Sâd

Şinkîtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

20702. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

20703. Metin

سُورَةُ ص

SÂD SÛRESİ

20704. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ. قَرَأَهُ الْجُمْهُورُ: ص بِالسُّكُونِ مِنْهُمُ الْقُرَّاءُ السَّبْعَةُ، وَالتَّحْقِيقُ أَنَّ ص مِنَ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ كَـ (ص) فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: المص، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: كهيعص [١٩ \ ١] .

Yüce Allah'ın {ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ} “Sâd. Şerefli ve öğüt dolu Kur'an'a andolsun” sözü. Yedi kıraat imamı da dâhil olmak üzere cumhur bunu sükûn ile {ص} “Sâd” şeklinde okumuştur. Doğru olan tahkike göre {ص} “Sâd”, Yüce Allah'ın {المص} “Elif-lâm-mîm-sâd” ve {كهيعص} “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” [Meryem, 19/1] kavillerindeki (ص) gibi sûre başlarındaki hurûf-ı mukattaadandır.

20705. Metin

وَقَدْ قَدَّمْنَا الْكَلَامَ مُسْتَوْفًى عَلَى الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ هُودٍ، فَأَغْنَى ذَلِكَ عَنْ إِعَادَتِهِ هُنَا.

Hûd Sûresi'nin başında, sûre başlarındaki hurûf-ı mukattaa hakkında etraflıca açıklama yapmıştık; bu sebeple burada tekrar etmeye gerek kalmamıştır.

20706. Metin

وَبِذَلِكَ التَّحْقِيقِ الْمَذْكُورِ، تَعْلَمُ أَنَّ قِرَاءَةَ مَنْ قَرَأَ ص بِكَسْرِ الدَّالِّ غَيْرِ مُنَوَّنَةٍ، وَمَنْ قَرَأَهَا بِكَسْرِ الدَّالِّ مُنَوَّنَةً، وَمَنْ قَرَأَهَا بِفَتْحِ الدَّالِّ، وَمَنْ قَرَأَهَا بِضَمِّهَا غَيْرَ مُنَوَّنَةٍ، كُلُّهَا قِرَاءَاتٌ شَاذَّةٌ لَا يُعَوَّلُ عَلَيْهَا.

Zikredilen bu tahkik ile bilinir ki; {ص} kelimesini tenvinsiz olarak dâl harfinin kesresiyle (Sâdi), tenvinli olarak dâl harfinin kesresiyle (Sâdin), dâl harfinin fethasıyla (Sâde) ve tenvinsiz olarak dâl harfinin dammesiyle (Sâdu) okuyanların kıraatlerinin tamamı şâzz kıraatlerdir ve kendilerine itibar edilmez.

20707. Metin

وَكَذَلِكَ تَفَاسِيرُ بَعْضِ الْعُلَمَاءِ الْمَبْنِيَّةِ عَلَى تِلْكَ الْقِرَاءَاتِ، فَإِنَّهَا لَا يُعَوَّلُ عَلَيْهَا أَيْضًا.

Aynı şekilde bazı âlimlerin bu kıraatlere dayanan tefsirlerine de itibar edilmez.

20708. Metin

كَمَا رُوِيَ عَنِ الْحَسَنِ الْبَصَرِيِّ ﵀ أَنَّهُ قَالَ: إِنَّ صَادِ بِكَسْرِ الدَّالِّ فِعْلُ أَمْرٍ مِنْ صَادَى يُصَادِي مُصَادَاةً إِذَا عَارَضَ، وَمِنْهُ الصَّدَى. وَهُوَ مَا يُعَارِضُ الصَّوْتَ فِي الْأَمَاكِنِ الصُّلْبَةِ الْخَالِيَةِ مِنَ الْأَجْسَامِ، أَيْ عَارِضْ بِعَمَلِكَ الْقُرْآنَ وَقَابِلْهُ بِهِ، يَعْنِي امْتَثِلْ أَوَامِرَهُ وَاجْتَنِبْ نَوَاهِيَهُ وَاعْتَقِدْ عَقَائِدَهُ وَاعْتَبِرْ بِأَمْثَالِهِ وَاتَّعَظْ بِمَوَاعِظِهِ.

Nitekim Hasan-ı Basrî'den (rahimehullâh) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Dâl harfinin kesresiyle olan {صَادِ}, bir şeye karşı durmak/mukayese etmek anlamındaki “musâdâa” (صَادَى يُصَادِي مُصَادَاةً) kökünden bir emir fiildir; yankı anlamına gelen “sadâ” (الصَّدَى) da buradan gelir. Sadâ, cisimlerden arınmış sert mekanlarda sese karşılık veren şeydir. Yani: Amelinle Kur'an'ı karşılaştır ve amelini onunla mukayese et; yani onun emirlerine uy, yasaklarından kaçın, inanç esaslarına inan, misallerinden ibret al ve öğütlerinden nasihat al!

20709. Metin

وَعَنِ الْحَسَنِ أَيْضًا: أَنَّ ص بِمَعْنَى حَادِثٍ وَهُوَ قَرِيبٌ مِنَ الْأَوَّلِ.

Yine Hasan'dan, {ص} lafzının [yeni bir durum ortaya koyan] “hâdis” anlamında olduğu da rivayet edilmiştir ki bu da birinciye yakındır.

20710. Metin

وَقِرَاءَةُ ص بِكَسْرِ الدَّالِّ غَيْرُ مُنَوَّنَةٍ: مَرْوِيَّةٌ عَنْ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ، وَالْحَسَنِ وَابْنِ أَبِي إِسْحَاقَ وَأَبِي السِّمَالِ وَابْنِ أَبِي عَيْلَةَ وَنَصْرِ بْنِ عَاصِمٍ.

{ص} lafzının tenvinsiz olarak dâl harfinin kesresiyle okunması; Übey b. Ka'b, el-Hasan, İbn Ebî İshak, Ebü's-Simâl, İbn Ebî Ayle ve Nasr b. Âsım'dan rivayet edilmiştir.

20711. Metin

وَالْأَظْهَرُ فِي هَذِهِ الْقِرَاءَةِ الشَّاذَّةِ، أَنَّ كَسْرَ الدَّالِّ سَبَبُهُ التَّخْفِيفُ لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ وَهُوَ حَرْفُ هِجَاءٍ لَا فِعْلُ أَمْرٍ مَنْ صَادَى.

Bu şâzz kıraatte en belirgin olan cihet, dâl harfinin kesreli kılınmasının sebebinin iki sâkinin karşılaşması sebebiyle hafifletme (iltikâ-i sâkineyn) olmasıdır; dolayısıyla o “sâdâ” (صَادَى) kökünden bir emir fiil değil, bir hece harfidir.

20712. Metin

وَفِي رِوَايَةٍ عَنِ ابْنِ أَبِي إِسْحَاقَ، أَنَّهُ قَرَأَ ص بِكَسْرِ الدَّالِّ مَعَ التَّنْوِينِ عَلَى أَنَّهُ

İbn Ebî İshak'tan gelen bir rivayette ise onun {ص} lafzını tenvinle birlikte dâl harfinin kesresiyle okuduğu nakledilmiştir; bu da onun...

20713. Metin

مَجْرُورٌ بِحَرْفِ قَسَمٍ مَحْذُوفٍ، وَهُوَ كَمَا تَرَى، فَسُقُوطُهُ ظَاهِرٌ.

...hazfedilmiş bir kasem harfiyle mecrûr olduğu [varsayımına] dayanır. Bu ise gördüğün gibi tutarsızlığı açık bir görüştür.

20714. Metin

وَكَذَلِكَ قِرَاءَةُ مَنْ قَرَأَ ص بِفَتْحِ الدَّالِّ مِنْ غَيْرِ تَنْوِينٍ، فَهِيَ قِرَاءَةٌ شَاذَّةٌ وَالتَّفَاسِيرُ الْمَبْنِيَّةُ عَلَيْهَا سَاقِطَةٌ.

Aynı şekilde {ص} lafzını tenvinsiz olarak dâl harfinin fethasıyla okuyanın kıraati de şâzz bir kıraattir ve buna dayanan tefsirler de geçersizdir.

20715. Metin

كَقَوْلِ مَنْ قَالَ: صَادَ مُحَمَّدٌ قُلُوبَ النَّاسِ وَاسْتَمَالَهُمْ حَتَّى آمَنُوا بِهِ.

Nitekim “Muhammed insanların kalplerini avladı (صَادَ) ve onlar kendisine iman edinceye kadar onları kendine meylettirdi” diyenin sözü gibi.

20716. Metin

وَقَوْلِ مَنْ قَالَ: هُوَ مَنْصُوبٌ عَلَى الْإِغْرَاءِ.

Yine “O, teşvik (iğrâ) üzere mansubdur” diyenin sözü gibi.

20717. Metin

أَيِ الْزَمُوا صَادَ، أَيْ هَذِهِ السُّورَةِ، وَقَوْلِ مَنْ قَالَ مَعْنَاهُ اتْلُ، وَقَوْلِ مَنْ قَالَ: إِنَّهُ مَنْصُوبٌ بِنَزْعِ الْخَافِضِ، الَّذِي هُوَ حَرْفُ الْقَسَمِ الْمَحْذُوفُ.

Yani: “Sâd'a, yani bu sûreye sarılın!” anlamındadır. Yine bunun anlamının “Oku!” olduğunu söyleyenin sözü ile bunun, hazfedilmiş kasem harfi olan cerr harfinin düşürülmesiyle (nez'u'l-hâfız yoluyla) mansub olduğunu söyleyenin sözü de böyledir.

20718. Metin

وَأَقْرَبُ الْأَقْوَالِ عَلَى هَذِهِ الْقِرَاءَاتِ الشَّاذَّةِ، أَنَّ الدَّالَّ فُتِحَتْ تَخْفِيفًا لِالْتِقَاءِ السَّاكِنَيْنِ، وَاخْتِيرَ فِيهَا الْفَتْحُ إِتْبَاعًا لِلصَّادِّ، وَلِأَنَّ الْفَتْحَ أَخَفُّ الْحَرَكَاتِ، وَهَذِهِ الْقِرَاءَةُ الْمَذْكُورَةُ قِرَاءَةُ عِيسَى بْنِ عُمَرَ، وَتُرْوَى عَنْ مَحْبُوبٍ عَنْ أَبِي عَمْرٍو.

Bu şâzz kıraatler içinde en makul olan görüş; sâd harfine uyum sağlamak ve fethanın harekelerin en hafifi olması sebebiyle, iki sâkinin karşılaşması durumunda hafiflik sağlamak amacıyla dâl harfinin fethalı kılındığıdır. Zikredilen bu kıraat Îsâ b. Ömer'in kıraatidir; ayrıca Mahbûb tarikiyle Ebû Amr'dan da rivayet edilmiştir.

20719. Metin

وَكَذَلِكَ قِرَاءَةُ مَنْ قَرَأَ صَادُ بِضَمِّ الدَّالِّ مِنْ غَيْرِ تَنْوِينٍ، عَلَى أَنَّهُ عَلَمٌ لِلسُّورَةِ، وَأَنَّهُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وَالتَّقْدِيرُ هَذِهِ صَادُ وَأَنَّهُ مُنِعَ مِنَ الصَّرْفِ لِلْعَلَمِيَّةِ وَالتَّأْنِيثِ ; لِأَنَّ السُّورَةَ مُؤَنَّثَةٌ لَفْظًا.

Aynı şekilde {صَادُ} lafzını, sûrenin özel ismi (alem) ve hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olması üzere tenvinsiz olarak dâl harfinin dammesiyle okuyanın kıraati de böyledir; takdiri “Bu [sûre] Sâd'dır” şeklindedir ve sûre lafzen müennes olduğu için alemiyet ve te'nis sebebiyle gayrimunsarif kılınmıştır.

20720. Metin

وَهَذِهِ الْقِرَاءَةُ مَرْوِيَّةٌ عَنِ الْحَسَنِ الْبَصَرِيِّ وَابْنِ السَّمَيْقَعِ وَهَارُونَ الْأَعْوَرِ.

Bu kıraat el-Hasan el-Basrî, İbnü's-Semeyka' ve Hârûn el-A'ver'den rivayet edilmiştir.

20721. Metin

وَمَنْ قَرَأَ صَادَ بِفَتْحِ الدَّالِّ قَرَأَ: ق، وَن كَذَلِكَ، وَكَذَلِكَ مَنْ قَرَأَهَا ص بِضَمِّ الدَّالِّ فَإِنَّهُ قَرَأَ ق: وَن بِضَمِّ الْفَاءِ وَالنُّونِ.

{صَادَ} kelimesini dâl harfinin fethasıyla okuyan kimse, {ق} ve {ن} sûre başlarını da aynı şekilde okumuştur. Aynı şekilde onu dâl harfinin dammesiyle {ص} okuyan kimse de {ق} ve {ن} harflerini fâ ve nûn harflerinin dammesiyle okumuştur.

20722. Metin

وَالْحَاصِلُ أَنَّ جَمِيعَ هَذِهِ الْقِرَاءَاتِ، وَجَمِيعَ هَذِهِ التَّفَاسِيرِ الْمَبْنِيَّةِ عَلَيْهَا، كُلُّهَا سَاقِطَةٌ، لَا مُعَوَّلَ عَلَيْهَا.

Kısacası, bütün bu kıraatler ve bunlara dayandırılan bütün bu tefsirlerin tamamı tutarsızdır, kendilerine itibar edilmez.

20723. Metin

وَإِنَّمَا ذَكَرْنَاهَا لِأَجْلِ التَّنْبِيهِ عَلَى ذَلِكَ.

Biz bunları yalnızca bu hususa dikkat çekmek için zikrettik.

20724. Metin

وَلَا شَكَّ أَنَّ التَّحْقِيقَ هُوَ مَا قَدَّمْنَا مِنْ أَنَّ ص مِنَ الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ، وَأَنَّ الْقِرَاءَةَ الَّتِي لَا يَجُوزُ الْعُدُولُ عَنْهَا هِيَ قِرَاءَةُ الْجُمْهُورِ الَّتِي ذَكَرْنَاهَا.

Şüphe yok ki doğru olan tahkik, daha önce belirttiğimiz üzere {ص} lafzının sûre başlarındaki hurûf-ı mukattaadan olduğu ve kendisinden ayrılmanın caiz olmadığı kıraatin de zikrettiğimiz cumhurun kıraati olduğudur.

20725. Metin

وَقَدْ قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: إِنَّ ص مِفْتَاحُ بَعْضِ أَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى كَالصَّبُورِ وَالصَّمَدِ.

Bazı âlimler şöyle demiştir: {ص}, es-Sabûr ve es-Samed gibi Yüce Allah'ın bazı isimlerinin anahtarıdır.

20726. Metin

وَقَالَ بَعْضُهُمْ مَعْنَاهُ: صَدَقَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِيمَا يُبَلِّغُ عَنِ اللَّهِ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ

Bazıları da bunun anlamının: “Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah'tan tebliğ ettiği hususlarda doğru söylemiştir” olduğunu belirtmişlerdir; bunlardan başka...

20727. Metin

الْأَقْوَالِ.

...görüşler de ileri sürülmüştür.

20728. Metin

وَقَدْ ذَكَرْنَا أَنَّا قَدَّمْنَا الْكَلَامَ عَلَى ذَلِكَ مُسْتَوْفًى فِي أَوَّلِ سُورَةِ هُودٍ.

Hûd Sûresi'nin başında bu konudaki sözü etraflıca ele aldığımızı zikretmiştik.

20729. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ، قَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ أَصْلَ الْقُرْآنِ مَصْدَرٌ، زِيدَ فِيهِ الْأَلِفُ وَالنُّونُ. كَمَا زِيدَتَا فِي الطُّغْيَانِ، وَالرُّجْحَانِ، وَالْكُفْرَانِ، وَالْخُسْرَانِ، وَأَنَّ هَذَا الْمَصْدَرَ أُرِيدَ بِهِ الْوَصْفُ.

Yüce Allah'ın bu âyet-i kerîmedeki {وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ} “Şerefli ve öğüt dolu Kur'an'a andolsun” kavline gelince; Kur'an kelimesinin aslının bir masdar olduğunu, tıpkı tuğyân, rüchân, küfrân ve husrân kelimelerinde olduğu gibi sonuna elif ve nûn eklendiğini ve bu masdar ile sıfat (vasf) manasının kastedildiğini daha önce belirtmiştik.

20730. Metin

وَأَكْثَرُ أَهْلِ الْعِلْمِ، يَقُولُونَ: إِنَّ هَذَا الْوَصْفَ الْمُعَبَّرَ عَنْهُ بِالْمَصْدَرِ هُوَ اسْمُ الْمَفْعُولِ.

İlim ehlinin çoğunluğu; masdar ile ifade edilen bu sıfatın, ism-i mef'ûl (okunan şey) olduğunu söylemektedir.

20731. Metin

وَعَلَيْهِ فَالْقُرْآنُ بِمَعْنَى الْمَقْرُوءِ مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ: قَرَأْتُ الشَّيْءَ إِذَا أَظْهَرْتُهُ وَأَبْرَزْتُهُ، وَمِنْهُ قَرَأَتِ النَّاقَةُ السَّلَا وَالْجَنِينَ إِذَا أَظْهَرَتْهُ وَأَبْرَزَتْهُ مِنْ بَطْنِهَا، وَمِنْهُ قَوْلُ عَمْرِو بْنِ كُلْثُومٍ فِي مُعَلَّقَتِهِ:

Buna göre Kur'an, Arapların bir şeyi ortaya çıkarıp aşikâr kıldıklarında “onu izhar ettim, ortaya çıkardım” anlamında kullandıkları “kare'tü'ş-şey'e” (قَرَأْتُ الشَّيْءَ) sözünden hareketle “okunan / izhar edilen” (el-makrû') anlamındadır. Nitekim devenin döl eşini ve cenini karnından çıkarıp ortaya koyduğunda söylenen “kareeti'n-nâkatu's-selâ ve'l-cenîne” ifadesi de bundandır. Amr b. Gülsûm'un muallakasındaki şu beyti de bu kabildendir:

20732. Metin

تُرِيكَ إِذَا دَخَلْتَ عَلَى خَلَاءٍ وَقَدْ ... أَمِنَتْ عُيُونُ الْكَاشِحِينَا

“Baş başa kaldığında ve düşmanların gözlerinden emin olduğunda sana gösterir;”

20733. Metin

ذِرَاعَيْ عَيْطَلٍ أَدْمَاءَ بِكْرٍ ... هَجَانِ اللَّوْنِ لَمْ تَقْرَأْ جَنِينَا

“Henüz yavru doğurmamış (lem takra' cenînâ), uzun boylu, beyaz tenli, genç bir dişi devenin ön bacakları gibi kollarını.”

20734. Metin

عَلَى إِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ فِي الْبَيْتِ.

-Beyitteki iki rivayetten birine göre.-

20735. Metin

وَمَعْنَى الْقُرْآنِ عَلَى هَذَا الْمَقْرُوءُ الَّذِي يُظْهِرُهُ الْقَارِئُ، وَيُبْرِزُهُ مِنْ فِيهِ، بِعِبَارَاتِهِ الْوَاضِحَةِ.

Buna göre Kur'an'ın anlamı; okuyucunun açık ifadeleriyle ortaya çıkardığı ve ağzından belirgin kıldığı “okunan şey” (el-makrû') demektir.

20736. Metin

وَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: إِنَّ الْوَصْفَ الْمُعَبَّرَ عَنْهُ بِالْمَصْدَرِ، هُوَ اسْمُ الْفَاعِلِ.

Bazı ilim ehli ise masdar ile ifade edilen bu sıfatın ism-i fâil olduğunu söylemiştir.

20737. Metin

وَعَلَيْهِ فَالْقُرْآنُ بِمَعْنَى الْقَارِئِ، وَهُوَ اسْمُ فَاعِلٍ قَرَأْتُ، بِمَعْنَى جَمَعْتُ.

Buna göre Kur'an, “okuyan / toplayan” (el-kârî) anlamındadır ve “topladım” anlamındaki “kare'tü” (قَرَأْتُ) fiilinin ism-i fâilidir.

20738. Metin

وَمِنْهُ قَوْلُ الْعَرَبِ: قَرَأْتُ الْمَاءَ فِي الْحَوْضِ أَيْ جَمَعْتُهُ فِيهِ.

Arapların havuzdaki suyu topladıklarında “suyu havuzda topladım” manasında söyledikleri “kare'tü'l-mâe fi'l-havzi” (قَرَأْتُ الْمَاءَ فِي الْحَوْضِ) sözü de bundandır.

20739. Metin

وَعَلَى هَذَا فَالْقُرْآنُ بِمَعْنَى الْقَارِئِ أَيِ الْجَامِعِ لِأَنَّ اللَّهَ جَمَعَ فِيهِ جَمِيعَ مَا فِي الْكُتُبِ الْمُنَزَّلَةِ.

Buna göre Kur'an, toplayıcı (el-câmi') anlamında “el-kârî” demektir; çünkü Allah indirilmiş kitaplardaki bütün hususları onda toplamıştır.

20740. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: ذِي الذِّكْرِ فِيهِ وَجْهَانِ مِنَ التَّفْسِيرِ مَعْرُوفَانِ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ.

Yüce Allah'ın bu âyet-i kerîmedeki {ذِي الذِّكْرِ} kavlinde, âlimler nezdinde bilinen iki tefsir vechi vardır:

20741. Metin

أَحَدُهُمَا: أَنَّ الذِّكْرَ بِمَعْنَى الشَّرَفِ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ فُلَانٌ مَذْكُورٌ يَعْنُونَ لَهُ ذِكْرٌ أَيْ شَرَفٌ.

Birincisi: Zikir (ez-zikr) şeref anlamındadır. Nitekim Araplar bir kimse için “fülânün mezkûr” derken, onun bir zikri yani şerefi olduğunu kastederler.

20742. Metin

وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ [٤٣ \ ٤٤] أَيْ شَرَفٌ لَكُمْ عَلَى أَحَدِ الْقَوْلَيْنِ.

Yüce Allah'ın {وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ} “Şüphesiz bu Kur'an, sana ve kavmine bir şereftir” [Zuhruf, 43/44] kavli de iki görüşten birine göre bu kabildendir.

20743. Metin

الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ الذِّكْرَ اسْمُ مَصْدَرٍ بِمَعْنَى التَّذْكِيرِ ; لِأَنَّ الْقُرْآنَ الْعَظِيمَ فِيهِ التَّذْكِيرُ وَالْمَوَاعِظُ، وَهَذَا قَوْلُ الْجُمْهُورِ وَاخْتَارَهُ ابْنُ جَرِيرٍ.

İkinci vecih: Zikir, hatırlatma/öğüt verme (tezkîr) anlamında bir masdar ismidir; zira yüce Kur'an'da hatırlatma ve öğütler bulunmaktadır. Bu cumhurun görüşüdür ve İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir.

20744. Metin

تَنْبِيهٌ

UYARI

20745. Metin

اعْلَمْ أَنَّ الْعُلَمَاءَ اخْتَلَفُوا فِي تَعْيِينِ الشَّيْءِ الَّذِي أَقْسَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّ الْمُقْسَمَ عَلَيْهِ مَذْكُورٌ، وَالَّذِينَ قَالُوا إِنَّهُ مَذْكُورٌ اخْتَلَفُوا فِي تَعْيِينِهِ، وَأَقْوَالُهُمْ فِي ذَلِكَ كُلُّهَا ظَاهِرَةُ السُّقُوطِ.

Bil ki âlimler, Yüce Allah'ın {وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ} kavlinde üzerine yemin edilen şeyin (muksemün aleyh) belirlenmesi hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları üzerine yemin edilen şeyin metinde zikredildiğini söylemişlerdir. Zikredildiğini söyleyenler ise bunun tayininde ihtilaf etmişlerdir; fakat onların bu husustaki görüşlerinin tamamının tutarsızlığı açıktır.

20746. Metin

فَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ: إِنَّ الْمُقْسَمَ عَلَيْهِ هُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى إِنَّ ذَلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ أَهْلِ النَّارِ [٣٨ \ ٦٤] .

Onlardan kimi, üzerine yemin edilen şeyin Yüce Allah'ın {إِنَّ ذَلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ أَهْلِ النَّارِ} “Şüphesiz cehennem ehlinin birbiriyle çekişmesi kesin bir gerçektir” [Sâd, 38/64] kavli olduğunu söylemiştir.

20747. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ هُوَ قَوْلُهُ: إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍ [٣٨ \ ٥٤] .

Kimi de bunun O'nun {إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍ} “Şüphesiz bu, bizim bitip tükenmeyen rızkımızdır” [Sâd, 38/54] kavli olduğunu söylemiştir.

20748. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ هُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنْ كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ [٣٨ \ ١٤] كَقَوْلِهِ: تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ. وَقَوْلِهِ: وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ [٨٦ \ ١ - ٤] .

Kimi de tıpkı {تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “Allah'a andolsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz” kavlinde ve {وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ} “Göğe ve Târık'a andolsun. Târık'ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Hiçbir nefis yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın” [Târık, 86/1-4] kavlinde olduğu gibi, Yüce Allah'ın {إِنْ كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ} “Onların hepsi elçileri yalanladı da bu yüzden azabım hak oldu” [Sâd, 38/14] kavli olduğunu söylemiştir.

20749. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ هُوَ قَوْلُهُ: كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ، وَمَنْ قَالَ هَذَا قَالَ: إِنِ الْأَصْلَ لَكَمْ أَهْلَكْنَا وَلَمَّا طَالَ الْكَلَامُ، حُذِفَتْ لَامُ الْقَسَمِ، فَقَالَ: كَمْ أَهْلَكْنَا بِدُونِ لَامٍ.

Kimi de bunun {كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ} “Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik” kavli olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenler şöyle demiştir: Aslı “lekem ehleknâ” (لَكَمْ أَهْلَكْنَا) şeklindedir; söz uzayınca kasem lâm'ı hazfedilmiş ve lâm olmaksızın {كَمْ أَهْلَكْنَا} denmiştir.

20750. Metin

قَالُوا: وَنَظِيرُ ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا [٩١ \ ١] لَمَّا طَالَ الْكَلَامُ بَيْنَ الْقَسَمِ وَالْمُقْسَمِ عَلَيْهِ، الَّذِي هُوَ قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا، حُذِفَتْ مِنْهُ لَامُ الْقَسَمِ.

Onlar şöyle demişlerdir: Bunun benzeri Yüce Allah'ın {وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا} “Güneşe ve onun aydınlığına andolsun” [Şems, 91/1] kavlidir; kasem ile üzerine yemin edilen {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا} “Nefsini arındıran kesinlikle kurtuluşa ermiştir” kavli arasındaki söz uzayınca kasem lâm'ı oradan hazfedilmiştir.

20751. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ: إِنَّ الْمُقْسَمَ عَلَيْهِ هُوَ قَوْلُهُ: ص قَالُوا مَعْنَى ص صَدَقَ رَسُولُ اللَّهِ وَالْقُرْآنِ ذِي الذَّكَرِ. وَعَلَى هَذَا فَالْمُقْسَمُ عَلَيْهِ هُوَ صِدْقُهُ ﷺ.

Kimi de üzerine yemin edilen şeyin O'nun {ص} kavli olduğunu söylemiştir. Onlar {ص} lafzının manasının: “Allah Resûlü doğru söylemiştir, şeref dolu Kur'an'a andolsun” olduğunu söylemişlerdir. Buna göre üzerine yemin edilen şey, O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğruluğudur.

20752. Metin

وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ الْمَعْنَى: هَذِهِ ص أَيِ السُّورَةِ الَّتِي أَعْجَزَتِ الْعَرَبَ، وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْأَقْوَالِ الَّتِي لَا يَخْفَى سُقُوطُهَا.

Onlardan kimi de mananın: “Bu Sâd'dır; yani Arapları aciz bırakan suredir, şeref dolu Kur'an'a andolsun” şeklinde olduğunu söylemiştir. Tutarsızlığı gizli olmayan diğer görüşler de böyledir.

20753. Metin

وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ إِنَّ الْمُقْسَمَ عَلَيْهِ مَحْذُوفٌ، وَاخْتَلَفُوا فِي تَقْدِيرِهِ، فَقَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ

Bazı ilim ehli ise üzerine yemin edilen şeyin (cevâb-ı kasemin) mahzuf olduğunu söylemiş ve onun takdirinde ihtilaf etmişlerdir. Zemahşerî

20754. Metin

فِي الْكَشَّافِ، التَّقْدِيرُ وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ. إِنَّهُ لِمُعْجِزٌ، وَقَدَّرَهُ ابْنُ عَطِيَّةَ وَغَيْرُهُ فَقَالَ: وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ مَا الْأَمْرُ كَمَا يَقُولُهُ الْكُفَّارُ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْأَقْوَالِ.

el-Keşşâf'ta takdirin: “Şan ve şeref dolu Kur'an'a andolsun ki o, muhakkak bir mucizedir” şeklinde olduğunu söylemiştir. İbn Atiyye ve başkaları ise: “Şan ve şeref dolu Kur'an'a andolsun ki iş kâfirlerin dediği gibi değildir” şeklinde takdir etmişlerdir; diğer görüşler de bu kabildendir.

20755. Metin

قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ: الَّذِي يَظْهَرُ صَوَابُهُ بِدَلِيلِ اسْتِقْرَاءِ الْقُرْآنِ: أَنَّ جَوَابَ الْقَسَمِ مَحْذُوفٌ وَأَنَّ تَقْدِيرَهُ وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ مَا الْأَمْرُ كَمَا يَقُولُهُ الْكُفَّارُ، وَأَنَّ قَوْلَهُمُ: الْمُقْسَمُ عَلَى نَفْيِهِ شَامِلٌ لِثَلَاثَةِ أَشْيَاءَ مُتَلَازِمَةٍ.

Bu eseri kaleme alan [Şinkîtî] -Allah onu affetsin ve mağfiret buyursun- der ki: Kur'an'ın tümevarımı (istikrâ) deliliyle doğru olduğu anlaşılan şudur: Yeminin cevabı mahzuftur ve onun takdiri: “Şan ve şeref dolu Kur'an'a andolsun ki iş kâfirlerin dediği gibi değildir” şeklindedir. Onların nefyedilmesi üzerine yemin edilen sözleri ise birbirini gerektiren üç hususu kapsamaktadır:

20756. Metin

الْأَوَّلِ: مِنْهَا أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ مُرْسَلٌ مِنَ اللَّهِ حَقًّا وَأَنَّ الْأَمْرَ لَيْسَ كَمَا يَقُولُ الْكُفَّارُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى عَنْهُمْ: وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًا [١٣ \ ٤٣] .

Birincisi: Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah tarafından gönderilmiş hak bir elçi olduğu ve durumun Yüce Allah'ın kâfirlerden naklettiği {وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلًا} “İnkâr edenler: ‘Sen gönderilmiş bir peygamber değilsin’ derler” [Ra'd, 13/43] kavlindeki gibi olmadığıdır.

20757. Metin

وَالثَّانِي: أَنَّ الْإِلَهَ الْمَعْبُودَ جَلَّ وَعَلَا وَاحِدٌ، وَأَنَّ الْأَمْرَ لَيْسَ كَمَا يَقُولُهُ الْكُفَّارُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى عَنْهُمْ: أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ [٣٨ \ ٥] .

İkincisi: Kendisine ibadet edilen ilâhın -celle ve alâ- bir ve tek olduğu ve durumun kâfirlerin Yüce Allah'ın onlardan naklettiği {أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ} “İlâhları tek bir ilâh mı yaptı? Doğrusu bu çok şaşılacak bir şeydir!” [Sâd, 38/5] kavlindeki gibi olmadığıdır.

20758. Metin

وَالثَّالِثُ: أَنَّ اللَّهَ جَلَّ وَعَلَا يَبْعَثُ مَنْ يَمُوتُ، وَأَنَّ الْأَمْرَ لَيْسَ كَمَا يَقُولُهُ الْكُفَّارُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى عَنْهُمْ: وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ [١٦ \ ٣٨] وَقَوْلِهِ: زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ لَنْ يُبْعَثُوا [٦٤ \ ٧] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُ [٣٤ \ ٣] .

Üçüncüsü: Yüce Allah'ın ölen kimseleri dirilteceği ve durumun kâfirlerin Yüce Allah'ın onlardan naklettiği {وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ} “Allah'ın ölen kimseyi diriltmeyeceğine dair var güçleriyle Allah'a yemin ettiler” [Nahl, 16/38], {زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ لَنْ يُبْعَثُوا} “İnkâr edenler kesinlikle diriltilmeyeceklerini iddia ettiler” [Tegâbün, 64/7] ve Yüce Allah'ın {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُ} “İnkâr edenler: ‘Bize kıyamet saati gelmeyecektir’ dediler” [Sebe', 34/3] kavillerindeki gibi olmadığıdır.

20759. Metin

أَمَّا الدَّلِيلُ مِنَ الْقُرْآنِ عَلَى أَنَّ الْمُقْسَمَ عَلَيْهِ مَحْذُوفٌ فَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ [٣٨ \ ٢] ; لِأَنَّ الْإِضْرَابَ بِقَوْلِهِ بَلْ، دَلِيلٌ وَاضِحٌ عَلَى الْمَقْسَمِ عَلَيْهِ الْمَحْذُوفِ. أَيْ مَا الْأَمْرُ كَمَا يَقُولُهُ الَّذِينَ كَفَرُوا، بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ، أَيْ فِي حَمِيَّةٍ وَأَنَفَةٍ وَاسْتِكْبَارٍ عَنِ الْحَقِّ، وَشِقَاقٍ، أَيْ مُخَالَفَةٍ وَمُعَانَدَةٍ.

Üzerine yemin edilen şeyin (cevâb-ı kasemin) mahzuf olduğuna dair Kur'an'dan delil, Yüce Allah'ın {بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ} “Aksine inkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler” [Sâd, 38/2] kavlidir. Çünkü {بَلْ} “aksine” edatıyla yapılan vazgeçme (idrâb), mahzuf olan cevâb-ı kaseme açık bir delildir. Yani: Durum o inkâr edenlerin dediği gibi değildir; bilakis inkâr edenler izzet (yani hakkı kabulden kaçınma, gurur ve kibir) ile şikak (yani muhalefet ve inatçılık) içindedirler.

20760. Metin

وَأَمَّا دَلَالَةُ اسْتِقْرَاءِ الْقُرْآنِ عَلَى أَنَّ الْمَنْفِيَّ الْمَحْذُوفَ شَامِلٌ لِلْأُمُورِ الثَّلَاثَةِ الْمَذْكُورَةِ، فَلِدَلَالَةِ آيَاتٍ كَثِيرَةٍ: أَمَّا صِحَّةُ رِسَالَةِ الرَّسُولِ ﷺ، وَكَوْنُ الْإِلَهِ الْمَعْبُودِ وَاحِدًا لَا شَرِيكَ لَهُ فَقَدْ أَشَارَ لَهُمَا هُنَا.

Kur'an'ın tümevarımının (istikrâ), nefyedilen mahzuf cevabın zikredilen bu üç hususu kapsadığına delalet etmesi ise pek çok ayetin delaletinden ötürüdür: Resûl'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) elçiliğinin hak ve gerçek oluşuna ve ibadet edilen ilâhın ortağı bulunmayan bir ve tek olduğuna gelince; [Allah] burada bu ikisine işaret etmiştir.

20761. Metin

أَمَّا كَوْنُ الرَّسُولِ مُرْسَلًا حَقًّا فَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى هُنَا: وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ [٣٨ \ ٤] يَعْنِي أَيْ: لَا وَجْهَ لِلْعَجَبِ الْمَذْكُورِ. لِأَنْ يَجِيءَ الْمُنْذِرُ الْكَائِنُ مِنْهُمْ.

Resûl'ün gerçekten gönderilmiş bir elçi olmasına dair [işaret], Yüce Allah'ın buradaki {وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ} “İçlerinden bir uyarıcının kendilerine gelmesine şaştılar da o kâfirler: ‘Bu, yalancı bir büyücüdür’ dediler” [Sâd, 38/4] kavlinde yer almaktadır. Yani: İçlerinden olan bir uyarıcının gelmesine söz konusu şekilde şaşılmasının hiçbir haklı gerekçesi yoktur.

20762. Metin

لَا شَكَّ فِي أَنَّهُ بِإِرْسَالٍ مِنَ اللَّهِ حَقًّا.

Kuşku yok ki bu, gerçekten Allah tarafından bir göndermedir.

20763. Metin

وَقَوْلُهُمْ: هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ إِنَّمَا ذَكَرَهُ تَعَالَى إِنْكَارًا عَلَيْهِمْ وَتَكْذِيبًا لَهُمْ. فَعُرِفَ بِذَلِكَ أَنَّ فِي ضِمْنِ الْمَعْنَى وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ أَنَّكَ مُرْسَلٌ حَقًّا وَلَوْ عَجِبُوا مِنْ مَجِيئِكَ مُنْذِرًا لَهُمْ، وَزَعَمُوا أَنَّكَ سَاحِرٌ كَذَّابٌ، أَيْ فَهُمُ الَّذِينَ عَجِبُوا مِنَ الْحَقِّ الَّذِي لَا شَكَّ فِيهِ، وَزَعَمُوا أَنَّ خَاتَمَ الرُّسُلِ، وَأَكْرَمَهُمْ عَلَى اللَّهِ، سَاحِرٌ كَذَّابٌ.

Onların: {هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ} “Bu, yalancı bir büyücüdür” sözlerini Yüce Allah, sadece onları kınamak ve yalanlamak üzere zikretmiştir. Böylece anlaşılmıştır ki {وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ} kavlinin zımnî manasında: Onlar senin kendilerini uyaran bir elçi olarak gelmene şaşsalar ve senin yalancı bir büyücü olduğunu iddia etseler de sen gerçekten gönderilmiş bir peygambersin [manası vardır]. Yani onlar, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan hakka şaşmışlar ve peygamberlerin sonuncusu ve Allah katında en şereflisi olan zâtın yalancı bir büyücü olduğunu iddia etmişlerdir.

20764. Metin

وَأَمَّا كَوْنُ الْإِلَهِ الْمَعْبُودِ وَاحِدًا لَا شَرِيكَ لَهُ، فَفِي قَوْلِهِ هُنَا: أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ [٣٨ \ ٥] ; لِأَنَّ الْهُمَزَةَ فِي قَوْلِهِ: أَجَعَلَ لِلْإِنْكَارِ الْمُشْتَمِلِ عَلَى مَعْنَى النَّفْيِ، فَهِيَ تَدُلُّ عَلَى نَفْيِ سَبَبِ تَعَجُّبِهِمْ مِنْ قَوْلِهِ ﷺ: إِنَّ الْإِلَهَ الْمَعْبُودَ وَاحِدٌ.

Kendisine ibadet edilen ilâhın ortağı bulunmayan bir ve tek olmasına dair delil ise buradaki {أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ} “İlâhları tek bir ilâh mı yaptı? Doğrusu bu çok şaşılacak bir şeydir!” [Sâd, 38/5] kavlinde yer almaktadır. Çünkü {أَجَعَلَ} kavlindeki hemze, nefiy manasını içeren inkâr (istifhâm-ı inkârî) içindir. Dolayısıyla bu, onların Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kendisine ibadet edilen ilâh birdir” sözüne karşı şaşırmalarının gerekçesini nefyetmektedir.

20765. Metin

وَهَذَانَ الْأَمْرَانِ قَدْ دَلَّتْ آيَاتٌ أُخَرُ مِنَ الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، عَلَى أَنَّ اللَّهَ أَقْسَمَ عَلَى تَكْذِيبِهِمْ فِيهَا وَإِثْبَاتِهَا بِالْقَسَمِ صَرِيحًا كَقَوْلِهِ تَعَالَى مُقْسِمًا عَلَى أَنَّ الرَّسُولَ مُرْسَلٌ حَقًّا يس وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ [٣٦ \ ١ - ٣] فَهِيَ تُوَضِّحُ مَعْنَى ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ إِنَّكَ لِمَنِ الْمُرْسَلِينَ.

Yüce Kur'an'dan başka ayetler de Allah'ın bu iki hususta onları yalanlamak ve bu hususları açıkça yeminle pekiştirmek üzere kasemde bulunduğuna delalet etmiştir. Nitekim Yüce Allah Resûl'ün gerçekten gönderilmiş bir elçi olduğuna yemin ederek: {يس وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ} “Yâsîn. Hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki sen muhakkak gönderilen elçilerdensin” [Yâsîn, 36/1-3] buyurmuştur. İşte bu ayetler {ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ} kavlinin “muhakkak sen gönderilmiş elçilerdensin” manasında olduğunu açıklamaktadır.

20766. Metin

وَقَدْ جَاءَ تَأْكِيدُ صِحَّةِ تِلْكَ الرِّسَالَةِ فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ [٢ \ ٢٥٢] ، وَأَمَّا كَوْنُهُ تَعَالَى هُوَ الْمَعْبُودُ الْحَقُّ لَا شَرِيكَ لَهُ، فَقَدْ أَقْسَمَ تَعَالَى عَلَيْهِ فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى وَالصَّافَّاتِ صَفًّا فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ [٣٧ \ ١ - ٤] وَنَحْوِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ فَدَلَّ ذَلِكَ عَلَى أَنَّ الْمَعْنَى تَضْمَّنَ مَا ذُكِرَ أَيْ وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ، إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ كَمَا أَشَارَ إِلَيْهِ بِقَوْلِهِ: أَجَعَلَ الْآلِهَةَ الْآيَةَ [٣٨ \ ٥] .

Bu elçiliğin doğruluğunun teyidi pek çok ayette gelmiştir; nitekim Yüce Allah: {تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ} “İşte bunlar Allah'ın ayetleridir; onları sana hak olarak okuyoruz. Şüphesiz sen de gönderilmiş elçilerdensin” [Bakara, 2/252] buyurmuştur. Yüce Allah'ın hak mabud olup O'nun hiçbir ortağının bulunmadığına gelince, Allah Teâlâ bu hususta bundan başka yerlerde de yemin etmiştir; nitekim Yüce Allah: {وَالصَّافَّاتِ صَفًّا فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ} “Sıra sıra dizilenlere, sevk edip sürenlere ve zikir okuyanlara andolsun ki sizin ilâhınız kesinlikle birdir” [Sâffât, 37/1-4] buyurmuştur ve benzeri ayetler de vardır. Bu da mananın zikredilen hususu içerdiğine, yani: “Şeref dolu Kur'an'a andolsun ki sizin ilâhınız kesinlikle birdir” takdirinde olduğuna delalet etmiştir; nitekim O, buna: {أَجَعَلَ الْآلِهَةَ} [Sâd, 38/5] ayetiyle de işaret etmiştir.

20767. Metin

وَأَمَّا كَوْنُ الْبَعْثِ حَقًّا، فَقَدْ أَقْسَمَ عَلَيْهِ إِقْسَامًا صَحِيحًا صَرِيحًا، فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ [٦٤ \ ٧] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ [٦٤ \ ٣] أَيِ السَّاعَةُ. وَقَوْلِهِ: قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ. [١٠ \ ٥٣]

Yeniden dirilişin (ba's) hak olduğuna gelince; Allah'ın Kitabı'ndaki ayetlerde O, buna açık ve kesin bir şekilde yemin etmiştir; nitekim Yüce Allah: {قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ} “De ki: ‘Hayır, Rabbime andolsun ki siz mutlaka diriltileceksiniz’” [Tegâbün, 64/7], Yüce Allah: {قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ} “De ki: ‘Hayır, Rabbime andolsun ki o [kıyamet saati] size mutlaka gelecektir’” [Sebe', 34/3] ve {قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ} “De ki: ‘Evet, Rabbime andolsun ki o elbette haktır’” [Yûnus, 10/53] buyurmuştur.

20768. Metin

وَأَقْسَمَ عَلَى اثْنَيْنِ مِنَ الثَّلَاثَةِ الْمَذْكُورَةِ وَحَذَفَ الْمُقْسَمَ عَلَيْهِ الَّذِي هُوَ الِاثْنَانِ الْمَذْكُورَانِ، وَهِيَ كَوْنُ الرَّسُولِ مُرْسَلًا، وَالْبَعْثِ حَقًّا، وَأَشَارَ إِلَى ذَلِكَ إِشَارَةً وَاضِحَةً، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ [٥٠ \ ١ - ٣] فَاتَّضَحَ

Zikredilen bu üç husustan ikisine yemin edip zikredilen o iki şeyden ibaret olan cevâb-ı kasemi hazfetmiş; bunlar da Resûl'ün gönderilmiş bir elçi ve dirilişin hak olmasıdır; ve buna açıkça işaret etmiştir. Bu da Yüce Allah'ın şu kavlindedir: {ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} “Kâf. Şanlı ve şerefli Kur'an'a andolsun. Aksine içlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar da o kâfirler: ‘Bu şaşılacak bir şeydir! Ölüp de toprak olduğumuz zaman mı [dirileceğiz]? Bu, uzak bir dönüştür!’ dediler” [Kâf, 50/1-3]. Böylece açıkça ortaya çıkmıştır ki

20769. Metin

بِذَلِكَ أَنَّ الْمَعْنَى: ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ، إِنَّ الْمُنْذِرَ الْكَائِنَ مِنْكُمُ الَّذِي عَجِبْتُمْ مِنْ مَجِيئِهِ لَكُمْ مُنْذِرًا رَسُولٌ مُنْذِرٌ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ حَقًّا، وَإِنَّ الْبَعْثَ الَّذِي أَنْكَرْتُمُوهُ وَاسْتَبْعَدْتُمُوهُ غَايَةَ الْإِنْكَارِ، وَالِاسْتِبْعَادِ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى عَنْكُمْ: أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ أَيْ: ذَلِكَ الرَّجْعُ الَّذِي هُوَ الْبَعْثُ رَجْعٌ بَعِيدٌ فِي زَعْمِكُمْ وَاقِعٌ لَا مَحَالَةَ، وَإِنَّهُ حَقٌّ لَا شَكَّ فِيهِ، كَمَا أَشَارَ لَهُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ إِذِ الْمَعْنَى: أَنَّ مَا أَكَلَتْهُ الْأَرْضُ مِنْ لُحُومِهِمْ، وَمَزَّقَتْهُ مِنْ أَجْسَامِهِمْ وَعِظَامِهِمْ، يَعْلَمُهُ جَلَّ وَعَلَا، لَا يَخْفَى عَلَيْهِ مِنْهُ شَيْءٌ فَهُوَ قَادِرٌ عَلَى رَدِّهِ كَمَا كَانَ.

Bununla mana şudur: Kâf. Şanlı Kur'an'a andolsun ki size bir uyarıcı olarak gelmesine şaştığınız o içinizden olan uyarıcı, Allah tarafından size gönderilmiş hak bir elçidir. Yüce Allah'ın sizden naklettiği: {أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} “Ölüp de toprak olduğumuz zaman mı [dirileceğiz]? Bu, uzak bir dönüştür!” sözünüzle en şiddetli şekilde inkâr edip uzak gördüğünüz diriliş; yani diriliş demek olan bu dönüş, sizin zannınıza göre uzak olsa da muhakkak gerçekleşecektir ve o, kendisinde şüphe olmayan bir haktır; nitekim Yüce Allah'ın {قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْأَرْضُ مِنْهُمْ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ} “Yerin onlardan neyi eksilttiğini kesinlikle bilmekteyiz; katımızda her şeyi koruyan bir kitap vardır” kavlinde buna işaret edilmiştir. Zira mana şudur: Yerin onların etlerinden yediğini, bedenlerinden ve kemiklerinden çürütüp yok ettiğini Yüce Allah bilmektedir, O'na bunlardan hiçbir şey gizli kalmaz; dolayısıyla O, bunu eski haline döndürmeye kādirdir.

20770. Metin

وَإِحْيَاءُ تِلْكَ الْأَجْسَادِ الْبَالِيَةِ، وَالشُّعُورِ الْمُتَمَزِّقَةِ، وَالْعِظَامِ النَّخِرَةِ كَمَا قَدَّمْنَا مُوَضَّحًا بِالْآيَاتِ الْقُرْآنِيَّةِ، فِي سُورَةِ يس فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ [٣٦ \ ٥١] وَكَوْنُهُ ﷺ مُرْسَلٌ مِنَ اللَّهِ حَقًّا، يَسْتَلْزِمُ اسْتِلْزَامًا لَا شَكَّ فِيهِ، أَنَّ الْقُرْآنَ الْعَظِيمَ مُنَزَّلٌ مِنَ اللَّهِ حَقًّا، وَأَنَّهُ لَيْسَ بِسِحْرٍ وَلَا شِعْرٍ وَلَا كَهَانَةٍ وَلَا أَسَاطِيرِ الْأَوَّلِينَ.

O çürümüş bedenleri, darmadağın olmuş saçları ve ufalanmış kemikleri diriltmeye [kādirdir]; nitekim bunu Yâsîn Suresi'nde Yüce Allah'ın {وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ} “Sûra üflenmiştir; işte o anda onlar kabirlerinden Rablerine doğru koşarak çıkarlar” [Yâsîn, 36/51] kavli açıklanırken Kur'an ayetleriyle izah ederek sunmuştuk. O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçekten Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber oluşu, Yüce Kur'an'ın da kesinlikle Allah tarafından indirilmiş olduğunu, büyü, şiir, kâhinlik ve öncekilerin masalları olmadığını şüphesiz biçimde gerektirmektedir.

20771. Metin

وَلِذَلِكَ أَقْسَمَ تَعَالَى، فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ، عَلَى أَنَّ الْقُرْآنَ أَيْضًا مُنَزَّلٌ مِنَ اللَّهِ ; كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي أَوَّلِ سُورَةِ الدُّخَانِ: حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ [٤٤ \ ١ - ٣] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي أَوَّلِ سُورَةِ الزُّخْرُفِ: حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ [٤٣ \ ١ - ٤] .

Bu sebepledir ki Yüce Allah pek çok yerde Kur'an'ın da Allah tarafından indirildiğine yemin etmiştir; nitekim Duhân Suresi'nin başında Yüce Allah: {حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ} “Hâ-mîm. Apaçık Kitaba andolsun ki biz onu mübarek bir gecede indirdik” [Duhân, 44/1-3] ve Zuhruf Suresi'nin başında Yüce Allah: {حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} “Hâ-mîm. Apaçık Kitaba andolsun ki akıl edesiniz diye biz onu Arapça bir Kur'an kıldık. Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta pek yücedir, hikmet doludur” [Zuhruf, 43/1-4] buyurmuştur.

20772. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ. قَدْ قَدَّمْنَا الْكَلَامَ قَرِيبًا عَلَى الْإِضْرَابِ بِ «بَلْ» فِي هَذِهِ الْآيَةِ.

Yüce Allah'ın: {بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ} “Aksine inkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler” kavli. Bu ayette geçen {بَلْ} “aksine” edatıyla yapılan vazgeçme (idrâb) konusundaki açıklamayı az önce sunmuştuk.

20773. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى هُنَا: فِي عِزَّةٍ أَيْ: حَمِيَّةٍ وَاسْتِكْبَارٍ عِنْدَ قَبُولِ الْحَقِّ، وَقَدْ بَيَّنَ جَلَّ وَعَلَا فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ أَنَّ مِنْ أَسْبَابِ أَخْذِ الْعِزَّةِ الْمَذْكُورَةِ بِالْإِثْمِ لِلْكُفَّارِ أَمْرَهُمْ بِتَقْوَى اللَّهِ، وَبَيَّنَ أَنَّ تِلْكَ الْعِزَّةَ الَّتِي هِيَ الْحَمِيَّةُ وَالِاسْتِكْبَارُ عَنْ قَبُولِ الْحَقِّ مِنْ أَسْبَابِ دُخُولِهِمْ جَهَنَّمَ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ عَنْ بَعْضِ الْكُفَّارِ الَّذِينَ يُظْهِرُونَ غَيْرَ مَا يُبْطِنُونَ: وَإِذَا قِيلَ لَهُ اتَّقِ اللَّهَ أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْإِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ [٢ \ ٢٠٦] .

Yüce Allah'ın buradaki {فِي عِزَّةٍ} kavli; hakkı kabul etme hususunda bir gurur, taassup ve kibir içindedirler demektir. Yüce Allah Bakara Suresi'nde, kâfirleri söz konusu izzetin günaha sürüklemesinin sebeplerinden birinin kendilerine Allah'tan sakınmalarının emredilmesi olduğunu açıklamış; hakkı kabul etmekten kaçınma taassubu ve kibri olan bu izzetin cehenneme girmelerinin sebeplerinden biri olduğunu bildirmiştir. Bu da içlerinde gizlediklerinin aksini açığa vuran bazı kâfirler hakkında zikrettiği şu kavlindedir: {وَإِذَا قِيلَ لَهُ اتَّقِ اللَّهَ أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْإِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ} “Ona: ‘Allah'tan kork!’ denildiği zaman, gururu onu günaha sürükler. Artık ona cehennem yeter; o ne kötü bir yataktır!” [Bakara, 2/206].

20774. Metin

وَالظَّاهِرُ أَنَّ وَجْهَ إِطْلَاقِ الْعِزَّةِ عَلَى الْحَمِيَّةِ وَالِاسْتِكْبَارِ: أَنَّ مَنِ اتَّصَفَ بِذَلِكَ كَأَنَّهُ

Görünen o ki taassup ve kibir için izzet kelimesinin kullanılmasının sebebi şudur: Bu niteliğe sahip olan kimse, sanki

20775. Metin

يُنْزِلُ نَفْسَهُ مَنْزِلَةَ الْغَالِبِ الْقَاهِرِ، وَإِنْ كَانَ الْأَمْرُ لَيْسَ كَذَلِكَ، لِأَنَّ أَصْلَ الْعِزَّةِ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ الْغَلَبَةُ وَالْقَهْرُ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ الْآيَةَ [٦٣ \ ٨] ، وَالْعَرَبُ يَقُولُونَ: مَنْ عَزِيزٌ، يَعْنُونَ مَنْ غَلَبَ اسْتَلَبَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْخَنْسَاءِ:

durum öyle olmadığı halde kendisini galip ve kahredici bir konuma yerleştirmektedir. Çünkü Arap dilinde izzetin aslı üstünlük, galebe ve kahretmektir. Nitekim Yüce Allah'ın: {وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ} “İzzet Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir” [Münâfikûn, 63/8] kavli bundandır. Araplar: “Men azze bezz” (مَنْ عَزَّ بَزَّ) derler; yani “Kim galip gelirse çekip alır” manasını kastederler. Hansâ'nın şu sözü de bundandır:

20776. Metin

كَأَنْ لَمْ يَكُونُوا حِمًى يُحْتَشَى ... إِذِ النَّاسُ إِذْ ذَاكَ مَنْ عَزِيزَا

“Sanki onlar çekinilen bir koruluk değillermiş gibi... Çünkü o zamanlar insanlar, kim galip gelirse [onun yağmaladığı kimselerdi].”

20777. Metin

وَقَوْلُهُ تَعَالَى عَنِ الْخَصْمِ الَّذِينَ تُسَوَّرُوا عَلَى دَاوُدَ: وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ [٣٨ \ ٢٣] أَيْ غَلَبَنِي، وَقَهَرَنِي فِي الْخُصُومَةِ.

Yüce Allah'ın Dâvûd'un yanına duvarı aşarak giren hasımlardan naklettiği {وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ} “Ve konuşmada bana baskın çıktı” [Sâd, 38/23] kavli de “davada bana galip geldi ve beni mağlup etti” demektir.

20778. Metin

وَالدَّلِيلُ مِنَ الْقُرْآنِ عَلَى أَنَّ الْعِزَّةَ الَّتِي أَثْبَتَهَا اللَّهُ لِلْكُفَّارِ فِي قَوْلِهِ: بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ الْآيَةَ. وَقَوْلِهِ: أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْإِثْمِ الْآيَةَ [٢ \ ٢٠٦] ، لَيْسَتْ هِيَ الْعِزَّةُ الَّتِي يُرَادُ بِهَا الْقَهْرُ وَالْغَلَبَةُ بِالْفِعْلِ، أَنَّ اللَّهَ خَصَّ بِهَذِهِ الْعِزَّةِ الْمُؤْمِنِينَ دُونَ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ [٦٣ \ ٨] .

Allah'ın {بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ} “Aksine inkâr edenler bir gurur içindedirler” ayetinde ve {أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْإِثْمِ} “Gururu onu günaha sürükler” [Bakara, 2/206] ayetinde kâfirlere nispet ettiği izzetin, fiilen kahredicilik ve üstünlük manasındaki izzet olmadığına dair Kur'an'dan delil; Allah'ın bu izzeti kâfirler ve münafıklar hariç sadece müminlere has kılmış olmasıdır. Bu da Yüce Allah'ın şu kavlindedir: {يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ} “Onlar: ‘Eğer Medine'ye dönersek, en üstün olan, en aşağı olanı oradan mutlaka çıkaracaktır’ diyorlar. Oysa izzet Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerindir” [Münâfikûn, 63/8].

20779. Metin

وَلِذَلِكَ فَسَّرَهَا عُلَمَاءُ التَّفْسِيرِ، بِأَنَّهَا هِيَ الْحَمِيَّةُ وَالِاسْتِكْبَارُ، عَنْ قَبُولِ الْحَقِّ.

İşte bu sebeple tefsir âlimleri bunu, hakkı kabul etmekten kaçınma hususundaki taassup ve kibir olarak tefsir etmişlerdir.

20780. Metin

وَالشِّقَاقُ: هِيَ الْمُخَالِفَةُ، وَالْمُعَانَدَةُ كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ الْآيَةَ [٢ \ ١٣٧] . قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: وَأَصْلُهُ مِنَ الشِّقِّ الَّذِي هُوَ الْجَانِبُ، لِأَنَّ الْمُخَالِفَ الْمُعَانِدَ، يَكُونُ فِي الشِّقِّ أَيْ فِي الْجَانِبِ الَّذِي لَيْسَ فِيهِ مَنْ هُوَ مُخَالِفٌ لَهُ وَمُعَانِدٌ.

Şikak (الشِّقَاق) ise muhalefet ve inatçılıktır; nitekim Yüce Allah: {وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ} “Eğer yüz çevirirlerse, onlar ancak bir ayrılık (ve inat) içindedirler” [Bakara, 2/137] buyurmuştur. Bazı ilim adamları şöyle demiştir: Bunun kökü taraf/yan anlamına gelen “şikk” (الشِّقّ) kelimesindendir; zira muhalif ve inatçı kimse, muhalefet ve inat ettiği kimsenin bulunmadığı tarafta yani karşı cephede yer alır.

20781. Metin

وَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: أَصْلُ الشِّقَاقِ مِنَ الْمَشَقَّةِ ; لِأَنَّ الْمُخَالِفَ الْمُعَانِدَ يَجْتَهِدُ فِي إِيصَالِ الْمَشَقَّةِ إِلَى مَنْ هُوَ مُخَالَفٌ مُعَانَدٌ.

Bazı ilim ehli de şöyle demiştir: Şikak kelimesinin aslı zorluk ve sıkıntı anlamına gelen “meşakkat” (المَشَقَّة) kelimesindendir; çünkü muhalif ve inatçı kimse, muhalefet edip direndiği kimseye sıkıntı ve zorluk ulaştırmaya gayret eder.

20782. Metin

وَقَالَ بَعْضُهُمْ: أَصْلُ الشِّقَاقِ مِنْ شَقِّ الْعَصَا وَهُوَ الْخِلَافُ وَالتَّفَرُّقُ.

Onlardan kimi de şöyle demiştir: Şikak kelimesinin aslı “şakku'l-asâ” (birliği bozmak, ayrılığa düşmek) tabirinden gelir ki bu da ihtilaf ve bölünmedir.

20783. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ. كَمْ هُنَا هِيَ الْخَبَرِيَّةُ، وَمَعْنَاهَا الْإِخْبَارُ عَنْ عَدَدٍ كَثِيرٍ، وَهِيَ فِي مَحَلِّ نَصْبٍ، عَلَى أَنَّهَا مَفْعُولٌ بِهِ لَأَهْلَكْنَا وَصِيغَةُ الْجَمْعِ فِي أَهْلَكْنَا لِلتَّعْظِيمِ، وَمِنْ فِي قَوْلِهِ: مِنْ قَرْنٍ، مُمَيِّزَةٌ لَكُمْ، وَالْقَرْنُ يُطْلَقُ عَلَى الْأُمَّةِ وَعَلَى بَعْضٍ مِنَ الزَّمَنِ، أَشْهَرُ الْأَقْوَالِ فِيهِ أَنَّهُ مِائَةُ سَنَةٍ، وَالْمَعْنَى أَهْلَكْنَا كَثِيرًا مِنَ الْأُمَمِ السَّالِفَةِ مِنْ أَجْلِ الْكُفْرِ، وَتَكْذِيبِ الرُّسُلِ

Yüce Allah'ın: {كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ} “Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik de feryat ettiler; oysa artık kurtuluş vakti değildi” kavli. Buradaki {كَمْ} çokluk bildiren haberiyye olup çok sayıdan haber verme manasındadır; {أَهْلَكْنَا} fiilinin mef'ûlün bihi olarak mansub konumdadır. {أَهْلَكْنَا} fiilindeki cemi sîgası tazim (yüceltme) içindir. {مِنْ قَرْنٍ} kavlindeki {مِنْ} edatı ise “kem” için temyizdir. “Karn” (الْقَرْن) kelimesi hem bir ümmet hem de zamanın bir bölümü için kullanılır ki bu konudaki en meşhur görüş yüz yıl olduğudur. Mana şudur: İnkârları ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle geçmiş ümmetlerden nicesini helâk ettik.

20784. Metin

فَعْلَيْكُمْ أَنْ تَحْذَرُوا يَا كُفَّارَ مَكَّةَ مِنْ تَكْذِيبِ نَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ ﷺ وَالْكُفْرِ بِمَا جَاءَ بِهِ لِئَلَّا نُهْلِكَكُمْ بِسَبَبِ ذَلِكَ كَمَا أَهْلَكْنَا بِهِ الْقُرُونَ الْكَثِيرَةَ الْمَاضِيَةَ.

Ey Mekke kâfirleri! Geçmişteki nice nesilleri bu sebeple helâk ettiğimiz gibi sizi de helâk etmeyelim diye, Peygamberimiz Muhammed'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlamaktan ve getirdiklerini inkâr etmekten sakınmalısınız.

20785. Metin

وَقَدْ ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ ثَلَاثَ مَسَائِلَ:

Yüce Allah bu kerim ayette üç mesele zikretmiştir:

20786. Metin

الْأُولَى: أَنَّهُ أَهْلَكَ كَثِيرًا مِنَ الْقُرُونِ الْمَاضِيَةِ، يُهَدِّدُ كُفَّارَ مَكَّةَ بِذَلِكَ.

Birincisi: Mekke kâfirlerini bununla tehdit etmek üzere geçmiş nesillerden birçoğunu helâk ettiğidir.

20787. Metin

الثَّانِيَةَ: أَنَّهُمْ نَادَوْا أَيْ عِنْدَ مُعَايَنَةِ أَوَائِلِ الْهَلَاكِ.

İkincisi: Onların helâkin ilk alametlerini gördüklerinde feryat edip yalvardıklarıdır.

20788. Metin

الثَّالِثَةَ: أَنَّ ذَلِكَ الْوَقْتَ الَّذِي هُوَ وَقْتُ مُعَايَنَةِ الْعَذَابِ لَيْسَ وَقْتَ نِدَاءٍ، أَيْ فَهُوَ وَقْتٌ لَا مَلْجَأَ فِيهِ، وَلَا مَفَرَّ مِنَ الْهَلَاكِ بَعْدَ مُعَايَنَتِهِ.

Üçüncüsü: Azabın görüldüğü o vaktin artık feryat ve yalvarma vakti olmadığı, yani azap görüldükten sonra artık helâkten sığınılacak ve kaçılacak bir yerin bulunmadığı bir vakit olduğudur.

20789. Metin

وَقَدْ ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا هَذِهِ الْمَسَائِلَ الثَّلَاثَ الْمَذْكُورَةَ هُنَا مُوَضَّحَةً فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ مِنْ كِتَابِهِ.

Yüce Allah burada zikredilen bu üç meseleyi Kitabı'nın birçok ayetinde açıklayarak zikretmiştir.

20790. Metin

أَمَّا الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى وَهِيَ كَوْنُهُ أَهْلَكَ كَثِيرًا مِنَ الْأُمَمِ، فَقَدْ ذَكَرَهَا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍ [١٧ \ ١٧] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ الْآيَةَ [٢٢ \ ٤٥] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ الْآيَةَ [١٤ \ ٩] . وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ.

Birinci mesele olan ümmetlerden nicesini helâk etmiş olmasına gelince; bunu pek çok ayette zikretmiştir; nitekim Yüce Allah: {وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍ} “Nûh'tan sonra nice nesilleri helâk ettik” [İsrâ, 17/17], Yüce Allah: {فَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ} “Halkı zulmediyorken helâk ettiğimiz nice memleketler vardır” [Hac, 22/45] ve Yüce Allah: {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ} “Sizden öncekilerin; Nûh kavminin, Âd'ın, Semûd'un ve onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Onları Allah'tan başkası bilmez” [İbrâhîm, 14/9] buyurmuştur. Bu husustaki ayetler pek çoktur.

20791. Metin

وَقَدْ ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ أَنَّ سَبَبَ إِهْلَاكِ تِلْكَ الْأُمَمِ الْكُفْرُ بِاللَّهِ وَتَكْذِيبُ رُسُلِهِ كَقَوْلِهِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْأَخِيرَةِ مُبَيِّنًا سَبَبَ إِهْلَاكِ تِلْكَ الْأُمَمِ الَّتِي صَرَّحَ بِأَنَّهَا: لَا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا اللَّهُ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ وَقَالُوا إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ [١٤ \ ٩] .

Yüce Allah birçok ayette bu ümmetlerin helâk edilme sebebinin Allah'ı inkâr etmek ve peygamberlerini yalanlamak olduğunu zikretmiştir; nitekim kendilerini “Onları Allah'tan başkası bilmez” şeklinde açıkça belirttiği o ümmetlerin helâk sebebini açıklayarak bu son ayette şöyle buyurmuştur: {جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ وَقَالُوا إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ} “Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti de onlar ellerini ağızlarına götürdüler ve: ‘Biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ettik ve biz bizi çağırdığınız şey hususunda derin bir şüphe içindeyiz’ dediler” [İbrâhîm, 14/9].

20792. Metin

وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي الْكَلَامِ عَلَى هَذِهِ الْآيَةِ مِنْ سُورَةِ إِبْرَاهِيمَ، أَقْوَالَ أَهْلِ الْعِلْمِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ وَبَيَّنَّا دَلَالَةَ الْقُرْآنِ عَلَى بَعْضِهَا، وَكَقَوْلِهِ تَعَالَى وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْرًا [٦٥ \ ٨ - ٩] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ آيَةً إِلَى قَوْلِهِ: وَعَادًا وَثَمُودَ وَأَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذَلِكَ كَثِيرًا وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْأَمْثَالَ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا [٢٥ \ ٣٧ - ٣٩] وَقَوْلِهِ

İbrâhîm Suresi'ndeki bu ayetin açıklamasında ilim ehlinin Yüce Allah'ın {فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ} “Ellerini ağızlarına götürdüler” kavli hakkındaki görüşlerini daha önce sunmuş ve Kur'an'ın bunlardan bazılarına olan delaletini açıklamıştık. Yine Yüce Allah'ın şu kavillerinde olduğu gibi: {وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْرًا} “Rabbinin ve O'nun elçilerinin emrinden çıkıp azan nice memleketler vardır ki biz onları çetin bir hesaba çektik ve onları görülmedik bir azapla cezalandırdık. Böylece onlar işlerinin vebalini tattılar ve işlerinin sonu hüsran oldu” [Talâk, 65/8-9], Yüce Allah'ın: {وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ آيَةً} kavlinden {وَعَادًا وَثَمُودَ وَأَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذَلِكَ كَثِيرًا وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْأَمْثَالَ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا} “Nûh kavmini de peygamberleri yalanladıkları zaman suda boğduk ve onları insanlara bir ibret kıldık... Âd'ı, Semûd'u, Ress halkını ve bunların arasında geçen birçok nesilleri de [helâk ettik]. Onların her birine misaller verdik ve her birini büsbütün helâk edip yok ettik” [Furkan, 25/37-39] kavline kadar olan ayetlerde ve Yüce Allah'ın

20793. Metin

تَعَالَى: إِنْ كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ [٣٨ \ ١٤] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ [٥٠ \ ١٤] وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ.

{إِنْ كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ} “Onların hepsi elçileri yalanladı da bu yüzden azabım hak oldu” [Sâd, 38/14] kavlinde ve Yüce Allah'ın {كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَعِيدِ} “Hepsi peygamberleri yalanladı da tehdidim hak oldu” [Kâf, 50/14] kavlinde olduğu gibi; benzer ayetler pek çoktur.

20794. Metin

وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى أَنَّ الْمُرَادَ بِذِكْرِ إِهْلَاكِ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ بِسَبَبِ الْكُفْرِ وَتَكْذِيبِ الرُّسُلِ تَهْدِيدُ كُفَّارِ مَكَّةَ، وَتَخْوِيفِهِمْ مِنْ أَنْ يَنْزِلَ بِهِمْ مِثْلُ مَا نَزَلْ بِأُولَئِكَ إِنْ تَمَادَوْا عَلَى الْكُفْرِ وَتَكْذِيبِهِ ﷺ.

Yüce Allah geçmiş ümmetlerin inkâr ve peygamberleri yalanlama sebebiyle helâk edilişinin zikredilmesinden maksadın; Mekke kâfirlerini tehdit etmek ve eğer inkârda ve O'nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlamada ısrar ederlerse o helâk edilenlerin başına gelenin bir benzerinin kendi başlarına da inmesinden onları korkutmak olduğunu açıklamıştır.

20795. Metin

ذَكَرَ تَعَالَى ذَلِكَ فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا [٤٧ \ ١٠] لِأَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا تَهْدِيدٌ عَظِيمٌ بِذَلِكَ.

Yüce Allah bunu pek çok ayette zikretmiştir; nitekim Yüce Allah: {أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا} “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Allah onları yerle bir etti. O kâfirlere de bunların benzerleri vardır” [Muhammed, 47/10] buyurmuştur; çünkü Yüce Allah'ın {وَلِلْكَافِرِينَ أَمْثَالُهَا} “O kâfirlere de bunların benzerleri vardır” kavli bu hususta büyük bir tehdittir.

20796. Metin

وَقَوْلِهِ تَعَالَى: جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ [١١ \ ٨٢ - ٨٣] فَقَوْلُهُ: وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ فِيهِ تَهْدِيدٌ عَظِيمٌ لِمَنْ يَعْمَلُ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ مِنَ الْكُفْرِ وَتَكْذِيبِ نَبِيِّهِمْ، وَفَوَاحِشِهِمُ الْمَعْرُوفَةِ، وَقَدْ وَبَّخَ تَعَالَى مَنْ لَمْ يَعْتَبِرْ بِهِمْ، وَلَمْ يَحْذَرْ أَنْ يَنْزِلَ بِهِ مِثْلُ مَا نَزَلَ بِهِمْ، كَقَوْلِهِ فِي قَوْمِ لُوطٍ: وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ [٣٧ \ ١٣٧ - ١٣٨] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ أَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِي أُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ أَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَا بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا [٢٥ \ ٤٠] .

Yine Yüce Allah'ın şu kavlinde olduğu gibi: {جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ مَنْضُودٍ مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ} “Oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilip istif edilmiş, Rabbinin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. O, zalimlerden hiç de uzak değildir” [Hûd, 11/82-83]. O'nun: {وَمَا هِيَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ} “O, zalimlerden hiç de uzak değildir” kavlinde, küfür, peygamberlerini yalanlama ve malum fuhşiyat bakımından Lût kavminin amelini işleyen kimseler için büyük bir tehdit vardır. Yüce Allah onlardan ibret almayan ve onların başına gelenin bir benzerinin kendi başına gelmesinden sakınmayan kimseleri kınamıştır; nitekim Lût kavmi hakkında: {وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “Şüphesiz siz sabahleyin ve geceleyin onların yanından geçip duruyorsunuz. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?” [Sâffât, 37/137-138] ve Yüce Allah: {وَلَقَدْ أَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِي أُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ أَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَا بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا} “Andolsun onlar, bela yağmuruna tutulmuş olan o memlekete uğramışlardı. Onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar yeniden dirilmeyi ummuyorlardı” [Furkan, 25/40] buyurmuştur.

20797. Metin

وَقَوْلِهِ فِيهِمْ: وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَا آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ [٢٩ \ ٣٥] . وَقَوْلِهِ فِيهِمْ: وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ. وَقَوْلِهِ فِيهِمْ وَفِي قَوْمِ شُعَيْبٍ وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٍ مُبِينٍ [١٥ \ ٧٩] وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ.

Onlar hakkında Yüce Allah'ın: {وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَا آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “Andolsun biz akleden bir kavim için ondan apaçık bir ibret nişanesi bıraktık” [Ankebût, 29/35], onlar hakkında: {وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ} “O [şehir kalıntıları] hâlâ işlek bir yol üzerindedir” [Hicr, 15/76] ve hem onlar hem de Şuayb'ın kavmi hakkında: {وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٍ مُبِينٍ} “İkisi de apaçık bir anayol üzerindedir” [Hicr, 15/79] buyurduğu gibi. Bu husustaki ayetler pek çoktur.

20798. Metin

وَأَمَّا الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: وَهِيَ نِدَاؤُهُمْ إِذَا أَحَسُّوا بِأَوَائِلِ الْعَذَابِ ; فَقَدْ ذَكَرَ تَعَالَى فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِهِ نَوْعَيْنِ مِنْ أَنْوَاعِ ذَلِكَ النِّدَاءِ:

İkinci meseleye, yani azabın ilk alametlerini hissettiklerindeki nida ve feryatlarına gelince; Yüce Allah Kitabı'nın ayetlerinde bu nidanın iki türünü zikretmiştir:

20799. Metin

أَحَدُهُمَا: نِدَاؤُهُمْ بِاعْتِرَافِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُوا ظَالِمِينَ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ إِلَى قَوْلِهِ قَالُوا يَاوَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ [٢١ \ ١١ - ١٥] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ [٧ \ ٤ - ٥] .

Birincisi: Zalim olduklarını itiraf ederek feryat etmeleridir. Bu da Yüce Allah'ın şu kavlindedir: {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ} kavlinden {قَالُوا يَاوَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ} “Biz zulmetmekte olan nice memleketi kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka bir kavim var ettik. Azabımızı hissettikleri zaman hemen oradan kaçmaya koyuluyorlardı... ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz zalimler idik’ dediler. Biz onları biçilmiş ekin gibi, sönmüş ocak haline getirinceye kadar bu feryatları sürüp gitti” [Enbiyâ, 21/11-15] ve Yüce Allah'ın: {وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} “Helâk ettiğimiz nice memleket vardır ki azabımız onlara geceleyin yahut gündüz uykusunda iken geliverdi. Azabımız kendilerine geldiğinde feryatları ancak: ‘Biz gerçekten zalimlermişiz’ demekten ibaret oldu” [A'râf, 7/4-5] kavlindedir.

20800. Metin

الثَّانِي: مِنْ نَوْعَيِ النِّدَاءِ الْمَذْكُورِ نِدَاؤُهُمْ بِالْإِيمَانِ بِاللَّهِ مُسْتَغِيثِينَ مِنْ ذَلِكَ الْعَذَابِ

Söz konusu nida türlerinden ikincisi: İlk alametlerini hissettikleri o azaptan feryat edip yardım dileyerek

20801. Metin

الَّذِي أَحَسُّوا أَوَائِلَهُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ [٤٠ \ ٨٤، ٣] وَهَذَا النَّوْعُ الْأَخِيرُ هُوَ الْأَنْسَبُ وَالْأَلْيَقُ بِالْمَقَامِ، لِدَلَالَةِ قَوْلِهِ: وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ عَلَيْهِ.

Allah'a iman ettiklerini haykırmalarıdır. Nitekim Yüce Allah: {فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ} “Azabımızı gördükleri zaman: ‘Yalnızca Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Fakat azabımızı gördüklerinde inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında süregelen yasasıdır. İşte orada kâfirler hüsrana uğradılar” [Mü'min, 40/84-85] buyurmuştur. Bu son tür; {وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ} “Oysa artık kurtuluş vakti değildi” kavlinin delaleti sebebiyle makama en uygun ve en layık olanıdır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.