20925. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
20926. Metin
سُورَةُ الزُّمَرِ
ZÜMER SURESİ
20927. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ. قَدْ دَلَّ اسْتِقْرَاءُ الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، عَلَى أَنَّ اللَّهَ جَلَّ وَعَلَا، إِذَا ذَكَّرَ تَنْزِيلَهُ لِكِتَابِهِ، أَتْبَعَ ذَلِكَ بِبَعْضِ أَسْمَائِهِ الْحُسْنَى، الْمُتَضَمِّنَةِ صِفَاتَهُ الْعُلْيَا.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } “Bu Kitap'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır.” Yüce Kur'ân'ın tümevarımı göstermiştir ki, Allah celle ve alâ Kitabını indirdiğini zikrettiğinde, peşinden yüce sıfatlarını içeren esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden) bazılarını zikretmektedir.
20928. Metin
فَفِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ، لَمَّا ذَكَرَ تَنْزِيلَهُ كِتَابَهُ، بَيَّنَ أَنَّ مَبْدَأَ تَنْزِيلِهِ كَائِنٌ مِنْهُ جَلَّ وَعَلَا، وَذَكَرَ اسْمَهُ اللَّهَ، وَاسْمَهُ الْعَزِيزَ، وَالْحَكِيمَ، وَذَكَرَ مِثْلَ ذَلِكَ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْجَاثِيَةِ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ [٤٥ \ ١ - ٣] ، وَفِي أَوَّلِ سُورَةِ الْأَحْقَافِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ الْآيَةَ [٤٦ \ ١ - ٣] .
Nitekim bu şerefli surenin başında, Kitabını indirdiğini zikredince, indirilmesinin başlangıç noktasının Kendisi celle ve alâ olduğunu açıklamış; Allah ismini, el-Azîz ve el-Hakîm isimlerini zikretmiştir. Bunun benzerini Câsiye suresinin başında Yüce Allah'ın şu buyruğunda zikretmiştir: { حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ إِنَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ } “Hâ-Mîm. Bu Kitap'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır. Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için ayetler vardır.” [45/1-3]. Ahkâf suresinin başında da Yüce Allah'ın şu buyruğunda zikretmiştir: { حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ } “Hâ-Mîm. Bu Kitap'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır. Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yarattık...” [46/1-3].
20929. Metin
وَقَدْ تَكَرَّرَ كَثِيرًا فِي الْقُرْآنِ، ذِكْرُهُ بَعْضَ أَسْمَائِهِ وَصِفَاتِهِ، بَعْدَ ذِكْرِ تَنْزِيلِ الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، كَقَوْلِهِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ [٤٠ \ ١ - ٣] وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي أَوَّلِ فُصَّلَتْ: حم تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ [٤١ \ ١ - ٢] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي أَوَّلِ هُودٍ: الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ [١١ \ ١] وَقَوْلِهِ فِي فُصِّلَتْ: وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ [٤١ \ ٤١ - ٤٢] وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي صَدْرِ يس تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ [٣٦ \ ٥ - ٦] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ الْآيَةَ [٢٦ \ ١٩٢ - ١٩٣] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ الْآيَةَ [٦٩ \ ٤٣ - ٤٤] .
Yüce Kur'ân'ın indirilmesi zikredildikten sonra O'nun bazı isim ve sıfatlarının zikredilmesi Kur'an'da pek çok yerde tekrarlanmıştır. Nitekim Hâ-Mîm (Mü'min) suresinin başındaki şu buyruğu gibidir: { تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } “Bu Kitap'ın indirilişi, Azîz, Alîm, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezası şiddetli ve lütfu bol olan Allah tarafındandır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; dönüş ancak O'nadır.” [40/1-3]. Fussilet'in başında Yüce Allah'ın şu buyruğu: { حم تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ } “Hâ-Mîm. [Bu Kitap], Rahmân ve Rahîm'den indirilmiştir.” [41/1-2]. Hûd suresinin başında Yüce Allah'ın şu buyruğu: { الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ } “Elif-Lâm-Râ. [Bu], ayetleri sağlam kılınmış, sonra da Hakîm ve Habîr olan [Allah] katından etraflıca açıklanmış bir Kitaptır.” [11/1]. Fussilet'teki şu buyruğu: { وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ } “Şüphesiz o, çok değerli bir kitaptır. Ona ne önünden ne de ardından bâtıl gelebilir. [O], Hakîm ve Hamîd olan [Allah] katından indirilmiştir.” [41/41-42]. Yâsîn'in başındaki Yüce Allah'ın şu buyruğu: { تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ } “[Bu Kur'an], ataları uyarılmamış bir topluluğu uyarman için Azîz ve Rahîm olan [Allah]'ın indirdiği bir kitaptır.” [36/5-6]. Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ } “Şüphesiz o, âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail) indirmiştir...” [26/192-193]. Ve Yüce Allah'ın şu buyruğu: { تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ } “Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Eğer o, bize karşı bazı sözler uydursaydı...” [69/43-44].
20930. Metin
وَلَا يَخْفَى أَنَّ ذِكْرَهُ جَلَّ وَعَلَا هَذِهِ الْأَسْمَاءَ الْحُسْنَى الْعَظِيمَةَ، بَعْدَ ذِكْرِهِ تَنْزِيلَ هَذَا الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، يَدُلُّ بِإِيضَاحٍ، عَلَى عَظَمَةِ الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، وَجَلَالَةِ شَأْنِهِ وَأَهَمِّيَّةِ نُزُولِهِ،
Gizli değildir ki, O'nun celle ve alâ bu yüce Kur'ân'ın indirilişini zikrettikten sonra bu ulu esmâ-i hüsnâyı anması, yüce Kur'ân'ın azametine, şanının yüceliğine ve indirilişinin ehemmiyetine açıkça delalet etmektedir.
20931. Metin
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
20932. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ. أَمَرَ اللَّهُ جَلَّ وَعَلَا نَبِيَّهُ ﷺ. فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنْ يَعْبُدَهُ فِي حَالِ كَوْنِهِ، مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ، أَيْ مُخْلِصًا لَهُ فِي عِبَادَتِهِ، مِنْ جَمِيعِ أَنْوَاعِ الشِّرْكِ صَغِيَرِهَا وَكَبِيرِهَا، كَمَا هُوَ وَاضِحٌ مِنْ لَفْظِ الْآيَةِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ } “O halde dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a kulluk et! Dikkat edin, halis din yalnız Allah'ındır!” Allah celle ve alâ bu şerefli ayette Peygamberi'ne sallallâhu aleyhi ve sellem, dini yalnızca O'na halis kılarak Kendisine ibadet etmesini; yani ayetin lafzından da açıkça anlaşıldığı üzere, küçüğüyle büyüğüyle her türlü şirkten arınmış olarak ibadetinde yalnız O'na ihlaslı olmasını emretmiştir.
20933. Metin
وَالْإِخْلَاصُ، إِفْرَادُ الْمَعْبُودِ بِالْقَصْدِ، فِي كُلِّ مَا أَمَرَ بِالتَّقَرُّبِ بِهِ إِلَيْهِ، وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ، مِنْ كَوْنِ الْإِخْلَاصِ فِي الْعِبَادَةِ لِلَّهِ وَحْدَهُ، لَا بُدَّ مِنْهُ، جَاءَ فِي آيَاتٍ مُتَعَدِّدَةٍ، وَقَدْ بَيَّنَ جَلَّ وَعَلَا، أَنَّهُ مَا أَمَرَ بِعِبَادَةٍ، إِلَّا عِبَادَةً يُخْلِصُ لَهُ الْعَابِدُ فِيهَا.
İhlas; kendisine yakınlaşılması emredilen her amelde, yönelişte yalnızca Mabud'u (ibadet edileni) birlemektir. Bu şerefli ayetin içerdiği, ibadette ihlasın yalnızca Allah'a mahsus olmasının zorunlu olduğu hususu pek çok ayette geçmiştir. Nitekim [Allah] celle ve alâ, ancak kulun kendisinde ihlaslı olduğu bir ibadeti emrettiğini açıklamıştır.
20934. Metin
أَمَّا غَيْرُ الْمُخْلِصِ فَكُلُّ مَا أَتَى بِهِ مِنْ ذَلِكَ، جَاءَ بِهِ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِهِ، لَا بِأَمْرِ رَبِّهِ، قَالَ تَعَالَى: وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ الْآيَةَ [٩٨ \ ٥] ، وَقَالَ جَلَّ وَعَلَا: قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ [٣٩ \ ١٤، ١٥] .
İhlaslı olmayana gelince; onun yaptığı her şey kendi nefsindendir, Rabbinin emriyle değildir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ } “Halbuki onlar, dini yalnız O'na halis kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolunmuşlardı...” [98/5]. Allah celle ve alâ şöyle buyurmuştur: { قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ } ... { قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ } “De ki: 'Bana, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na kulluk etmem emrolundu. Bana Müslümanların ilki olmam emrolundu.' ... De ki: 'Ben dinimi yalnız O'na halis kılarak Allah'a kulluk ederim. Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!'” [39/14-15].
20935. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا الْكَلَامَ عَلَى الْعَمَلِ الصَّالِحِ، وَأَنَّهُ لَا بُدَّ فِيهِ مِنَ الْإِخْلَاصِ، فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْكَهْفِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ الْآيَةَ. وَفِي غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَوَاضِعِ.
Salih amele ve onda ihlasın mutlaka bulunması gerektiğine dair açıklamayı daha önce Kehf suresinin başında, Yüce Allah'ın: { وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ } “...salih ameller işleyen müminleri müjdelemek için...” ayetinin tefsirinde ve başka yerlerde işlemiştik.
20936. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ أَيِ: التَّوْحِيدُ الصَّافِي مِنْ شَوَائِبِ الشِّرْكِ، أَيْ: هُوَ الْمُسْتَحِقُّ لِذَلِكَ وَحْدَهُ، وَهُوَ الَّذِي أَمَرَ بِهِ.
Bu şerefli ayetteki Yüce Allah'ın: { أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ } “Dikkat edin, halis din yalnız Allah'ındır!” buyruğu; şirk şaibelerinden arınmış tertemiz tevhid demektir. Yani buna layık olan yalnızca O'dur ve bunu emreden de O'dur.
20937. Metin
وَقَوْلُ مِنْ قَالَ مِنَ الْعُلَمَاءِ: إِنَّ الْمُرَادَ بِالدِّينِ الْخَالِصِ كَلِمَةُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُوَافِقٌ لِمَا ذَكَرْنَاهُ. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Âlimlerden 'Halis dinden maksat Lâ ilâhe illallâh kelimesidir' diyen kimsenin sözü de zikrettiğimiz anlama uygundur. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
20938. Metin
ثُمَّ لَمَّا ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا إِخْلَاصَ الْعِبَادَةِ لَهُ وَحْدَهُ، بَيَّنَ شُبْهَةَ الْكُفَّارِ الَّتِي احْتَجُّوا بِهَا لِلْإِشْرَاكِ بِهِ تَعَالَى، فِي
Sonra [Allah] celle ve alâ ibadetin yalnızca Kendisine has kılınmasını zikredince, kâfirlerin Allah Teâlâ'ya şirk koşmakta öne sürdükleri şüpheyi,
20939. Metin
قَوْلِهِ تَعَالَى هُنَا: وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى. فَبَيَّنَ أَنَّهُمْ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ مَا عَبَدُوا الْأَصْنَامَ، إِلَّا لِأَجْلِ أَنْ تُقَرِّبَهُمْ مِنَ اللَّهِ زُلْفَى، وَالزُّلْفَى: الْقَرَابَةُ.
buradaki şu buyruğunda açıklamıştır: { وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى } “O'ndan başka dostlar edinenler: 'Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz' [derler].” Böylece onların, putlara yalnızca kendilerini Allah'a zülfâ yönünden yaklaştırsınlar diye kulluk ettiklerini iddia ettiklerini belirtmiştir. Zülfâ (زُلْفَى) ise yakınlık demektir.
20940. Metin
فَقَوْلُهُ: زُلْفَى، مَا نَابَ عَنِ الْمُطْلَقِ مِنْ قَوْلِهِ لِيُقَرِّبُونَا، أَيْ لِيُقَرِّبُونَا إِلَيْهِ قَرَابَةً تَنْفَعُنَا بِشَفَاعَتِهِمْ فِي زَعْمِهِمْ.
{ زُلْفَى } “daha çok yaklaştırsınlar” ifadesi, { لِيُقَرِّبُونَا } “bizi yaklaştırsınlar” fiilinin mutlak mef'ûlü (mef'ûl-i mutlak) yerine geçmiştir. Yani kendi iddialarına göre şefaatleriyle bize fayda verecek bir yakınlıkla bizi O'na yaklaştırsınlar [diye ibadet ediyoruz, derler].
20941. Metin
وَلِذَا كَانُوا يَقُولُونَ فِي تَلْبِيَتِهِمْ: لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ، إِلَّا شَرِيكًا هُوَ لَكْ تَمْلِكُهُ وَمَا مَلَكَ.
Bundan dolayı telbiyelerinde şöyle derlerdi: 'Lebbeyk, Senin hiçbir ortağın yoktur; ancak Sana ait olan bir ortak müstesna, ona da sahip olduğu şeylere de Sen sahipsin.'
20942. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي سُورَةِ الْمَائِدَةِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ [٦ \ ٣٥] أَنَّ هَذَا النَّوْعَ مِنِ ادِّعَاءِ الشُّفَعَاءِ، وَاتِّخَاذِ الْمَعْبُودَاتِ مَنْ دُونِ اللَّهِ وَسَائِطَ مَنْ أَصُولِ كُفْرِ الْكُفَّارِ.
Mâide suresinde Yüce Allah'ın: { وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ } “O'na [yaklaştıracak] vesile arayın” [5/35] ayetinin açıklamasında, şefaatçiler iddia etmenin ve Allah'tan başka tapılan şeyleri aracı edinmenin kâfirlerin küfrünün temellerinden olduğunu daha önce belirtmiştik.
20943. Metin
وَقَدْ صَرَّحَ تَعَالَى بِذَلِكَ فِي سُورَةِ يُونُسَ فِي قَوْلِهِ جَلَّ وَعَلَا: وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ [١٠ \ ١٨] .
Nitekim Yûnus suresinde [Allah] celle ve alâ bunu açıkça şöyle ifade etmiştir: { وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ } “Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilen şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' diyorlar. De ki: 'Siz Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?' O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve çok yücedir.” [10/18].
20944. Metin
فَصَرَّحَ تَعَالَى بِأَنَّ هَذَا النَّوْعَ، مِنِ ادِّعَاءِ الشُّفَعَاءِ شِرْكٌ بِاللَّهِ، وَنَزَّهَ نَفْسَهُ الْكَرِيمَةَ عَنْهُ، بِقَوْلِهِ جَلَّ وَعَلَا سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ وَأَشَارَ إِلَى ذَلِكَ فِي آيَةِ الزُّمَرِ هَذِهِ ; لِأَنَّهُ جَلَّ وَعَلَا لِمَا قَالَ عَنْهُمْ: مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ [٣٩ \ ٣] أَتْبَعَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ [٣٩ \ ٣] .
Böylece [Allah] Teâlâ, şefaatçi iddiasında bulunmanın bu türünün Allah'a şirk olduğunu açıkça belirtmiş ve celle ve alâ: { سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ } “O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve çok yücedir” buyruğuyla yüce Zâtını bundan tenzih etmiştir. Bu Zümer ayetinde de buna işaret etmiştir; zira O celle ve alâ, onlar hakkında: { مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ } “...Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz. Şüphesiz Allah, ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hüküm verecektir” [39/3] buyurduktan sonra, peşinden Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ } “Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankör [kâfir] olan kimseyi hidayete erdirmez.” [39/3].
20945. Metin
وَقَوْلُهُ: كُفَّارٌ، صِيغَةُ مُبَالَغَةٍ، فَدَلَّ ذَلِكَ عَلَى أَنَّ الَّذِينَ قَالُوا مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى جَامِعُونَ بِذَلِكَ، بَيْنَ الْكَذِبِ وَالْمُبَالَغَةِ فِي الْكُفْرِ بِقَوْلِهِمْ ذَلِكَ، وَسَيَأْتِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ لِهَذَا زِيَادَةُ إِيضَاحٍ فِي سُورَةِ النَّاسِ.
Ayetteki { كَفَّارٌ } “çok inkârcı / çok nankör” kelimesi mübalağa sîgasıdır. Bu da göstermektedir ki: { مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى } “Biz onlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” diyenler, bu sözleriyle hem yalanı hem de küfürde aşırılığı bir araya getirmişlerdir. İnşallah Nâs suresinde bu hususa dair ilave açıklama gelecektir.
20946. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضَّحَةَ، بِكَثْرَةٍ فِي سُورَةِ النَّحْلِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ [١٦ \ ٥٧] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ } “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O münezzehtir; O, Vâhid ve Kahhâr olan Allah'tır.” Nahl suresinde Yüce Allah'ın: { وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ } “Allah'a kızlar isnat ediyorlar —O bundan münezzehtir— kendilerine ise canlarının istediğini [oğulları tahsis ediyorlar].” [16/57] ayetinin açıklamasında bu konuyu etraflıca aydınlatan pek çok ayeti daha önce zikretmiştik.
20947. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا. ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنَّهُ خَلَقَ بَنِي آدَمَ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ هِيَ أَبُوهُمْ
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا } “Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan da eşini var etti.” [Allah] celle ve alâ bu şerefli ayette Âdemoğullarını tek bir nefisten yarattığını, onun da babaları
20948. Metin
آدَمُ، ثُمَّ جَعَلَ مِنْ تِلْكَ النَّفْسِ، زَوْجَهَا يَعْنِي حَوَّاءَ. أَيْ: وَبَثَّ جَمِيعَ بَنِي آدَمَ مِنْهُمَا، وَأَوْضَحَ هَذَا فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ مِنْ كِتَابِهِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي أَوَّلِ سُورَةِ النِّسَاءِ: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً [٤ \ ١] وَقَوْلِهِ فِي الْأَعْرَافِ: هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا الْآيَةَ [٧ \ ١٨٩] ، وَتَأْنِيثُ الْوَصْفِ، بِقَوْلِهِ وَاحِدَةٍ، مَعَ أَنَّ الْمَوْصُوفَ بِهِ مُذَكَّرٌ، وَهُوَ آدَمُ نَظَرًا إِلَى تَأْنِيثِ لَفْظِ النَّفْسِ، وَإِنْ كَانَ الْمُرَادُ بِهَا مُذَكَّرًا، وَنَظِيرُ ذَلِكَ مِنْ كَلَامِ الْعَرَبِ قَوْلُهُ:
Âdem olduğunu, sonra o nefisten eşini yani Havvâ'yı var ettiğini, yani bütün Âdemoğullarını bu ikisinden türettiğini bildirmiştir. Bunu Kitabının başka yerlerinde de açıklamıştır; nitekim Nisâ suresinin başında Yüce Allah şöyle buyurur: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً } “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizden sakının...” [4/1]. A'râf suresinde ise şöyle buyurur: { هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا } “Sizi tek bir nefisten yaratan ve kendisiyle huzur bulsun diye ondan eşini var eden O'dur...” [7/189]. { وَاحِدَةٍ } sıfatının dişil (müennes) kılınması ise nitelenen varlık eril (müzekker) yani Âdem olmasına rağmen, kastedilen varlık eril olsa bile 'nefs' lafzının dişil olmasından ötürüdür. Arapların kelamından bunun benzeri şu beyittir:
20949. Metin
أَبُوكَ خَلِيفَةٌ وَلَدَتْهُ أُخْرَى ... وَأَنْتَ خَلِيفَةُ ذَاكَ الْكَمَالِ
Baban bir halifedir ki, onu bir başka [anne] doğurmuştur... Sen de o kemalin halifesisin.
20950. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ. قَدْ قَدَّمْنَا إِيضَاحَ هَذِهِ الْأَزْوَاجِ الثَّمَانِيَةِ بِنَصِّ الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ [٣ \ ١٤] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْأَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ } “Ve sizin için sağmal hayvanlardan sekiz çift indirdi.” Bu sekiz çiftin açıklamasını yüce Kur'an'ın nassıyla daha önce Âl-i İmrân suresinde, Yüce Allah'ın: { وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ } “...nişanlı atlar, davarlar ve ekinler...” [3/14] ayetinin tefsirinde vermiştik.
20951. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ الْحَجِّ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ الْآيَةَ [٢٢ \ ٥] وَبَيَّنَّا هُنَاكَ الْمُرَادَ بِالظُّلُمَاتِ الثَّلَاثِ الْمَذْكُورَةِ هُنَا.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ } “Sizi annelerinizin karınlarında, yaratılıştan yaratılışa [safha safha] var etmektedir.” Bunu açıklayan ayetleri daha önce Hac suresinde, Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ } “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, [bilin ki] şüphesiz Biz sizi topraktan yarattık...” [22/5] ayetinin tefsirinde zikretmiş ve burada bahsedilen üç karanlıktan maksadın ne olduğunu orada açıklamıştık.
20952. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ. قَدْ بَيَّنَ جَلَّ وَعَلَا، فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنَّهُ غَنِيٌّ عَنْ خَلْقِهِ الْغِنَى الْمُطْلِقَ، وَأَنَّهُ لَا يَضُرُّهُ كُفْرُهُمْ بِهِ، وَالْآيَاتُ الْمُوَضِّحَةُ لِهَذَا الْمَعْنَى كَثِيرَةٌ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ [١٤ \ ٨] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ [٦٤ \ ٦] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْآيَةَ [١٠ \ ٦٨] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ [٣٥ \ ١٥] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ [٤٧ \ ٣٨] ، وَقَدْ أَوْضَحْنَا هَذَا بِالْآيَاتِ فِي مَوَاضِعَ مُتَعَدِّدَةٍ مِنْ هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ } “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah size muhtaç değildir.” [Allah] celle ve alâ bu şerefli ayette, yaratıklarına karşı mutlak surette müstağni (ihtiyaçsız) olduğunu ve onların Kendisini inkâr etmelerinin O'na hiçbir zarar vermeyeceğini açıklamıştır. Bu manayı aydınlatan ayetler çoktur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: { وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ } “Musa dedi ki: 'Eğer siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi inkâr etseniz bile, şüphesiz Allah Ganî'dir, Hamîd'dir.'” [14/8]. Yüce Allah şöyle buyurur: { فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللَّهُ وَاللَّهُ غَنِيٌّ حَمِيدٌ } “İnkâr edip yüz çevirdiler. Allah da hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi. Allah Ganî'dir, Hamîd'dir.” [64/6]. Yüce Allah şöyle buyurur: { قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ } “'Allah çocuk edindi' dediler. O münezzehtir; O Ganî'dir...” [10/68]. Yüce Allah şöyle buyurur: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ } “Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız; Allah ise Ganî'dir, Hamîd'dir.” [35/15]. Yüce Allah şöyle buyurur: { وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ } “Allah Ganî'dir, siz ise muhtaçlarsınız.” [47/38]. Bu mübarek kitabın pek çok yerinde bu hususu ayetlerle açıklamıştık.
20953. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ. قَدْ قَدَّمْنَا إِيضَاحَهُ مَعَ إِزَالَةِ الْإِشْكَالِ، وَالْجَوَابِ عَنِ الْأَسْئِلَةِ الْوَارِدَةِ، عَلَى تِلْكَ الْآيَاتِ فِي سُورَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولًا [١٧ \ ١٥] ، وَأَوْضَحْنَا ذَلِكَ، مَعَ إِزَالَةِ الْإِشْكَالِ فِي بَعْضِ الْآيَاتِ، فِي سُورَةِ النَّحْلِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ الْآيَةَ [١٦ \ ٢٥] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ } “Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir.” İsrâ suresinde Yüce Allah'ın: { وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولًا } “Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını yüklenmez. Biz bir elçi göndermedikçe azap edici değiliz” [17/15] buyruğunun tefsirinde müşkillikleri gidererek ve bu ayetler hakkında yöneltilen soruları cevaplayarak bunun izahını daha önce yapmıştık. Ayrıca Nahl suresinde, Yüce Allah'ın: { لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ } “Kıyamet gününde kendi günahlarını eksiksiz olarak ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da taşısınlar diye...” [16/25] ayetinin tefsirinde de bazı ayetlerdeki müşkillikleri gidererek bunu açıklamıştık.
20954. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ يُونُسَ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا الْآيَةَ [١٠ \ ١٢] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ } “İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, O'na yönelerek Rabbine dua eder. Sonra ona Kendi katından bir nimet lütfettiğinde, daha önce O'na dua ettiğini unutur ve O'nun yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşar.” Yûnus suresinde Yüce Allah'ın: { وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا } “İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman yan yatarken, otururken veya ayaktayken Bize yalvarır...” [10/12] ayetinin açıklamasında bunu aydınlatan ayetleri daha önce vermiştik.
20955. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ مَعَ الْإِشَارَةِ إِلَى بَحْثِ أُصُولِهِ فِي سُورَةِ الْحِجْرِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ [١٥ \ ٣] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ } “De ki: 'Küfrünle birazcık yaşayıp eğlen, şüphesiz sen cehennemliklerdensin!'” Hicr suresinde Yüce Allah'ın: { ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ } “Bırak onları yesinler, yararlansınlar ve emel onları oyalayadursun. Yakında bilecekler!” [15/3] ayetinin tefsirinde, usul incelemesine de işaret ederek bunu aydınlatan ayetleri daha önce işlemiştik.
20956. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ. الظَّاهِرُ أَنَّ مَعْنَى الْآيَةِ أَنَّ الْإِنْسَانَ إِذَا كَانَ فِي مَحَلٍّ لَا يَتَمَكَّنُ فِيهِ مِنْ إِقَامَةِ دِينِهِ عَلَى الْوَجْهِ الْمَطْلُوبِ، فَعَلَيْهِ أَنْ يُهَاجِرَ مِنْهُ، فِي مَنَاكِبِ أَرْضِ اللَّهِ الْوَاسِعَةِ، حَتَّى يَجِدَ مَحَلًّا تُمَكِّنُهُ فِيهِ إِقَامَةَ دِينِهِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ } “Allah'ın arzı geniştir.” Ayetin zahir anlamı şudur: İnsan dinini gereği gibi ikame edemeyeceği bir yerde bulunuyorsa, dinini yaşayabileceği bir yer buluncaya kadar Allah'ın geniş arzının dört bir yanına hicret etmelidir.
20957. Metin
وَقَدْ أَوْضَحَ تَعَالَى هَذَا الْمَعْنَى فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا [٤ \ ٩٧] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَاعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ أَرْضِي وَاسِعَةٌ فَإِيَّايَ فَاعْبُدُونِ [٢٩ \ ٥٦] ، وَلَا يَخْفَى أَنَّ التَّرْتِيبَ بِالْفَاءِ فِي قَوْلِهِ: فَإِيَّايَ فَاعْبُدُونِ عَلَى قَوْلِهِ: إِنَّ أَرْضِي وَاسِعَةٌ دَلِيلٌ وَاضِحٌ عَلَى ذَلِكَ.
Allah Teâlâ bu manayı başka yerlerde de açıklamıştır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: { إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا } “Meleklerin kendilerine zulmedenlerin canlarını aldıklarında: 'Ne işte idiniz?' dedikleri, onların da: 'Biz yeryüzünde çaresiz kimselerdik' dedikleri, [meleklerin de]: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi ki orada hicret edeydiniz?' dedikleri kimseler var ya...” [4/97]. Yüce Allah şöyle buyurur: { يَاعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ أَرْضِي وَاسِعَةٌ فَإِيَّايَ فَاعْبُدُونِ } “Ey iman eden kullarım! Şüphesiz Benim arzım geniştir; o halde yalnız Bana kulluk edin!” [29/56]. Gizli değildir ki, { فَإِيَّايَ فَاعْبُدُونِ } “o halde yalnız Bana kulluk edin” ifadesinin, fâ harfiyle { إِنَّ أَرْضِي وَاسِعَةٌ } “Şüphesiz Benim arzım geniştir” buyruğuna bağlanması bunun açık bir delilidir.
20958. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ } “De ki: 'Asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratanlardır. Dikkat edin, işte apaçık hüsran budur!'”
20959. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ، مِنْ أَوْجُهٍ فِي سُورَةِ يُونُسَ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ [١٠ \ ٤٥] .
Bunu çeşitli yönlerden aydınlatan ayetleri daha önce Yûnus suresinde, Yüce Allah'ın: { قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ } “Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayan ve doğru yolda olmayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır” [10/45] buyruğunun açıklamasında zikretmiştik.
20960. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ، فِي سُورَةِ الْأَنْبِيَاءِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ الْآيَةَ [٢١ \ ٣٩] ، وَذَكَرْنَا طَرَفًا مِنْ ذَلِكَ، فِي سُورَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا [١٧ \ ٨] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ } “Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutur.” Bunu aydınlatan ayetleri daha önce Enbiyâ suresinde, Yüce Allah'ın: { لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ } “O kâfirler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacakları vakti bir bilselerdi...” [21/39] ayetinin açıklamasında vermiştik; bir kısmını da İsrâ suresinde, Yüce Allah'ın: { وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا } “...ve cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık” [17/8] buyruğunun tefsirinde zikretmiştik.
20961. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ. مَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ، مِنْ تَحْقِيقِ مَعْنَى لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، قَدْ قَدَّمْنَا إِيضَاحَهُ بِالْآيَاتِ الْقُرْآنِيَّةِ، فِي سُورَةِ الْفَاتِحَةِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِيَّاكَ نَعْبُدُ [١ \ ٥] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ } “Tâğût'a kulluk etmekten kaçınıp Allah'a yönelenler...” Bu şerefli ayetin Lâ ilâhe illallâh kelimesinin anlamını tahkik sadedinde içerdiği hususları, daha önce Fâtiha suresinde, Yüce Allah'ın: { إِيَّاكَ نَعْبُدُ } “Yalnız Sana kulluk ederiz” [1/5] ayetinin açıklamasında Kur'an ayetleriyle ortaya koymuştuk.
20962. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ. أَظْهَرُ الْأَقْوَالِ فِي الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنَّ الْمُرَادَ بِالْقَوْلِ، مَا جَاءَ بِهِ النَّبِيُّ ﷺ، مِنْ وَحْيِ الْكِتَابِ وَالسَّنَةِ، وَمِنْ إِطْلَاقِ الْقَوْلِ عَلَى الْقُرْآنِ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ الْآيَةَ [٢٣ \ ٦٨] . وَقَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّهُ لَقَوْلٌ فَصْلٌ وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ [٨٦ \ ١٣ - ١٤] . وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ [٣٩ \ ١٨] أَيْ: يُقَدِّمُونَ الْأَحْسَنَ، الَّذِي هُوَ أَشَدُّ حُسْنًا، عَلَى الْأَحْسَنِ الَّذِي هُوَ دُونَهُ فِي الْحُسْنِ، وَيُقَدِّمُونَ الْأَحْسَنَ مُطْلَقًا عَلَى الْحَسَنِ. وَيَدُلُّ لِهَذَا آيَاتٌ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ } “Onlar ki, sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar.” Bu şerefli ayetteki en açık görüşe göre 'söz'den (el-kavl) maksat, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem Kitap ve Sünnet vahyinden getirdiği şeylerdir. Kur'an için 'el-kavl' (söz) lafzının kullanılışına dair Yüce Allah'ın şu buyruğu vardır: { أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ } “Onlar bu sözü hiç düşünmediler mi?...” [23/68]. Yüce Allah şöyle buyurur: { إِنَّهُ لَقَوْلٌ فَصْلٌ وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ } “Şüphesiz o, [hak ile bâtılı] ayırt eden bir sözdür; o bir şaka değildir.” [86/13-14]. Bu şerefli ayetteki: { فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ } “...ve en güzeline uyarlar” [39/18] ifadesi; güzellikte daha üstün olan en güzeli, güzellikte ondan aşağıda olan güzele tercih ederler; en güzeli mutlak surette güzele takdim ederler demektir. Buna Allah'ın Kitabı'ndan ayetler delalet etmektedir.
20963. Metin
أَمَّا الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ الْقَوْلَ الْأَحْسَنَ الْمُتَّبَعَ. مَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ ﷺ مِنَ الْوَحْيِ، فَهُوَ فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ [٣٩ \ ٥٥] وَقَوْلِهِ تَعَالَى لِمُوسَى يَأْمُرُهُ بِالْأَخْذِ بِأَحْسَنِ مَا فِي التَّوْرَاةِ: فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِأَحْسَنِهَا [٧ \ ١٤٥] .
Uyum gösterilen 'en güzel söz'ün, O'na sallallâhu aleyhi ve sellem indirilen vahiy olduğuna dair delile gelince; bu, Allah'ın Kitabı'ndaki şu ayetlerde yer almaktadır: Yüce Allah'ın: { وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ } “Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun!” [39/55] buyruğu ve Musa'ya Tevrat'taki en güzeli almasını emrettiği şu buyruğu: { فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِأَحْسَنِهَا } “Onu kuvvetle tut ve kavmine de en güzeline sarılmalarını emret!” [7/145].
20964. Metin
وَأَمَّا كَوْنُ الْقُرْآنِ فِيهِ الْأَحْسَنُ وَالْحَسَنُ، فَقَدْ دَلَّتْ عَلَيْهِ آيَاتٌ مِنْ كِتَابِهِ.
Kur'an'da 'en güzel' ve 'güzel' olanın bulunduğuna gelince, buna da O'nun Kitabı'ndan ayetler delalet etmiştir.
20965. Metin
وَاعْلَمْ أَوَّلًا أَنَّهُ لَا شَكَّ فِي أَنَّ الْوَاجِبَ أَحْسَنُ مِنَ الْمَنْدُوبِ، وَأَنَّ الْمَنْدُوبَ أَحْسَنُ مِنْ
Öncelikle bil ki, hiç şüphesiz vacip menduptan daha güzeldir; mendup da
20966. Metin
مُطْلَقِ الْحَسَنِ، فَإِذَا سَمِعُوا مَثَلًا قَوْلَهُ تَعَالَى: وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ [٢٢ \ ٧٧] قَدَّمُوا فِعْلَ الْخَيْرِ الْوَاجِبَ، عَلَى فِعْلِ الْخَيْرِ الْمَنْدُوبِ، وَقَدَّمُوا هَذَا الْأَخِيرَ، عَلَى مُطْلَقِ الْحَسَنِ الَّذِي هُوَ الْجَائِزُ، وَلِذَا كَانَ الْجَزَاءُ بِخُصُوصِ الْأَحْسَنِ الَّذِي هُوَ الْوَاجِبُ وَالْمَنْدُوبُ، لَا عَلَى مُطْلَقِ الْحَسَنِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ [١٦ \ ٩٧] وَقَالَ تَعَالَى وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ [٣٩ \ ٣٥] كَمَا قَدَّمْنَا إِيضَاحَهُ فِي سُورَةِ النَّحْلِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ [١٦ \ ٩٧] ، وَبَيَّنَّا هُنَاكَ دَلَالَةَ الْآيَاتِ عَلَى أَنَّ الْمُبَاحَ حَسَنٌ، كَمَا قَالَ صَاحِبُ الْمَرَاقِي:
mutlak güzelden daha güzeldir. Mesela onlar Yüce Allah'ın: { وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ } “...hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz” [22/77] buyruğunu işittiklerinde, vacip olan hayır fiilini mendup olan hayır fiiline takdim ederler; bu sonuncusunu da caiz olan mutlak güzele takdim ederler. Bundan dolayı mükâfat, mutlak güzele değil, vacip ve mendup olan en güzele has kılınmıştır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “...ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracağız” [16/97]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ } “...ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırsın” [39/35]. Nahl suresinde, Yüce Allah'ın: { مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “Erkek olsun kadın olsun, kim mümin olarak salih amel işlerse, elbette onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracağız” [16/97] ayetinin açıklamasında bunu daha önce ortaya koymuştuk. Orada mubahın da güzel olduğuna ayetlerin delalet ettiğini açıklamıştık; nitekim Merâkî sahibi şöyle demiştir:
20967. Metin
مَا رَبُّنَا لَمْ يَنْهَ عَنْهُ حَسَنُ وَغَيْرُهُ الْقَبِيحُ وَالْمُسْتَهْجَنُ
Rabbimizin yasaklamadığı her şey güzeldir; onun dışındakiler ise çirkin ve hoşa gitmeyendir.
20968. Metin
وَمِنْ أَمْثِلَةِ التَّرْغِيبِ فِي الْأَخْذِ بِالْأَحْسَنِ وَأَفْضَلِيَّتِهِ مَعَ جَوَازِ الْأَخْذِ بِالْحَسَنِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ [١٦ \ ١٢٦] فَالْأَمْرُ فِي قَوْلِهِ: فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ لِلْجَوَازِ، وَاللَّهُ لَا يَأْمُرُ إِلَّا بِحَسَنٍ. فَدَلَّ ذَلِكَ عَلَى أَنَّ الِانْتِقَامَ حَسَنٌ، وَلَكِنَّ اللَّهَ بَيَّنَ أَنَّ الْعَفْوَ وَالصَّبْرَ، خَيْرٌ مِنْهُ وَأَحْسَنُ فِي قَوْلِهِ: وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ وَأَمْثَالُ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ فِي الْقُرْآنِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي إِبَاحَةِ الِانْتِقَامِ: وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُولَئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ [٤٢ \ ٤٣] ، مَعَ أَنَّهُ بَيَّنَ أَنَّ الصَّبْرَ وَالْغُفْرَانَ خَيْرٌ مِنْهُ، فِي قَوْلِهِ بَعْدَهُ: وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ [٤٢ \ ٤٣] ، وَكَقَوْلِهِ فِي جَوَازِ الِانْتِقَامِ: لَا يُحِبُّ اللَّهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلَّا مَنْ ظُلِمَ [٤ \ ١٤٨] مَعَ أَنَّهُ أَشَارَ إِلَى أَنَّ الْعَفْوَ خَيْرٌ مِنْهُ، وَأَنَّهُ مِنْ صِفَاتِهِ جَلَّ وَعَلَا مَعَ كَمَالِ قُدْرَتِهِ وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ بَعْدَهُ: إِنْ تُبْدُوا خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُوا عَنْ سُوءٍ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا [٤ \ ١٤٩] . وَكَقَوْلِهِ جَلَّ وَعَلَا مُثْنِيًا عَلَى مَنْ تَصَدَّقَ، فَأَبْدَى صَدَقَتَهُ: إِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ [٢ \ ٢٧١] ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّ إِخْفَاءَهَا وَإِيتَاءَهَا الْفُقَرَاءَ، خَيْرٌ مِنْ إِبْدَائِهَا الَّذِي مَدَحَهُ بِالْفِعْلِ الْجَامِدِ، الَّذِي هُوَ لِإِنْشَاءِ الْمَدْحِ الَّذِي هُوَ نَعِمَّ، فِي قَوْلِهِ: إِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ وَإِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ [٢ \ ٢٧١] .
Güzeli almanın caiz oluşuyla birlikte en güzeli almaya teşvik ve onun faziletine dair örneklerden biri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ } “Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” [16/126]. { فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ } “size yapılanın misliyle ceza verin” ifadesindeki emir cevaz içindir; Allah ise ancak güzeli emreder. Bu da göstermektedir ki kısas (hakkını almak) güzeldir; ancak Allah, { وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ } “Ama sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır” buyruğunda affetmenin ve sabretmenin ondan daha hayırlı ve daha güzel olduğunu açıklamıştır. Bunun Kur'an'da benzerleri pek çoktur; nitekim intikamın caizliği hakkında Yüce Allah şöyle buyurur: { وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُولَئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ } “Zulme uğradıktan sonra hakkını alanlara gelince, onların aleyhine bir yol [sorumluluk] yoktur” [42/41]; bununla beraber sabredip bağışlamanın bundan daha hayırlı olduğunu peşinden gelen şu buyrukta açıklamıştır: { وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ } “Kim de sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir” [42/43]. İntikamın cevazı hususundaki şu buyruğu gibidir: { لَا يُحِبُّ اللَّهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلَّا مَنْ ظُلِمَ } “Allah, zulme uğrayan müstesna, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez” [4/148]; bununla birlikte affetmenin daha hayırlı olduğuna ve tam kudretiyle beraber affın Kendisinin celle ve alâ sıfatlarından olduğuna peşinden gelen şu buyrukta işaret etmiştir: { إِنْ تُبْدُوا خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُوا عَنْ سُوءٍ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا } “Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz, şüphesiz Allah çok affedicidir, hakkıyla kadirdir” [4/149]. Yine O'nun celle ve alâ sadaka verip sadakasını açığa vuranı överek şöyle buyurması gibidir: { إِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ } “Sadakaları açıkça verirseniz bu ne güzeldir!” [2/271]. Sonra onu gizlemenin ve fakirlere vermenin, övgü inşa etmek için kullanılan câmid bir fiil olan 'ni'ımme' (نِعِمَّ) ile övdüğü açığa vurmaktan daha hayırlı olduğunu şu buyruğunda açıklamıştır: { إِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ وَإِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ } “Sadakaları açıkça verirseniz bu ne güzeldir! Eğer onları gizler ve fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” [2/271].
20969. Metin
وَكَقَوْلِهِ فِي نِصْفِ الصَّدَاقِ اللَّازِمِ، لِلزَّوْجَةِ بِالطَّلَاقِ، قَبْلَ الدُّخُولِ، فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ [٢ \ ٢٣٧] وَلَا شَكَّ أَنَّ أَخْذَ كُلِّ وَاحِدٍ مِنَ الزَّوْجَيْنِ النِّصْفَ حَسَنٌ، لِأَنَّ اللَّهَ شَرَعَهُ فِي كِتَابِهِ فِي قَوْلِهِ: فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ مَعَ أَنَّهُ رَغَّبَ كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا، أَنْ يَعْفُوَ لِلْآخَرِ عَنْ نِصْفِهِ، وَبَيَّنَ أَنَّ ذَلِكَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ بَعْدَهُ وَأَنْ تَعْفُوا أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ [٢ \ ٢٣٧] .
Zifaftan önce boşanma halinde kadına gereken mehrin yarısı hakkındaki şu buyruğu gibidir: { فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ } “...belirlediğinizin yarısı [onundur]” [2/237]. Hiç şüphe yok ki eşlerden her birinin yarıyı alması güzeldir; çünkü Allah bunu Kitabında { فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ } “belirlediğinizin yarısı [onundur]” buyruğuyla meşru kılmıştır. Bununla beraber her birini kendi payından diğerine bağışlamaya teşvik etmiş ve bunun takvaya daha yakın olduğunu peşinden gelen şu buyrukta açıklamıştır: { وَأَنْ تَعْفُوا أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ } “...affetmeniz takvaya daha yakındır. Aranızdaki lütuf ve iyiliği de unutmayın” [2/237].
20970. Metin
وَقَدْ قَالَ تَعَالَى: وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا [٤٢ \ ٤٠] ثُمَّ أَرْشَدَ إِلَى الْأَحْسَنِ بِقَوْلِهِ: فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ [٤٢ \ ٤٠] وَقَالَ تَعَالَى: وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ [٥ \ ٤٥] ثُمَّ أَرْشَدَ إِلَى الْأَحْسَنِ، فِي قَوْلِهِ: فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ [٥ \ ٤٥] .
Nitekim Yüce Allah: { وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا } “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür” [42/40] buyurmuş, sonra: { فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ } “Kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah'a aittir” [42/40] buyruğuyla en güzele yönlendirmiştir. Yine Yüce Allah: { وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ } “...yaralar da kısastır” [5/45] buyurmuş, sonra: { فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ } “Kim bunu bağışlarsa, bu onun için bir kefarettir” [5/45] buyruğunda en güzele yönlendirmiştir.
20971. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَقْوَالًا غَيْرَ الَّذِي اخْتَرْنَا.
Bil ki, bu şerefli ayet hakkında bizim tercih ettiğimizin dışında başka görüşler de vardır.
20972. Metin
مِنْهَا مَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، فِي مَعْنَى فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ قَالَ: «هُوَ الرَّجُلُ يَسْمَعُ الْحَسَنَ وَالْقَبِيحَ فَيَتَحَدَّثُ بِالْحَسَنِ، وَيَنْكَفُّ عَنِ الْقَبِيحِ، فَلَا يَتَحَدَّثُ بِهِ» .
Bunlardan biri, { فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ } “ve en güzeline uyarlar” ifadesinin anlamı hakkında İbn Abbâs'tan rivayet edilen şu sözdür: «O, güzeli de çirkini de işiten; sonra güzeli anlatıp çirkinden kaçınan ve onu anlatmayan kimsedir.»
20973. Metin
وَقِيلَ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ وَغَيْرَهُ، فَيَتَّبِعُونَ الْقُرْآنَ.
Şöyle de denilmiştir: Onlar Kur'an'ı ve başkalarını dinlerler de Kur'an'a uyarlar.
20974. Metin
وَقِيلَ: إِنَّ الْمُرَادَ بِأَحْسَنِ الْقَوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَبَعْضُ مَنْ يَقُولُ بِهَذَا يَقُولُ: إِنِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِيمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ قَبْلَ بَعْثِ الرَّسُولِ ﷺ، كَزَيْدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ نُفَيْلٍ الْعَدَوِيِّ، وَأَبِي ذَرٍّ الْغِفَارِيِّ، وَسَلْمَانَ الْفَارِسِيِّ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْأَقْوَالِ.
Sözün en güzelinden maksadın 'Lâ ilâhe illallâh' olduğu da söylenmiştir. Bunu söyleyenlerin bazıları; ayetin Zeyd b. Amr b. Nüfeyl el-Adevî, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân-ı Fârisî gibi, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilişinden önce Allah'a iman eden kimseler hakkında indiğini söylemişlerdir. Bunların dışında başka görüşler de vardır.
20975. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ. أَظْهَرُ الْقَوْلَيْنِ فِي الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنَّهُمَا جُمْلَتَانِ مُسْتَقِلَّتَانِ، فَقَوْلُهُ: أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ جُمْلَةٌ مُسْتَقِلَّةٌ، لَكِنَّ فِيهَا حَذْفًا، وَحَذْفُ مَا دَلَّ الْمَقَامُ عَلَيْهِ وَاضِحٌ، لَا إِشْكَالَ فِيهِ.
Yüce Allah'ın: { أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ } “Üzerine azap kelimesi hak olmuş kimseyi mi [sen kurtaracaksın]? Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?” buyruğu. Bu kerim ayetteki iki görüşten en belirgin olanı, bunların iki bağımsız cümle olduğudur. { أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ } “Üzerine azap kelimesi hak olmuş kimseyi mi...” buyruğu bağımsız bir cümledir; fakat içinde bir hazif (cümle ögesinin düşürülmesi) vardır ve bağlamın delalet ettiği şeyin hazfedilmiş olması açık olup bunda herhangi bir müphemlik yoktur.
20976. Metin
وَالتَّقْدِيرُ: أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ، تُخَلِّصُهُ أَنْتَ مِنْهُ، وَالِاسْتِفْهَامُ مُضَمَّنٌ مَعْنَى النَّفْيِ، أَيْ لَا تُخَّلِصُ أَنْتَ يَا نَبِيَّ اللَّهِ أَحَدًا سَبَقَ فِي عِلْمِ اللَّهِ أَنَّهُ يُعَذِّبُهُ مِنْ ذَلِكَ الْعَذَابِ، وَهَذَا الْمَحْذُوفُ دَلَّ عَلَيْهِ قَوْلُهُ بَعْدَهُ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ.
Cümlenin takdiri şöyledir: «Üzerine azap kelimesi hak olmuş kimseyi sen mi ondan kurtaracaksın?» Buradaki istifham (soru) nefy (olumsuzluk) anlamı içermektedir. Yani: «Ey Allah'ın Peygamberi! Allah'ın ilminde kendisini cezalandıracağı kesinleşmiş olan hiç kimseyi sen o azaptan kurtaramazsın.» Bu hazfedilen kısma, ardından gelen: { أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ } “Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?” buyruğu delalet etmektedir.
20977. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا مِرَارًا قَوْلِي الْمُفَسِّرِينَ فِي أَدَاةِ الِاسْتِفْهَامِ الْمُقْتَرِنَةِ بِأَدَاةِ عَطْفٍ كَالْفَاءِ وَالْوَاوِ
Fâ ve vâv gibi bir atıf harfiyle birleşen istifham edatı hakkında müfessirlerin iki görüşünü daha önce defalarca zikretmiştik.
20978. Metin
وَثُمَّ كَقَوْلِهِ هُنَا: أَفَمَنْ حَقَّ وَقَوْلَهُ: أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ.
Tıpkı buradaki: { أَفَمَنْ حَقَّ } “...kimseyi mi...” ve: { أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ } “...sen mi kurtaracaksın?” buyruklarında ve 'sümme' [ile gelenlerde] olduğu gibi.
20979. Metin
أَمَّا الْقَوْلُ بِأَنَّ الْكَلَامَ جُمْلَةٌ وَاحِدَةٌ شَرْطِيَّةٌ، كَمَا قَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ: أَصْلُ الْكَلَامِ: أَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ، فَأَنْتِ تُنْقِذُهُ جُمْلَةٌ شَرْطِيَّةٌ، دَخَلَ عَلَيْهَا هَمْزَةُ الْإِنْكَارِ، وَالْفَاءُ فَاءُ الْجَزَاءِ، ثُمَّ دَخَلَتِ الْفَاءُ الَّتِي فِي أَوَّلِهَا لِلْعَطْفِ عَلَى مَحْذُوفٍ يَدُلُّ عَلَيْهِ الْخِطَابُ، تَقْدِيرُهُ: أَأَنْتَ مَالِكُ أَمْرِهِمْ، فَمِنْ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ فَأَنْتَ تُنْقِذُهُ، وَالْهَمْزَةُ الثَّانِيَةُ هِيَ الْأُولَى كُرِّرَتْ لِتَوْكِيدِ مَعْنَى الْإِنْكَارِ وَالِاسْتِبْعَادِ، وَوَضْعِ مَنْ فِي النَّارِ مَوْضِعَ الضَّمِيرِ، فَالْآيَةُ عَلَى هَذَا جُمْلَةٌ وَاحِدَةٌ، فَإِنَّهُ لَا يَظْهَرُ كُلَّ الظُّهُورِ.
Zemahşerî'nin belirttiği gibi kelamın tek bir şart cümlesi olduğu yönündeki görüşe gelince: Sözün aslı şöyledir: «Üzerine azap kelimesi hak olmuş kimseyi sen mi kurtaracaksın?» Bu bir şart cümlesidir, başına inkâr hemzesi dâhil olmuştur; fâ ise fâ-i cezâdır (şartın cevabının başındaki fâ). Sonra cümlenin başındaki fâ, hitabın delalet ettiği mahzuf bir ögeye atıf için girmiştir; bunun takdiri de şöyledir: «Onların işinin maliki sen misin ki, üzerine azap hak olan kimseyi sen kurtaracaksın?» İkinci hemze ise birincinin aynısı olup inkâr ve istib'âd (uzak görme) manasını pekiştirmek için tekrarlanmıştır; zamirin yerine de 'ateşte olan kimse' ifadesi konulmuştur. Bu görüşe göre ayet tek bir cümledir; ancak bu [izah] pek açık ve kuvvetli görünmemektedir.
20980. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ مَا دَلَّتْ عَلَيْهِ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ قَدْ قَدَّمْنَا إِيضَاحَهُ بِالْآيَاتِ الْقُرْآنِيَّةِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ يس فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ الْآيَةَ [٣٦ \ ٧] ، وَبَيَّنَّا دَلَالَةَ الْآيَاتِ عَلَى الْمُرَادِ بِكَلِمَةِ الْعَذَابِ.
Bil ki bu şerefli ayetin delalet ettiği hususu, Yâsîn Suresi'nin başında Yüce Allah'ın: { لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ } “Andolsun ki onların çoğunun üzerine o söz hak olmuştur...” [36/7] ayeti hakkında konuşurken Kur'an ayetleriyle daha önce açıklamış ve ayetlerin 'azap kelimesi'nden ne kastedildiğine dair delaletini beyan etmiştik.
20981. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ. مَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ، مِنْ وَعْدِ أَهْلِ الْجَنَّةِ بِالْغُرَفِ الْمَبْنِيَّةِ، ذَكَرَهُ جَلَّ وَعَلَا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ سَبَأٍ إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُولَئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ [٣٤ \ ٣٧] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ التَّوْبَةِ: وَعَدَ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ الْآيَةَ [٩ \ ٧٢] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ الصَّفِّ: يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ [٦١ \ ١٢] ، لِأَنَّ الْمَسَاكِنَ الطَّيِّبَةَ الْمَذْكُورَةَ فِي التَّوْبَةِ وَالصَّفِّ صَادِقَةٌ بِالْغُرَفِ الْمَذْكُورَةِ فِي الزُّمَرِ وَسَبَأٍ، وَقَدْ قَدَّمْنَا طَرَفًا مِنْ هَذَا فِي سُورَةِ الْفُرْقَانِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: أُولَئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا الْآيَةَ [٢٥ \ ٧٥] .
Yüce Allah'ın: { لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ } “Fakat Rablerinden sakınanlar için üst üste inşa edilmiş köşkler vardır” buyruğu. Bu kerim ayetin cennet ehline üst üste yapılmış köşkler vaadiyle içerdiği hususu, Celâl ve Alâ olan Allah bu yerin dışında da zikretmiştir; nitekim Sebe' Suresi'nde şöyle buyurmuştur: { إِلَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُولَئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ } “Ancak iman edip salih amel işleyenler başka; işte onlara yaptıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır ve onlar köşklerde güven içindedirler” [34/37]. Tevbe Suresi'nde Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَعَدَ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ } “Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etmiştir...” [9/72]. Saf Suresi'nde ise Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ } “Günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur” [61/12]. Zira Tevbe ve Saf surelerinde zikredilen 'güzel meskenler', Zümer ve Sebe' surelerinde zikredilen 'köşkler' için de geçerlidir. Biz bunun bir kısmını Furkân Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { أُولَئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا } “İşte onlar, sabretmelerine karşılık köşk ile mükâfatlandırılırlar...” [25/75] ayeti hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik.
20982. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ. الْيَنَابِيعُ: جَمْعُ يَنْبُوعٍ، وَهُوَ الْمَاءُ الْكَثِيرُ.
Yüce Allah'ın: { أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْأَرْضِ } “Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de onu yerdeki kaynaklara akıttı” buyruğu. Yenebî' (يَنَابِيع), yenbû' kelimesinin çoğuludur ve bol su demektir.
20983. Metin
وَقَوْلُهُ: فَسَلَكَهُ أَيْ أَدْخَلَهُ، كَمَا قَدَّمْنَا إِيضَاحَهُ بِشَوَاهِدِهِ الْعَرَبِيَّةِ، وَالْآيَاتِ الْقُرْآنِيَّةِ فِي سُورَةِ هُودٍ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ الْآيَةَ [١١ \ ٤٠] .
{ فَسَلَكَهُ } “onu akıttı” buyruğu ise, «onu girdirdi» demektir; nitekim bunu Arapça şahitleriyle ve Kur'an ayetleriyle Hûd Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ } “Dedik ki: 'Her birinden ikişer çifti içine yükle...'” [11/40] ayeti hakkında konuşurken açıklamıştık.
20984. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ سُورَةِ الزُّمَرِ، قَدْ أَوْضَحْنَاهُ فِي أَوَّلِ سُورَةِ سَبَأٍ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا الْآيَةَ [٣٤ \ ٢] .
Zümer Suresi'ndeki bu kerim ayetin içerdiği hususu, Sebe' Suresi'nin başında Yüce Allah'ın: { يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا } “Yere gireni ve ondan çıkanı bilir...” [34/2] ayeti hakkında konuşurken açıklamıştık.
20985. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ. قَدْ قَدَّمْنَا الْكَلَامَ عَلَى مَا يُمَاثِلُهُ مِنَ الْآيَاتِ فِي سُورَةِ الرُّومِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ [٣٠ \ ٢٢] وَأَحَلْنَا عَلَيْهِ فِي سُورَةِ فَاطِرٍ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا الْآيَةَ [٣٥ \ ٢٧] .
Yüce Allah'ın: { ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ } “Sonra onunla rengârenk ekinler çıkarır” buyruğu. Buna benzeyen ayetler hakkındaki açıklamayı Rûm Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ } “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun ayetlerindendir” [30/22] ayeti hakkında konuşurken yapmış ve Fâtır Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا } “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de onunla türlü renkte meyveler çıkardık...” [35/27] buyruğunda oraya atıfta bulunmuştuk.
20986. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ. قَوْلُهُ: ثُمَّ يَهِيجُ أَيْ: ثُمَّ بَعْدَ نَضَارَةِ ذَلِكَ الزَّرْعِ وَخُضْرَتِهِ يَيْبَسُ، وَيَتِمُّ جَفَافُهُ وَيَثُورُ مِنْ مَنَابِتِهِ فَتَرَاهُ أَيُّهَا النَّاظِرُ مُصْفَرًّا يَابِسًا، قَدْ زَالَتْ خُضْرَتُهُ وَنَضَارَتُهُ. ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا أَيْ فُتَاتًا، مُتَكَسِّرًا، هَشِيمًا، تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ، إِنَّ فِي ذَلِكَ الْمَذْكُورِ مِنْ حَالَاتِ ذَلِكَ الزَّرْعِ، الْمُخْتَلِفِ الْأَلْوَانِ، لَذِكْرَى أَيْ عِبْرَةً وَمَوْعِظَةً وَتَذْكِيرًا لِأُولِي الْأَلْبَابِ، أَيْ لِأَصْحَابِ الْعُقُولِ السَّلِيمَةِ مِنْ شَوَائِبِ الِاخْتِلَالِ، فَقَدْ ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا مَصِيرَ هَذَا الزَّرْعِ عَلَى سَبِيلِ الْمَوْعِظَةِ وَالتَّذْكِيرِ، وَبَيَّنَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ، أَنَّ مَا وَعَظَ بِهِ خَلْقَهُ هُنَا مِنْ حَالَاتِ هَذَا الزَّرْعِ شَبِيهٌ أَيْضًا بِالدُّنْيَا. فَوَعَظَ بِهِ فِي مَوْضِعٍ وَشَبَّهَ بِهِ حَالَةَ الدُّنْيَا فِي مَوْضِعٍ آخَرَ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى فِي سُورَةِ الْحَدِيدِ: اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا [٢٥٧ \ ٢٠] . وَيُبَيِّنُ فِي سُورَةِ الرُّومِ أَنَّ مِنْ أَسْبَابِ اصْفِرَارِهِ الْمَذْكُورِ إِرْسَالُ الرِّيحِ عَلَيْهِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَلَئِنْ أَرْسَلْنَا رِيحًا فَرَأَوْهُ مُصْفَرًّا لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِهِ يَكْفُرُونَ [٣٠ \ ٥١] .
Yüce Allah'ın: { ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ } “Sonra o ekin kurur; böylece sen onu sararmış görürsün. Sonra da onu bir çer çöp yapar. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir ibret vardır” buyruğu. { ثُمَّ يَهِيجُ } “Sonra o ekin kurur” ifadesi; yani o ekinin tazeliği ve yeşilliğinden sonra kurur, kuruması tamamlanır ve bittiği yerden kalkıp saçılır; ey bakan kişi, sen de onu yeşilliği ve tazeliği gitmiş, sararmış ve kurumuş görürsün. { ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا } “Sonra da onu bir çer çöp yapar”; yani rüzgârların savurduğu kırık dökük, ufalanmış bir çer çöp haline getirir. Çeşitli renklerdeki bu ekinin bu durumlarından zikredilenlerde { لَذِكْرَى } “elbette bir ibret”, bir öğüt ve hatırlatma vardır; { لِأُولِي الْأَلْبَابِ } “akıl sahipleri için”, yani bozukluk şaibelerinden arınmış selim akıl sahipleri için. Celâl ve Alâ olan Allah, bu ekinin akıbetini bir öğüt ve hatırlatma kabilinden zikretmiştir; başka bir yerde de burada ekinin hallerinden kullarına verdiği bu öğüdün aynı zamanda dünyaya da benzediğini açıklamıştır. Böylece bir yerde onunla öğüt vermiş, diğer bir yerde de dünya hayatını ona benzetmiştir; bu da Yüce Allah'ın Hadîd Suresi'ndeki şu buyruğundadır: { اعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا } “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünmedir ve mallarda ve evlatlarda bir çoğalma yarışıdır. Tıpkı bitirdiği bitki ekincilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir; sonra o kurur, sen de onu sararmış görürsün, sonra çer çöp olur...” [57/20]. Rûm Suresi'nde ise zikredilen sararmanın sebeplerinden birinin onun üzerine rüzgâr gönderilmesi olduğunu şöyle açıklamaktadır: { وَلَئِنْ أَرْسَلْنَا رِيحًا فَرَأَوْهُ مُصْفَرًّا لَظَلُّوا مِنْ بَعْدِهِ يَكْفُرُونَ } “Andolsun ki bir rüzgâr göndersek de onu sararmış görseler, ardından hemen nankörlük etmeye başlarlar” [30/51].
20987. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ. قَدْ تَقَدَّمَ الْكَلَامُ عَلَيْهِ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يَهدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ [٦ \ ١٢٥] .
Yüce Allah'ın: { أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ } “Allah'ın, göğsünü İslâm'a açtığı ve böylece Rabbinden bir nur üzerinde olan kimse mi [kalbi mühürlenen gibidir]?” buyruğu. Bu ayet hakkındaki açıklama, En'âm Suresi'nde Yüce Allah'ın: { فَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يَهدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ } “Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar” [6/125] buyruğu açıklanırken geçmişti.
20988. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ النَّحْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ الْآيَةَ [١٦ \ ٣٧] ، وَفِي غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَوْضِعِ.
Yüce Allah'ın: { وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ } “Allah kimi saptırırsa artık ona hiçbir hidayet edici yoktur” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri Nahl Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ } “Sen onların hidayete ermelerine çok düşkün olsan da şüphesiz Allah, saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez...” [16/37] ayeti hakkında konuşurken ve başka yerlerde daha önce zikretmiştik.
20989. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْكَهْفِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجَا قَيِّمًا الْآيَةَ [١٨ \ ١ - ٢] . وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: قُرْآنًا انْتُصِبَ عَلَى الْحَالِ وَهِيَ حَالٌ مُؤَكَّدَةٌ، وَالْحَالُ فِي الْحَقِيقَةِ هُوَ عَرَبِيًّا، وَقُرْآنًا تَوْطِئَةٌ لَهُ وَقِيلَ انْتُصِبَ عَلَى الْمَدْحِ.
Yüce Allah'ın: { قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ } “...hiçbir eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an olarak...” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri Kehf Suresi'nin başında, Yüce Allah'ın: { وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجَا قَيِّمًا } “...ve onda hiçbir eğrilik kılmadı; dosdoğru olarak...” [18/1-2] ayeti hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik. Bu kerim ayetteki: { قُرْآنًا } kelimesi hâl (durum belirteci) olarak nasb edilmiştir ve bu tekit edici bir hâldir. Gerçekte hâl olan { عَرَبِيًّا } kelimesidir; { قُرْآنًا } ise onun için bir başlangıç/hazırlıktır (tavtıe). Medih (övgü) üzere nasb edildiği de söylenmiştir.
20990. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: عَرَبِيًّا، أَيْ: لِأَنَّهُ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ كَمَا قَالَ تَعَالَى: لِسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ [١٦ \ ١٠٣] . وَقَالَ تَعَالَى فِي أَوَّلِ سُورَةِ يُوسُفَ: إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ [٤٣ \ ٣] . وَقَالَ فِي أَوَّلِ الزُّخْرُفِ: إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ [٤٣ \ ٣] . وَقَالَ فِي طه وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا [٢٠ \ ١١٣] وَقَالَ تَعَالَى فِي فُصِّلَتْ: وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ [٤١ \ ٤٤] وَقَالَ تَعَالَى فِي الشُّعَرَاءِ: وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ [٢٦ \ ١٩٢ - ١٩٥] وَقَالَ تَعَالَى فِي سُورَةِ الشُّورَى: وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا الْآيَةَ [٤٢ \ ٧] .
Yüce Allah'ın bu kerim ayetteki: { عَرَبِيًّا } “Arapça” buyruğu; yani Arap diliyle olduğu içindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { لِسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ } “İsnat ettikleri kimsenin dili yabancıdır; bu ise apaçık Arapça bir dildir” [16/103]. Yûsuf Suresi'nin başında Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “Şüphesiz biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik” [12/2]. Zuhruf Suresi'nin başında da şöyle buyurmuştur: { إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “Şüphesiz biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur'an kıldık” [43/3]. Tâhâ Suresi'nde şöyle buyurmuştur: { وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا } “Böylece biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri türlü türlü açıkladık; umulur ki sakınırlar yahut onlara bir öğüt verir” [20/113]. Fussilet Suresi'nde Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ } “Eğer biz onu yabancı bir dilde Kur'an yapsaydık derlerdi ki: 'Ayetleri etraflıca açıklanmalı değil miydi? Yabancı bir dil ve Arap bir peygamber mi?'” [41/44]. Şuarâ Suresi'nde Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ } “Şüphesiz o, Âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye senin kalbine apaçık Arapça bir dille indirmiştir” [26/192-195]. Şûrâ Suresi'nde ise Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا } “Böylece şehirlerin anasını (Mekke'yi) ve çevresindekileri uyarasın diye sana Arapça bir Kur'an vahyettik...” [42/7].
20991. Metin
وَقَالَ تَعَالَى فِي الرَّعْدِ: وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّا وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُمْ بَعْدَمَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ [١٣ \ ٣٧] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Ra'd Suresi'nde de Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّا وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُمْ بَعْدَمَا جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ } “İşte böylece biz onu Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen bu ilimden sonra onların hevalarına uyarsan, senin için Allah'tan ne bir dost ne de bir koruyucu vardır” [13/37]. Bunların dışında daha pek çok ayet vardır.
20992. Metin
وَهَذِهِ الْآيَاتُ الْقُرْآنِيَّةُ تَدُلُّ عَلَى شَرَفِ اللُّغَةِ الْعَرَبِيَّةِ وَعِظَمِهَا، دَلَالَةً لَا يُنْكِرُهَا إِلَّا مُكَابِرٌ.
Bu Kur'an ayetleri, inatçı kimseden başkasının inkâr edemeyeceği bir delaletle, Arap dilinin şerefine ve yüceliğine delalet etmektedir.
20993. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ. أَوْضَحَ جَلَّ وَعَلَا أَنَّ الَّذِي فِي هَذِهِ الْآيَةِ بِمَعْنَى الَّذِينَ، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ بَعْدَهُ: أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ [٢٩ \ ٣٣ - ٣٤] .
Yüce Allah'ın: { وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ } “Doğruyu getiren...” buyruğu. Celâl ve Alâ olan Allah, bu ayette geçen 'ellezî' (الَّذِي) kelimesinin 'ellezîne' (الَّذِينَ - çoğul) anlamında olduğunu peşinden gelen şu buyruğu ile açıklamıştır: { أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ } “İşte onlar sakınanların ta kendileridir. Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik edenlerin mükâfatıdır” [39/33-34].
20994. Metin
وَقَدْ ذَكَرْنَا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ أَنَّ «الَّذِي» تَأْتِي بِمَعْنَى الَّذِينَ فِي الْقُرْآنِ وَفِي كَلَامِ الْعَرَبِ، فَمِنْ أَمْثِلَةِ ذَلِكَ فِي الْقُرْآنِ، قَوْلُهُ تَعَالَى فِي آيَةِ الزُّمَرِ هَذِهِ: وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ الْآيَةَ. وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ: مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا [٢ \ ١٧] أَيِ: الَّذِينَ اسْتَوْقَدُوا بِدَلِيلِ قَوْلِهِ بَعْدَهُ: ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ [٢ \ ١٧] وَقَوْلِهِ فِيهَا أَيْضًا: كَالَّذِي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَاءَ النَّاسِ [٢ \ ٢٦٤] أَيْ: كَالَّذِينَ يُنْفِقُونَ بِدَلِيلِ قَوْلِهِ بَعْدَهُ: لَا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُوا الْآيَةَ. وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي التَّوْبَةِ: وَخُضْتُمْ كَالَّذِي خَاضُوا [٩ \ ٦٩] عَلَى الْقَوْلِ بِأَنَّ الَّذِي مَوْصُولَةٌ لَا مَصْدَرِيَّةٌ، وَنَظِيرُهُ مِنْ كَلَامِ الْعَرَبِ قَوْلُ أَشْهَبَ بْنِ رُمَيْلَةَ:
«Ellezî» (الَّذِي) kelimesinin Kur'an'da ve Arap kelamında «ellezîne» (çoğul) anlamında kullanıldığını bu yerin dışında da zikretmiştik. Bunun Kur'an'daki örneklerinden biri, bu Zümer ayetindeki: { وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ } “Doğruyu getiren...” ayetidir. Bir diğeri Bakara Suresi'ndeki: { مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا } “Onların durumu, bir ateş yakan kimsenin durumu gibidir” [2/17] ayetidir; yani «ateş yakanların» demektir, nitekim peşinden gelen: { ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ } “Allah onların nurlarını giderdi ve onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bıraktı” [2/17] buyruğu buna delildir. Yine Bakara Suresi'ndeki: { كَالَّذِي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَاءَ النَّاسِ } “...malını insanlara gösteriş için infak eden kimse gibi...” [2/264] ayetidir; yani «infak edenler gibi» demektir, nitekim peşinden gelen: { لَا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُوا } “...kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler...” buyruğu buna delildir. Tevbe Suresi'ndeki: { وَخُضْتُمْ كَالَّذِي خَاضُوا } “ve [batıla] dalanlar gibi daldınız” [9/69] ayeti de 'ellezî' kelimesinin mastariyye değil ism-i mevsûl olduğu görüşüne göre böyledir. Bunun Arap kelamındaki benzeri, Eşheb b. Rumeyle'nin şu sözüdür:
20995. Metin
وَإِنَّ الَّذِي حَانَتْ بِفَلْجٍ دِمَاؤُهُمْ ... هُمُ الْقَوْمُ كُلُّ الْقَوْمِ يَا أُمَّ خَالِدِ
«Felc'de kanları dökülen kimseler var ya... / Ey Ümmü Hâlid, kavmin ta kendisi işte onlardır.»
20996. Metin
وَقَوْلُ عُدَيْلِ بْنِ الْفَرْخِ الْعِجْلِيِّ:
Ve Udeyl b. el-Ferh el-İclî'nin şu sözüdür:
20997. Metin
فَبِتُّ أُسَاقِي الْقَوْمَ إِخْوَتِي الَّذِي ... غَوَايَتُهُمْ غَيٌّ وَرُشْدُهُمْ رُشْدُ
«Geceyi kardeşlerime, o topluluğa kadehler sunarak geçirdim; onlar ki / Sapıklıkları tam bir sapıklık, doğrulukları da tam bir doğruluktur.»
20998. Metin
وَقَوْلُ الرَّاجِزِ:
Ve recez şairinin şu sözüdür:
20999. Metin
يَا رَبَّ عَبْسٍ لَا تُبَارِكْ فِي أَحَدْ ... فِي قَائِمٍ مِنْهَا وَلَا فِيمَنْ قَعَدْ
«Ey Abs kabilesinin Rabbi, hiçbirini mübarek kılma! / Onlardan ayakta durana da oturana da bereket verme!»
21000. Metin
إِلَّا الَّذِي قَامُوا بِأَطْرَافِ الْمَسَدْ
«İpin uçlarından tutanlar müstesna.»
21001. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ النَّحْلِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ الْآيَةَ [١٦ \ ٣١] .
Yüce Allah'ın: { لَهُمْ مَا يَشَاءُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ } “Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik edenlerin mükâfatıdır” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri Nahl Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ } “Girecekleri Adn cennetleridir; altından ırmaklar akar. Orada kendileri için diledikleri her şey vardır...” [16/31] ayeti hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik.
21002. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ، فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: فَبَشِّرْ عِبَادِي الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ [٣٩ \ ١٧ - ١٨] وَفِي سُورَةِ
Yüce Allah'ın: { وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ } “...ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracaktır” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri bu şerefli surede, Yüce Allah'ın: { فَبَشِّرْ عِبَادِي الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ } “O halde sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele!” [39/17-18] buyruğu hakkında konuşurken ve Nahl
21003. Metin
النَّحْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ [١٦ \ ٩٧] .
Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “...ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracağız” [16/97] buyruğu hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik.
21004. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ الْأَنْفَالِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللَّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ [٨ \ ٦٤] وَعَلَى قِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ بِكَافٍ عَبْدَهُ، بِفَتْحِ الْعَيْنِ وَسُكُونِ الْبَاءِ، بِإِفْرَادِ الْعَبْدِ، وَالْمُرَادُ بِهِ، النَّبِيُّ ﷺ. كَقَوْلِهِ: فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللَّهُ [٢ \ ١٣٧] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللَّهُ الْآيَةَ [٨ \ ٦٤] .
Yüce Allah'ın: { أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ } “Allah kuluna kâfi değil midir?” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri Enfâl Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللَّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ } “Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter” [8/64] ayeti hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik. Cumhurun ayın harfinin fethası ve bâ harfinin sükûnu ile tekil olarak okuduğu { بِكَافٍ عَبْدَهُ } kıraatine göre bundan maksat Peygamber'dir sallallâhu aleyhi ve sellem. Tıpkı: { فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللَّهُ } “Onlara karşı Allah sana yetecektir” [2/137] ve Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللَّهُ } “Ey Peygamber! Sana Allah yeter...” [8/64] ayetlerinde olduğu gibi.
21005. Metin
وَأَمَّا عَلَى قِرَاءَةِ حَمْزَةَ وَالْكِسَائِيِّ عِبَادَهُ بِكَسْرِ الْعَيْنِ وَفَتَحِ الْبَاءِ بَعْدَهَا أَلِفٌ عَلَى أَنَّهُ جَمْعُ عَبْدٍ، فَالظَّاهِرُ أَنَّهُ يَشْمَلُ عِبَادَهُ الصَّالِحِينَ مِنَ الْأَنْبِيَاءِ وَأَتْبَاعَهُمْ.
Hamza ve Kisâî'nin ayın harfinin kesresi, bâ harfinin fethası ve ardından bir elif ile 'abd' kelimesinin çoğulu olarak okuduğu 'ibâdehu' (عِبَادَهُ) kıraatine göre ise zâhir olan; bunun peygamberlerden ve onların tâbilerinden olan salih kullarını kapsamasıdır.
21006. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِنْ دُونِهِ. ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنَّ الْكُفَّارَ عَبَدَةُ الْأَوْثَانِ، يُخَوِّفُونَ النَّبِيَّ ﷺ، بِالْأَوْثَانِ الَّتِي يَعْبُدُونَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ، لِأَنَّهُمْ يَقُولُونَ لَهُ: إِنَّهَا سَتَضُرُّهُ وَتَخْبِلُهُ، وَهَذِهِ عَادَةُ عَبَدَةِ الْأَوْثَانِ لَعَنَهُمُ اللَّهُ، يُخَوِّفُونَ الرُّسُلَ بِالْأَوْثَانِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّهَا سَتَضُرُّهُمْ وَتَصِلُ إِلَيْهِمْ بِالسُّوءِ.
Yüce Allah'ın: { وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِنْ دُونِهِ } “Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar” buyruğu. Celâl ve Alâ olan Allah bu kerim ayette, putperest kâfirlerin Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem Allah'tan başka taptıkları putlarla korkuttuklarını zikretmiştir; zira onlar kendisine putların ona zarar vereceğini ve aklını başından alacağını söylemekteydiler. Allah'ın lanetlediği bu putperestlerin âdeti budur; elçileri putlarla korkuturlar ve onların kendilerine zarar vereceğini, başlarına bir kötülük getireceğini iddia ederler.
21007. Metin
وَمَعْلُومٌ أَنَّ أَنْبِيَاءَ اللَّهِ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتُ اللَّهِ وَسَلَامُهُ، لَا يَخَافُونَ غَيْرَ اللَّهِ وَلَا سِيَّمَا الْأَوْثَانُ، الَّتِي لَا تَسْمَعُ وَلَا تُبْصِرُ، وَلَا تَضُرُّ وَلَا تَنْفَعُ، وَلِذَا قَالَ تَعَالَى عَنْ نَبِيِّهِ إِبْرَاهِيمَ لَمَّا خَوَّفُوهُ بِهَا: وَكَيْفَ أَخَافُ مَا أَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُمْ بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا فَأَيُّ الْفَرِيقَيْنِ أَحَقُّ بِالْأَمْنِ الْآيَةَ [٦ \ ٨١] .
Malumdur ki Allah'ın peygamberleri -Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- Allah'tan başkasından, bilhassa işitmeyen, görmeyen, ne zarar ne de fayda vermeyen putlardan asla korkmazlar. Bundan dolayı Yüce Allah, peygamberi İbrahim hakkında, kavmi onu putlarla korkuttuğunda şöyle dediğini nakletmiştir: { وَكَيْفَ أَخَافُ مَا أَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُمْ بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا فَأَيُّ الْفَرِيقَيْنِ أَحَقُّ بِالْأَمْنِ } “Hakkında size hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaktan siz korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Şimdi iki gruptan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?...” [6/81].
21008. Metin
وَقَالَ عَنْ نَبِيِّهِ هُودٍ وَمَا ذَكَرَهُ لَهُ قَوْمُهُ مِنْ ذَلِكَ: إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللَّهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ مِنْ دُونِهِ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِي إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ [١١ \ ٥٤ - ٥٦] .
Peygamberi Hûd hakkında ve kavminin ona bu hususta söylediklerine dair de şöyle buyurmuştur: { إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ قَالَ إِنِّي أُشْهِدُ اللَّهَ وَاشْهَدُوا أَنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ مِنْ دُونِهِ فَكِيدُونِي جَمِيعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِي إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ رَبِّي وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ } “Biz ancak 'İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış' deriz. O dedi ki: 'Ben Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben sizin O'ndan başka ortak koştuklarınızdan uzağım. Haydi, hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra bana hiç mühlet de vermeyin! Şüphesiz ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, O onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir'” [11/54-56].
21009. Metin
وَقَالَ تَعَالَى فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ، مُخَاطِبًا نَبِيَّنَا ﷺ، بَعْدَ أَنْ ذَكَرَ تَخْوِيفَهُمْ لَهُ بِأَصْنَامِهِمْ: وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ [٣٩ \ ٣٨] .
Yüce Allah bu şerefli surede, onların putlarıyla kendisini korkutmalarını zikrettikten sonra Peygamberimize sallallâhu aleyhi ve sellem hitaben şöyle buyurmuştur: { وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ } “Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, elbette: 'Allah' derler. De ki: 'Gördünüz mü Allah'tan başka dua ettiklerinizi? Eğer Allah bana bir zarar dilerse, onlar O'nun zararını giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun rahmetini tutabilirler mi?' De ki: 'Allah bana yeter! Tevekkül edenler ancak O'na tevekkül ederler'” [39/38].
21010. Metin
وَمَعْلُومٌ أَنَّ الْخَوْفَ مِنْ تِلْكَ الْأَصْنَامِ مَنْ أَشْنَعِ أَنْوَاعِ الْكُفْرِ وَالْإِشْرَاكِ بِاللَّهِ.
Malumdur ki bu putlardan korkmak, küfrün ve Allah'a şirk koşmanın en çirkin türlerindendir.
21011. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ جَلَّ وَعَلَا فِي مَوْضِعٍ آخَرَ، أَنَّ الشَّيْطَانَ يُخَوِّفُ الْمُؤْمِنِينَ أَيْضًا، الَّذِينَ هُمْ أَتْبَاعُ الرُّسُلِ مِنْ أَتْبَاعِهِ وَأَوْلِيَائِهِ مِنَ الْكُفَّارِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ [٣ \ ١٧٥] .
Celâl ve Alâ olan Allah başka bir yerde, şeytanın elçilerin tâbileri olan müminleri de kendi tâbilerinden ve dostlarından olan kâfirlerle korkuttuğunu şöyle açıklamıştır: { إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ } “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. O halde onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun!” [3/175].
21012. Metin
وَالْأَظْهَرُ أَنَّ قَوْلَهُ: يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ حُذِفَ فِيهِ الْمَفْعُولُ الْأَوَّلُ، أَيْ: يُخَوِّفُكُمْ أَوْلِيَاءَهُ، بِدَلِيلِ قَوْلِهِ بَعْدَهُ: فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ الْآيَةَ.
En belirgin olan görüşe göre: { يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ } buyruğunda birinci meful hazfedilmiştir; yani «sizi dostlarıyla korkutur» demektir. Peşinden gelen: { فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ } “O halde onlardan korkmayın, benden korkun...” ayeti buna delildir.
21013. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ. مَا ذَكَرَهُ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ مِنْ أَنَّ الْمَعْبُودَاتِ مِنْ دُونِهِ، لَا تَقْدِرُ أَنْ تَكْشِفَ ضُرًّا أَرَادَ اللَّهُ بِهِ أَحَدًا، أَوْ تُمْسِكَ رَحْمَةً أَرَادَ بِهَا أَحَدًا، جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا [١٩ \ ٤٢] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ [٢٦ \ ٧٢ - ٧٤] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ [٣٥ \ ٢] وَقَوْلِهِ تَعَالَى وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ الْآيَةَ [١٠ \ ١٠٧] ، وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
Yüce Allah'ın: { قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ } “De ki: 'Gördünüz mü Allah'tan başka dua ettiklerinizi? Eğer Allah bana bir zarar dilerse, onlar O'nun zararını giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun rahmetini tutabilirler mi?'” buyruğu. Celâl ve Alâ olan Allah'ın bu kerim ayette zikrettiği, O'ndan başka tapılan varlıkların, Allah'ın bir kimseye vermek istediği zararı gidermeye veya vermek istediği bir rahmeti tutmaya güçlerinin yetmeyeceği hususu birçok ayette açıklanmıştır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا } “İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan şeylere niçin tapıyorsun?” [19/42]. Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ } “[İbrahim] dedi ki: 'Dua ettiğiniz zaman sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar veriyorlar mı?' Onlar: 'Hayır, biz babalarımızı böyle yapar bulduk' dediler” [26/72-74]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “Allah'ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutacak yoktur; O'nun tuttuğunu da O'ndan sonra salıverecek yoktur. O, Azîz'dir, Hakîm'dir” [35/2]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ } “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu geri çevirecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir...” [10/107]. Bu minvaldeki ayetler pek çoktur ve bilinmektedir.
21014. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ الصَّافَّاتِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ [٣٤ \ ٣٥] .
Yüce Allah'ın: { وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ } “Allah tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalpleri tiksinir; O'ndan başkaları anıldığı zaman ise hemen seviniverirler” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri Sâffât Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ } “Şüphesiz biz suçlulara böyle yaparız. Çünkü onlara 'Allah'tan başka ilah yoktur' denildiği zaman büyüklük taslarlardı” [37/34-35] ayeti hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik.
21015. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِنْ سُوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.
Yüce Allah'ın: { وَلَوْ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ مِنْ سُوءِ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ } “Eğer yeryüzünde bulunanların hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet günündeki kötü azaptan [kurtulmak için] onu fidye verirlerdi” buyruğu.
21016. Metin
ذَكَرَ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَهُمُ الْكُفَّارُ، وَلَوْ كَانَ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ، لَفَدَوْا أَنْفُسَهُمْ بِهِ مِنْ سُوءِ الْعَذَابِ الَّذِي عَايَنُوهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَبَيَّنَ هَذَا الْمَعْنَى فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ وَصَرَّحَ فِيهَا بِأَنَّهُ لَا فِدَاءَ الْبَتَّةَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِمْ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ [٣ \ ٩١] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ يُرِيدُونَ أَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقِيمٌ [٥ \ ٣٦ - ٣٧] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلَاكُمْ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ [٥٧ \ ١٥] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَا أُولَئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ [٦ \ ٧٠] . وَقَوْلِهِ وَإِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ أَيْ: وَإِنْ تَفْتَدِ كُلَّ فِدَاءِ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ الْآيَةَ [٢ \ ٤٨] . وَقَوْلِهِ: وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ الْآيَةَ [٢ \ ١٢٣] ، وَالْعَدْلُ الْفِدَاءُ. وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ [١٣ \ ١٨] .
Celâl ve Alâ olan Allah bu kerim ayette, zulmedenlerin -ki onlar kâfirlerdir- ahirette yeryüzünde olanların tamamına ve onunla birlikte bir katına daha sahip olsalardı, kıyamet gününde müşahede ettikleri o kötü azaptan kendilerini kurtarmak için onu fidye olarak vereceklerini zikretmiştir. Bu manayı başka yerlerde de açıklamış ve oralarda kıyamet gününde kesinlikle hiçbir fidyenin kabul edilmeyeceğini açıkça belirtmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِمْ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ } “Şüphesiz inkâr edip kâfir olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzü dolusu altını fidye olarak verse dahi asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar için acıklı bir azap vardır ve onların hiçbir yardımcıları da yoktur” [3/91]. Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ يُرِيدُونَ أَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقِيمٌ } “Şüphesiz inkâr edenler, yeryüzünde olanların tamamı ve bir o kadarı daha kendilerinin olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler, onlardan kabul olunmaz. Onlar için acıklı bir azap vardır. Ateşten çıkmak isterler, fakat oradan çıkacak değillerdir; onlar için sürekli bir azap vardır” [5/36-37]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلَاكُمْ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ } “Bugün artık ne sizden ne de inkâr edenlerden bir fidye alınır. Sığınağınız ateştir; o sizin layığınızdır ve o ne kötü bir dönüş yeridir!” [57/15]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَإِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَا أُولَئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ } “O her türlü fidyeyi denk tutsa da ondan alınmaz. İşte onlar, kazandıkları yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan bir içecek ve acıklı bir azap vardır” [6/70]. Ayetteki { وَإِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ } ifadesi, «her fidyeyi verse de» demektir. Yüce Allah'ın: { وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ } “...ondan bir fidye alınmaz...” [2/48] ve { وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ } “...ondan bir fidye kabul edilmez...” [2/123] buyrukları da böyledir; adl (عَدْل) fidye demektir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ } “O'na icabet etmeyenlere gelince, yeryüzünde bulunanların tamamı ve bir katı daha kendilerinin olsa, kurtulmak için onu fidye olarak verirlerdi. İşte onlar var ya, hesabın kötüsü onlaradır. Sığınakları cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır!” [13/18].
21017. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا طَرَفًا مِنْ هَذَا فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِمْ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ الْآيَةَ [٣ \ ٩١] .
Bunun bir kısmını Âl-i İmrân Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِمْ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ } “...yeryüzü dolusu altını fidye olarak verse dahi hiçbirinden asla kabul edilmeyecektir...” [3/91] ayeti hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik.
21018. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا. قَوْلُهُ: وَبَدَا لَهُمْ أَيْ: ظَهَرَ لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا، أَيْ: جَزَاءُ سَيِّئَاتِهِمُ الَّتِي اكْتَسَبُوهَا فِي الدُّنْيَا، فَالظَّاهِرُ أَنَّهُ أَطْلَقَ السَّيِّئَاتِ هُنَا مُرَادًا بِهَا جَزَاؤُهَا.
Yüce Allah'ın: { وَبَدَا لَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا } “Ve kazandıkları kötülükler onlara apaçık göründü” buyruğu. { وَبَدَا لَهُمْ } ifadesi; yani kazandıkları kötülüklerin cezası kendilerine zahir oldu, açığa çıktı demektir; bu da dünyada işledikleri kötülüklerin karşılığıdır. Zâhir olan şudur ki burada 'seyyiât' (kötülükler) lafzı mutlak olarak kullanılmış ve bununla o kötülüklerin cezası kastedilmiştir.
21019. Metin
وَنَظِيرُهُ مِنَ الْقُرْآنِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا [٤٢ \ ٤٠] .
Bunun Kur'an'daki benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا } “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür” [42/40].
21020. Metin
وَنَظِيرُ ذَلِكَ أَيْضًا إِطْلَاقُ الْعِقَابِ، عَلَى جَزَاءِ الْعِقَابِ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: ذَلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللَّهُ الْآيَةَ [٢٢ \ ٦٠] .
Yine bunun benzeri, Yüce Allah'ın: { ذَلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِهِ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللَّهُ } “İşte böyle; kim kendisine yapılan cezanın misliyle karşılık verir de sonra yine kendisine haksızlık edilirse, Allah ona mutlaka yardım edecektir...” [22/60] ayetinde olduğu gibi ikabın karşılığına da 'ikab' lafzının kullanılmasıdır.
21021. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ، مِنْ أَنَّهُمْ يَبْدُو لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، حَقِيقَةَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَهُ فِي الدُّنْيَا جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَا أَسْلَفَتْ [١٠] وَقَوْلِهِ تَعَالَى يُنَبَّأُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ [٧٥ \ ١٣] وَقَوْلِهِ تَعَالَى عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَأَخَّرَتْ [٨٢ \ ٥] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَقُولُونَ يَاوَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا الْآيَةَ [١٨ \ ٤٩] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى وَكُلَّ إِنْسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنْشُورًا اقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا [١٧ \ ١٣ - ١٤] إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Bu kerim ayetin içerdiği, kıyamet gününde dünyada yapmış oldukları şeylerin hakikatinin onlara apaçık görüneceği hususu başka ayetlerde de açıklanmıştır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَا أَسْلَفَتْ } “Orada her nefis önceden yaptıklarını sınayıp öğrenir” [10/30]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يُنَبَّأُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ } “O gün insana önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler haber verilir” [75/13]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَأَخَّرَتْ } “Her nefis önden yolladığını ve geriye bıraktığını bilmiştir” [82/5]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَيَقُولُونَ يَاوَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا } “Ve derler ki: 'Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!' Yaptıklarını hazır bulmuşlardır...” [18/49]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَكُلَّ إِنْسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنْشُورًا اقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا } “Her insanın amelini kendi boynuna doladık; kıyamet gününde onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. 'Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter' [denilir]” [17/13-14]. Bunların dışında daha pek çok ayet vardır.
21022. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ يُونُسَ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ الْآيَةَ [١٠ \ ١٢] .
Yüce Allah'ın: { فَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ } “İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize dua eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet verdiğimizde: 'Bu bana ancak bir bilgi sayesinde verilmiştir' der” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri Yûnus Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ } “İnsana bir zarar dokunduğu zaman yan yatarak... bize dua eder” [10/12] ayeti hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik.
21023. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَبَشِّرْ عِبَادِي الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ [٣٩ \ ١٧ - ١٨] وَقَدَّمْنَا طَرَفًا مِنْهُ فِي سُورَةِ النَّحْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ [١٦ \ ٩٧] .
Yüce Allah'ın: { وَاتَّبِعُوا أَحْسَنَ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ } “Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun” buyruğu. Bunu açıklayan ayetleri bu şerefli surede, Yüce Allah'ın: { فَبَشِّرْ عِبَادِي الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ } “O halde sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele!” [39/17-18] buyruğunda daha önce zikretmiştik; bir kısmını da Nahl Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ } “...ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracağız” [16/97] buyruğu hakkında konuşurken vermiştik.
21024. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ أَنَّ لِي كَرَّةً فَأَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ. قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ مِنْ جِهَاتٍ فِي سُورَةِ الْأَعْرَافِ، فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاءَ فَيَشْفَعُوا لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ [٧ \ ٥٣] .
Yüce Allah'ın: { أَوْ تَقُولَ حِينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ أَنَّ لِي كَرَّةً فَأَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ } “Yahut azabı gördüğü zaman: 'Keşke benim için bir dönüş olsaydı da iyilik edenlerden olsaydım!' demesin” buyruğu. Bunu çeşitli yönlerden açıklayan ayetleri A'râf Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاءَ فَيَشْفَعُوا لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ } “Onun tevili geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar derler ki: 'Doğrusu Rabbimizin elçileri hakkı getirmişti. Şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki bize şefaat etseler yahut geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapsak?'” [7/53] ayeti hakkında konuşurken daha önce zikretmiştik.