suresi'nde daha önce açıklamıştık.