16867. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
16868. Metin
سُورَةُ الْمُؤْمِنُونَ
Mü'minûn Suresi
16869. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ، ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَاتِ الَّتِي ابْتَدَأَ بِهَا أَوَّلَ هَذِهِ السُّورَةِ عَلَامَاتِ الْمُؤْمِنِينَ الْمُفْلِحِينَ فَقَالَ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ [٢٣ \ ١] أَيْ: فَازُوا وَظَفِرُوا بِخَيْرِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ.
Yüce Allah'ın: { قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ } “Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir; onlar ki, namazlarında huşû içindedirler” buyruğu. [Allah] -celle ve 'alâ-, bu surenin başlangıcını yaptığı bu ayetlerde kurtuluşa eren müminlerin alametlerini zikrederek: { قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ } “Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir” [Mü'minûn, 23/1] buyurmuştur. Yani: Dünya ve ahiret hayrını elde edip zafere ulaşmışlardır.
16870. Metin
وَفَلَاحُ الْمُؤْمِنِينَ مَذْكُورٌ ذِكْرًا كَثِيرًا فِي الْقُرْآنِ ; كَقَوْلِهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا [٣٣ \ ٤٧] وَقَوْلِهِ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ [٢٣ \ ٢] أَصْلُ الْخُشُوعِ: السُّكُونُ، وَالطُّمَأْنِينَةُ، وَالِانْخِفَاضُ وَمِنْهُ قَوْلُ نَابِغَةِ ذُبْيَانَ:
Müminlerin kurtuluşu Kur'an'da çokça zikredilmiştir; Nitekim O'nun: { وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا } “Müminlere, kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele” [Ahzâb, 33/47] buyruğu [buna bir örnektir]. O'nun: { الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ } “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler” [Mü'minûn, 23/2] buyruğuna gelince; huşû (الْخُشُوع) kelimesinin asıl anlamı: Sükûnet, dinginlik ve tevazudur (alçalmadır). Nâbiğa ez-Zübyânî'nin şu sözü de bundandır:
16871. Metin
رَمَادٌ كَكُحْلِ الْعَيْنِ لَأْيًا أُبَيِّنُهُ ... وَنُؤًى كَجَذْمِ الْحَوْضِ أَثَلَمَ خَاشِعِ
Göz sürmesi gibi bir kül ki güçlükle ayırt edebiliyorum... Ve etrafındaki set, [yere sinip] alçalmış, yarılmış havuz kalıntısı gibi.
16872. Metin
وَهُوَ فِي الشَّرْعِ: خَشْيَةٌ مِنَ اللَّهِ تَكُونُ فِي الْقَلْبِ، فَتَظْهَرُ آثَارُهَا عَلَى الْجَوَارِحِ.
Şeriatta [huşû] ise: Kalpte bulunan ve eserleri uzuvlar üzerinde ortaya çıkan Allah korkusudur.
16873. Metin
وَقَدْ عَدَّ اللَّهُ الْخُشُوعَ مِنْ صِفَاتِ الَّذِينَ أَعَدَّ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا فِي قَوْلِهِ فِي الْأَحْزَابِ وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ إِلَى قَوْلِهِ أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا [٣٣ \ ٣٥] .
Allah, Ahzâb Suresi'ndeki: { وَالْخَاشِعِينَ وَالْخَاشِعَاتِ } “...huşû duyan erkekler ve huşû duyan kadınlar...” kavlinden { أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا } “...Allah onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır” [Ahzâb, 33/35] kavline kadar olan yerde, huşûyu kendilerine mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırladığı kimselerin sıfatlarından saymıştır.
16874. Metin
وَقَدْ عُدَّ الْخُشُوعُ فِي الصَّلَاةِ هُنَا مِنْ صِفَاتِ الْمُؤْمِنِينَ الْمُفْلِحِينَ الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ، وَبَيَّنَ أَنَّ مَنْ لَمْ يَتَّصِفْ بِهَذَا الْخُشُوعِ تَصْعُبُ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ فِي قَوْلِهِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ [٢ \ ٤٥] وَقَدِ اسْتَدَلَّ جَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ بِقَوْلِهِ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ عَلَى أَنَّ مِنْ خُشُوعِ الْمُصَلِّي: أَنْ يَكُونَ نَظَرُهُ فِي صَلَاتِهِ إِلَى مَوْضِعِ سُجُودِهِ، قَالُوا: كَانَ النَّبِيُّ ﷺ يَنْظُرُ إِلَى السَّمَاءِ فِي الصَّلَاةِ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ فَجَعَلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَنْظُرُ حَيْثُ يَسْجُدُ.
Burada da namazdaki huşû, Firdevs cennetine vâris olacak kurtuluşa ermiş müminlerin sıfatlarından sayılmıştır. [Allah], bu huşû ile nitelenmeyen kimseye namazın ağır geleceğini: { وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ } “Şüphesiz o (namaz), huşû sahiplerinden başkasına pek ağır gelir” [Bakara, 2/45] buyruğunda beyan etmiştir. İlim ehlinden bir topluluk: { الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ } “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler” buyruğundan hareketle, namaz kılan kimsenin huşûundan birinin de namazında bakışının secde yerine olması gerektiğine delil getirmişlerdir. Şöyle demişlerdir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namazda gökyüzüne bakıyordu, bunun üzerine Allah: { الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ } “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler” ayetini indirdi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem secde ettiği yere bakmaya başladı.
16875. Metin
وَقَالَ صَاحِبُ الدُّرِّ الْمَنْثُورِ: وَأَخْرَجَ ابْنُ مَرْدَوَيْهِ، وَالْحَاكِمُ وَصَحَّحَهُ، وَالْبَيَهْقِيُّ فِي سُنَنِهِ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ سِيرِينَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ «أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ إِذَا صَلَّى رَفَعَ بَصَرَهُ إِلَى
ed-Dürrü'l-Mensûr'un sahibi şöyle demiştir: İbn Merdeveyh, Hâkim —ve onu sahihlemiştir— ve es-Sünen'inde Beyhakî, Muhammed b. Sîrîn'den, o da Ebû Hüreyre'den nakletmiştir ki: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kıldığında gözünü kaldırıp
16876. Metin
السَّمَاءِ فَنَزَلَتْ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ [٢٣ \ ٢] فَطَأْطَأَ رَأْسَهُ» اهـ مِنْهُ.
göğe bakardı; derken: { الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ } “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler” [Mü'minûn, 23/2] ayeti indi ve [bunun üzerine] başını öne eğdi.» Ondan [nakil] bitti.
16877. Metin
وَأَكْثَرُ أَهْلِ الْعِلْمِ عَلَى أَنَّ الْمُصَلِّيَ يَنْظُرُ إِلَى مَوْضِعِ سُجُودِهِ، وَلَا يَرْفَعُ بَصَرَهُ، وَخَالَفَ الْمَالِكِيَّةُ الْجُمْهُورَ، فَقَالُوا: إِنَّ الْمُصَلِّيَ يَنْظُرُ أَمَامَهُ لَا إِلَى مَوْضِعِ سُجُودِهِ، وَاسْتَدَلُّوا لِذَلِكَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ [٢ \ ١٤٤] قَالُوا: فَلَوْ نَظَرَ إِلَى مَوْضِعِ سُجُودِهِ لَاحْتَاجَ أَنْ يَتَكَلَّفَ ذَلِكَ بِنَوْعٍ مِنَ الِانْحِنَاءِ، وَذَلِكَ يُنَافِي كَمَالَ الْقِيَامِ، وَظَاهِرُ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ; لِأَنَّ الْمُنْحَنِيَ بِوَجْهِهِ إِلَى مَوْضِعِ سُجُودِهِ، لَيْسَ بِمُوَلٍّ وَجْهَهُ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَالْجُمْهُورُ عَلَى خِلَافِهِمْ كَمَا ذَكَرْنَا.
İlim ehlinin çoğunluğu, namaz kılanın secde yerine bakacağı ve gözünü kaldırmayacağı görüşündedir. Mâlikîler ise cumhura muhalefet ederek şöyle demişlerdir: Namaz kılan kişi secde yerine değil, önüne bakar. Buna da Yüce Allah'ın: { فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ } “Yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir” [Bakara, 2/144] buyruğunu delil getirmişlerdir. Onlar şöyle demiştir: Eğer secde yerine bakacak olsa, bir tür eğilme külfetine girmesi gerekir; bu ise kıyamın kemaline ve Yüce Allah'ın: { فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ } “Yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir” buyruğunun zahirine aykırı düşer. Zira yüzünü secde yerine doğru eğen kimse, yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevirmiş olmaz. Ancak cumhur, zikrettiğimiz üzere onların hilafına hükmetmiştir.
16878. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ مَعْنَى أَفْلَحَ: نَالَ الْفَلَاحَ، وَالْفَلَاحُ يُطْلَقُ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ عَلَى مَعْنَيَيْنِ:
Bil ki Eflaha (أَفْلَحَ) kelimesinin anlamı: Felaha erdi demektir. Felah (الْفَلَاح) kelimesi ise Arap dilinde iki anlama gelir:
16879. Metin
الْأَوَّلُ: الْفَوْزُ بِالْمَطْلُوبِ الْأَكْبَرِ، وَمِنْهُ قَوْلُ لَبِيدٍ:
Birincisi: En büyük hedefe/istenen şeye ulaşarak zafer kazanmaktır. Lebîd'in şu sözü bundandır:
16880. Metin
فَاعْقِلِي إِنْ كُنْتِ لَمَّا تَعْقِلِي ... وَلَقَدْ أَفْلَحَ مَنْ كَانَ عَقِلَ
Eğer henüz aklını kullanmadıysan aklını başına al... Şüphesiz aklını kullanan kimse felaha (kurtuluşa) ermiştir.
16881. Metin
أَيْ فَازَ مَنْ رُزِقَ الْعَقْلَ بِالْمَطْلُوبِ الْأَكْبَرِ.
Yani: Kendisine akıl rızık olarak verilen kimse en büyük hedefe ulaşarak kazanmıştır.
16882. Metin
وَالثَّانِي: هُوَ إِطْلَاقُ الْفَلَاحِ عَلَى الْبَقَاءِ السَّرْمَدِيِّ فِي النَّعِيمِ، وَمِنْهُ قَوْلُ لَبِيدٍ أَيْضًا فِي رَجَزٍ لَهُ:
İkincisi ise: Felah kelimesinin nimetler içinde ebedî olarak kalmak (bekâ) anlamında kullanılmasıdır. Lebîd'in bir recezindeki şu sözü de bundandır:
16883. Metin
لَوْ أَنَّ حَيًّا مُدْرِكُ الْفَلَاحِ ... لَنَالَهُ مُلَاعِبُ الرِّمَاحِ
Eğer yaşayan bir kimse felaha (ebedî kalışa) erecek olsaydı... Ona mızraklarla oynayan [o yiğit] ulaşırdı.
16884. Metin
يَعْنِي: مُدْرِكَ الْبَقَاءِ، وَمِنْهُ بِهَذَا الْمَعْنَى قَوْلُ كَعْبِ بْنِ زُهَيْرٍ، أَوِ الْأَضْبَطِ بْنِ قُرَيْعٍ:
Yani: Bekâya (ebedîliğe) erecek olsaydı. Bu anlamda Kâ'b b. Züheyr'in veya el-Azbat b. Kurey'in şu sözü de bundandır:
16885. Metin
لِكُلِّ هَمٍّ مِنَ الْهُمُومِ سَعَهْ ... وَالْمِسَى وَالصُّبْحُ لَا فَلَاحَ مَعَهْ.
Her tasanın ardında bir genişlik vardır... Akşam ile sabahla beraber ise ebedî kalış (felah) yoktur.
16886. Metin
أَيْ لَا بَقَاءَ مَعَهُ، وَلَا شَكَّ أَنَّ مَنِ اتَّصَفَ بِهَذِهِ الصِّفَاتِ الَّتِي ذَكَرَهَا اللَّهُ فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ دَخَلَ الْجَنَّةَ كَمَا هُوَ مُصَرَّحٌ بِهِ فِي الْآيَاتِ الْمَذْكُورَةِ، وَأَنَّ مَنْ دَخَلَ الْجَنَّةَ نَالَ الْفَلَاحَ بِمَعْنَيَيْهِ الْمَذْكُورَيْنِ، وَالْمَعْنَيَانِ اللَّذَانِ ذَكَرْنَا لِلْفَلَاحِ بِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا، فَسَّرَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ حَدِيثَ الْأَذَانِ وَالْإِقَامَةِ فِي لَفْظَةِ: حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ.
Yani: Onunla beraber ebedî kalış (bekâ) yoktur. Şüphe yoktur ki, Yüce Allah'ın bu yüce surenin başında zikrettiği bu sıfatlarla nitelenen kimse, söz konusu ayetlerde açıkça belirtildiği üzere cennete girecektir. Cennete giren kimse ise, zikredilen iki anlamıyla da felaha kavuşmuş olur. Felah için zikrettiğimiz bu iki anlamın her biriyle, bazı âlimler ezan ve kamette geçen «Hayye ale'l-felâh» lafzını tefsir etmişlerdir.
16887. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ، ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ مِنْ صِفَاتِ الْمُؤْمِنِينَ الْمُفْلِحِينَ إِعْرَاضَهُمْ عَنِ اللَّغْوِ، وَأَصْلُ اللَّغْوِ مَا لَا فَائِدَةَ فِيهِ مِنَ الْأَقْوَالِ وَالْأَفْعَالِ، فَيَدْخُلُ فِيهِ اللَّعِبُ وَاللَّهْوُ وَالْهَزْلُ، وَمَا تُوجِبُ الْمُرُوءَةُ تَرْكَهُ.
Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ } “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler” buyruğu. [Allah] -celle ve 'alâ-, bu kerim ayette kurtuluşa eren müminlerin sıfatlarından birinin de boş ve yararsız şeylerden (lağv) yüz çevirmeleri olduğunu zikretmiştir. Lağv (اللَّغْو) kelimesinin aslı: Söz ve fiillerden faydası olmayan şeylerdir. Dolayısıyla oyun, eğlence, lakayt şakalaşmalar ve mürüvvetin terk edilmesini gerektirdiği şeyler buna dâhildir.
16888. Metin
وَقَالَ ابْنُ كَثِيرٍ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ [٢٣ \ ٣] أَيْ: عَنِ الْبَاطِلِ، وَهُوَ يَشْمَلُ
İbn Kesîr: { عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ } “Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler” [Mü'minûn, 23/3] ifadesi hakkında şöyle demiştir: Yani bâtıldan [yüz çevirirler]. Bu da
16889. Metin
الشِّرْكَ كَمَا قَالَ بَعْضُهُمْ، وَالْمَعَاصِي كَمَا قَالَهُ آخَرُونَ، وَمَا لَا فَائِدَةَ فِيهِ مِنَ الْأَقْوَالِ وَالْأَفْعَالِ اهـ مِنْهُ.
bazılarının dediği gibi şirki, diğer bazılarının dediği gibi günahları ve söz ile fiillerden faydasız olan şeyleri kapsar. Ondan [nakil] bitti.
16890. Metin
وَمَا أَثْنَى اللَّهُ بِهِ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ الْمُفْلِحِينَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، أَشَارَ لَهُ فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ كَقَوْلِهِ: وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا [٢٥ \ ٧٢] وَمِنْ مُرُورِهِمْ بِهِ كِرَامًا إِعْرَاضُهُمْ عَنْهُ، وَعَدَمُ مُشَارَكَتِهِمْ أَصْحَابَهُ فِيهِ وَقَوْلِهِ تَعَالَى وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ الْآيَةَ [٢٨ \ ٥٥] .
Allah'ın bu ayette kurtuluşa eren müminleri övdüğü bu hususa, başka bir yerde de işaret edilmiştir; nitekim O'nun: { وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا } “Boş şeylerle karşılaştıklarında vakarla geçip giderler” [Furkân, 25/72] buyruğu [böyledir]. Onların vakarla geçip gitmelerinden biri de ondan yüz çevirmeleri ve ehliyle birlikte ona katılmamalarıdır. Yüce Allah'ın: { وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ } “Boş sözü işittikleri zaman ondan yüz çevirirler...” [Kasas, 28/55] ayeti de böyledir.
16891. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ، فِي الْمُرَادِ بِالزَّكَاةِ هُنَا وَجْهَانِ مِنَ التَّفْسِيرِ مَعْرُوفَانِ عِنْدَ أَهْلِ الْعِلْمِ:
Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ } “Onlar ki, zekâtı verirler (yahut nefislerini arındırırlar)” buyruğu. Burada zekât ile kastedilen hususta, ilim ehli nezdinde bilinen iki tefsir vechi vardır:
16892. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا زَكَاةُ الْأَمْوَالِ، وَعَزَاهُ ابْنُ كَثِيرٍ لِلْأَكْثَرِينَ.
Birincisi: Bununla malların zekâtının kastedildiğidir; İbn Kesîr bunu çoğunluğa (ekseriyete) nispet etmiştir.
16893. Metin
الثَّانِي: أَنَّ الْمُرَادَ بِالزَّكَاةِ هُنَا: زَكَاةُ النَّفْسِ أَيْ: تَطْهِيرُهَا مِنَ الشِّرْكِ، وَالْمَعَاصِي بِالْإِيمَانِ بِاللَّهِ، وَطَاعَتِهِ وَطَاعَةِ رُسُلِهِ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، وَعَلَى هَذَا فَالْمُرَادُ بِالزَّكَاةِ كَالْمُرَادِ بِهَا فِي قَوْلِهِ قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسَّاهَا [٩١ \ ٩ - ١٠] وَقَوْلِهِ قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى الْآيَةَ [٨٧ \ ١٤] ، وَقَوْلِهِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَدًا [٢٤ \ ٢١] وَقَوْلِهِ خَيْرًا مِنْهُ زَكَاةً الْآيَةَ [١٨ \ ٨١] وَقَوْلِهِ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ [٤١ \ ٦ - ٧] عَلَى أَحَدِ التَّفْسِيرَيْنِ، وَقَدْ يُسْتَدَلُّ لِهَذَا الْقَوْلِ الْأَخِيرِ بِثَلَاثِ قَرَائِنَ:
İkincisi: Burada zekât ile kastedilenin nefsin arındırılması olduğudur; yani Allah'a iman, O'na ve elçilerine —aleyhimüssalâtü vesselâm— itaat ile [nefsin] şirkten ve günahlardan temizlenmesidir. Buna göre zekât ile kastedilen mana, O'nun şu buyruklarında kastedilen gibidir: { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسَّاهَا } “Nefsini arındıran kesinlikle kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen de muhakkak ziyana uğramıştır” [Şems, 91/9-10], { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى } “Arınan kesinlikle kurtuluşa ermiştir...” [A'lâ, 87/14], { وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَدًا } “Eğer Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı” [Nûr, 24/21], { خَيْرًا مِنْهُ زَكَاةً } “...temizlikçe ondan daha hayırlı...” [Kehf, 18/81] ve iki tefsirden birine göre: { وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ } “Vay haline o müşriklerin ki, zekâtı vermezler (arınıp tevhidi ikrar etmezler)” [Fussilet, 41/6-7]. Bu son görüşe üç karine ile delil getirilebilir:
16894. Metin
الْأُولَى: أَنَّ هَذِهِ السُّورَةَ مَكِّيَّةٌ، بِلَا خِلَافٍ، وَالزَّكَاةُ إِنَّمَا فُرِضَتْ بِالْمَدِينَةِ كَمَا هُوَ مَعْلُومٌ، فَدَلَّ عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ نَزَلَ قَبْلَ فَرْضِ زَكَاةِ الْأَمْوَالِ الْمَعْرُوفَةِ، فَدَلَّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ غَيْرُهَا.
Birincisi: Bu sure, hilafsız olarak Mekkîdir. Zekât ise bilindiği üzere ancak Medine'de farz kılınmıştır. Bu da: { وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ } “Onlar ki, zekâtı verirler/yaparlar” buyruğunun, bilinen mal zekâtının farz kılınmasından önce indiğine ve dolayısıyla bununla kastedilenin ondan başkası olduğuna delalet eder.
16895. Metin
الْقَرِينَةُ الثَّانِيَةُ: هِيَ أَنَّ الْمَعْرُوفَ فِي زَكَاةِ الْأَمْوَالِ: أَنْ يُعَبَّرَ عَنْ أَدَائِهَا بِالْإِيتَاءِ ; كَقَوْلِهِ تَعَالَى وَآتُوا الزَّكَاةَ [٢ \ ٤٣] وَقَوْلِهِ وَإِيتَاءَ الزَّكَاةِ [٢١ \ ٧٣] وَنَحْوَ ذَلِكَ. وَهَذِهِ الزَّكَاةُ الْمَذْكُورَةُ هُنَا، لَمْ يُعَبَّرْ عَنْهَا بِالْإِيتَاءِ، بَلْ قَالَ تَعَالَى فِيهَا وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ [٢٣ \ ٤] فَدَلَّ عَلَى أَنَّ هَذِهِ الزَّكَاةَ: أَفْعَالُ الْمُؤْمِنِينَ الْمُفْلِحِينَ، وَذَلِكَ أَوْلَى بِفِعْلِ الطَّاعَاتِ، وَتَرْكِ الْمَعَاصِي مِنْ أَدَاءِ مَالٍ.
İkinci karine: Malların zekâtında bilinen usul, onun ödenmesinin "îtâ" (verme) lafzıyla ifade edilmesidir; Nitekim Yüce Allah'ın: { وَآتُوا الزَّكَاةَ } “Zekâtı verin” [Bakara, 2/43] ve { وَإِيتَاءَ الزَّكَاةِ } “...zekât vermeyi...” [Enbiyâ, 21/73] buyrukları ve benzerleri böyledir. Burada zikredilen zekât ise verme (îtâ) lafzıyla ifade edilmemiş, aksine Yüce Allah onun hakkında: { وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ } “Onlar ki, zekâtı yaparlar/işlerler” [Mü'minûn, 23/4] buyurmuştur. Bu da söz konusu zekâtın kurtuluşa eren müminlerin fiilleri olduğuna delalet eder; bu ise mal ödemekten ziyade taatleri işlemek ve günahları terk etmek anlamıyla daha uygundur.
16896. Metin
الثَّالِثَةُ: أَنَّ زَكَاةَ الْأَمْوَالِ تَكُونُ فِي الْقُرْآنِ عَادَةً مَقْرُونَةً بِالصَّلَاةِ، مِنْ غَيْرِ فَصْلٍ
Üçüncüsü: Malların zekâtı Kur'an'da genellikle araya bir fasıla girmeksizin namazla birlikte zikredilir;
16897. Metin
بَيْنَهُمَا كَقَوْلِهِ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ [٢ \ ١١٠] وَقَوْلِهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ [٢ \ ٢٧٧] وَقَوْلِهِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءَ الزَّكَاةِ [٢١ \ ٧٣] وَهَذِهِ الزَّكَاةُ الْمَذْكُورَةُ هُنَا فُصِلَ بَيْنَ ذِكْرِهَا، وَبَيْنَ ذِكْرِ الصَّلَاةِ بِجُمْلَةِ وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ [٢٣ \ ٣] .
Nitekim O'nun: { وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ } “Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” [Bakara, 2/110], { وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ } “Namazı dosdoğru kıldılar ve zekâtı verdiler” [Bakara, 2/277] ve { وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءَ الزَّكَاةِ } “Namazı dosdoğru kılmayı ve zekât vermeyi...” [Enbiyâ, 21/73] buyrukları böyledir. Burada zikredilen zekât ile namazın zikri arasına ise: { وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ } “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler” [Mü'minûn, 23/3] cümlesiyle fasıla girmiştir.
16898. Metin
وَالَّذِينَ قَالُوا الْمُرَادُ بِهَا زَكَاةُ الْأَمْوَالِ، قَالُوا: إِنَّ أَصْلَ الزَّكَاةِ فُرِضَ بِمَكَّةَ قَبْلَ الْهِجْرَةِ، وَأَنَّ الزَّكَاةَ الَّتِي فُرِضَتْ بِالْمَدِينَةِ سَنَةَ اثْنَتَيْنِ هِيَ ذَاتُ النُّصُبِ، وَالْمَقَادِيرِ الْخَاصَّةِ.
Bununla malların zekâtının kastedildiğini söyleyenler ise şöyle demişlerdir: Zekâtın aslı hicretten önce Mekke'de farz kılınmıştır; hicretin ikinci yılında Medine'de farz kılınan zekât ise nisapları ve özel miktarları olan zekâttır.
16899. Metin
وَقَدْ أَوْضَحْنَا هَذَا الْقَوْلَ فِي الْأَنْعَامِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى وَآتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ [١٤١] وَقَدْ يُسْتَدَلُّ ; لِأَنَّ الْمُرَادَ بِالزَّكَاةِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ غَيْرُ الْأَعْمَالِ الَّتِي تُزَكَّى بِهَا النُّفُوسُ مِنْ دَنَسِ الشِّرْكِ وَالْمَعَاصِي، بِأَنَّا لَوْ حَمَلْنَا مَعْنَى الزَّكَاةِ عَلَى ذَلِكَ، كَانَ شَامِلًا لِجَمِيعِ صِفَاتِ الْمُؤْمِنِينَ الْمَذْكُورَةِ فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ، فَيَكُونُ كَالتَّكْرَارِ مَعَهَا، وَالْحَمْلُ عَلَى التَّأْسِيسِ وَالِاسْتِقْلَالِ أَوْلَى مِنْ غَيْرِهِ، كَمَا تَقَرَّرَ فِي الْأُصُولِ، وَقَدْ أَوْضَحْنَاهُ فِي سُورَةِ النَّحْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً الْآيَةَ [٦ \ ٩٧] وَالَّذِينَ قَالُوا: هِيَ زَكَاةُ الْأَمْوَالِ قَالُوا: فَاعِلُونَ أَيْ: مُؤَدُّونَ، قَالُوا: وَهِيَ لُغَةٌ مَعْرُوفَةٌ فَصِيحَةٌ، وَمِنْهَا قَوْلُ أُمَيَّةَ بْنِ أَبِي الصَّلْتِ:
Bu görüşü En'âm Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَآتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ } “Hasat günü de onun hakkını (öşrünü) verin” [En'âm, 6/141] buyruğunu açıklarken izah etmiştik. Bu ayette zekât ile kastedilenin, nefislerin şirk ve günah kirlerinden arındırıldığı ameller dışında [bir mana] olduğuna şu gerekçeyle de delil getirilebilir: Zira zekâtın anlamını buna hamledecek olursak, bu surenin başında zikredilen müminlerin bütün sıfatlarını kapsar ve onlarla birlikte bir tekrar gibi olur; oysa usulde kararlaştırıldığı üzere manayı te'sise (yeni bir hüküm bildirmeye) ve bağımsızlığa hamletmek diğerinden daha evladır. Nitekim bunu Nahl Suresi'nde Yüce Allah'ın: { فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً } “...ona mutlaka tertemiz bir hayat yaşatırız...” [Nahl, 16/97] buyruğunu açıklarken izah etmiştik. Bunun mal zekâtı olduğunu söyleyenler: Fâ'ilûn (فَاعِلُونَ) yani ödeyenlerdir, demişlerdir. Onlar şöyle demiştir: Bu, bilinen fasih bir dildir; Ümeyye b. Ebi's-Salt'ın şu sözü de bundandır:
16900. Metin
الْمُطْعِمُونَ الطَّعَامَ فِي السَّنَةِ الْأَزْ ... مَةِ وَالْفَاعِلُونَ لِلزَّكَوَاتِ
Kıtlık yılında yemek yedirenler... Ve zekâtları yapanlar (ödeyenler).
16901. Metin
وَهُوَ وَاضِحٌ، بِحَمْلِ الزَّكَاةِ عَلَى الْمَعْنَى الْمَصْدَرِيِّ بِمَعْنَى التَّزْكِيَةِ لِلْمَالِ ; لِأَنَّهَا فِعْلُ الْمُزَكِّي كَمَا هُوَ وَاضِحٌ، وَلَا شَكَّ أَنَّ تَطْهِيرَ النَّفْسِ بِأَعْمَالِ الْبِرِّ، وَدَفْعِ زَكَاةِ الْمَالِ كِلَاهُمَا مِنْ صِفَاتِ الْمُؤْمِنِينَ الْمُفْلِحِينَ الْوَارِثِينَ الْجَنَّةَ.
Zekât kelimesi, malı arındırma (tezkiye) anlamında masdar manasına hamledildiğinde bu [anlam] açıktır; çünkü açık olduğu üzere bu, zekât verenin (müzekkînin) fiilidir. Kuşkusuz iyilik amelleriyle nefsin arındırılması ve mal zekâtının verilmesi, her ikisi de cennete vâris olacak kurtuluşa ermiş müminlerin sıfatlarındandır.
16902. Metin
وَقَدْ قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ ﵀: وَقَدْ يُحْتَمَلُ أَنَّ الْمُرَادَ بِالزَّكَاةِ هَا هُنَا: زَكَاةُ النَّفْسِ مِنَ الشِّرْكِ، وَالدَّنَسِ إِلَى أَنْ قَالَ وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ كِلَا الْأَمْرَيْنِ مُرَادًا وَهُوَ زَكَاةُ النُّفُوسِ، وَزَكَاةُ الْأَمْوَالِ فَإِنَّهُ مِنْ جُمْلَةِ زَكَاةِ النُّفُوسِ، وَالْمُؤْمِنُ الْكَامِلُ هُوَ الَّذِي يَفْعَلُ هَذَا وَهَذَا وَاللَّهُ أَعْلَمُ، اهـ مِنْهُ.
İbn Kesîr —rahimehullâh— şöyle demiştir: «Burada zekât ile kastedilenin nefsin şirkten ve kirden arındırılması olması muhtemeldir...» Sözün devamında şöyle demiştir: «Her iki hususun da kastedilmiş olması muhtemeldir; yani hem nefislerin zekâtı (arınması) hem de malların zekâtıdır. Çünkü o da nefislerin arınması cümlesindendir. Kâmil mümin ise bunu da onu da yapan kimsedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.» Ondan [nakil] bitti.
16903. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ، ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَاتِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ مِنْ صِفَاتِ الْمُؤْمِنِينَ الْمُفْلِحِينَ الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ وَيَخْلُدُونَ فِيهَا حِفْظَهُمْ لِفُرُوجِهِمْ أَيْ: مِنَ اللِّوَاطِ وَالزِّنَى، وَنَحْوِ ذَلِكَ، وَبَيَّنَ أَنَّ
Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ } “Onlar ki, ırzlarını korurlar; ancak eşleri ve cariyeleri (ellerinin altında bulunanlar) müstesnadır, bundan dolayı kınanmazlar. Artık kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir” buyruğu. [Allah] -celle ve 'alâ-, bu kerim ayetlerde Firdevs cennetine vâris olup orada ebedî kalacak olan kurtuluşa ermiş müminlerin sıfatlarından birinin de ırzlarını/iffetlerini korumaları olduğunu zikretmiştir; yani livatadan, zinadan ve benzerlerinden [korumalarıdır]. Ve beyan etmiştir ki,
16904. Metin
حِفْظَهُمْ فُرُوجَهُمْ، لَا يَلْزَمُهُمْ عَنْ نِسَائِهِمُ الَّذِينَ مَلَكُوا الِاسْتِمْتَاعَ بِهِنَّ بِعَقْدِ الزَّوَاجِ أَوْ بِمِلْكِ الْيَمِينِ، وَالْمُرَادُ بِهِ التَّمَتُّعُ بِالسَّرَارِي، وَبَيَّنَ أَنَّ مَنْ لَمْ يَحْفَظْ فَرْجَهُ عَنْ زَوْجِهِ أَوْ سُرِّيَّتِهِ لَا لَوْمَ عَلَيْهِ، وَأَنَّ مَنِ ابْتَغَى تَمَتُّعًا بِفَرْجِهِ، وَرَاءَ ذَلِكَ غَيْرَ الْأَزْوَاجِ وَالْمَمْلُوكَاتِ فَهُوَ مِنَ الْعَادِينَ أَيِ: الْمُعْتَدِينَ الْمُتَعَدِّينَ حُدُودَ اللَّهِ، الْمُجَاوِزِينَ مَا أَحَلَّهُ اللَّهُ إِلَى مَا حَرَّمَهُ.
onların ırzlarını korumaları; nikâh akdi veya mülkiyet yoluyla kendileriyle beraber olma hakkına sahip oldukları kadınlarına karşı gerekmez. Bundan maksat cariyelerle birlikteliktir. Ayrıca eşine veya cariyesine karşı ırzını korumayan kimsenin kınanmayacağını; eşler ve cariyeler dışında bunun ötesinde cinsel bir haz arayan kimsenin ise haddi aşanlardan, yani haddi tecavüz eden, Allah'ın sınırlarını çiğneyen, Allah'ın helal kıldığını aşıp haram kıldığına geçen kimselerden olduğunu beyan etmiştir.
16905. Metin
وَبَيَّنَ مَعْنَى الْعَادِينَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي قَوْمِ لُوطٍ: أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ [٢٦ \ ١٦٥ - ١٦٦] وَهَذَا الَّذِي ذَكَرَهُ هُنَا ذَكَرَهُ أَيْضًا فِي سُورَةِ سَأَلَ سَائِلٌ ; لِأَنَّهُ قَالَ فِيهَا فِي الثَّنَاءِ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ [٧٠ \ ٢٩ - ٣١] .
Bu ayette geçen «âdûn» (haddi aşanlar) ifadesinin anlamını, Yüce Allah'ın Lût kavmi hakkındaki şu buyruğu açıklamaktadır: { أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ } “İnsanlar arasından erkeklere mi gidiyorsunuz? Ve Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz! Bilakis siz haddi aşan bir kavimsiniz” [Şu'arâ, 26/165-166]. Burada zikrettiği bu hususu, Meâric (Se'ele sâilün) Suresi'nde de zikretmiştir; zira orada müminleri överken şöyle buyurmuştur: { وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ } “Onlar ki, ırzlarını korurlar; ancak eşleri ve cariyeleri (ellerinin altında bulunanlar) müstesnadır, bundan dolayı kınanmazlar. Artık kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir” [Meâric, 70/29-31].
16906. Metin
مَسَائِلُ تَتَعَلَّقُ بِهَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ
Bu Kerim Ayetle İlgili Meseleler
16907. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّ مَا فِي قَوْلِهِ: أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ [٢٣ \ ٦] مِنْ صِيَغِ الْعُمُومِ، وَالْمُرَادُ بِهَا مَنْ وَهِيَ مِنْ صِيغَ الْعُمُومِ، فَآيَةُ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ [٢٣ \ ١] وَآيَةُ سَأَلَ سَائِلٌ [٧٠ \ ١] تَدُلُّ بِعُمُومِهَا الْمَدْلُولِ عَلَيْهِ بِلَفْظَةِ مَا، فِي قَوْلِهِ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فِي الْمَوْضِعَيْنِ عَلَى جَوَازِ جَمْعِ الْأُخْتَيْنِ بِمِلْكِ الْيَمِينِ فِي التَّسَرِّي بِهِمَا مَعًا لِدُخُولِهِمَا فِي عُمُومِ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ وَبِهَذَا قَالَ دَاوُدُ الظَّاهِرِيُّ، وَمَنْ تَبِعَهُ: وَلَكِنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ [٤ \ ٢٣] يَدُلُّ بِعُمُومِهِ عَلَى مَنْعِ جَمْعِ الْأُخْتَيْنِ بِمِلْكِ الْيَمِينِ ; لِأَنَّ الْأَلِفَ وَاللَّامَ فِي الْأُخْتَيْنِ صِيغَةُ عُمُومٍ، تَشْمَلُ كُلَّ أُخْتَيْنِ، سَوَاءٌ كَانَتَا بِعَقْدٍ أَوْ مِلْكِ يَمِينٍ وَلِذَا قَالَ عُثْمَانُ ﵁، لَمَّا سُئِلَ عَنْ جَمْعِ الْأُخْتَيْنِ بِمِلْكِ الْيَمِينِ: أَحَلَّتْهُمَا آيَةٌ، وَحَرَّمَتْهُمَا أُخْرَى يَعْنِي بِالْآيَةِ الْمُحَلِّلَةِ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ وَبِالْمُحَرِّمَةِ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ.
Birinci Mesele: Bil ki: { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } “Yahut cariyeleri (ellerinin altında bulunanlar)” [Mü'minûn, 23/6] buyruğundaki "mâ" (مَا) umûm ifade eden sîgalardandır (lafızlardandır) ve bununla akıllı varlıklar için olan "men" (مَنْ) kastedilmiştir ki o da umûm sîgalarındandır. Dolayısıyla Mü'minûn Suresi'ndeki ayet ile Meâric Suresi'ndeki ayet, her iki yerdeki: { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ifadesindeki "mâ" lafzının delalet ettiği umûmu gereği, iki kız kardeşin: { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ifadesinin umumuna dâhil olmasından ötürü, mülkiyet yoluyla cariye olarak ikisinin bir arada nikâhlanıp istifraş edilmesinin (birlikte bulunulmasının) caiz olduğuna delalet etmektedir. Dâvûd ez-Zâhirî ve ona tâbi olanlar bu görüşü savunmuştur. Ne var ki Yüce Allah'ın: { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } “...ve iki kız kardeşi bir arada almanız (haram kılındı)...” [Nisâ, 4/23] buyruğu, umumiyetiyle mülkiyet yoluyla iki kız kardeşin bir arada birleştirilmesinin yasaklığına delalet eder; zira "el-uhteyn" (الْأُخْتَيْنِ) lafzındaki elif-lâm takısı umûm sîgasıdır ve ister nikâh akdiyle ister mülkiyetle olsun her iki kız kardeşi kapsar. Nitekim Osmân radıyallâhu anh, mülkiyet yoluyla iki kız kardeşin birleştirilmesi sorulduğunda: «Onları bir ayet helal kıldı, diğeri ise haram kıldı» demiştir. Helal kılan ayetle: { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } kavlini, haram kılan ayetle de: { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } kavlini kastetmiştir.
16908. Metin
وَقَدْ أَوْضَحْنَا هَذِهِ الْمَسْأَلَةَ فِي كِتَابِنَا «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» وَسَنَذْكُرُ هُنَا إِنْ شَاءَ اللَّهُ الْمُهِمَّ مِمَّا ذَكَرْنَا فِيهِ وَنَزِيدُ مَا تَدْعُو الْحَاجَةُ إِلَى زِيَادَتِهِ.
Bu meseleyi «Def‘u Îhâmi'l-Iztırâb ‘an Âyâti'l-Kitâb» adlı kitabımızda açıklamıştık; burada da inşallah orada zikrettiklerimizin mühim kısımlarını zikredecek ve eklenmesine ihtiyaç duyulan hususları ilave edeceğiz.
16909. Metin
وَحَاصِلُ تَحْرِيرِ الْمَقَامِ فِي ذَلِكَ: أَنَّ الْآيَتَيْنِ الْمَذْكُورَتَيْنِ بَيْنَهُمَا عُمُومٌ، وَخُصُوصٌ مِنْ وَجْهٍ، يَظْهَرُ لِلنَّاظِرِ تَعَارُضُهُمَا فِي الصُّورَةِ الَّتِي يَجْتَمِعَانِ فِيهَا كَمَا قَالَ عُثْمَانُ ﵁: أَحَلَّتْهُمَا آيَةٌ، وَحَرَّمَتْهُمَا أُخْرَى وَإِيضَاحُهُ أَنَّ آيَةَ: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ تَنْفَرِدُ عَنْ آيَةِ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فِي الْأُخْتَيْنِ الْمَجْمُوعِ بَيْنَهُمَا، بِعَقْدِ نِكَاحٍ
Bu konudaki meselenin tahkikinin özeti şudur: Zikredilen iki ayet arasında umum-husus min vech (bir açıdan genel, bir açıdan özel olma) ilişkisi vardır; bu sebeple ikisinin birleştiği surette bakan kimseye bir tearuz (çelişki) görünür; nitekim Osmân radıyallâhu anh: «Onları bir ayet helal kıldı, diğeri haram kıldı» demiştir. Bunun izahı şudur: { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } ayeti, nikâh akdiyle bir araya getirilen iki kız kardeş konusunda { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ayetinden ayrışır;
16910. Metin
وَتَنْفَرِدُ آيَةُ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فِي الْأَمَةِ الْوَاحِدَةِ، أَوِ الْأَمَتَيْنِ اللَّتَيْنِ لَيْسَتَا بِأُخْتَيْنِ، وَيَجْتَمِعَانِ فِي الْجَمْعِ بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ، فَعُمُومُ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ يَقْتَضِي تَحْرِيمَهُ، وَعُمُومُ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ يَقْتَضِي إِبَاحَتَهُ، وَإِذَا تَعَارَضَ الْأَعَمَّانِ مِنْ وَجْهٍ فِي الصُّورَةِ الَّتِي يَجْتَمِعَانِ فِيهَا وَجَبَ التَّرْجِيحُ بَيْنَهُمَا، وَالرَّاجِحُ مِنْهُمَا، يُقَدَّمُ وَيُخَصَّصُ بِهِ عُمُومُ الْآخَرِ، كَمَا أَشَارَ لَهُ فِي مَرَاقِي السُّعُودِ بِقَوْلِهِ:
{ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ayeti ise tek bir cariye veya kız kardeş olmayan iki cariye konusunda ayrışır. Her ikisi de [mülkiyetle] iki kız kardeşin birleştirilmesi meselesinde birleşirler. Bu durumda { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } ayetinin umumu bunun haramlığını gerektirirken, { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ayetinin umumu mübahlığını gerektirir. Bir açıdan daha genel olan iki delil (el-e'ammâni min vech) birleştikleri surette tearuz ettiğinde, aralarında tercih yapmak (tercih) vacip olur. İkisinden racih olanı öne geçirilir ve onunla diğerinin umumu tahsis edilir; nitekim Merâkı's-Su'ûd müellifi şu sözüyle buna işaret etmiştir:
16911. Metin
وَإِنْ يَكُ الْعُمُومُ مِنْ وَجْهٍ ظَهَرْ ... فَالْحُكْمُ بِالتَّرْجِيحِ حَتْمًا مُعْتَبَرْ
Eğer umum min vech ortaya çıkarsa... Tercihle hükmetmek kesinlikle muteberdir.
16912. Metin
وَإِذَا عَلِمْتَ ذَلِكَ فَاعْلَمْ أَنَّ عُمُومَ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ مُرَجَّحٌ مِنْ خَمْسَةِ أَوْجُهٍ عَلَى عُمُومِ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ:
Bunu bildiğinde bil ki, { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } ayetinin umumu, beş açıdan { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ayetinin umumuna tercih edilir (racihtir):
16913. Metin
الْأَوَّلُ: مِنْهَا أَنَّ عُمُومَ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ نَصٌّ فِي مَحَلِّ الْمُدْرَكِ الْمَقْصُودِ بِالذَّاتِ ; لِأَنَّ السُّورَةَ سُورَةُ النِّسَاءِ: وَهِيَ الَّتِي بَيَّنَ اللَّهُ فِيهَا مَنْ تَحِلُّ مِنْهُنَّ، وَمَنْ لَا تَحِلُّ، وَآيَةُ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فِي الْمَوْضِعَيْنِ لَمْ تُذْكَرْ مِنْ أَجْلِ تَحْرِيمِ النِّسَاءِ، وَلَا تَحْلِيلِهِنَّ بَلْ ذَكَرَ اللَّهُ صِفَاتِ الْمُؤْمِنِينَ الَّتِي يَدْخُلُونَ بِهَا الْجَنَّةَ، فَذَكَرَ مِنْ جُمْلَتِهَا حِفْظَ الْفَرْجِ، فَاسْتَطْرَدَ أَنَّهُ لَا يَلْزَمُ حِفْظُهُ عَنِ الزَّوْجَةِ وَالسُّرِّيَّةِ. وَقَدْ تَقَرَّرَ فِي الْأُصُولِ: أَنَّ أَخْذَ الْأَحْكَامِ مِنْ مَظَانِّهَا أَوْلَى مِنْ أَخْذِهَا، لَا مِنْ مَظَانِّهَا.
Bunlardan birincisi: { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } ayetinin umumu, bizzat kastedilen hüküm mahallinde bir nastır. Çünkü bu sure Nisâ Suresi'dir ve bu sure Allah'ın kadınlardan kimlerin helal kimlerin haram olduğunu beyan ettiği suredir. Her iki yerdeki { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ayeti ise kadınların haram veya helal kılınması maksadıyla zikredilmemiştir; bilakis Allah müminlerin cennete girmelerine vesile olan sıfatlarını zikretmiş ve bu meyanda ırzın korunmasını anmış, ardından istitraden (konu gereği yeri gelmişken) eş ve cariyelere karşı ırzı korumanın gerekmediğini belirtmiştir. Usulde kararlaştırılmıştır ki: Hükümleri asıl kaynaklarından (kendi bağlamlarından) almak, asıl bağlamı dışından almaktan daha evladır.
16914. Metin
الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ آيَةَ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ لَيْسَتْ بَاقِيَةً عَلَى عُمُومِهَا بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ ; لِأَنَّ الْأُخْتَ مِنَ الرَّضَاعِ لَا تَحِلُّ بِمِلْكِ الْيَمِينِ، إِجْمَاعًا لِلْإِجْمَاعِ عَلَى أَنَّ عُمُومَ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ يُخَصِّصُهُ عُمُومُ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ [٤ \ ٢٣] وَمَوْطُوءَةُ الْأَبِ لَا تَحِلُّ بِمِلْكِ الْيَمِينِ إِجْمَاعًا، لِلْإِجْمَاعِ عَلَى أَنَّ عُمُومَ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ يُخَصِّصُهُ عُمُومُ وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ الْآيَةَ [٤ \ ٢٢] ، وَالْأَصَحُّ عِنْدَ الْأُصُولِيِّينَ فِي تَعَارُضِ الْعَامِّ الَّذِي دَخَلَهُ التَّخْصِيصُ، مَعَ الْعَامِّ الَّذِي لَمْ يَدْخُلُهُ التَّخْصِيصُ: هُوَ تَقْدِيمُ الَّذِي لَمْ يَدْخُلْهُ التَّخْصِيصُ، وَهَذَا هُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ أَهْلِ الْأُصُولِ، وَلَمْ أَعْلَمْ أَحَدًا خَالَفَ فِيهِ، إِلَّا صَفِيَّ الدِّينِ الْهِنْدِيَّ، وَالسُّبْكِيَّ.
İkinci vecih: { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ayeti Müslümanların icmasıyla umumiyeti üzere kalmamıştır; zira süt kız kardeş mülkiyet yoluyla icmaen helal değildir; çünkü { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ayetinin umumunun { وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ } “...sütkardeşleriniz...” [Nisâ, 4/23] ayetinin umumuyla tahsis edildiği hususunda icma vardır. Babanın cinsel ilişkide bulunduğu kadın da mülkiyet yoluyla icmaen helal değildir; çünkü { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ayetinin umumunun { وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ } “Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın...” [Nisâ, 4/22] ayetinin umumuyla tahsis edildiği konusunda icma vardır. Usulcülere göre tahsis girmiş olan genel lafız (âm) ile tahsis girmemiş genel lafız çatıştığında en sahih olan görüş: Tahsis girmemiş olanın öne geçirilmesidir. Usul ehlinin cumhurunun görüşü budur; Safiyyüddîn el-Hindî ve es-Sübkî dışında buna muhalefet eden bir kimse bilmiyorum.
16915. Metin
وَحُجَّةُ الْجُمْهُورِ أَنَّ الْعَامَّ الْمُخَصَّصَ، اخْتَلَفَ فِي كَوْنِهِ حُجَّةً فِي الْبَاقِي، بَعْدَ التَّخْصِيصِ، وَالَّذِينَ قَالُوا: هُوَ حُجَّةٌ فِي الْبَاقِي، قَالَ جَمَاعَةٌ مِنْهُمْ: هُوَ مَجَازٌ فِي الْبَاقِي، وَمَا اتُّفِقَ عَلَى أَنَّهُ حُجَّةٌ، وَأَنَّهُ حَقِيقَةٌ، وَهُوَ الَّذِي لَمْ يَدْخُلْهُ التَّخْصِيصُ أَوْلَى مِمَّا اخْتُلِفَ فِي حُجِّيَّتِهِ، وَهَلْ هُوَ حَقِيقَةٌ، أَوْ مَجَازٌ؟ وَإِنْ كَانَ الصَّحِيحَ: أَنَّهُ حُجَّةٌ فِي الْبَاقِي، وَحَقِيقَةٌ فِيهِ ;
Cumhurun hücceti şudur: Tahsis edilmiş âm lafzın tahsisten sonra geride kalan fertlerinde hüccet (delil) olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Kalan fertlerde hüccet olduğunu söyleyenlerin içinden bir topluluk da: O, kalan fertlerde mecazdır demiştir. Hüccet ve hakikat olduğu üzerinde ittifak edilen lafız —ki bu tahsis girmemiş olandır—, hüccet oluşunda ve hakikat mi yoksa mecaz mı olduğunda ihtilaf edilen lafızdan daha evladır; her ne kadar sahih olan, onun kalan fertlerde hüccet ve hakikat olması ise de.
16916. Metin
لِأَنَّ مُطْلَقَ حُصُولِ الْخِلَافِ فِيهِ يَكْفِي فِي تَرْجِيحِ غَيْرِهِ عَلَيْهِ، وَأَمَّا حُجَّةُ صَفِيِّ الدِّينِ الْهِنْدِيِّ وَالسُّبْكِيِّ، عَلَى تَقْدِيمِ الَّذِي دَخَلَهُ التَّخْصِيصُ فَهِيَ أَنَّ الْغَالِبَ فِي الْعَامِّ التَّخْصِيصُ، وَالْحَمْلُ عَلَى الْغَالِبِ أَوْلَى، وَأَنَّ مَا دَخَلَهُ التَّخْصِيصُ يَبْعُدُ تَخْصِيصُهُ مَرَّةً أُخْرَى، بِخِلَافِ الْبَاقِي عَلَى عُمُومِهِ.
Çünkü onun hakkında mutlak olarak ihtilafın varlığı, başkasının ona tercih edilmesi için yeterlidir. Safiyyüddîn el-Hindî ve es-Sübkî'nin tahsis girenin öne geçirilmesine dair delili ise şudur: Âm (genel) lafızda galip olan tahsis edilmesidir ve galip olana hamletmek daha evladır; ayrıca tahsis giren bir lafzın bir kez daha tahsis edilmesi uzaktır, umumiyeti üzere kalan ise böyle değildir.
16917. Metin
الْوَجْهُ الثَّالِثُ: أَنَّ عُمُومَ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ غَيْرُ وَارِدٍ فِي مَعْرِضِ مَدْحٍ وَلَا ذَمٍّ وَعُمُومَ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ وَارِدٌ فِي مَعْرِضِ مَدْحِ الْمُتَّقِينَ، وَالْعَامُّ الْوَارِدُ فِي مَعْرِضِ الْمَدْحِ أَوِ الذَّمِّ.
Üçüncü vecih: { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } “...iki kız kardeşi bir arada almanız...” [ifadesinin] umumu ne övgü ne de yergi sadedinde varit olmuştur; { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } “...yahut sahip oldukları cariyeler...” [ifadesinin] umumu ise takva sahiplerini övgü sadedinde varit olmuştur. Övgü veya yergi sadedinde varit olan âm (genel) lafza gelince;
16918. Metin
اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي اعْتِبَارِ عُمُومِهِ، فَأَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ: عَلَى أَنَّ عُمُومَهُ مُعْتَبَرٌ ; كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ [٨٢ \ ١٣ - ١٤] فَإِنَّهُ يَعُمُّ كُلَّ بَرٍّ مَعَ أَنَّهُ لِلْمَدْحِ، وَكُلَّ فَاجِرٍ مَعَ أَنَّهُ لِلذَّمِّ قَالَ فِي مَرَاقِي السُّعُودِ:
Âlimler onun umumunun muteber olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Âlimlerin çoğuna göre onun umumu muteberdir; nitekim Yüce Allah'ın: { إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ } “Şüphesiz iyiler nimet içindedirler; günahkârlar ise cehennemdedirler.” [İnfitâr, 82/13-14] ayetinde olduğu gibi. Zira övgü için olmasına rağmen her iyi kimseyi, yergi için olmasına rağmen her günahkâr kimseyi kapsamaktadır. Merâkı's-Su'ûd müellifi şöyle demiştir:
16919. Metin
وَمَا أَتَى لِلْمَدْحِ أَوْ لِلذَّمِّ ... يَعُمُّ عِنْدَ جُلِّ أَهْلِ الْعِلْمِ
Övgü yahut yergi için gelen lafız... İlim ehlinin çoğuna göre umum ifade eder.
16920. Metin
وَخَالَفَ فِي ذَلِكَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ مِنْهُمُ: الْإِمَامُ الشَّافِعِيُّ ﵀، قَائِلًا: إِنَّ الْعَامَّ الْوَارِدَ فِي مَعْرِضِ الْمَدْحِ، أَوِ الذَّمِّ لَا عُمُومَ لَهُ ; لِأَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْهُ الْحَثُّ فِي الْمَدْحِ وَالزَّجْرِ فِي الذَّمِّ، وَلِذَا لَمْ يَأْخُذِ الْإِمَامُ الشَّافِعِيُّ بِعُمُومِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ [٩ \ ٣٤] فِي الْحُلِيِّ الْمُبَاحِ ; لِأَنَّ الْآيَةَ سِيقَتْ لِلذَّمِّ، فَلَا تَعُمُّ عِنْدَهُ الْحُلِيَّ الْمُبَاحَ.
Bazı âlimler ise buna muhalefet etmişlerdir; bunlardan biri İmam Şâfiî rahimehullâh'tır. O şöyle demiştir: Övgü yahut yergi sadedinde varit olan âm lafzın umumu yoktur; çünkü ondan maksat övgüde teşvik, yergide ise sakındırmadır. Bundan dolayı İmam Şâfiî, Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ } “...Altını ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar...” [Tevbe, 9/34] kavlinin umumunu mubah olan ziynet eşyası hakkında [genel] kabul etmemiştir; zira ayet kınama amacıyla sevk edilmiştir, dolayısıyla ona göre mubah ziyneti kapsamaz.
16921. Metin
وَإِذَا عَلِمْتَ ذَلِكَ، فَاعْلَمْ أَنَّ الْعَامَّ الَّذِي لَمْ يَقْتَرِنْ بِمَا يَمْنَعُ اعْتِبَارَ عُمُومِهِ أَوْلَى مِنَ الْمُقْتَرِنِ بِمَا يَمْنَعُ اعْتِبَارَ عُمُومِهِ، عِنْدَ بَعْضِ الْعُلَمَاءِ.
Bunu bildiğinde bil ki, bazı âlimlere göre umumunun muteber olmasına engel teşkil edecek bir karineye bitişik olmayan âm lafız, umumunun muteber olmasına engel teşkil edecek bir karineye bitişik olan âm lafızdan daha evladır.
16922. Metin
الْوَجْهُ الرَّابِعُ: أَنَّا لَوْ سَلَّمْنَا الْمُعَارَضَةَ بَيْنَ الْآيَتَيْنِ، فَالْأَصْلُ فِي الْفُرُوجِ التَّحْرِيمُ، حَتَّى يَدُلُّ دَلِيلٌ لَا مُعَارِضَ لَهُ عَلَى الْإِبَاحَةِ.
Dördüncü vecih: İki ayet arasında bir çatışma olduğunu kabul etsek bile, cinsel birliktelikte asıl olan haramlıktır; ta ki mubahlığına dair zıddı olmayan bir delil bulununcaya kadar.
16923. Metin
الْوَجْهُ الْخَامِسُ: أَنَّ الْعُمُومَ الْمُقْتَضِيَ لِلتَّحْرِيمِ أَوْلَى مِنَ الْمُقْتَضِي لِلْإِبَاحَةِ ; لِأَنَّ تَرْكَ مُبَاحٍ أَهْوَنُ مِنَ ارْتِكَابِ حَرَامٍ.
Beşinci vecih: Haramlığı gerektiren umum, mubahlığı gerektiren umumdan daha evladır; çünkü mubah olanı terk etmek, haram olanı işlemekten daha hafiftir.
16924. Metin
فَهَذِهِ الْأَوْجُهُ الْخَمْسَةُ يُرَدُّ بِهَا اسْتِدْلَالُ دَاوُدَ الظَّاهِرِيِّ، وَمَنْ تَبِعَهُ عَلَى إِبَاحَتِهِ جَمْعَ الْأُخْتَيْنِ بِمِلْكِ الْيَمِينِ، مُحْتَجًّا بِقَوْلِهِ: أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ وَلَكِنَّ دَاوُدَ يَحْتَجُّ بِآيَةٍ أُخْرَى يَعْسُرُ التَّخَلُّصُ مِنَ الِاحْتِجَاجِ بِهَا، بِحَسَبِ الْمُقَرَّرِ فِي أُصُولِ الْفِقْهِ الْمَالِكِيِّ وَالشَّافِعِيِّ وَالْحَنْبَلِيِّ، وَإِيضَاحُ ذَلِكَ أَنَّ الْمُقَرَّرَ فِي أُصُولِ الْأَئِمَّةِ الثَّلَاثَةِ الْمَذْكُورِينَ أَنَّهُ إِنْ وَرَدَ اسْتِثْنَاءٌ
İşte bu beş vecihle Dâvûd ez-Zâhirî ve { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } “...yahut sahip oldukları cariyeler...” kavlini delil getirerek mülkiyet yoluyla iki kız kardeşin bir arada bulundurulmasını mubah gören tabilerinin istidlali reddedilir. Ancak Dâvûd, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî fıkıh usulünde yerleşik kurallara göre istidlalinden kurtulması güç olan başka bir ayetle delil getirmektedir. Şöyle ki: Adı geçen üç mezhep imamının usulünde yerleşik olan kurala göre bir istisna,
16925. Metin
بَعْدَ جُمَلٍ مُتَعَاطِفَةٍ، أَوْ مُفْرَدَاتٍ مُتَعَاطِفَةٍ، أَنَّ الِاسْتِثْنَاءَ الْمَذْكُورَ يَرْجِعُ لِجَمِيعِهَا خِلَافًا لِأَبِي حَنِيفَةَ الْقَائِلِ يَرْجِعُ إِلَى الْجُمْلَةِ الْأَخِيرَةِ فَقَطْ، قَالَ فِي مَرَاقِي السُّعُودِ:
birbirine atfedilmiş cümlelerin veya müfred kelimelerin ardından gelirse, söz konusu istisna —sadece son cümleye döneceğini söyleyen Ebû Hanîfe'nin aksine— hepsine döner. Merâkı's-Su'ûd müellifi şöyle demiştir:
16926. Metin
وَكُلُّ مَا يَكُونُ فِيهِ الْعَطْفُ ... مِنْ قَبْلِ الِاسْتِثْنَا فَكُلًّا يَقْفُو
İstisnadan önce atıf bulunan her yerde istisna hepsini takip eder.
16927. Metin
دُونَ دَلِيلِ الْعَقْلِ أَوْ ذِي السَّمْعِ
Akli veya nakli bir delil bulunmadıkça,
16928. Metin
، إِلَخْ.
vb.
16929. Metin
وَإِذَا عَلِمْتَ أَنَّ الْمُقَرَّرَ فِي أُصُولِ الْأَئِمَّةِ الثَّلَاثَةِ الْمَذْكُورِينَ رُجُوعُ الِاسْتِثْنَاءِ لِكُلِّ الْمُتَعَاطِفَاتِ، وَأَنَّهُ لَوْ قَالَ الْوَاقِفُ فِي صِيغَةِ وَقْفِهِ: هُوَ وَقْفٌ عَلَى بَنِي تَمِيمٍ وَبَنِي زُهْرَةَ وَالْفُقَرَاءِ إِلَّا الْفَاسِقَ مِنْهُمْ، أَنَّهُ يَخْرُجُ مِنَ الْوَقْفِ فَاسِقُ الْجَمِيعِ لِرُجُوعِ الِاسْتِثْنَاءِ إِلَى الْجَمِيعِ، وَأَنَّ أَبَا حَنِيفَةَ وَحْدَهُ هُوَ الْقَائِلُ بِرُجُوعِهِ إِلَى الْجُمْلَةِ الْأَخِيرَةِ فَقَطْ، وَلِذَلِكَ لَمْ يَقْبَلْ شَهَادَةَ الْقَاذِفِ، وَلَوْ تَابَ وَأَصْلَحَ، وَصَارَ أَعْدَلَ أَهْلِ زَمَانِهِ ; لِأَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا [٢٤ \ ٤ - ٥] يَرْجِعُ عِنْدَهُ الِاسْتِثْنَاءُ فِيهِ لِلْأَخِيرَةِ فَقَطْ وَهِيَ وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا أَيْ: فَقَدْ زَالَ عَنْهُمُ اسْمُ الْفِسْقِ، وَلَا يُقْبَلُ رُجُوعُهُ ; لِقَوْلِهِ تَعَالَى وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا، فَاقْبَلُوا شَهَادَتَهُمْ بَلْ يَقُولُ: لَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا مُطْلَقًا بِلَا اسْتِثْنَاءٍ ; لِاخْتِصَاصِ الِاسْتِثْنَاءِ عِنْدَهُ بِالْجُمْلَةِ الْأَخِيرَةِ، وَلَمْ يُخَالِفْ أَبُو حَنِيفَةَ أُصُولَهُ فِي قَوْلِهِ وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ إِلَى قَوْلِهِ: إِلَّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا الْآيَةَ [٢٥ \ ٦٨ - ٧٠] ، فَإِنَّ هَذَا الِاسْتِثْنَاءَ رَاجِعٌ لِجَمِيعِ الْجُمَلِ الْمُتَعَاطِفَةِ قَبْلَهُ عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ، وَغَيْرِهِ.
Zikredilen üç imamın usulünde yerleşik olan kuralın, istisnanın atfedilenlerin hepsine dönmesi olduğunu ve eğer bir vakıf yapan kimse vakfiyesinde: “Bu vakıf Temîmoğulları, Zühreoğulları ve fakirler içindir, ancak onların fasık olanları müstesnadır” derse, istisna hepsine döneceği için hepsinin fasıklarının vakıftan çıkarılacağını; istisnanın sadece son cümleye döneceğini söyleyenin yalnızca Ebû Hanîfe olduğunu; bundan dolayı [Ebû Hanîfe'nin], zina iftirasında bulunan (kâzif) kimse tevbe edip hâlini düzeltse ve zamanının en âdili hâline gelse bile şahitliğini kabul etmediğini; zira Yüce Allah'ın: { وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا } “...onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir. Ancak tevbe edenler müstesnadır...” [Nûr, 24/4-5] ayetindeki istisnanın ona göre yalnızca son cümleye, yani { وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا } “...Onlar fasıkların ta kendileridir. Ancak tevbe edenler müstesnadır...” cümlesine döndüğünü, yani [tevbe edenlerden] yalnızca fısk isminin kalktığını, fakat Yüce Allah'ın { وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا } “...onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin, ancak tevbe edenler hariç, onların şahitliğini kabul edin...” [anlamında] bir dönüşün kabul edilmeyip, istisnanın onun yanında son cümleye has olması sebebiyle: [Kâziflerin] şahitliğini hiçbir istisna olmaksızın mutlak olarak kabul etmeyin dediğini; Ebû Hanîfe'nin: { وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ } ayetinden { إِلَّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا } “...ancak tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen kimseler müstesnadır...” [Furkan, 25/68-70] ayetine kadar olan kısımda usulüne muhalefet etmediğini —nitekim bu istisna Ebû Hanîfe'ye ve diğerlerine göre kendisinden önceki atfedilmiş tüm cümlelere dönmektedir— bildiğinde;
16930. Metin
وَلَكِنَّ أَبَا حَنِيفَةَ لَمْ يُخَالِفْ فِيهِ أَصْلَهُ ; لِأَنَّ الْجُمَلَ الثَّلَاثَ الْمَذْكُورَةَ جُمِعَتْ فِي الْجُمْلَةِ الْأَخِيرَةِ، الَّتِي هِيَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا [٢٥ \ ٦٨] ; لِأَنَّ الْإِشَارَةَ فِي قَوْلِهِ: ذَلِكَ رَاجِعَةٌ إِلَى الشِّرْكِ، وَالْقَتْلِ وَالزِّنَى فِي الْجُمَلِ الْمُتَعَاطِفَةِ قَبْلَهُ فَشَمَلَتِ الْجُمْلَةُ الْأَخِيرَةُ مَعَانِيَ الْجُمَلِ قَبْلَهَا، فَصَارَ رُجُوعُ الِاسْتِثْنَاءِ لَهَا وَحْدَهَا، عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ، عَلَى أَصْلِهِ الْمُقَرَّرِ: مُسْتَلْزِمًا لِرُجُوعِهِ لِلْجَمِيعِ.
Fakat Ebû Hanîfe bunda kendi asıl kuralına muhalefet etmemiştir; çünkü zikredilen üç cümle, { وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ يَلْقَ أَثَامًا } “Kim bunları yaparsa cezasını bulur.” [Furkan, 25/68] olan son cümlede toplanmıştır. Zira: { ذَلِكَ } “bunları” kavlindeki işaret, kendisinden önceki birbirine atfedilmiş cümlelerde geçen şirke, katle ve zinaya dönmektedir. Böylece son cümle, kendisinden önceki cümlelerin anlamlarını kapsamış, dolayısıyla Ebû Hanîfe'ye göre istisnanın yerleşik kuralı gereğince sadece bu son cümleye dönmesi, hepsine dönmesini zorunlu kılmıştır.
16931. Metin
وَإِذَا حَقَّقْتَ ذَلِكَ فَاعْلَمْ أَنَّ دَاوُدَ يَحْتَجُّ لِجَوَازِ جَمْعِ الْأُخْتَيْنِ بِمِلْكِ الْيَمِينِ أَيْضًا
Bunu tahkik ettiğinde bil ki, Dâvûd iki kız kardeşin mülkiyet yoluyla bir arada nikâhlanmasının caiz olduğuna ayrıca şununla da delil getirmektedir:
16932. Metin
بِرُجُوعِ الِاسْتِثْنَاءِ فِي قَوْلِهِ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ لِقَوْلِهِ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ فَيَقُولُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ وَقَوْلُهُ: وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ [٤ \ ٢٤] يَرْجِعُ لِكُلٍّ مِنْهُمَا اسْتِثْنَاءٌ فِي قَوْلِهِ: إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَيَكُونُ الْمَعْنَى: وَحَرَّمَ عَلَيْكُمْ أَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ، إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَلَا يُحَرَّمُ عَلَيْكُمْ فِيهِ الْجَمْعُ بَيْنَهُمَا، وَحُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ، إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ، فَلَا يُحَرَّمُ عَلَيْكُمْ.
{ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ } [ifadesindeki] istisnanın, { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } kavline dönmesiyle delil getirerek şöyle demektedir: Yüce Allah'ın: { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } “...iki kız kardeşi bir arada almanız...” ve: { وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ } “Evli kadınlar da...” [Nisâ, 4/24] kavillerinin her ikisine de { إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ } “...sahip olduğunuz cariyeler müstesnadır...” kavlindeki istisna döner. Buna göre anlam şöyle olur: İki kız kardeşi bir arada almanız size haram kılındı; sahip olduğunuz cariyeler müstesnadır, onlarda ikisini bir arada toplamak size haram kılınmamıştır. Ve evli kadınlar size haram kılındı; sahip olduğunuz cariyeler müstesnadır, onlar size haram kılınmamıştır.
16933. Metin
وَقَدْ أَوْضَحْنَا مَعْنَى الِاسْتِثْنَاءِ مِنَ الْمُحْصَنَاتِ فِي مَحَلِّهِ مِنْ هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ، وَبِهَذَا تَعْلَمُ أَنَّ احْتِجَاجَ دَاوُدَ بِرُجُوعِ الِاسْتِثْنَاءِ فِي قَوْلِهِ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ إِلَى قَوْلِهِ: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ جَارٍ عَلَى أُصُولِ الْمَالِكِيَّةِ وَالشَّافِعِيَّةِ وَالْحَنَابِلَةِ، فَيَصْعُبُ عَلَيْهِمُ التَّخَلُّصُ مِنَ احْتِجَاجِ دَاوُدَ هَذَا.
Muhsanât (evli kadınlar) ifadesinden yapılan istisnanın anlamını bu mübarek kitabın ilgili yerinde açıklamıştık. İşte bununla bilmiş olursun ki, Dâvûd'un { إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ } kavlindeki istisnanın { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } kavline döndüğüne dair istidlali; Mâlikîlerin, Şâfiîlerin ve Hanbelîlerin usul kurallarına uygundur. Dolayısıyla onların Dâvûd'un bu istidlalinden sıyrılmaları zordur.
16934. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ - عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ -: الَّذِي يَظْهَرُ لِي أَنَّ الْجَوَابَ عَنِ اسْتِدْلَالِ دَاوُدَ الْمَذْكُورِ مِنْ وَجْهَيْنِ:
Bu kitabın müellifi —Allah onu affetsin ve bağışlasın— der ki: Bana zahir olan şudur ki, Dâvûd'un zikredilen istidlaline iki vecihten cevap verilir:
16935. Metin
الْأَوَّلُ مِنْهُمَا: أَنَّ فِي الْآيَةِ نَفْسِهَا قَرِينَةً مَانِعَةً مِنْ رُجُوعِ الِاسْتِثْنَاءِ، إِلَى قَوْلِهِ: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ لِمَا قَدَّمْنَا مِنْ أَنَّ قَوْلَهُ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ أَيْ: بِالسَّبْيِ خَاصَّةً مَعَ الْكُفْرِ، وَأَنَّ الْمَعْنَى وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ، إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ أَيْ: وَحُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمُتَزَوِّجَاتُ مِنَ النِّسَاءِ ; لِأَنَّ الْمُتَزَوِّجَةَ لَا تَحِلُّ لِغَيْرِ زَوْجِهَا إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ بِالسَّبْيِ مَعَ الْكُفْرِ فَإِنَّ السَّبْيَ يَرْفَعُ حُكْمَ الزَّوْجِيَّةِ عَنِ الْمَسْبِيَّةِ، وَتَحِلُّ لِسَابِيهَا بَعْدَ الِاسْتِبْرَاءِ كَمَا قَالَ الْفَرَزْدَقُ:
Bunlardan birincisi: Ayetin kendisinde istisnanın { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } kavline dönmesine engel olan bir karine vardır. Zira daha önce açıkladığımız üzere { إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ } kavli, özellikle küfürle birlikte esir alma yoluyla mülkiyeti ifade etmektedir; { وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ } kavlinin anlamı da: Evli kadınlar da size haram kılındı —çünkü evli kadın kocasından başkasına helal olmaz—; ancak küfür hâliyle birlikte esaret yoluyla elinize geçen cariyeler müstesnadır. Çünkü esaret, esir alınan kadından evlilik hükmünü kaldırır ve istibrâdan (rahmin temiz olduğunun anlaşılmasından) sonra onu esir alan kimseye helal olur. Nitekim Ferezdak şöyle demiştir:
16936. Metin
وَذَاتِ حَلِيلٍ أَنَكَحَتْهَا رِمَاحُنَا ... حَلَالٌ لِمَنْ يَبْنِي بِهَا لَمْ تُطَلَّقِ
Ve nice kocalı kadın vardır ki mızraklarımız onu nikâhlamıştır... Onunla gerdeğe giren kimseye boşanmamış olduğu hâlde helaldir.
16937. Metin
وَإِذَا كَانَ مِلْكُ الْيَمِينِ فِي قَوْلِهِ: إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فِي السَّبْيِ خَاصَّةً كَمَا هُوَ مَذْهَبُ الْجُمْهُورِ كَانَ ذَلِكَ مَانِعًا مِنْ رُجُوعِهِ إِلَى قَوْلِهِ: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ ; لِأَنَّ مَحَلَّ النِّزَاعِ فِي مِلْكِ الْيَمِينِ مُطْلَقًا، وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي سُورَةِ النِّسَاءِ أَنَّ قَوْلَ مَنْ قَالَ: إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مُطْلَقًا، وَأَنَّ بَيْعَ الْأَمَةِ طَلَاقُهَا أَنَّهُ خِلَافُ التَّحْقِيقِ، وَأَوْضَحْنَا الْأَدِلَّةَ عَلَى ذَلِكَ.
Cumhurun mezhebinde olduğu gibi Yüce Allah'ın: { إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ } “...sahip olduğunuz cariyeler müstesnadır...” kavlindeki mülkiyet özellikle esarete dair olunca, bu durum onun: { وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْأُخْتَيْنِ } “...iki kız kardeşi bir arada almanız...” kavline dönmesine engel olur. Çünkü niza konusu genel anlamda cariyeler üzerinedir. Nisâ Suresi'nde { إِلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ } ifadesinin mutlak olduğunu ve cariyenin satılmasının boşanması demek olduğunu söyleyenlerin görüşünün tahkike aykırı olduğunu daha önce belirtmiş ve buna dair delilleri açıklamıştık.
16938. Metin
الْوَجْهُ الثَّانِي: هُوَ أَنَّ اسْتِقْرَاءَ الْقُرْآنِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الصَّوَابَ فِي رُجُوعِ الِاسْتِثْنَاءِ لِجَمِيعِ الْجُمَلِ الْمُتَعَاطِفَةِ قَبْلَهُ أَوْ بَعْضِهَا، يَحْتَاجُ إِلَى دَلِيلٍ مُنْفَصِلٍ ; لِأَنَّ الدَّلِيلَ قَدْ يَدُلُّ عَلَى
İkinci vecih: Kur'an'ın tümevarımı (istikrâ) göstermektedir ki, istisnanın kendisinden önceki atfedilmiş cümlelerin hepsine mi yoksa bir kısmına mı döneceği hususunda doğru olan yaklaşım, harici bir delile ihtiyaç duymasıdır. Zira delil bazen onun,
16939. Metin
رُجُوعِهِ لِلْجَمِيعِ أَوْ لِبَعْضِهَا دُونَ بَعْضٍ. وَرُبَّمَا دَلَّ الدَّلِيلُ عَلَى عَدَمِ رُجُوعِهِ لِلْأَخِيرَةِ الَّتِي تَلِيهِ، وَإِذَا كَانَ الِاسْتِثْنَاءُ رُبَّمَا كَانَ رَاجِعًا لِغَيْرِ الْجُمْلَةِ الْأَخِيرَةِ الَّتِي تَلِيهِ، تَبَيَّنَ أَنَّهُ لَا يَنْبَغِي الْحُكْمُ بِرُجُوعِهِ إِلَى الْجَمِيعِ إِلَّا بَعْدَ النَّظَرِ فِي الْأَدِلَّةِ، وَمَعْرِفَةِ ذَلِكَ مِنْهَا. وَهَذَا الْقَوْلُ الَّذِي هُوَ الْوَقْفُ عَنْ رُجُوعِ الِاسْتِثْنَاءِ إِلَى الْجَمِيعِ أَوْ بَعْضِهَا الْمُعَيَّنِ، دُونَ بَعْضٍ، إِلَّا بِدَلِيلٍ مَرْوِيٍّ عَنِ ابْنِ الْحَاجِبِ مِنَ الْمَالِكِيَّةِ، وَالْغَزَالِيِّ مِنَ الشَّافِعِيَّةِ، وَالْآمِدِيِّ مِنَ الْحَنَابِلَةِ، وَاسْتِقْرَاءُ الْقُرْآنِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذَا الْقَوْلَ هُوَ الْأَصَحُّ ; لِأَنَّ اللَّهَ يَقُولُ: فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ الْآيَةَ [٤ \ ٥٩] وَإِذَا رَدَدْنَا هَذِهِ الْمَسْأَلَةَ إِلَى اللَّهِ، وَجَدْنَا الْقُرْآنَ دَالًّا عَلَى صِحَّةِ هَذَا الْقَوْلِ، وَبِهِ يَنْدَفِعُ أَيْضًا اسْتِدْلَالُ دَاوُدَ.
hepsine döndüğünü veya diğerlerine değil de bir kısmına döndüğünü gösterebilir. Hatta bazen delil, hemen bitişiğindeki son cümleye dönmediğini dahi gösterebilir. İstisnanın bazen hemen bitişiğindeki son cümleden başkasına döndüğü sabit olunca, deliller incelenmeden ve bu durum delillerden öğrenilmeden istisnanın hepsine döneceğine hükmetmenin doğru olmadığı açığa çıkar. Bir delil bulunmadıkça istisnanın hepsine veya belirli bir kısmına dönmesi konusunda tevakkuf etmek (kesin hüküm vermemek) şeklindeki bu görüş; Mâlikîlerden İbnü'l-Hâcib'den, Şâfiîlerden Gazzâlî'den ve Hanbelîlerden Âmidî'den rivayet edilmiştir. Kur'an'ın tümevarımı bu görüşün en sahih görüş olduğunu göstermektedir; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ } “...Bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Resûl'e götürün...” [Nisâ, 4/59]. Bu meseleyi Allah'a arz ettiğimizde, Kur'an'ın bu görüşün sıhhatine delalet ettiğini görmekteyiz ve böylece Dâvûd'un istidlali de çürütülmüş olmaktadır.
16940. Metin
فَمِنَ الْآيَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا [٤ \ ٩٢] فَالِاسْتِثْنَاءُ رَاجِعٌ لِلدِّيَةِ، فَهِيَ تَسْقُطُ بِتَصَدُّقِ مُسْتَحِقِّهَا بِهَا، وَلَا يَرْجِعُ لِتَحْرِيرِ الرَّقَبَةِ قَوْلًا وَاحِدًا ; لِأَنَّ تَصَدُّقَ مُسْتَحِقِّ الدِّيَةِ بِهَا لَا يُسْقِطُ كَفَّارَةَ الْقَتْلِ خَطَأً، وَمِنْهَا قَوْلُهُ تَعَالَى: فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا الْآيَةَ [٢٤ \ ٤ - ٥] فَالِاسْتِثْنَاءُ لَا يَرْجِعُ لِقَوْلِهِ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً [٢٤ \ ٤] ; لِأَنَّ الْقَاذِفَ إِذَا تَابَ لَا تُسْقِطُ تَوْبَتُهُ حَدَّ الْقَذْفِ.
Buna delalet eden ayetlerden biri Yüce Allah'ın şu kavlidir: { فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا } “...mümin bir köleyi azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir; ancak onların bağışlaması müstesnadır...” [Nisâ, 4/92]. Buradaki istisna diyete dönmektedir; diyet hak sahibinin bağışlamasıyla düşer. İttifakla köle azat etmeye dönmez; zira diyet hak sahibinin onu bağışlaması, hataen öldürme kefaretini düşürmez. Diğer bir ayet Yüce Allah'ın şu kavlidir: { فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا } “...Onlara seksen celde vurun, ebediyen şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir. Ancak tevbe edenler müstesnadır...” [Nûr, 24/4-5]. Buradaki istisna: { فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً } “...Onlara seksen celde vurun...” [Nûr, 24/4] kavline dönmez; zira zina iftirasında bulunan kimse tevbe ettiğinde tevbesi kazf haddini düşürmez.
16941. Metin
وَمَا يُرْوَى عَنِ الشَّعْبِيِّ مِنْ أَنَّهَا تُسْقِطُهُ، خِلَافُ التَّحْقِيقِ الَّذِي هُوَ مَذْهَبُ جَمَاهِيرِ الْعُلَمَاءِ وَمِنْهَا قَوْلُهُ تَعَالَى: فَإِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا إِلَّا الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ [٤ \ ٨٩ - ٩٠] .
Şa'bî'den [tevbenin haddi] düşüreceğine dair rivayet edilen görüş, cumhur ulemanın mezhebi olan tahkike aykırıdır. Buna delalet eden ayetlerden biri de Yüce Allah'ın şu kavlidir: { فَإِنْ تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا إِلَّا الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ } “...Eğer yüz çevirirlerse, onları nerede bulursanız yakalayın ve öldürün; onlardan hiçbir dost ve yardımcı edinmeyin. Ancak sizinle aralarında anlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar müstesnadır...” [Nisâ, 4/89-90].
16942. Metin
فَالِاسْتِثْنَاءُ فِي قَوْلِهِ: إِلَّا الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَى قَوْمٍ الْآيَةَ لَا يُرْجِعُ قَوْلًا وَاحِدًا، إِلَى الْجُمْلَةِ الْأَخِيرَةِ، الَّتِي تَلِيهِ أَعْنِي قَوْلَهُ تَعَالَى: وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا [٤ \ ٨٩] ; لِأَنَّهُ لَا يَجُوزُ اتِّخَاذُ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ مِنَ الْكُفَّارِ أَبَدًا، وَلَوْ وَصَلُوا إِلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ، وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ، بَلْ الِاسْتِثْنَاءُ رَاجِعٌ لِلْأَخْذِ وَالْقَتْلِ فِي قَوْلِهِ: فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ [٤ \ ٨٩] وَالْمَعْنَى: فَخُذُوهُمْ بِالْأَسْرِ وَاقْتُلُوهُمْ إِلَّا الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ، وَبَيْنَهُمْ مِيثَاقٌ، فَلَيْسَ لَكُمْ أَخْذُهُمْ بِأَسْرٍ، وَلَا قَتْلُهُمْ ; لِأَنَّ الْمِيثَاقَ الْكَائِنَ لِمَنْ وَصَلُوا إِلَيْهِمْ يَمْنَعُ مِنْ أَسْرِهِمْ، وَقَتْلِهِمْ كَمَا اشْتَرَطَهُ هِلَالُ بْنُ عُوَيْمِرٍ الْأَسْلَمِيُّ فِي صُلْحِهِ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ كَمَا ذَكَرُوا أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِيهِ وَفِي سُرَاقَةَ بْنِ مَالِكٍ الْمُدْلَجِيِّ، وَفِي بَنِي جَذِيمَةَ بْنِ عَامِرٍ وَإِذَا كَانَ الِاسْتِثْنَاءُ رُبَّمَا لَمْ يَرْجِعْ لِأَقْرَبِ الْجُمَلِ إِلَيْهِ فِي الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ: الَّذِي هُوَ فِي الطَّرَفِ الْأَعْلَى
Ayet-i kerimedeki: { إِلَّا الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَى قَوْمٍ } “...bir topluluğa sığınanlar müstesnadır...” kavlindeki istisna ittifakla hemen bitişiğindeki son cümleye, yani Yüce Allah'ın: { وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا } “...onlardan hiçbir dost ve yardımcı edinmeyin...” [Nisâ, 4/89] kavline dönmez. Çünkü kâfirlerden —aralarında anlaşma bulunan bir kavme sığınmış olsalar dahi— asla dost ve yardımcı edinmek caiz değildir. Bilakis istisna, { فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ } “...onları yakalayın ve öldürün...” [Nisâ, 4/89] kavlindeki yakalama ve öldürmeye dönmektedir. Anlamı şudur: Onları esir alarak yakalayın ve öldürün; aranızda anlaşma olan bir kavme sığınanlar müstesnadır; onları esir alma ve öldürme hakkınız yoktur. Çünkü sığındıkları kavmin sahip olduğu anlaşma, onların esir alınmasını ve öldürülmesini engeller. Nitekim Hilâl b. Uveymir el-Eslemî'nin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile yaptığı sulhta şart koştuğu gibi; zikrettiklerine göre bu ayet onun, Sürâka b. Mâlik el-Müdlicî ve Benî Cezîme b. Âmir hakkında inmiştir. İstisna, eşsiz bir icaz zirvesinde olan Yüce Kur'an'da,
16943. Metin
مِنَ الْإِعْجَازِ تَبَيَّنَ أَنَّهُ لَيْسَ نَصًّا فِي الرُّجُوعِ إِلَى غَيْرِهَا.
kendisine en yakın cümleye bazen dönmüyorsa, onun başka bir cümleye dönmesi hususunda kat'i bir nass olmadığı açığa çıkar.
16944. Metin
وَمِنْ ذَلِكَ أَيْضًا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إِلَّا قَلِيلًا [٤ \ ٨٣] عَلَى مَا قَالَهُ: جَمَاعَاتٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ ; لِأَنَّهُ لَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعُوا الشَّيْطَانَ، كُلًّا بِدُونِ اسْتِثْنَاءٍ، قَلِيلٍ أَوْ كَثِيرٍ كَمَا تَرَى.
Buna örneklerden biri de müfessirlerden bir grubun belirttiğine göre Yüce Allah'ın şu kavlidir: { وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إِلَّا قَلِيلًا } “...Eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyardınız.” [Nisâ, 4/83]. Zira gördüğün gibi Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, az ya da çok hiçbir istisna olmaksızın hepsi şeytana uyardı.
16945. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِي مَرْجِعِ هَذَا الِاسْتِثْنَاءِ، فَقِيلَ: رَاجِعٌ لِقَوْلِهِ: أَذَاعُوا بِهِ [٤ \ ٨٣] وَقِيلَ: رَاجِعٌ لِقَوْلِهِ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ [٤ \ ٨٣] وَإِذَا لَمْ يَرْجِعْ لِلْجُمْلَةِ الَّتِي تَلِيهِ، لَمْ يَكُنْ نَصًّا فِي رُجُوعِهِ لِغَيْرِهَا.
Bu istisnanın nereye döneceği hususunda ihtilaf etmişlerdir: { أَذَاعُوا بِهِ } “...onu yayıverirler...” [Nisâ, 4/83] kavline döndüğü söylenmiştir. { لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ } “...içlerinden hüküm çıkarabilenler onu elbette bilirlerdi...” [Nisâ, 4/83] kavline döndüğü de söylenmiştir. İstisna hemen bitişiğindeki cümleye dönmediğinde, ondan başkasına döneceğine dair kat'i bir nass olamaz.
16946. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ هَذَا الِاسْتِثْنَاءَ رَاجِعٌ لِلْجُمْلَةِ الَّتِي تَلِيهِ، وَأَنَّ الْمَعْنَى: وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ بِإِرْسَالِ مُحَمَّدٍ ﷺ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ فِي الِاسْتِمْرَارِ، عَلَى مِلَّةِ آبَائِكُمْ مِنَ الْكُفْرِ، وَعِبَادَةِ الْأَوْثَانِ إِلَّا قَلِيلًا كَمَنْ كَانَ عَلَى مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، كَزَيْدِ بْنِ نُفَيْلٍ وَقُسِّ بْنِ سَاعِدَةَ وَوَرَقَةَ بْنِ نَوْفَلٍ، وَأَمْثَالِهِمْ.
Denildi ki: Bu istisna kendisinden hemen önceki cümleye dönmektedir ve anlam şöyledir: Eğer Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in gönderilmesiyle Allah'ın lütfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, cahiliye döneminde İbrahim'in dininde kalan Zeyd b. Nüfeyl, Kuss b. Sâide, Varaka b. Nevfel ve benzerleri gibi pek azı müstesna, babalarınızın küfür ve putperestlik dinini sürdürme hususunda şeytana uyardınız.
16947. Metin
وَذَكَرَ ابْنُ كَثِيرٍ أَنَّ عَبْدَ الرَّزَّاقِ رَوَى عَنْ مَعْمَرٍ عَنْ قَتَادَةَ فِي قَوْلِهِ: لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إِلَّا قَلِيلًا مَعْنَاهُ: لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ كُلًّا، قَالَ: وَالْعَرَبُ تُطْلِقُ الْقِلَّةَ، وَتُرِيدُ بِهَا الْعَدَمَ، وَاسْتَدَلَّ قَائِلُ هَذَا الْقَوْلِ بِقَوْلِ الطِّرِمَّاحِ بْنِ حَكِيمٍ يَمْدَحُ يَزِيدَ بْنَ الْمُهَلَّبِ:
İbn Kesîr, Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den, onun da Katâde'den: { لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إِلَّا قَلِيلًا } kavli hakkında rivayet ettiğini zikretmiştir; manası: “Hepiniz şeytana uyardınız” demektir. Dedi ki: Araplar azlığı zikredip onunla yokluğu kastederler. Bu görüşü ileri süren kimse, Tırımmâh b. Hakîm'in Yezîd b. Mühelleb'i överken söylediği şu beytini delil getirmiştir:
16948. Metin
أَشَمُّ نَدِيٌّ كَثِيرُ النَّوَادِي ... قَلِيلُ الْمَثَالِبِ وَالْقَادِحَهْ
Yüce gönüllü ve cömerttir, meclisleri çoktur... Kusurları ve ayıpları azdır.
16949. Metin
يَعْنِي: لَا مَثْلَبَةَ فِيهِ، وَلَا قَادِحَةَ. وَهَذَا الْقَوْلُ لَيْسَ بِظَاهِرٍ كُلَّ الظُّهُورِ، وَإِنْ كَانَتِ الْعَرَبُ تُطْلِقُ الْقِلَّةَ فِي لُغَتِهَا، وَتُرِيدُ بِهَا الْعَدَمَ كَقَوْلِهِمْ: مَرَرْتُ بِأَرْضٍ قَلِيلٍ بِهَا الْكُرَّاثُ وَالْبَصَلُ، يَعْنُونَ لَا كُرَّاثَ فِيهَا وَلَا بَصَلَ، وَمِنْهُ قَوْلُ ذِي الرُّمَّةِ:
Yani: Onda hiçbir kusur ve leke yoktur. Araplar dillerinde azlık lafzını kullanıp yokluğu kastetseler de —örneğin: “Pırasası ve soğanı az olan bir toprağa uğradım” demeleri gibi, yani orada hiç pırasa ve soğan yoktur demek isterler; Zü'r-Rumme'nin şu sözü de bundandır:
16950. Metin
أُنِيخَتْ فَأَلْقَتْ بَلْدَةً فَوْقَ بَلْدَةٍ ... قَلِيلٌ بِهَا الْأَصْوَاتُ إِلَّا بُغَامُهَا
Deve çöktürüldü ve göğsünü bir yerin üzerine bıraktı... Devenin iniltisi dışında seslerin az olduğu [bir yerde].
16951. Metin
يُرِيدُ: أَنَّ تِلْكَ الْفَلَاةَ لَا صَوْتَ فِيهَا غَيْرُ بُغَامِ نَاقَتِهِ. وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Kastettiği şudur: O çölde devesinin iniltisinden başka hiçbir ses yoktur. Diğer bir şairin şu sözü de böyledir:
16952. Metin
فَمَا بَأْسٌ لَوْ رَدَّتْ عَلَيْنَا تَحِيَّةً ... قَلِيلًا لَدَى مَنْ يَعْرِفُ الْحَقَّ عَابَهَا
Ne olurdu sanki bize bir selam verseydi... Hakkı bilen kimse nezdinde ayıbı azdır.
16953. Metin
يَعْنِي لَا عَابَ فِيهَا أَيْ: لَا عَيْبَ فِيهَا عِنْدَ مَنْ يَعْرِفُ الْحَقَّ، وَأَمْثَالُ هَذَا كَثِيرٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ. وَبِالْآيَاتِ الَّتِي ذَكَرْنَا تَعْلَمُ: أَنَّ الْوَقْفَ عَنِ الْقَطْعِ بِرُجُوعِ الِاسْتِثْنَاءِ لِجَمِيعِ الْجُمَلِ الْمُتَعَاطِفَةِ قَبْلَهُ إِلَّا لِدَلِيلٍ، هُوَ الَّذِي دَلَّ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ فِي آيَاتٍ مُتَعَدِّدَةٍ، وَبِدَلَالَتِهَا يَرُدُّ اسْتِدْلَالَ دَاوُدَ الْمَذْكُورَ أَيْضًا وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Yani onda hiçbir ayıp yoktur; yani hakkı bilen kimsenin katında onda hiçbir kusur yoktur. Arap kelamında bunun benzerleri pek çoktur. Zikrettiğimiz ayetlerle öğrenmiş oldun ki: Bir delil olmadıkça istisnanın kendisinden önceki atfedilmiş cümlelerin hepsine döneceğine kesin hüküm vermeyip tevakkuf etmek, Kur'an'ın birçok ayette delalet ettiği görüştür ve bu delalet ile Dâvûd'un mezkûr istidlali de reddedilmiş olur. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
16954. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: اعْلَمْ أَنَّ أَهْلَ الْعِلْمِ أَجْمَعُوا عَلَى أَنَّ حُكْمَ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ فِي التَّمَتُّعِ بِمِلْكِ الْيَمِينِ فِي قَوْلِهِ: وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ [٢٣ \ ٥ - ٦] خَاصٌّ بِالرِّجَالِ دُونَ النِّسَاءِ، فَلَا يَحِلُّ لِلْمَرْأَةِ أَنْ تَتَسَرَّى عَبْدَهَا، وَتَتَمَتَّعَ بِهِ بِمِلْكِ الْيَمِينِ، وَهَذَا لَا خِلَافَ فِيهِ بَيْنَ أَهْلِ الْعِلْمِ، وَهُوَ يُؤَيِّدُ قَوْلَ الْأَكْثَرِينَ: أَنَّ النِّسَاءَ لَا يَدْخُلْنَ فِي الْجُمُوعِ الْمُذَكَّرَةِ الصَّحِيحَةِ إِلَّا بِدَلِيلٍ مُنْفَصِلٍ ; كَمَا أَوْضَحْنَا أَدِلَّتَهُ فِي سُورَةِ الْفَاتِحَةِ، وَذَكَرَ ابْنُ جَرِيرٍ أَنَّ امْرَأَةً اتَّخَذَتْ مَمْلُوكَهَا، وَقَالَتْ: تَأَوَّلْتُ آيَةً مِنْ كِتَابِ اللَّهِ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَأُتِيَ بِهَا عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ﵁، وَقَالَ لَهُ نَاسٌ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ: تَأَوَّلَتْ آيَةً مِنْ كِتَابِ اللَّهِ ﷿ عَلَى غَيْرِ وَجْهِهَا، قَالَ: فَضَرَبَ الْعَبْدَ، وَجَزَّ رَأَسَهُ وَقَالَ: أَنْتِ بَعْدَهُ حَرَامٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ، ثُمَّ قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: هَذَا أَثَرٌ غَرِيبٌ مُنْقَطِعٌ، ذَكَرَهُ ابْنُ جَرِيرٍ فِي تَفْسِيرِ أَوَّلِ سُورَةِ الْمَائِدَةِ، وَهُوَ هَهُنَا أَلْيَقُ وَإِنَّمَا حَرَّمَهَا عَلَى الرِّجَالِ، مُعَامَلَةً لَهَا بِنَقِيضِ قَصْدِهَا، وَاللَّهُ أَعْلَمُ اهـ.
İkinci Mesele: Bil ki ilim ehli, bu kerim ayetin mülkiyet yoluyla faydalanmaya dair hükmünün, { وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } “Onlar ki ırzlarını korurlar. Ancak eşleri yahut sahip oldukları cariyeler müstesnadır...” [Mü'minûn, 23/5-6] kavlinde kadınlara değil sadece erkeklere has olduğu hususunda icma etmişlerdir. Dolayısıyla bir kadının kölesini cariye edinmesi ve onunla mülkiyet yoluyla birliktelik yaşaması helal değildir. Bu hususta ilim ehli arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Bu durum, Fâtiha Suresi'nde delillerini açıkladığımız üzere, kadınların müstakil bir delil olmaksızın kurallı müzekker çoğulların içine girmeyeceğini söyleyen çoğunluğun görüşünü teyit etmektedir. İbn Cerîr, bir kadının erkek kölesiyle ilişki kurduğunu ve: “Allah'ın kitabından: { أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } ‘...yahut sahip oldukları cariyeler...’ ayetini tevil ettim” dediğini zikretmiştir. Bunun üzerine kadın Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh'a getirildi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından bazı kimseler Ömer'e: “Allah Azze ve Celle'nin kitabından bir ayeti yeri dışında tevil etmiş” dediler. [Râvi] dedi ki: Ömer köleyi dövdü, başını tıraş etti ve kadına: “Sen bundan sonra her Müslümana haramsın” dedi. Sonra İbn Kesîr şöyle dedi: Bu, İbn Cerîr'in Mâide Suresi'nin başında zikrettiği garip ve munkatı' bir rivayettir; ancak buraya daha uygundur. Ömer'in kadını erkeklere haram kılması, maksadının tam aksiyle muamele etmek içindir. Doğrusunu Allah bilir.
16955. Metin
وَقَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْقُرْطُبِيُّ: قَدْ رَوَى مَعْمَرٌ عَنْ قَتَادَةَ قَالَ: تَسَرَّرَتِ امْرَأَةٌ غُلَامَهَا، فَذُكِرَ ذَلِكَ لِعُمَرَ فَسَأَلَهَا مَا حَمَلَكِ عَلَى ذَلِكَ؟ قَالَتْ: كُنْتُ أَرَاهُ يَحِلُّ لِي بِمِلْكِ يَمِينِي، كَمَا تَحِلُّ لِلرَّجُلِ الْمَرْأَةُ بِمِلْكِ الْيَمِينِ، فَاسْتَشَارَ عُمَرُ فِي رَجْمِهَا أَصْحَابَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالُوا: تَأَوَّلَتْ كِتَابَ اللَّهِ ﷿ عَلَى غَيْرِ تَأْوِيلِهِ لَا رَجْمَ عَلَيْهَا، فَقَالَ عُمَرُ: لَا جَرَمَ، وَاللَّهِ لَا أُحِلُّكِ لِحُرٍّ بَعْدَهُ. عَاقَبَهَا بِذَلِكَ، وَدَرَأَ الْحَدَّ عَنْهَا، وَأَمَرَ الْعَبْدَ أَلَّا يَقْرَبَهَا.
Ebû Abdillâh el-Kurtubî şöyle demiştir: Ma'mer, Katâde'den şöyle rivayet etmiştir: Bir kadın erkek kölesiyle ilişkiye girdi. Bu durum Ömer'e anlatıldı. Ömer ona: “Seni buna sevk eden nedir?” diye sordu. Kadın: “Erkeğe sahip olduğu cariye helal olduğu gibi, bana da mülkiyetimdeki kölenin helal olduğunu sanıyordum” dedi. Ömer, kadının recmedilmesi hususunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabıyla istişare etti. Ashap: “Allah Azze ve Celle'nin kitabını kendi tevili dışında tevil etmiştir, ona recm cezası yoktur” dediler. Bunun üzerine Ömer: “Şüphesiz Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra seni hiçbir hür erkeğe helal kılmayacağım” dedi. Kadını bununla cezalandırdı, ondan had cezasını düşürdü ve köleye de kadına yaklaşmamasını emretti.
16956. Metin
وَعَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ أَنَّهُ سَمِعَ أَبَاهُ يَقُولُ: أَنَا حَضَرْتُ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ جَاءَتْهُ امْرَأَةٌ بِغُلَامٍ لَهَا وَضِئٍ، فَقَالَتْ: إِنِّي اسْتَسْرَرْتُهُ، فَمَنَعَنِي بَنُو عَمِّي عَنْ ذَلِكَ، وَإِنَّمَا أَنَا بِمَنْزِلَةِ الرَّجُلِ تَكُونُ لَهُ الْوَلِيدَةُ فَيَطَؤُهَا، فَإِنَّهُ عَنَى بَنِي عَمِّي فَقَالَ عُمَرُ: أَتَزَوَّجْتِ قَبْلَهُ؟ قَالَتْ: نَعَمْ، قَالَ: أَمَا وَاللَّهِ لَوْلَا مَنْزِلَتُكِ مِنَ الْجَهَالَةِ لَرَجَمْتُكِ بِالْحِجَارَةِ، وَلَكِنِ اذْهَبُوا بِهِ فَبِيعُوهُ إِلَى مَنْ يَخْرُجُ بِهِ إِلَى غَيْرِ بَلَدِهَا اهـ، مِنَ الْقُرْطُبِيِّ.
Ebû Bekir b. Abdillâh'tan rivayet edildiğine göre o, babasını şöyle derken işitmiştir: Ömer b. Abdilazîz'in yanındaydım. Bir kadın güzel yüzlü bir erkek kölesiyle geldi ve: “Ben onunla birlikte oldum, amcamın oğulları beni bundan menettiler. Oysa ben, cariyesi olup da onunla cinsel ilişkide bulunan bir erkek gibiyim; bu durum amcamın oğullarını üzdü” dedi. Ömer: “Ondan önce evlendin mi?” dedi. Kadın: “Evet” dedi. Ömer şöyle dedi: “Allah'a yemin olsun ki, senin bu cehaletin olmasaydı seni taşlayarak recmederdim. Fakat bunu götürün ve onu bu kadının memleketinden başka bir yere çıkaracak birine satın.” [Kurtubî'den nakil bitti].
16957. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اعْلَمْ أَنَّهُ لَا شَكَّ فِي أَنَّ آيَةَ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ هَذِهِ الَّتِي هِيَ فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ [٢٣ \ ٧] تَدُلُّ بِعُمُومِهَا عَلَى مَنْعِ الِاسْتِمْنَاءِ بِالْيَدِ الْمَعْرُوفِ، بِجَلْدِ عَمِيرَةَ، وَيُقَالُ لَهُ الْخَضْخَضَةُ ; لِأَنَّ مَنْ تَلَذَّذَ بِيَدِهِ حَتَّى أَنْزَلَ مَنِيَّهُ بِذَلِكَ، قَدِ ابْتَغَى وَرَاءَ مَا أَحَلَّهُ اللَّهُ، فَهُوَ مِنَ الْعَادِينَ بِنَصِّ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ الْمَذْكُورَةِ هُنَا، وَفِي سُورَةِ سَأَلَ سَائِلٌ [٧٠ \ ١] وَقَدْ ذَكَرَ ابْنُ كَثِيرٍ: أَنَّ الشَّافِعِيَّ وَمَنْ تَبِعَهُ اسْتَدَلُّوا بِهَذِهِ
Üçüncü Mesele: Bil ki “Kad efleha'l-mü'minûn” [Mü'minûn] Suresi'nin bu ayeti olan: { فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ } “Kim bunun ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.” [Mü'minûn, 23/7] kavlinin, celdu amîre diye bilinen ve el-hadhadah (el ile istimna) da denilen elle tatminin yasak olduğuna umumuyla delalet ettiğinde şüphe yoktur. Zira menisini bu yolla akıtacak kadar eliyle lezzet arayan kimse, Allah'ın helal kıldığının ötesini aramıştır ve burada zikredilen ve Se'ele sâilün [Meâric, 70/1] Suresi'nde geçen bu kerim ayetin açık nassı gereğince haddi aşanlardandır. İbn Kesîr; Şâfiî ve ona tabi olanların bu
16958. Metin
الْآيَةِ، عَلَى مَنْعِ الِاسْتِمْنَاءِ بِالْيَدِ، وَقَالَ الْقُرْطُبِيُّ: قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الْحَكَمِ: سَمِعْتُ حَرْمَلَةَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، قَالَ: سَأَلْتُ مَالِكًا عَنِ الرَّجُلِ يَجْلِدُ عَمِيرَةَ فَتَلَا هَذِهِ الْآيَةَ وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ إِلَى قَوْلِهِ الْعَادُونَ [٢٣ \ ٥ - ٧] .
ayeti elle tatmini men etmeye delil getirdiklerini zikretmiştir. Kurtubî de şöyle demiştir: Muhammed b. Abdilhakem dedi ki: Harmele b. Abdilazîz'in şöyle dediğini işittim: Mâlik'e elle tatmin yapan (celdu amîre) adamın durumunu sordum. Mâlik: { وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ } “Onlar ki ırzlarını korurlar...” ayetinden { الْعَادُونَ } “...haddi aşanlar...” [Mü'minûn, 23/5-7] kavline kadar okudu.
16959. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ - عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ -: الَّذِي يَظْهَرُ لِي أَنَّ اسْتِدْلَالَ مَالِكٍ، وَالشَّافِعِيِّ وَغَيْرِهِمَا مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ بِهَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، عَلَى مَنْعِ جَلْدِ عَمِيرَةَ الَّذِي هُوَ الِاسْتِمْنَاءُ بِالْيَدِ اسْتِدْلَالٌ صَحِيحٌ بِكِتَابِ اللَّهِ، يَدُلُّ عَلَيْهِ ظَاهِرُ الْقُرْآنِ، وَلَمْ يَرِدْ شَيْءٌ يُعَارِضُهُ مِنْ كِتَابٍ وَلَا سُنَّةٍ، وَمَا رُوِيَ عَنِ الْإِمَامِ أَحْمَدَ مَعَ عِلْمِهِ، وَجَلَالَتِهِ وَوَرَعِهِ مِنْ إِبَاحَةِ جَلْدِ عَمِيرَةَ مُسْتَدِلًّا عَلَى ذَلِكَ بِالْقِيَاسِ قَائِلًا: هُوَ إِخْرَاجُ فَضْلَةٍ مِنَ الْبَدَنِ تَدْعُو الضَّرُورَةُ إِلَى إِخْرَاجِهَا فَجَازَ، قِيَاسًا عَلَى الْفَصْدِ وَالْحِجَامَةِ، كَمَا قَالَ فِي ذَلِكَ بَعْضُ الشُّعَرَاءِ:
Bu kitabın müellifi —Allah onu affetsin ve bağışlasın— der ki: Bana zahir olan şudur ki; Mâlik, Şâfiî ve diğer ilim ehlinin elle tatmin (istimna) olan celdu amîre'nin yasaklanmasına dair bu kerim ayetle istidlal etmeleri, Allah'ın kitabıyla yapılmış sahih bir istidlaldir. Kur'an'ın zahiri buna delalet etmektedir ve buna aykırı Kitap ve Sünnet'ten hiçbir şey varit olmamıştır. İmam Ahmed'den —ilmine, yüceliğine ve takvasına rağmen— celdu amîre'nin mubah olduğuna dair rivayet edilen ve buna kıyası delil getirerek: “Bu, vücuttan atılması zaruret olan bir fazlalıktır, dolayısıyla hacamata ve kan aldırmaya kıyasla caizdir” şeklindeki görüşü —nitekim bazı şairlerin bu hususta söylediği gibi:
16960. Metin
إِذَا حَلَلْتَ بِوَادٍ لَا أَنِيسَ بِهِ ... فَاجْلِدْ عَمِيرَةَ لَا عَارٌ وَلَا حَرَجُ
Kimsenin olmadığı bir vadiye indiğinde... Celdu amîre yap, bunda ne bir ayıp vardır ne de bir günah.
16961. Metin
فَهُوَ خِلَافُ الصَّوَابِ، وَإِنْ كَانَ قَائِلُهُ فِي الْمَنْزِلَةِ الْمَعْرُوفَةِ الَّتِي هُوَ بِهَا ; لِأَنَّهُ قِيَاسٌ يُخَالِفُ ظَاهِرَ عُمُومِ الْقُرْآنِ، وَالْقِيَاسُ إِنْ كَانَ كَذَلِكَ رُدَّ بِالْقَادِحِ الْمُسَمَّى فَسَادَ الِاعْتِبَارِ، كَمَا أَوْضَحْنَاهُ فِي هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ مِرَارًا وَذَكَرْنَا فِيهِ قَوْلَ صَاحِبِ مَرَاقِي السُّعُودِ:
—isabetli olanın hilafınadır; her ne kadar bunu söyleyen kimse bilinen yüce makamında olsa da. Çünkü bu kıyas, Kur'an'ın zahiri umumuna muhaliftir. Kıyas bu şekilde olduğunda, bu mübarek kitapta defalarca açıkladığımız üzere “fâsidü'l-i'tibâr” (geçersiz kıyas) adı verilen kusur sebebiyle reddedilir. Orada Merâkı's-Su'ûd sahibinin şu sözünü zikretmiştik:
16962. Metin
وَالْخُلْفُ لِلنَّصِّ أَوْ إِجْمَاعٌ دَعَا ... فَسَادَ الِاعْتِبَارِ كُلُّ مَنْ وَعَى
Nassa yahut icmaya muhalefet... Bilen herkesçe fâsidü'l-i'tibâr olarak adlandırılmıştır.
16963. Metin
فَاللَّهُ - جَلَّ وَعَلَا - قَالَ: وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ وَلَمْ يَسْتَثْنِ مِنْ ذَلِكَ الْبَتَّةَ إِلَّا النَّوْعَيْنِ الْمَذْكُورَيْنِ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ وَصَرَّحَ بِرَفْعِ الْمَلَامَةِ فِي عَدَمِ حِفْظِ الْفَرْجِ، عَنِ الزَّوْجَةِ، وَالْمَمْلُوكَةِ فَقَطْ ثُمَّ جَاءَ بِصِيغَةٍ عَامَّةٍ شَامِلَةٍ لِغَيْرِ النَّوْعَيْنِ الْمَذْكُورَيْنِ، دَالَّةٍ عَلَى الْمَنْعِ هِيَ قَوْلُهُ فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ [٢٣ \ ٧] وَهَذَا الْعُمُومُ لَا شَكَّ أَنَّهُ يَتَنَاوَلُ بِظَاهِرِهِ، نَاكِحَ يَدِهِ، وَظَاهِرُ عُمُومِ الْقُرْآنِ، لَا يَجُوزُ الْعُدُولُ عَنْهُ، إِلَّا لِدَلِيلٍ مِنْ كِتَابٍ أَوْ سُنَّةٍ، يَجِبُ الرُّجُوعُ إِلَيْهِ، أَمَّا الْقِيَاسُ الْمُخَالِفُ لَهُ فَهُوَ فَاسِدُ الِاعْتِبَارِ، كَمَا أَوْضَحْنَا، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Zira Allah —Celle ve Alâ—: { وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ } “Onlar ki ırzlarını korurlar.” buyurmuş ve bundan kesinlikle Yüce Allah'ın: { إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ } “Ancak eşleri yahut sahip oldukları cariyeler müstesnadır...” kavlinde zikredilen iki kısım dışında hiçbir istisna yapmamıştır. Irzı korumama hususunda kınanmanın kaldırılmasını sadece eş ve cariye ile sınırlı olarak açıkça belirtmiştir. Sonra bu zikredilen iki kısmın dışındakileri de kapsayan ve yasağa delalet eden genel bir lafız getirmiştir ki o da: { فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ } “Kim bunun ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.” [Mü'minûn, 23/7] kavlidir. Şüphe yok ki bu umum, zahiri itibarıyla eliyle tatmin olanı da kapsamaktadır. Kur'an'ın zahiri umumundan ise ancak Kitap veya Sünnet'ten başvurulması vacip olan bir delil olmadıkça dönülemez. Ona aykırı olan kıyasa gelince, açıkladığımız üzere o fâsidü'l-i'tibârdır (geçersizdir). En doğrusunu Yüce Allah bilir.
16964. Metin
وَقَالَ ابْنُ كَثِيرٍ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ، بَعْدَ أَنْ ذَكَرَ بَعْضَ مَنْ حَرَّمَ جَلْدَ عَمِيرَةَ، وَاسْتِدْلَالَهُمْ بِالْآيَةِ مَا نَصُّهُ: وَقَدِ اسْتَأْنَسُوا بِحَدِيثٍ رَوَاهُ الْإِمَامُ الْحَسَنُ بْنُ عَرَفَةَ فِي جُزْئِهِ الْمَشْهُورِ، حَيْثُ قَالَ: حَدَّثَنِي عَلِيُّ بْنُ ثَابِتٍ الْجَزَرِيُّ، عَنْ مَسْلَمَةَ بْنِ جَعْفَرٍ، عَنْ حَسَّانَ بْنِ حُمَيْدٍ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ قَالَ «سَبْعَةٌ لَا يَنْظُرُ اللَّهُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَا يُزَكِّيهِمْ وَلَا يَجْمَعُهُمْ مَعَ الْعَامِلِينَ وَيُدْخِلُهُمُ النَّارَ أَوَّلَ الدَّاخِلِينَ إِلَّا أَنْ يَتُوبُوا وَمَنْ تَابَ تَابَ اللَّهُ
İbn Kesîr, bu ayetin tefsirinde celdu amîre'yi haram kılanların bazısını ve onların bu ayetle istidlallerini zikrettikten sonra aynen şöyle demiştir: İmam el-Hasen b. Arafe'nin meşhur Cüz'ünde rivayet ettiği şu hadisle de istinsas etmişlerdir; o şöyle demiştir: Bana Alî b. Sâbit el-Cezerî, Mesleme b. Ca'fer'den, o Hassân b. Humeyd'den, o Enes b. Mâlik'ten, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den nakletti: “Yedi kişi vardır ki, Allah kıyamet gününde onlara bakmaz, onları temize çıkarmaz, onları [salih] amel işleyenlerle bir araya getirmez ve tevbe etmedikleri takdirde onları cehenneme ilk girenlerle birlikte sokar. Tevbe eden kimsenin ise Allah
16965. Metin
عَلَيْهِ: النَّاكِحُ يَدَهُ، وَالْفَاعِلُ وَالْمَفْعُولُ، وَمُدْمِنُ الْخَمْرِ، وَالضَّارِبُ وَالِدَيْهِ، حَتَّى يَسْتَغِيثَا، وَالْمُؤْذِي جِيرَانَهُ حَتَّى يَلْعَنُوهُ، وَالنَّاكِحُ حَلِيلَةَ جَارِهِ» اهـ.
tevbesini kabul eder: Eliyle nikâhlanan (tatmin olan), fâil ve mef'ûl (lutilik yapan ve yaptıran), içki bağımlısı, feryat edinceye kadar anne babasını döven, lanet edinceye kadar komşularına eziyet eden ve komşusunun hanımıyla zina eden.” [İbn Kesîr'den nakil bitti].
16966. Metin
ثُمَّ قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: هَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ وَإِسْنَادُهُ فِيهِ مَنْ لَا يُعْرَفُ لِجَهَالَتِهِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ، انْتَهَى مِنْهُ. وَلَكِنَّهُ عَلَى ضَعْفِهِ يَشْهَدُ لَهُ فِي نِكَاحِ الْيَدِ ظَاهِرُ الْقُرْآنِ فِي الْجُمْلَةِ ; لِدَلَالَتِهِ عَلَى مَنْعِ ذَلِكَ، وَإِنَّمَا قِيلَ لِلِاسْتِمْنَاءِ بِالْيَدِ: جَلَدَ عَمِيرَةَ ; لِأَنَّهُمْ يُكَنُّونَ بِعَمِيرَةَ عَنِ الذَّكَرِ.
Sonra İbn Kesîr şöyle demiştir: Bu garip bir hadistir ve senedinde meçhul olduğu için tanınmayan kimse vardır, en doğrusunu Allah bilir. [İbn Kesîr'den nakil] son buldu. Ancak zayıf olmasına rağmen, bunu men etmeye delaleti bakımından Kur'an'ın zahiri genel olarak elle nikâhlanma (tatmin) hususunda bu hadise şahitlik etmektedir. Elle istimnaya 'celdu amîre' denilmesi ise onların 'amîre' lafzını erkeklik uzvundan kinaye olarak kullanmalarındandır.