Meryem

Şinkîtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

10595. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ سُورَةُ مَرْيَمَ قَوْلُهُ تَعَالَى: كهيعص ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا.

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Meryem Suresi. Yüce Allah'ın şu buyruğu: { كهيعص ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا } “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd. [Bu], Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetinin anılmasıdır. Hani o, Rabbine gizli bir seslenişle yalvarmıştı. «Rabbim!» demişti, «Şüphesiz benim kemiklerim gevşeyip zayıfladı, başım ak saçla tutuştu (bembeyaz oldu). Sana yaptığım dualarda ise ey Rabbim, asla bedbaht/mahrum kalmadım.»”

10596. Metin

قَدْ قَدَّمْنَا الْكَلَامَ عَلَى الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ، كَقَوْلِهِ هُنَا: كهيعص [١٩ \ ١] ، فِي سُورَةِ «هُودٍ» فَأَغْنَى عَنْ إِعَادَتِهِ هُنَا. وَقَوْلُهُ: ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ [١٩ \ ٢] ، خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، أَيْ: هَذَا ذِكِرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ، وَقِيلَ: مُبْتَدَأٌ خَبَرُهُ مَحْذُوفٌ، وَتَقْدِيرُهُ: فِيمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ، وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ، وَالْقَوْلُ بِأَنَّهُ خَبَرٌ عَنْ قَوْلِهِ «كهيعص» ظَاهِرُ السُّقُوطِ لِعَدَمِ رَبْطٍ بَيْنَهُمَا، وَقَوْلُهُ: ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ لَفْظَةُ «ذِكْرُ» مَصْدَرٌ مُضَافٌ إِلَى مَفْعُولِهِ، وَلَفْظَةُ «رَحْمَةٍ» مَصْدَرٌ مُضَافٌ إِلَى فَاعِلِهِ وَهُوَ «رَبِّكَ» ، وَقَوْلُهُ: عَبْدَهُ مَفْعُولٌ بِهِ لِلْمَصْدَرِ الَّذِي هُوَ «رَحْمَةِ» الْمُضَافُ إِلَى فَاعِلِهِ، عَلَى حَدِّ قَوْلِهِ فِي الْخُلَاصَةِ:

Sure başlarındaki hurûf-ı mukattaaya dair açıklamayı daha önce Hûd Suresi'nde, buradaki { كهيعص } “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” [Meryem 19/1] kavli benzerinde genişçe yapmıştık; bu durum burada tekrar edilmesini gereksiz kılmaktadır. { ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ } “Rabbinin rahmetinin anılmasıdır” [Meryem 19/2] kavli, mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani: «Bu, Rabbinin rahmetinin anılmasıdır» takdirindedir. Haberi mahzuf bir mübteda olduğu da söylenmiştir ki takdiri: «Size tilavet olunanlar arasında Rabbinin rahmetinin anılması vardır» şeklindedir. Birincisi daha açıktır. Bunun { كهيعص } ifadesinin haberi olduğunu söyleyen görüş ise aralarında bir bağ bulunmadığı için açıkça tutarsızdır. { ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ } ifadesinde «ذِكْرُ» lafzı mefulüne muzaf olmuş bir mastardır. «رَحْمَةِ» lafzı ise faili olan «رَبِّكَ» lafzına muzaf olmuş bir mastardır. { عَبْدَهُ } kavli ise, failine muzaf olan «رَحْمَةِ» mastarının mefulün bihidir. Bu, el-Hulâsa'daki şu beyit kabilindendir:

10597. Metin

وَبَعْدَ جَرِّهِ الَّذِي أُضِيفَ لَهْ كَمِّلْ بِنَصْبٍ أَوْ بِرَفْعٍ عَمَلَهْ وَقَوْلُهُ: «زَكَرِيَّا» بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ «عَبْدَهُ» أَوْ عَطْفُ بَيَانٍ عَلَيْهِ، وَقَدْ بَيَّنَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ: أَنَّ هَذَا الَّذِي يُتْلَى فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ هُوَ ذِكْرُ اللَّهِ رَحْمَتَهُ الَّتِي رَحِمَ بِهَا عَبْدَهُ زَكَرِيَّا حِينَ نَادَاهُ نِدَاءً خَفِيًّا أَيْ: دَعَاهُ فِي سِرٍّ وَخُفْيَةٍ، وَثَنَاؤُهُ جَلَّ وَعَلَا عَلَيْهِ بِكَوْنِ دُعَائِهِ خَفِيًّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ إِخْفَاءَ الدُّعَاءِ أَفْضَلُ مِنْ إِظْهَارِهِ وَإِعْلَانِهِ، وَهَذَا الْمَعْنَى الْمَفْهُومُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ جَاءَ مُصَرَّحًا بِهِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ مَنْ يُنَجِّيكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً الْآيَةَ [٦ \ ٦٣] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: ادْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ [٧ \ ٥٥] ، وَإِنَّمَا كَانَ الْإِخْفَاءُ أَفْضَلَ مِنَ الْإِظْهَارِ ; لِأَنَّهُ أَقْرَبُ إِلَى الْإِخْلَاصِ، وَأَبْعَدُ مِنَ الرِّيَاءِ، فَقَوْلُ مَنْ قَالَ: إِنَّ سَبَبَ إِخْفَائِهِ دُعَاءَهُ أَنَّهُ خَوَّفَهُ مِنْ قَوْمِهِ أَنْ يَلُومُوهُ عَلَى طَلَبِ الْوَلَدِ، فِي حَالَةٍ لَا يُمْكِنُ فِيهَا الْوَلَدُ عَادَةً لِكِبَرِ

«Kendisine muzaf kılınarak cer olunan [kelimeden] sonra onun amelini nasb veya ref ile tamamla.» { زَكَرِيَّا } lafzı, { عَبْدَهُ } kavlinden bedel veya onun atf-ı beyanıdır. Celle ve alâ bu ayette, bu yüce surenin başında tilavet edilen bu kısmın, kulu Zekeriyyâ'ya gizli bir nida ile yani gizlice ve fısıltıyla dua ettiği vakitte gösterdiği rahmetini Allah'ın anması olduğunu beyan buyurmuştur. Celle ve alâ'nın onun duasının gizli oluşunu övmesi, duayı gizli yapmanın açık ve aleni yapmaktan daha faziletli olduğuna delalet eder. Bu ayetten anlaşılan bu mana, Yüce Allah'ın şu buyruğunda açıkça zikredilmiştir: { قُلْ مَنْ يُنَجِّيكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً } “De ki: «Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Ki O'na yalvara yakara ve gizlice dua edersiniz...»” [En'âm 6/63] ve Yüce Allah'ın: { ادْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ } “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” [A'râf 7/55] ayetinde belirtilmiştir. Duayı gizlemenin açığa vurmaktan daha faziletli olması, ihlasa daha yakın ve riyadan daha uzak oluşundandır. Duasını gizleme sebebinin, kendi yaşının ve hanımının yaşının ilerlemiş olması ve hanımının kısır bulunması sebebiyle adet üzere çocuğun mümkün olamayacağı bir durumda

10598. Metin

سِنِّهِ وَسِنِّ امْرَأَتِهِ، وَكَوْنِهَا عَاقِرًا، وَقَوْلُ مَنْ قَالَ: إِنَّهُ أَخْفَاهُ ; لِأَنَّهُ طَلَبُ أَمْرٍ دُنْيَوِيٍّ، فَإِنْ أَجَابَ اللَّهُ دُعَاءَهُ فِيهِ نَالَ مَا كَانَ يُرِيدُ، وَإِنْ لَمْ يُجِبْهُ لَمْ يَعْلَمْ ذَلِكَ أَحَدٌ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْأَقْوَالِ، كُلُّ ذَلِكَ لَيْسَ بِالْأَظْهَرِ، وَالْأَظْهَرُ أَنَّ السِّرَّ فِي إِخْفَائِهِ هُوَ مَا ذَكَرْنَا مِنْ كَوْنِ الْإِخْفَاءِ أَفْضَلَ مِنَ الْإِعْلَانِ فِي الدُّعَاءِ، وَدُعَاءُ زَكَرِيَّا هَذَا لَمْ يُبَيِّنِ اللَّهُ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ مَكَانَهُ وَلَا وَقْتَهُ، وَلَكِنَّهُ أَشَارَ إِلَى ذَلِكَ فِي سُورَةِ «آلِ عِمْرَانَ» فِي قَوْلِهِ: كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا قَالَ يَامَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً [٣ \ ٣٧ - ٣٨] ، فَقَوْلُهُ «هُنَالِكَ» أَيْ: فِي ذَلِكَ الْمَكَانِ الَّذِي وَجَدَ فِيهِ ذَلِكَ الرِّزْقَ عِنْدَ مَرْيَمَ.

kavminin çocuk talebinden ötürü kendisini kınamasından korkması olduğunu söyleyenlerin görüşü ile dünyalık bir talep olduğu için duasını gizlediği, şayet Allah duasına icabet ederse istediğine kavuşacağı, icabet etmezse bunu kimsenin bilmeyeceği yönündeki görüşler ve benzeri diğer sözler tercihe şayan (ezhar) değildir. Tercihe şayan olan, duayı gizlemedeki sırrın, zikrettiğimiz üzere duada gizliliğin aleniyetten daha faziletli oluşudur. Allah Teâlâ, Zekeriyyâ'nın bu duasının mekânını ve vaktini bu yerde beyan etmemiş; fakat buna Âl-i İmrân Suresi'ndeki şu buyrukta işaret etmiştir: { كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا قَالَ يَامَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً } “Zekeriyyâ, onun yanına mabede her girişinde yanında bir rızık bulurdu. «Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?» derdi. O da: «Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır» derdi. İşte orada Zekeriyyâ Rabbine dua edip: «Rabbim! Bana katından tertemiz bir nesil bağışla» dedi.” [Âl-i İmrân 3/37-38]. Buradaki { هُنَالِكَ } “işte orada” ifadesi; yani Meryem'in yanında o rızkı bulduğu o mekânda demektir.

10599. Metin

وَقَالَ بَعْضُهُمْ: «هُنَالِكَ» أَيْ: فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ، بِنَاءً عَلَى أَنَّ هُنَا رُبَّمَا أُشِيرَ بِهَا إِلَى الزَّمَانِ، وَقَوْلُهُ فِي دُعَائِهِ هَذَا: رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي [١٩ \ ٤] ، أَيْ: ضَعُفَ، وَالْوَهْنُ: الضَّعْفُ، وَإِنَّمَا ذَكَرَ ضَعْفَ الْعَظْمِ ; لِأَنَّهُ عَمُودُ الْبَدَنِ وَبِهِ قِوَامُهُ، وَهُوَ أَصْلُ بِنَائِهِ فَإِذَا وَهَنَ دَلَّ عَلَى ضَعْفِ جَمِيعِ الْبَدَنِ ; لِأَنَّهُ أَشَدُّ مَا فِيهِ وَأَصْلَبُهُ، فَوَهْنُهُ يَسْتَلْزِمُ وَهْنَ غَيْرِهِ مِنَ الْبَدَنِ.

Bazıları ise «هُنَالِكَ» lafzının, Arapçada bazen zamana da işaret edebileceği esasına dayanarak «o vakitte» manasında olduğunu söylemişlerdir. Onun bu duasındaki: { رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي } “Rabbim! Gerçekten benim kemiklerim gevşeyip zayıfladı” [Meryem 19/4] kavli, yani güçsüzleşti demektir. Vehn (الْوَهْنُ), zayıflık ve dermansızlık anlamına gelir. Kemik zayıflığını özellikle zikretmiştir; zira kemik bedenin direğidir, bedenin ayakta kalması onunladır ve o yaratılışın temelidir. Dolayısıyla kemik zayıfladığında, bedendeki en sert ve en sağlam yapı olması hasebiyle bütün bedenin zayıfladığına delalet eder; zira kemiğin zayıflaması bedenin diğer kısımlarının da zayıflamasını gerektirir.

10600. Metin

وَقَوْلُهُ: وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا، الْأَلِفُ وَاللَّامُ فِي «الرَّأْسِ» قَامَا مَقَامَ الْمُضَافِ إِلَيْهِ، إِذِ الْمُرَادُ: وَاشْتَعَلَ رَأْسِي شَيْبًا، وَالْمُرَادُ بِاشْتِعَالِ الرَّأْسِ شَيْبًا: انْتِشَارُ بَيَاضِ الشَّيْبِ فِيهِ، قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ فِي كَشَّافِهِ: شَبَّهَ الشَّيْبَ بِشُوَاظِ النَّارِ فِي بَيَاضِهِ وَإِنَارَتِهِ وَانْتِشَارِهِ فِي الشِّعْرِ وَفُشُوِّهِ فِيهِ، وَأَخْذِهِ مِنْهُ كُلَّ مَأْخَذٍ بِاشْتِعَالِ النَّارِ، ثُمَّ أَخْرَجَهُ مَخْرَجَ الِاسْتِعَارَةِ، ثُمَّ أَسْنَدَ الِاشْتِعَالَ إِلَى مَكَانِ الشَّعْرِ وَمَنْبَتِهِ وَهُوَ الرَّأْسُ، وَأَخْرَجَ الشَّيْبَ مُمَيِّزًا، وَلَمْ يُضِفِ الرَّأْسَ اكْتِفَاءً بِعِلْمِ الْمُخَاطَبِ أَنَّهُ رَأْسُ زَكَرِيَّا، فَمِنْ ثَمَّ فَصُحَتْ هَذِهِ الْجُمْلَةُ وَشُهِدَ لَهَا بِالْبَلَاغَةِ انْتَهَى مِنْهُ، وَالظَّاهِرُ عِنْدَنَا كَمَا بَيَّنَّا مِرَارًا: أَنَّ مِثْلَ هَذَا مِنَ التَّعْبِيرِ عَنِ انْتِشَارِ بَيَاضِ الشَّيْبِ فِي الرَّأْسِ، بِاشْتِعَالِ الرَّأْسِ شَيْبًا أُسْلُوبٌ مِنْ أَسَالِيبِ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ الْفُصْحَى جَاءَ الْقُرْآنُ بِهِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

{ وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا } “ve başım ak saçla tutuştu (bembeyaz oldu)” kavlinde «الرَّأْسِ» kelimesindeki harf-i tarif (elif-lâm), muzafun ileyhin yerine geçmiştir; zira kastedilen: «ve başım ak saçla tutuştu» demektir. Başın ak saçla tutuşmasından kasıt, beyazlığın saçın içinde yayılmasıdır. Zemahşerî el-Keşşâf'ında şöyle demiştir: «Beyazlığı, aydınlığı, saçın içine yayılıp dağılması ve saçı her yönden kuşatması bakımından ak saçı ateşin kıvılcımına/yalımına benzetmiş, ardından bunu istiâre yoluyla ifade etmiştir. Daha sonra tutuşma/alev alma fiilini saçın yerine ve bitiş noktası olan başa isnad etmiş, ak saçı (şebiybeti) ise temyiz olarak getirmiştir. Muhatabın bunun Zekeriyyâ'nın başı olduğunu bilmesiyle yetinerek baş kelimesini muzaf kılmamıştır. İşte bu sebeple bu cümle son derece fasih olmuş ve belağatine şahitlik edilmiştir.» [Zemahşerî'nin sözü] burada bitti. Bizce zahir olan ise defalarca beyan ettiğimiz üzere: Saçtaki beyazlığın yayılmasını başın tutuşması/ağarması şeklinde ifade etmenin, Kur'ân'ın da getirdiği fasih Arap dilinin üsluplarından bir üslup olduğudur. Şairin şu sözü de bu kabildendir:

10601. Metin

ضَيَّعْتُ حَزْمِي فِي إِبْعَادِي الْأَمَلَا ... وَمَا ارْعَوَيْتُ وَشَيْبًا رَأْسِيَ اشْتَعَلَا

«Emeli uzak tutmak uğruna azmimi zayi ettim... Kendime gelip vazgeçmedim ve başım ak saçla tutuştu.»

10602. Metin

وَمِنْ هَذَا الْقَبِيلِ قَوْلُ ابْنِ دُرَيْدٍ فِي مَقْصُورَتِهِ.

İbn Düreyd'in el-Maksûre'sindeki şu sözü de bu kabildendir:

10603. Metin

وَاشْتَعَلَ الْمِبْيَضُ فِي مُوَسَّدِهِ ... مِثْلَ اشْتِعَالِ النَّارِ فِي جَزْلِ الْغَضَا

«Yastığa konan başta beyazlık tutuştu... Katı gaza ağacında tutuşan ateş gibi.»

10604. Metin

وَقَوْلُهُ «شَيْبًا» تَمْيِيزٌ مُحَوَّلٌ عَنِ الْفَاعِلِ فِي أَظْهَرِ الْأَعَارِيبِ، خِلَافًا لِمَنْ زَعَمَ أَنَّهُ مَا نَابَ عَنِ الْمُطْلَقِ مِنْ قَوْلِهِ «وَاشْتَعَلَ» لِأَنَّهُ اشْتَعَلَ بِمَعْنَى شَابَ، فَيَكُونُ «شَيْبًا» مَصْدَرًا مِنْهُ فِي الْمَعْنَى وَمَنْ زَعَمَ أَيْضًا أَنَّهُ مَصْدَرٌ مُنَكَّرٌ فِي مَوْضِعِ الْحَالِ.

Ayetteki { شَيْبًا } “ak saç” kavli, i'rab görüşlerinin en açığına göre failden dönüştürülmüş (muhavvel) bir temyizdir. «وَاشْتَعَلَ» fiilinin mutlak mefulünün yerine geçtiğini iddia edenlerin görüşünün aksinedir; zira onlara göre «iştiala» fiili «şâbe» (saçı ağardı) manasındadır, böylece «şeyben» lafzı manaca onun mastarı olur. Yine onun hâl makamında nekire bir mastar olduğunu iddia edenlerin görüşünün de aksinedir.

10605. Metin

وَهَذَا الَّذِي ذَكَرَهُ اللَّهُ هُنَا عَنْ زَكَرِيَّا فِي دُعَائِهِ مِنْ إِظْهَارِ الضَّعْفِ وَالْكِبَرِ جَاءَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ هُنَا: وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا [١٩ \ ٨] ، وَقَوْلِهِ فِي «آلِ عِمْرَانَ» : وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ الْآيَةَ [٣ \ ٤٠] ، وَهَذَا الَّذِي ذَكَرَهُ هُنَا مِنْ إِظْهَارِ الضَّعْفِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ يَنْبَغِي لِلدَّاعِي إِظْهَارُ الضَّعْفِ وَالْخَشْيَةِ وَالْخُشُوعِ فِي دُعَائِهِ.

Allah Teâlâ'nın burada Zekeriyyâ'nın duasında zayıflığını ve yaşlılığını açığa vurması hakkında zikrettiği bu durum başka yerlerde de gelmiştir; nitekim buradaki: { وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا } “ben ise yaşlılıktan son derece kocamışım” [Meryem 19/8] kavli ile Âl-i İmrân'daki: { وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ } “Bana ihtiyarlık iyice gelip çatmış” [Âl-i İmrân 3/40] kavli böyledir. Burada zikredilen zayıflığı açığa vurma hali, dua edenin duasında zayıflığını, haşyetini ve huşûunu ortaya koymasının uygun olduğuna delalet eder.

10606. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا [١٩ \ ٤] ، أَيْ: لَمْ أَكُنْ بِدُعَائِي إِيَّاكَ شَقِيًّا، أَيْ: لَمْ تَكُنْ تُخَيِّبُ دُعَائِي إِذَا دَعَوْتُكَ، يَعْنِي أَنَّكَ عَوَّدْتَنِي الْإِجَابَةَ فِيمَا مَضَى، وَالْعَرَبُ تَقُولُ: شَقِيَ بِذَلِكَ إِذَا تَعِبَ فِيهِ وَلَمْ يَحْصُلْ مَقْصُودُهُ، وَرُبَّمَا أَطْلَقْتَ الشَّقَاءَ عَلَى التَّعَبِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى [٢٠ \ ١١٧] ، وَأَكْثَرُ مَا يُسْتَعْمَلُ فِي ضِدِّ السَّعَادَةِ، وَلَا شَكَّ أَنَّ إِجَابَةَ الدُّعَاءِ مِنَ السَّعَادَةِ، فَيَكُونُ عَدَمُ إِجَابَتِهِ مِنَ الشَّقَاءِ.

Bu yüce ayetteki { وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا } “Sana yaptığım dualarda ise ey Rabbim, asla bedbaht/mahrum olmadım” [Meryem 19/4] kavli; yani Sana ettiğim dua ile bedbaht olmadım, Sana dua ettiğimde Sen beni hiçbir zaman mahrum ve eli boş çevirmedin; yani geçmişte beni icabete alıştırdın demektir. Araplar, bir şeyde yorulup da amacına ulaşamadığında «شَقِيَ بِذَلِكَ» (onunla bedbaht oldu/yoruldu) derler. Bazen «şakā» yorgunluk/zahmet manasında mutlak olarak da kullanılır; nitekim Yüce Allah'ın: { إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى } “Şüphesiz bu, senin için de eşin için de bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra zahmet çeker/bedbaht olursun” [Tâhâ 20/117] kavli böyledir. Çoğunlukla ise saadetin (mutluluğun) zıddı anlamında kullanılır. Şüphe yok ki duaya icabet edilmesi saadettendir, icabet edilmemesi ise bedbahtlıktan/mahrumiyetten olur.

10607. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا، يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا ۝ يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا } “«Doğrusu ben, arkamdan yerime geçecek yakınlarımdan endişe duymaktayım. Hanımım da kısırdır. Artık katından bana bir veli (ardıl) bahşet; ki bana da mirasçı olsun, Yâkub hanedanına da mirasçı olsun. Rabbim, onu rızana mazhar olmuş kıl!»”

10608. Metin

مَعْنَى قَوْلِهِ: خِفْتُ الْمَوَالِيَ [١٩ \ ٥] ، أَيْ: خِفْتُ أَقَارِبِي وَبَنِي عَمِّي وَعُصْبَتِي: أَنْ يُضَيِّعُوا الدِّينَ بَعْدِي، وَلَا يَقُومُوا لِلَّهِ بِدِينِهِ حَقَّ الْقِيَامِ، فَارْزُقْنِي وَلَدًا يَقُومُ بَعْدِي بِالدِّينِ حَقَّ الْقِيَامِ، وَبِهَذَا التَّفْسِيرِ تَعْلَمُ أَنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ «يَرِثُنِي» أَنَّهُ إِرْثُ عِلْمٍ وَنُبُوَّةٍ، وَدَعْوَةٍ إِلَى اللَّهِ وَالْقِيَامِ بِدِينِهِ، لَا إِرْثَ مَالٍ، وَيَدُلُّ لِذَلِكَ أَمْرَانِ:

{ خِفْتُ الْمَوَالِيَ } “yakınlarımdan endişe duymaktayım” [Meryem 19/5] kavlinin manası şudur: Akrabalarımdan, amcazadelerimden ve asabemden (kabilemden), benden sonra dini zayi etmelerinden ve Allah için O'nun dinini hakkıyla ikame etmemelerinden korktum. Dolayısıyla benden sonra dini hakkıyla ayakta tutacak bir çocuk lütfet! Bu tefsirle anlarsın ki onun { يَرِثُنِي } “bana mirasçı olsun” kavlinin manası; mal mirası değil; ilim, nübüvvet, Allah'a davet ve O'nun dinini ikame etme mirasıdır. Buna iki husus delalet etmektedir:

10609. Metin

أَحَدُهُمَا: قَوْلُهُ: وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ [١٩ \ ٥] ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ آلَ يَعْقُوبَ انْقَرَضُوا مِنْ زَمَانٍ، فَلَا يُورَثُ عَنْهُمْ إِلَّا الْعِلْمُ وَالنُّبُوَّةُ وَالدِّينُ.

Birincisi: { وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } “Yâkub hanedanına da mirasçı olsun” [Meryem 19/5] buyruğudur. Malumdur ki Yâkub hanedanı çok önceden yok olup gitmiştir; dolayısıyla onlardan ilim, nübüvvet ve dinden başka bir şey tevarüs edilemez.

10610. Metin

وَالْأَمْرُ الثَّانِي: مَا جَاءَ مِنَ الْأَدِلَّةِ عَلَى أَنَّ الْأَنْبِيَاءَ صَلَوَاتُ اللَّهِ وَسَلَامُهُ عَلَيْهِمْ لَا يُورَثُ عَنْهُمُ الْمَالُ، وَإِنَّمَا يُورَثُ عَنْهُمُ الْعِلْمُ وَالدِّينُ، فَمِنْ ذَلِكَ مَا أَخْرَجَهُ الشَّيْخَانِ فِي صَحِيحَيْهِمَا عَنْ أَبِي بَكْرٍ الصَّدِيقِ ﵁، عَنْهُ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «لَا نُورَثُ، مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ» ، وَمِنْ ذَلِكَ أَيْضًا مَا رَوَاهُ الشَّيْخَانِ أَيْضًا عَنْ عُمَرَ ﵁ أَنَّهُ قَالَ لِعُثْمَانَ، وَعَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ، وَالزُّبَيْرِ وَسَعْدٍ، وَعَلِيٍّ، وَالْعَبَّاسِ ﵃: أَنْشُدُكُمُ اللَّهَ

İkinci husus ise: Peygamberlerden —Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun— mal mirası kalmayacağına, onlardan ancak ilim ve dinin miras kalacağına dair gelen delillerdir. Bunlardan biri, Şeyhayn'ın (Buhârî ve Müslim) Sahîh'lerinde Ebû Bekr es-Sıddîk radıyallâhu anh'tan, onun da Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği şu hadistir: «Bize mirasçı olunmaz; bizim bıraktığımız sadakadır.» Yine bunlardan biri de Şeyhayn'ın Ömer radıyallâhu anh'tan rivayet ettiği şu hadistir: O, Osman, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr, Sa'd, Ali ve Abbas radıyallâhu anhüm'e şöyle demiştir: «İzniyle göğün ve yerin ayakta durduğu Allah adına size soruyorum,

10611. Metin

الَّذِي بِإِذْنِهِ تَقُومُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ، أَتَعْلَمُونَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «لَا نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ» ، قَالُوا: نَعَمْ، وَمِنْ ذَلِكَ مَا أَخْرَجَهُ الشَّيْخَانِ أَيْضًا عَنْ عَائِشَةَ ﵂ أَنَّ أَزْوَاجَ النَّبِيِّ ﷺ حِينَ تُوَفِّي أَرَدْنَ أَنْ يَبْعَثْنَ عُثْمَانَ إِلَى أَبِي بَكْرٍ يَسْأَلْنَهُ مِيرَاثَهُنَّ، فَقَالَتْ عَائِشَةُ: أَلَيْسَ قَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ» ، وَمِنْ ذَلِكَ مَا رَوَاهُ الشَّيْخَانِ أَيْضًا عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «لَا تَقْتَسِمُ وَرَثَتِي دِينَارًا، مَا تَرَكْتُ بَعْدَ نَفَقَةِ نِسَائِي وَمَئُونَةِ عَامِلِي فَهُوَ صَدَقَةٌ» وَفِي لَفْظٍ عِنْدَ أَحْمَدَ: «لَا تَقْتَسِمُ وَرَثَتِي دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا» ، وَمِنْ ذَلِكَ أَيْضًا مَا رَوَاهُ الْإِمَامُ أَحْمَدُ وَالتِّرْمِذِيُّ وَصَحَّحَهُ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: أَنَّ فَاطِمَةَ ﵂ قَالَتْ لِأَبِي بَكْرٍ ﵁: مَنْ يَرِثُكَ إِذَا مِتَّ؟ قَالَ: وَلَدِي وَأَهْلِي، قَالَتْ: فَمَا لَنَا لَا نَرِثُ النَّبِيَّ ﷺ؟ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ ﷺ يَقُولُ: «إِنَّ النَّبِيَّ لَا يُورَثُ» ، وَلَكِنْ أَعُولُ مَنْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَعُولُهُ، وَأُنْفِقُ عَلَى مَنْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُنْفِقُ.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Bize mirasçı olunmaz; bizim bıraktığımız sadakadır» buyurduğunu biliyor musunuz?» Onlar da: «Evet» dediler. Yine bunlardan biri de Şeyhayn'ın Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayet ettiği şu hadistir: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde eşleri, miraslarını istemek üzere Osman'ı Ebû Bekr'e göndermek istediler. Bunun üzerine Âişe: «Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: ‹Bizim bıraktığımız sadakadır› dememiş miydi?» dedi. Yine bunlardan biri de Şeyhayn'ın Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği şu hadistir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Mirasçılarım bir dinar bile paylaşmasın; kadınlarımın nafakası ve memurumun geçimliğinden sonra bıraktığım her şey sadakadır.» Ahmed'in bir lafzında ise: «Mirasçılarım ne bir dinar ne de bir dirhem paylaşmasın» şeklindedir. Yine bunlardan biri de İmam Ahmed ve Tirmizî'nin rivayet edip (Tirmizî'nin) sahihlediği, Ebû Hüreyre'den gelen şu hadistir: Fâtıma radıyallâhu anhâ, Ebû Bekr radıyallâhu anh'a: «Öldüğün zaman sana kim mirasçı olur?» dedi. O da: «Çocuğum ve ailem» dedi. Fâtıma: «Öyleyse bize ne oluyor da Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e mirasçı olamıyoruz?» dedi. Ebû Bekr şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Peygambere mirasçı olunmaz» buyurduğunu işittim; «fakat ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in geçimini sağladığı kimselerin geçimini sağlar, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in infak ettiği kimselere infak ederim.»

10612. Metin

فَهَذِهِ الْأَحَادِيثُ وَأَمْثَالُهَا ظَاهِرَةٌ فِي أَنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَا يُورَثُ عَنْهُمُ الْمَالُ بَلِ الْعِلْمُ وَالدِّينُ، فَإِنْ قِيلَ: هَذَا مُخْتَصٌّ بِهِ ﷺ ; لِأَنَّ قَوْلَهُ «لَا نُورَثُ» يَعْنِي بِهِ نَفْسَهُ، كَمَا قَالَ عُمَرُ ﵁ فِي الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ الْمُشَارِ إِلَيْهِ عَنْهُ آنِفًا: أَنْشُدُكُمْ بِاللَّهِ الَّذِي بِإِذْنِهِ تَقُومُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ، هَلْ تَعْلَمُونَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «لَا نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ» يُرِيدُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ نَفْسَهُ، فَقَالَ الرَّهْطُ: قَدْ قَالَ ذَلِكَ الْحَدِيثَ، فَفِي هَذَا الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ أَنَّ عُمَرَ قَالَ: إِنَّ مُرَادَ النَّبِيِّ ﷺ بِقَوْلِهِ «لَا نُورَثُ» نَفْسُهُ، وَصَدَّقَهُ الْجَمَاعَةُ الْمَذْكُورُونَ فِي ذَلِكَ، وَهَذَا دَلِيلٌ عَلَى الْخُصُوصِ فَلَا مَانِعَ إِذَنْ مِنْ كَوْنِ الْمَوْرُوثِ عَنْ زَكَرِيَّا فِي الْآيَةِ الَّتِي نَحْنُ بِصَدَدِهَا هُوَ الْمَالُ؟ فَالْجَوَابُ مِنْ أَوْجُهٍ:

Bu ve benzeri hadisler, peygamberlerden mal değil, bilakis ilim ve dinin miras kalacağı konusunda gayet açıktır. Eğer: «Bu durum Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e mahsustur; zira onun ‹Bize mirasçı olunmaz› sözüyle kendisini kastetmiştir; nitekim Ömer radıyallâhu anh kendisinden az önce işaret edilen sahih hadiste: ‹İzniyle göğün ve yerin ayakta durduğu Allah adına size soruyorum; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: ‹Bize mirasçı olunmaz; bizim bıraktığımız sadakadır› buyurduğunu biliyor musunuz? Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bununla kendisini kastediyordu› demiş, oradaki topluluk da: ‹Evet, bunu söylemiştir› demiştir. Bu sahih hadiste Ömer, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in ‹Bize mirasçı olunmaz› sözüyle kendisini kastettiğini söylemiş ve zikredilen topluluk da onu bu konuda tasdik etmiştir. Bu ise hususiliğe delildir; öyleyse ele aldığımız ayette Zekeriyyâ'dan tevarüs edilen şeyin mal olmasına ne engel vardır?» denilirse, buna birkaç vecihten cevap verilir:

10613. Metin

الْأَوَّلُ: أَنَّ ظَاهِرَ صِيغَةِ الْجَمْعِ شُمُولُ جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ، فَلَا يَجُوزُ الْعُدُولُ عَنْ هَذَا الظَّاهِرِ إِلَّا بِدَلِيلٍ مِنْ كِتَابٍ أَوْ سُنَّةٍ، وَقَوْلُ عُمَرَ لَا يَصِحُّ تَخْصِيصُ نَصٍّ مِنَ السُّنَّةِ بِهِ ; لِأَنَّ النُّصُوصَ لَا يَصِحُّ تَخْصِيصُهَا بِأَقْوَالِ الصَّحَابَةِ عَلَى التَّحْقِيقِ كَمَا هُوَ مُقَرَّرٌ فِي الْأُصُولِ.

Birincisi: Çoğul sîgasının zahiri bütün peygamberleri kapsamaktadır; dolayısıyla Kitap veya Sünnet'ten bir delil olmadıkça bu zahirden dönülmesi caiz değildir. Ömer'in sözüyle Sünnet'ten bir nassın tahsis edilmesi sahih olmaz; zira usûlde yerleştiği üzere tahkik ehli nezdinde nasslar sahabi kavliyle tahsis edilemez.

10614. Metin

الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ قَوْلَ عُمَرَ «يُرِيدُ ﷺ نَفْسَهُ» لَا يُنَافِي شُمُولَ الْحُكْمِ لِغَيْرِهِ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ، لِاحْتِمَالِ أَنْ يَكُونَ قَصْدُهُ يُرِيدُ أَنَّهُ هُوَ ﷺ يَعْنِي نَفْسَهُ فَإِنَّهُ لَا يُورَثُ، وَلَمْ يَقُلْ عُمَرُ إِنَّ اللَّفْظَ لَمْ يَشْمَلْ غَيْرَهُ، وَكَوْنُهُ يَعْنِي نَفْسَهُ لَا يُنَافِي أَنَّ غَيْرَهُ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ لَا يُورَثُ أَيْضًا.

İkinci vecih: Ömer'in «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendisini kastediyordu» sözü, hükmün diğer peygamberleri de kapsayışına mani değildir. Zira onun maksadının: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bizzat kendisini kastediyordu, zira kendisine mirasçı olunmaz» şeklinde olması muhtemeldir; Ömer lafzın diğer peygamberleri kapsamadığını söylememiştir. Kendisini kastetmiş olması, diğer peygamberlere de mirasçı olunamayacağı gerçeğine aykırı değildir.

10615. Metin

الْوَجْهُ الثَّالِثُ: مَا جَاءَ مِنَ الْأَحَادِيثِ صَرِيحًا فِي عُمُومِ عَدَمِ الْإِرْثِ الْمَالِيِّ فِي جَمِيعِ الْأَنْبِيَاءِ، وَسَنَذْكُرُ طَرَفًا مِنْ ذَلِكَ هُنَا إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى.

Üçüncü vecih: Bütün peygamberlerde mali mirasın bulunmayışının umumiliğine dair açıkça gelen hadislerdir. Allah Teâlâ dilerse bunlardan bir kısmını burada zikredeceğiz.

10616. Metin

قَالَ ابْنُ حَجَرٍ فِي فَتْحِ الْبَارِي مَا نَصُّهُ: وَأَمَّا مَا اشْتُهِرَ فِي كُتُبِ أَهْلِ الْأُصُولِ

İbn Hacer, Fethu'l-Bârî'de aynen şöyle demiştir: «Usûl ehlinin ve diğerlerinin kitaplarında

10617. Metin

وَغَيْرِهِمْ بِلَفْظِ «نَحْنُ مَعَاشِرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُورَثُ» فَقَدْ أَنْكَرَهُ جَمَاعَةٌ مِنَ الْأَئِمَّةِ، وَهُوَ كَذَلِكَ بِالنِّسْبَةِ لِخُصُوصِ لَفْظِ «نَحْنُ» لَكِنْ أَخْرَجَهُ النَّسَائِيُّ مِنْ طَرِيقِ ابْنِ عُيَيْنَةَ عَنْ أَبِي الزِّنَادِ بِلَفْظِ «إِنَّا مَعَاشِرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُورَثُ.» الْحَدِيثَ، وَأَخْرَجَهُ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ مَنْصُورٍ، عَنِ ابْنِ عُيَيْنَةَ عَنْهُ، وَهُوَ كَذَلِكَ فِي مُسْنَدِ الْحُمَيْدِيِّ عَنِ ابْنِ عُيَيْنَةَ، وَهُوَ مِنْ أَتْقَنِ أَصْحَابِ ابْنِ عُيَيْنَةَ فِيهِ، وَأَوْرَدَهُ الْهَيْثَمُ بْنُ كُلَيْبٍ فِي مُسْنَدِهِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي بَكْرٍ الصَّدِيقِ بِاللَّفْظِ الْمَذْكُورِ، وَأَخْرَجَهُ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ بِنَحْوِ اللَّفْظِ الْمَذْكُورِ، وَأَخْرَجَهُ الدَّارَقُطْنِيُّ فِي الْعِلَلِ مِنْ رِوَايَةِ أَمِّ هَانِئٍ عَنْ فَاطِمَةَ ﵂، عَنْ أَبِي بَكْرٍ الصَّدِيقِ بِلَفْظِ «إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَا يُورَثُونَ» انْتَهَى مَحَلُّ الْغَرَضِ مِنْ كَلَامِ ابْنِ حَجَرٍ، وَقَدْ رَأَيْتُ فِيهِ هَذِهِ الطُّرُقَ الَّتِي فِيهَا التَّصْرِيحُ بِعُمُومِ الْأَنْبِيَاءِ، وَقَدْ قَالَ ابْنُ حَجَرٍ: إِنَّ إِنْكَارَ الْحَدِيثِ الْمَذْكُورِ غَيْرُ مُسَلَّمٍ إِلَّا بِالنِّسْبَةِ لِخُصُوصِ لَفْظِ «نَحْنُ» وَهَذِهِ الرِّوَايَاتُ الَّتِي أَشَارَ لَهَا يَشُدُّ بَعْضُهَا، وَقَدْ تَقَرَّرَ فِي الْأُصُولِ أَنَّ الْبَيَانَ يَصِحُّ بِكُلِّ مَا يُزِيلُ الْإِشْكَالَ وَلَوْ قَرِينَةٌ أَوْ غَيْرُهَا كَمَا قَدَّمْنَاهُ مُوَضَّحًا فِي تَرْجَمَةِ هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ، وَعَلَيْهِ فَهَذِهِ الْأَحَادِيثُ الَّتِي ذَكَرْنَا تُبَيِّنُ أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ قَوْلِهِ فِي الْحَدِيثِ الْمُتَّفَقِ عَلَيْهِ «لَا نُورَثُ» أَنَّهُ يَعْنِي نَفْسَهُ، كَمَا قَالَ عُمَرُ وَجَمِيعُ الْأَنْبِيَاءِ كَمَا دَلَّتْ عَلَيْهِ الرِّوَايَاتُ الْمَذْكُورَةُ، وَالْبَيَانُ إِرْشَادٌ وَدَلَالَةٌ يَصِحُّ بِكُلِّ شَيْءٍ يُزِيلُ اللَّبْسَ عَنِ النَّصِّ مِنْ نَصٍّ أَوْ فِعْلٍ أَوْ قَرِينَةٍ أَوْ غَيْرِ ذَلِكَ، قَالَ فِي مَرَاقِي السُّعُودِ فِي تَعْرِيفِ الْبَيَانِ وَمَا بِهِ الْبَيَانُ:.

şöhret bulan: ‹Biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz› lafzına gelince; bir grup imam bunu münker saymıştır. Bu durum sadece ‹biz› (نَحْنُ) lafzının hususiyeti açısından böyledir. Ancak bunu Nesâî, İbn Uyeyne tarikiyle Ebu'z-Zinâd'dan: ‹Şüphesiz biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz...› hadisi lafzıyla tahric etmiştir. Nesâî bunu Muhammed b. Mansûr'dan, o da İbn Uyeyne'den, o da Ebu'z-Zinâd'dan tahric etmiştir. Bu rivayet el-Humeydî'nin Müsned'inde de İbn Uyeyne'den bu şekilde yer almaktadır ve Humeydî, İbn Uyeyne'nin hadisleri konusunda onun en sağlam ashabındandır. Heysem b. Küleyb de bunu Müsned'inde Ebû Bekr es-Sıddîk'ın hadisinden zikredilen lafızla rivayet etmiştir. Taberânî el-Evsat'ta zikredilen lafzın benzeriyle tahric etmiştir. Dârekutnî el-İlel'de Ümmü Hânî rivayetiyle Fâtıma radıyallâhu anhâ'dan, o da Ebû Bekr es-Sıddîk'tan: ‹Şüphesiz peygamberlere mirasçı olunmaz› lafzıyla tahric etmiştir.» İbn Hacer'in sözünden kastedilen kısım burada sona erdi. Görüldüğü üzere bu tariklerde bütün peygamberlerin genelliği açıkça ifade edilmektedir. İbn Hacer, zikredilen hadisin inkar edilmesinin sadece ‹biz› (نَحْنُ) lafzına mahsus olmak dışında kabul edilemeyeceğini söylemiştir; işaret ettiği bu rivayetler ise birbirini güçlendirmektedir. Usûl ilminde kararlaştırılmıştır ki beyan, bu mübarek kitabın mukaddimesinde etraflıca açıkladığımız üzere, bir karine veya başka bir şeyle dahi olsa müşkili gideren her şeyle sahih olur. Buna binaen zikrettiğimiz bu hadisler, müttefekun aleyh olan: «Bize mirasçı olunmaz» hadisindeki maksadın, Ömer'in dediği gibi hem kendisi hem de zikredilen rivayetlerin delalet ettiği üzere bütün peygamberler olduğunu beyan etmektedir. Beyan; nass, fiil, karine veya başka bir yolla nasstaki kapalılığı gideren her türlü irşad ve delalettir. Merâkı's-Su'ûd sahibi beyanın ve onunla beyan yapılan şeyin tarifinde şöyle demiştir:

10618. Metin

تَصْيِيرُ مُشْكَلٍ مِنَ الْجَلِيِّ وَهُوَ وَاجِبٌ عَلَى النَّبِيِّ إِذَا أُرِيدَ فَهْمُهُ وَهْوَ بِمَا مِنَ الدَّلِيلِ مُطْلَقًا يَجْلُو الْعَمَا وَبِهَذَا الَّذِي قَرَّرْنَا تَعْلَمُ: أَنَّ قَوْلَهُ هُنَا يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ، يَعْنِي وِرَاثَةَ الْعِلْمِ وَالدِّينِ لَا الْمَالِ، وَكَذَلِكَ قَوْلُهُ: وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ الْآيَةَ [٢٧ \ ١٦] ، فَتِلْكَ الْوِرَاثَةُ أَيْضًا وِرَاثَةُ عِلْمٍ وَدِينٍ، وَالْوِرَاثَةُ قَدْ تُطْلَقُ فِي الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ عَلَى وِرَاثَةِ الْعِلْمِ وَالدِّينِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا الْآيَةَ [٣٥ \ ٣٢] ، وَقَوْلِهِ: وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ [٤٢ \ ١٤] ، وَقَوْلِهِ: فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ الْآيَةَ [٧ \ ١٦٩] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

«Müşkilin açık hale getirilmesidir ve anlaşılması murad edildiğinde Nebî'ye vaciptir. O [beyan], kapalılığı gideren mutlak her türlü delille olur.» Kararlaştırdığımız bu açıklama ile bilirsin ki buradaki { يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } “bana da mirasçı olsun, Yâkub hanedanına da mirasçı olsun” kavli, mal mirasını değil ilim ve din mirasını kastetmektedir. Aynı şekilde: { وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ } “Süleyman Dâvûd'a mirasçı oldu” [Neml 27/16] kavlindeki o miras da ilim ve din mirasıdır. Miras kelimesi Kitap ve Sünnet'te ilim ve din mirası için de mutlak olarak kullanılabilir; nitekim Yüce Allah'ın: { ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا } “Sonra Kitab'ı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık” [Fâtır 35/32], { وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ } “Onlardan sonra Kitab'a mirasçı kılınanlar ise ondan yana derin bir şüphe içindedirler” [Şûrâ 42/14] ve { فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ } “Onların ardından Kitab'a mirasçı olan bozuk bir nesil geldi” [A'râf 7/169] buyrukları ve benzeri ayetler böyledir.

10619. Metin

وَمِنَ السُّنَّةِ الْوَارِدَةِ فِي ذَلِكَ مَا رَوَاهُ أَبُو الدَّرْدَاءِ ﵁ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ» ، وَهُوَ فِي الْمُسْنَدِ وَالسُّنَنِ، قَالَ صَاحِبُ) تَمْيِيزُ الطَّيِّبِ مِنَ

Bu konuda varid olan Sünnet'ten biri de Ebü'd-Derdâ radıyallâhu anh'ın Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiği şu hadistir: «Âlimler peygamberlerin vârisleridir.» Bu hadis el-Müsned'de ve Sünen'lerde geçmektedir. Temyîzü't-Tayyib mine'l-

10620. Metin

الْخَبِيثِ، فِيمَا يَدُورُ عَلَى أَلْسِنَةِ النَّاسِ مِنَ الْحَدِيثِ (: رَوَاهُ أَحْمَدُ وَأَبُو دَاوُدَ وَالتِّرْمِذِيُّ وَآخَرُونَ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ مَرْفُوعًا بِزِيَادَةِ «إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا، وَإِنَّمَا وَرَّثُوا الْعِلْمَ» وَصَحَّحَهُ ابْنُ حِبَّانَ وَالْحَاكِمُ وَغَيْرُهُمَا انْتَهَى مِنْهُ بِلَفْظِهِ، وَقَالَ صَاحِبُ) كَشْفُ الْخَفَاءِ وَمُزِيلُ الْإِلْبَاسِ عَمَّا اشْتُهِرَ مِنَ الْأَحَادِيثِ عَلَى أَلْسِنَةِ النَاسِ (: «الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ» رَوَاهُ أَحْمَدُ وَالْأَرْبَعَةُ وَآخَرُونَ عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ مَرْفُوعًا بِزِيَادَةِ «إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا وَإِنَّمَا وَرَّثُوا الْعِلْمَ.» الْحَدِيثَ، وَصَحَّحَهُ ابْنُ حِبَّانَ وَالْحَاكِمُ وَغَيْرُهُمَا، وَحَسَّنَهُ حَمْزَةُ الْكِنَانِيُّ وَضَعَّفَهُ غَيْرُهُمْ لِاضْطِرَابِ سَنَدِهِ لَكِنْ لَهُ شَوَاهِدُ، وَلِذَا قَالَ الْحَافِظُ: لَهُ طُرُقٌ يُعْرَفُ بِهَا أَنَّ لِلْحَدِيثِ أَصْلًا، وَرَوَاهُ الدَّيْلَمِيُّ عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ بِلَفْظِ التَّرْجَمَةِ اهـ مَحَلُّ الْغَرَضِ مِنْهُ، وَالظَّاهِرُ صَلَاحِيَةُ هَذَا الْحَدِيثِ لِلِاحْتِجَاجِ لِاعْتِضَادِ بَعْضِ طُرُقِهِ بِبَعْضٍ، فَإِذَا عَلِمْتَ مَا ذَكَرْنَا مِنْ دَلَالَةِ هَذِهِ الْأَدِلَّةِ عَلَى أَنَّ الْوِرَاثَةَ الْمَذْكُورَةَ فِي الْآيَةِ وِرَاثَةُ عِلْمٍ وَدِينٍ لَا وِرَاثَةَ مَالٍ فَاعْلَمْ أَنَّ لِلْعُلَمَاءِ فِي ذَلِكَ ثَلَاثَةَ أَقْوَالٍ: الْأَوَّلُ: هُوَ مَا ذَكَرْنَا، وَالثَّانِي: أَنَّهَا وِرَاثَةُ مَالٍ، وَالثَّالِثُ: أَنَّهَا وَبِالنِّسْبَةِ لِآلِ يَعْقُوبَ فِي قَوْلِهِ «وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ» وِرَاثَةُ عِلْمٍ وَدِينٍ.

Habîs fîmâ Yedûru ale'l-Elsineti mine'l-Hadîs müellifi şöyle demiştir: «Bunu Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve başkaları Ebü'd-Derdâ'dan merfû olarak: ‹Şüphesiz peygamberler ne bir dinar ne de bir dirhem miras bırakmışlardır; onlar ancak ilmi miras bırakmışlardır› ziyadesiyle rivayet etmişlerdir. İbn Hibbân, Hâkim ve başkaları bunu sahihlemiştir.» [Müellifin sözü] lafzıyla burada bitti. Keşfü'l-Hafâ ve Müzîlü'l-İlbâs amme'ştehera mine'l-Ehâdîsi alâ Elsineti'n-Nâs müellifi ise şöyle demiştir: «‹Âlimler peygamberlerin vârisleridir› hadisini Ahmed, Dört Sünen sahibi ve başkaları Ebü'd-Derdâ'dan merfû olarak: ‹Şüphesiz peygamberler ne bir dinar ne de bir dirhem miras bırakmışlardır; onlar ancak ilmi miras bırakmışlardır...› ziyadesiyle rivayet etmişlerdir. İbn Hibbân, Hâkim ve başkaları sahihlemiş, Hamza el-Kinânî hasen saymış, diğerleri ise senedindeki ızdıraptan ötürü zayıf görmüştür; ancak şahitleri vardır. Bu sebeple Hâfız [İbn Hacer]: ‹Hadisin bir aslı olduğunu gösteren yolları vardır› demiştir. Deylemî ise Berâ b. Âzib'den bab başlığındaki lafızla rivayet etmiştir.» Buradan kastedilen kısım bitti. Zahir olan, bazı yollarının birbirini desteklemesi sebebiyle bu hadisin delil getirilmeye elverişli olduğudur. Bu delillerin ayette geçen verasetin mal mirası değil ilim ve din mirası olduğuna delalet ettiğini bildiğine göre, bil ki âlimlerin bu hususta üç görüşü vardır: Birincisi: Zikrettiğimiz görüştür. İkincisi: Mal mirası olduğudur. Üçüncüsü: { وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } buyruğundaki Yâkub hanedanına nispetle ilim ve din mirası olduğudur.

10621. Metin

وَهَذَا اخْتِيَارُ ابْنِ جَرِيرٍ الطَّبَرِيِّ، وَقَدْ ذَكَرَ مَنْ قَالَ: إِنَّ وِرَاثَتَهُ لِزَكَرِيَّا وِرَاثَةَ مَالٍ حَدِيثًا عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي ذَلِكَ أَنَّهُ قَالَ: «رَحِمَ اللَّهُ زَكَرِيَّا مَا كَانَ عَلَيْهِ مِنْ وَرَثَتِهِ» أَيْ: مَا يَضُرُّهُ إِرْثُ وَرَثَتِهِ لِمَالِهِ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ هَذَا لَمْ يَثْبُتْ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ، وَالْأَرْجَحُ فِيمَا يَظْهَرُ لَنَا هُوَ مَا ذَكَرْنَا مِنْ أَنَّهَا وِرَاثَةُ عِلْمٍ وَدِينٍ ; لِلْأَدِلَّةِ الَّتِي ذَكَرْنَا وَغَيْرِهَا مِمَّا يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ، وَقَدْ ذَكَرَ ابْنُ كَثِيرٍ فِي تَفْسِيرِهِ هُنَا مَا يُؤَيِّدُ ذَلِكَ مِنْ أَوْجُهٍ، قَالَ ﵀ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي [١٩ \ ٥] ، وَجْهُ خَوْفِهِ أَنَّهُ خَشِيَ أَنْ يَتَصَرَّفُوا مِنْ بَعْدِهِ فِي النَّاسِ تَصَرُّفًا سَيِّئًا فَسَأَلَ اللَّهَ وَلَدًا يَكُونُ نَبِيًّا مِنْ بَعْدِهِ ; لِيَسُوسَهُمْ بِنُبُوَّتِهِ بِمَا يُوحَى إِلَيْهِ فَأُجِيبَ فِي ذَلِكَ ; لَا أَنَّهُ خَشِيَ مِنْ وِرَاثَتِهِمْ لَهُ مَالَهُ ; فَإِنَّ النَّبِيَّ أَعْظَمُ مَنْزِلَةً، وَأَجَلُّ قَدْرًا مِنْ أَنْ يُشْفِقَ عَلَى مَالِهِ إِلَى مَا هَذَا حَدُّهُ، وَأَنْ يَأْنَفَ مِنْ وِرَاثَةِ عَصَبَاتِهِ لَهُ، وَيَسْأَلَ أَنْ يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لِيَحُوزَ مِيرَاثَهُ دُونَهُمْ وَهَذَا وَجْهٌ.

Bu [üçüncü görüş], İbn Cerîr et-Taberî'nin tercihidir. Zekeriyyâ'ya vâris olmasının mal mirası olduğunu söyleyenler, bu hususta Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den şu hadisi zikretmişlerdir: «Allah Zekeriyyâ'ya rahmet etsin; mirasçılarından ona ne vardı ki!» yani mirasçılarının onun malına vâris olmasının ona ne zararı dokunurdu ki? Malumdur ki bu rivayet Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den sabit olmamıştır. Bize göre racih olan, zikrettiğimiz deliller ve buna delalet eden diğer hususlar sebebiyle bunun ilim ve din mirası olduğudur. İbn Kesîr tefsirinde burada bunu birkaç vecihten destekleyen açıklamalar zikretmiştir. O rahimehullâh, Yüce Allah'ın: { وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي } “Doğrusu ben, arkamdan yerime geçecek yakınlarımdan endişe duymaktayım” [Meryem 19/5] kavlinin tefsirinde şöyle demiştir: «Korkusunun sebebi; kendisinden sonra insanlara kötü muamelede bulunmalarından endişe etmesidir. Bu yüzden kendisine vahyedilenlerle nübüvveti üzere onları sevk ve idare etmesi için Allah'tan kendisinden sonra peygamber olacak bir çocuk istemiş ve bu duasına icabet edilmiştir. Yoksa onların malına vâris olmalarından korkmuş değildir; zira bir peygamberin malına bu derece düşkünlük gösterecek ve asabesinin kendisine vâris olmasından çekinip onlar yerine mirasını alsın diye bir çocuk isteyecek derekede olması onun yüce makamına ve şanına yakışmaz. Bu birinci vecihtir.

10622. Metin

الثَّانِي: أَنَّهُ لَمْ يَذْكُرْ أَنَّهُ كَانَ ذَا مَالٍ ; بَلْ كَانَ نَجَّارًا يَأْكُلُ مِنْ كَسْبِ يَدَيْهِ، وَمِثْلُ هَذَا لَا يَجْمَعُ مَالًا، وَلَا سِيَّمَا الْأَنْبِيَاءُ، فَإِنَّهُمْ كَانُوا أَزْهَدَ شَيْءٍ فِي الدُّنْيَا.

İkincisi: Onun mal sahibi olduğuna dair bir şey zikredilmemiştir; bilakis o kendi el emeğini yiyen bir marangozdu. Böyle bir kimse mal biriktirmez; hele hele dünyada en zâhid kimseler olan peygamberler hiç biriktirmez.

10623. Metin

الثَّالِثُ: أَنَّهُ قَدْ ثَبَتَ فِي الصَّحِيحَيْنِ مِنْ غَيْرِ وَجْهٍ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَالَ: «لَا نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ» وَفِي رِوَايَةٍ عِنْدَ التِّرْمِذِيِّ بِإِسْنَادٍ صَحِيحٍ «نَحْنُ مَعْشَرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُورَثُ» وَعَلَى هَذَا فَتَعَيَّنَ حَمْلُ قَوْلِهِ: فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا يَرِثُنِي [١٩ \ ٦] ،

Üçüncüsü: Sahîhayn'da çeşitli yollarla sabittir ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Bize mirasçı olunmaz; bizim bıraktığımız sadakadır» buyurmuştur. Tirmizî'deki sahih bir isnadla gelen rivayette ise: «Biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz» şeklindedir. Buna binaen: { فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا ۝ يَرِثُنِي } “Artık katından bana bir veli lütfet ki bana mirasçı olsun” [Meryem 19/5-6] kavlini

10624. Metin

عَلَى مِيرَاثِ النُّبُوَّةِ، وَلِهَذَا قَالَ وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ ; كَقَوْلِهِ: وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ [٢٧ \ ١٦] ، أَيْ: فِي النُّبُوَّةِ، إِذْ لَوْ كَانَ فِي الْمَالِ لَمَا خَصَّهُ مِنْ بَيْنِ إِخْوَتِهِ بِذَلِكَ، وَلَمَا كَانَ فِي الْإِخْبَارِ بِذَلِكَ كَبِيرُ فَائِدَةٍ، إِذْ مِنَ الْمَعْلُومِ الْمُسْتَقِرِّ فِي جَمِيعِ الشَّرَائِعِ وَالْمِلَلِ: أَنَّ الْوَلَدَ يَرِثُ أَبَاهُ، فَلَوْلَا أَنَّهَا وِرَاثَةٌ خَاصَّةٌ لَمَا أَخْبَرَ بِهَا، وَكُلُّ هَذَا يُقَرِّرُهُ وَيُثْبِتُهُ مَا صَحَّ فِي الْحَدِيثِ: «نَحْنُ مَعَاشِرَ الْأَنْبِيَاءِ لَا نُورَثُ، مَا تَرَكْنَا فَهُوَ صَدَقَةٌ» اهـ مَحَلُّ الْغَرَضِ مِنْ كَلَامِ ابْنِ كَثِيرٍ، ثُمَّ سَاقَ بَعْدَ هَذَا طُرُقَ الْحَدِيثِ الَّذِي أَشَرْنَا لَهُ «يَرْحَمُ اللَّهُ زَكَرِيَّا وَمَا كَانَ عَلَيْهِ مِنْ وَرَثَةِ مَالِهِ» الْحَدِيثَ، ثُمَّ قَالَ فِي أَسَانِيدِهِ: وَهَذِهِ مُرْسَلَاتٌ لَا تُعَارِضُ الصِّحَاحَ.

nübüvvet mirasına hamletmek zorunludur. Nitekim { وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ } “Süleyman Dâvûd'a mirasçı oldu” [Neml 27/16] yani nübüvvette mirasçı oldu buyruğunda olduğu gibi burada da: { وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } “Yâkub hanedanına da mirasçı olsun” buyurmuştur. Zira eğer bu miras mal olsaydı, diğer kardeşleri arasından özellikle onu tahsis etmezdi ve bunu haber vermekte büyük bir fayda bulunmazdı; çünkü bütün şeriatlarda ve dinlerde çocuğun babasına vâris olduğu bilinen ve yerleşik bir hükümdür. Dolayısıyla bu özel bir miras olmasaydı bunu haber vermezdi. Bütün bunları sahih hadisteki: «Biz peygamberler topluluğuna mirasçı olunmaz; bizim bıraktığımız her şey sadakadır» ifadesi takrir ve teyit etmektedir.» İbn Kesîr'in sözünden kastedilen kısım bitti. Ardından işaret ettiğimiz: «Allah Zekeriyyâ'ya rahmet etsin; malının mirasçıları olmasından ona ne vardı ki!» hadisinin tariklerini aktarmış ve senedleri hakkında: «Bunlar sahih hadislere muarız olamayacak mürsellerdir» demiştir.

10625. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ لَفْظَ «نَحْنُ مَعَاشِرَ الْأَنْبِيَاءِ» وَلَفْظَ «إِنَّا مَعَاشِرَ الْأَنْبِيَاءِ» مُؤَدَّاهُمَا وَاحِدٌ، إِلَّا أَنَّ «إِنَّ» دَخَلَتْ عَلَى «نَحْنُ» فَأَبْدَلَتْ لَفْظَةَ «نَحْنُ» الَّتِي هِيَ الْمُبْتَدَأُ بِلَفْظَةِ «نَا» الصَّالِحَةِ لِلنَّصْبِ، وَالْجُمْلَةُ هِيَ هِيَ إِلَّا أَنَّهَا فِي أَحَدِ اللَّفْظَيْنِ أُكِّدَتْ بِـ «إِنَّ» كَمَا لَا يَخْفَى، وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا، يَعْنِي بِهَذَا الْوَلِيِّ الْوَلَدَ خَاصَّةً دُونَ غَيْرِهِ مِنَ الْأَوْلِيَاءِ، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ تَعَالَى فِي الْقِصَّةِ نَفْسِهَا هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً الْآيَةَ [٣ \ ٣٨] ، وَأَشَارَ إِلَى أَنَّهُ الْوَلَدُ أَيْضًا بِقَوْلِهِ: وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ [٢١ \ ٨٩] ، فَقَوْلُهُ «لَا تَذَرْنِي فَرَدًا» ، أَيْ: وَاحِدًا بِلَا وَلَدٍ.

Bil ki «نَحْنُ مَعَاشِرَ الْأَنْبِيَاءِ» (biz peygamberler topluluğu) lafzı ile «إِنَّا مَعَاشِرَ الْأَنْبِيَاءِ» (şüphesiz biz peygamberler topluluğu) lafzının ifade ettiği mana birdir; ancak «إِنَّ» edatı «نَحْنُ» üzerine dahil olmuş ve mübteda olan «نَحْنُ» lafzını nasb olmaya elverişli olan «نَا» bitişik zamiriyle değiştirmiştir. Cümle ise aynı cümledir; gizli kalmayacağı üzere sadece iki lafızdan birinde «إِنَّ» ile tekit edilmiştir. Bu yüce ayetteki { فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا } “Artık katından bana bir veli bahşet” kavlinde bu veli ile diğer yakınlar değil bizzat çocuk kastedilmektedir. Bunun delili, aynı kıssada geçen Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً } “İşte orada Zekeriyyâ Rabbine dua edip: «Rabbim! Bana katından tertemiz bir nesil bağışla» dedi” [Âl-i İmrân 3/38]. Yine onun çocuk olduğuna şu buyrukla da işaret etmiştir: { وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ } “Zekeriyyâ'yı da [an]; hani Rabbine: «Rabbim! Beni tek başıma bırakma, Sen vârislerin en hayırlısısın» diye niyaz etmişti” [Enbiyâ 21/89]. Buradaki { لَا تَذَرْنِي فَرَدًا } “beni tek başıma bırakma” kavli, yani çocuksuz yalnız bırakma demektir.

10626. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، عَنْ زَكَرِيَّا: وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي، أَيْ: مِنْ بَعْدِي إِذَا مِتُّ أَنْ يُغَيِّرُوا فِي الدِّينِ، وَقَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ الْمَوَالِيَ الْأَقَارِبُ وَالْعَصَبَاتُ، وَمِنْ ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ الْآيَةَ [٤ \ ٣٣] ، وَالْمَوْلَى فِي لُغَةِ الْعَرَبِ: يُطْلَقُ عَلَى كُلِّ مَنِ انْعَقَدَ بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ سَبَبٌ يُوَالِيكَ وَتَوَالِيهِ بِهِ، وَكَثِيرًا مَا يُطْلَقُ فِي اللُّغَةِ عَلَى ابْنِ الْعَمِّ ; لِأَنَّ ابْنَ الْعَمِّ يُوَالِي ابْنَ عَمِّهِ بِالْقَرَابَةِ الْعَصَبِيَّةِ، وَمِنْهُ قَوْلُ طَرَفَةَ بْنِ الْعَبْدِ:

Bu yüce ayette Zekeriyyâ'dan naklen buyurulan { وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي } “Doğrusu ben, arkamdan yerime geçecek yakınlarımdan endişe duymaktayım” kavli; yani öldüğüm vakit benden sonra dinde tahrifat yapmalarından korktum demektir. «el-Mevâlî» kelimesinin akrabalar ve asabe olduğunu daha önce belirtmiştik. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir: { وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَalِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ } “Ana babanın ve akrabaların bıraktıklarından her biri için vârisler kıldık...” [Nisâ 4/33]. Arap dilinde «mevlâ» lafzı, aranızda sana dostluk kurmasını ve senin de ona dost olmanı gerektiren bir bağ bulunan herkese denir. Dilde çoğunlukla amcaoğlu için kullanılır; zira amcaoğlu, amcasının oğluna asabe akrabalığı bağıyla dost olur. Tarafe b. el-Abd'ın şu sözü bu kabildendir:

10627. Metin

وَاعْلَمْ عِلْمًا لَيْسَ بِالظَّنِّ أَنَّهُ ... إِذَا ذَلَّ مَوْلَى الْمَرْءِ فَهُوَ ذَلِيلٌ

«Zan olmayan kesin bir bilgiyle bil ki... Bir kimsenin mevlâsı (amcaoğulları) zillete düşerse, kendisi de zelil olur.»

10628. Metin

يَعْنِي إِذَا ذَلَّتْ بَنُو عَمِّهِ فَهُوَ ذَلِيلٌ، وَقَوْلُ الْفَضْلِ بْنِ الْعَبَّاسِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ أَبِي لَهَبٍ:

Yani amcaoğulları zelil olduğunda kendisi de zelil olur. Fadl b. Abbas b. Utbe b. Ebî Leheb'in şu sözü de böyledir:

10629. Metin

مَهْلًا ابْنَ عَمِّنَا مَهْلًا مَوَالِينَا ... لَا تَنْبُشُوا بَيْنَنَا مَا كَانَ مَدْفُونَا

«Ağır olun ey amcamızın oğulları, ağır olun ey mevlâlarımız (yakınlarımız)... Aramızda gömülü kalmış şeyleri deşmeyin!»

10630. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا، ظَاهِرٌ فِي أَنَّهَا كَانَتْ عَاقِرًا فِي زَمَنِ شَبَابِهَا، وَالْعَاقِرُ: هِيَ الْعَقِيمُ الَّتِي لَا تَلِدُ وَهُوَ يُطْلَقُ عَلَى الذَّكَرِ وَالْأُنْثَى ;

Bu yüce ayetteki: { وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا } “Hanımım da kısırdır” kavlinin zahiri, onun gençliğinde de kısır olduğu yönündedir. «Âkır» (الْعَاقِرُ), doğurmayan kısır kadındır; bu lafız hem erkek hem dişi için kullanılır.

10631. Metin

فَمِنْ إِطْلَاقِهِ عَلَى الْأُنْثَى هَذِهِ الْآيَةُ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى عَنْ زَكَرِيَّا أَيْضًا: وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ [٣ \ ٤٠] ، وَمِنْ إِطْلَاقِهِ عَلَى الذَّكَرِ قَوْلُ عَامِرِ بْنِ الطُّفَيْلِ:

Dişi için kullanımına bu ayet ve yine Zekeriyyâ'dan naklen buyurulan: { وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ } “Bana ihtiyarlık iyice gelip çatmış, karım da kısırdır” [Âl-i İmrân 3/40] ayeti örnektir. Erkek için kullanımına ise Âmir b. et-Tufeyl'in şu sözü örnektir:

10632. Metin

لَبِئْسَ الْفَتَى إِنْ كَنْتُ أَعْوَرَ عَاقِرًا ... جَبَانًا فَمَا عُذْرِي لَدَى كُلِّ مَحْضَرِ

«Şayet tek gözlü, kısır (çocuksuz)... ve korkak biriysem ne kötü bir yiğidim! O takdirde her mecliste mazeretim ne olabilir?»

10633. Metin

وَقَدْ أَشَارَ تَعَالَى إِلَى أَنَّهُ أَزَالَ عَنْهَا الْعُقْمَ، وَأَصْلَحَهَا، فَجَعَلَهَا وَلُودًا بَعْدَ أَنْ كَانَتْ عَاقِرًا فِي قَوْلِهِ ﷿: فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ [٢١ \ ٩٠] ، فَهَذَا الْإِصْلَاحُ هُوَ كَوْنُهَا صَارَتْ تَلِدُ بَعْدَ أَنْ كَانَتْ عَقِيمًا، وَقَوْلُ مَنْ قَالَ: إِنَّ إِصْلَاحَهَا الْمَذْكُورَ هُوَ جَعْلُهَا حَسَنَةَ الْخُلُقِ بَعْدَ أَنْ كَانَتْ سَيِّئَةَ الْخُلُقِ لَا يُنَافِي مَا ذُكِرَ لِجَوَازِ أَنْ يَجْمَعَ لَهُ بَيْنَ الْأَمْرَيْنِ فِيهَا، مَعَ أَنَّ كَوْنَ الْإِصْلَاحِ هُوَ جَعْلُهَا وَلُودًا بَعْدَ الْعُقْمِ هُوَ ظَاهِرُ السِّيَاقِ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، وَمُجَاهِدٍ وَغَيْرِهِمْ، وَالْقَوْلُ الثَّانِي يُرْوَى عَنْ عَطَاءٍ.

Allah Teâlâ onun kısırlığını giderdiğine, onu ıslah edip kısır olduktan sonra doğurgan kıldığına şu buyruğuyla işaret etmiştir: { فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ } “Biz de onun duasına icabet ettik, ona Yahyâ'yı bağışladık ve eşini kendisi için ıslah ettik (doğurgan kıldık)” [Enbiyâ 21/90]. Bu ıslah, onun kısır olduktan sonra doğurur hale gelmesidir. Zikredilen ıslahın, kötü ahlaklı iken güzel ahlaklı kılınması olduğunu söyleyenlerin görüşü de zikredilene aykırı değildir; zira kadında her iki durumun birlikte cem edilmiş olması mümkündür. Bununla birlikte ıslahın kısırlıktan sonra doğurgan kılınması olduğu siyakın zahiridir; İbn Abbas, Saîd b. Cübeyr, Mücâhid ve başkalarının kavli de budur. İkinci kavil ise Atâ'dan rivayet edilmiştir.

10634. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ عَنْ زَكَرِيَّا وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا [١٩ \ ٦] ، أَيْ: مَرْضِيًّا عِنْدَكَ وَعِنْدَ خَلْقِكَ فِي أَخْلَاقِهِ وَأَقْوَالِهِ وَأَفْعَالِهِ وَدِينِهِ، وَهُوَ فَعِيلٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ.

Bu yüce ayette Zekeriyyâ'dan nakledilen: { وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا } “Rabbim, onu rızana mazhar olmuş kıl!” [Meryem 19/6] kavli; yani ahlakında, sözlerinde, fiillerinde ve dininde Senin katında ve mahlukatının nezdinde razı olunan/beğenilen biri kıl demektir. «رَضِيًّا» lafzı mef'ûl (razı olunan) manasında fa'îl kalıbındadır.

10635. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ، أَيْ: مِنْ عِنْدِكَ، وَقَوْلُهُ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ [١٩ \ ٦] ، قَرَأَهُ أَبُو عَمْرٍو وَالْكِسَائِيُّ بِإِسْكَانِ الثَّاءِ الْمُثَلَّثَةِ مِنَ الْفِعْلَيْنِ، أَعْنِي يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَهُمَا عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَةِ مَجْزُومَانِ لِأَجْلِ جَوَابِ الطَّلَبِ الَّذِي هُوَ «هَبْ لِي» وَالْمُقَرَّرُ عِنْدَ عُلَمَاءِ الْعَرَبِيَّةِ، أَنَّ الْمُضَارِعَ الْمَجْزُومَ فِي جَوَابِ الطَّلَبِ مَجْزُومٌ بِشَرْطٍ مُقَدَّرٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ فِعْلُ الطَّلَبِ، وَتَقْدِيرُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الَّتِي نَحْنُ بِصَدَدِهَا، إِنْ تَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ، يَرْفَعُ الْفِعْلَيْنِ عَلَى أَنَّ الْجُمْلَةَ نَعْتٌ لِقَوْلِهِ «وَلِيًّا» أَيْ: وَلِيًّا وَارِثًا لِي، وَوَارِثًا مِنْ آلِ يَعْقُوبَ، كَمَا قَالَ فِي الْخُلَاصَةِ:

Bu yüce ayetteki { فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ } kavli; yani «kendi katından» demektir. Celle ve alâ'nın bu yüce ayetteki: { يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } [Meryem 19/6] kavlini Ebû Amr ve Kisâî, her iki fiilin de peltek se (ث) harfini sükûn ile yani { يَرِثْنِي وَيَرِثْ } şeklinde okumuşlardır. Bu kıraate göre bu iki fiil, { هَبْ لِي } şeklindeki talep fiilinin cevabı (cevâbü't-taleb) olduğu için meczûmdurlar. Arap dili âlimleri nezdinde yerleşik kurala göre, talep cevabında meczûm olan muzari fiil, talep fiilinin delalet ettiği takdiri bir şart sebebiyle meczûm olur; ele aldığımız bu ayetteki takdiri: «Şayet bana katından bir veli bahşedersen o bana vâris olsun ve Yâkub ailesine vâris olsun» şeklindedir. Diğer kurrâ ise { يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ } şeklinde her iki fiili merfû okumuşlardır; bu takdirde cümle { وَلِيًّا } kavlinin sıfatı olur; yani: «bana vâris olan ve Yâkub hanedanına vâris olan bir veli» takdirindedir. Nitekim el-Hulâsa'da şöyle denmiştir:

10636. Metin

وَنَعَتُوا بِجُمْلَةٍ مُنَكَّرًا فَأُعْطِيَتْ مَا أُعْطِيَتْهُ خَبَرًا وَقِرَاءَةُ الْجُمْهُورِ بِرَفْعِ الْفِعْلَيْنِ أَوْضَحُ مَعْنَى، وَقَرَأَ ابْنُ كَثِيرٍ بِفَتْحِ الْيَاءِ مِنْ قَوْلِهِ: مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي، وَالْبَاقُونَ بِإِسْكَانِهَا، وَقَرَأَ «زَكَرِيَّا» بِلَا هَمْزَةٍ بَعْدَ الْأَلِفِ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ، وَالْبَاقُونَ قَرَءُوا «زَكَرِيَّاءَ» بِهَمْزَةٍ بَعْدَ الْأَلِفِ، وَبِهِ تَعْلَمُ أَنَّ الْمَدَّ فِي قَوْلِهِ: «وَزَكَرِيَّاءُ إِذْ نَادَى» ، مُنْفَصِلٌ عَلَى قِرَاءَةِ حَمْزَةَ وَالْكِسَائِيِّ وَحَفْصٍ، وَمُتَّصِلٌ

«Nekireyi cümle ile sıfatladılar; böylece habere verilen hüküm ona da verildi.» Cumhûrun iki fiili merfû okuyuşu mana bakımından daha açıktır. İbn Kesîr: { مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي } kavlindeki yâ harfini fetha ile [Verâiye], diğerleri ise sükûn ile [Verâî] okumuştur. «زَكَرِيَّا» kelimesini Hamza, Kisâî ve Âsım'dan Hafs eliften sonra hemzesiz olarak (maksûr) okumuş, diğer kurrâ ise eliften sonra hemze ile «زَكَرِيَّاءَ» (memdûd) okumuşlardır. Buradan anlarsın ki { وَزَكَرِيَّاءُ إِذْ نَادَى } kavlindeki med, Hamza, Kisâî ve Hafs kıraatine göre munfasıl; diğerlerinin kıraatine göre ise muttasıldır.

10637. Metin

عَلَى قِرَاءَةِ الْبَاقِينَ، وَالْهَمْزَةُ الثَّانِيَةُ عَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ الَّتِي هِيَ هَمْزَةُ «إِذَا» مُسَهَّلَةٌ فِي قِرَاءَةِ نَافِعٍ وَابْنِ كَثِيرٍ وَأَبِي عَمْرٍو، وَمُحَقَّقَةٌ فِي قِرَاءَةِ ابْنِ عَامِرٍ وَشُعْبَةَ عَنْ عَاصِمٍ، وَقِرَاءَةُ خِفْتُ الْمَوَالِيَ بِفَتْحِ الْخَاءِ وَالْفَاءِ الْمُشَدَّدَةِ بِصِيغَةِ الْفِعْلِ الْمَاضِي بِمَعْنَى أَنَّ مَوَالِيَهُ خَفُّوا أَيْ: قَلُّوا شَاذَّةٌ لَا تَجُوزُ الْقِرَاءَةُ بِهَا وَإِنْ رُوِيَتْ عَنْ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ، وَمُحَمَّدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ، وَغَيْرِهِمْ ﵃، وَامْرَأَةُ زَكَرِيَّا الْمَذْكُورَةُ قَالَ الْقُرْطُبِيُّ: هِيَ إِيشَاعُ بِنْتُ فَاقُوذَ بْنِ قَبِيلٍ، وَهِيَ أُخْتُ حِنَّةَ بِنْتِ فَاقُوذَا، قَالَهُ الطَّبَرِيُّ، وَحِنَّةُ: هِيَ أُمُّ مَرْيَمَ، وَقَالَ الْقُتَبِيُّ: امْرَأَةُ زَكَرِيَّا هِيَ إِيشَاعُ بِنْتُ عِمْرَانَ، فَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ يَكُونُ يَحْيَى بْنُ خَالَةِ عِيسَى ﵉ عَلَى الْحَقِيقَةِ، وَعَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ يَكُونُ ابْنَ خَالَةِ أُمِّهِ، وَفِي حَدِيثِ الْإِسْرَاءِ قَالَ ﵊: «فَلَقِيتُ ابْنَيِ الْخَالَةِ يَحْيَى وَعِيسَى» شَاهِدًا لِلْقَوْلِ الْأَوَّلِ اهـ، مِنْهُ، وَالظَّاهِرُ شَهَادَةُ الْحَدِيثِ لِلْقَوْلِ الثَّانِي لَا لِلْأَوَّلِ، خِلَافًا لِمَا ذَكَرَهُ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.

Cumhûrun kıraatine göre «إِذْ» kelimesinin hemzesi olan ikinci hemze, Nâfi', İbn Kesîr ve Ebû Amr kıraatinde teshîl ile; İbn Âmir ve Âsım'dan Şu'be kıraatinde ise tahkîk ile okunur. Hâ harfinin fethası ve şeddeli fâ ile mazi fiil sîgasında «خَفَّتِ الْمَوَالِي» (mevâlî hafifledi/azaldı) şeklindeki kıraat ise şâzz bir kıraat olup onunla okumak caiz değildir; her ne kadar Osman b. Affân, Muhammed b. Ali b. el-Hüseyin ve diğerlerinden radıyallâhu anhüm rivayet edilmiş olsa da. Zikredilen Zekeriyyâ'nın hanımı hakkında Kurtubî şöyle demiştir: «O, Fâkûz b. Kabîl'in kızı Îşâ'dır; Fâkûzâ'nın kızı Hanne'nin kız kardeşidir. Bunu Taberî söylemiştir. Hanne ise Meryem'in annesidir. Kutebî ise: ‹Zekeriyyâ'nın eşi İmrân'ın kızı Îşâ'dır› demiştir. Bu kavle göre Yahyâ, hakiki manada Îsâ'nın aleyhimesselâm teyzesinin oğlu olur. Birinci kavle göre ise annesinin teyzesinin oğlu olur. İsrâ hadisinde Resûlullah aleyhisselâm'ın: ‹İki teyzeoğlu Yahyâ ve Îsâ ile karşılaştım› buyurması birinci kavle şahittir.» [Kurtubî'nin sözü] burada bitti. Zahir olan ise hadisin birinci kavle değil ikinci kavle şahitlik ettiğidir; rahimehullâhu teâlâ'nın zikrettiğinin aksine. En doğrusunu Yüce Allah bilir.

10638. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا } “«Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz sana, adı Yahyâ olan bir oğlanı müjdeliyoruz ki daha önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.»”

10639. Metin

، فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ حَذْفٌ دَلَّ الْمَقَامُ عَلَيْهِ، وَتَقْدِيرُهُ: فَأَجَابَ اللَّهُ دُعَاءَهُ فَنُودِيَ: يَازَكَرِيَّا الْآيَةَ [١٩ \ ٧] ، وَقَدْ أَوْضَحَ جَلَّ وَعَلَا فِي مَوْضِعٍ آخَرَ هَذَا الَّذِي أَجْمَلَهُ هُنَا، فَبَيَّنَ أَنَّ الَّذِي نَادَاهُ بَعْضُ الْمَلَائِكَةِ، وَأَنَّ النِّدَاءَ الْمَذْكُورَ وَقَعَ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ، وَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ [٣ \ ٣٩] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ، قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: أَطْلَقَ الْمَلَائِكَةَ وَأَرَادَ جِبْرِيلَ، وَمَثَّلَ بِهِ بَعْضُ عُلَمَاءِ الْأُصُولِ الْعَامَّ الْمُرَادَ بِهِ الْخُصُوصُ قَائِلًا: إِنَّهُ أَرَادَ بِعُمُومِ الْمَلَائِكَةِ خُصُوصَ جِبْرِيلَ، وَإِسْنَادُ الْفِعْلِ لِلْمَجْمُوعِ مُرَادًا بَعْضُهُ قَدْ بَيَّنَّا فِيمَا مَضَى مِرَارًا.

Bu yüce ayette siyakın delalet ettiği bir hazif vardır; takdiri: «Allah onun duasına icabet etti ve: ‹Ey Zekeriyyâ!...› [Meryem 19/7] diye seslenildi» şeklindedir. Celle ve alâ, burada mücmel bıraktığı bu hususu başka bir yerde açıklamış; ona seslenenin meleklerden biri olduğunu ve bu nidanın o mabedde namaz kılarken vaki olduğunu beyan etmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğu böyledir: { فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ } “O mabedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle seslendi: «Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahyâ'yı müjdeliyor.»” [Âl-i İmrân 3/39]. Yüce Allah'ın: { فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ } “melekler ona seslendi” kavli hakkında bazı âlimler: «Melekler çoğul lafızla getirilmiş, Cibrîl kastedilmiştir» demişlerdir. Bazı usûl âlimleri de bunu, geneli ifade eden ancak özeli kastedilen (el-âmmü'l-murâdü bihi'l-husûs) lafza örnek göstererek: «Meleklerin geneliyle özellikle Cibrîl kastedilmiştir» demişlerdir. Fiilin bir kısmı kastedilerek topluluğa isnad edilmesini daha önce defalarca açıklamıştık.

10640. Metin

وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: اسْمُهُ يَحْيَى، يَدُلُّ عَلَى أَنَّ اللَّهَ هُوَ الَّذِي سَمَّاهُ، وَلَمْ يَكِلْ تَسْمِيَتَهُ إِلَى أَبِيهِ، وَفِي هَذَا مَنْقَبَةٌ عَظِيمَةٌ لِيَحْيَى.

Bu yüce ayetteki { اسْمُهُ يَحْيَى } “adı Yahyâ olan” kavli, ona bu ismi bizzat Allah'ın verdiğine ve isimlendirilmesini babasına bırakmadığına delalet eder. Bunda Yahyâ için pek büyük bir menkıbe ve fazilet vardır.

10641. Metin

وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا، اعْلَمْ أَوَّلًا أَنَّ السَّمِيَّ يُطْلَقُ فِي اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ إِطْلَاقَيْنِ: الْأَوَّلُ قَوْلُهُمْ: فُلَانٌ سَمِيُّ فَلَانٍ أَيْ: مُسَمًّى بِاسْمِهِ، فَمَنْ كَانَ اسْمُهُمَا وَاحِدًا فَكِلَاهُمَا سَمِيُّ الْآخَرِ، أَيْ: مُسَمًّى بِاسْمِهِ.

Bu yüce ayetteki { لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا } “daha önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık” kavline gelince: Öncelikle bil ki «semî» (السَّمِيُّ) kelimesi Arap dilinde iki manada kullanılır: Birincisi: «Filan, filanın semîidir» yani adaşıdır, onun ismiyle isimlendirilmiştir denir. İsimleri bir olan iki kimseden her biri diğerinin semîidir (adaşıdır).

10642. Metin

وَالثَّانِي: إِطْلَاقُ السَّمِيِّ يَعْنِي الْمُسَامِيَّ، أَيِ: الْمُمَاثِلَ فِي السُّمُوِّ وَالرِّفْعَةِ

İkincisi: «Semî» kelimesinin «müsâmî» yani yücelikte, makamda

10643. Metin

وَالشَّرَفِ، وَهُوَ فَعِيلٌ بِمَعْنَى مُفَاعِلٍ مِنَ السُّمُوِّ بِمَعْنَى الْعُلُوِّ وَالرِّفْعَةِ، وَيَكْثُرُ فِي اللُّغَةِ إِتْيَانُ الْفَعِيلِ بِمَعْنَى الْمُفَاعِلِ، كَالْقَعِيدِ وَالْجَلِيسِ بِمَعْنَى الْمُقَاعِدِ وَالْمُجَالِسِ، وَالْأَكِيلِ وَالشَّرِيبِ بِمَعْنَى الْمُؤَاكِلِ وَالْمُشَارِبِ، وَكَذَلِكَ السَّمِيُّ بِمَعْنَى الْمُسَامِيِّ، أَيِ: الْمُمَاثِلِ فِي السُّمُوِّ، فَإِذَا عَلِمْتَ ذَلِكَ فَاعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ هُنَا: لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا [١٩ \ ٧] ، أَيْ: لَمْ نَجْعَلْ مِنْ قَبْلِهِ أَحَدًا يَتَسَمَّى بِاسْمِهِ، فَهُوَ أَوَّلُ مَنْ كَانَ اسْمُهُ يَحْيَى، وَقَوْلُ مَنْ قَالَ: إِنَّ مَعْنَاهُ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ سَمِيًّا، أَيْ: نَظِيرًا فِي السُّمُوِّ وَالرِّفْعَةِ غَيْرُ صَوَابٍ لِأَنَّهُ لَيْسَ بِأَفْضَلَ مِنْ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَنُوحٍ، فَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ هُوَ الصَّوَابُ، وَمِمَّنْ قَالَ بِهِ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَتَادَةُ وَالسُّدِّيُّ وَابْنُ أَسْلَمَ وَغَيْرُهُمْ، وَيُرْوَى الْقَوْلُ الثَّانِي عَنْ مُجَاهِدٍ وَابْنِ عَبَّاسٍ أَيْضًا، وَإِذَا عَلِمْتَ أَنَّ الصَّوَابَ أَنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ: لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا، أَيْ: لَمْ نُسَمِّ أَحَدًا بِاسْمِهِ قَبْلَهُ فَاعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ: رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا [١٩ \ ٦٥] ، مَعْنَاهُ: أَنَّهُ تَعَالَى لَيْسَ لَهُ نَظِيرٌ وَلَا مُمَاثِلٌ يُسَامِيهِ فِي الْعُلُوِّ وَالْعَظَمَةِ وَالْكَمَالِ عَلَى التَّحْقِيقِ، وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا، هَلْ تَعْلَمُ أَحَدًا يُسَمَّى بِاسْمِهِ الرَّحْمَنِ جَلَّ وَعَلَا، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.

ve şerefte benzer, denk manasında kullanılmasıdır. Bu, «yücelik ve yükseklik» manasındaki «sumüvv» kökünden gelip «mufâil» (denk/akran) manasında «fa'îl» kalıbıdır. Arapçada «fa'îl» kalıbının «mufâil» manasında gelmesi pek çoktur; nitekim beraber oturan manasındaki «mukâid» ve «mücâlis» yerine «kaîd» ve «celîs»; beraber yiyip içen manasındaki «muâkil» ve «müşârib» yerine «ekîl» ve «şerîb» denmesi böyledir. Aynı şekilde «semî» de yücelikte denk manasındaki «müsâmî» anlamındadır. Bunu bildiğinde bil ki buradaki: { لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا } “daha önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık” [Meryem 19/7] kavlinin manası: «Ondan önce bu isimle isimlendirilen hiçbir kimse kılmadık» demektir; dolayısıyla adı Yahyâ olan ilk kişi odur. Bunun manasının «ona semî kılmadık; yani yücelik ve mertebede denk kılmadık» olduğunu söyleyenlerin görüşü ise isabetli değildir; zira o İbrâhim, Mûsâ ve Nûh'tan daha efdal değildir. Dolayısıyla birinci görüş doğru olandır; İbn Abbas, Katâde, Süddî, İbn Eslem ve başkaları bu görüşü benimsemişlerdir. İkinci görüş ise Mücâhid ve yine İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. { لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا } kavlinin doğru manasının: «Ondan önce hiç kimseyi onun ismiyle isimlendirmedik» olduğunu bildiğinde bil ki Yüce Allah'ın: { رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا } “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O halde O'na kulluk et ve O'na kullukta sabır göster. Hiç O'nun bir adaşı (benzeri) olduğunu bilir misin?” [Meryem 19/65] kavlinin tahkik edilen manası: Yüce Allah'ın yücelikte, azamette ve kemalde hiçbir benzeri, dengi ve akranı (müsâmîsi) yoktur demektir. Bazı âlimler ise —ki bu İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir— { هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا } kavlinin: «Celle ve alâ olan er-Rahmân ismiyle isimlendirilen başka birini bilir misin?» manasında olduğunu söylemişlerdir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.

10644. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا } “«Rabbim!» dedi, «Hanımım kısır, ben de yaşlılıktan son derece kocamış iken benim nasıl bir oğlum olabilir?»”

10645. Metin

ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ زَكَرِيَّا لَمَّا بُشِّرَ بِيَحْيَى قَالَ: رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا [١٩ \ ٨] ، وَهَذَا الَّذِي ذَكَرَ أَنَّهُ قَالَهُ هُنَا ذَكَرُهُ أَيْضًا فِي «آلِ عِمْرَانَ» فِي قَوْلِهِ: قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ [٣ \ ٤٠] ، وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا [١٩ \ ٨] ، قَرَأَهُ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ عَنْ عَاصِمٍ «عِتِيًّا» بِكَسْرِ الْعَيْنِ اتِّبَاعًا لِلْكَسْرَةِ الَّتِي بَعْدَهَا، وَمُجَانَسَةً لِلْيَاءِ وَقَرَأَهُ الْبَاقُونَ «عُتِيًّا» بِضَمِّهَا عَلَى الْأَصْلِ. وَمَعْنَى قَوْلِهِ: وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا، أَنَّهُ بَلَغَ غَايَةَ الْكِبَرِ فِي السِّنِّ، حَتَّى نُحِلَّ عَظْمُهُ وَيَبِسَ، قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ الطَّبَرِيُّ ﵀ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ: يَقُولُ وَقَدْ عَتَوْتُ مِنَ الْكِبَرِ فَصِرْتُ نَحِيلَ الْعِظَامِ يَابِسَهَا، يُقَالُ مِنْهُ لِلْعُودِ الْيَابِسِ: عُودٌ عَاتٍ وِعَاسٍ، وَقَدْ عَتَا يَعْتُو عُتُوًّا وَعِتِيًّا، وَعَسَا يَعْسُو عِسِيًّا وَعُسُوًّا، وَكُلُّ مُتَنَاهٍ إِلَى غَايَةٍ فِي كِبَرٍ أَوْ فَسَادٍ أَوْ كُفْرٍ فَهُوَ عَاتٍ وَعَاسٍ.

Celle ve alâ bu yüce ayette, Zekeriyyâ'ya Yahyâ müjdelendiğinde şöyle dediğini zikretmiştir: «Rabbim! Hanımım kısır, ben de yaşlılıktan son derece kocamış iken benim nasıl bir oğlum olabilir?» [Meryem 19/8]. Burada söylediği zikredilen bu sözü, Âl-i İmrân Suresi'nde de şu buyruğunda zikretmiştir: «Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısırken benim nasıl oğlum olabilir?» [Âl-i İmrân 3/40]. Bu yüce ayette geçen «وقد بلغت من الكبر عتيا» [Meryem 19/8] ifadesini Hamza, Kisâî ve Âsım'dan rivayetle Hafs; sonrasındaki kesreye uyum ve «yâ» harfiyle ses benzeşimi sağlamak amacıyla «ayn» harfini kesre ile «ıtiyyâ» (عِتِيًّا) şeklinde okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise aslî harekesine binaen «ayn»ı zamme ile «utiyyâ» (عُتِيًّا) olarak okumuşlardır. «وقد بلغت من الكبر عتيا» sözünün anlamı; yaşça ihtiyarlığın son sınırına vardığı, öyle ki kemiklerinin incelip kuruduğu demektir. İbn Cerîr et-Taberî rahimehullâh bu ayetin tefsirinde şöyle der: «Yaşlılıktan ötürü takatten düşüp kemikleri incelmiş ve kurumuş hale geldim, demektedir. Nitekim kuru dal için ‘‘ûdun âtin ve ‘âsin’ (kurumuş ve sertleşmiş dal) denir. Fiili ‘atâ yet‘û ‘utuvven ve ‘itiyyen’ ile ‘asâ ya‘sû ‘isiyyen ve ‘usuvven’ şeklinde gelir. Yaşlılıkta, fesatta veya küfürde son noktaya ulaşan her şeye ‘âtin’ ve ‘âsin’ denir.»

10646. Metin

تَنْبِيهٌ

UYARI

10647. Metin

فَإِنْ قِيلَ: مَا وَجْهُ اسْتِفْهَامِ زَكَرِيَّا فِي قَوْلِهِ: أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ، مَعَ عِلْمِهِ بِقُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى كُلِّ شَيْءٍ.

Şayet «Zekeriyyâ, Yüce Allah'ın her şeye gücünün yettiğini bildiği halde: ‘Benim nasıl bir oğlum olabilir?’ diye sormasının hikmeti nedir?» denilirse;

10648. Metin

فَالْجَوَابُ مِنْ ثَلَاثَةِ أَوْجُهٍ قَدْ ذَكَرْنَاهَا فِي كِتَابِنَا (دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عِنْدَ آيَاتِ الْكِتَابِ (فِي سُورَةِ «آلِ عِمْرَانَ» وَوَاحِدٌ مِنْهَا فِيهِ بُعْدٌ وَإِنْ رُوِيَ عَنْ عِكْرِمَةَ وَالسُّدِّيِّ وَغَيْرِهِمَا.

Cevap üç vecihtir. Bunları, Âl-i İmrân Suresi'nde «Def‘u Îhâmi'l-Iztırâb ‘an Âyâti'l-Kitâb» adlı kitabımızda zikretmiştik. Bu vecihlerden biri, İkrime, Süddî ve başkalarından rivayet edilmiş olsa da [isabetten] uzaktır.

10649. Metin

الْأَوَّلُ: أَنَّ اسْتِفْهَامَ زَكَرِيَّا اسْتِفْهَامُ اسْتِخْبَارٍ وَاسْتِعْلَامٍ ; لِأَنَّهُ لَا يَعْلَمُ هَلِ اللَّهُ يَأْتِيهِ بِالْوَلَدِ مِنْ زَوْجَةِ الْعَجُوزِ عَلَى كِبَرِ سِنِّهِمَا عَلَى سَبِيلِ خَرْقِ الْعَادَةِ، أَوْ يَأْمُرُهُ بِأَنْ يَتَزَوَّجَ شَابَّةً، أَوْ يَرُدُّهُمَا شَابَّيْنِ؟ فَاسْتَفْهَمَ عَنِ الْحَقِيقَةِ لِيَعْلَمَهَا، وَلَا إِشْكَالَ فِي هَذَا، وَهُوَ أَظْهَرُهَا.

Birincisi: Zekeriyyâ'nın bu sorusu, haber alma ve öğrenme amaçlı bir sorudur (istifhâm-ı isti‘lâm). Zira o; Allah'ın bu çocuğu kendilerine âdet dışı bir durum (hârikulâde) olarak yaşlılıklarına rağmen ihtiyar eşinden mi vereceğini, yoksa genç bir kadınla evlenmesini mi emredeceğini ya da her ikisini de tekrar gençliğe mi döndüreceğini bilmiyordu. Bu sebeple işin mahiyetini öğrenmek için sormuştur. Bunda hiçbir müşkillik yoktur ve en açık [isabetli] görüş de budur.

10650. Metin

الثَّانِي: أَنَّ اسْتِفْهَامَهُ اسْتِفْهَامُ تَعَجُّبٍ مِنْ كَمَالِ قُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى.

İkincisi: Bu sorusu, Yüce Allah'ın kemâl derecesindeki kudretine karşı bir hayret ifadesidir (istifhâm-ı teaccüb).

10651. Metin

الثَّالِثُ: وَهُوَ الَّذِي ذَكَرْنَا أَنَّ فِيهِ بُعْدًا هُوَ مَا ذَكَرَهُ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عِكْرِمَةَ وَالسُّدِّيِّ: مِنْ أَنَّ زَكَرِيَّا لَمَّا نَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللَّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى، قَالَ لَهُ الشَّيْطَانُ: لَيْسَ هَذَا نِدَاءُ الْمَلَائِكَةِ، وَإِنَّمَا هُوَ نِدَاءُ الشَّيْطَانِ، فَدَاخَلَ زَكَرِيَّا الشَّكُّ فِي أَنَّ النِّدَاءَ مِنَ الشَّيْطَانِ، فَقَالَ عِنْدَ ذَلِكَ الشَّكِّ النَّاشِئِ عَنْ وَسْوَسَةِ الشَّيْطَانِ قَبْلَ أَنْ يَتَيَقَّنَ أَنَّهُ مِنَ اللَّهِ: أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ [١٩ \ ٨] ، وَلِذَا طَلَبَ الْآيَةَ مِنَ اللَّهِ عَلَى ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً الْآيَةَ [١٩ \ ١٠] ، وَإِنَّمَا قُلْنَا: إِنَّ هَذَا الْقَوْلَ فِيهِ بُعْدٌ ; لِأَنَّهُ لَا يَلْتَبِسُ عَلَى زَكَرِيَّا نِدَاءُ الْمَلَائِكَةِ بِنِدَاءِ الشَّيْطَانِ.

Üçüncüsü —ki [isabetten] uzak olduğunu belirttiğimiz görüştür— şudur: İbn Cerîr'in İkrime ve Süddî'den naklettiğine göre, Zekeriyyâ mabette namaz kılarken melekler kendisine «Allah sana Yahyâ'yı müjdeliyor» diye seslendiğinde şeytan ona: «Bu meleklerin sesi değil, ancak şeytanın sesidir» demiştir. Bunun üzerine Zekeriyyâ'nın kalbine bu sesin şeytandan olduğuna dair şüphe düşmüş ve sesin Allah'tan olduğunu kesin olarak anlamadan önce, şeytanın vesvesesinden kaynaklanan bu şüphe esnasında: «Benim nasıl bir oğlum olabilir?» [Meryem 19/8] demiştir. İşte bu sebeple Yüce Allah'tan buna dair bir delil isteyerek: «Rabbim! Bana bir işaret ver» [Meryem 19/10] ayetini söylemiştir. Bu görüşün [isabetten] uzak olduğunu söylememizin sebebi; Zekeriyyâ için meleklerin sesinin şeytanın sesiyle karışmasının mümkün olmamasıdır.

10652. Metin

وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: «عِتِيًّا» أَصْلُهُ عُتُوًّا، فَأُبْدِلَتِ الْوَاوُ يَاءً، وَمِنْ إِطْلَاقِ الْعِتِيِّ الْكِبَرِ الْمُتَنَاهِي قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Bu yüce ayette geçen «عِتِيًّا» kelimesinin aslı «عُتُوًّا» olup [sonundaki] «vâv» harfi «yâ»ya dönüştürülmüştür. İtiy (عِتِيّ) kelimesinin son derece ilerlemiş yaşlılık anlamında kullanımına şairin şu sözü örnektir:

10653. Metin

إِنَّمَا يُعْذَرُ الْوَلِيدُ وَلَا يُعْ ... ذَرُ مَنْ كَانَ فِي الزَّمَانِ عِتِيًّا

«Küçük çocuk mazur görülür ama / Zaman içinde pek kocamış olan mazur görülmez.»

10654. Metin

وَقِرَاءَةُ «عِسِيًّا» بِالسِّينِ شَاذَّةٌ لَا تَجُوزُ الْقِرَاءَةُ بِهَا، وَقَالَ الْقُرْطُبِيُّ: وَبِهَا قَرَأَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَهِيَ كَذَلِكَ فِي مُصْحَفِ أُبَيٍّ.

«Sîn» harfiyle «‘isiyyâ» (عِسِيًّا) kıraati ise şâz olup onunla tilavet caiz değildir. Kurtubî, İbn Abbas'ın bu şekilde okuduğunu ve Übeyy'in mushafında da böyle olduğunu belirtmiştir.

10655. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا } “[Melek]: «Öyledir» dedi, «Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Nitekim daha önce sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım.»”

10656. Metin

هَذَا الَّذِي ذَكَرَهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ ذَكَرُهُ أَيْضًا فِي «آلِ عِمْرَانَ» فِي قَوْلِهِ: قَالَ كَذَلِكَ اللَّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ [٣ \ ٤٠] ، وَقَوْلِهِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ «كَذَلِكَ» لِلْعُلَمَاءِ فِي إِعْرَابِهِ أَوْجُهٌ:

Yüce Allah'ın bu yüce ayette zikrettiği bu husus, Âl-i İmrân Suresi'nde de şu buyruğunda zikredilmiştir: «[Allah]: ‘Öyledir, Allah dilediğini yapar’ dedi» [Âl-i İmrân 3/40]. Bu yüce ayette geçen «كذلك» (Öyledir) kelimesinin irabı hakkında âlimlerin farklı vecihleri vardır:

10657. Metin

الْأَوَّلُ: أَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وَتَقْدِيرُهُ، الْأَمْرُ كَذَلِكَ، وَلَا مَحَالَةَ أَنْ تَلِدَ الْغُلَامَ الْمَذْكُورَ، وَقِيلَ، الْأَمْرُ كَذَلِكَ أَنْتَ كَبِيرٌ فِي السِّنِّ، وَامْرَأَتُكَ عَاقِرٌ، وَعَلَى هَذَا فَقَوْلُهُ: قَالَ رَبُّكَ [١٩ \ ٩] ، ابْتِدَاءُ كَلَامٍ:

Birincisi: Hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olmasıdır; takdiri: «Durum böyledir ve o bahsedilen oğlan çocuğunu kesinlikle doğuracaksın» şeklindedir. Bir görüşe göre de: «Durum böyledir; sen yaşlısın, hanımın da kısırdır» takdirindedir. Bu takdire göre «Rabbin buyurdu ki» [Meryem 19/9] ifadesi yeni bir cümlenin başlangıcıdır.

10658. Metin

الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ «كَذَلِكَ» فِي مَحَلِّ نَصْبٍ بِـ «قَالَ» وَعَلَيْهِ فَالْإِشَارَةُ بِقَوْلِهِ «ذَلِكَ» إِلَى مُبْهَمٍ يُفَسِّرُهُ قَوْلُهُ: هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ، وَنَظِيرُهُ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَقَضَيْنَا إِلَيْهِ ذَلِكَ الْأَمْرَ أَنَّ دَابِرَ هَؤُلَاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ [١٥ \ ٦٦] ، وَغَيْرُ هَذَيْنِ مِنْ أَوْجُهِ إِعْرَابِهِ تَرَكْنَاهُ لِعَدَمِ وُضُوحِهِ عِنْدَنَا، وَقَوْلُهُ: هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ، أَيْ: يَسِيرٌ سَهْلٌ.

İkinci vecih: «كذلك» lafzının «قال» fiilinin mefulü olarak nasb mahallinde olmasıdır. Buna göre «ذلك» ile yapılan işaret, «O bana pek kolaydır» sözünün açıkladığı müphem bir anlama racidir. Bu görüşe göre ifadenin bir benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: «Biz ona şu kesin emri vahyettik: Sabaha çıkarlarken onların arkası kesilmiş olacaktır» [Hicr 15/66]. İrab konusundaki bu iki vechin dışındakileri ise bize göre açık ve net olmadığından bıraktık. Ayetteki «O bana pek kolaydır» ifadesi, yani «gayet basittir, kolaydır» demektir.

10659. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا أَيْ: وَمَنْ خَلَقَكَ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا فَهُوَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُرْزُقَكَ الْوَلَدَ الْمَذْكُورَ كَمَا لَا يَخْفَى، وَهَذَا الَّذِي قَالَهُ هُنَا لِزَكَرِيَّا: مِنْ أَنَّهُ خَلَقَهُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا أَشَارَ إِلَيْهِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى الْإِنْسَانِ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ: أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا [١٩ \ ٦٧] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: هَلْ أَتَى عَلَى الْإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا [٧٦ \ ١] .

Yüce Allah'ın bu yüce ayetteki: «Nitekim daha önce hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım» buyruğunun manası: «Sen hiçbir şey değilken seni yaratan kudret, gizli olmadığı üzere, sana o bahsedilen çocuğu bahşetmeye de elbette kādirdir» demektir. Zekeriyyâ'ya burada söylenen; hiçbir şey değilken kendisini yarattığı hususu, diğer yerlerde insanoğluna nispetle de işaret edilmiştir; nitekim şu buyruklar böyledir: «İnsan hiç düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey değilken kendisini Biz yarattık?» [Meryem 19/67] ve Yüce Allah'ın şu buyruğu: «İnsanın üzerinden, henüz anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?» [İnsân 76/1].

10660. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَلَمْ تَكُ شَيْئًا، دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْمَعْدُومَ لَيْسَ بِشَيْءٍ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا [٢٤ \ ٣٩] ، وَهَذَا هُوَ الصَّوَابُ، خِلَافًا لِلْمُعْتَزِلَةِ الْقَائِلِينَ: إِنَّ الْمَعْدُومَ الْمُمْكِنَ وُجُودُهُ شَيْءٌ، مُسْتَدِلِّينَ لِذَلِكَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [٣٦ \ ٨٢] ، قَالُوا: قَدْ سَمَّاهُ اللَّهُ شَيْئًا قَبْلَ أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ، وَهُوَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ شَيْءٌ قَبْلَ وُجُودِهِ، وَلِأَجْلِ هَذَا قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ: لِأَنَّ الْمَعْدُومَ لَيْسَ بِشَيْءٍ، أَوْ لَيْسَ شَيْئًا يُعْتَدُّ بِهِ، كَقَوْلِهِمْ: عَجِبْتُ مِنْ لَا شَيْءَ، وَقَوْلِ الشَّاعِرِ:

Yüce Allah'ın bu yüce ayette geçen: «hiçbir şey değilken» buyruğu, madumun (yok olanın) bir ‘şey’ olmadığına delildir. Bunun bir benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: «Nihayet oraya vardığında onu hiçbir şey bulamaz» [Nûr 24/39]. Doğru olan da budur; nitekim Mutezile, varlığı mümkün olan madumun ‘şey’ olduğunu iddia ederek buna Yüce Allah'ın şu buyruğunu delil getirmişlerdir: «Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece o şeye ‘Ol!’ demektir, o da hemen oluverir» [Yâsîn 36/82]. Onlar şöyle demişlerdir: «Allah, ona ‘Ol!’ deyip o da var olmadan önce onu ‘şey’ olarak isimlendirmiştir; bu da onun varlığından önce bir şey olduğuna delalet eder.» İşte bu sebeple Zemahşerî bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: «Çünkü madum bir şey değildir yahut ‘kayda değer bir şey’ değildir; nitekim Arapların ‘Hiçbir şeye hayret ettim’ demeleri ve şairin şu sözü gibidir:

10661. Metin

وَضَاقَتِ الْأَرْضُ حَتَّى كَانَ هَارِبُهُمْ ... إِذَا رَأَى غَيْرَ شَيْءٍ ظَنَّهُ رَجُلًا

«Yeryüzü daraldı da kaçan kimse / Bir hiç gördüğünde dahi onu adam sandı.»

10662. Metin

لِأَنَّ مُرَادَهُ بِقَوْلِهِ: غَيْرَ شَيْءٍ، أَيْ: إِذَا رَأَى شَيْئًا تَافِهًا لَا يُعْتَدُّ بِهِ كَأَنَّهُ لَا شَيْءَ لِحَقَارَتِهِ ظَنَّهُ رَجُلًا ; لِأَنَّ غَيْرَ شَيْءٍ بِالْكُلِّيَّةِ لَا يَصِحُّ وُقُوعُ الرُّؤْيَةِ عَلَيْهِ، وَالتَّحْقِيقُ هُوَ مَا دَلَّتْ عَلَيْهِ هَذِهِ الْآيَةُ وَأَمْثَالُهَا فِي الْقُرْآنِ: مِنْ أَنَّ الْمَعْدُومَ لَيْسَ بِشَيْءٍ؟ وَالْجَوَابُ عَنِ اسْتِدْلَالِهِمْ بِالْآيَةِ: أَنَّ ذَلِكَ الْمَعْدُومَ لَمَّا تَعَلَّقَتِ الْإِرَادَةُ بِإِيجَادِهِ، صَارَ تَحَقُّقُ وُقُوعِهِ كَوُقُوعِهِ بِالْفِعْلِ، كَقَوْلِهِ: أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ [١٦ \ ١] ، وَقَوْلِهِ: وَنُفِخَ فِي الصُّورِ [١٨ \ ٩٩] ، وَقَوْلِهِ: وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ الْآيَةَ [٣٩ \ ٦٩] ،

Çünkü şairin ‘gayra şey’ (bir hiç) sözünden maksadı: Değersizliğinden ötürü adeta bir hiç gibi olan önemsiz bir şey gördüğünde onu adam zannetti, demektir; zira tamamen yok olan bir şeyin üzerine görme fiilinin vuku bulması sahih olmaz. Tahkik edilen doğru görüş ise bu ayetin ve Kur'an'daki benzerlerinin delalet ettiği üzere: Madumun bir ‘şey’ olmadığıdır. Onların ayetle getirdikleri delilin cevabı şudur: O madumun var edilmesine ilahi irade taalluk edince, onun vukuunun tahakkuk etmesi fiilen vuku bulmuş gibi olmuştur; nitekim Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: «Allah'ın emri geldi, artık onu acele istemeyin» [Nahl 16/1], «Sûra üflendi» [Kehf 18/99] ve «Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlandı, kitap konuldu, peygamberler getirildi...» [Zümer 39/69],

10663. Metin

وَقَوْلِهِ: وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا الْآيَةَ [٣٩ \ ٧٣] ، وَقَوْلِهِ: وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ، وَأَمْثَالِ ذَلِكَ، كُلُّ هَذِهِ الْأَفْعَالِ الْمَاضِيَةِ الدَّالَّةِ عَلَى الْوُقُوعِ بِالْفِعْلِ فِيمَا مَضَى أُطْلِقَتْ مُرَادًا بِهَا الْمُسْتَقْبَلُ ; لِأَنَّ تَحَقُّقَ وُقُوعِ مَا ذُكِرَ صَيَّرَهُ كَالْوَاقِعِ بِالْفِعْلِ، وَكَذَلِكَ تَسْمِيَتُهُ شَيْئًا قَبْلَ وُجُودِهِ لِتَحَقُّقِ وَجُودِهِ بِإِرَادَةِ اللَّهِ تَعَالَى.

ve «İnkâr edenler sürüldü...» [Zümer 39/73] ile «Rablerine karşı gelmekten sakınanlar sürüldü...» buyrukları ve benzerleri gibi. Geçmişte fiilen vuku bulduğuna delalet eden bütün bu mazi fiiller, geleceği ifade etmek üzere kullanılmıştır; çünkü zikredilen şeyin gerçekleşmesinin kesinliği, onu fiilen gerçekleşmiş gibi kılmıştır. Aynı şekilde onun varlığından önce ‘şey’ olarak isimlendirilmesi de Yüce Allah'ın iradesiyle varlığının kesinleşmiş olmasından ötürüdür.

10664. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ، قَرَأَهُ عَامَّةُ السَّبْعَةِ مَا عَدَا حَمْزَةَ وَالْكِسَائِيَّ «خَلَقْتُكَ» بِتَاءِ الْفَاعِلِ الْمَضْمُومَةِ الَّتِي هِيَ تَاءُ الْمُتَكَلِّمِ، وَقَرَأَهُ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ «وَقَدْ خَلَقْنَاكَ» بَنُونٍ بَعْدَهَا أَلِفٌ، وَصِيغَةُ الْجَمْعِ فِيهَا لِلتَّعْظِيمِ.

Yüce Allah'ın bu yüce ayetteki: «وقد خلقتك من قبل» buyruğunu yedi kıraat imamının ekserisi —Hamza ve Kisâî müstesna— mütekellim tası olan mezmum fail tasıyla «halaktüke» (خَلَقْتُكَ) şeklinde okumuştur. Hamza ve Kisâî ise sonrasında elif bulunan «nûn» ile «ve kad halaknâke» (وَقَدْ خَلَقْنَاكَ) şeklinde okumuşlardır; buradaki çoğul sîgası tazim (yüceltme) içindir.

10665. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا } “«Rabbim! Bana bir işaret ver» dedi. [Allah] buyurdu ki: «Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır.»”

10666. Metin

الْمُرَادُ بِالْآيَةِ هُنَا الْعَلَامَةُ، أَيِ: اجْعَلْ لِي عَلَامَةً أَعْلَمُ بِهَا وُقُوعَ مَا بُشِّرْتُ بِهِ مِنَ الْوَلَدِ، قَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: طَلَبَ الْآيَةَ عَلَى ذَلِكَ لِتَتِمَّ طُمَأْنِينَتُهُ بِوُقُوعِ مَا بُشِّرَ بِهِ، وَنَظِيرُهُ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ قَوْلُهُ تَعَالَى عَنْ إِبْرَاهِيمَ: قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي [٢ \ ٢٦٠] ، وَقِيلَ: أَرَادَ بِالْعَلَّامَةِ أَنْ يَعْرِفَ ابْتِدَاءَ حَمْلِ امْرَأَتِهِ ; لِأَنَّ الْحَمْلَ فِي أَوَّلِ زَمَنِهِ يَخْفَى.

Burada «ayet»ten kasıt alamettir; yani: «Kendisiyle müjdelendiğim çocuğun vuku bulduğunu anlayacağım bir alamet ver» demektir. İlim ehlinden bazıları şöyle demiştir: Müjdelendiği şeyin gerçekleşmesi hususunda kalbinin tam mutmain olması için buna dair bir alamet talep etmiştir. Bu görüşe göre ifadenin benzeri, Yüce Allah'ın İbrâhim'den naklettiği şu buyruktur: «İbrâhim: ‘Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster’ dedi. [Allah]: ‘İnanmadın mı?’ buyurdu. [İbrâhim]: ‘İnandım, fakat kalbim mutmain olsun diye’ dedi» [Bakara 2/260]. Bir görüşe göre de: Hanımının hamileliğinin başlangıcını bilmek için bir alamet istemiştir; zira gebelik ilk dönemlerinde gizli kalır.

10667. Metin

وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا أَيْ: عَلَامَتُكَ عَلَى وُقُوعِ ذَلِكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ، أَيْ: أَنْ تُمْنَعَ الْكَلَامَ فَلَا تُطِيقُهُ ثَلَاثَ لَيَالٍ بِأَيَّامِهِنَّ فِي حَالِ كَوْنِكَ سَوِيًّا، أَيْ: سَوِيَّ الْخَلْقِ، سَلِيمَ الْجَوَارِحِ، مَا بِكَ خَرَسٌ وَلَا بُكْمٌ وَلَكِنَّكَ مَمْنُوعٌ مِنَ الْكَلَامِ عَلَى سَبِيلِ خَرْقِ الْعَادَةِ، كَمَا قَدَّمْنَا فِي «آلِ عِمْرَانَ» ، أَمَّا ذِكْرُ اللَّهِ فَلَيْسَ مَمْنُوعًا مِنْهُ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ فِي «آلِ عِمْرَانَ» : وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ [٣ \ ٤١] ، وَقَوْلُ مَنْ قَالَ: إِنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ تَعَالَى، ثَلَاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا، أَيْ: ثَلَاثَ لَيَالٍ مُتَتَابِعَاتٍ غَيْرُ صَوَابٍ، بَلْ مَعْنَاهُ هُوَ مَا قَدَّمْنَا مِنْ كَوْنِ اعْتِقَالِ لِسَانِهِ عَنْ كَلَامِ قَوْمِهِ لَيْسَ لِعِلَّةٍ وَلَا مَرَضٍ حَدَثَ بِهِ، وَلَكِنْ بِقُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى وَقَدْ قَالَ تَعَالَى هُنَا «ثَلَاثَ لَيَالٍ» وَلَمْ يَذْكُرْ مَعَهَا أَيَّامَهَا، وَلَكِنَّهُ ذَكَرَ الْأَيَّامَ فِي «آلِ عِمْرَانَ» ، فِي قَوْلِهِ: قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ [٣ \ ٤١] ، فَدَلَّتِ الْآيَتَانِ عَلَى أَنَّهَا ثَلَاثُ لَيَالِي بِأَيَّامِهِنَّ.

Bu yüce ayette geçen: «Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır» buyruğunun anlamı: Bunun vuku bulduğuna dair alametin, insanlarla konuşamamandır; yani sapasağlam olduğun halde —yani yaratılışın düzgün, azaların sağlam, sende dilsizlik veya kekemelik gibi bir kusur bulunmadığı halde— günleriyle birlikte üç gece boyunca âdet dışı bir durum (hârikulâde) olarak konuşmaktan alıkonulmandır, buna güç yetirememendir; nitekim Âl-i İmrân Suresi'nde daha önce açıkladığımız gibi. Allah'ı zikretmekten ise menedilmiş değildi; nitekim Âl-i İmrân Suresi'ndeki şu buyruk buna delildir: «Rabbini çok zikret ve akşam sabah tesbih et» [Âl-i İmrân 3/41]. «Üç gece boyunca sapasağlam» buyruğunun manasının «üç gece peş peşe» olduğunu söyleyenlerin görüşü isabetli değildir; aksine bunun manası, kavmiyle konuşmaktan dilinin tutulmasının bir illet veya hastalık sebebiyle değil, Yüce Allah'ın kudretiyle gerçekleştiğidir. Yüce Allah burada «üç gece» buyurmuş ve günleri zikretmemiştir; fakat Âl-i İmrân Suresi'nde günleri de zikrederek: «Senin işaretin, insanlarla üç gün konuşamamandır» [Âl-i İmrân 3/41] buyurmuştur. Böylece iki ayet, bunun günleriyle birlikte üç gece olduğuna delalet etmiştir.

10668. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ: أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ، يَعْنِي إِلَّا بِالْإِشَارَةِ أَوِ الْكِتَابَةِ، كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ هُنَا: فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا [١٩ \ ١١] ، وَقَوْلُهُ فِي «آلِ

Yüce Allah'ın bu ayetteki: «insanlarla konuşamamandır» buyruğu; işaret veya yazı müstesna demektir. Nitekim buradaki: «Onlara: ‘Sabah akşam tesbih edin’ diye işaret etti» [Meryem 19/11] buyruğu ile Âl-i

10669. Metin

عِمْرَانَ» : قَالَ آيَتُكَ أَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ [٣ \ ٤١] ; لِأَنَّ الرَّمْزَ: الْإِشَارَةُ وَالْإِيمَاءُ بِالشَّفَتَيْنِ وَالْحَاجِبِ، وَالْإِيحَاءُ فِي قَوْلِهِ: فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا الْآيَةَ، قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: هُوَ الْإِشَارَةُ وَهُوَ الْأَظْهَرُ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ «إِلَّا رَمْزًا» كَمَا تَقَدَّمَ آنِفًا، وَمِمَّنْ قَالَ بِأَنَّ الْوَحْيَ فِي الْآيَةِ الْإِشَارَةُ: قَتَادَةُ، وَالْكَلْبِيُّ، وَابْنُ مُنَبِّهٍ، وَالْعُتْبِيُّ، كَمَا نَقَلَهُ عَنْهُمُ الْقُرْطُبِيُّ وَغَيْرُهُ، وَعَنْ مُجَاهِدٍ، وَالسُّدِّيِّ «فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ» ، أَيْ: كَتَبَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ، وَعَنْ عِكْرِمَةَ: كَتَبَ لَهُمْ فِي كِتَابٍ، وَالْوَحْيُ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ يُطْلَقُ عَلَى كُلِّ إِلْقَاءٍ فِي سُرْعَةٍ وَخَفَاءٍ، وَلِذَلِكَ أَطْلَقَ عَلَى الْإِلْهَامِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ الْآيَةَ [١٦ \ ٦٨] ، وَعَلَى الْإِشَارَةِ كَمَا هُوَ الظَّاهِرُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا الْآيَةَ [١٩ \ ١١] ، وَيُطْلَقُ عَلَى الْكِتَابَةِ كَمَا هُوَ الْقَوْلُ الْآخَرُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، وَإِطْلَاقُ الْوَحْيِ عَلَى الْكِتَابَةِ مَشْهُورٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، وَمِنْهُ قَوْلُ لَبِيدِ بْنِ رَبِيعَةَ فِي مُعَلَّقَتِهِ:

İmrân Suresi'ndeki: «Senin işaretin, ancak işaretleşme hariç insanlarla üç gün konuşamamandır» [Âl-i İmrân 3/41] buyruğu buna delildir; zira «remz»: dudak ve kaş ile işaret ve imada bulunmaktır. «Onlara: ‘Tesbih edin’ diye işaret etti» ayetindeki «îhâ» (vahiy) hakkında bazı âlimler «işarettir» demişlerdir ki az önce geçtiği üzere «ancak işaretleşme hariç» buyruğunun delaletiyle en açık olan da budur. Ayetteki vahyin işaret olduğunu söyleyenler arasında Kurtubî ve başkalarının kendilerinden naklettiği üzere Katâde, Kelbî, İbn Münebbih ve Utbî bulunmaktadır. Mücâhid ve Süddî'den ise «onlara vahyetti» ifadesinin: «onlar için yere yazdı», İkrime'den ise «bir kitaba yazdı» anlamında olduğu nakledilmiştir. Vahiy (الْوَحْيُ) Arap dilinde; gizlice ve süratle yapılan her türlü bildirim için kullanılır. Bu sebeple ilham için de kullanılmıştır; nitekim Yüce Allah'ın: «Rabbin bal arısına vahyetti...» [Nahl 16/68] ayetinde olduğu gibi. İşaret için de kullanılır; nitekim: «Onlara: ‘Tesbih edin’ diye işaret etti» [Meryem 19/11] ayetinde açık olan mana budur. Yazı için de kullanılır; nitekim bu yüce ayetteki diğer görüş de budur. Vahiy kelimesinin yazı anlamında kullanılması Arap kelamında meşhurdur; Lebîd b. Rebîa'nın muallakasındaki şu beyti bunlardandır:

10670. Metin

فَمَدَافِعُ الرَّيَّانِ عُرِّيَ رَسْمُهَا ... خَلَقًا كَمَا ضَمِنَ الْوُحِيُّ سِلَامُهَا

«Reyyân vadisinin izleri silinip gitti, eskiyip aşındı / Tıpkı taş levhaların yazıyı muhafaza ettiği gibi.»

10671. Metin

فَقَوْلُهُ «الْوُحِيُّ» بِضَمِّ الْوَاوِ وَكَسْرِ الْحَاءِ وَتَشْدِيدِ الْيَاءِ، جَمْعُ وَحَيٍ بِمَعْنَى الْكِتَابَةِ.

Beyitte geçen «el-vuhıyy» (الْوُحِيُّ) kelimesi; «vâv»ın zammesi, «hâ»nın kesresi ve «yâ»nın şeddesi ile yazı manasındaki «vahy»in çoğuludur.

10672. Metin

وَقَوْلُ عَنْتَرَةَ:

Antere'nin şu sözü de böyledir:

10673. Metin

كَوَحْيِ صَحَائِفَ مِنْ عَهْدِ كِسْرَى ... فَأَهْدَاهَا لِأَعْجَمَ طِمْطِمِي

«Kisrâ devrinden kalma sayfaların yazısı gibi / Onu dili tutuk yabancı birine hediye etmiştir.»

10674. Metin

وَقَوْلُ ذِي الرُّمَّةِ:

Zü'r-Rimme'nin şu sözü de böyledir:

10675. Metin

سِوَى الْأَرْبَعِ الدُّهْمِ اللَّوَاتِي كَأَنَّهَا ... بَقِيَّةٌ وُحِيٍّ فِي وَنِّ الصَّحَائِفِ

«O dört kara ocak taşı müstesna / Sanki onlar eski sayfalardaki yazı kalıntıları gibidir.»

10676. Metin

وَقَوْلُ جَرِيرٍ:

Cerîr'in şu sözü de böyledir:

10677. Metin

كَأَنَّ أَخَا الْكِتَابِ يَخُطُّ وَحَيًا ... بِكَافٍ فِي مَنَازِلِهَا وَلَامِ

«Sanki kâtip bir yazı çiziktiriyor / Konak yerlerinde kâf ve lâm harfleriyle.»

10678. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا } “Bunun üzerine mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara: «Sabah akşam tesbih edin» diye işaret etti.”

10679. Metin

ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ زَكَرِيَّا خَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَشَارَ إِلَيْهِمْ، أَوْ كَتَبَ لَهُمْ: أَنْ سَبِّحُوا اللَّهَ أَوَّلَ النَّهَارِ وَآخِرَهُ، فَالْبُكْرَةُ أَوَّلُ النَّهَارِ، وَالْعَشِيُّ آخِرُهُ، وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى فِي «آلِ عِمْرَانَ» أَنَّ هَذَا الَّذِي أَمَرَ بِهِ زَكَرِيَّا قَوْمَهُ بِالْإِشَارَةِ أَوِ الْكِتَابَةِ مِنَ التَّسْبِيحِ بُكْرَةً وَعَشِيًّا أَنَّ اللَّهَ أَمَرَ زَكَرِيَّاءَ بِهِ أَيْضًا، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَارِ [٣ \ ٤١] ، وَالظَّاهِرُ أَنَّ هَذَا الْمِحْرَابَ الَّذِي خَرَجَ مِنْهُ عَلَى قَوْمِهِ هُوَ الْمِحْرَابُ الَّذِي بُشِّرَ بِالْوَلَدِ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِيهِ الْمَذْكُورُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:

Celle ve alâ bu yüce ayette, Zekeriyyâ'nın mabedden kavminin karşısına çıktığını ve onlara: «Günün evvelinde ve ahirinde Allah'ı tesbih edin» diye işaret ettiğini veya yazdığını zikretmiştir; zira «bükre» günün ilk vakti, «aşiyy» ise son vaktidir. Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi'nde, Zekeriyyâ'nın sabah akşam tesbih etmeleri hususunda işaret veya yazıyla kavmine emrettiği bu şeyi Allah'ın Zekeriyyâ'ya da emrettiğini açıklamıştır; nitekim şu buyruk böyledir: «Rabbini çok zikret ve akşam sabah tesbih et» [Âl-i İmrân 3/41]. Zahir olan şudur ki kavminin karşısına çıktığı bu mabed (mihrab), Yüce Allah'ın şu buyruğunda zikredilen, içinde ayakta namaz kılarken kendisine çocuk müjdelenen mabeddir:

10680. Metin

فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ [٣ \ ٣٩] ، قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْقُرْطُبِيُّ ﵀ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ: وَالْمِحْرَابُ: أَرْفَعُ الْمَوَاضِعِ، وَأَشْرَفُ الْمَجَالِسِ، وَكَانُوا يَتَّخِذُونَ الْمَحَارِيبَ فِيمَا ارْتَفَعَ مِنَ الْأَرْضِ اهـ، وَقَالَ الْجَوْهَرِيُّ فِي صِحَاحِهِ: قَالَ الْفَرَّاءُ: الْمَحَارِيبُ: صُدُورُ الْمَجَالِسِ، وَمِنْهُ سُمِّي مِحْرَابُ الْمَسْجِدِ، وَالْمِحْرَابُ: الْغُرْفَةُ، قَالَ وَضَّاحُ الْيَمَنِ:

«O mihrabda durmuş namaz kılarken melekler ona seslendi» [Âl-i İmrân 3/39]. Ebû Abdillâh el-Kurtubî rahimehullâh bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: «Mihrab: Mekânların en yükseği, meclislerin en şereflisidir. Onlar mihrabları yerin yüksek kısımlarında yaparlardı.» Cevherî ise es-Sıhâh'ında şöyle demiştir: «Ferrâ der ki: Mihrablar meclislerin baş köşeleridir; mescidin mihrabına da bu sebeple mihrab denmiştir. Mihrab aynı zamanda yüksek oda (gurfe) demektir. Vaddâh el-Yemen şöyle der:

10681. Metin

رَبَّةُ مِحْرَابٍ إِذَا جِئْتُهَا ... لَمْ أَلْقَهَا أَوْ أَرْتَقِي سُلَّمًا

«O yüksek köşkün hanımına vardığımda / Bir merdiven tırmanmadıkça ona kavuşamam.»

10682. Metin

وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ تَعَالَى: كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ الْآيَةَ [٣ \ ٣٧] .

Yüce Allah'ın: «Zekeriyyâ onun yanına her mihraba girdiğinde...» [Âl-i İmrân 3/37] buyruğu da bu manadadır.

10683. Metin

ؤتَنْبِيهٌ

UYARI

10684. Metin

أَخَذَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: مَشْرُوعِيَّةَ ارْتِفَاعِ الْإِمَامِ عَلَى الْمَأْمُومِينَ فِي الصَّلَاةِ ; لِأَنَّ الْمِحْرَابَ مَوْضِعُ صَلَاةِ زَكَرِيَّا، كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ: وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ [٣ \ ٣٩] ، وَالْمِحْرَابُ أَرْفَعُ مِنْ غَيْرِهِ، فَدَلَّ ذَلِكَ عَلَى مَا ذُكِرَ، قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْقُرْطُبِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ: هَذِهِ الْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ ارْتِفَاعَ إِمَامِهِمْ عَلَى الْمَأْمُومِينَ كَانَ مَشْرُوعًا عِنْدَهُمْ، وَقَدِ اخْتَلَفَ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ فُقَهَاءُ الْأَمْصَارِ، فَأَجَازَ ذَلِكَ الْإِمَامُ أَحْمَدُ وَغَيْرُهُ، مُتَمَسِّكًا بِقِصَّةِ الْمِنْبَرِ، وَمَنَعَ مَالِكٌ ذَلِكَ فِي الِارْتِفَاعِ الْكَثِيرِ دُونَ الْيَسِيرِ، وَعَلَّلَ أَصْحَابُهُ الْمَنْعَ بِخَوْفِ الْكِبْرِ عَلَى الْإِمَامِ.

İlim ehlinden bazıları bu yüce ayetten, namazda imamın cemaatten daha yüksekte durmasının meşruiyeti hükmünü çıkarmışlardır; zira «O mihrabda durmuş namaz kılarken» [Âl-i İmrân 3/39] ayetinin delalet ettiği üzere mihrab Zekeriyyâ'nın namaz kıldığı yerdir ve mihrab diğer yerlerden daha yüksektir; bu da söz konusu hususa delalet eder. Ebû Abdillâh el-Kurtubî tefsirinde şöyle der: «Bu ayet, onların şeriatında imamın cemaatten yüksekte durmasının meşru olduğuna delalet etmektedir. İslam beldelerinin fukahası bu meselede ihtilaf etmişlerdir: İmam Ahmed ve başkaları minber hadisine dayanarak buna cevaz vermiştir. Mâlik ise az yükseklik müstesna, fazla yükseklikte bunu menetmiş; Mâlikî mezhebi mensupları bu yasağı imamın kibre kapılma endişesiyle gerekçelendirmişlerdir.

10685. Metin

قُلْتُ: وَهَذَا فِيهِ نَظَرٌ، وَأَحْسَنُ مَا فِيهِ مَا رَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ عَنْ هَمَّامٍ: أَنَّ حُذَيْفَةَ أَمَّ النَّاسَ بِالْمَدَائِنِ عَلَى دُكَّانٍ، فَأَخَذَ أَبُو مَسْعُودٍ بِقَمِيصِهِ فَجَبَذَهُ، فَلَمَّا فَرَغَ مِنْ صِلَاتِهِ قَالَ: أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّهُمْ كَانُوا يَنْهَوْنَ عَنْ هَذَا، أَوْ يُنْهَى عَنْ ذَلِكَ؟ قَالَ بَلَى، ذَكَرْتُ ذَلِكَ حِينَ مَدَدْتَنِي، وَرُوِيَ أَيْضًا عَنْ عَدَيِّ بْنِ ثَابِتٍ الْأَنْصَارِيِّ قَالَ: حَدَّثَنِي رَجُلٌ أَنَّهُ كَانَ مَعَ عَمَّارِ بْنِ يَاسِرٍ بِالْمَدَائِنِ، فَأُقِيمَتِ الصَّلَاةُ فَتَقَدَّمَ عَمَّارُ بْنُ يَاسِرٍ، وَقَامَ عَلَى دُكَّانٍ يُصَلِّي وَالنَّاسُ أَسْفَلَ مِنْهُ فَتَقَدَّمَ حُذَيْفَةُ فَأَخَذَ عَلَى يَدَيْهِ فَاتَّبَعَهُ عَمَّارُ حَتَّى أَنْزَلَهُ حُذَيْفَةُ، فَلَمَّا فَرَغَ عَمَّارٌ مِنْ صَلَاتِهِ قَالَ لَهُ حُذَيْفَةُ: أَلَمْ تَسْمَعْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ: «إِذَا أَمَّ الرَّجُلُ الْقَوْمَ فَلَا يَقُمْ فِي مَكَانٍ أَرْفَعَ مِنْ مَقَامِهِمْ» أَوْ نَحْوَ ذَلِكَ؟ فَقَالَ عَمَّارٌ: لِذَلِكَ اتَّبَعْتُكَ حِينَ أَخَذْتَ عَلَى يَدَيَّ.

Derim ki: Bu görüş tartışmalıdır. Bu konuda nakledilenlerin en güzeli Ebû Dâvûd'un Hemmâm'dan rivayet ettiği şu hadistir: Huzeyfe, Medâin'de bir seki (yüksekçe yer) üzerinde insanlara namaz kıldırdı. Bunun üzerine Ebû Mes‘ûd onun gömleğinden tutup çekti. Namazını bitirince: ‘Onların bundan menedildiğini yahut bundan nehyolunduğunu bilmiyor musun?’ dedi. Huzeyfe: ‘Evet biliyorum, sen beni çektiğinde bunu hatırladım’ dedi. Yine Adiy b. Sâbit el-Ensârî'den şöyle rivayet edilmiştir: Bir adam bana Medâin'de Ammâr b. Yâsir ile birlikte olduğunu anlattı: Namaz için kamet getirildi, Ammâr b. Yâsir öne geçti ve bir seki üzerinde namaza durdu; cemaat ise ondan daha aşağıdaydı. Bunun üzerine Huzeyfe öne çıkıp ellerinden tuttu; Ammâr da ona uydu ve nihayet Huzeyfe onu aşağı indirdi. Ammâr namazını bitirince Huzeyfe ona: ‘Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Bir kimse bir topluluğa imam olduğunda onların durduğu yerden daha yüksek bir yerde durmasın» buyurduğunu veya buna benzer bir şey söylediğini işitmedin mi?’ dedi. Ammâr da: ‘İşte ellerimden tuttuğunda sana bu yüzden uydum’ dedi.

10686. Metin

قُلْتُ: فَهَؤُلَاءِ ثَلَاثَةٌ مِنَ الصَّحَابَةِ قَدْ أَخْبَرُوا بِالنَّهْيِ عَنْ ذَلِكَ، وَلَمْ يَحْتَجَّ أَحَدٌ مِنْهُمْ عَلَى صَاحِبِهِ بِحَدِيثِ الْمِنْبَرِ، فَدَلَّ عَلَى أَنَّهُ مَنْسُوخٌ، وَمِمَّا يَدُلُّ عَلَى نَسْخِهِ: أَنَّ فِيهِ عَمَلًا زَائِدًا فِي الصَّلَاةِ وَهُوَ النُّزُولُ وَالصُّعُودُ، فَنُسِخَ كَمَا نُسِخَ الْكَلَامُ وَالسَّلَامُ، وَهَذَا أَوْلَى مِمَّا

Derim ki: İşte bu üç sahabî bundan nehyedildiğini haber vermiş ve içlerinden hiçbiri diğerine karşı minber hadisini delil getirmemiştir; bu da onun neshedildiğine delalet eder. Onun neshedildiğine delalet eden hususlardan biri de şudur: Onda namaz esnasında inip çıkmak gibi fazladan bir amel bulunmaktadır; dolayısıyla konuşmanın ve selam alıp vermenin neshedildiği gibi o da neshedilmiştir. Bu izah, mezhepdaşlarımızın

10687. Metin

اعْتَذَرَ بِهِ أَصْحَابُنَا مِنْ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ مَعْصُومًا مِنَ الْكِبْرِ ; لِأَنَّ كَثِيرًا مِنَ الْأَئِمَّةِ يُوجَدُونَ لَا كِبْرَ عِنْدِهِمْ، وَمِنْهُمْ مَنْ عَلَّلَهُ بِأَنَّ ارْتِفَاعَ الْمِنْبَرِ كَانَ يَسِيرًا، وَاللَّهُ أَعْلَمُ، انْتَهَى كَلَامُ الْقُرْطُبِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى.

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kibirden masum olduğu gerekçesiyle getirdikleri mazeretten daha evladır; zira kalbinde kibir bulunmayan pek çok imam mevcuttur. Onlardan bazıları ise bunu minberin yüksekliğinin az olmasıyla gerekçelendirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.» Kurtubî rahimehullâh'ın sözü burada bitti.

10688. Metin

قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: سَنَتَكَلَّمُ هُنَا إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى الْأَحَادِيثِ الْمَذْكُورَةِ، وَنُبَيِّنُ أَقْوَالَ الْعُلَمَاءِ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ، وَأَدِلَّتَهُمْ وَمَا يَظْهَرُ رَجَّحْنَاهُ بِالدَّلِيلِ.

Bu satırların yazarı —Allah onu affetsin— der ki: İnşâallâh burada zikredilen hadisler üzerinde duracak, âlimlerin bu meseledeki görüşlerini, delillerini ve delille ortaya çıkan tercihe şayan görüşü açıklayacağız.

10689. Metin

أَمَّا الْحَدِيثَانِ اللَّذَانِ ذَكَرَهُمَا الْقُرْطُبِيُّ عَنْ أَبِي دَاوُدَ فَقَدْ سَاقَهُمَا أَبُو دَاوُدَ فِي سُنَنِهِ: حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ سِنَانٍ وَأَحْمَدُ بْنُ الْفُرَاتِ أَبُو مَسْعُودٍ الرَّازِيُّ الْمَعْنَى قَالَ: ثَنَا يَعْلَى، ثَنَا الْأَعْمَشُ عَنْ إِبْرَاهِيمَ عَنْ هَمَّامٍ: أَنَّ حُذَيْفَةَ أَمَّ النَّاسَ بِالْمَدَائِنِ عَلَى دُكَّانٍ، فَأَخَذَ أَبُو مَسْعُودٍ بِقَمِيصِهِ فَجَبَذَهُ إِلَى آخِرِ الْحَدِيثِ، ثُمَّ قَالَ أَبُو دَاوُدَ ﵀: حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ ثَنَا حَجَّاجٌ عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، أَخْبَرَنِي أَبُو خَالِدٍ عَنْ عَدِيِّ بْنِ ثَابِتٍ الْأَنْصَارِيِّ، حَدَّثَنِي رَجُلٌ أَنَّهُ كَانَ مَعَ عَمَّارِ بْنِ يَاسِرٍ بِالْمَدَائِنِ، إِلَى آخِرِ الْحَدِيثِ، وَلَا يَخْفَى أَنَّ هَذَا الْحَدِيثَ الْأَخِيرَ ضَعِيفٌ ; لِأَنَّ الرَّاوِيَ فِيهِ عَنْ عَمَّارٍ رَجُلٌ لَا يُدْرَى مَنْ هُوَ كَمَا تَرَى، وَأَمَّا الْأَثَرُ الْأَوَّلُ فَقَدْ صَحَّحَهُ غَيْرُ وَاحِدٍ، وَرُوِيَ مَرْفُوعًا صَرِيحًا، قَالَ ابْنُ حَجَرٍ فِي) التَّلْخِيصِ (فِي الْكَلَامِ عَلَى الْأَثَرِ وَالْحَدِيثِ الْمَذْكُورَيْنِ: وَيُعَارِضُهُ مَا رَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ مِنْ طَرِيقِ هَمَّامٍ: أَنَّ حُذَيْفَةَ أَمَّ النَّاسَ بِالْمَدَائِنِ عَلَى دُكَّانٍ فَأَخَذَ أَبُو مَسْعُودٍ بِقَمِيصِهِ فَجَبَذَهُ، فَلَمَّا فَرَغَ مِنْ صِلَاتِهِ قَالَ: أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّهُمْ كَانُوا يَنْهَوْنَ عَنْ ذَلِكَ؟ قَالَ بَلَى، وَصَحَّحَهُ ابْنُ خُزَيْمَةَ وَابْنُ حِبَّانَ وَالْحَاكِمُ، وَفِي رِوَايَةٍ لِلْحَاكِمِ التَّصْرِيحُ بِرَفْعِهِ، وَرَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ مِنْ وَجْهٍ آخَرَ، وَفِيهِ أَنَّ الْإِمَامَ كَانَ عَمَّارَ بْنَ يَاسِرٍ، وَالَّذِي جَبَذَهُ حُذَيْفَةُ، وَهُوَ مَرْفُوعٌ لَكِنَّ فِيهِ مَجْهُولٌ، وَالْأَوَّلُ أَقْوَى، وَيُقَوِّيهِ مَا رَوَاهُ الدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ وَجْهٍ آخَرَ عَنْ هَمَّامٍ عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ: نَهَى رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَنْ يَقُومَ الْإِمَامُ فَوْقَ شَيْءٍ وَالنَّاسُ خَلْفَهُ أَسْفَلَ مِنْهُ، اهـ مِنَ التَّلْخِيصِ، وَقَالَ النَّوَوِيُّ فِي شَرْحِ الْمُهَذَّبِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى حَدِيثِ صَلَاةِ حُذَيْفَةَ عَلَى الدُّكَّانِ وَجَبْذِ أَبِي مَسْعُودٍ لَهُ الْمَذْكُورِ: رَوَاهُ الشَّافِعِيُّ وَأَبُو دَاوُدَ وَالْبَيْهَقِيُّ، وَمَنْ لَا يُحْصَى مِنْ كِبَارِ الْمُحَدِّثِينَ وَمُصَنِّفِيهِمْ، وَإِسْنَادُهُ صَحِيحٌ، وَيُقَالُ جَذَبَ وَجَبَذَ، لُغَتَانِ مَشْهُورَتَانِ اهـ مِنْهُ، وَأَمَّا قِصَّةُ الْمِنْبَرِ الَّتِي أَشَارَ لَهَا الْقُرْطُبِيُّ، وَقَالَ: إِنَّهَا حُجَّةُ مَنْ يُجِيزُ ارْتِفَاعَ الْإِمَامِ عَلَى الْمَأْمُومِ، فَهِيَ حَدِيثُ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ جَلَسَ عَلَى الْمِنْبَرِ فِي أَوَّلِ يَوْمٍ وُضِعَ، فَكَبَّرَ وَهُوَ عَلَيْهِ ثُمَّ رَكَعَ ثُمَّ نَزَلَ الْقَهْقَرَى فَسَجَدَ وَسَجَدَ النَّاسُ مَعَهُ، ثُمَّ عَادَ حَتَّى فَرَغَ، فَلَمَّا انْصَرَفَ قَالَ: «أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّمَا فَعَلْتُ هَذَا لِتَأْتَمُّوا بِي، وَلِتَعْلَمُوا صَلَاتِي» مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ، أَمَّا أَقْوَالُ الْأَئِمَّةِ فِي هَذِهِ

Kurtubî'nin Ebû Dâvûd'dan zikrettiği iki hadise gelince; Ebû Dâvûd bunları Sünen'inde şöyle rivayet etmiştir: Bize Ahmed b. Sinân ve mânen Ebû Mes‘ûd er-Râzî Ahmed b. el-Furât anlattı; dedi ki: Bize Ya‘lâ anlattı, bize A‘meş, İbrâhim'den, o da Hemmâm'dan anlattı ki: Huzeyfe, Medâin'de bir seki üzerinde insanlara namaz kıldırdı, Ebû Mes‘ûd da onun gömleğinden tutup çekti... hadisin sonuna kadar. Sonra Ebû Dâvûd rahimehullâh şöyle dedi: Bize Ahmed b. İbrâhim anlattı, bize Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı, bana Ebû Hâlid, Adiy b. Sâbit el-Ensârî'den haber verdi; o dedi ki: Bir adam bana Medâin'de Ammâr b. Yâsir ile birlikte olduğunu anlattı... hadisin sonuna kadar. Gizli değildir ki bu son hadis zayıftır; çünkü gördüğün gibi onda Ammâr'dan rivayet eden râvi kim olduğu bilinmeyen bir adamdır. Birinci esere gelince; pek çok muhaddis onu sahih kabul etmiştir ve açıkça merfû olarak da rivayet edilmiştir. İbn Hacer «et-Telhîs»te zikredilen eser ve hadis hakkındaki değerlendirmesinde şöyle der: «Buna, Ebû Dâvûd'un Hemmâm tarikiyle rivayet ettiği şu hadis muarızdır: Huzeyfe, Medâin'de bir seki üzerinde insanlara namaz kıldırdı, Ebû Mes‘ûd da onun gömleğinden tutup çekti. Namazını bitirince: ‘Onların bundan menedildiğini bilmiyor musun?’ dedi. Huzeyfe: ‘Evet’ dedi. Bu rivayeti İbn Huzeyme, İbn Hibbân ve Hâkim sahih kabul etmiştir. Hâkim'in bir rivayetinde bunun merfû olduğu açıkça belirtilmiştir. Ebû Dâvûd bunu başka bir vecihten de rivayet etmiştir ki onda imamın Ammâr b. Yâsir olduğu ve onu çekenin Huzeyfe olduğu geçer; bu merfûdur fakat senedinde meçhul bir râvi vardır. Birincisi daha kuvvetlidir. Dârekutnî'nin başka bir vecihten Hemmâm'dan, onun da Ebû Mes‘ûd'dan rivayet ettiği şu hadis de onu takviye eder: ‘Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, cemaat arkasında ve kendisinden aşağıda iken imamın yüksek bir şey üzerinde durmasını nehyetti.’» (Telhîs'ten nakil bitti). Nevevî «Şerhu'l-Mühezzeb»de, Huzeyfe'nin seki üzerinde namaz kılması ve Ebû Mes‘ûd'un onu çekmesi hadisi hakkında şöyle der: «Bunu Şâfiî, Ebû Dâvûd, Beyhakī ve sayılamayacak kadar çok büyük muhaddis ve musannif rivayet etmiştir; isnadı sahihtir. [Arapçada çekmek manasında] cezebe (جَذَبَ) ve cebeze (جَبَذَ) denir ki bunlar meşhur iki kullanımdır.» (Nevevî'den nakil bitti). Kurtubî'nin işaret ettiği ve imamın cemaatten yüksekte durmasına cevaz verenlerin delili olduğunu söylediği minber kıssasına gelince; o, Sehl b. Sa‘d'ın şu hadisidir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem minber konulduğu ilk gün onun üzerine oturdu, minber üzerindeyken tekbir getirdi, sonra rükûa vardı, sonra gerisin geri inip secde etti ve cemaat de onunla birlikte secde etti. Sonra namazı bitirinceye kadar tekrar döndü. Namazdan çıkınca: «Ey insanlar! Bunu ancak bana uyasınız ve namazımı öğrenesiniz diye yaptım» buyurdu (Müttefekun aleyh). İmamların bu

10690. Metin

الْمَسْأَلَةِ: فَمَذْهَبُ الشَّافِعِيِّ فِيهَا هُوَ كَرَاهَةَ عُلُوِّ الْإِمَامِ عَلَى الْمَأْمُومِ، وَكَذَلِكَ عَكْسُهُ إِلَّا إِذَا كَانَ ذَلِكَ لِغَرَضٍ صَحِيحٍ مُحْتَاجٍ إِلَيْهِ، كَارْتِفَاعِ الْإِمَامِ لِيُعَلِّمَ الْجَاهِلِينَ الصَّلَاةَ كَمَا فَعَلَ النَّبِيُّ ﷺ فِي صِلَاتِهِ عَلَى الْمِنْبَرِ، وَبَيَّنَ أَنَّهُ فَعَلَ ذَلِكَ لِقَصْدِ التَّعْلِيمِ، وَكَارْتِفَاعِ الْمَأْمُومِ لِيُبَلِّغَ غَيْرَهُ مِنَ الْمَأْمُومِينَ تَكْبِيرَاتِ الْإِمَامِ فَإِنْ كَانَ ارْتِفَاعُ أَحَدِهِمَا لِنَحْوِ هَذَا الْغَرَضِ اسْتُحِبَّ لَهُ الِارْتِفَاعَ لِتَحْصِيلِ الْغَرَضِ الْمَذْكُورِ.

meseledeki görüşlerine gelince: İmam Şâfiî'nin bu konudaki mezhebi, imamın cemaatten yüksekte durmasının ve aynı şekilde aksinin mekruh olduğudur; meğerki ihtiyaç duyulan sahih bir amaç için olsun. Tıpkı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in minber üzerinde namaz kılarken yaptığı ve bunu öğretme kastıyla yaptığını açıkladığı gibi cahil olanlara namazı öğretmek için imamın yüksekte durması yahut cemaatin imamın tekbirlerini diğer cemaate ulaştırması için bir cemaat ferdinin yüksekte durması gibi. Şayet ikisinden birinin yüksekte durması böyle bir gaye için ise, zikredilen maksadı gerçekleştirmek adına yüksekte durması müstehap olur.

10691. Metin

قَالَ النَّوَوِيُّ فِي شَرْحِ الْمُهَذَّبِ: هَذَا مَذْهَبُنَا، وَهُوَ رِوَايَةٌ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ، وَعَنْهُ رِوَايَةٌ، أَنَّهُ يَكْرَهُ الِارْتِفَاعَ مُطْلَقًا، وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَالْأَوْزَاعِيُّ، وَحَكَى الشَّيْخُ أَبُو حَامِدٍ عَنِ الْأَوْزَاعِيِّ: أَنَّهُ قَالَ تَبْطُلُ بِهِ الصَّلَاةُ.

Nevevî «Şerhu'l-Mühezzeb»de şöyle der: «Bizim mezhebimiz budur. Bu aynı zamanda Ebû Hanîfe'den gelen bir rivayettir. Ondan gelen diğer bir rivayette ise yüksekte durmanın mutlak olarak mekruh olduğu belirtilir; Mâlik ve Evzâî de bu görüştedir. Şeyh Ebû Hâmid, Evzâî'den onun bununla namazın batıl olacağını söylediğini nakletmiştir.»

10692. Metin

وَأَمَّا مَذْهَبُ مَالِكٍ فِي الْمَسْأَلَةِ فَفِيهِ تَفْصِيلٌ بَيْنَ عُلُوِّ الْإِمَامِ عَلَى الْمَأْمُومِ وَعَكْسِهِ، فَعُلُوُّ الْمَأْمُومِ جَائِزٌ عِنْدَهُ، وَقَدْ رَجَعَ إِلَى كَرَاهَتِهِ، وَبَقِيَ بَعْضُ أَصْحَابِهِ عَلَى قَوْلِهِ بِجَوَازِهِ، وَعُلُوُّ الْإِمَامِ لَا يُعْجِبُهُ، وَفِي الْمُدَوَّنَةِ قَالَ مَالِكٌ: لَا بَأْسَ فِي غَيْرِ الْجُمُعَةِ أَنْ يُصَلِّيَ الرَّجُلُ بِصَلَاةِ الْإِمَامِ عَلَى ظَهْرِ الْمَسْجِدِ وَالْإِمَامُ فِي دَاخِلِ الْمَسْجِدِ، ثُمَّ كَرِهَهُ، وَأَخَذَ ابْنُ الْقَاسِمِ بِقَوْلِهِ الْأَوَّلِ، انْتَهَى بِوَاسِطَةِ نَقْلِ الْمَوَّاقِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِ خَلِيلِ بْنِ إِسْحَاقَ فِي مُخْتَصَرِهِ عَاطِفًا عَلَى مَا يَجُوزُ، وَعُلُوُّ مَأْمُومٍ وَلَوْ بِسَطْحٍ، وَفِي الْمُدَوَّنَةِ أَيْضًا قَالَ مَالِكٌ: إِذَا صَلَّى الْإِمَامُ بِقَوْمٍ عَلَى ظَهْرِ الْمَسْجِدِ وَالنَّاسُ خَلْفَهُ أَسْفَلَ مِنْ ذَلِكَ فَلَا يُعْجِبُنِي، انْتَهَى بِوَاسِطَةِ نَقْلِ الْمَوَّاقِ أَيْضًا، وَقَوْلِهِ «يُعْجِبُنِي» ظَاهِرٌ فِي الْكَرَاهَةِ، وَحَمَلَهُ بَعْضُهُمْ عَلَى الْمَنْعِ، وَفِي وُجُوبِ إِعَادَةِ الصَّلَاةِ قَوْلَانِ.

İmam Mâlik'in bu meseledeki mezhebine gelince; onda imamın cemaatten yüksekte olması ile cemaatin imamdan yüksekte olması arasında tafsilat vardır: Cemaatin yüksekte olması ona göre caizdir, sonradan bunun mekruh olduğu görüşüne dönmüştür; ashabından bazıları ise caiz olduğu görüşünde kalmıştır. İmamın yüksekte durması ise onun hoşuna gitmez. el-Müdevvene'de İmam Mâlik şöyle demiştir: «Cuma namazı dışında, kişinin mescidin damında mescidin içindeki imama uyarak namaz kılmasında bir beis yoktur.» Sonra bunu mekruh görmüş; İbnü'l-Kâsım ise onun ilk görüşünü benimsemiştir (Halîl b. İshâk'ın Muhtasar'ındaki caiz olan şeylere atıfla söylediği «çatı dahi olsa cemaatin yüksekte durması caizdir» sözünün izahında Mevvâk'ın nakliyle nakil bitti). Yine el-Müdevvene'de Mâlik şöyle demiştir: «İmam insanlara mescidin damında kıldırır da cemaat onun arkasında daha aşağıda durursa bu benim hoşuma gitmez» (Yine Mevvâk'ın nakliyle nakil bitti). Onun «hoşuma gitmez» sözü kerahette zahirdir; bazısı ise bunu tahrimen men manasına hamletmiştir. Namazın iadesinin vacip olup olmadığı hususunda ise iki görüş vardır.

10693. Metin

وَمَحَلُّ الْخِلَافِ مَا لَمْ يَقْصِدِ الْمُرْتَفِعُ بِارْتِفَاعِهِ التَّكَبُّرَ عَلَى النَّاسِ، فَإِنْ قَصَدَ ذَلِكَ بَطَلَتْ صَلَاتُهُ عِنْدَهُمْ إِمَامًا كَانَ أَوْ مَأْمُومًا، وَهَذِهِ الْمَسْأَلَةُ ذَكَرَهَا خَلِيلُ بْنُ إِسْحَاقَ فِي مُخْتَصَرِهِ فِي قَوْلِهِ: وَعُلُوُّ مَأْمُومٍ وَلَوْ بِسَطْحٍ لَا عَكْسُهُ، وَبِطَلَبٍ بِقَصْدِ إِمَامٍ وَمَأْمُومٍ بِهِ الْكِبْرَ إِلَّا بِكَشِبْرٍ اهـ، وَقَوْلُهُ «إِلَّا بِكَشِبْرٍ» يَعْنِي إِلَّا أَنْ يَكُونَ الِارْتِفَاعُ بِكَشِبْرٍ، وَنَحْوُ الشِّبْرِ عَظْمُ الذِّرَاعِ عِنْدَهُمْ، وَمَحَلُّ جَوَازِ الِارْتِفَاعِ الْيَسِيرِ الْمَذْكُورِ مَا لَمْ يُقْصَدْ بِهِ الْكِبْرُ، فَقَوْلُهُ «إِلَّا بِكَشِبْرٍ» مُسْتَثْنًى مِنْ قَوْلِهِ «لَا عَكْسُهُ» لَا مِنْ مَسْأَلَةِ قَصْدِهِ الْكِبْرَ فَالصَّلَاةُ فِيهَا بَاطِلَةٌ عِنْدَهُمْ مُطْلَقًا: قَالَ الْمَوَّاقُ فِي شَرْحِهِ لِكَلَامِ خَلِيلٍ الْمَذْكُورِ مِنَ الْمُدَوَّنَةِ: كَرِهَ مَالِكٌ وَغَيْرُهُ أَنْ يُصَلِّيَ الْإِمَامُ عَلَى شَيْءٍ أَرْفَعَ مِمَّا يُصَلِّي عَلَيْهِ مَنْ خَلْفَهُ، مِثْلَ الدُّكَّانِ يَكُونُ فِي الْمِحْرَابِ وَنَحْوِهِ، قَالَ ابْنُ الْقَاسِمِ: فَإِنْ فَعَلَ أَعَادُوا أَبَدًا، لِأَنَّهُمْ يَعْبَثُونَ إِلَّا أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ دُكَّانًا يَسِيرَ الِارْتِفَاعِ مِثْلَ مَا كَانَ عِنْدَنَا بِمِصْرَ فَتُجْزِئُهُمُ الصَّلَاةُ، قَالَ أَبُو مُحَمَّدٍ: مِثْلَ الشِّبْرِ وَعَظْمِ الذِّرَاعِ إِلَى أَنْ قَالَ: وَانْظُرْ إِذَا صَلَّى الْمُقْتَدِي كَذَلِكَ أَعْنِي عَلَى مَوْضِعٍ مُرْتَفِعٍ قَصْدًا

İhtilafın yeri, yüksekte duran kimsenin bu yükselmesiyle insanlara karşı kibirlenmeyi kastetmemiş olması durumudur. Şayet bunu kastederse, ister imam ister cemaat olsun onlara göre namazı batıl olur. Bu meseleyi Halîl b. İshâk Muhtasar'ında şu sözüyle zikretmiştir: «Aksi hariç, çatı dahi olsa cemaatin yüksekte durması caizdir; bir karış miktarı müstesna, imamın ve cemaatin bununla kibirlenmeyi kastetmesiyle namaz batıl olur.» Onun «bir karış miktarı müstesna» sözü, yani yüksekliğin bir karış kadar olması hali müstesnadır demektir; onlara göre bir karış civarı zira kemiği kadardır. Zikredilen az miktardaki yüksekliğin caiz olma mahalli, onunla kibir kastedilmemiş olması durumudur. Dolayısıyla onun «bir karış miktarı müstesna» sözü, «aksi hariç» ifadesinden istisnadır; kibir kastı meselesinden istisna değildir, zira kibir kastında onlara göre namaz mutlak olarak batıldır. Mevvâk, Halîl'in el-Müdevvene'den zikredilen bu sözünün şerhinde şöyle der: «Mâlik ve başkaları, mihrabda bulunan seki ve benzeri şeyler gibi imamın arkasındakilerin namaz kıldığı yerden daha yüksek bir şey üzerinde namaz kılmasını mekruh görmüştür. İbnü'l-Kâsım şöyle der: ‘Eğer böyle yaparsa namazı daima iade ederler; çünkü onlar abesle iştigal etmişlerdir. Ancak bu seki, Mısır'da yanımızda bulunan seki gibi az bir yükseklikte ise namazları geçerli olur.’ Ebû Muhammed: ‘Bir karış ve zira kemiği miktarı gibi’ demiştir.» Mevvâk sözüne devamla şöyle der: «İmama uyan kimsenin aynı şekilde, yani imamla eşit olmaktan kibrinden ötürü

10694. Metin

إِلَى التَّكَبُّرِ عَنْ مُسَاوَاةِ الْإِمَامِ، قَالَ ابْنُ بَشِيرٍ: صَلَاتُهُ أَيْضًا بَاطِلَةٌ، اهـ مَحَلُّ الْغَرَضِ مِنْهُ، وَقَوْلُ ابْنِ الْقَاسِمِ «لِأَنَّهُمْ يَعْبَثُونَ» يَعْنِي بِرَفْعِ ذَلِكَ الْبُنْيَانِ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْهِ الْإِمَامُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى عَنْ نَبِيِّهِ هُودٍ مُخَاطِبًا لِقَوْمِهِ عَادٍ: أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ [٢٦ \ ١٢٨ - ١٢٩] ، وَإِذَا ارْتَفَعَتْ مَعَ الْإِمَامِ طَائِفَةٌ مِنَ الْمُصَلِّينَ سَائِرَ النَّاسِ، أَعْنِي لَيْسَتْ مِنْ أَشْرَافِ النَّاسِ وَأَعْيَانِهِمْ، فَفِي نَفْيِ الْكَرَاهَةِ بِذَلِكَ خِلَافٌ عِنْدَهُمْ وَإِلَيْهِ أَشَارَ خَلِيلٌ فِي مُخْتَصَرِهِ بِقَوْلِهِ: وَهَلْ يَجُوزُ إِنْ كَانَ مَعَ الْإِمَامِ طَائِفَةٌ كَغَيْرِهِمْ تُرَدِّدُ، هَذَا هُوَ حَاصِلُ مَذْهَبِ مَالِكٍ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ.

yüksek bir yerde namaz kılması durumuna bak; İbn Beşîr: ‘Onun namazı da batıldır’ demiştir.» (Buradan kastedilen kısım bitti). İbnü'l-Kâsım'ın «çünkü onlar abesle iştigal etmişlerdir» sözü; yani imamın üzerinde namaz kıldığı o yapıyı yükseltmekle bunu yapmışlardır demektir; nitekim Yüce Allah peygamberi Hûd'un kavmi Âd'a hitaben şöyle buyurduğunu nakletmiştir: «Siz her yüksek yere bir alamet bina edip abesle mi iştigal ediyorsunuz? Ebedî kalacağınızı umarak köşkler mi ediniyorsunuz?» [Şuarâ 26/128-129]. İmamla birlikte cemaatten sıradan insanlardan bir topluluk yükselirse —yani insanların eşrafı ve ileri gelenleri olmayan kimseler— bununla kerahetin ortadan kalkıp kalkmayacağı hususunda Mâlikîlerde ihtilaf vardır. Halîl Muhtasar'ında şu sözüyle buna işaret etmiştir: «İmamla birlikte diğerleri gibi bir topluluk bulunursa caiz olup olmayacağı hususunda tereddüt vardır.» İmam Mâlik'in bu meseledeki mezhebinin hülasası budur.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.