19803. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
19804. Metin
سُورَةُ الْأَحْزَابِ
Ahzâb Suresi
19805. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ الْآيَةَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ } “Ey Peygamber! Allah'tan sakın, kâfirlere ve münafıklara itaat etme...”
19806. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لِمَثَلِهِ فِي سُورَةِ «بَنِي إِسْرَائِيلَ» ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: لَا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ الْآيَةَ [١٧ \ ٢٢] ، وَمَا دَلَّتْ عَلَيْهِ آيَةُ «الْأَحْزَابِ» هَذِهِ، مِنْ أَنَّ الْخِطَابَ الْخَاصَّ لَفْظُهُ بِالنَّبِيِّ ﷺ يَشْمَلُ حُكْمُهُ جَمِيعَ الْأُمَّةِ، قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ «الْمَائِدَةِ» ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ الْآيَةَ [٥ \ ٣٢] .
Bunun benzerini açıklayan ayetleri İsrâ Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { لَا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ } “Allah ile beraber başka bir ilah edinme...” [17:22] ayeti üzerine konuşurken zikretmiştik. Bu Ahzâb Suresi ayetinin, lafzı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e özel olan hitabın hükmünün bütün ümmeti kapsadığına dair delaletini ise daha önce Mâide Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ } “Bundan dolayı İsrailoğullarına yazdık ki: Kim bir cana kıymamış bir canı öldürürse...” [5:32] ayetini tefsir ederken zikretmiştik.
19807. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ } “...ve kendilerine zıhar yaptığınız eşlerinizi sizin anneleriniz kılmamıştır.”
19808. Metin
فِي هَذِهِ الْحَرْفِ أَرْبَعُ قِرَاءاتٍ سَبْعِيَّةٍ: قَرَأَهُ عَاصِمٌ وَحْدَهُ: تُظَاهِرُونَ بِضَمِّ التَّاءِ وَتَخْفِيفِ الظَّاءِ بَعْدَهَا أَلِفٌ فَهَاءٌ مَكْسُورَةٌ مُخَفَّفَةٌ، وَقَرَأَهُ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ: (تَظَاهَرُونَ) بِفَتْحِ التَّاءِ بَعْدَهَا ظَاءٌ مَفْتُوحَةٌ مُخَفَّفَةٌ، فَأَلِفٌ فَهَاءٌ مَفْتُوحَةٌ مُخَفَّفَةٌ، وَقَرَأَهُ ابْنُ عَامِرٍ وَحْدَهُ كَقِرَاءَةِ حَمْزَةَ وَالْكِسَائِيِّ، إِلَّا أَنَّ ابْنَ عَامِرٍ يُشَدِّدُ الظَّاءَ، وَهُمَا يُخَفِّفَانِهَا. وَقَرَأَهُ نَافِعٌ، وَابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو: (تَظَّهَّرُونَ) بِفَتْحِ التَّاءِ بَعْدَهَا ظَاءٌ فَهَاءٌ مَفْتُوحَتَانِ مُشَدَّدَتَانِ بِدُونِ أَلِفٍ، فَقَوْلُهُ تَعَالَى: تُظَاهِرُونَ، عَلَى قِرَاءَةِ عَاصِمٍ مُضَارِعُ ظَاهَرَ بِوَزْنِ فَاعَلَ، وَعَلَى قِرَاءَةِ حَمْزَةَ وَالْكِسَائِيِّ، فَهُوَ مُضَارِعُ تَظَاهَرَ بِوَزْنِ تَفَاعَلَ حُذِفَتْ فِيهِ إِحْدَى التَّاءَيْنِ عَلَى حَدِّ قَوْلِهِ فِي «الْخُلَاصَةِ» :
Bu kelimede yedi kıraatten dört kıraat vechi vardır: Âsım tek başına, te harfinin dammesi, zâ harfinin şeddesiz oluşu, ardından bir elif ve sonra da esreli ve şeddesiz he ile { تُظَاهِرُونَ } şeklinde okumuştur. Hamza ve Kisâî ise te harfinin fethası, ardından fethalı ve şeddesiz zâ, sonra bir elif ve fethalı, şeddesiz bir he ile (تَظَاهَرُونَ) şeklinde okumuşlardır. İbn Âmir tek başına Hamza ve Kisâî'nin kıraati gibi okumuş, ancak İbn Âmir zâ harfini şeddeli okurken onlar şeddesiz okumuşlardır. Nâfi‘, İbn Kesîr ve Ebû Amr ise te harfinin fethası, ardından elif olmaksızın her ikisi de fethalı ve şeddeli zâ ve he harfleriyle (تَظَّهَّرُونَ) şeklinde okumuşlardır. Yüce Allah'ın { تُظَاهِرُونَ } buyruğu, Âsım'ın kıraatine göre "fâ'ale" veznindeki "zâhara" (ظَاهَرَ) fiilinin muzarisidir. Hamza ve Kisâî'nin kıraatine göre ise "tefâ'ale" veznindeki "tezâhara" (تَظَاهَرَ) fiilinin muzarisidir ki «el-Hulâsa»daki şu beyitte belirtildiği üzere iki te harfinden biri hazfedilmiştir:
19809. Metin
وَمَا بِتَاءَيْنِ ابْتَدَى قَدْ يُقْتَصَرْ ... فِيهِ عَلَى تَا كَتَبَيَّنِ الْعِبَرْ
İki te ile başlayan [fiil]de bazen tek te ile yetinilir; / İbretlerin açığa çıkması [tebeyyene'l-iber] gibi.
19810. Metin
فَالْأَصْلُ عَلَى قِرَاءَةِ الْأَخَوَيْنِ تَتَظَاهَرُونَ، فَحُذِفَتْ إِحْدَى التَّاءَيْنِ. وَعَلَى قِرَاءَةِ ابْنِ عَامِرٍ، فَهُوَ مُضَارِعُ تَظَاهَرَ أَيْضًا، كَقِرَاءَةِ حَمْزَةَ وَالْكِسَائِيِّ، إِلَّا أَنَّ إِحْدَى التَّاءَيْنِ أُدْغِمَتْ فِي الظَّاءِ وَلَمْ تُحْذَفْ، وَمَاضِيهِ اظَّاهَرَ كَـ ادَّارَكَ [٢٧ \ ٦٦] ، وَاثَّاقَلْتُمْ [٩ \ ٣٨] ، وَادَّارَأْتُمْ [٢ \ ٧٢] ، بِمَعْنَى تَدَارَكَ، إِلَخْ.
İki kardeşin (Hamza ve Kisâî) kıraatine göre asıl "tetazâharûne" (تَتَظَاهَرُونَ) idi ve iki te harfinden biri hazfedildi. İbn Âmir'in kıraatine göre de Hamza ve Kisâî'nin kıraati gibi yine "tezâhara" fiilinin muzarisidir; şu kadar var ki iki te'den biri hazfedilmeyip zâ harfine idgam edilmiştir. Bunun mazisi de "tedâreke" vb. anlamında olan { ادَّارَكَ } [27:66], { اثَّاقَلْتُمْ } [9:38] ve { ادَّارَأْتُمْ } [2:72] kelimeleri gibi "izzâhara" (اظَّاهَرَ) şeklindedir.
19811. Metin
وَعَلَى قِرَاءَةِ نَافِعٍ وَابْنِ كَثِيرٍ وَأَبِي عَمْرٍو، فَهُوَ مُضَارِعُ تَظَهَّرَ عَلَى وَزْنِ تَفَعَّلَ، وَأَصْلُهُ تَتَظَهَّرُونَ بِتَاءَيْنِ، فَأُدْغِمَتْ إِحْدَى التَّاءَيْنِ فِي الظَّاءِ، وَمَاضِيهِ: اظَّهَّرْ، نَحْوَ: اطَّيَّرْنَا [٢٧ \ ٤٧] وَازَّيَّنَتْ [١٠ \ ٢٤] ، بِمَعْنَى: تَطَيَّرْنَا، وَتَزَيَّنَتْ ; كَمَا قَدَّمْنَا إِيضَاحَهُ فِي سُورَةِ «طه» ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ [٧ \ ١١٧] ، فَعُلِمَ مِمَّا ذَكَرْنَا أَنَّ قَوْلَهُمْ ظَاهَرَ مِنِ امْرَأَتِهِ، وَتَظَاهَرَ مِنْهَا، وَتَظَهَّرَ مِنْهَا كُلُّهَا بِمَعْنًى وَاحِدٍ، وَهُوَ أَنْ يَقُولَ لَهَا: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، يَعْنِي: أَنَّهَا حَرَامٌ عَلَيْهِ، وَكَانُوا يُطَلِّقُونَ بِهَذِهِ الصِّيغَةِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ.
Nâfi‘, İbn Kesîr ve Ebû Amr'ın kıraatine göre ise "tefe‘‘ale" veznindeki "tezahhara" fiilinin muzarisidir. Aslı iki te ile "tetezahharûne" (تَتَظَهَّرُونَ) şeklindedir; iki te'den biri zâ harfine idgam edilmiştir. Mazisi ise Tâ-Hâ Suresi'nde Yüce Allah'ın { فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ } “Bir de baktılar ki o, onların uydurduklarını yalayıp yutuyor” [7:117] ayeti üzerine konuşurken açıkladığımız üzere "tetayyernâ" ve "tezeyyenet" anlamındaki { اطَّيَّرْنَا } “uğursuzluğa uğradık” [27:47] ve { ازَّيَّنَتْ } “süslendi” [10:24] gibi "izzahhara" (اظَّهَّرَ) şeklindedir. Zikrettiklerimizden anlaşılmaktadır ki Arapların "zâhara min imraetihî" (ظَاهَرَ مِنِ امْرَأَتِهِ), "tezâhara minhâ" (تَظَاهَرَ مِنْهَا) ve "tezahhara minhâ" (تَظَهَّرَ مِنْهَا) sözlerinin tamamı tek bir anlamdadır; o da kişinin eşine: "Sen bana annemin sırtı gibisin" demesidir; yani eşinin kendisine haram olduğunu ifade etmesidir. Câhiliye döneminde bu ifadeyle boşarlardı.
19812. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ اللَّهُ جَلَّ وَعَلَا فِي قَوْلِهِ هُنَا: وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ، أَنَّ مَنْ قَالَ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، لَا تَكُونُ أُمًّا لَهُ بِذَلِكَ، وَلَمْ يَزِدْ هُنَا عَلَى ذَلِكَ، وَلَكِنَّهُ جَلَّ وَعَلَا أَوْضَحَ هَذَا فِي سُورَةِ «الْمُجَادَلَةِ» ، فَبَيَّنَ أَنَّ أَزْوَاجَهُمُ اللَّائِي ظَاهَرُوا مِنْهُنَّ لَسْنَ أُمَّهَاتِهِمْ، وَأَنَّ أُمَّهَاتِهِمْ هُنَّ النِّسَاءُ الَّاتِي وَلَدْنَهُمْ خَاصَّةً دُونَ غَيْرِهِنَّ، وَأَنَّ قَوْلَهُمْ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، مُنْكَرٌ مِنَ الْقَوْلِ وَزُورٌ.
Allah Teâlâ buradaki: { وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ } “...ve kendilerine zıhar yaptığınız eşlerinizi sizin anneleriniz kılmamıştır” buyruğunda, karısına: "Sen bana annemin sırtı gibisin" diyen kimsenin bu sözle kadının onun annesi olmayacağını açıklamış ve burada bundan fazlasını zikretmemiştir. Fakat Yüce Allah bunu Mücâdele Suresi'nde açıklığa kavuşturmuş; zıhar yaptıkları eşlerinin onların anneleri olmadığını, annelerinin ancak kendilerini doğuran kadınlar olduğunu ve: "Sen bana annemin sırtı gibisin" sözlerinin çirkin ve asılsız bir söz (münker ve zûr) olduğunu beyan etmiştir.
19813. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ الْكَفَّارَةَ اللَّازِمَةَ فِي ذَلِكَ عِنْدَ الْعَوْدِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ [٥٨ \ ٢ - ٤] .
Yüce Allah bundan cayma/dönme durumunda gereken kefareti de şu buyruğunda açıklamıştır: { الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ } “İçinizden zıhâr yapanların eşleri, onların anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar, çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Muhakkak ki Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. Kadınlarından zıhâr ile ayrılmak isteyip sonra söylediklerinden dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir. İşte size bununla öğüt verilmektedir. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Kim [bunu] bulamazsa, birbirleriyle temas etmeden önce kesintisiz iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu, Allah'a ve Resûlüne iman etmeniz içindir. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” [58:2-4].
19814. Metin
فَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي آيَةِ «الْأَحْزَابِ» هَذِهِ: وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ «الْمُجَادَلَةِ» : الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ، وَقَدْ رَأَيْتَ مَا فِي سُورَةِ «الْمُجَادَلَةِ» ، مِنَ الزِّيَادَةِ وَالْإِيضَاحِ لِمَا تَضَمَّنَتْهُ آيَةُ «الْأَحْزَابِ» هَذِهِ.
Dolayısıyla bu Ahzâb Suresi ayetindeki: { وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ } “...ve kendilerine zıhar yaptığınız eşlerinizi sizin anneleriniz kılmamıştır” buyruğu, Mücâdele Suresi'ndeki: { الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ } “İçinizden zıhâr yapanların eşleri, onların anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır” buyruğu gibidir. Bu Ahzâb ayetinin içerdiği hususların Mücâdele Suresi'nde ne şekilde ziyadeleştiğini ve açıklandığını görmüş oldun.
19815. Metin
مَسَائِلُ تَتَعَلَّقُ بِهَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ
Bu Kerim Ayetle İlgili Meseleler
19816. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَدْ عَلِمْتَ مِنَ الْقُرْآنِ أَنَّ الْإِقْدَامَ عَلَى الظِّهَارِ مِنَ الزَّوْجَةِ حَرَامٌ حُرْمَةٌ شَدِيدَةٌ ; كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا، فَمَا صَرَّحَ
Birinci Mesele: Kur'an'dan öğrenmiş oldun ki eşe zıhar yapmaya kalkışmak şiddetle haramdır; nitekim Yüce Allah'ın: { وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا } “Şüphesiz onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar” buyruğu buna delalet etmektedir. Zira...
19817. Metin
اللَّهُ تَعَالَى بِأَنَّهُ مُنْكَرٌ وَزُورٌ فَحُرْمَتُهُ شَدِيدَةٌ كَمَا تَرَى. وَبَيَّنَ كَوْنَهُ كَذِبًا وَزُورًا بِقَوْلِهِ: مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ.
...Allah Teâlâ'nın münker (çirkin) ve zûr (asılsız) olduğunu açıkça belirttiği bir şeyin haramlığı gördüğün üzere son derece şiddetlidir. Allah Teâlâ onun yalan ve asılsız olduğunu: { مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائِي وَلَدْنَهُمْ } “Onlar onların anaları değildir; onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır” buyruğu ile { مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ } “Allah bir adamın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır; kendilerine zıhar yaptığınız eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır” buyruğunda açıklamıştır.
19818. Metin
وَأَشَارَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ، أَنَّ مَنْ صَدَرَ مِنْهُ مُنْكَرُ الظِّهَارِ وَزُورُهُ، إِنْ تَابَ إِلَى اللَّهِ مِنْ ذَلِكَ تَوْبَةً نَصُوحًا غَفَرَ لَهُ ذَلِكَ الْمُنْكَرَ وَالزُّورَ وَعَفَا عَنْهُ، فَسُبْحَانُهُ مَا أَكْرَمَهُ وَمَا أَحْلَمَهُ.
Yüce Allah: { وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ } “Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır” buyruğu ile kendisinden zıhar münkeri ve asılsız sözü sadır olan kimsenin, şayet bundan dolayı Allah'a samimi bir tövbe ile (nasûh tövbesiyle) tövbe ederse, Allah'ın o münkeri ve yalanı bağışlayacağına ve onu affedeceğine işaret etmiştir. O ne kadar cömert, ne kadar hilim sahibidir, O'nu tenzih ederiz!
19819. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي بَيَانِ الْعَوْدِ الَّذِي رَتَّبَ اللَّهُ عَلَيْهِ الْكَفَّارَةَ، فِي قَوْلِهِ: ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا، وَإِزَالَةِ إِشْكَالٍ فِي الْآيَةِ.
İkinci Mesele: Allah Teâlâ'nın: { ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “Sonra söylediklerinden dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir” buyruğunda kefareti kendisine bağladığı dönüşün (avd) beyanı ve ayetteki bir müşkülün giderilmesi hakkındadır.
19820. Metin
اعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الْمَسْأَلَةَ قَدْ بَيَّنَّاهَا فِي كِتَابِنَا «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» ، وَسَنَذْكُرُ هُنَا كَلَامَنَا الْمَذْكُورَ فِيهِ تَتْمِيمًا لِلْفَائِدَةِ.
Bil ki bu meseleyi «Def‘u Îhâmi'l-Iztırâb ‘an Âyâti'l-Kitâb» adlı kitabımızda açıklamıştık. Faydayı tamamlamak üzere orada geçen sözlerimizi burada zikredeceğiz.
19821. Metin
فَفِي «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ» ، مَا نَصُّهُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا، لَا يَخْفَى أَنَّ تَرْتِيبَهُ تَعَالَى الْكَفَّارَةَ بِالْعِتْقِ عَلَى الظِّهَارِ وَالْعَوْدِ مَعًا يُفْهَمُ مِنْهُ أَنَّ الْكَفَّارَةَ لَا تَلْزَمُ إِلَّا بِالظِّهَارِ وَالْعَوْدِ مَعًا، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا صَرِيحٌ فِي أَنَّ التَّكْفِيرَ يَلْزَمُ كَوْنَهُ مِنْ قَبْلِ الْعَوْدِ إِلَى الْمَسِيسِ.
«Def‘u Îhâmi'l-Iztırâb»da geçen metin şöyledir: Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “Kadınlarından zıhâr yapıp sonra söylediklerinden dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir” buyruğunda, Allah Teâlâ'nın köle azat etme kefaretini zıhar ve avd (dönüş) fiillerinin ikisine birden bağlamasından, kefaretin ancak hem zıhar hem de avd ile birlikte gerekeceği anlaşılmaktadır. Yüce Allah'ın: { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “birbirleriyle temas etmeden önce” buyruğu ise kefaretin cinsel temasa dönmeden önce yerine getirilmesinin zorunlu olduğu hususunda açıktır.
19822. Metin
اعْلَمْ أَوَّلًا: أَنَّ مَا رَجَّحَهُ ابْنُ حَزْمٍ مِنْ قَوْلِ دَاوُدَ الظَّاهِرِيِّ، وَحَكَّاهُ ابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ عَنْ بُكَيْرِ بْنِ الْأَشَجِّ وَالْفَرَّاءِ وَفِرْقَةٍ مِنْ أَهْلِ الْكَلَامِ، وَقَالَ بِهِ شُعْبَةُ: مِنْ أَنَّ مَعْنَى: ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا هُوَ عَوْدُهُمْ إِلَى لَفْظِ الظِّهَارِ، فَيُكَرِّرُونَهُ مَرَّةً أُخْرَى قَوْلٌ بَاطِلٌ، بِدَلِيلِ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمْ يَسْتَفْصِلِ الْمَرْأَةَ الَّتِي نَزَلَتْ فِيهَا آيَةُ الظِّهَارِ، هَلْ كَرَّرَ زَوْجُهَا صِيغَةَ الظِّهَارِ أَوْ لَا؟ وَتَرَكَ الِاسْتِفْصَالَ يَنْزِلُ مَنْزِلَةَ الْعُمُومِ فِي الْأَقْوَالِ، كَمَا تَقَدَّمَ مِرَارًا.
Öncelikle bil ki; Dâvûd ez-Zâhirî'nin görüşü olup İbn Hazm'ın tercih ettiği, İbn Abdilberr'in Bükeyr b. el-Eşecc, Ferrâ ve kelamcılardan bir gruptan naklettiği ve Şu‘be'nin de benimsediği: "{ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا } 'Sonra söylediklerine dönerler' ifadesinin anlamı, zıhar lafzına dönüp onu bir kez daha tekrar etmeleridir" şeklindeki görüş bâtıldır. Bunun delili şudur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, hakkında zıhar ayeti inen kadına, kocasının zıhar lafzını tekrarlayıp tekrarlamadığını detaylıca sormamıştır (istifsârda bulunmamıştır). Detay sormayı terk etmek (terk-i istifsâr) ise daha önce defalarca geçtiği üzere sözlerde umum derecesindedir.
19823. Metin
وَالتَّحْقِيقُ: أَنَّ الْكَفَّارَةَ وَمَنْعَ الْجِمَاعِ قَبْلَهَا، لَا يُشْتَرَطُ فِيهِمَا تَكْرِيرُ صِيغَةِ الظِّهَارِ، وَمَا زَعَمَهُ بَعْضُهُمْ أَيْضًا مِنْ أَنَّ الْكَلَامَ فِيهِ تَقْدِيمٌ وَتَأْخِيرٌ، وَتَقْدِيرُهُ: وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا، سَالِمِينَ مِنَ الْإِثْمِ بِسَبَبِ الْكَفَّارَةِ غَيْرُ صَحِيحٍ أَيْضًا، لِمَا تَقَرَّرَ فِي الْأُصُولِ مِنْ وُجُوبِ الْحَمْلِ عَلَى بَقَاءِ التَّرْتِيبِ، إِلَّا لِدَلِيلٍ. وَإِلَيْهِ الْإِشَارَةُ بِقَوْلِ صَاحِبِ «مَرَاقِي السُّعُودِ» :
Tahkik şudur ki: Kefarette ve kefaretten önce cinsel ilişkinin yasaklanmasında zıhar lafzının tekrarlanması şart koşulmaz. Bazılarının kelamda takdim ve tehir bulunduğu, ifadenin takdirinin de: "Kadınlarına zıhar yapan, sonra da kefaret sebebiyle günahtan kurtulmuş olarak söylediklerine (ilişkiye) birbirlerine dokunmadan önce dönenler için bir köle azat etmek gerekir" şeklinde olduğu yönündeki iddiası da sahih değildir. Çünkü fıkıh usulünde kural gereği, bir delil bulunmadıkça lafzın mevcut tertip üzere bırakılması zorunludur. «Merâkı's-Su‘ûd» sahibinin şu sözüyle buna işaret edilmektedir:
19824. Metin
كَذَاكَ تَرِيبٌ لِإِيجَابِ الْعَمَلْ ... بِمَا لَهُ الرُّجْحَانُ مِمَّا يُحْتَمَلْ
Muhtemel olanlar içinden racih (tercih edilen) olanla / Amel etmeyi vacip kılmak için tertip de böyledir.
19825. Metin
وَسَنَذْكُرُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ الْجَوَابَ عَنْ هَذَا الْإِشْكَالِ عَلَى مَذَاهِبِ الْأَئِمَّةِ الْأَرْبَعَةِ ﵃ وَأَرْضَاهُمْ.
İnşallah bu müşküle dört mezhep imamının -Allah onlardan razı olsun ve onları hoşnut kılsın- mezheplerine göre cevabı zikredeceğiz.
19826. Metin
فَنَقُولُ وَبِاللَّهِ تَعَالَى نَسْتَعِينُ: مَعْنَى الْعَوْدِ عِنْدَ مَالِكٍ فِيهِ قَوْلَانِ، تُؤُوِّلَتِ الْمُدَوَّنَةُ عَلَى كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا، وَكِلَاهُمَا مُرَجَّحٌ.
Allah Teâlâ'dan yardım dileyerek deriz ki: İmam Mâlik'e göre "avd"ın anlamı hakkında iki görüş vardır; el-Müdevvene bu iki görüşten her birine göre de yorumlanmıştır ve her ikisi de racih kabul edilmiştir.
19827. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّهُ الْعَزْمُ عَلَى الْجِمَاعِ فَقَطْ.
Birincisi: Sadece cinsel ilişkiye azmetmektir.
19828. Metin
الثَّانِي: أَنَّهُ الْعَزْمُ عَلَى الْجِمَاعِ وَإِمْسَاكِ الزَّوْجَةِ مَعًا، وَعَلَى كِلَا الْقَوْلَيْنِ فَلَا إِشْكَالَ فِي الْآيَةِ.
İkincisi: Hem cinsel ilişkiye hem de kadını nikâhında tutmaya birlikte azmetmektir. Bu iki görüşe göre de ayette hiçbir müşkül yoktur.
19829. Metin
لِأَنَّ الْمَعْنَى حِينَئِذٍ: وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ، ثُمَّ يَعْزِمُونَ عَلَى الْجِمَاعِ أَوْ عَلَيْهِ مَعَ الْإِمْسَاكِ، فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَلَا مُنَافَاةَ بَيْنَ الْعَزْمِ عَلَى الْجِمَاعِ، أَوْ عَلَيْهِ مَعَ الْإِمْسَاكِ، وَبَيْنَ الْإِعْتَاقِ قَبْلَ الْمَسِيسِ.
Çünkü bu durumda anlam şöyle olur: "Kadınlarına zıhar yapıp, sonra cinsel ilişkiye yahut nikâhta tutmakla birlikte cinsel ilişkiye azmedenlerin, birbirlerine dokunmadan önce bir köle azat etmeleri gerekir." Dolayısıyla cinsel ilişkiye veya nikâhta tutmakla birlikte ilişkiye azmetmek ile temas etmeden önce köle azat etmek arasında hiçbir çelişki yoktur.
19830. Metin
وَغَايَةُ مَا يَلْزَمُ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ حَذْفُ الْإِرَادَةِ، وَهُوَ وَاقِعٌ فِي الْقُرْآنِ ; كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ [٥ \ ٦] ، أَيْ: أَرَدْتُمُ الْقِيَامَ إِلَيْهَا، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ [١٦ \ ٩٨] ، أَيْ: أَرَدْتَ قِرَاءَتَهُ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ الْآيَةَ [١٦ \ ٩٨] .
Bu görüşe göre gereken en fazla şey "irade" lafzının hazfedilmiş olmasıdır; bu da Kur'an'da vâkidir. Nitekim Yüce Allah'ın: { إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ } “Namaza kalktığınız zaman...” [5:6] yani "namaza kalkmak istediğinizde" buyruğu ile { فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ } [16:98] yani "Kur'an okumak istediğinde Allah'a sığın..." [16:98] buyruğu böyledir.
19831. Metin
وَمَعْنَى الْعَوْدِ عِنْدَ الشَّافِعِيِّ: أَنْ يُمْسِكَهَا بَعْدَ الْمُظَاهَرَةِ زَمَانًا يُمْكِنُهُ أَنْ يُطَلِّقَهَا فِيهِ فَلَا يُطَلِّقُ، وَعَلَيْهِ فَلَا إِشْكَالَ فِي الْآيَةِ أَيْضًا ; لِأَنَّ إِمْسَاكَهُ إِيَّاهَا الزَّمَنَ الْمَذْكُورَ لَا يُنَافِي التَّكْفِيرَ قَبْلَ الْمَسِيسِ، كَمَا هُوَ وَاضِحٌ.
Şâfiî'ye göre "avd"ın anlamı: Zıhardan sonra kadını boşayabileceği bir süre boyunca nikâhında tutup da boşamamsıdır. Buna göre de ayette yine hiçbir müşkül yoktur; zira kadını söz konusu süre kadar nikâhında tutması, açık olduğu üzere temas etmeden önce kefaret vermeye engel değildir.
19832. Metin
وَمَعْنَى الْعَوْدِ عِنْدَ أَحْمَدَ: هُوَ أَنْ يَعُودَ إِلَى الْجِمَاعِ أَوْ يَعْزِمَ عَلَيْهِ. أَمَّا الْعَزْمُ، فَقَدْ بَيَّنَّا أَنَّهُ لَا إِشْكَالَ فِي الْآيَةِ عَلَى الْقَوْلِ بِهِ، وَأَمَّا عَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّهُ الْجِمَاعُ.
Ahmed [b. Hanbel]'e göre "avd"ın anlamı: Cinsel ilişkiye dönmek veya buna azmetmektir. Azim konusuna gelince, buna göre ayette bir müşkül olmadığını açıklamıştık. Cinsel ilişkinin bizzat kendisi olduğu görüşüne gelince:
19833. Metin
فَالْجَوَابُ: أَنَّهُ إِنْ ظَاهَرَ وَجَامَعَ قَبْلَ التَّكْفِيرِ يَلْزَمُهُ الْكَفُّ عَنِ الْمَسِيسِ مَرَّةً أُخْرَى حَتَّى يُكَفِّرَ، وَلَا يَلْزَمُ مِنْ هَذَا جَوَازُ الْجِمَاعِ الْأَوَّلِ قَبْلَ التَّكْفِيرِ ; لِأَنَّ الْآيَةَ عَلَى هَذَا الْقَوْلِ، إِنَّمَا بَيَّنَتْ حُكْمَ مَا إِذَا وَقَعَ الْجِمَاعُ قَبْلَ التَّكْفِيرِ، وَأَنَّهُ وُجُوبُ التَّكْفِيرِ قَبْلَ مَسِيسٍ آخَرَ، وَأَمَّا الْإِقْدَامُ عَلَى الْمَسِيسِ الْأَوَّلِ فَحُرْمَتُهُ مَعْلُومَةٌ مِنْ عُمُومِ قَوْلِهِ تَعَالَى: مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا.
Cevap şudur: Şayet zıhar yapar ve kefaretten önce cinsel ilişkide bulunursa, kefaret verinceye kadar yeniden temastan uzak durması gerekir. Bundan, kefaretten önceki ilk ilişkinin caiz olduğu anlamı çıkmaz; zira ayet bu görüşe göre sadece kefaretten önce ilişki vuku bulduğunda hükmün ne olacağını, yani başka bir temastan önce kefaret vermenin farz olduğunu açıklamaktadır. İlk temasa kalkışmanın haramlığı ise Yüce Allah'ın: { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “birbirleriyle temas etmeden önce” buyruğunun umumundan bilinmektedir.
19834. Metin
وَمَعْنَى الْعَوْدِ عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى: هُوَ الْعَزْمُ عَلَى الْوَطْءِ، وَعَلَيْهِ فَلَا
Ebû Hanîfe -Allah Teâlâ ona rahmet etsin-'ye göre "avd"ın anlamı: Cinsel ilişkiye azmetmektir; buna göre de...
19835. Metin
إِشْكَالَ كَمَا تَقَدَّمَ. وَمَا حَكَاهُ الْحَافِظُ ابْنُ كَثِيرٍ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِي تَفْسِيرِهِ عَنْ مَالِكٍ، مِنْ أَنَّهُ حَكَى عَنْهُ أَنَّ الْعَوْدَ الْجِمَاعُ، فَهُوَ خِلَافُ الْمَعْرُوفِ مِنْ مَذْهَبِهِ، وَكَذَلِكَ مَا حَكَاهُ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ مِنْ أَنَّ الْعَوْدَ هُوَ الْعَوْدُ إِلَى الظِّهَارِ بَعْدَ تَحْرِيمِهِ وَرَفْعِ مَا كَانَ عَلَيْهِ أَمْرُ الْجَاهِلِيَّةِ، فَهُوَ خِلَافُ الْمُقَرَّرِ فِي فُرُوعِ الْحَنَفِيَّةِ مِنْ أَنَّهُ الْعَزْمُ عَلَى الْوَطْءِ ; كَمَا ذَكَرْنَا. وَغَالِبُ مَا قِيلَ فِي مَعْنَى الْعَوْدِ رَاجِعٌ إِلَى مَا ذَكَرْنَا مِنْ أَقْوَالِ الْأَئِمَّةِ ﵏.
...daha önce geçtiği üzere hiçbir müşkül yoktur. Hâfız İbn Kesîr'in -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- tefsirinde Mâlik'ten "avd"ın cinsel ilişki olduğunu nakletmesi, onun mezhebinin bilinen görüşüne aykırıdır. Aynı şekilde Ebû Hanîfe'den naklettiği "avd"ın zıhar haram kılındıktan ve Câhiliye uygulamasının hükmü kaldırıldıktan sonra tekrar zıhara dönmek olduğu şeklindeki rivayet de, Hanefî füru fıkhında yerleşmiş olan "cinsel ilişkiye azmetmek" görüşüne zıttır; nitekim bunu belirttik. "Avd"ın anlamı hakkında söylenenlerin çoğu, imamlardan -Allah onlardan razı olsun- aktardığımız bu görüşlere racidir.
19836. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: الْمُرَادُ بِالْعُودِ الرُّجُوعُ إِلَى الِاسْتِمْتَاعِ بِغَيْرِ الْجِمَاعِ، وَالْمُرَادُ بِالْمَسِيسِ فِي قَوْلِهِ: مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا، خُصُوصُ الْجِمَاعِ وَعَلَيْهِ فَلَا إِشْكَالَ، وَلَا يَخْفَى عَدَمُ ظُهُورِ هَذَا الْقَوْلِ.
Bazı âlimler şöyle demiştir: "Avd" ile kastedilen, cinsel ilişki dışındaki faydalanmalara (istimtâ) dönmektir; { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “birbirleriyle temas etmeden önce” buyruğundaki temas (mesîs) ile kastedilen ise bizzat cinsel ilişkidir. Buna göre de hiçbir müşkül kalmaz. Ancak bu görüşün açık ve kuvvetli olmadığı ortadadır.
19837. Metin
وَالتَّحْقِيقُ: عَدَمُ جَوَازِ الِاسْتِمْتَاعِ بِوَطْءٍ أَوْ غَيْرِهِ قَبْلَ التَّكْفِيرِ، لِعُمُومِ قَوْلِهِ: مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا، وَأَجَازَ بَعْضُهُمُ الِاسْتِمْتَاعَ بِغَيْرِ الْوَطْءِ، قَائِلًا: إِنَّ الْمُرَادَ بِالْمَسِيسِ فِي قَوْلِهِ: مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا، نَفْسُ الْجِمَاعِ لَا مُقَدِّمَاتُهُ، وَمِمَّنْ قَالَ بِذَلِكَ: الْحَسَنُ الْبَصْرِيُّ، وَالثَّوْرِيُّ، وَرُوِيَ عَنِ الشَّافِعِيِّ فِي أَحَدِ الْقَوْلَيْنِ.
Tahkik olan: { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } “birbirleriyle temas etmeden önce” buyruğunun umumundan dolayı kefaretten önce gerek ilişki yoluyla gerekse başka bir yolla faydalanmanın (istimtâ) caiz olmamasıdır. Bazıları ise { مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا } buyruğundaki "mesîs"in mukaddimeler değil bizzat cinsel ilişki olduğunu söyleyerek cinsel ilişki dışındaki faydalanmayı caiz görmüştür. Bunu söyleyenler arasında Hasan-ı Basrî ve Sevrî bulunmaktadır; Şâfiî'den de iki görüşünden birinde bu rivayet edilmiştir.
19838. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: اللَّامُ فِي قَوْلِهِ: لِمَا قَالُوا، بِمَعْنَى: فِي، أَيْ: يَعُودُونَ فِيمَا قَالُوا بِمَعْنَى يَرْجِعُونَ فِيهِ ; كَقَوْلِهِ ﷺ: «الْوَاهِبُ الْعَائِدُ فِي هِبَتِهِ» الْحَدِيثَ، وَقِيلَ: اللَّامُ بِمَعْنَى: عَنْ، أَيْ: يَعُودُونَ عَمَّا قَالُوا، أَيْ: يَرْجِعُونَ عَنْهُ، وَهُوَ قَرِيبٌ مِمَّا قَبِلَهُ.
Bazı âlimler şöyle demiştir: { لِمَا قَالُوا } ifadesindeki "lâm" harf-i ceri "fî" (içinde/hakkında) anlamındadır; yani "söyledikleri şey hakkında dönerler/sözlerinden cayarlar" demektir; tıpkı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Bağışından dönen kimse...» hadisinde olduğu gibi. "Lâm"ın "‘an" (den/dan) anlamında olduğu, yani "söyledikleri sözden dönerler" demek olduğu da söylenmiştir ki bu da bir önceki anlama yakındır.
19839. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ: الَّذِي يَظْهَرُ لِي وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ: أَنَّ الْعَوْدَ لَهُ مَبْدَأٌ وَمُنْتَهَى، فَمَبْدَؤُهُ الْعَزْمُ عَلَى الْوَطْءِ وَمُنْتَهَاهُ الْوَطْءُ بِالْفِعْلِ، فَمَنْ عَزَمَ عَلَى الْوَطْءِ فَقَدْ عَادَ بِالنِّيَّةِ، فَتَلْزَمُهُ الْكَفَّارَةُ لِإِبَاحَةِ الْوَطْءِ، وَمَنْ وَطَءَ بِالْفِعْلِ تَحَتَّمَ فِي حَقِّهِ اللُّزُومُ، وَخَالَفَ بِالْإِقْدَامِ عَلَى الْوَطْءِ قَبْلَ التَّكْفِيرِ.
Bu satırların yazarı -Allah onu affetsin ve bağışlasın- der ki: Bana zahir olan -doğrusunu Allah Teâlâ bilir- şudur: "Avd"ın bir başlangıcı ve bir de sonucu/nihayeti vardır. Başlangıcı cinsel ilişkiye azmetmektir; sonucu ise fiilen cinsel ilişkide bulunmaktır. Dolayısıyla kim cinsel ilişkiye azmederse niyetle dönmüş olur ve ilişkinin helal kılınması için ona kefaret gerekir. Kim de fiilen ilişkiye girerse kefaretin gerekliliği onun hakkında kesinleşmiş olur ve kefaretten önce ilişkiye kalkışmakla emre muhalefet etmiş sayılır.
19840. Metin
وَيَدُلُّ لِهَذَا قَوْلُهُ ﷺ لَمَّا قَالَ: «إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ» ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ قَدْ عَرَفْنَا الْقَاتِلَ، بِمَا بَالُ الْمَقْتُولِ؟ قَالَ: «إِنَّهُ كَانَ حَرِيصًا عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ» ، فَبَيَّنَ أَنَّ الْعَزْمَ عَلَى الْفِعْلِ عَمَلٌ يُؤَاخَذُ بِهِ الْإِنْسَانُ.
Buna delil, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğudur: «İki Müslüman kılıçlarıyla karşılaştığında öldüren de öldürülen de cehennemdedir.» Ashab: "Ey Allah'ın Resûlü! Öldüreni anladık, peki ya öldürülenin durumu nedir?" diye sorunca; «O da arkadaşını öldürmeye hırslıydı (azmetmişti)» buyurmuştur. Böylece bir fiile azmetmenin, insanın hesaba çekileceği bir amel olduğunu açıklamıştır.
19841. Metin
فَإِنْ قِيلَ: ظَاهِرُ الْآيَةِ الْمُتَبَادَرُ مِنْهَا يُوَافِقُ قَوْلَ الظَّاهِرِيَّةِ، الَّذِي قَدَّمْنَا بُطْلَانَهُ ; لِأَنَّ الظَّاهِرَ الْمُتَبَادِرَ مِنْ قَوْلِهِ: لِمَا قَالُوا، أَنَّهُ صِيغَةُ الظِّهَارِ، فَيَكُونُ الْعَوْدُ لَهَا تَكْرِيرَهَا مَرَّةً أُخْرَى.
Eğer denilirse ki: Ayetin ilk bakışta anlaşılan zahiri, daha önce bâtıl olduğunu zikrettiğimiz Zâhirîlerin görüşüne uymaktadır. Zira { لِمَا قَالُوا } “söylediklerine” ifadesinden ilk anlaşılan zâhir mana onun zıhar lafzı olduğudur; bu durumda ona dönmek de o lafzı bir kez daha tekrarlamak olur.
19842. Metin
فَالْجَوَابُ: أَنَّ الْمَعْنَى لِمَا قَالُوا: أَنَّهُ حَرَامٌ عَلَيْهِمْ، وَهُوَ الْجِمَاعُ، وَيَدُلُّ لِذَلِكَ وُجُودُ نَظِيرِهِ فِي الْقُرْآنِ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ [١٩ \ ٨٠] ، أَيْ: مَا يَقُولُ إِنَّهُ يُؤْتَاهُ مِنْ مَالٍ وَوَلَدٍ فِي قَوْلِهِ: لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا [١٩ \ ٧٧] ، وَمَا ذَكَرْنَا مِنْ أَنَّ مَنْ جَامَعَ قَبْلَ التَّكْفِيرِ، يَلْزَمُهُ الْكَفُّ عَنِ الْمَسِيسِ مَرَّةً أُخْرَى، حَتَّى يُكَفِّرَ، هُوَ التَّحْقِيقُ خِلَافًا لِمَنْ قَالَ: تَسْقُطُ الْكَفَّارَةُ بِالْجِمَاعِ قَبْلَ الْمَسِيسِ ; كَمَا رُوِيَ عَنِ الزُّهْرِيِّ، وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ وَأَبِي يُوسُفَ. وَلِمَنْ قَالَ: تَلْزَمُ بِهِ كَفَّارَتَانِ ; كَمَا رُوِيَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ، وَذَكَرَهُ بَعْضُهُمْ عَنْ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ، وَعَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مَهْدِيٍّ. وَلِمَنْ قَالَ: تَلْزَمُهُ ثَلَاثُ كَفَّارَاتٍ ; كَمَا رَوَاهُ سَعِيدُ بْنُ مَنْصُورٍ، عَنِ الْحَسَنِ، وَإِبْرَاهِيمَ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى. انْتَهَى بِطُولِهِ مِنْ «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» .
Cevap şudur: { لِمَا قَالُوا } ifadesinin anlamı: "kendilerine haram kıldıklarını söyledikleri şeye" yani cinsel ilişkiye [dönerler] demektir. Bunun Kur'an'da bir benzerinin bulunması buna delalet eder; Yüce Allah'ın: { وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ } “Söylediği şeye biz mirasçı oluruz” [19:80] buyruğunda olduğu gibi; yani: { لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا } “Bana kesinlikle mal ve evlat verilecektir” [19:77] sözünde kendisine verileceğini söylediği mal ve evlada [mirasçı oluruz demektir]. Zikrettiğimiz üzere kefaretten önce cinsel ilişkide bulunan kimsenin kefaret verene kadar yeniden temastan uzak durmasının gerekmesi tahkik edilmiş olan görüştür. Nitekim Zührî, Saîd b. Cübeyr ve Ebû Yûsuf'tan rivayet edilen: "Temastan önceki ilişkiyle kefaret düşer" diyen kimselerin; Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan rivayet edilen ve bazılarının Amr b. el-Âs ile Abdurrahman b. Mehdî'den de aktardığı: "Bununla iki kefaret gerekir" diyenlerin ve Saîd b. Mansûr'un Hasan ile İbrâhim'den rivayet ettiği: "Ona üç kefaret gerekir" diyenlerin hilafınadır. İlim Allah Teâlâ'nın katındadır. «Def‘u Îhâmi'l-Iztırâb ‘an Âyâti'l-Kitâb»dan yapılan nakil burada aynen sona erdi.
19843. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: أَظْهَرُ قَوْلَيْ أَهْلِ الْعِلْمِ عِنْدِي أَنَّهُ لَوْ قَالَ لَهَا: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ ابْنَتِي، أَوْ أُخْتِي، أَوْ جَدَّتِي، أَوْ عَمَّتِي، أَوْ أُمِّي مِنَ الرِّضَاعِ، أَوْ أُخْتِي مِنَ الرِّضَاعِ، أَوْ شَبَّهَهَا بِعُضْوٍ آخَرَ غَيْرَ الظَّهْرِ، كَأَنْ يَقُولُ: أَنْتَ عَلَيَّ كَرَأْسِ ابْنَتِي أَوْ أُخْتِي إِلَخْ، أَوْ بَطْنِ مَنْ ذَكَرَ، أَوْ فَرْجِهَا، أَوْ فَخْذِهَا أَنَّ ذَلِكَ كُلَّهُ ظِهَارٌ، إِذْ لَا فَرْقَ فِي الْمَعْنَى بَيْنَهُ وَبَيْنَ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي ; لِأَنَّهُ فِي جَمِيعِ ذَلِكَ شَبَّهَ امْرَأَتَهُ بِمَا هِيَ فِي تَأْبِيدِ الْحُرْمَةِ كَأُمِّهِ، فَمَعْنَى الظِّهَارِ مُحَقَّقُ الْحُصُولِ فِي ذَلِكَ.
Üçüncü Mesele: İlim ehlinin iki görüşünden bana göre en açık ve kuvvetli olanı şudur: Şayet bir kimse eşine: "Sen bana kızımın, kız kardeşimin, ninemin, halamın, süt annemin veya süt kız kardeşimin sırtı gibisin" dese yahut kadını sırttan başka bir uzva benzetse; örneğin: "Sen bana kızımın yahut kız kardeşimin başı, karnı, fercî veya uyluğu gibisin" dese bunların tamamı zıhardır. Zira anlam bakımından bunun ile: "Sen bana annemin sırtı gibisin" sözü arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü bunların hepsinde eşini, haramlığının ebedîliği bakımından annesi gibi olan birine benzetmiştir. Dolayısıyla zıharın anlamı bunlarda da kesin olarak gerçekleşmektedir.
19844. Metin
قَالَ ابْنُ قُدَامَةَ فِي «الْمُغْنِي» : وَهَذَا قَوْلُ أَكْثَرِ أَهْلِ الْعِلْمِ، مِنْهُمْ: الْحَسَنُ، وَعَطَاءٌ، وَجَابِرُ بْنُ زَيْدٍ، وَالشَّعْبِيُّ، وَالنَّخَعِيُّ، وَالزُّهْرِيُّ، وَالثَّوْرِيُّ، وَالْأَوْزَاعِيُّ، وَمَالِكٌ، وَإِسْحَاقُ، وَأَبُو عُبَيْدٍ، وَأَبُو ثَوْرٍ، وَأَصْحَابُ الرَّأْيِ، وَهُوَ جَدِيدُ قَوْلَيِّ الشَّافِعِيِّ. وَقَالَ فِي الْقَدِيمِ: لَا يَكُونُ الظِّهَارُ إِلَّا بِأُمٍّ أَوْ جَدَّةٍ، لِأَنَّهَا أُمٌّ أَيْضًا ; لِأَنَّ اللَّفْظَ الَّذِي وَرَدَ بِهِ الْقُرْآنُ مُخْتَصٌّ بِالْأُمِّ، فَإِذَا عَدَلَ عَنْهُ لَمْ يَتَعَلَّقْ بِهِ مَا أَوْجَبَهُ اللَّهُ تَعَالَى فِيهِ، وَلَنَا أَنَّهُنَّ مُحَرَّمَاتٌ بِالْقَرَابَةِ فَأَشْبَهْنَ الْأُمَّ. فَأَمَّا الْآيَةُ فَقَدْ قَالَ فِيهَا: وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا، وَهَذَا مَوْجُودٌ فِي مَسْأَلَتِنَا، فَجَرَى مَجْرَاهُ، وَتَعْلِيقُ الْحُكْمِ بِالْأُمِّ لَا يَمْنَعُ ثُبُوتَ الْحُكْمِ فِي غَيْرِهَا، إِذَا كَانَتْ مِثْلَهَا.
İbn Kudâme «el-Muğnî»de şöyle demiştir: Bu, ilim ehlinin çoğunluğunun görüşüdür. Bunlar arasında: Hasan, Atâ, Câbir b. Zeyd, Şa‘bî, Nehaî, Zührî, Sevrî, Evzâî, Mâlik, İshak, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr ve re'y ehli yer alır. Şâfiî'nin cedîd (yeni) iki kavlinden biri de budur. Kadîm (eski) kavlinde ise şöyle demiştir: "Zıhar sadece anne veya nine ile olur; çünkü nine de bir annedir. Zira Kur'an'ın getirdiği lafız anneye mahsustur; bu lafızdan başkasına yönelindiğinde Allah Teâlâ'nın zıhar için farz kıldığı hüküm ona taalluk etmez." Bizim delilimiz ise şudur: Bunlar akrabalık sebebiyle ebediyen haram kılınmış kimselerdir, dolayısıyla anneye benzemektedirler. Ayete gelince; Allah Teâlâ ayette: { وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا } “Şüphesiz onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar” buyurmuştur; bu [çirkinlik ve asılsızlık] bizim meselemizde de mevcuttur, dolayısıyla aynı hükme tâbi olur. Hükmün anneye bağlanmış olması, anne gibi olduğunda onun dışındakilerde hükmün sabit olmasına engel değildir.
19845. Metin
الضَّرْبُ الثَّالِثُ: أَنْ يُشَبِّهَهَا بِظَهْرِ مَنْ تَحْرُمُ عَلَيْهِ عَلَى التَّأْبِيدِ سِوَى الْأَقَارِبِ، كَالْإِمْهَاتِ الْمُرْضِعَاتِ وَالْأَخَوَاتِ مِنَ الرَّضَاعَةِ، وَحَلَائِلِ الْآبَاءِ، وَالْأَبْنَاءِ، وَأُمَّهَاتِ النِّسَاءِ، وَالرَّبَائِبِ اللَّاتِي دُخِلَ بِأُمِّهِنَّ فَهُوَ ظِهَارٌ أَيْضًا، وَالْخِلَافُ فِيهَا كَالَّتِي قَبْلَهَا، وَوَجْهُ الْمَذْهَبَيْنِ
Üçüncü Kısım: Eşini süt anneler, süt kız kardeşler, babaların hanımları (üvey anneler), oğulların hanımları (gelinler), hanımların anneleri (kayınvalideler) ve kendileriyle gerdeğe girilmiş eşlerin kızları (üvey kızlar) gibi akraba dışındaki ebediyen haram olan kimselerin sırtına benzetmesidir. Bu da zıhardır. Bu konudaki ihtilaf da bir önceki gibidir. İki mezhebin dayanağı...
19846. Metin
مَا تَقَدَّمَ، وَيَزِيدُ فِي الْأُمَّهَاتِ الْمُرْضِعَاتِ دُخُولُهَا فِي عُمُومِ الْأُمَّهَاتِ فَتَكُونُ دَاخِلَةً فِي النَّصِّ، وَسَائِرُهُنَّ فِي مَعْنَاهَا، فَثَبَتَ فِيهِنَّ حُكْمُهَا، انْتَهَى مِنَ «الْمُغْنِي» ، وَهُوَ وَاضِحٌ كَمَا تَرَى.
...daha önce geçen delillerdir. Süt annelerde ise ayrıca "anneler" genel lafzının kapsamına girmeleri durumu vardır; dolayısıyla bizzat nassa dâhil olurlar. Diğerleri de onun anlamındadır ve böylece onların hükmü bunlarda da sabit olur. «el-Muğnî»den yapılan nakil bitti. Bu da gördüğün gibi gayet açıktır.
19847. Metin
فَرْعَانِ يَتَعَلَّقَانِ بِهَذِهِ الْمَسْأَلَةِ.
Bu Meseleyle İlgili İki Furu (Alt Başlık)
19848. Metin
الْأَوَّلُ: اعْلَمْ أَنَّ أَهْلَ الْعِلْمِ اخْتَلَفُوا فِيمَا إِذَا شَبَّهَ امْرَأَتَهُ بِظَهْرِ مَنْ تَحْرُمُ عَلَيْهِ تَحْرِيمًا مُؤَقَّتًا، كَأُخْتِ امْرَأَتِهِ، وَعَمَّتِهَا وَكَالْأَجْنَبِيَّةِ، فَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: هُوَ ظِهَارٌ وَهُوَ قَوْلُ أَصْحَابِ مَالِكٍ، وَهُوَ عِنْدَهُمْ مِنْ نَوْعِ الْكِنَايَةِ الظَّاهِرَةِ، وَهُوَ إِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ عَنْ أَحْمَدَ، وَاخْتَارَهَا الْخِرَقِيُّ. وَالرِّوَايَةُ الْأُخْرَى عَنْ أَحْمَدَ: أَنَّهُ لَيْسَ بِظِهَارٍ، وَهُوَ مَذْهَبُ أَبِي حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيِّ.
Birincisi: Bil ki ilim ehli; kişinin eşini baldızı, eşinin halası veya yabancı bir kadın gibi geçici olarak haram olan birinin sırtına benzetmesi durumunda ihtilaf etmişlerdir. İlim ehlinden bazıları: "Bu da zıhardır" demiştir ki bu, Mâlik'in ashabının görüşüdür ve onlara göre bu açık kinaye (kinâye-i zâhire) türündendir. Ahmed'den gelen iki rivayetten biri de budur ve Hırakî bunu tercih etmiştir. Ahmed'den gelen diğer rivayet ise: "Bu zıhar değildir" şeklindedir ki bu da Ebû Hanîfe ve Şâfiî'nin mezhebidir.
19849. Metin
وَحُجَّةُ الْقَوْلِ الْأَوَّلِ: أَنَّهُ شَبَّهَ امْرَأَتَهُ بِمُحَرَّمَةٍ، فَأَشْبَهَ مَا لَوْ شَبَّهَهَا بِالْأُمِّ، لِاشْتِرَاكِ الْجَمِيعِ فِي التَّحْرِيمِ ; لَأَنَّ مُجَرَّدَ قَوْلِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ، إِذَا نَوَى بِهِ الظِّهَارَ، يَكُونُ ظِهَارًا عَلَى الْأَظْهَرِ، وَالتَّشْبِيهُ بِالْمُحَرَّمَةِ تَحْرِيمٌ، فَيَكُونُ ظِهَارًا.
Birinci görüşün delili şudur: Kişi eşini kendisine haram kılınmış bir kadına benzetmiştir; dolayısıyla haramlıkta ortak olmaları sebebiyle tıpkı anneye benzetmesi gibi olmuştur. Çünkü kişinin sadece: "Sen bana haramsın" demesi, zıhara niyet ettiğinde en kuvvetli görüşe göre zıhar sayılır. Kendisine haram olan birine benzetmek de bir haram kılmadır, dolayısıyla zıhar olur.
19850. Metin
وَحُجَّةُ الْقَوْلِ الثَّانِي: أَنَّ الَّتِي شَبَّهَ بِهَا امْرَأَتَهُ لَيْسَتْ مُحَرَّمَةً عَلَى التَّأْبِيدِ، فَلَا يَكُونُ لَهَا حُكْمُ ظَهْرِ الْأُمِّ إِلَّا إِنْ كَانَ تَحْرِيمُهَا مُؤَبَّدًا كَالْأُمِّ، وَلَمَّا كَانَ تَحْرِيمُهَا غَيْرَ مُؤَبَّدٍ كَانَ التَّشْبِيهُ بِهَا لَيْسَ بِظِهَارٍ، كَمَا لَوْ شَبَّهَهَا بِظَهْرِ حَائِضٍ، أَوْ مُحْرِمَةٍ مِنْ نِسَائِهِ، وَأَجَابَ الْمُخَالِفُونَ عَنْ هَذَا: بِأَنَّ مُجَرَّدَ التَّشْبِيهِ بِالْمُحَرَّمَةِ يَكْفِي فِي الظِّهَارِ لِدُخُولِهِ فِي عُمُومِ قَوْلِهِ: وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا، قَالُوا: وَأَمَّا الْحَائِضُ، فَيُبَاحُ الِاسْتِمْتَاعُ بِهَا فِي غَيْرِ الْفَرَجِ، وَالْمُحْرِمَةُ يَحِلُّ لَهُ النَّظَرُ إِلَيْهَا وَلَمْسُهَا مِنْ غَيْرِ شَهْوَةٍ، وَلَيْسَ فِي وَطْءِ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا حَدٌّ بِخِلَافِ مَسْأَلَتِنَا، انْتَهَى مِنَ «الْمُغْنِي» ، مَعَ تَصَرُّفٍ يَسِيرٍ لَا يُخِلُّ بِالْمَعْنَى.
İkinci görüşün delili ise şudur: Eşini kendisine benzettiği kadın ebediyen haram kılınmış biri değildir. Dolayısıyla haramlığı anne gibi ebedî olmadıkça annenin sırtı hükmünde olamaz. Haramlığı ebedî olmadığı için ona benzetmek de zıhar sayılmaz; tıpkı eşini hayızlı veya ihramlı bir hanımının sırtına benzetmesi gibi. Karşı görüştekiler buna şöyle cevap vermişlerdir: Sadece haram olan birine benzetmek, Yüce Allah'ın: { وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا } “Şüphesiz onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar” buyruğunun umumuna dâhil olması sebebiyle zıhar için yeterlidir. Şöyle demişlerdir: Hayızlı kadına gelince, ferc dışındaki yerlerinden faydalanmak mubahtır. İhramlı kadına gelince, ona şehvetsizce bakmak ve dokunmak helaldir; ayrıca bu ikisinden biriyle cinsel ilişkide bulunmak had (zina cezası) gerektirmez; bizim meselemiz ise bundan farklıdır. Anlamı bozmayacak küçük tasarruflarla «el-Muğnî»den yapılan nakil sona erdi.
19851. Metin
وَقَالَ صَاحِبُ «الْمُغْنِي» : وَاخْتَارَ أَبُو بَكْرٍ: أَنَّ الظِّهَارَ لَا يَكُونُ إِلَّا مِنْ ذَوَاتِ الْمَحْرَمِ مِنَ النِّسَاءِ، قَالَ: فَبِهَذَا أَقُولُ.
«el-Muğnî» sahibi şöyle demiştir: Ebû Bekir ise zıharın ancak kadınlardan mahrem olanlara yapılacağını tercih etmiştir. [İbn Kudâme] dedi ki: Ben de bu görüşteyim.
19852. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: إِنْ شَبَّهَ امْرَأَتَهُ بِظَهْرِ الْأَجْنَبِيَّةِ، كَانَ طَلَاقًا. قَالَهُ بَعْضُ الْمَالِكِيَّةِ، اهـ.
Bazı âlimler de şöyle demiştir: Eğer eşini yabancı bir kadının sırtına benzetirse bu talak (boşama) olur. Bunu bazı Mâlikîler söylemiştir, vesselâm.
19853. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ: أَظْهَرُ أَقْوَالِ أَهْلِ الْعِلْمِ عِنْدِي وَأَجْرَاهَا عَلَى الْأُصُولِ، هُوَ قَوْلُ مَنْ قَالَ: إِنَّهُ يَكُونُ مُظَاهِرًا، وَلَوْ كَانَتِ الَّتِي شَبَّهَ امْرَأَتَهُ بِظَهْرِهَا غَيْرَ مُؤَبَّدَةِ
Bu eseri kaleme alan [Şankîtî] -Allah onu affetsin ve bağışlasın- der ki: İlim ehlinin görüşleri arasında bana göre en açık ve usule en uygun olanı; eşini sırtına benzettiği kadın ebedî olarak
19854. Metin
التَّحْرِيمِ، إِذْ لَا حَاجَةَ لِتَأْبِيدِ التَّحْرِيمِ ; لِأَنَّ مَدَارَ الظِّهَارِ عَلَى تَحْرِيمِ الزَّوْجَةِ بِوَاسِطَةِ تَشْبِيهِهَا بِمُحَرَّمَةٍ، وَذَلِكَ حَاصِلٌ بِتَشْبِيهِهَا بِامْرَأَةٍ مُحَرَّمَةٍ فِي الْحَالِ، وَلَوْ تَحْرِيمًا مُؤَقَّتًا لِأَنَّ تَحْرِيمَ الزَّوْجَةِ حَاصِلٌ بِذَلِكَ فِي قَصْدِ الرَّجُلِ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
haram kılınmış biri olmasa dahi zıhar yapmış sayılacağını söyleyenlerin görüşüdür. Zira haramlığın ebedî olmasına gerek yoktur; çünkü zıharın esası, eşi haram kılınmış bir kadına benzetme yoluyla haram kılmaya dayanır. Bu durum ise eşin geçici bir haramlık olsa bile hâlihazırda haram olan bir kadına benzetilmesiyle gerçekleşir. Çünkü adamın kastında eşi haram kılma durumu bununla hâsıl olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
19855. Metin
الْفَرْعُ الثَّانِي: فِي حُكْمِ مَا قَالَ لَهَا: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أَبِي أَوِ ابْنِي أَوْ غَيْرِهِمَا مِنَ الرِّجَالِ، لَا أَعْلَمُ فِي ذَلِكَ نَصًّا مِنْ كِتَابٍ وَلَا سُنَّةٍ، وَالْعُلَمَاءُ مُخْتَلِفُونَ فِيهِ. فَقَالَ بَعْضُهُمْ: لَا يَكُونُ مُظَاهِرًا بِذَلِكَ، قَالَ ابْنُ قُدَامَةَ فِي «الْمُغْنِي» : وَهُوَ قَوْلُ أَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ، لِأَنَّهُ شَبِيهٌ بِمَا لَيْسَ بِمَحَلٍّ لِلِاسْتِمْتَاعِ، فَأَشْبَهَ مَا لَوْ قَالَ: أَنْتِ عَلَيَّ كَمَالِ زَيْدٍ، وَهَلْ فِيهِ كَفَّارَةٌ؟ عَلَى رِوَايَتَيْنِ:
İkinci Mesele: [Bir kimsenin] eşine: "Sen bana babamın, oğlumun veya diğer erkeklerin sırtı gibisin" demesinin hükmü hakkındadır. Bu hususta Kitap ve Sünnet'ten bir nass bilmiyorum; âlimler de bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazıları şöyle demiştir: "Bununla zıhar yapmış olmaz." İbn Kudâme «el-Muğnî»de şöyle demiştir: "Bu, âlimlerin çoğunun görüşüdür; çünkü bu ifade, yararlanma (istimtâ) mahalli olmayan bir şeye benzetmedir. Dolayısıyla kişinin: 'Sen bana Zeyd'in malı gibisin' demesine benzer." Bunda kefaret gerekip gerekmediği konusunda ise iki rivayet vardır:
19856. Metin
إِحْدَاهُمَا: فِيهِ كَفَّارَةٌ، لِأَنَّهُ نَوْعُ تَحْرِيمٍ فَأَشْبَهَ مَا لَوْ حَرَّمَ مَالَهُ.
Birincisi: Bunda kefaret gerekir; çünkü bu bir tür haram kılmadır, dolayısıyla kendi malını haram kılmasına benzer.
19857. Metin
وَالثَّانِيَةُ: لَيْسَ فِيهِ شَيْءٌ، وَنَقَلَ ابْنُ الْقَاسِمِ عَنْ أَحْمَدَ، فِيمَنْ شَبَّهَ امْرَأَتَهُ بِظَهْرِ الرَّجُلِ، لَا يَكُونُ ظِهَارًا، وَلَمْ أَرَهُ يَلْزَمُ فِيهِ شَيْءٌ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ تَشْبِيهٌ لِامْرَأَتِهِ بِمَا لَيْسَ بِمَحَلٍّ لِلِاسْتِمْتَاعِ، أَشْبَهَ التَّشْبِيهَ بِمَالِ غَيْرِهِ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: يَكُونُ مُظَاهِرًا بِالتَّشْبِيهِ بِظَهْرِ الرَّجُلِ. وَعَزَاهُ فِي «الْمُغْنِي» لِابْنِ الْقَاسِمِ صَاحِبِ مَالِكٍ، وَجَابِرِ بْنِ زَيْدٍ. وَعَنْ أَحْمَدَ رِوَايَتَانِ، كَالْمَذْهَبَيْنِ الْمَذْكُورَيْنِ، وَكَوْنُ ذَلِكَ ظِهَارًا هُوَ الْمَعْرُوفُ عِنْدَ مُتَأَخِّرِي الْمَالِكِيَّةِ.
İkincisi: Bunda hiçbir şey gerekmez. İbnü'l-Kâsım, Ahmed'den nakletmiştir ki; eşini bir erkeğin sırtına benzeten kimse hakkında: "Zıhar olmaz ve buna bir şey gerekeceğini görmüyorum. Çünkü bu, eşini yararlanma mahalli olmayan bir şeye benzetmektir; başkasının malına benzetmeye benzer." demiştir. Bazıları ise bir erkeğin sırtına benzetmekle zıhar yapmış olacağını söylemiştir. «el-Muğnî»de bunu Mâlik'in talebesi İbnü'l-Kâsım'a ve Câbir b. Zeyd'e nispet etmiştir. Ahmed'den de zikredilen iki mezhep doğrultusunda iki rivayet nakledilmiştir. Bunun zıhar olması, müteahhir (son dönem) Mâlikîler katında bilinen görüştür.
19858. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ: الَّذِي يَظْهَرُ جَرَيَانُ هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ عَلَى مَسْأَلَةٍ أُصُولِيَّةٍ فِيهَا لِأَهْلِ الْأُصُولِ ثَلَاثَةُ مَذَاهِبَ، وَهِيَ فِي حُكْمِ مَا إِذَا دَارَ اللَّفْظُ بَيْنَ الْحَقِيقَةِ الْعُرْفِيَّةِ وَالْحَقِيقَةِ اللُّغَوِيَّةِ، عَلَى أَيِّهِمَا يُحْمَلُ؟ وَالصَّحِيحُ عِنْدَ جَمَاعَاتٍ مِنَ الْأُصُولِيِّينَ: أَنَّ اللَّفْظَ يُحْمَلُ عَلَى الْحَقِيقَةِ الشَّرْعِيَّةِ أَوَّلًا إِنْ كَانَتْ لَهُ حَقِيقَةٌ شَرْعِيَّةٌ، ثُمَّ إِنْ لَمْ تَكُنْ شَرْعِيَّةً حُمِلَ عَلَى الْعُرْفِيَّةِ، ثُمَّ اللُّغَوِيَّةِ.
Bu eseri kaleme alan [Şankîtî] -Allah onu affetsin ve bağışlasın- der ki: Zahir olan şudur ki, bu mesele usulcülerin üç görüşe ayrıldığı bir usul meselesine dayanmaktadır; o da bir lafız örfî hakikat ile lügavî (sözlük) hakikat arasında kaldığında hangisine hamledileceği hükmüdür. Usulcülerin çoğuna göre sahih olan: Şer'î bir hakikati varsa lafzın öncelikle şer'î hakikate hamledilmesidir. Şayet şer'î [anlam] yoksa örfî hakikate, sonra da lügavî hakikate hamledilir.
19859. Metin
وَعَنْ أَبِي حَنِيفَةَ: أَنَّهُ يُحْمَلُ عَلَى اللُّغَوِيَّةِ قَبْلَ الْعُرْفِيَّةِ، قَالَ: لِأَنَّ الْعُرْفِيَّةَ، وَإِنْ تَرَجَّحَتْ بِغَلَبَةِ الِاسْتِعْمَالِ فَإِنَّ الْحَقِيقَةَ اللُّغَوِيَّةَ مُتَرَجِّحَةٌ بِأَصْلِ الْوَضْعِ.
Ebû Hanîfe'den ise örfî hakikatten önce lügavî hakikate hamledileceği rivayet edilmiştir. O şöyle demiştir: "Çünkü örfî hakikat yaygın kullanım sebebiyle üstün gelse de, lügavî hakikat dilin asıl vaz'ı (asıl konuluşu) sebebiyle üstündür."
19860. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّالِثُ: أَنَّهُمَا لَا تُقَدَّمُ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى بَلْ يُحْكَمُ بِاسْتِوَائِهِمَا، فَيَكُونُ اللَّفْظُ مُجْمَلًا لِاسْتِوَاءِ الِاحْتِمَالَيْنِ فِيهِمَا، فَيَحْتَاجُ إِلَى بَيَانِ الْمَقْصُودِ مِنَ الِاحْتِمَالَيْنِ بِنِيَّةٍ أَوْ دَلِيلٍ خَارِجٍ، وَإِلَى هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ أَشَارَ فِي «مَرَاقِي السُّعُودِ» ، بِقَوْلِهِ:
Üçüncü görüş ise: Birinin diğerine takdim edilmeyip ikisinin eşit sayılması gerektiğidir; bu durumda iki ihtimal eşit olduğundan lafız mücmel (kapalı) olur ve iki ihtimalden hangisinin kastedildiğini açıklamak için bir niyete veya haricî bir delile ihtiyaç duyulur. «Merâkı’s-Su‘ûd»da şu sözüyle bu meseleye işaret edilmiştir:
19861. Metin
وَاللَّفْظُ مَحْمُولٌ عَلَى الشَّرْعِيِّ ... إِنْ لَمْ يَكُنْ فَمُطْلَقُ الْعُرْفِيِّ
Lafız şer'î [anlama] hamledilir... Şayet o yoksa mutlak örfî [anlama],
19862. Metin
فَاللُّغَوِيُّ عَلَى الْجَلِيِّ وَلَمْ يَجِبْ ... بَحْثٌ عَنِ الْمَجَازِ فِي الَّذِي انْتُخِبْ
Açık olan görüşe göre sonra lügavî [anlama]; tercih edilen görüşte mecazı araştırmak gerekmez.
19863. Metin
وَمَذْهَبُ النُّعْمَانِ عَكْسُ مَا مَضَى ... وَالْقَوْلُ بِالْإِجْمَالِ فِيهِ مُرْتَضَى
Nu'mân'ın mezhebi ise geçmişin aksinedir... [Eşitlik durumunda] icmal görüşü de benimsenmiştir.
19864. Metin
وَإِذَا عَلِمْتَ ذَلِكَ، فَاعْلَمْ أَنَّ قَوْلَ الرَّجُلِ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أَبِي مَثَلًا لَا يَنْصَرِفُ
Bunu bildiğinde bil ki bir kimsenin eşine -mesela-: "Sen bana babamın sırtı gibisin" demesi
19865. Metin
فِي الْحَقِيقَةِ الْعُرْفِيَّةِ إِلَى الِاسْتِمْتَاعِ بِالْوَطْءِ أَوْ مُقَدِّمَاتِهِ ; لِأَنَّ الْعُرْفَ لَيْسَ فِيهِ اسْتِمْتَاعٌ بِالذُّكُورِ، فَلَا يَكُونُ فِيهِ ظِهَارٌ. وَأَمَّا عَلَى تَقْدِيمِ الْحَقِيقَةِ اللُّغَوِيَّةِ، فَمُطْلَقُ تَشْبِيهِ الزَّوْجَةِ بِمَحْرَمٍ وَلَوْ ذَكَرًا يَقْتَضِي التَّحْرِيمَ، فَيَكُونُ بِمُقْتَضَى اللُّغَةِ لَهُ حُكْمُ الظِّهَارِ، وَالظَّاهِرُ أَنَّ قَوْلَهُ: أَنْتِ عَلَيَّ كَالْمَيْتَةِ وَالدَّمِ، وَكَظَهْرِ الْبَهِيمَةِ، وَنَحْوِ ذَلِكَ ; كَقَوْلِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أَبِي، فَيَجْرِي عَلَى حُكْمِهِ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
örfî hakikatte cinsel ilişki veya onun ön hazırlıkları yoluyla yararlanmaya yorulmaz; çünkü örfte erkeklerden cinsel yönden yararlanma yoktur, dolayısıyla bu durumda zıhar olmaz. Lügavî hakikatin takdim edilmesi halinde ise eşin erkek de olsa bir mahreme mutlak olarak benzetilmesi haram kılmayı gerektirir; böylece dil gereği zıhar hükmünde olur. Zahir olan şudur ki kişinin: "Sen bana leş ve kan gibisin", "hayvanın sırtı gibisin" ve benzeri sözleri, onun "Sen bana babamın sırtı gibisin" sözü gibidir ve onun hükmüne tâbi olur. En doğrusunu Allah bilir.
19866. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: اعْلَمْ أَنَّ قَوْلَ الرَّجُلِ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ، أَوْ إِنْ دَخَلَتِ الدَّارَ فَأَنْتِ حَرَامٌ ثُمَّ دَخَلَتْهَا، فِيهَا لِلْعُلَمَاءِ نَحْوُ عِشْرِينَ قَوْلًا، كَمَا هُوَ مَعْرُوفٌ فِي مَحَلِّهِ.
Dördüncü Mesele: Bil ki bir kimsenin eşine: "Sen bana haramsın" veya "Şu eve girersen bana haramsın" deyip kadının da oraya girmesi durumunda, âlimlerin kendi yerinde bilindiği üzere yaklaşık yirmi görüşü bulunmaktadır.
19867. Metin
وَقَدْ دَلَّتْ آيَةُ الظِّهَارِ هَذِهِ عَلَى أَنْ أَقْيَسَ الْأَقْوَالِ وَأَقْرَبَهَا لِظَاهِرِ الْقُرْآنِ قَوْلُ مَنْ قَالَ: إِنَّ تَحْرِيمَ الزَّوْجَةِ ظِهَارٌ، تَلْزَمُ فِيهِ كَفَّارَةُ الظِّهَارِ، وَلَيْسَ بِطَلَاقٍ.
Bu zıhar ayeti göstermiştir ki, görüşlerin kıyasa en uygun ve Kur'an'ın zahirine en yakın olanı: "Eşi haram kılmak bir zıhardır, bunda zıhar kefareti gerekir ve bu bir talak (boşama) değildir" diyenlerin görüşüdür.
19868. Metin
وَإِيضَاحُ ذَلِكَ: أَنَّ قَوْلَهُ: أَنْتَ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، مَعْنَاهُ: أَنْتِ عَلِيَّ حَرَامٌ، وَقَدْ صَرَّحَ تَعَالَى بِلُزُومِ الْكَفَّارَةِ فِي قَوْلِهِ: أَنْتَ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، وَلَا يَخْفَى أَنْ: أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ، مِثْلُهَا فِي الْمَعْنَى، كَمَا تَرَى.
Bunun açıklaması şudur: Kişinin "Sen bana annemin sırtı gibisin" sözünün manası "Sen bana haramsın" demektir. Yüce Allah "Sen bana annemin sırtı gibisin" sözünde kefaretin gerektiğini açıkça belirtmiştir. Görüldüğü üzere "Sen bana haramsın" sözünün mana bakımından bunun gibi olduğu gizli değildir.
19869. Metin
وَقَالَ فِي «الْمُغْنِي» : وَذَكَرَ إِبْرَاهِيمُ الْحَرْبِيُّ عَنْ عُثْمَانَ، وَابْنِ عَبَّاسٍ، وَأَبِي قِلَابَةَ، وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، وَمَيْمُونَ بْنِ مِهْرَانَ، وَالْبَتِّيِّ، أَنَّهُمْ قَالُوا: التَّحْرِيمُ ظِهَارٌ، اهـ. وَأَقْرَبُ الْأَقْوَالِ بَعْدَ هَذَا لِظَاهِرِ الْقُرْآنِ الْقَوْلُ بِكَفَّارَةِ الْيَمِينِ، وَالِاسْتِغْفَارِ لِقَوْلِهِ: قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ [٦٦ \ ٢] ، وَقَوْلِهِ: وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ [٦٦ \ ١] ، بَعْدَ قَوْلِهِ: لِمَ تُحَرِّمُ الْآيَةَ [٦٦ \ ١] .
«el-Muğnî»de şöyle demiştir: "İbrâhim el-Harbî; Osman, İbn Abbâs, Ebû Kılâbe, Saîd b. Cübeyr, Meymûn b. Mihrân ve el-Bettî'den onların: 'Haram kılma zıhardır' dediklerini zikretmiştir." Bundan sonra Kur'an'ın zahirine en yakın görüş, Yüce Allah'ın: { لِمَ تُحَرِّمُ } “niçin haram kılıyorsun?” [Tahrîm 66/1] ayetinden sonra gelen { قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ } “Allah size yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır” [Tahrîm 66/2] ve { وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir” [Tahrîm 66/1] buyrukları sebebiyle yemin kefareti ve istiğfar gerektiği görüşüdür.
19870. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: الْأَظْهَرُ أَنَّ قَوْلَهُ: أَنْتِ عِنْدِي أَوْ مِنِّي أَوْ مَعِي كَظَهْرِ أُمِّي، لَا فَرْقَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ قَوْلِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، فَهُوَ ظِهَارٌ كَمَا قَالَهُ غَيْرُ وَاحِدٍ، وَهُوَ وَاضِحٌ كَمَا تَرَى.
Beşinci Mesele: En açık görüşe göre kişinin: "Sen benim nezdimde, benden veya benimle annemin sırtı gibisin" demesi ile "Sen bana annemin sırtı gibisin" demesi arasında hiçbir fark yoktur; pek çok âlimin belirttiği gibi bu da zıhardır ve görüldüğü üzere gayet açıktır.
19871. Metin
الْمَسْأَلَةُ السَّادِسَةُ: أَظْهَرُ أَقْوَالِ الْعِلْمِ عِنْدِي فِيمَنْ قَالَ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَأُمِّي أَوْ مِثْلِ أُمِّي، وَلَمْ يَذْكُرِ الظَّهْرَ أَنَّهُ لَا يَكُونُ ظِهَارًا إِلَّا أَنْ يَنْوِيَ بِهِ الظِّهَارَ ; لِاحْتِمَالِ اللَّفْظِ مَعَانِيَ أُخْرَى غَيْرَ الظِّهَارِ، مَعَ كَوْنِ الِاسْتِعْمَالِ فِيهَا مَشْهُورًا، فَإِنْ قَالَ: نَوَيْتُ بِهِ الظِّهَارَ، فَهُوَ ظِهَارٌ فِي قَوْلِ عَامَّةِ الْعُلَمَاءِ، قَالَهُ فِي «الْمُغْنِي» . وَإِنْ نَوَى بِهِ أَنَّهَا مِثْلُهَا فِي الْكَرَامَةِ عَلَيْهِ وَالتَّوْقِيرِ، أَوْ أَنَّهَا مِثْلُهَا فِي الْكِبَرِ أَوِ الصِّفَةِ فَلَيْسَ بِظِهَارٍ، وَالْقَوْلُ قَوْلُهُ فِي نِيَّتِهِ، قَالَهُ فِي «الْمُغْنِي» .
Altıncı Mesele: İlim [ehlinin] görüşleri arasında bana göre en açık olanı; sırtı zikretmeksizin eşine: "Sen bana annem gibisin" veya "annem misalisin" diyen kimsenin, zıhara niyet etmedikçe bunun zıhar sayılmayacağıdır. Çünkü bu lafız, zıhar dışındaki manalara da ihtimallidir ve o manalarda kullanımı meşhurdur. Şayet: "Bununla zıhara niyet ettim" derse, «el-Muğnî»de belirtildiği üzere âlimlerin çoğunluğunun kavline göre zıhar olur. Eğer bununla onun kendisine olan değeri ve saygınlığında annesi gibi olduğunu veya yaşlılıkta yahut bir nitelikte onun gibi olduğunu kastetmişse zıhar olmaz; «el-Muğnî»de belirtildiği üzere niyeti konusunda söz onun sözüdür.
19872. Metin
وَأَمَّا إِنْ لَمْ يَنْوِ شَيْئًا، فَقَدْ قَالَ فِي «الْمُغْنِي» : وَإِنْ أَطْلَقَ، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: هُوَ صَرِيحٌ فِي
Hiçbir şeye niyet etmemesine gelince, «el-Muğnî»de şöyle denilmiştir: "Eğer mutlak bırakırsa (hiçbir şeye niyet etmezse), Ebû Bekir: 'Bu,
19873. Metin
الظِّهَارِ، وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ، وَمُحَمَّدِ بْنِ الْحَسَنِ. وَقَالَ ابْنُ أَبِي مُوسَى: فِيهِ رِوَايَتَانِ، أَظْهَرُهُمَا: أَنَّهُ لَيْسَ بِظِهَارٍ حَتَّى يَنْوِيَهُ، وَهَذَا قَوْلُ أَبِي حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيِّ ; لِأَنَّ هَذَا اللَّفْظَ يُسْتَعْمَلُ فِي الْكَرَامَةِ أَكْثَرُ مِمَّا يُسْتَعْمَلُ فِي التَّحْرِيمِ، فَلَمْ يَنْصَرِفْ إِلَيْهِ بِغَيْرِ نِيَّةٍ كَكِنَايَاتِ الطَّلَاقِ، انْتَهَى مِنْهُ.
zıhar hususunda sarihtir (açıktır)' demiştir ki bu, Mâlik ile Muhammed b. el-Hasen'in de görüşüdür. İbn Ebî Mûsâ ise şöyle demiştir: 'Bu konuda iki rivayet vardır; en açık olanı, niyet etmedikçe zıhar olmayacağıdır. Bu da Ebû Hanîfe ve Şâfiî'nin görüşüdür. Çünkü bu lafız, haram kılmaktan ziyade ikram ve saygı için kullanılır. Dolayısıyla tıpkı talakın kinayeli lafızları gibi, niyet olmaksızın zıhara hamledilemez.'" [İbn Kudâme'den nakil] burada sona erdi.
19874. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ: وَهَذَا الْقَوْلُ هُوَ الْأَظْهَرُ عِنْدِي، لِأَنَّ اللَّفْظَ الْمَذْكُورَ لَا يَتَعَيَّنُ لَا عُرْفًا، وَلَا لُغَةً، إِلَّا لِقَرِينَةٍ تَدُلُّ عَلَى قَصْدِهِ الظِّهَارَ.
Bu eseri kaleme alan [Şankîtî] -Allah onu affetsin ve bağışlasın- der ki: Bana göre en açık olan görüş de budur. Çünkü zikredilen lafız, zıharı kastettiğine delalet eden bir karine olmadıkça ne örfen ne de lügaten sadece zıhara tahsis edilemez.
19875. Metin
قَالَ ابْنُ قُدَامَةَ فِي «الْمُغْنِي» : وَوَجْهُ الْأَوَّلِ يَعْنِي الْقَوْلَ بِأَنَّ ذَلِكَ ظِهَارٌ أَنَّهُ شَبَّهَ امْرَأَتَهُ بِجُمْلَةِ أُمِّهِ، فَكَانَ مُشَبِّهًا لَهَا بِظَهْرِهَا، فَيَثْبُتُ الظِّهَارُ ; كَمَا لَوْ شَبَّهَهَا بِهِ مُنْفَرِدًا.
İbn Kudâme «el-Muğnî»de şöyle demiştir: "Birinci görüşün -yani bunun zıhar olduğunu söyleyen görüşün- dayanağı şudur: Kişi eşini annesinin bütününe benzetmiştir; dolayısıyla onu annesinin sırtına da benzetmiş olmaktadır. Bu sebeple tıpkı onu müstakil olarak sırta benzetmiş gibi zıhar sabit olur.
19876. Metin
وَالَّذِي يَصِحُّ عِنْدِي فِي قِيَاسِ الْمَذْهَبِ أَنَّهُ إِنْ وُجِدَتْ قَرِينَةٌ تَدُلُّ عَلَى الظِّهَارِ مِثْلَ أَنْ يُخْرِجَهُ مَخْرَجَ الْحَلِفِ، فَيَقُولُ: إِنْ فَعَلْتِ كَذَا فَأَنْتِ عَلَيَّ مِثْلُ أُمِّي، أَوْ قَالَ ذَلِكَ حَالَ الْخُصُومَةِ وَالْغَضَبِ فَهُوَ ظِهَارٌ ; لِأَنَّهُ إِذَا خَرَجَ مَخْرَجَ الْحَلِفِ فَالْحَلِفُ يُرَادُ لِلِامْتِنَاعِ مِنْ شَيْءٍ أَوِ الْحَثِّ عَلَيْهِ، وَإِنَّمَا يَحْصُلُ ذَلِكَ بِتَحْرِيمِهَا عَلَيْهِ، وَلِأَنَّ كَوْنَهَا مِثْلَ أُمِّهِ فِي صِفَتِهَا أَوْ كَرَامَتِهَا لَا يَتَعَلَّقُ عَلَى شَرْطٍ، فَيَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ إِنَّمَا أَرَادَ الظِّهَارَ، وَوُقُوعُ ذَلِكَ فِي حَالِ الْخُصُومَةِ وَالْغَضَبِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ أَرَادَ بِهِ مَا يَتَعَلَّقُ بِأَذَاهَا، وَيُوجِبُ اجْتِنَابَهَا وَهُوَ الظِّهَارُ، وَإِنْ عُدِمَ هَذَا فَلَيْسَ بِظِهَارٍ ; لِأَنَّهُ مُحْتَمِلٌ لِغَيْرِ الظِّهَارِ احْتِمَالًا كَثِيرًا، فَلَا يَتَعَيَّنُ الظِّهَارُ فِيهِ بِغَيْرِ دَلِيلٍ، وَنَحْوُ هَذَا قَوْلُ أَبِي ثَوْرٍ، انْتَهَى مَحَلُّ الْغَرَضِ مِنَ «الْمُغْنِي» ، وَهُوَ الْأَظْهَرُ فَلَا يَنْبَغِي الْعُدُولُ عَنْهُ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Mezhebin kıyasına göre bana göre sahih olan şudur: Şayet yemin kastıyla söylenip 'Şunu yaparsan bana annem misalisin' demesi gibi veya tartışma ve öfke anında söylemesi gibi zıhara delalet eden bir karine bulunursa bu zıhardır. Çünkü yemin kastıyla söylendiğinde yemin bir şeyden kaçınmak veya bir şeye teşvik etmek için yapılır ve bu da ancak kadının kendisine haram kılınmasıyla gerçekleşir. Ayrıca kadının sıfatında veya saygınlığında annesi gibi olması bir şarta bağlanamaz; bu da onun ancak zıharı kastettiğini gösterir. Bunun tartışma ve öfke anında meydana gelmesi de onunla kadına eziyet etmeyi ve ondan uzak durmayı gerektiren bir şeyi kastettiğinin delilidir ki bu da zıhardır. Eğer bu [karineler] yoksa zıhar olmaz; çünkü bu lafız zıhar dışındaki manalara kuvvetle muhtemeldir, dolayısıyla bir delil olmaksızın zıhara tahsis edilemez. Ebû Sevr'in görüşü de buna yakındır." «el-Muğnî»den kastedilen kısım burada sona erdi. En açık olan da budur, bundan dönülmemelidir. En doğrusunu Allah bilir.
19877. Metin
الْمَسْأَلَةُ السَّابِعَةُ: أَظْهَرُ أَقْوَالِ أَهْلِ الْعِلْمِ عِنْدِي أَنَّهُ إِنْ قَالَ: الْحِلُّ عَلَيَّ حَرَامٌ، أَوْ مَا أَحَلَّ اللَّهُ عَلَيَّ حَرَامٌ، أَوْ مَا انْقَلَبَ إِلَيْهِ حَرَامٌ، وَكَانَتْ لَهُ امْرَأَةٌ أَنَّهُ يَكُونُ مُظَاهِرًا، وَذَلِكَ لِدُخُولِ الزَّوْجَةِ فِي عُمُومِ الصِّيَغِ الْمَذْكُورَةِ.
Yedinci Mesele: İlim ehlinin görüşleri arasında bana göre en açık olanı; bir kimsenin eşi varken: "Helal olan bana haramdır", "Allah'ın helal kıldığı şey bana haramdır" veya "Döndüğüm [sahip olduğum] her şey haramdır" demesi durumunda zıhar yapmış olacağıdır. Zira eş, zikredilen bu lafızların umumuna (kapsamına) dâhildir.
19878. Metin
قَالَ فِي «الْمُغْنِي» : نَصَّ عَلَى ذَلِكَ أَحْمَدُ فِي الصُّوَرِ الثَّلَاثِ، اهـ. وَهُوَ ظَاهِرٌ.
«el-Muğnî»de şöyle demiştir: "Ahmed bu üç surette de bunu açıkça ifade etmiştir." Bu da gayet açıktır.
19879. Metin
وَهَذَا عَلَى أَقْيَسِ الْأَقْوَالِ وَهُوَ كَوْنُ التَّحْرِيمِ ظِهَارًا، وَأَظْهَرُ الْقَوْلَيْنِ عِنْدِي فِيمَنْ قَالَ: مَا أَحَلَّ اللَّهُ مِنْ أَهْلٍ وَمَالٍ حَرَامٌ عَلَيَّ أَنَّهُ يَلْزَمُهُ الظِّهَارُ، مَعَ لُزُومِ مَا يَلْزَمُ فِي تَحْرِيمِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ مِنْ مَالٍ، وَهُوَ كَفَّارَةُ يَمِينٍ عِنْدِ مَنْ يَقُولُ بِذَلِكَ، وَعَلَيْهِ فَتَلْزَمُهُ كَفَّارَةُ ظِهَارٍ وَكَفَّارَةُ يَمِينٍ.
Bu da kıyasa en uygun görüşe -yani haram kılmanın zıhar olması esasına- göredir. "Allah'ın helal kıldığı aile ve mal bana haram olsun" diyen kimse hakkında bana göre iki görüşten en açık olanı: Allah'ın helal kıldığı malı haram kılmaktan doğan yükümlülükle birlikte zıharın da gerekeceğidir ki bu görüşü savunanlara göre o yükümlülük yemin kefaretidir. Buna göre hem zıhar kefareti hem de yemin kefareti gerekir.
19880. Metin
وَهَذَا الَّذِي اسْتَظْهَرْنَا هُوَ الَّذِي اخْتَارَهُ ابْنُ عَقِيلٍ، خِلَافًا لِمَا نَقَلَهُ فِي «الْمُغْنِي» عَنْ أَحْمَدَ وَنَصَرَهُ مِنْ أَنَّهُ يَكْفِي فِيهِ كَفَّارَةُ الظِّهَارِ عَنْ كَفَّارَةِ الْيَمِينِ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Açık gördüğümüz bu görüş, İbn Akîl'in tercih ettiği görüştür; «el-Muğnî»de Ahmed'den nakledilip savunulan "zıhar kefaretinin yemin kefareti yerine de yeteceği" görüşünün aksinedir. En doğrusunu Allah bilir.
19881. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّامِنَةُ: أَظْهَرُ أَقْوَالِ أَهْلِ الْعِلْمِ عِنْدِي، فِيمَنْ قَالَ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ كَظَهْرِ أُمِّي، أَوْ أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي حَرَامٌ أَنَّهُ يَكُونُ مُظَاهِرًا مُطْلَقًا، وَلَا يَنْصَرِفُ لِلطَّلَاقِ، وَلَوْ نَوَاهُ ; لِأَنَّ الصِّيغَةَ صَرِيحَةٌ فِي الظِّهَارِ.
Sekizinci Mesele: İlim ehlinin görüşleri arasında bana göre en açık olanı; eşine: "Sen bana annemin sırtı gibi haramsın" veya "Sen bana annemin sırtı gibisin, haramsın" diyen kimsenin mutlak olarak zıhar yapmış olacağı ve niyet etse dahi bunun talaka yorulamayacağıdır; zira bu lafız zıhar konusunda sarihtir (açıktır).
19882. Metin
الْمَسْأَلَةُ التَّاسِعَةُ: أَظْهَرُ أَقْوَالِ أَهْلِ الْعِلْمِ عِنْدِي، فِيمَنْ قَالَ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ طَالِقٌ كَظَهْرِ أُمِّي، أَنَّ الطَّلَاقَ إِنْ كَانَ بَائِنًا بَانَتْ بِهِ، وَلَا يَقَعُ ظِهَارٌ بِقَوْلِهِ: كَظَهْرِ أُمِّي ; لِأَنَّ تَلَفُّظَهُ بِذَلِكَ وَقَعَ، وَهِيَ أَجْنَبِيَّةٌ فَهُوَ كَالظِّهَارِ مِنَ الْأَجْنَبِيَّةِ، وَإِنْ كَانَ الطَّلَاقُ رَجْعِيًّا، وَنَوَى بِقَوْلِهِ: كَظَهْرِ أُمِّي، الظِّهَارَ كَانَ مُظَاهِرًا ; لِأَنَّ الرَّجْعِيَّةَ زَوْجَةٌ يَلْحَقُهَا الظِّهَارُ وَالطَّلَاقُ، وَإِنْ لَمْ يَنْوِ بِهِ الظِّهَارَ، فَلَا يَكُونُ ظِهَارًا، لِأَنَّهُ أَتَى بِصَرِيحِ الطَّلَاقِ أَوَّلًا، وَجَعَلَ قَوْلَهُ: كَظَهْرِ أُمِّي، صِفَةً لَهُ، وَصَرِيحُ الطَّلَاقِ لَا يَنْصَرِفُ إِلَى الظِّهَارِ. وَنَقَلَ فِي «الْمُغْنِي» هَذَا الَّذِي اسْتَظْهَرْنَا عَنِ الْقَاضِي وَقَالَ: وَهُوَ مَذْهَبُ الشَّافِعِيِّ. وَأَمَّا لَوْ قَدَّمَ الظِّهَارَ عَلَى الطَّلَاقِ، فَقَالَ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي طَالِقٌ، فَالْأَظْهَرُ وُقُوعُ الظِّهَارِ وَالطَّلَاقِ مَعًا، سَوَاءٌ كَانَ الطَّلَاقُ بَائِنًا أَوْ رَجْعِيًّا ; لِأَنَّ الظِّهَارَ لَا يَرْفَعُ الزَّوْجِيَّةَ، وَلَا تَحْصُلُ بِهِ الْبَيْنُونَةُ، لِأَنَّ الْكَفَّارَةَ تَرْفَعُ حُكْمَهُ، فَلَا يَمْنَعُ وُقُوعُ الطَّلَاقِ عَلَى الْمُظَاهِرِ مِنْهَا، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Dokuzuncu Mesele: İlim ehlinin görüşleri arasında bana göre en açık olanı; eşine: "Sen annemin sırtı gibi boşsun" diyen kimse hakkında, şayet talak bâin (kesin boşama) ise kadın onunla bâin olur ve "annemin sırtı gibi" sözüyle zıhar vaki olmaz; çünkü bu sözü telaffuz ettiğinde kadın yabancı (bâin) durumdadır, dolayısıyla yabancı bir kadına yapılan zıhar gibidir. Şayet talak ric‘î (dönüşü olan) ise ve "annemin sırtı gibi" sözüyle zıharı kastetmişse zıhar yapmış olur; çünkü ric‘î talakla boşanan kadın zıhar ve talakın geçerli olduğu bir eştir. Şayet bununla zıharı kastetmemişse zıhar olmaz; çünkü önce sarih talak lafzını getirmiş ve "annemin sırtı gibi" sözünü onun bir niteliği kılmıştır; sarih talak ise zıhara hamledilemez. «el-Muğnî»de açık gördüğümüz bu görüş Kadı'dan nakledilmiş ve: "Şâfiî'nin mezhebi de budur" denilmiştir. Zıharı talaktan önce zikredip: "Sen bana annemin sırtı gibisin, boşsun" derse, en açık görüşe göre talak ister bâin ister ric‘î olsun hem zıhar hem de talak birlikte vaki olur; çünkü zıhar evlilik bağını ortadan kaldırmaz ve onunla ayrılık (beynûnet) hâsıl olmaz; zira kefaret onun hükmünü kaldırır, dolayısıyla kendisinden zıhar yapılan kadına talakın vaki olmasına engel teşkil etmez. En doğrusunu Allah bilir.
19883. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْعَاشِرَةُ: أَظْهَرُ أَقْوَالِ أَهْلِ الْعِلْمِ عِنْدِي أَنَّهُ إِنْ شَبَّهَ أَيَّ عُضْوٍ مِنَ امْرَأَتِهِ بِظَهْرِ أُمِّهِ، أَوْ بِأَيِّ عُضْوٍ مِنْ أَعْضَائِهَا، فَهُوَ مُظَاهِرٌ لِحُصُولِ مَعْنَى تَحْرِيمِ الزَّوْجَةِ بِذَلِكَ. وَسَوَاءٌ كَانَ عُضْوُ الْأُمِّ يَجُوزُ لَهُ النَّظَرُ إِلَيْهِ كَرَأْسِهَا وَيَدِهَا أَوْ لَا يَجُوزُ لَهُ كَفَرْجِهَا وَفَخْذِهَا، وَهَذَا قَوْلُ مَالِكٍ، وَالشَّافِعِيِّ، وَإِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ عَنْ أَحْمَدَ، وَرِوَايَةٌ أُخْرَى: أَنَّهُ لَا يَكُونُ مُظَاهِرًا حَتَّى يُشَبِّهَ جُمْلَةَ امْرَأَتِهِ ; لِأَنَّهُ لَوْ حَلَفَ بِاللَّهِ لَا يَمَسُّ عُضْوًا مُعَيَّنًا مِنْهَا لَمْ يَسِرْ إِلَى غَيْرِهِ مِنْ أَعْضَائِهَا، فَكَذَلِكَ الْمُظَاهَرَةُ، وَلِأَنَّ هَذَا لَيْسَ بِمَنْصُوصٍ عَلَيْهِ، وَلَا هُوَ فِي مَعْنَى الْمَنْصُوصِ، وَعَنْ أَبِي حَنِيفَةَ: إِنْ شَبَّهَهَا بِمَا يَحْرُمُ النَّظَرُ إِلَيْهِ مِنَ الْأُمِّ كَالْفَخْذِ وَالْفَرْجِ فَهُوَ ظِهَارٌ، وَإِنْ شَبَّهَهَا بِمَا يَجُوزُ النَّظَرُ إِلَيْهِ، كَالْيَدِ وَالرَّأْسِ فَلَيْسَ بِظِهَارٍ ; لِأَنَّ التَّشْبِيهَ بِعُضْوٍ يَحِلُّ النَّظَرُ إِلَيْهِ كَالتَّشْبِيهِ بِعُضْوِ زَوْجَةٍ لَهُ أُخْرَى، فَلَا يَحْصُلُ بِهِ الظِّهَارُ، وَإِنَّمَا اسْتَظْهَرْنَا أَنَّهُ ظِهَارٌ مُطْلَقًا ; لِأَنَّ مَعْنَى التَّحْرِيمِ حَاصِلٌ بِهِ، فَهُوَ فِي مَعْنَى صَرِيحِ الظِّهَارِ، فَقَوْلُهُمْ: وَلَا هُوَ فِي مَعْنَى الْمَنْصُوصُ لَيْسَ بِمُسَلَّمٍ، بَلْ هُوَ فِي مَعْنَاهُ، وَقِيَاسُهُ عَلَى حَلِفِهِ بِاللَّهِ لَا يَمَسُّ عُضْوًا
Onuncu Mesele: İlim ehlinin görüşleri arasında bana göre en açık olanı; kişinin eşinin herhangi bir uzvunu annesinin sırtına veya annesinin herhangi bir uzvuna benzetmesi durumunda, bununla eşi haram kılma manası hâsıl olduğundan zıhar yapmış sayılacağıdır. Annesinin başı ve eli gibi bakılması caiz olan bir uzvu olsun veya ferci ve uyluğu gibi bakılması caiz olmayan bir uzvu olsun fark etmez. Bu görüş Mâlik, Şâfiî ve Ahmed'den gelen iki rivayetten birine aittir. Diğer bir rivayet ise şöyledir: Kadının bütününü benzetmedikçe zıhar yapmış olmaz; zira Allah'a onun belirli bir uzvuna dokunmayacağına dair yemin etse bu yemin onun diğer uzuvlarına sirayet etmez, zıhar da böyledir; ayrıca bu husus hakkında nass bulunmadığı gibi nassın kapsamında da değildir. Ebû Hanîfe'den ise şöyle nakledilmiştir: Kadını annenin uyluk ve ferc gibi bakılması haram olan bir uzvuna benzetirse zıhar olur; el ve baş gibi bakılması caiz olan bir uzvuna benzetirse zıhar olmaz; çünkü bakılması helal olan bir uzva benzetmek, kişinin diğer eşinin bir uzvuna benzetmesi gibidir ve bununla zıhar meydana gelmez. Bizim bunu mutlak olarak zıhar kabul edip açık görmemizin sebebi; haram kılma manasının bununla hâsıl olması ve dolayısıyla sarih zıhar manasında olmasıdır. Onların: "Nassın kapsamında da değildir" sözü kabul edilemez, bilakis onun kapsamındadır. Bunu, kişinin kadının belirli bir uzvuna dokunmayacağına dair Allah'a yemin etmesine kıyaslamak ise
19884. Metin
مُعَيَّنًا مِنْهَا ظَاهِرُ السُّقُوطِ ; لِأَنَّ مَعْنَى التَّحْرِيمِ يَحْصُلُ بِبَعْضٍ، وَالْحَلِفُ عَنْ بَعْضٍ لَا يَسْرِي إِلَى بَعْضٍ آخَرَ، كَمَا تَرَى. وَقَوْلُ أَبِي حَنِيفَةَ: إِنَّ الْعُضْوَ الَّذِي يَحِلُّ النَّظَرُ إِلَيْهِ لَا يَحْصُلُ الظِّهَارُ بِالتَّشْبِيهِ بِهِ غَيْرُ مُسَلَّمٍ أَيْضًا ; لِأَنَّهُ وَإِنْ جَازَ النَّظَرُ إِلَيْهِ فَإِنَّ التَّلَذُّذَ بِهِ حَرَامٌ، وَالتَّلَذُّذُ هُوَ الْمُسْتَفَادُ مِنْ عَقْدِ النِّكَاحِ، فَالتَّشْبِيهُ بِهِ مُسْتَلْزِمٌ لِلتَّحْرِيمِ، وَالظِّهَارُ هُوَ نَفْسُ التَّحْرِيمِ بِوَاسِطَةِ التَّشْبِيهِ بِعُضْوِ الْأُمِّ الْمُحَرَّمِ.
açıkça tutarsızdır; çünkü haram kılma manası [uzvun] bir kısmıyla da hâsıl olur, halbuki bir kısım için edilen yemin diğer kısma sirayet etmez, nitekim görüyorsun. Ebû Hanîfe'nin: "Bakılması helal olan uzva benzetmekle zıhar hâsıl olmaz" sözü de kabul edilemez; çünkü ona bakmak caiz olsa dahi ondan cinsel yönden zevk almak haramdır. Zevk alma ise nikâh akdinden elde edilen temel gayedir; dolayısıyla ona benzetmek haram kılmayı gerektirir. Zıhar da annenin haram kılınmış uzvuna benzetme yoluyla bizzat haram kılmanın kendisidir.
19885. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ الْقَوْلَ بِأَنَّ الظِّهَارَ يَحْصُلُ بِقَوْلِهِ: شَعْرُكِ، أَوْ رِيقُكِ، أَوْ كَلَامُكِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، لَهُ وَجْهٌ قَوِيٌّ مِنَ النَّظَرِ ; لِأَنَّ الشَّعْرَ مِنْ مَحَاسِنِ النِّسَاءِ الَّتِي يَتَلَذَّذُ بِهَا الْأَزْوَاجُ كَمَا بَيَّنَّاهُ فِي سُورَةِ «الْحَجِّ» ، وَكَذَلِكَ الرِّيقُ فَإِنَّ الزَّوْجَ يَمُصُّهُ وَيَتَلَذَّذُ بِهِ مِنَ امْرَأَتِهِ، وَكَذَلِكَ الْكَلَامُ، كَمَا هُوَ مَعْرُوفٌ. وَأَمَّا لَوْ قَالَ لَهَا: سُعَالُكِ أَوْ بُصَاقُكِ، أَوْ نَحْوُ ذَلِكَ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، فَالظَّاهِرُ أَنَّ ذَلِكَ لَيْسَ بِشَيْءٍ ; لِأَنَّ السُّعَالَ وَالْبُصَاقَ وَمَا يُجْرِي مَجْرَاهُمَا، كَالدَّمْعِ لَيْسَ مِمَّا يَتَمَتَّعُ بِهِ عَادَةً، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Bil ki kişinin: "Saçın, tükürüğün veya konuşman bana annemin sırtı gibidir" demesiyle zıharın meydana geleceği görüşünün nazarî bakımdan kuvvetli bir yönü vardır. Çünkü saç, Hac Suresi'nde açıkladığımız üzere kocaların zevk aldığı kadın güzelliklerindendir; aynı şekilde tükürük de öyle olup koca eşinin tükürüğünü emer ve ondan zevk alır; konuşma da bilindiği üzere böyledir. Şayet ona: "Öksürüğün, balgamın veya benzeri şeyler bana annemin sırtı gibidir" derse, zahir olan bunun geçersiz olduğudur; çünkü öksürük, balgam ve gözyaşı gibi bunların benzerleri örfen zevk alınan şeylerden değildir. En doğrusunu Allah bilir.
19886. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْحَادِيَةَ عَشْرَةَ: اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِيمَنْ قَالَ لِأَمَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، أَوْ قَالَ ذَلِكَ لِأُمِّ وَلَدِهِ، فَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: لَا يَصِحُّ الظِّهَارُ مِنَ الْمَمْلُوكَةِ، وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ، وَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، وَسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، وَمُجَاهِدٍ، وَالشَّعْبِيِّ، وَرَبِيعَةَ، وَالْأَوْزَاعِيِّ، وَالشَّافِعِيِّ، وَأَبِي حَنِيفَةَ وَأَصْحَابِهِ، وَأَحْمَدَ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: يَصِحُّ الظِّهَارُ مِنَ الْأَمَةِ أُمَّ وَلَدٍ كَانَتْ أَوْ غَيْرَهَا، وَهُوَ مَذْهَبُ مَالِكٍ، وَهُوَ مَرْوِيٌّ أَيْضًا عَنِ الْحَسَنِ، وَعِكْرِمَةَ، وَالنَّخَعِيِّ، وَعَمْرِو بْنِ دِينَارٍ، وَسُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، وَالزُّهْرِيِّ، وَالْحَكَمِ، وَالثَّوْرِيِّ، وَقَتَادَةَ، وَهُوَ رِوَايَةٌ عَنْ أَحْمَدَ، وَعَنِ الْحَسَنِ، وَالْأَوْزَاعِيِّ: إِنْ كَانَ يَطَؤُهَا فَهُوَ ظِهَارٌ، وَإِلَّا فَلَا. وَعَنْ عَطَاءٍ: إِنْ ظَاهَرَ مِنْ أَمَتِهِ، فَعَلَيْهِ نِصْفُ كَفَّارَةِ الظِّهَارِ مِنَ الْحُرَّةِ.
On Birinci Mesele: Câriyesine: "Sen bana annemin sırtı gibisin" diyen veya bunu ümmüveledine (kendisinden çocuğu olan cariyesine) söyleyen kimse hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. İlim ehlinden bazıları şöyle demiştir: "Cariyeden zıhar sahih olmaz." Bu görüş İbn Ömer, Abdullah b. Amr, Saîd b. el-Müseyyeb, Mücâhid, Şa‘bî, Rebîa, Evzâî, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve ashabı ile Ahmed'den rivayet edilmiştir. Bazıları ise: "İster ümmüveled olsun ister başkası olsun cariyeden zıhar sahih olur" demiştir ki bu, Mâlik'in mezhebidir; ayrıca Hasen, İkrime, Nehaî, Amr b. Dînâr, Süleymân b. Yesâr, Zührî, Hakem, Sevrî ve Katâde'den rivayet edilmiş olup Ahmed'den gelen bir rivayettir. Hasen ve Evzâî'den ise: "Eğer onunla cinsel ilişkide bulunuyorsa zıhar olur, aksi takdirde olmaz" rivayeti gelmiştir. Atâ'dan ise: "Cariyesinden zıhar yaparsa, hür kadından yapılan zıhar kefaretinin yarısı gerekir" rivayeti nakledilmiştir.
19887. Metin
وَاحْتَجَّ الَّذِينَ قَالُوا: إِنَّ الْأَمَةَ لَا يَصِحُّ الظِّهَارُ مِنْهَا، بِأَدِلَّةٍ: مِنْهَا أَنَّهُمْ زَعَمُوا أَنَّ قَوْلَهُ: يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ، يَخْتَصُّ بِالْأَزْوَاجِ دُونَ الْإِمَاءِ.
Cariyeden zıharın sahih olmayacağını söyleyenler birtakım deliller ileri sürmüşlerdir: Bunlardan biri, Yüce Allah'ın: { يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ } “kadınlarından zıhar yapanlar” buyruğunun cariyeleri değil yalnızca eşleri kapsadığını iddia etmeleridir.
19888. Metin
وَمِنْهَا أَنَّ الظِّهَارَ لَفْظٌ يَتَعَلَّقُ بِهِ تَحْرِيمُ الزَّوْجَةِ، فَلَا تَدْخُلُ فِيهِ الْأَمَةُ قِيَاسًا عَلَى الطَّلَاقِ.
Bir diğeri, zıharın eşin haram kılınmasının bağlı olduğu bir lafız olması sebebiyle talaka kıyasla cariyenin buna dâhil olmamasıdır.
19889. Metin
وَمِنْهَا أَنَّ الظِّهَارَ كَانَ طَلَاقًا فِي الْجَاهِلِيَّةِ، فَنُقِلَ حُكْمُهُ وَبَقِيَ مَحَلُّهُ، وَمَحَلُّ الطَّلَاقِ الْأَزْوَاجُ دُونَ الْإِمَاءِ.
Bir diğeri de zıharın Câhiliye döneminde talak olması, [İslam'la birlikte] hükmünün değiştirilip mahiyetteki mahallinin baki kalmasıdır; talakın mahalli ise cariyeler değil nikâhlı eşlerdir.
19890. Metin
وَمِنْهَا أَنَّ تَحْرِيمَ الْأَمَةِ تَحْرِيمٌ لِمُبَاحٍ مِنْ مَالِهِ، فَكَانَتْ فِيهِ كَفَّارَةُ يَمِينٍ كَتَحْرِيمِ سَائِرِ مَالِهِ عِنْدَ مَنْ يَقُولُ: بِأَنَّ تَحْرِيمَ الْمَالِ فِيهِ كَفَّارَةُ يَمِينٍ، كَمَا تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ «الْحَجِّ» .
Bir diğeri de cariyenin haram kılınmasının, kişinin mülkü olan mubah bir şeyin haram kılınması niteliğinde olmasıdır; dolayısıyla Hac Suresi'nde geçtiği üzere malı haram kılmada yemin kefareti gerektiğini söyleyenlere göre diğer mallarını haram kılması gibi bunda da yemin kefareti gerekir.
19891. Metin
قَالُوا: وَمِنْهَا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ حَرَّمَ جَارِيَتَهُ مَارِيَةَ، فَلَمْ يَلْزَمْهُ ظِهَارٌ بَلْ كَفَّارَةُ يَمِينٍ ; كَمَا قَالَ تَعَالَى فِي تَحْرِيمِهِ إِيَّاهَا: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ [٦٦ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ الْآيَةَ [٦٦ \ ٢] .
Şöyle dediler: Delillerden biri de Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in cariyesi Mâriye'yi kendisine haram kıldığında zıharın değil yemin kefaretinin gerekmiş olmasıdır; nitekim Yüce Allah onun cariyesini haram kılması hakkında: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ } “Ey Peygamber! Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” [Tahrîm 66/1] buyurmuş, ardından da { قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ } “Allah size yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır” [Tahrîm 66/2] buyurmuştur.
19892. Metin
وَاحْتَجَّ الْقَائِلُونَ بِصِحَّةِ الظِّهَارِ مِنَ الْأَمَةِ، بِدُخُولِهَا فِي عُمُومِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ، قَالُوا: وَإِمَاؤُهُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ ; لِأَنَّ تَمَتُّعَهُمْ بِإِمَائِهِمْ مِنْ تَمَتُّعِهِمْ بِنِسَائِهِمْ، قَالُوا: وَلِأَنَّ الْأَمَةَ يُبَاحُ وَطْؤُهَا، كَالزَّوْجَةِ فَصَحَّ الظِّهَارُ مِنْهَا كَالزَّوْجَةِ، قَالُوا: وَقَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ، نَزَلَتْ فِي تَحْرِيمِهِ ﷺ شُرْبَ الْعَسَلِ فِي الْقِصَّةِ الْمَشْهُورَةِ، لَا فِي تَحْرِيمِ الْجَارِيَةِ.
Cariyeden zıharın sahih olduğunu savunanlar ise Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ } “Kadınlarından zıhar yapanlar” buyruğunun umumuna cariyenin de dâhil olmasıyla delil getirmişlerdir. Onlar şöyle demişlerdir: "Kişilerin cariyeleri de kadınlarındandır; çünkü cariyelerinden faydalanmaları kadınlarından faydalanmaları kabilindendir." Yine şöyle demişlerdir: "Cariye ile cinsel ilişki de tıpkı eş gibi mubahtır; bu sebeple tıpkı eşte olduğu gibi cariyeden de zıhar sahih olur." Ayrıca şöyle demişlerdir: "Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ } “Ey Peygamber! Niçin haram kılıyorsun?” buyruğu, cariyenin haram kılınması hakkında değil meşhur kıssada anlatıldığı üzere [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in bal şerbeti içmeyi haram kılması hakkında inmiştir."
19893. Metin
وَحُجَّةُ الْحَسَنِ وَالْأَوْزَاعِيِّ، وَحُجَّةُ عَطَاءٍ كِلْتَاهُمَا وَاضِحَةٌ، كَمَا تَقَدَّمَ.
Hasen ile Evzâî'nin hücceti de, Atâ'nın hücceti de daha önce geçtiği üzere gayet açıktır.
19894. Metin
وَقَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ الْمَالِكِيُّ فِي قَوْلِ مَالِكٍ وَأَصْحَابِهِ: بِصِحَّةِ الظِّهَارِ مِنَ الْأَمَةِ، وَهِيَ مَسْأَلَةٌ عَسِيرَةٌ عَلَيْنَا ; لِأَنَّ مَالِكًا يَقُولُ: إِذَا قَالَ لِأَمَتِهِ أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ لَا يَلْزَمُ، فَكَيْفَ يَبْطُلُ فِيهَا صَرِيحُ التَّحْرِيمِ وَتَصِحُّ كِنَايَتُهُ؟ وَلَكِنْ تَدْخُلُ الْأَمَةُ فِي عُمُومِ قَوْلِهِ: مِنْ نِسَائِهِمْ ; لِأَنَّهُ أَرَادَ مِنْ مُحَلَّلَاتِهِمْ.
Mâlikî [âlimi] İbnü'l-Arabî, Mâlik ve ashabının cariyeden zıharın sahih olacağı yönündeki görüşü hakkında şöyle demiştir: "Bu bizim için zor bir meseledir; zira Mâlik, kişi cariyesine 'Sen bana haramsın' dediğinde hiçbir şey gerekmez demektedir. Cariyede haram kılmanın sarih lafzı hükümsüz sayılırken kinayeli lafzı nasıl sahih olur? Ancak cariye, { مِنْ نِسَائِهِمْ } 'kadınlarından' buyruğunun umumuna dâhildir; çünkü burada kendilerine helal kılınmış olanlar kastedilmiştir."
19895. Metin
وَالْمَعْنَى فِيهِ: أَنَّهُ لَفْظٌ يَتَعَلَّقُ بِالْبِضْعِ دُونَ رَفْعِ الْعِقْدِ، فَصَحَّ فِي الْأَمَةِ أَصْلُهُ الْحَلِفُ بِاللَّهِ تَعَالَى، اهـ مِنْهُ، بِوَاسِطَةِ نَقْلِ الْقُرْطُبِيِّ.
"Bundaki mana şudur: Bu, nikâh bağını kaldırmaksızın cinsel yararlanmaya taalluk eden bir lafızdır; dolayısıyla aslı Yüce Allah'a yemin etmek olan bu lafız cariyede de sahih olmuştur." Kurtubî'nin nakli vasıtasıyla ondan aktarılan söz burada sona erdi.
19896. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ: لَا يَبْعُدُ بِمُقْتَضَى الصِّنَاعَةِ الْأُصُولِيَّةِ، وَالْمُقَرَّرِ فِي عُلُومِ الْقُرْآنِ: أَنْ يَكُونَ هُنَاكَ فَرْقٌ بَيْنَ تَحْرِيمِ الْأَمَةِ وَتَحْرِيمِ الزَّوْجَةِ.
Bu eseri kaleme alan [Şankîtî] -Allah onu affetsin ve bağışlasın- der ki: Usul ilminin gereği ve Kur'an ilimlerinde yerleşik olan kaideler açısından, cariyenin haram kılınması ile nikâhlı eşin haram kılınması arasında bir fark olması uzak bir ihtimal değildir.
19897. Metin
وَإِيضَاحُ ذَلِكَ: أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ، جَاءَ فِي بَعْضِ الرِّوَايَاتِ الصَّحِيحَةِ فِي السُّنَنِ وَغَيْرِهَا، أَنَّهُ نَزَلَ فِي تَحْرِيمِ النَّبِيِّ ﷺ جَارِيَتَهُ مَارِيَةَ أُمَّ إِبْرَاهِيمَ، وَإِنْ كَانَ جَاءَ فِي الرِّوَايَاتِ الثَّابِتَةِ فِي الصَّحِيحَيْنِ: أَنَّهُ نَزَلَ فِي تَحْرِيمِهِ الْعَسَلَ الَّذِي كَانَ شَرِبَهُ عِنْدَ بَعْضِ نِسَائِهِ، وَقِصَّةُ ذَلِكَ مَشْهُورَةٌ صَحِيحَةٌ ; لِأَنَّ الْمُقَرَّرَ فِي عُلُومِ الْقُرْآنِ أَنَّهُ إِذَا ثَبَتَ نُزُولُ الْآيَةِ فِي شَيْءٍ مُعَيَّنٍ، ثُمَّ ثَبَتَ بِسَنَدٍ آخَرَ صَحِيحٍ أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي شَيْءٍ آخَرَ مُعَيَّنٍ غَيْرِ
Bunun açıklaması şudur: Yüce Allah'ın: { لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ } “Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” buyruğunun, Sünen ve diğer kaynaklardaki bazı sahih rivayetlerde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in İbrâhim'in annesi olan cariyesi Mâriye'yi haram kılması hakkında indiği vârit olmuştur. Sahîhayn'da sabit olan rivayetlerde ise bazı hanımlarının yanında içtiği balı haram kılması hakkında indiği gelmiş ve bu kıssa meşhur ve sahih olsa da durum böyledir. Çünkü Kur'an ilimlerinde yerleşik olan kurala göre bir ayetin belirli bir hususta indiği sabit olur, sonra başka bir sahih senetle
19898. Metin
الْأَوَّلِ، وَجَبَ حَمْلُهَا عَلَى أَنَّهَا نَزَلَتْ فِيهِمَا مَعًا، فَيَكُونُ لِنُزُولِهَا سَبَبَانِ، كَنُزُولِ آيَةِ اللَّعَّانِ فِي عُوَيْمِرٍ وَهِلَالٍ مَعًا.
birincisinden farklı belirli bir hususta daha indiği sabit olursa, ayetin her iki hususta birden indiğine hamletmek vacip olur; böylece tıpkı liân ayetinin hem Uveymir hem de Hilâl hakkında inmesi gibi onun inişinin iki sebebi olmuş olur.
19899. Metin
وَبِهِ تَعْلَمُ أَنَّ ذَلِكَ يَلْزَمُهُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ الْآيَةَ نَزَلَ فِي تَحْرِيمِهِ ﷺ الْعَسَلَ عَلَى نَفْسِهِ، وَفِي تَحْرِيمِهِ جَارِيَتَهُ، وَإِذَا عَلِمْتَ بِذَلِكَ نُزُولَ قَوْلِهِ: لِمَ تُحَرِّمُ، فِي تَحْرِيمِ الْجَارِيَةِ، عَلِمْتَ أَنَّ الْقُرْآنَ دَلَّ عَلَى أَنَّ تَحْرِيمَ الْجَارِيَةِ لَا يُحَرِّمُهَا، وَلَا يَكُونُ ظِهَارًا مِنْهَا، وَأَنَّهُ تَلْزَمُ فِيهِ كَفَّارَةُ يَمِينٍ ; كَمَا صَحَّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمَنْ وَافَقَهُ. وَقَدْ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: لَمَّا بَيَّنَ أَنَّ فِيهِ كَفَّارَةَ يَمِينٍ لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ [٣٣ \ ٢١] ، وَمَعْنَاهُ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَفَّرَ عَنْ تَحْرِيمِهِ جَارِيَتَهُ كَفَّارَةَ يَمِينٍ ; لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ، بَعْدَ تَحْرِيمِهِ ﷺ جَارِيَتَهُ الْمَذْكُورَةَ فِي قَوْلِهِ: لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ، وَمَنْ قَالَ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ: إِنَّ مَنْ حَرَّمَ جَارِيَتَهُ لَا تَلْزَمُهُ كَفَّارَةُ يَمِينٍ، وَإِنَّمَا يَلْزَمُهُ الِاسْتِغْفَارُ فَقَطْ، فَقَدِ احْتَجَّ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ، بَعْدَ قَوْلِهِ: لِمَ تُحَرِّمُ، وَقَالَ: إِنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمَّا حَرَّمَ جَارِيَتَهُ، قَالَ مَعَ ذَلِكَ: «وَاللَّهِ لَا أَعُودُ إِلَيْهَا» ، وَهَذِهِ الْيَمِينُ هِيَ الَّتِي نَزَلَ فِي شَأْنِهَا: قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ، وَلَمْ تَنْزِلْ فِي مُطْلَقِ تَحْرِيمِ الْجَارِيَةِ، وَالْيَمِينُ الْمَذْكُورَةُ مَعَ التَّحْرِيمِ فِي قِصَّةِ الْجَارِيَةِ، قَالَ فِي «نَيْلِ الْأَوْطَارِ» : رَوَاهَا الطَّبَرَانِيُّ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ التَّابِعِيِّ الْمَشْهُورِ، لَكِنَّهُ أَرْسَلَهُ، اهـ. وَكَذَلِكَ رَوَاهُ عَنْهُ ابْنُ جَرِيرٍ.
Bununla anlarsın ki Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ } “Ey Peygamber! Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” buyruğunun hem Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in balı kendisine haram kılması hakkında hem de cariyesini haram kılması hakkında indiğini söylemek gerekir. { لِمَ تُحَرِّمُ } “Niçin haram kılıyorsun?” ayetinin cariyenin haram kılınması hakkında indiğini bildiğinde, Kur'an'ın cariyenin haram kılınmasının onu haram kılmayacağına, ondan zıhar sayılmayacağına ve İbn Abbâs ile ona muvafakat edenlerden sahih olarak nakledildiği üzere bunda yemin kefareti gerekeceğine delalet ettiğini de anlamış olursun. Nitekim İbn Abbâs bunda yemin kefareti olduğunu açıklarken: { لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ } “Andolsun ki sizin için Allah'ın Resûlü'nde güzel bir örnek vardır” [Ahzâb 33/21] demiştir. Bunun manası, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in cariyesini haram kılmasından ötürü yemin kefareti ödediğidir; çünkü Yüce Allah, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in { لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ } “Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” buyruğunda zikredilen cariyesini haram kılmasının ardından: { قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ } “Allah size yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır” buyurmuştur. İlim ehlinden "Cariyesini haram kılan kimseye yemin kefareti gerekmez, ona sadece istiğfar gerekir" diyen kimse ise, { لِمَ تُحَرِّمُ } “niçin haram kılıyorsun?” buyruğundan sonra gelen { وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ } “Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir” ayetiyle delil getirmiş ve şöyle demiştir: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem cariyesini haram kıldığında bununla beraber: «Vallahi bir daha ona dönmeyeceğim» demişti; işte { قَدْ فَرَضَ اللَّهُ لَكُمْ تَحِلَّةَ أَيْمَانِكُمْ } “Allah size yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır” ayeti mutlak olarak cariyenin haram kılınması hakkında değil bu yemin hakkında inmiştir. Cariye kıssasında haram kılma ile birlikte zikredilen bu yemin hakkında «Neylü'l-Evtâr»da şöyle denilmiştir: "Taberânî bunu meşhur tâbiî Zeyd b. Eslem'den sahih bir senetle rivayet etmiştir ancak mürsel olarak nakletmiştir." İbn Cerîr de bunu ondan aynı şekilde rivayet etmiştir.
19900. Metin
وَقَالَ ابْنُ كَثِيرٍ فِي «تَفْسِيرِهِ» : إِنَّ الْهَيْثَمَ بْنَ كُلَيْبٍ رَوَاهُ فِي مَسْنَدِهِ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ وَسَاقَ السَّنَدَ الْمَذْكُورَ عَنْهُ ﵁، وَالْمَتْنُ فِيهِ التَّحْرِيمُ وَالْيَمِينُ كَمَا ذَكَرْنَا، وَعَلَى مَا ذَكَرْنَا مِنْ أَنَّ آيَةَ: لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ، نَزَلَتْ فِي تَحْرِيمِهِ ﷺ جَارِيَتَهُ، فَالْفَرْقُ بَيْنَ تَحْرِيمِ الْجَارِيَةِ وَالزَّوْجَةِ ظَاهِرٌ ; لِأَنَّ آيَةَ لِمَ تُحَرِّمُ دَلَّتْ عَلَى أَنَّ تَحْرِيمَ الْجَارِيَةِ لَا يُحَرِّمُهَا وَلَا يَكُونُ ظِهَارًا، وَآيَةَ وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ الْآيَةَ، دَلَّتْ عَلَى أَنَّ تَحْرِيمَ الزَّوْجَةِ تَلْزَمُ فِيهِ كَفَّارَةُ الظِّهَارِ الْمَنْصُوصِ عَلَيْهِ فِي «الْمُجَادَلَةِ» ; لِأَنَّ مَعْنَى: يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ عَلَى جَمِيعِ الْقِرَاءَاتِ هُوَ أَنْ يَقُولَ أَحَدُهُمْ لِامْرَأَتِهِ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، وَهَذَا لَا خِلَافَ فِيهِ. وَقَوْلُهُ: أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي، مَعْنَاهُ: أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ، كَمَا تَقَدَّمَ إِيضَاحُهُ.
İbn Kesîr «Tefsîr»inde, Heysem b. Küleyb'in bunu Müsned'inde sahih bir senetle rivayet ettiğini belirtmiş ve ondan -radıyallâhu anh- gelen mezkûr senedi zikretmiştir; metninde ise zikrettiğimiz üzere haram kılma ve yemin yer almaktadır. { لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ } “Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?” ayetinin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in cariyesini haram kılması hakkında indiğine dair zikrettiğimiz hususa göre; cariyenin haram kılınması ile eşin haram kılınması arasındaki fark açıktır. Çünkü { لِمَ تُحَرِّمُ } “niçin haram kılıyorsun?” ayeti cariyenin haram kılınmasının onu haram kılmayacağına ve zıhar olmayacağına delalet etmiştir; { وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ } “Kadınlarından zıhar yapıp sonra söylediklerinden dönenlerin bir köle azat etmeleri gerekir” ayeti ise eşi haram kılmada Mücâdele Suresi'nde nass ile belirtilen zıhar kefaretinin gerekeceğine delalet etmiştir. Zira bütün kıraatlere göre { يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ } “kadınlarından zıhar yapanlar” ifadesinin anlamı, kişinin hanımına: "Sen bana annemin sırtı gibisin" demesidir ve bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur. "Sen bana annemin sırtı gibisin" sözünün manası da daha önce açıklandığı üzere "Sen bana haramsın" demektir.
19901. Metin
وَعَلَى هَذَا فَقَدْ دَلَّتْ آيَةُ «التَّحْرِيمِ» عَلَى حُكْمِ تَحْرِيمِ الْأَمَةِ، وَآيَةُ «الْمُجَادَلَةِ» عَلَى حُكْمِ تَحْرِيمِ الزَّوْجَةِ، وَهُمَا حُكْمَانِ مُتَغَايِرَانِ،
Buna göre Tahrîm Suresi'ndeki ayet cariyenin haram kılınmasının hükmüne, Mücâdele Suresi'ndeki ayet ise nikâhlı eşin haram kılınmasının hükmüne delalet etmiştir ki bu ikisi birbirinden farklı iki hükümdür,
19902. Metin
كَمَا تَرَى. وَمَعْلُومٌ أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ ﵄ لَمْ يَقُلْ بِالْفَرْقِ بَيْنَهُمَا، بَلْ قَالَ: إِنَّ حُكْمَ تَحْرِيمِ الزَّوْجَةِ كَحُكْمِ تَحْرِيمِ الْجَارِيَةِ الْمَنْصُوصِ فِي آيَةِ «التَّحْرِيمِ» ، وَنَحْنُ نَقُولُ: إِنَّ آيَةَ الظِّهَارِ تَدُلُّ بِفَحْوَاهَا عَلَى أَنَّ تَحْرِيمَ الزَّوْجَةِ ظِهَارٌ ; لِأَنَّ «أَنْتِ عَلَيَّ كَظَهْرِ أُمِّي» ، وَ «أَنْتِ عَلَيَّ حَرَامٌ» مَعْنَاهُمَا وَاحِدٌ، كَمَا لَا يَخْفَى. وَعَلَى هَذَا الَّذِي ذَكَرْنَا، فَلَا يَصِحُّ الظِّهَارُ مِنَ الْأَمَةِ، وَإِنَّمَا يَلْزَمُ فِي تَحْرِيمِهَا بِظِهَارٍ، أَوْ بِصَرِيحِ التَّحْرِيمِ كَفَّارَةُ يَمِينٍ أَوِ الِاسْتِغْفَارُ كَمَا تَقَدَّمَ. وَهَذَا أَقْرَبُ لِظَاهِرِ الْقُرْآنِ، وَإِنْ كَانَ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ عَلَى خِلَافِهِ.
nitekim görüyorsun. Bilinmektedir ki İbn Abbâs -radıyallâhu anhümâ- bu ikisi arasında bir ayrım gözetmemiş, bilakis nikâhlı eşi haram kılmanın hükmünün de Tahrîm ayetinde nass ile belirtilen cariyeyi haram kılma hükmü gibi olduğunu söylemiştir. Biz ise şöyle diyoruz: Zıhar ayeti mefhumuyla eşi haram kılmanın zıhar olduğuna delalet eder; çünkü gizli olmadığı üzere "Sen bana annemin sırtı gibisin" ile "Sen bana haramsın" sözlerinin anlamı birdir. Zikrettiğimiz bu esasa göre cariyeden zıhar sahih olmaz; onun zıhar yoluyla veya açıkça haram kılınması halinde daha önce geçtiği gibi yalnızca yemin kefareti veya istiğfar gerekir. Âlimlerin çoğu aksini savunsa da Kur'an'ın zahirine en yakın olan görüş budur.