1542. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
1543. Metin
سُورَةُ النِّسَاءِ
NİSÂ SURESİ
1544. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ الْآيَةَ. أَمَرَ اللَّهِ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ بِإِيتَاءِ الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ، وَلَمْ يَشْتَرِطْ هُنَا فِي ذَلِكَ شَرْطًا، وَلَكِنَّهُ بَيَّنَ هَذَا أَنَّ هَذَا الْإِيتَاءَ الْمَأْمُورَ بِهِ مَشْرُوطٌ بِشَرْطَيْنِ:
Yüce Allah'ın: { وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ } “Yetimlere mallarını verin...” ayeti. Yüce Allah bu kerîm ayette yetimlere mallarının verilmesini emretmiş ve burada bunun için bir şart koşmamıştır. Fakat emredilen bu [mal] vermenin iki şarta bağlı olduğunu açıklamıştır:
1545. Metin
الْأَوَّلُ: بُلُوغُ الْيَتَامَى.
Birincisi: Yetimlerin bülûğa ermesi.
1546. Metin
وَالثَّانِي: إِينَاسُ الرُّشْدِ مِنْهُمْ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ [٤ \ ٦] .
İkincisi: Onlarda rüşt (olgunluk) görülmesidir. Bu da Yüce Allah'ın şu buyruğundadır: { وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ } “Yetimleri evlenme çağına gelinceye kadar deneyin. Onlarda bir olgunluk görürseniz mallarını kendilerine teslim edin.” [Nisâ, 4/6].
1547. Metin
وَتَسْمِيَتُهُمْ يَتَامَى فِي الْمَوْضِعَيْنِ، إِنَّمَا هِيَ بِاعْتِبَارِ يُتْمِهِمُ الَّذِي كَانُوا مُتَّصِفِينَ بِهِ قَبْلَ الْبُلُوغِ، إِذْ لَا يُتْمَ بَعْدَ الْبُلُوغِ إِجْمَاعًا، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ [٧ \ ١٢٠] ، يَعْنِي الَّذِينَ كَانُوا سَحَرَةً، إِذْ لَا سِحْرَ مَعَ السُّجُودِ لِلَّهِ.
Her iki yerde de onlara "yetimler" denilmesi, bülûğdan önce sahip oldukları yetimlik vasfı dikkate alınarak yapılmıştır. Çünkü icmâ ile bülûğdan sonra yetimlik yoktur. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ } “Büyücüler secdeye kapandılar” [A'râf, 7/120], yani daha önce büyücü olanlar demektir; zira Allah'a secde etmekle birlikte büyücülük kalmaz.
1548. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: مَعْنَى إِيتَائِهِمْ أَمْوَالَهُمْ إِجْرَاءَ النَّفَقَةِ وَالْكُسْوَةِ زَمَنَ الْوِلَايَةِ عَلَيْهِمْ.
Bazı âlimler şöyle demiştir: Onlara mallarının verilmesinin anlamı, üzerlerindeki velâyet süresince nafaka ve giyim masraflarının karşılanmasıdır.
1549. Metin
وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: إِذَا بَلَغَ خَمْسًا وَعِشْرِينَ سَنَةً أُعْطِيَ مَالَهُ عَلَى كُلِّ حَالٍ ; لِأَنَّهُ يَصِيرُ جِدًّا، وَلَا يَخْفَى عَدَمُ اتِّجَاهِهِ، وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Ebû Hanîfe şöyle demiştir: Yirmi beş yaşına ulaştığında, her halükârda malı kendisine verilir; çünkü [artık] dede olur. [Ancak bu görüşün] isabetli olmadığı gizli değildir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
1550. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا، ذَكَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ أَكْلَ أَمْوَالِ الْيَتَامَى حُوبٌ كَبِيرٌ، أَيْ: إِثْمٌ عَظِيمٌ، وَلَمْ يُبَيِّنْ مَبْلَغَ هَذَا الْحُوبِ مِنَ الْعِظَمِ، وَلَكِنَّهُ بَيَّنَهُ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ وَهُوَ قَوْلُهُ: إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا [٤ \ ١٠] .
Yüce Allah'ın: { وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا } “Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu büyük bir günahtır” buyruğunda; bu kerîm ayette yetimlerin mallarını yemenin büyük bir hub (حُوب), yani büyük bir günah olduğunu zikretmiş, fakat bu günahın büyüklüğünün derecesini açıklamamıştır. Ancak bunu başka bir yerde şu buyruğuyla açıklamıştır: { إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا } “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir.” [Nisâ, 4/10].
1551. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ
Yüce Allah'ın: { وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ } “Eğer yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, kadınlardan sizin için helal olanları nikahlayın...”
1552. Metin
الْآيَةَ لَا يَخْفَى مَا يَسْبِقُ إِلَى الذِّهْنِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ مِنْ عَدَمِ ظُهُورِ وَجْهِ الرَّبْطِ بَيْنَ هَذَا الشَّرْطِ، وَهَذَا الْجَزَاءِ، وَعَلَيْهِ، فَفِي الْآيَةِ نَوْعُ إِجْمَالٍ، وَالْمَعْنَى كَمَا قَالَتْ أُمُّ الْمُؤْمِنِينَ
ayeti... Bu kerîm ayette, bu şart ile bu ceza (cevap) arasındaki bağın ilk bakışta zihne açık görünmemesi gizli değildir. Buna göre ayette bir tür icmâl (kapalılık) vardır. Anlam, Müminlerin Annesi
1553. Metin
عَائِشَةُ ﵂: أَنَّهُ كَانَ الرَّجُلُ تَكُونُ عِنْدَهُ الْيَتِيمَةُ فِي حِجْرِهِ، فَإِنْ كَانَتْ جَمِيلَةً، تَزَوَّجَهَا مِنْ غَيْرِ أَنْ يُقْسِطَ فِي صَدَاقِهَا، وَإِنْ كَانَتْ دَمِيمَةً رَغِبَ عَنْ نِكَاحِهَا وَعَضَلَهَا أَنْ تَنْكِحَ غَيْرَهُ ; لِئَلَّا يُشَارِكَهُ فِي مَالِهَا، فَنُهُوا أَنْ يَنْكِحُوهُنَّ إِلَّا أَنْ يُقْسِطُوا إِلَيْهِنَّ وَيُبَلِّغُوا بِهِنَّ أَعْلَى سُنَّتِهِنَّ فِي الصَّدَاقِ، وَأُمِرُوا أَنْ يَنْكِحُوا مَا طَابَ لَهُمْ مِنَ النِّسَاءِ سِوَاهُنَّ، أَيْ: كَمَا أَنَّهُ يَرْغَبُ عَنْ نِكَاحِهَا إِنْ كَانَتْ قَلِيلَةَ الْمَالِ، وَالْجِمَالِ، فَلَا يَحِلُّ لَهُ أَنْ يَتَزَوَّجَهَا إِنْ كَانَتْ ذَاتَ مَالٍ وَجِمَالٍ إِلَّا بِالْإِقْسَاطِ إِلَيْهَا، وَالْقِيَامِ بِحُقُوقِهَا كَامِلَةً غَيْرَ مَنْقُوصَةٍ، وَهَذَا الْمَعْنَى الَّذِي ذَهَبَتْ إِلَيْهِ أُمُّ الْمُؤْمِنِينَ عَائِشَةُ ﵂ يُبَيِّنُهُ وَيَشْهَدُ لَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ وَمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاءِ اللَّاتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ [٤ \ ١٢٧] ، وَقَالَتْ ﵂: إِنَّ الْمُرَادَ بِمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ هُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى الْآيَةَ، فَتُبَيِّنُ أَنَّهَا يَتَامَى النِّسَاءِ بِدَلِيلِ تَصْرِيحِهِ بِذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: يَتَامَى النِّسَاءِ اللَّاتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ الْآيَةَ، فَظَهَرَ مِنْ هَذَا أَنَّ الْمَعْنَى وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي زَوَاجِ الْيَتِيمَاتِ فَدَعُوهُنَّ، وَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ سِوَاهُنَّ، وَجَوَابُ الشَّرْطِ دَلِيلٌ وَاضِحٌ عَلَى ذَلِكَ ; لِأَنَّ الرَّبْطَ بَيْنَ الشَّرْطِ وَالْجَزَاءِ يَقْتَضِيهِ، وَهَذَا هُوَ أَظْهَرُ الْأَقْوَالِ ; لِدَلَالَةِ الْقُرْآنِ عَلَيْهِ، وَعَلَيْهِ فَالْيَتَامَى جَمْعُ يَتِيمَةٍ عَلَى الْقَلْبِ، كَمَا قِيلَ أَيَامَى وَالْأَصْلُ أَيَائِمُ وَيَتَائِمُ لِمَا عُرِفَ أَنَّ جَمْعَ الْفِعْلِيَّةِ فَعَائِلُ، وَهَذَا الْقَلْبُ يَطَّرِدُ فِي مُعْتَلِّ اللَّامِ كَقَضِيَّةٍ، وَمَطِيَّةٍ، وَنَحْوِ ذَلِكَ وَيُقْصَرُ عَلَى السَّمَاعِ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ.
Âişe'nin radıyallâhu anhâ söylediği gibidir: "Bir adamın velayeti altında bir yetim kız bulunurdu. Eğer kız güzel ise mehrinde adaletli davranmaksızın onunla evlenirdi; eğer çirkin ise onunla evlenmek istemez ve malına başkası ortak olmasın diye onun başkasıyla evlenmesine de engel olurdu. Bunun üzerine onlar, kendilerine adaletli davranmadıkça ve mehirde emsallerine verilen en yüksek miktarı vermedikçe bu yetim kızlarla evlenmekten nehyedildiler ve onların dışındaki hoşlarına giden diğer kadınlarla evlenmeleri emredildi." Yani yetim kız mal ve güzellik bakımından az olduğunda onunla evlenmekten nasıl kaçınıyorsa, mal ve güzellik sahibi olduğunda da ancak ona adaletli davranması ve haklarını eksiksiz yerine getirmesi şartıyla evlenmesi helaldir. Müminlerin Annesi Âişe'nin radıyallâhu anhâ benimsediği bu anlamı Yüce Allah'ın şu buyruğu açıklamakta ve buna tanıklık etmektedir: { وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ وَمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاءِ اللَّاتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ } “Kadınlar hakkında senden fetva isterler. De ki: Onlar hakkında ve kendilerine yazılmış (farz kılınmış) olanı vermeyip nikahlamak istediğiniz yetim kadınlar hakkında Kitap'ta size okunanlar hususunda fetvayı size Allah veriyor.” [Nisâ, 4/127]. Âişe radıyallâhu anhâ, "Kitap'ta size okunanlar" ifadesinden kastın Yüce Allah'ın: { وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى } “Eğer yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız...” ayeti olduğunu belirtmiştir. Böylece Yüce Allah'ın: { يَتَامَى النِّسَاءِ اللَّاتِي لَا تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ } “Kendilerine farz kılınanları vermediğiniz yetim kadınlar...” buyruğundaki açık ifadesi deliliyle, onların yetim kadınlar olduğu anlaşılmıştır. Buradan da anlaşılmıştır ki mana şudur: "Eğer yetim kızlarla evlilikte adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, onları bırakın da onların dışındaki kadınlardan hoşunuza gidenleri nikahlayın." Şartın cevabı da buna açık bir delildir; çünkü şart ile ceza (cevap) arasındaki bağlantı bunu gerektirir. Kur'an'ın delaletinden ötürü en açık ve kuvvetli görüş de budur. Buna göre yetâmâ (الْيَتَامَى), yetîme (يَتِيمَة) kelimesinin kalb (harf yer değiştirmesi) yoluyla çoğuludur; nitekim eyâmâ (أَيَامَى) denilmiştir, aslı ise eyâim (أَيَائِم) ve yetâim (يَتَائِم) şeklindedir, çünkü failiyye vezninin çoğulunun feâil olduğu bilinmektedir. Bu kalb kuralı, kadıyye (قَضِيَّة) ve matıyye (مَطِيَّة) gibi son harfi illetli olan kelimelerde düzenli olarak işler; bunun dışındakilerde ise semâ'î (işitmeye dayalı) olarak kalır.
1554. Metin
قَالَ ابْنُ خُوَيْزِ مَنْدَادَ: يُؤْخَذُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ جَوَازُ اشْتِرَاءِ الْوَصِيِّ وَبَيْعِهِ مِنْ مَالِ الْيَتِيمِ لِنَفْسِهِ بِغَيْرِ مُحَابَاةٍ، وَلِلسُّلْطَانِ النَّظَرُ فِيمَا وَقَعَ مِنْ ذَلِكَ، وَأَخَذَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الْوَلِيَّ إِذَا أَرَادَ نِكَاحَ مَنْ هُوَ وَلِيُّهَا جَازَ أَنْ يَكُونَ هُوَ النَّاكِحَ وَالْمُنْكِحَ وَإِلَيْهِ ذَهَبَ مَالِكٌ، وَأَبُو حَنِيفَةَ، وَالْأَوْزَاعِيُّ، وَالثَّوْرِيُّ، وَأَبُو ثَوْرٍ، وَقَالَهُ مِنَ التَّابِعِينَ: الْحَسَنُ، وَرَبِيعَةُ وَهُوَ قَوْلُ اللَّيْثِ.
İbn Huveyzimendâd şöyle demiştir: Bu ayetten, vasînin iltimas geçmeksizin yetimin malından kendisi için satın almasının ve satmasının caiz olduğu anlaşılır; devlet başkanının da bu hususta meydana gelen işlemleri denetleme yetkisi vardır. Bazı âlimler bu ayetten hareketle, bir velî velayeti altındaki kişiyle evlenmek istediğinde bizzat kendisinin hem evlenen (damat) hem de evlendiren (velî) olabileceği hükmünü çıkarmışlardır. Mâlik, Ebû Hanîfe, Evzâî, Sevrî ve Ebû Sevr bu görüşe varmışlardır. Tâbiînden Hasan[-ı Basrî] ve Rebîa da bunu söylemiştir; Leys'in görüşü de budur.
1555. Metin
وَقَالَ زُفَرُ، وَالشَّافِعِيُّ: لَا يَجُوزُ لَهُ أَنْ يَتَزَوَّجَهَا إِلَّا بِإِذْنِ السُّلْطَانِ، أَوْ يُزَوِّجَهَا وَلِيٌ آخَرُ أَقْرَبُ مِنْهُ أَوْ مُسَاوٍ لَهُ.
Züfer ve Şâfiî ise şöyle demiştir: Devlet başkanının izni olmadan veya ona denk yahut ondan daha yakın bir başka velî onu evlendirmedikçe onunla evlenmesi caiz olmaz.
1556. Metin
وَقَالَ أَحْمَدُ فِي إِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ: يُوكِلُ رَجُلًا غَيْرَهُ فَيُزَوِّجُهَا مِنْهُ، وَرُوِيَ هَذَا عَنِ الْمُغِيرَةَ بْنِ شُعْبَةَ، كَمَا نَقَلَهُ الْقُرْطُبِيُّ، وَغَيْرُهُ.
Ahmed [b. Hanbel] iki rivayetten birinde şöyle demiştir: Başka bir adamı vekil tayin eder ve o vekil de kızı onunla evlendirir. Kurtubî ve başkalarının naklettiğine göre bu görüş Mugîre b. Şu'be'den de rivayet edilmiştir.
1557. Metin
وَأَخَذَ مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ مِنْ تَفْسِيرِ عَائِشَةَ لِهَذِهِ الْآيَةِ، كَمَا ذَكَرْنَا الرَّدَّ إِلَى صَدَاقِ الْمِثْلِ
Mâlik b. Enes, Âişe'nin bu ayete dair zikrettiğimiz tefsirinden hareketle, mehr-i misle dönüleceği hükmünü çıkarmıştır;
1558. Metin
فِيمَا فَسَدَ مِنَ الصَّدَاقِ، أَوْ وَقَعَ الْغَبْنُ فِي مِقْدَارِهِ ; لِأَنَّ عَائِشَةَ ﵂ قَالَتْ: «وَيُبَلِّغُوا بِهِنَّ أَعْلَى سُنَّتِهِنَّ فِي الصَّدَاقِ» ، فَدَلَّ عَلَى أَنَّ لِلصَّدَاقِ سُنَّةٌ مَعْرُوفَةٌ لِكُلِّ صِنْفٍ مِنَ النَّاسِ عَلَى قَدْرِ أَحْوَالِهِمْ، وَقَدْ قَالَ مَالِكٌ: لِلنَّاسِ مَنَاكِحُ عُرِفَتْ لَهُمْ، وَعَرَفُوا لَهَا يَعْنِي مُهُورًا وَأَكْفَاءً.
fesada uğrayan mehirde veya miktarında fahiş aldanma (gabn) meydana geldiğinde bu uygulanır. Çünkü Âişe radıyallâhu anhâ: «Onlara mehir hususunda emsallerinin en yüksek miktarını versinler» demiştir. Bu da mehrin, insanların her sınıfı için kendi durumlarına göre bilinen bir teamülü (sünneti) olduğuna delalet etmiştir. Nitekim Mâlik: "İnsanların kendileri için bilinen ve kendilerinin de bildiği nikâh usulleri vardır" demiştir; yani mehirleri ve küfüvleri (denklikleri) kastetmiştir.
1559. Metin
وَيُؤْخَذُ أَيْضًا مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ جَوَازُ تَزْوِيجِ الْيَتِيمَةِ إِذَا أُعْطِيَتْ حُقُوقَهَا وَافِيَةً، وَمَا قَالَهُ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ مِنْ أَنَّ الْيَتِيمَةَ لَا تُزَوَّجُ حَتَّى تَبْلُغَ، مُحْتَجِّينَ بِأَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ، اسْمٌ يَنْطَلِقُ عَلَى الْكِبَارِ دُونَ الصِّغَارِ، فَهُوَ ظَاهِرُ السُّقُوطِ ; لِأَنَّ اللَّهَ صَرَّحَ بِأَنَّهُنَّ يَتَامَى، بِقَوْلِهِ: فِي يَتَامَى النِّسَاءِ، وَهَذَا الِاسْمُ أَيْضًا قَدْ يُطْلَقُ عَلَى الصِّغَارِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ [٢ \ ٤٩] ، وَهُنَّ إِذْ ذَاكَ رَضِيعَاتٌ فَالظَّاهِرُ الْمُتَبَادَرُ مِنَ الْآيَةِ جَوَازُ نِكَاحِ الْيَتِيمَةِ مَعَ الْإِقْسَاطِ فِي الصَّدَاقِ، وَغَيْرِهِ مِنَ الْحُقُوقِ.
Yine bu ayetten, hakları eksiksiz verildiği takdirde yetim kızın evlendirilmesinin caiz olduğu hükmü çıkarılır. Âlimlerin çoğunun, Yüce Allah'ın: { وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاءِ } “Kadınlar hakkında senden fetva isterler” buyruğunun küçüklere değil büyüklere yönelik bir isim olduğunu delil getirerek yetim kızın bülûğa ermedikçe evlendirilemeyeceğini söylemeleri ise açıkça geçersizdir. Çünkü Allah, { فِي يَتَامَى النِّسَاءِ } “Yetim kadınlar hakkında” buyruğuyla onların yetim olduklarını açıkça ifade etmiştir. Bu isim (nisâ) ayrıca Yüce Allah'ın: { يُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ } “Oğullarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınızı (kız çocuklarınızı) sağ bırakıyorlardı” [Bakara, 2/49] buyruğunda olduğu gibi küçük çocuklar için de kullanılabilir; o vakitte onlar henüz süt emen bebeklerdi. Dolayısıyla ayetten ilk anlaşılan zâhir mana, mehirde ve diğer haklarda adalet sağlanmak şartıyla yetim kızın nikahlanmasının caiz olduğudur.
1560. Metin
وَدَلَّتِ السُّنَّةُ عَلَى أَنَّهَا لَا تُجْبَرُ، فَلَا تُزَوَّجُ إِلَّا بِرِضَاهَا، وَإِنْ خَالَفَ فِي تَزْوِيجِهَا خَلْقٌ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ.
Sünnet ise onun zorlanamayacağına, dolayısıyla ancak rızasıyla evlendirilebileceğine delalet etmiştir; gerçi âlimlerden pek çok kimse onun evlendirilmesi hususunda farklı görüş belirtmiştir.
1561. Metin
تَنْبِيهٌ
UYARI
1562. Metin
قَالَ الْقُرْطُبِيُّ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ مَا نَصُّهُ: وَاتَّفَقَ كُلُّ مَنْ يُعَانِي الْعُلُومَ عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى، لَيْسَ لَهُ مَفْهُومٌ إِذْ قَدْ أَجْمَعَ الْمُسْلِمُونَ عَلَى أَنَّ مَنْ لَمْ يَخَفِ الْقِسْطَ فِي الْيَتَامَى لَهُ أَنْ يَنْكِحَ أَكْثَرَ مِنْ وَاحِدَةٍ، اثْنَتَيْنِ، أَوْ ثَلَاثًا، أَوْ أَرْبَعًا، كَمَنْ خَافَ فَدَلَّ عَلَى أَنَّ الْآيَةَ نَزَلَتْ جَوَابًا لِمَنْ خَافَ ذَلِكَ وَأَنَّ حُكْمَهَا أَعَمُّ مِنْ ذَلِكَ. اهـ مِنْهُ بِلَفْظِهِ.
Kurtubî bu ayetin tefsirinde aynen şöyle demiştir: "İlimle meşgul olan herkes, Yüce Allah'ın: { وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى } “Eğer yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız...” buyruğunun bir mefhumu (mefhûm-i muhalifi) olmadığı hususunda ittifak etmiştir. Zira Müslümanlar, yetimler konusunda adaletsizlikten korkmayan kimsenin de tıpkı korkan kimse gibi birden fazla kadınla; iki, üç veya dört kadınla evlenebileceği hususunda icmâ etmişlerdir. Bu da ayetin, bundan korkan kimselere bir cevap olarak indiğine ve hükmünün bundan daha genel olduğuna delalet etmiştir." [Kurtubî'den yapılan nakil] kendi lafzıyla burada bitti.
1563. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: الَّذِي يَظْهَرُ فِي الْآيَةِ عَلَى مَا فَسَّرَتْهَا بِهِ عَائِشَةُ، وَارْتَضَاهُ الْقُرْطُبِيُّ، وَغَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الْمُحَقِّقِينَ وَدَلَّ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ: أَنْ لَهَا مَفْهُومًا مُعْتَبَرًا ; لِأَنَّ مَعْنَاهَا: وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتِيمَاتِ فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنْ سِوَاهُنَّ، وَمَفْهُومُهُ أَنَّهُمْ إِنْ لَمْ يَخَافُوا عَدَمَ الْقِسْطِ لَمْ يُؤْمَرُوا بِمُجَاوَزَتِهِنَّ إِلَى غَيْرِهِنَّ، بَلْ يَجُوزُ لَهُمْ حِينَئِذٍ الِاقْتِصَارُ عَلَيْهِنَّ وَهُوَ وَاضِحٌ كَمَا تَرَى، إِلَّا أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا أَمَرَ بِمُجَاوَزَتِهِنَّ إِلَى غَيْرِهِنَّ عِنْدَ خَوْفِهِمْ أَنْ لَا يُقْسِطُوا فِيهِنَّ، أَشَارَ إِلَى الْقَدْرِ الْجَائِزِ مِنْ تَعَدُّدِ الزَّوْجَاتِ، وَلَا إِشْكَالَ فِي
Bu eseri kaleme alan [Şinkîtî] -Allah onu affetsin- şöyle dedi: Âişe'nin tefsir ettiği, Kurtubî ve birçok muhakkik âlimin benimsediği ve Kur'an'ın da delalet ettiği üzere ayette zâhir olan durum; ayetin dikkate alınan bir mefhumunun bulunmasıdır. Çünkü ayetin manası şudur: "Eğer yetim kızlar hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, onların dışındaki hoşunuza giden kadınları nikahlayın." Bunun mefhumu ise, şayet adaletsizlikten korkmuyorlarsa onları bırakıp başkalarına yönelmekle emrolunmadıkları, bilakis bu durumda yalnızca o yetim kızlarla yetinmelerinin caiz olduğudur; nitekim gördüğün üzere bu gayet açıktır. Ancak Yüce Allah, yetim kızlar hakkında adaleti sağlayamamaktan korktuklarında onları bırakıp başkalarına yönelmeyi emredince, birden fazla evlilikte caiz olan miktara da işaret etmiştir. Bunda hiçbir müşkillik
1564. Metin
ذَلِكَ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
1565. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: مَعْنَى الْآيَةِ وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى، أَيْ: إِنْ خَشِيتُمْ ذَلِكَ فَتَحَرَّجْتُمْ مِنْ ظُلْمِ الْيَتَامَى، فَاخْشَوْا أَيْضًا وَتَحَرَّجُوا مِنْ ظُلْمِ النِّسَاءِ بِعَدَمِ الْعَدْلِ بَيْنَهُنَّ، وَعَدَمِ الْقِيَامِ بِحُقُوقِهِنَّ، فَقَلِّلُوا عَدَدَ الْمَنْكُوحَاتِ وَلَا تَزِيدُوا عَلَى أَرْبَعٍ، وَإِنْ خِفْتُمْ عَدَمَ إِمْكَانِ ذَلِكَ مَعَ التَّعَدُّدِ فَاقْتَصِرُوا عَلَى الْوَاحِدَةِ ; لِأَنَّ الْمَرْأَةَ شَبِيهَةٌ بِالْيَتِيمِ، لِضَعْفِ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا وَعَدَمِ قُدْرَتِهِ عَلَى الْمُدَافَعَةِ عَنْ حَقِّهِ فَكَمَا خَشِيتُمْ مِنْ ظُلْمِهِ فَاخْشَوْا مِنْ ظُلْمِهَا.
Bazı âlimler şöyle demiştir: { وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى } “Eğer yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız...” ayetinin manası şudur: Yani bundan çekinip yetimlere haksızlık etmekten sakındıysanız, aralarında adalet göstermeyerek ve haklarını yerine getirmeyerek kadınlara haksızlık etmekten de aynı şekilde çekinip sakının. Dolayısıyla nikahladığınız kadınların sayısını azaltın ve dörtten fazlasına çıkmayın. Eğer birden fazla kadınla evlilikte adaleti sağlayamamaktan korkarsanız bir taneyle yetinin. Çünkü kadın, her ikisinin de zayıf olması ve hakkını savunmaktan aciz bulunması bakımından yetime benzer. Dolayısıyla yetime haksızlık etmekten nasıl çekindiyseniz, kadına haksızlık etmekten de öylece çekinin.
1566. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: كَانُوا يَتَحَرَّجُونَ مِنْ وِلَايَةِ الْيَتِيمِ وَلَا يَتَحَرَّجُونَ مِنَ الزِّنَى، فَقِيلَ لَهُمْ فِي الْآيَةِ: إِنْ خِفْتُمُ الذَّنْبَ فِي مَالِ الْيَتِيمِ فَخَافُوا ذَنْبَ الزِّنَى، فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا. وَهَذَا أَبْعَدُ الْأَقْوَالِ فِيمَا يَظْهَرُ وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Bazı âlimler ise şöyle demiştir: Onlar yetimin velayetini üstlenmenin [sorumluluğundan] çekinirler, fakat zinadan çekinmezlerdi. Bunun üzerine ayette onlara şöyle denildi: "Yetimin malı hususunda günaha girmekten korkuyorsanız, zinanın günahından da korkun; öyleyse kadınlardan hoşunuza gidenleri nikahlayın da zinaya yaklaşmayın." Görünen o ki bu, görüşlerin en zayıf olanıdır. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
1567. Metin
وَيُؤْخَذُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَيْضًا: أَنَّ مَنْ كَانَ فِي حِجْرِهِ يَتِيمَةٌ لَا يَجُوزُ لَهُ نِكَاحُهَا إِلَّا بِتَوْفِيَتِهِ حُقُوقَهَا كَامِلَةً، وَأَنَّهُ يَجُوزُ نِكَاحُ أَرْبَعٍ وَيُحَرَّمُ الزِّيَادَةُ عَلَيْهَا، كَمَا دَلَّ عَلَى ذَلِكَ أَيْضًا إِجْمَاعُ الْمُسْلِمِينَ قَبْلَ ظُهُورِ الْمُخَالِفِ الضَّالِّ، وَقَوْلُهُ ﷺ لِغَيْلَانَ بْنِ سَلَمَةَ: «اخْتَرْ مِنْهُنَّ أَرْبَعًا وَفَارِقْ سَائِرَهُنَّ» . وَكَذَا قَالَ لِلْحَارِثِ بْنِ قَيْسٍ الْأَسَدِيِّ وَأَنَّهُ مَعَ خَشْيَةِ عَدَمِ الْعَدْلِ لَا يَجُوزُ نِكَاحُ غَيْرِ وَاحِدَةٍ، وَالْخَوْفُ فِي الْآيَةِ، قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: مَعْنَاهُ الْخَشْيَةُ، وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: مَعْنَاهُ الْعِلْمُ، أَيْ: وَإِنْ عَلِمْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا الْآيَةَ، وَمِنْ إِطْلَاقِ الْخَوْفِ بِمَعْنَى الْعِلْمِ قَوْلُ أَبِي مِحْجَنٍ الثَّقَفِيِّ: [الطَّوِيلِ]
Bu kerîm ayetten ayrıca şu hükümler çıkarılır: Velayeti altında bir yetim kız bulunan kimsenin, onun haklarını eksiksiz vermedikçe onunla evlenmesi caiz değildir; dörde kadar kadınla evlenmek caiz olup dörtten fazlası haramdır; nitekim sapkın muhalifler ortaya çıkmadan önceki Müslümanların icmâı da buna delalet etmiştir. Hz. Peygamber'in ﷺ Gaylân b. Seleme'ye: «Onlardan dördünü seç, geri kalanlarını ise boşa» buyruğu ile Hâris b. Kays el-Esedî'ye söylediği benzer söz de buna delildir. Ayrıca adalet sağlayamama endişesi taşındığında birden fazla kadınla evlenmek caiz değildir. Ayette geçen havf (خَوْف) kelimesi hakkında bazı âlimler bunun haşyet (korku/endişe) anlamına geldiğini söylerken, bazı âlimler de ilim (kesin bilgi) manasında olduğunu, yani "Eğer adaleti sağlayamayacağınızı bilirseniz..." anlamına geldiğini söylemişlerdir. Havf kelimesinin "ilim" anlamında kullanılmasına Ebû Mıhcen es-Sekafî'nin şu beyti örnektir: [Tavîl]
1568. Metin
إِذَا مُتُّ فَادْفِنِّي إِلَى جَنْبِ كَرْمَةٍ ... تُرَوِّي عِظَامِي فِي الْمَمَاتِ عُرُوقُهَا
Öldüğüm vakit beni bir asmanın yanına gömün... Ki kökleri ölümümde kemiklerimi sulasın.
1569. Metin
وَلَا تَدْفِنَّنِي بِالْفَلَاةِ فَإِنَّنِي ... أَخَافُ إِذَا مَا مُتُّ أَلَّا أَذُوقَهَا
Beni ıssız bir çöle gömmeyin; zira ben... Öldüğümde onu tadamamaktan korkarım (bunu bilirim).
1570. Metin
فَقَوْلُهُ أَخَافُ: يَعْنِي أَعْلَمُ.
Şairin: "Korkarım" (أَخَافُ) sözü, yani "Bilirim" (أَعْلَمُ) demektir.
1571. Metin
تَنْبِيهٌ
UYARI
1572. Metin
عَبَّرَ تَعَالَى عَنِ النِّسَاءِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ بِمَا الَّتِي هِيَ لِغَيْرِ الْعَاقِلِ فِي قَوْلِهِ: فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ [٤ \ ٣] ، وَلَمْ يَقُلْ مَنْ طَابَ ; لِأَنَّهَا هُنَا أُرِيدَ بِهَا الصِّفَاتُ لَا الذَّوَاتُ. أَيْ: مَا طَابَ لَكُمْ مِنْ بِكْرٍ أَوْ ثَيِّبٍ، أَوْ مَا طَابَ لَكُمْ لِكَوْنِهِ حَلَالًا، وَإِذَا كَانَ الْمُرَادُ الْوَصْفَ عُبِّرَ عَنِ الْعَاقِلِ بِمَا كَقَوْلِكَ مَا زَيْدٌ فِي الِاسْتِفْهَامِ تَعْنِي أَفَاضِلٌ؟ .
Yüce Allah bu ayette: { فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ } “Hoşunuza gidenleri nikahlayın” [Nisâ, 4/3] buyruğunda kadınlar için gayr-ı âkiller (akıl sahibi olmayan varlıklar) için kullanılan "mâ" (مَا) edatını kullanmış ve "men tâbe" (مَنْ طَابَ) dememiştir; çünkü burada zatlar değil sıfatlar kastedilmiştir. Yani: Bekâr veya dul olarak hoşunuza gidenler yahut helal olması yönüyle hoşunuza gidenler demektir. Vasıf kastedildiğinde, akıl sahibi varlıklar için de soru cümlesinde faziletli kimseyi kastederek "Zeyd nedir (mâ Zeydün)?" demen gibi "mâ" (مَا) ile ifade edilir.
1573. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: عَبَّرَ عَنْهُنَّ بِـ (مَا) إِشَارَةً إِلَى نُقْصَانِهِنَّ وَشَبَّهَهُنَّ بِمَا لَا يَعْقِلُ حَيْثُ يُؤْخَذُ بِالْعِوَضِ، وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Bazı âlimler şöyle demiştir: Bir bedel (mehir) karşılığı nikahlandıkları için onların noksanlığına işaret etmek ve onları gayr-ı âkil varlıklara benzetmek amacıyla onlardan "mâ" (مَا) ile bahsedilmiştir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
1574. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا، لَمْ يُبَيِّنْ هُنَا قَدْرَ هَذَا النَّصِيبِ الَّذِي هُوَ لِلرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ، وَلَكِنَّهُ بَيَّنَهُ فِي آيَاتِ الْمَوَارِيثِ كَقَوْلِهِ: يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ الْآيَتَيْنِ [٤ \ ١١] ، وَقَوْلِهِ فِي خَاتِمَةِ هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ: يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلَالَةِ الْآيَةَ [٤ \ ١٧٦] .
Yüce Allah'ın: { لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا } “Ana, baba ve akrabaların geride bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana, baba ve akrabaların geride bıraktıklarından az olsun çok olsun kadınlara da farz kılınmış bir pay vardır” buyruğunda; ana, baba ve akrabaların geride bıraktıklarından erkekler ve kadınlar için olan bu payın miktarını burada açıklamamış, fakat miras ayetlerinde, yani: { يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ } “Allah size çocuklarınız hakkında tavsiyede bulunur...” mealindeki iki ayette [Nisâ, 4/11] ve bu kerîm surenin sonundaki: { يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلَالَةِ } “Senden fetva isterler. De ki: Kelâle hakkında fetvayı size Allah veriyor...” [Nisâ, 4/176] ayetinde bunu açıklamıştır.
1575. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ، لَمْ يُبَيِّنْ هُنَا حِكْمَةَ تَفْضِيلِ الذَّكَرِ عَلَى الْأُنْثَى فِي الْمِيرَاثِ مَعَ أَنَّهُمَا سَوَاءٌ فِي الْقَرَابَةِ، وَلَكِنَّهُ أَشَارَ إِلَى ذَلِكَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضَّلَ اللَّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنْفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ [٤] ; لِأَنَّ الْقَائِمَ عَلَى غَيْرِهِ الْمُنْفِقَ مَالَهُ عَلَيْهِ مُتَرَقِّبٌ لِلنَّقْصِ دَائِمًا، وَالْمُقَوَّمَ عَلَيْهِ الْمُنْفَقَ عَلَيْهِ الْمَالُ مُتَرَقِّبٌ لِلزِّيَادَةِ دَائِمًا، وَالْحِكْمَةُ فِي إِيثَارِ مُتَرَقِّبِ النَّقْصِ عَلَى مُتَرَقِّبِ الزِّيَادَةِ جَبْرٌ لِنَقْصَةِ الْمُتَرَقِّبَةِ ظَاهِرَةٌ جِدًّا.
Yüce Allah'ın: { يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ } “Allah size çocuklarınız hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını tavsiye eder” buyruğunda; akrabalıkta eşit olmalarına rağmen mirasta erkeğin kadına üstün tutulmasının hikmetini burada açıklamamış, fakat başka bir yerde şu buyruğuyla buna işaret etmiştir: { الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضَّلَ اللَّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنْفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ } “Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ve onların mallarından harcamalarından dolayı erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler/koruyucudurlar” [Nisâ, 4/34]; çünkü başkasını gözeten ve malını onun için harcayan kimse daima bir eksilme ile karşı karşıyadır; gözetilen ve üzerine mal harcanan kimse ise daima bir artış beklentisi içindedir. Eksilme beklentisi içinde olanın, artış beklentisi içinde olana tercih edilmesindeki hikmet, beklenen bu eksilmeyi telafi etmek olup son derece açıktır.
1576. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ الْآيَةَ، صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ بِأَنَّ الْبَنَاتِ إِنْ كُنَّ ثَلَاثًا فَصَاعِدًا، فَلَهُنَّ الثُّلْثَانِ وَقَوْلُهُ: فَوْقَ اثْنَتَيْنِ يُوهِمُ أَنَّ الِاثْنَتَيْنِ لَيْسَتَا كَذَلِكَ، وَصَرَّحَ بِأَنَّ الْوَاحِدَةَ لَهَا النِّصْفُ، وَيُفْهَمُ مِنْهُ أَنَّ الِاثْنَتَيْنِ لَيْسَتَا كَذَلِكَ أَيْضًا، وَعَلَيْهِ فَفِي دَلَالَةِ الْآيَةِ عَلَى قَدْرِ مِيرَاثِ الْبِنْتَيْنِ إِجْمَالٌ.
Yüce Allah'ın: { فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ } “Eğer onlar ikiden fazla kadın iseler, geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Şayet bir tek kız ise, yarısı onundur...” ayetinde; Yüce Allah bu kerîm ayette kız çocukları üç veya daha fazla iseler onların payının üçte iki olduğunu açıkça belirtmiştir. O'nun: "İkiden fazla" (فَوْقَ اثْنَتَيْنِ) buyruğu, iki kızın böyle olmadığı vehmini uyandırmakta; bir tek kız için yarım hisse olduğunu açıkça belirtmesi de yine iki kızın böyle olmadığı şeklinde anlaşılmaktadır. Buna göre ayetin iki kızın miras payına delaletinde bir icmâl (kapalılık) bulunmaktadır.
1577. Metin
وَقَدْ أَشَارَ تَعَالَى فِي مَوْضِعَيْنِ إِلَى أَنَّ هَذَا الظَّرْفَ لَا مَفْهُومَ مُخَالَفَةٍ لَهُ، وَأَنَّ لِلْبِنْتَيْنِ الثُّلُثَيْنِ أَيْضًا:
Yüce Allah iki yerde bu zarfın bir mefhûm-i muhalifinin bulunmadığına ve iki kıza da üçte iki hisse verileceğine işaret etmiştir:
1578. Metin
الْأَوَّلُ قَوْلُهُ تَعَالَى: لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ، إِذِ الذَّكَرُ يَرِثُ مَعَ الْوَاحِدَةِ الثُّلُثَيْنِ بِلَا نِزَاعٍ، فَلَا بُدَّ أَنْ يَكُونَ لِلْبِنْتَيْنِ الثُّلُثَانِ فِي صُورَةٍ، وَإِلَّا لَمْ يَكُنْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ ; لِأَنَّ الثُّلُثَيْنِ لَيْسَا بِحَظٍّ لَهُمَا أَصْلًا، لَكِنَّ تِلْكَ الصُّورَةَ لَيْسَتْ صُورَةَ الِاجْتِمَاعِ، إِذْ مَا مِنْ صُورَةٍ يَجْتَمِعُ فِيهَا الِابْنَتَانِ مَعَ الذَّكَرِ وَيَكُونُ لَهُمَا الثُّلُثَانِ، فَتَعَيَّنُ أَنْ تَكُونَ صُورَةَ انْفِرَادِهِمَا عَنِ الذَّكَرِ. وَاعْتِرَاضُ بَعْضِهِمْ هَذَا الِاسْتِدْلَالَ بِلُزُومِ الدَّوْرِ قَائِلًا: إِنَّ مَعْرِفَةَ أَنَّ لِلذَّكَرِ الثُّلُثَيْنِ فِي الصُّورَةِ الْمَذْكُورَةِ تَتَوَقَّفُ عَلَى مَعْرِفَةِ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ ; لِأَنَّهُ مَا عُلِمَ مِنَ
Birincisi Yüce Allah'ın: { لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ } “Erkeğe iki dişinin payı kadar” buyruğudur. Zira erkek, tek bir kızla birlikte olduğunda ihtilafsız olarak üçte ikiyi miras alır; dolayısıyla iki dişinin belirli bir durumda üçte ikiye sahip olması zorunludur. Aksi takdirde erkeğin payı iki dişinin payı kadar olmazdı; çünkü üçte iki hiçbir şekilde onların payı olmamış olurdu. Ancak bu durum, erkekle bir arada bulunma durumu değildir; zira iki kızın erkekle bir arada bulunup da üçte iki aldığı hiçbir durum yoktur. O halde bunun, onların erkekten ayrı (tek başlarına) bulunma durumu olması zorunlu hale gelir. Bazılarının bu istidlale devir (kısır döngü) gerektiğini öne sürerek itiraz etmesi ve: "Söz konusu durumda erkeğin üçte iki pay alacağının bilinmesi iki dişinin payının bilinmesine bağlıdır; çünkü
1579. Metin
الْآيَةِ إِلَّا أَنَّ لِلذَّكَرِ مِثْلَ حَظِّ الْأُنْثَتَيْنِ، فَلَوْ كَانَتْ مَعْرِفَةُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ مُسْتَخْرَجَةً مِنْ حَظِّ الذَّكَرِ لَزِمَ الدَّوْرَ سَاقِطٌ ; لِأَنَّ الْمُسْتَخْرَجَ هُوَ الْحَظُّ الْمُعَيَّنُ لِلْأُنْثَيَيْنِ وَهُوَ الثُّلُثَانِ، وَالَّذِي يَتَوَقَّفُ عَلَيْهِ مَعْرِفَةُ حَظِّ الذَّكَرِ هُوَ مَعْرِفَةُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ مُطْلَقًا، فَلَا دَوْرَ لِانْفِكَاكِ الْجِهَةِ، وَاعْتَرَضَهُ بَعْضُهُمْ أَيْضًا بِأَنَّ لِلِابْنِ مَعَ الْبِنْتَيْنِ النِّصْفَ، فَيَدُلُّ عَلَى أَنَّ فَرْضَهُمَا النِّصْفُ، وَيُؤَيِّدُ الْأَوَّلَ أَنَّ الْبِنْتَيْنِ لَمَّا اسْتَحَقَّتَا مَعَ الذَّكَرِ النِّصْفَ عُلِمَ أَنَّهُمَا إِنِ انْفَرَدَتَا عَنْهُ، اسْتَحَقَّتَا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ ; لِأَنَّ الْوَاحِدَةَ إِذَا انْفَرَدَتْ أَخَذَتِ النِّصْفَ بَعْدَمَا كَانَتْ مَعَهُ تَأْخُذُ الثُّلُثَ، وَيَزِيدُهُ إِيضَاحًا أَنَّ الْبِنْتَ تَأْخُذُ مَعَ الِابْنِ الذَّكَرِ الثُّلُثَ بِلَا نِزَاعٍ، فَلِأَنْ تَأْخُذَهُ مَعَ الِابْنَةِ الْأُنْثَى أَوْلَى.
ayetten sadece erkeğin iki dişinin payı kadar alacağı bilinmektedir. Şayet iki dişinin payının bilinmesi erkeğin payından çıkarılacak olsaydı devir lâzım gelirdi" demeleri geçersizdir; çünkü çıkarılan şey iki dişi için belirlenmiş pay olup o da üçte ikidir. Erkeğin payının bilinmesinin kendisine bağlı olduğu şey ise mutlak olarak iki dişinin payının bilinmesidir; dolayısıyla cihetlerin farklılığı sebebiyle devir söz konusu değildir. Bazıları da erkek evladın iki kızla birlikte yarım hisse aldığını, bunun da o iki kızın farz payının yarım olduğunu gösterdiğini söyleyerek itiraz etmişlerdir. Birinci görüşü destekleyen husus şudur: İki kız erkekle birlikte yarım hisseye hak kazandıklarında, ondan ayrı kaldıklarında bundan daha fazlasına hak kazanacakları anlaşılır; çünkü tek kız erkekle beraberken üçte bir alırken, yalnız kaldığında yarım hisse almaktadır. Bunu daha da açıklayan husus şudur: Kız çocuk, erkek kardeşle birlikte ihtilafsız olarak üçte bir almaktadır; öyleyse kız kardeşle birlikte onu alması öncelikle geçerlidir.
1580. Metin
فَبِهَذَا يَظْهَرُ أَنَّهُ جَلَّ وَعَلَا أَشَارَ إِلَى مِيرَاثِ الْبِنْتَيْنِ بِقَوْلِهِ: لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ، كَمَا بَيَّنَّا، ثُمَّ ذَكَرَ حُكْمَ الْجَمَاعَةِ مِنَ الْبَنَاتِ، وَحُكْمَ الْوَاحِدَةِ مِنْهُنَّ بِقَوْلِهِ: فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ، وَمِمَّا يَزِيدُهُ إِيضَاحًا، أَنَّهُ تَعَالَى فَرَّعَهُ عَلَيْهِ بِالْفَاءِ فِي قَوْلِهِ: فَإِنْ كُنَّ، إِذْ لَوْ لَمْ يَكُنْ فِيمَا قَبْلَهُ مَا يَدُلُّ عَلَى سَهْمِ الْإِنَاثِ لَمْ تَقَعِ الْفَاءُ مَوْقِعَهَا كَمَا هُوَ ظَاهِرٌ.
Böylece ortaya çıkmaktadır ki Allah Teâlâ, açıkladığımız üzere: { لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ } “Erkeğe iki dişinin payı kadar” buyruğuyla iki kızın mirasına işaret etmiş, ardından: { فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ } “Eğer onlar ikiden fazla kadın iseler, geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Şayet bir tek kız ise, yarısı onundur” buyruğuyla kızların birden fazla olması durumundaki hükmü ve içlerinden bir tek kızın hükmünü zikretmiştir. Bunu daha da açıklayan bir husus da, Yüce Allah'ın: { فَإِنْ كُنَّ } "Eğer onlar... iseler" buyruğundaki fâ (فَـ) harfiyle bunu önceki hükme bağlamış olmasıdır. Zira kendisinden önceki kısımda kızların payına delalet eden bir husus bulunmasaydı, açıkça görüldüğü üzere fâ harfi yerinde kullanılmış olmazdı.
1581. Metin
الْمَوْضِعُ الثَّانِي: هُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى فِي الْأُخْتَيْنِ: فَإِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ [٤ \ ١٧٦] ; لِأَنَّ الْبِنْتَ أَمَسُّ رَحِمًا، وَأَقْوَى سَبَبًا فِي الْمِيرَاثِ مِنَ الْأُخْتِ بِلَا نِزَاعٍ.
İkinci yer ise, Yüce Allah'ın iki kız kardeş hakkındaki şu buyruğudur: { فَإِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ } “Eğer [kız kardeşler] iki tane iseler, bıraktığının üçte ikisi onlarındır” [Nisâ, 4/176]; zira ihtilafsız olarak kız çocuk, kız kardeşe göre akrabalık bağı bakımından daha yakın ve mirastaki sebebi bakımından daha güçlüdür.
1582. Metin
فَإِذَا صَرَّحَ تَعَالَى: بِأَنَّ لِلْأُخْتَيْنِ الثُّلُثَيْنِ، عُلِمَ أَنَّ الْبِنْتَيْنِ كَذَلِكَ مِنْ بَابٍ أَوْلَى، وَأَكْثَرُ الْعُلَمَاءِ عَلَى أَنَّ فَحْوَى الْخِطَابِ، أَعْنِي: مَفْهُومَ الْمُوَافَقَةِ الَّذِي الْمَسْكُوتُ فِيهِ أَوْلَى بِالْحُكْمِ مِنَ الْمَنْطُوقِ، مِنْ قَبِيلِ دَلَالَةِ اللَّفْظِ لَا مِنْ قَبِيلِ الْقِيَاسِ، خِلَافًا لِلشَّافِعِيِّ وَقَوْمٍ، كَمَا عُلِمَ فِي الْأُصُولِ فَاللَّهُ ﵎ لَمَّا بَيَّنَ أَنَّ لِلْأُخْتَيْنِ الثُّلُثَيْنِ أَفْهَمَ بِذَلِكَ أَنَّ الْبِنْتَيْنِ كَذَلِكَ مِنْ بَابِ أَوْلَى.
Allah Teâlâ iki kız kardeş için üçte iki pay olduğunu açıkça belirtince, evleviyetle iki kız çocuğunun da böyle olduğu anlaşılmıştır. Âlimlerin çoğuna göre fahve'l-hitâb, yani hakkında hüküm belirtilmeyenin (meskûtün anh) hükmü belirtilenden (mantûk) daha öncelikli olduğu mefhûm-i muvâfakat; Şâfiî ve bir grubun hilafına, fıkıh usulünde bilindiği üzere kıyas türünden değil lafzın delaleti türündendir. Dolayısıyla Allah celle celâlühû iki kız kardeş için üçte iki olduğunu açıklayınca, bununla iki kız çocuğunun da evleviyetle böyle olduğunu anlatmıştır.
1583. Metin
وَكَذَلِكَ لَمَّا صَرَّحَ أَنَّ لِمَا زَادَ عَلَى الِاثْنَتَيْنِ مِنَ الْبَنَاتِ الثُّلُثَيْنِ فَقَطْ، وَلَمْ يَذْكُرْ حُكْمَ مَا زَادَ عَلَى الِاثْنَتَيْنِ مِنَ الْأَخَوَاتِ، أَفْهَمَ أَيْضًا مِنْ بَابٍ أَوْلَى أَنَّهُ لَيْسَ لِمَا زَادَ مِنَ الْأَخَوَاتِ غَيْرُ الثُّلُثَيْنِ ; لِأَنَّهُ لَمَّا لَمْ يُعْطِ لِلْبَنَاتِ عُلِمَ أَنَّهُ لَا تَسْتَحِقُّهُ الْأَخَوَاتُ، فَالْمَسْكُوتُ عَنْهُ فِي الْأَمْرَيْنِ أَوْلَى بِالْحُكْمِ مِنَ الْمَنْطُوقِ بِهِ، وَهُوَ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ قَصَدَ أَخْذَهُ مِنْهُ، وَيَزِيدُ مَا ذَكَرْنَا إِيضَاحًا مَا أَخْرَجَهُ الْإِمَامُ أَحْمَدُ، وَأَبُو دَاوُدَ، وَالتِّرْمِذِيُّ، وَابْنُ مَاجَهْ عَنْ جَابِرٍ - رَضِيَ اللَّهُ
Aynı şekilde, ikiden fazla kız çocuk için yalnızca üçte iki hisse olduğunu açıkça belirtip ikiden fazla kız kardeşin hükmünü zikretmeyince, ikiden fazla kız kardeş için de üçte ikiden fazlasının olmadığını evleviyetle anlatmıştır; çünkü bu pay kız çocuklarına dahi verilmediğine göre kız kardeşlerin bunu hak etmeyeceği anlaşılmıştır. Dolayısıyla her iki meselede de hakkında sükût edilen (hüküm belirtilmeyen), lafzen belirtilenden hüküm bakımından daha önceliklidir; bu da Allah'ın, hükmün ondan çıkarılmasını kastettiğine delildir. Zikrettiğimiz hususu daha da açıklığa kavuşturan delil; İmam Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce'nin Câbir'den -radıyallâhu
1584. Metin
عَنْهُ - قَالَ: جَاءَتِ امْرَأَةُ سَعْدِ بْنِ الرَّبِيعِ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فَقَالَتْ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، هَاتَانِ ابْنَتَا سَعْدٍ قُتِلَ أَبُوهُمَا يَوْمَ أُحُدٍ، وَإِنَّ عَمَّهُمَا أَخَذَ مَالَهُمَا، وَلَمْ يَدَعْ لَهُمَا مَالًا، وَلَا يُنْكَحَانِ إِلَّا وَلَهُمَا مَالٌ فَقَالَ ﷺ: «يَقْضِي اللَّهُ تَعَالَى فِي ذَلِكَ» فَنَزَلَتْ آيَةُ الْمِيرَاثِ فَبَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ إِلَى عَمِّهِمَا، فَقَالَ: «أَعْطِ ابْنَتِي سَعْدٍ الثُّلُثَيْنِ، وَأَعْطِ أُمَّهُمَا الثُّمُنَ، وَمَا بَقِيَ فَهُوَ لَكَ» .
anh- rivayet ettikleri şu hadistir: Sa'd b. Rebî'in hanımı Resûlullah'a ﷺ gelip şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar Sa'd'ın iki kızıdır. Babaları Uhud gününde şehit edildi. Amcaları onların malını aldı ve onlara hiçbir mal bırakmadı. Malları olmadan da evlendirilemezler." Bunun üzerine Peygamber ﷺ: «Allah Teâlâ bu konuda hüküm verecektir» buyurdu. Ardından miras ayeti indi ve Resûlullah ﷺ onların amcasına haber gönderip şöyle buyurdu: «Sa'd'ın iki kızına üçte iki ver, analarına sekizde bir ver; kalan ise senindir.»
1585. Metin
وَمَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ مِنْ أَنَّهُ قَالَ: لِلْبِنْتَيْنِ النِّصْفُ ; لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ، فَصَرَّحَ بِأَنَّ الثُّلُثَيْنِ إِنَّمَا هُمَا لِمَا فَوْقَ الِاثْنَتَيْنِ فِيهِ أُمُورٌ:
İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet edilen; Yüce Allah'ın: { فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ } “Eğer onlar ikiden fazla kadın iseler, bıraktığının üçte ikisi onlarındır” buyurarak üçte ikinin ancak ikiden fazla olanlara ait olduğunu açıkça belirttiği gerekçesiyle: "İki kıza yarım hisse verilir" dediği görüşe gelince, bu görüşte birkaç [tutarsız] husus bulunmaktadır:
1586. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّهُ مَرْدُودٌ بِمِثْلِهِ ; لِأَنَّ اللَّهَ قَالَ أَيْضًا: وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ، فَصَرَّحَ بِأَنَّ النِّصْفَ لِلْوَاحِدَةِ جَاعِلًا كَوْنَهَا وَاحِدَةً شَرْطًا مُعَلَّقًا عَلَيْهِ فَرْضُ النِّصْفِ.
Birincisi: Bu görüş kendi misliyle reddedilir; zira Allah Teâlâ aynı şekilde: { وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ } “Şayet bir tek kız ise, yarısı onundur” buyurmuş, tek kız olmayı yarım hisse farzının kendisine bağlandığı bir şart kılarak yarımın tek kıza ait olduğunu açıkça belirtmiştir.
1587. Metin
وَقَدْ تَقَرَّرَ فِي الْأُصُولِ أَنَّ الْمَفَاهِيمَ إِذَا تَعَارَضَتْ قُدِّمَ الْأَقْوَى مِنْهَا، وَمَعْلُومٌ أَنَّ مَفْهُومَ الشَّرْطِ أَقْوَى مِنْ مَفْهُومِ الظَّرْفِ ; لِأَنَّ مَفْهُومَ الشَّرْطِ لَمْ يُقَدَّمْ عَلَيْهِ مِنَ الْمَفَاهِيمِ، إِلَّا مَا قَالَ فِيهِ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: إِنَّهُ مَنْطُوقٌ لَا مَفْهُومٌ وَهُوَ النَّفْيُ وَالْإِثْبَاتُ، وَإِنَّمَا مِنْ صِيَغِ الْحَصْرِ وَالْغَايَةِ، وَغَيْرُ هَذَا يُقَدَّمُ عَلَيْهِ مَفْهُومُ الشَّرْطِ، قَالَ فِي «مَرَاقِي السُّعُودِ» مُبَيِّنًا مَرَاتِبَ مَفْهُومِ الْمُخَالَفَةِ: [الرَّجَزِ]
Usul ilminde sabittir ki mefhumlar birbiriyle çeliştiğinde en güçlü olanı öne geçirilir. Bilinmektedir ki şart mefhumu, zarf mefhumundan daha güçlüdür; zira şart mefhumunun önüne, ancak bazı âlimlerin: "Bu mefhum değil mantûktur" dediği nefy ve ispat ile hasr ve gâye sîgalarından olan ifadeler geçebilir. Bunun dışındaki mefhumların önüne ise şart mefhumu geçer. Merâkı's-Su'ûd müellifi, mefhûm-i muhalefetin derecelerini açıklarken şöyle demiştir: [Recez]
1588. Metin
أَعْلَاهُ لَا يُرْشَدُ إِلَّا الْعِلْمَا ... فَمَا لِمَنْطُوقٍ بِضَعْفٍ انْتَمَى
Onun en üstünü ancak ilim ehline gösterilir... Mantûka zayıflıkla nispet edilen şey ise yoktur.
1589. Metin
فَالشَّرْطُ فَالْوَصْفُ الَّذِي يُنَاسِبُ ... فَمُطْلَقُ الْوَصْفِ الَّذِي يُقَارِبُ
Ardından şart, ardından münasip olan vasıf gelir... Ardından buna yaklaşan mutlak vasıf gelir,
1590. Metin
فَعَدَدٌ ثَمَّتَ تَقْدِيمٌ يَلِي ... وَهُوَ حُجَّةٌ عَلَى النَّهْجِ الْجَلِيِّ
Ardından adet gelir; sonra takdim (öne alma) onu takip eder... Ve bu açık metoda göre bir hüccettir.
1591. Metin
وَقَالَ صَاحِبُ «جَمْعِ الْجَوَامِعِ» مَا نَصُّهُ: مَسْأَلَةُ الْغَايَةِ قِيلَ: مَنْطُوقٌ وَالْحَقُّ مَفْهُومٌ يَتْلُوهُ الشَّرْطُ، فَالصِّفَةُ الْمُنَاسِبَةُ، فَمُطْلَقُ الصِّفَةِ غَيْرُ الْعَدَدِ، فَالْعَدَدُ، فَتَقْدِيمُ الْمَعْمُولِ إِلَخْ.
Cem'u'l-Cevâmi' sahibi de metninde şöyle demiştir: "Gâye meselesi: Mantûk olduğu söylenmiştir; doğru olan ise bunun bir mefhum olduğudur. Onu şart, ardından münasip sıfat, ardından adedin dışındaki mutlak sıfat, ardından adet, ardından ma'mûlün öne alınması takip eder... ilâ âhir."
1592. Metin
وَبِهَذَا تَعْلَمُ أَنَّ مَفْهُومَ الشَّرْطِ فِي قَوْلِهِ: وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ أَقْوَى مِنْ مَفْهُومِ الظَّرْفِ فِي قَوْلِهِ: فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ.
Bununla bilirsin ki [Allah Teâlâ'nın]: { وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ } “Şayet bir tek kız ise, yarısı onundur” kavlindeki şart mefhumu, { فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ } “Eğer onlar ikiden fazla kadın iseler” kavlindeki zarf mefhumundan daha güçlüdür.
1593. Metin
الثَّانِي: دَلَالَةُ الْآيَاتِ الْمُتَقَدِّمَةِ عَلَى أَنَّ لِلْبِنْتَيْنِ الثُّلُثَيْنِ.
İkincisi: Geçen ayetlerin iki kıza üçte iki verileceğine delalet etmesidir.
1594. Metin
الثَّالِثُ: تَصْرِيحُ النَّبِيِّ ﷺ بِذَلِكَ فِي حَدِيثِ جَابِرٍ الْمَذْكُورِ آنِفًا.
Üçüncüsü: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in az önce zikredilen Câbir hadisinde bunu açıkça belirtmiş olmasıdır.
1595. Metin
الرَّابِعُ: أَنَّهُ رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ الرُّجُوعُ عَنْ ذَلِكَ.
Dördüncüsü: İbn Abbâs'tan bu görüşünden döndüğünün rivayet edilmiş olmasıdır.
1596. Metin
قَالَ الْأَلُوسِيُّ فِي «تَفْسِيرِهِ» مَا نَصُّهُ: وَفِي «شَرْحِ الْيَنْبُوعِ» نَقْلًا عَنِ الشَّرِيفِ شَمْسِ الدِّينِ الْأَرْمُونِيِّ أَنَّهُ قَالَ فِي «شَرْحِ فَرَائِضِ الْوَسِيطِ» : صَحَّ رُجُوعُ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ عَنْ ذَلِكَ فَصَارَ إِجْمَاعًا. اهـ مِنْهُ بِلَفْظِهِ.
Âlûsî, tefsirinde aynen şöyle demiştir: «Şerhu'l-Yenbû'da Şerîf Şemsüddîn el-Ermûnî'den nakledildiğine göre o, Şerhu Ferâidi'l-Vasît'ta şöyle demiştir: İbn Abbâs'ın radıyallâhu anhümâ bundan rücû ettiği sahih olarak sabit olmuştur, böylece [hüküm] icmâ haline gelmiştir.» İfade lafzıyla burada bitti.
1597. Metin
تَنْبِيهَانِ
İki Uyarı
1598. Metin
الْأَوَّلُ: مَا ذَكَرَهُ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ وَجَزَمَ بِهِ الْأَلُوسِيُّ فِي «تَفْسِيرِهِ» مِنْ أَنَّ الْمَفْهُومَ فِي قَوْلِهِ: وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ مَفْهُومُ عَدَدٍ غَلَطٌ. وَالتَّحْقِيقُ هُوَ مَا ذَكَرْنَا مِنْ أَنَّهُ مَفْهُومُ شَرْطٍ، وَهُوَ أَقْوَى مِنْ مَفْهُومِ الْعَدَدِ بِدَرَجَاتٍ كَمَا رَأَيْتَ فِيمَا تَقَدَّمَ.
Birincisi: Bazı âlimlerin zikrettiği ve Âlûsî'nin tefsirinde kesin olarak benimsediği; { وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ } “Şayet bir tek kız ise, yarısı onundur” kavlindeki mefhumun adet mefhumu olduğu iddiası yanlıştır. Tahkik [ve doğru] olan, zikrettiğimiz üzere bunun bir şart mefhumu olduğudur. O ise daha önce gördüğün gibi adet mefhumundan derecelerle daha güçlüdür.
1599. Metin
قَالَ فِي «نَشْرِ الْبُنُودِ عَلَى مَرَاقِي السُّعُودِ» فِي شَرْحِ قَوْلِهِ:
Neşrü'l-Bünûd alâ Merâkı's-Su'ûd'da müellifin şu sözünün şerhinde şöyle denilmektedir:
1600. Metin
وَهُوَ ظَرْفُ عِلَّةٍ وَعَدَدُ ... وَمِنْهُ شَرْطُ غَايَةٍ تُعْتَمَدُ
[Recez] O illet zarfı ve adettir... İtimat edilen gaye şartı da ondandır.
1601. Metin
مَا نَصَّهُ: وَالْمُرَادُ بِمَفْهُومِ الشَّرْطِ مَا فُهِمَ مِنْ تَعْلِيقِ حُكْمٍ عَلَى شَيْءٍ بِأَدَاةِ شَرْطٍ كَإِنْ وَإِذَا، وَقَالَ فِي شَرْحِ هَذَا الْبَيْتِ أَيْضًا قَبْلَ هَذَا مَا نَصُّهُ: وَمِنْهَا الشَّرْطُ نَحْوَ: وَإِنْ كُنَّ أُولَاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ [٦٥ \ ٦] ، مَفْهُومُ انْتِفَاءِ الْمَشْرُوطِ عِنْدَ انْتِفَاءِ الشَّرْطِ، أَيْ: فَغَيْرُ أُولَاتِ حَمْلٍ لَا يَجِبُ الْإِنْفَاقُ عَلَيْهِنَّ وَنَحْوَ: مَنْ تَطَهَّرْ صَحَّتْ صِلَاتُهُ. اهـ مِنْهُ بِلَفْظِهِ.
Aynen şöyle: "Şart mefhumu ile kastedilen; bir hükmün 'in' (إِنْ) ve 'izâ' (إِذَا) gibi bir şart edatıyla bir şeye bağlanmasından anlaşılan manadır." Yine bundan önce bu beytin şerhinde aynen şöyle demiştir: "Bunlardan biri de şunun gibi şarttır: { وَإِنْ كُنَّ أُولَاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ } “Eğer gebe iseler, onlara nafaka verin” [Talak 65/6]. Şartın yokluğunda meşrutun (şarta bağlanan şeyin) da yok olması mefhumudur; yani gebe olmayanlara nafaka vermek vacip değildir. Tıpkı: 'Kim temizlenirse namazı sahih olur' sözü gibi." Lafzıyla burada bitti.
1602. Metin
فَكَذَلِكَ قَوْلُهُ: وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ، عُلِّقَ فِيهِ فَرْضُ النِّصْفِ عَلَى شَرْطٍ هُوَ كَوْنُ الْبِنْتِ وَاحِدَةً، وَمَفْهُومُهُ أَنَّهُ إِنِ انْتَفَى الشَّرْطُ الَّذِي هُوَ كَوْنُهَا وَاحِدَةً انْتَفَى الْمَشْرُوطُ الَّذِي هُوَ فَرْضُ النِّصْفِ كَمَا هُوَ ظَاهِرٌ، فَإِنْ قِيلَ: كَذَلِكَ الْمَفْهُومُ فِي قَوْلِهِ: فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ ; لِتَعْلِيقِهِ بِالشَّرْطِ فَالْجَوَابُ مِنْ وَجْهَيْنِ:
Aynı şekilde [Allah Teâlâ'nın]: { وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ } “Şayet bir tek kız ise, yarısı onundur” kavlinde de yarım hisse farzı, kızın tek olması şartına bağlanmıştır. Bunun mefhumu, kızın tek olması şeklindeki şart ortadan kalktığında, yarım hisse farzı olan meşrutun da ortadan kalkacağıdır; nitekim bu açıktır. Eğer: “Aynı şekilde { فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ } “Eğer onlar ikiden fazla kadın iseler” kavlindeki mefhum da şarta bağlanmıştır” denilirse, buna iki yönden cevap verilir:
1603. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّ حَقِيقَةَ الشَّرْطِ كَوْنَهُنَّ نِسَاءً، وَقَوْلُهُ فَوْقَ اثْنَتَيْنِ وَصْفٌ زَائِدٌ، وَكَوْنُهَا وَاحِدَةً هُوَ نَفْسُ الشَّرْطِ لَا وَصْفٌ زَائِدٌ، وَقَدْ عَرَفْتَ تَقْدِيمَ مَفْهُومِ الشَّرْطِ عَلَى مَفْهُومِ الصِّفَةِ ظَرْفًا كَانَتْ أَوْ غَيْرَهُ.
Birincisi: Şartın hakikati onların kadınlar olmasıdır. “İkiden fazla” kavli ise ilave bir vasıftır. [Diğer ayette] onun bir tek olması ise bizzat şartın kendisidir, ilave bir vasıf değildir. Zarf olsun veya başka bir şey olsun şart mefhumunun sıfat mefhumuna takdim edildiğini (öncelendiğini) öğrenmiştin.
1604. Metin
الثَّانِي: أَنَّا لَوْ سَلَّمْنَا جَدَلِيًّا أَنَّهُ مَفْهُومُ شَرْطٍ لَتَسَاقَطَ الْمَفْهُومَانِ لِاسْتِوَائِهِمَا وَيُطْلَبُ الدَّلِيلُ مِنْ خَارِجٍ، وَقَدْ ذَكَرْنَا الْأَدِلَّةَ عَلَى كَوْنِ الْبِنْتَيْنِ تَرِثَانِ الثُّلُثَيْنِ كَمَا تَقَدَّمَ.
İkincisi: Tartışma gereği onun bir şart mefhumu olduğunu kabul etsek bile, iki mefhum birbirine eşit olacağından ikisi de düşer ve dışarıdan bir delil aranır. Nitekim iki kızın üçte iki miras alacağına dair delilleri daha önce zikretmiştik.
1605. Metin
الثَّانِي: إِنْ قِيلَ: فَمَا الْفَائِدَةُ فِي لَفْظَةِ فَوْقَ اثْنَتَيْنِ إِذَا كَانَتِ الِاثْنَتَانِ كَذَلِكَ؟
İkincisi: Eğer: "İki kızın hükmü de böyle iken 'ikiden fazla' (fevka'sneteyn) lafzındaki fayda nedir?" denilirse,
1606. Metin
فَالْجَوَابُ مِنْ وَجْهَيْنِ:
Cevap iki yöndendir:
1607. Metin
الْأَوَّلُ: هُوَ مَا ذَكَرْنَا مِنْ أَنَّ حُكْمَ الِاثْنَتَيْنِ أُخِذَ مِنْ قَوْلِهِ قَبْلَهُ: لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ، كَمَا تَقَدَّمَ وَإِذَنْ قَوْلُهُ: فَوْقَ اثْنَتَيْنِ تَنْصِيصٌ عَلَى حُكْمِ الثَّلَاثِ فَصَاعِدًا كَمَا تَقَدَّمَ.
Birincisi: Zikrettiğimiz üzere iki kızın hükmü, daha önce geçen { لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ } “Erkeğe iki dişinin payı kadar” kavlinden alınmıştır. Dolayısıyla { فَوْقَ اثْنَتَيْنِ } “İkiden fazla” kavli, daha önce geçtiği gibi üç ve daha fazlasının hükmünün açıkça belirtilmesidir.
1608. Metin
الثَّانِي: أَنَّ لَفْظَةَ فَوْقَ ذُكِرَتْ ; لِإِفَادَةِ أَنَّ الْبَنَاتِ لَا يَزِدْنَ عَلَى الثُّلُثَيْنِ وَلَوْ بَلَغَ عَدَدُهُنَّ مَا بَلَغَ.
İkincisi: «Fevka» (üzerinde/fazla) lafzı; kız çocuklarının sayıları neye ulaşırsa ulaşsın üçte ikiden fazlasını alamayacaklarını bildirmek için zikredilmiştir.
1609. Metin
وَأَمَّا ادِّعَاءُ أَنَّ لَفْظَةَ فَوْقَ زَائِدَةٌ وَادِّعَاءُ أَنَّ فَوْقَ اثْنَتَيْنِ مَعْنَاهُ اثْنَتَانِ فَمَا فَوْقَهُمَا فَكُلُّهُ ظَاهِرُ السُّقُوطِ كَمَا تَرَى، وَالْقُرْآنُ يُنَزَّهُ عَنْ مِثْلِهِ وَإِنْ قَالَ بِهِ جَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ.
«Fevka» lafzının zait olduğu iddiası ile «ikiden fazla» ifadesinin «iki ve daha yukarısı» anlamına geldiği iddiasına gelince; gördüğün gibi bunların hepsi apaçık tutarsızdır. İlim ehlinden bir topluluk bunu söylemiş olsa bile Kur'an böyle şeylerden tenzih edilir.
1610. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَإِنْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ الْمُرَادُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ بِالْإِخْوَةِ الَّذِينَ يَأْخُذُ الْمُنْفَرِدُ مِنْهُمُ السُّدُسَ وَعِنْدَ التَّعَدُّدِ يَشْتَرِكُونَ فِي الثُّلُثِ ذَكَرُهُمْ وَأُنْثَاهُمْ، سَوَاءٌ أُخُوَّةَ الْأُمِّ بِدَلِيلِ بَيَانِهِ تَعَالَى أَنَّ الْإِخْوَةَ مِنَ الْأَبِ أَشِقَّاءُ أَوْ لَا، يَرِثُ الْوَاحِدُ مِنْهُمْ كُلَّ الْمَالِ، وَعِنْدَ اجْتِمَاعِهِمْ يَرْثُونَ الْمَالَ كُلَّهُ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ.
Yüce Allah'ın: { وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَإِنْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ } “Eğer miras bırakan bir erkek veya kadının kelâle olarak mirası kalır da bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar” kavlinde, tek başına olduğunda altıda bir alan, birden fazla olduklarında ise erkeği ve dişisi eşit olarak üçte bire ortak olan kardeşlerden kastedilen anne bir kardeşlerdir. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın öz olsun ya da olmasın baba bir kardeşlerin tek başına kaldığında malın tamamını miras alacağını, bir arada bulunduklarında ise erkeğe iki dişinin payı kadar olmak üzere malın tamamını miras alacaklarını beyan etmiş olmasıdır.
1611. Metin
وَقَالَ فِي الْمُنْفَرِدِ مِنْهُمْ وَهُوَ يَرِثُهَا إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌ، وَقَالَ فِي جَمَاعَتِهِمْ: وَإِنْ كَانُوا إِخْوَةً رِجَالًا وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ. وَقَدْ أَجْمَعَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ هَؤُلَاءِ الْإِخْوَةَ مِنَ الْأَبِ، كَانُوا أَشِقَّاءَ أَوْ لِأَبٍ. كَمَا أَجْمَعُوا أَنَّ قَوْلَهُ: وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً الْآيَةَ، أَنَّهَا فِي إِخْوَةِ الْأُمِّ، وَقَرَأَ سَعْدُ بْنُ أَبِي وَقَّاصٍ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ مِنْ أُمٍّ. وَالتَّحْقِيقُ أَنَّ الْمُرَادَ بِالْكَلَالَةِ عَدَمُ الْأُصُولِ وَالْفُرُوعِ، كَمَا قَالَ النَّاظِمُ: [الرَّجَزِ]
[Allah Teâlâ] onlardan tek olan hakkında: { وَهُوَ يَرِثُهَا إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهَا وَلَدٌ } “Eğer kadının çocuğu yoksa o [erkek kardeş] ona mirasçı olur” buyurmuş; toplu halde olanları hakkında ise: { وَإِنْ كَانُوا إِخْوَةً رِجَالًا وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ } “Eğer kardeşler erkekli ve kadınlı iseler, erkeğe iki dişinin payı kadar verilir” buyurmuştur. Âlimler, bu kardeşlerin öz olsun ya da sadece baba bir olsun baba cihetinden gelen kardeşler olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Nitekim { وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلَالَةً } “Eğer miras bırakan bir erkek kelâle olarak mirası kalırsa...” ayetinin de anne bir kardeşler hakkında olduğunda icmâ etmişlerdir. Sa'd b. Ebî Vakkâs bu kısmı: { وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ مِنْ أُمٍّ } “Ve onun anne bir erkek veya kız kardeşi bulunursa” şeklinde okumuştur. Tahkik [ve doğru] olan, kelâle ile kastedilenin asıl (anne-baba vb.) ve fürûun (çocuklar vb.) bulunmaması halidir. Nitekim şair şöyle demiştir: [Recez]
1612. Metin
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْكَلَالَةِ ... هِيَ انْقِطَاعُ النَّسْلِ لَا مَحَالَةَ
Sana kelâleden sorarlar... O, muhakkak ki neslin kesilmesidir,
1613. Metin
لَا وَالِدَ يَبْقَى وَلَا مَوْلُودَ ... فَانْقَطَعَ الْأَبْنَاءُ وَالْجُدُودُ
Ne bir baba kalır geride ne de bir evlat... Böylece çocuklar ve dedeler kesilip gitmiştir.
1614. Metin
وَهَذَا قَوْلُ أَبِي بَكْرٍ الصَّدِيقِ ﵁ وَأَكْثَرِ الصَّحَابَةِ وَهُوَ الْحَقُّ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى. وَاعْلَمْ أَنَّ الْكَلَالَةَ تُطْلَقُ عَلَى الْقَرَابَةِ مِنْ غَيْرِ جِهَةِ الْوَلَدِ وَالْوَالِدِ، وَعَلَى الْمَيِّتِ الَّذِي لَمْ يُخْلِفْ وَالِدًا وَلَا وَلَدًا، وَعَلَى الْوَارِثِ الَّذِي لَيْسَ بِوَالِدٍ وَلَا وَلَدٍ، وَعَلَى الْمَالِ الْمَوْرُوثِ عَمَّنْ لَيْسَ بِوَالِدٍ وَلَا وَلَدٍ ; إِلَّا أَنَّهُ اسْتِعْمَالٌ غَيْرُ شَائِعٍ وَاخْتُلِفَ فِي اشْتِقَاقِ الْكَلَالَةِ.
Bu, Ebû Bekir es-Sıddîk'ın radıyallâhu anh ve sahabenin çoğunun görüşüdür; inşâallahu teâlâ hak olan da budur. Bil ki kelâle: Çocuk ve baba ciheti dışındaki akrabalığa, geride ne baba ne de çocuk bırakmayan ölüye, baba ve çocuk olmayan vârise ve baba ile çocuğu bulunmayan kimseden kalan miras malına ıtlak olunur; ancak bu sonuncusu yaygın olmayan bir kullanımdır. Kelâle kelimesinin türeyişi (iştikakı) konusunda ihtilaf edilmiştir.
1615. Metin
وَاخْتَارَ كَثِيرٌ مِنَ الْعُلَمَاءِ أَنَّ أَصْلَهَا مَنْ تَكَلَّلَهُ إِذَا أَحَاطَ بِهِ وَمِنْهُ الْإِكْلِيلُ لِإِحَاطَتِهِ بِالرَّأْسِ، وَالْكُلُّ لِإِحَاطَتِهِ
Âlimlerin çoğu, bu kelimenin aslının «bir şeyi kuşattı» anlamındaki tekellelehu (تَكَلَّلَهُ) kökünden geldiğini tercih etmişlerdir. Başı çevrelediği için taca «iklîl» (إِكْلِيل) denilmesi ve sayıyı
1616. Metin
بِالْرَأْسِ، وَالْكُلُّ لِإِحَاطَتِهِ بِالْعَدَدِ ; لِأَنَّ الْوَرَثَةَ فِيهَا مُحِيطَةٌ بِالْمَيِّتِ مِنْ جَوَانِبِهِ لَا مِنْ أَصْلِهِ وَلَا فَرْعِهِ.
kuşattığı için «küll» (كُلّ) denilmesi bundandır. Çünkü bu durumda vârisler ölüyü aslı veya fürûu cihetinden değil, yan taraflarından kuşatmaktadır.
1617. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: أَصْلُهَا مِنَ الْكَلَالِ بِمَعْنَى الْإِعْيَاءِ ; لِأَنَّ الْكَلَالَةَ أَضْعَفُ مِنْ قَرَابَةِ الْآبَاءِ وَالْأَبْنَاءِ.
Bazı âlimler ise: "Kelimenin aslı yorgunluk/zaaf manasındaki kelâl (الْكَلَال) kökündendir; zira kelâle akrabalığı, babaların ve evlatların akrabalığından daha zayıftır" demişlerdir.
1618. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: أَصْلُهَا مِنَ الْكُلِّ بِمَعْنَى الظَّهْرِ وَعَلَيْهِ فَهِيَ مَا تَرَكَهُ الْمَيِّتُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ، وَاخْتُلِفَ فِي إِعْرَابِ قَوْلِهِ كَلَالَةً. فَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: هِيَ حَالٌ مِنْ نَائِبِ فَاعِلِ يُورَثُ عَلَى حَذْفِ مُضَافٍ، أَيْ: يُورَثُ فِي حَالِ كَوْنِهِ ذَا كَلَالَةٍ أَيْ قَرَابَةِ غَيْرِ الْآبَاءِ وَالْأَبْنَاءِ، وَاخْتَارَهُ الزَّجَّاجُ وَهُوَ الْأَظْهَرُ، وَقِيلَ: هِيَ مَفْعُولٌ لَهُ، أَيْ: يُورَثُ لِأَجْلِ الْكَلَالَةِ أَيِ الْقَرَابَةِ، وَقِيلَ: هِيَ خَبَرُ كَانَ، وَيُورَثُ صِفَةٌ لِرَجُلٍ، أَيْ: كَانَ رَجُلٌ مَوْرُوثٌ ذَا كَلَالَةٍ لَيْسَ بِوَالِدٍ وَلَا وَلَدٍ، وَقِيلَ غَيْرُ ذَلِكَ، وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Bazı âlimler de: "Aslı sırt manasındaki küll (الْكُلّ) kelimesindendir; buna göre o, ölünün arkasında (sırtının gerisinde) bıraktığı şeydir" demişlerdir. { كَلَالَةً } lafzının irabı konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazı âlimler: "O, muzafın hazfi takdiriyle 'yûrasü' fiilinin nâib-i fâilinden hâldir; yani baba ve çocuk dışındaki akrabalık sahibi (zâ kelâle) olduğu halde mirası kalır" demişlerdir. Zeccâc bunu tercih etmiştir ve en zahir olan da budur. "Mef'ûlün leh'tir; yani kelâle (akrabalık) sebebiyle mirasçı olunur" da denilmiştir. "Kâne'nin haberidir, 'yûrasü' ise 'racül' kelimesinin sıfatıdır; yani mirası kalan bir adam, geride baba ve evlat bırakmayan bir kelâle sahibi olmuştur" da denilmiştir. Başka açıklamalar da yapılmıştır. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir.
1619. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَإِنْ شَهِدُوا فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلًا لَمْ يُبَيِّنْ هُنَا هَلْ جَعَلَ لَهُنَّ سَبِيلًا أَوْ لَا؟ وَلَكِنَّهُ بَيَّنَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ أَنَّهُ جَعَلَ لَهُنَّ السَّبِيلَ بِالْحَدِّ كَقَوْلِهِ فِي الْبِكْرِ: الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا الْآيَةَ [٢٤ \ ٢] ،، وَقَوْلِهِ فِي الثَّيِّبِ: (الشَّيْخُ وَالشَّيْخَةُ إِذَا زَنَيَا فَارْجُمُوهُمَا الْبَتَّةَ نَكَالًا مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ) ; لِأَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ بَاقِيَةُ الْحُكْمِ كَمَا صَحَّ عَنْ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ ﵁ وَأَرْضَاهُ وَإِنْ كَانَتْ مَنْسُوخَةَ التِّلَاوَةِ.
Allah Teâlâ'nın: { فَإِنْ شَهِدُوا فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلًا } “Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye veya Allah kendilerine bir yol açıncaya kadar onları evlerde tutun” kavlinde, onlara bir yol açıp açmadığı burada beyan edilmemiştir. Fakat başka yerlerde onlara had cezası ile bir yol açtığını beyan etmiştir. Nitekim bekâr hakkında: { الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا } “Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun...” [Nûr 24/2] buyurmuş; evli (seyyib) hakkında ise: (الشَّيْخُ وَالشَّيْخَةُ إِذَا زَنَيَا فَارْجُمُوهُمَا الْبَتَّةَ نَكَالًا مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ) "Yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ettiklerinde, Allah'tan bir ibret cezası olarak onları kesinlikle recmedin. Allah Azîzdir, Hakîmdir" buyurmuştur. Çünkü Müminlerin Emîri Ömer b. el-Hattâb'dan radıyallâhu anh sahih olarak rivayet edildiği üzere tilaveti mensuh olsa bile bu ayetin hükmü bakidir.
1620. Metin
وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄ أَنَّ حُكْمَ الرَّجْمِ مَأْخُوذٌ أَيْضًا مِنْ آيَةٍ أُخْرَى مُحْكَمَةٍ غَيْرِ مَنْسُوخَةِ التِّلَاوَةِ، وَهِيَ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَى كِتَابِ اللَّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ، فَإِنَّهَا نَزَلَتْ فِي الْيَهُودِيِّ وَالْيَهُودِيَّةِ اللَّذَيْنِ زَنَيَا وَهُمَا مُحْصَنَانِ وَرَجَمَهُمَا النَّبِيُّ ﷺ فَذَمُّهُ تَعَالَى فِي هَذَا الْكِتَابِ لِلْمُعْرِضِ عَمَّا فِي التَّوْرَاةِ مِنْ رَجْمِ الزَّانِي الْمُحْصِنِ، دَلِيلٌ قُرْآنِيٌّ وَاضِحٌ عَلَى بَقَاءِ حُكْمِ الرَّجْمِ، وَيُوَضِّحُ مَا ذَكَرْنَا مِنْ أَنَّهُ تَعَالَى جَعَلَ لَهُنَّ السَّبِيلَ بِالْحَدِّ، قَوْلُهُ ﷺ فِي الصَّحِيحِ: «خُذُوا عَنِّي، قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلًا» الْحَدِيثَ.
İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ recm hükmünün tilaveti mensuh olmayan muhkem başka bir ayetten de çıkarıldığı rivayet edilmiştir ki o da Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَى كِتَابِ اللَّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ } “Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında hükmetmesi için Allah'ın Kitabı'na çağrılıyorlar da sonra onlardan bir fırka yüz çevirerek dönüp gidiyor.” Zira bu ayet, evli oldukları halde zina eden ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerini recmettiği iki Yahudi hakkında inmiştir. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın bu Kitap'ta (Kur'an'da), Tevrat'ta yer alan muhsan (evli) zâninin recmedilmesi hükmünden yüz çevirenleri yermesi; recm hükmünün baki olduğuna dair açık bir Kur'anî delildir. Allah Teâlâ'nın onlara had cezası ile bir yol açtığına dair zikrettiğimiz hususu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Sahîh'teki şu hadisi de açıklamaktadır: «Benden [hükmü] alın; muhakkak ki Allah onlar için bir yol kıldı...»
1621. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ الْآيَةَ نَهَى اللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ عَنْ نِكَاحِ الْمَرْأَةِ الَّتِي نَكَحَهَا الْأَبُ، وَلَمْ يُبَيِّنْ مَا الْمُرَادُ بِنِكَاحِ الْأَبِ
Yüce Allah'ın: { وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ } “Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin...” kavli. Allah Teâlâ bu kerim ayette babanın nikâhladığı kadınla evlenmeyi yasaklamış; fakat babanın nikâhlamasından muradın ne olduğunu beyan etmemiştir:
1622. Metin
هَلْ هُوَ الْعَقْدُ أَوِ الْوَطْءُ؟ وَلَكِنَّهُ بَيَّنَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ اسْمَ النِّكَاحِ يُطْلَقُ عَلَى الْعَقْدِ وَحْدَهُ، وَإِنْ لَمْ يَحْصُلْ مَسِيسٌ وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ [٣٣ \ ٤٩] ، فَصَرَّحَ بِأَنَّهُ نِكَاحٌ وَأَنَّهُ لَا مَسِيسَ فِيهِ.
Acaba bu [nikâh], akit midir yoksa cinsel ilişki (vatıy) midir? Fakat başka bir yerde nikâh isminin, temas (ilişki) gerçekleşmese bile tek başına akit için de kullanıldığını beyan etmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ } “Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da sonra kendilerine dokunmadan boşadığınız zaman...” [Ahzâb 33/49]. Böylece onun bir nikâh olduğunu ve içinde temas bulunmadığını açıkça ifade etmiştir.
1623. Metin
وَقَدْ أَجْمَعَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ مَنْ عَقَدَ عَلَيْهَا الْأَبُ حَرُمَتْ عَلَى ابْنِهِ، وَإِنْ لَمْ يَمَسَّهَا الْأَبُ، وَكَذَلِكَ عَقْدُ الِابْنِ مُحَرَّمٌ عَلَى الْأَبِ إِجْمَاعًا، وَإِنْ لَمْ يَمَسَّهَا وَقَدْ أَطْلَقَ تَعَالَى النِّكَاحَ فِي آيَةٍ أُخْرَى مُرِيدًا بِهِ الْجِمَاعَ بَعْدَ الْعَقْدِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: فَإِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتَّى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ [٢ \ ٢٣٠] ; لِأَنَّ الْمُرَادَ بِالنِّكَاحِ هُنَا لَيْسَ مُجَرَّدَ الْعَقْدِ، بَلْ لَا بُدَّ مَعَهُ مِنَ الْوَطْءِ، كَمَا قَالَ ﷺ لِامْرَأَةِ رِفَاعَةَ الْقُرَظِيِّ: «لَا، حَتَّى تَذُوقِي عُسَيْلَتَهُ وَيَذُوقَ عُسَيْلَتَكِ» يَعْنِي الْجِمَاعَ وَلَا عِبْرَةَ بِمَا يُرْوَى مِنَ الْمُخَالَفَةِ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ ; لِوُضُوحِ النَّصِّ الصَّرِيحِ الصَّحِيحِ فِي عَيْنِ الْمَسْأَلَةِ.
Âlimler, babanın nikâh akdi yaptığı bir kadının, baba ona dokunmamış (ilişkiye girmemiş) olsa bile oğluna haram olacağı hususunda icmâ etmişlerdir. Aynı şekilde oğlun akit yaptığı kadın da, oğul ona dokunmamış olsa bile babaya icmâen haramdır. Yüce Allah başka bir ayette ise akitten sonraki cinsel birleşmeyi kastederek nikâh kelimesini kullanmıştır; nitekim şöyle buyurmuştur: { فَإِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتَّى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ } “Eğer onu [üçüncü defa] boşarsa, bundan sonra başka bir kocaya nikâhlanmadıkça ona helal olmaz” [Bakara 2/230]. Zira buradaki nikâhtan murat sırf akit değildir; bilakis onunla birlikte cinsel birleşme de şarttır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Rifâa el-Kurazî'nin [boşadığı] hanımına: «Hayır; sen onun balcığından tatmadıkça, o da senin balcığından tatmadıkça [olmaz]» buyurmuştur ki bununla cinsel ilişkiyi kastetmiştir. Bu meseleye dair sarih ve sahih nassın açıklığı karşısında Saîd b. el-Müseyyeb'den rivayet edilen aykırı görüşün bir kıymeti yoktur.
1624. Metin
وَمِنْ هُنَا قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: لَفْظُ النِّكَاحِ مُشْتَرَكٌ بَيْنَ الْعَقْدِ وَالْجِمَاعِ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ حَقِيقَةٌ فِي الْجِمَاعِ مَجَازٌ فِي الْعَقْدِ ; لِأَنَّهُ سَبَبُهُ وَقَالَ بَعْضُهُمْ بِالْعَكْسِ.
Bundan dolayı bazı âlimler: "Nikâh lafzı akit ile cinsel ilişki (cimâ) arasında müşterek [anlamlı] bir lafızdır" demişlerdir. Bazıları: "O, cimâ hakkında hakikat, akit hakkında ise mecazdır; zira akit cimânın sebebidir" demiştir. Bazıları ise bunun tam aksini söylemiştir.
1625. Metin
تَنْبِيهٌ
Uyarı
1626. Metin
قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: إِنَّ لَفْظَةَ مَا مِنْ قَوْلِهِ: وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ [٤ \ ٢٢] ، مَصْدَرِيَّةٌ وَعَلَيْهِ فَقَوْلُهُ مِنَ النِّسَاءِ مُتَعَلِّقٌ بِقَوْلِهِ: تَنْكِحُوا لَا بِقَوْلِهِ نَكَحَ، وَتَقْرِيرُ الْمَعْنَى عَلَى هَذَا الْقَوْلِ وَلَا تَنْكِحُوا مِنَ النِّسَاءِ نِكَاحَ آبَائِكُمْ، أَيْ: لَا تَفْعَلُوا مَا كَانَ يَفْعَلُهُ آبَاؤُكُمْ مِنَ النِّكَاحِ الْفَاسِدِ، وَهَذَا الْقَوْلُ هُوَ اخْتِيَارُ ابْنِ جَرِيرٍ، وَالَّذِي يَظْهَرُ وَجَزَمَ بِهِ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الْمُحَقِّقِينَ أَنَّ مَا مَوْصُولَةٌ وَاقِعَةٌ عَلَى النِّسَاءِ الَّتِي نَكَحَهَا الْآبَاءُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ [٤ \ ٣] ، وَقَدْ قَدَّمْنَا وَجْهَ ذَلِكَ ; لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَنْكِحُونَ نِسَاءَ آبَائِهِمْ كَمَا يَدُلُّ لَهُ سَبَبُ النُّزُولِ، فَقَدْ نَقَلَ ابْنُ كَثِيرٍ عَنْ أَبِي حَاتِمٍ أَنَّ سَبَبَ نُزُولِهَا أَنَّهُ لَمَّا تُوُفِّيَ أَبُو قَيْسِ بْنُ الْأَسْلَتِ خَطَبَ ابْنُهُ امْرَأَتَهُ، فَاسْتَأْذَنَتْ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فِي ذَلِكَ فَقَالَ: «ارْجِعِي إِلَى بَيْتِكِ» ، فَنَزَلَتْ: وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ الْآيَةَ.
Bazı âlimler şöyle demiştir: { وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ } “Babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın” [Nisâ 4/22] kavlindeki «mâ» (مَا) edatı masdariyyedir. Buna göre { مِنَ النِّسَاءِ } lafzı «nekeha» fiiline değil «tenkihû» fiiline müteallıktır. Bu kavle göre mananın takriri: «Kadınlardan, babalarınızın nikâhı gibi nikâh kıymayın» yani: «Babalarınızın yaptığı fasit nikâh gibi yapmayın» şeklinde olur. Bu görüş İbn Cerîr'in tercihidir. Fakat zahir olan ve muhakkik âlimlerden birden fazlasının kesin olarak benimsediği görüş; { فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ } “Kadınlardan size helal olanları nikâhlayın” [Nisâ 4/3] kavlinde olduğu gibi «mâ» edatının babaların nikâhladığı kadınlara râci olan bir ism-i mevsul olduğudur. Bunun izahını daha önce yapmıştık; zira onlar nüzul sebebinin de delalet ettiği üzere babalarının kadınlarını nikâhlıyorlardı. Nitekim İbn Kesîr'in Ebû Hâtim'den naklettiğine göre ayetin nüzul sebebi şudur: Ebû Kays b. el-Eslet vefat edince oğlu onun hanımına talip oldu. Kadın bu durumu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e sorup izin isteyince, Allah Resûlü: «Evine dön» buyurdu; bunun üzerine: { وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ آبَاؤُكُمْ } “Babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin...” ayeti indi.
1627. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: نِكَاحُ زَوْجَاتِ الْآبَاءِ كَانَ مَعْرُوفًا عِنْدَ الْعَرَبِ، وَمِمَّنْ فَعَلَ ذَلِكَ أَبُو قَيْسِ بْنُ الْأَسْلَتِ الْمَذْكُورُ، فَقَدْ تَزَوَّجَ أَمَّ عُبَيْدِ اللَّهِ وَكَانَتْ تَحْتَ الْأَسْلَتِ أَبِيهِ،
Bu eseri kaleme alan [Şankîtî] -Allah onu affetsin- şöyle der: Babaların eşleriyle evlenmek Araplar arasında bilinen bir âdetti. Bunu yapanlardan biri de zikredilen Ebû Kays b. el-Eslet'tir; nitekim o, babası el-Eslet'in nikâhı altında bulunan Ümmü Ubeydillâh ile evlenmişti.
1628. Metin
وَتَزَوَّجَ الْأَسْوَدُ بْنُ خَلَفٍ ابْنَةَ أَبِي طَلْحَةَ بْنِ عَبْدِ الْعُزَّى بْنِ عُثْمَانَ بْنِ عَبْدِ الدَّارِ وَكَانَتْ تَحْتَ أَبِيهِ خَلَفٍ، وَتَزَوَّجَ صَفْوَانُ بْنُ أُمَيَّةَ فَاخِتَةَ ابْنَةَ الْأَسْوَدِ بْنِ الْمُطَّلِبِ بْنِ أَسَدٍ، وَكَانَتْ تَحْتَ أَبِيهِ أُمَيَّةَ، كَمَا نَقَلَهُ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عِكْرِمَةَ قَائِلًا: إِنَّهُ سَبَبُ نُزُولِ الْآيَةِ، وَتَزَوَّجَ عَمْرُو بْنُ أُمَيَّةَ زَوْجَةَ أَبِيهِ بَعْدَهُ، فَوَلَدَتْ لَهُ مُسَافِرًا وَأَبَا مُعَيْطٍ، وَكَانَ لَهَا مِنْ أُمَيَّةَ أَبُو الْعِيصِ وَغَيْرُهُ، فَكَانُوا إِخْوَةَ مُسَافِرٍ وَأَبِي مُعَيْطٍ وَأَعْمَامِهِمَا، وَتَزَوَّجَ مَنْظُورُ بْنُ زَبَّانِ بْنِ سَيَّارٍ الْفَزَارِيُّ زَوْجَةَ أَبِيهِ مُلَيْكَةَ بِنْتِ خَارِجَةَ، كَمَا نَقَلَهُ الْقُرْطُبِيُّ وَغَيْرُهُ، وَمُلَيْكَةُ هَذِهِ هِيَ الَّتِي قَالَ فِيهَا مَنْظُورٌ الْمَذْكُورُ بَعْدَ أَنْ فَسَخَ نِكَاحَهَا مِنْهُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ ﵁:
Esved b. Halef, babası Halef'in nikâhı altında bulunan Ebû Talha b. Abdiluzzâ b. Osmân b. Abdiddâr'ın kızıyla evlenmişti. Safvân b. Ümeyye, babası Ümeyye'nin nikâhı altında bulunan Fâhite bint el-Esved b. el-Muttalib b. Esed ile evlenmişti; nitekim İbn Cerîr bunu İkrime'den naklederek ayetin iniş sebebi olduğunu söylemiştir. Amr b. Ümeyye, babasından sonra onun eşiyle evlenmiş, o da ona Müsâfir ve Ebû Muayt'ı doğurmuştur; oysa bu kadının Ümeyye'den Ebü'l-Îs ve başkaları dünyaya gelmişti; dolayısıyla onlar Müsâfir ile Ebû Muayt'ın hem kardeşleri hem de amcaları olmuşlardı. Manzûr b. Zebbân b. Seyyâr el-Fezârî de babasının eşi Müleyke bint Hârice ile evlenmişti; nitekim Kurtubî ve başkaları bunu nakletmiştir. İşte bu Müleyke, Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh nikâhlarını feshettikten sonra adı geçen Manzûr'un hakkında şu şiiri söylediği kadındır:
1629. Metin
[الطَّوِيلِ]
[Tavîl]
1630. Metin
أَلَّا لَا أُبَالِي الْيَوْمَ مَا فَعَلَ الدَّهْرُ ... إِذَا مُنِعَتْ مِنِّي مُلَيْكَةُ وَالْخَمْرُ
Artık bugün zaman ne yaparsa yapsın aldırmam... Müleyke ve şarap benden menedildikten sonra.
1631. Metin
فَإِنْ تَكُ قَدْ أَمْسَتْ بَعِيدًا مَزَارُهَا ... فَحَيِّ ابْنَةَ الْمُرِّيِّ مَا طَلَعَ الْفَجْرُ
Şayet onun ziyaret yeri artık uzaklaşmışsa... Fecir doğdukça Mürrî'nin kızını selamla!
1632. Metin
وَأَشَارَ إِلَى تَزْوِيجِ مَنْظُورٍ هَذَا زَوْجَةَ أَبِيهِ نَاظِمُ عَمُودِ النَّسَبِ بِقَوْلِهِ فِي ذِكْرِ مَشَاهِيرِ فَزَارَةَ:
Amûdü'n-Neseb şairi, Fezâre kabilesinin meşhurlarını zikrederken Manzûr'un babasının karısıyla evlenmesine şöyle işaret etmiştir:
1633. Metin
[الرَّجَزِ]
[Recez]
1634. Metin
مَنْظُورٌ النَّاكِحُ مَقْتًا وَحَلَفَ ... خَمْسِينَ مَا لَهُ عَلَى مَنْعٍ وَقَفَ
Manzûr mekt (nefret edilen nikâhı) kıyandır; ve yemin etmiştir... Yasaklandığından haberdar olmadığına dair elli defa.
1635. Metin
وَقَوْلُهُ: وَحَلَفَ إِلَخْ.
Şairin: «Ve yemin etmiştir... ilâ âhir» sözüne gelince;
1636. Metin
قَالَ شَارِحُهُ: إِنَّ مَعْنَاهُ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ حَلَّفَهُ خَمْسِينَ يَمِينًا بَعْدَ الْعَصْرِ فِي الْمَسْجِدِ أَنَّهُ لَمْ يَبْلُغْهُ نَسْخُ مَا كَانَ عَلَيْهِ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ مِنْ نِكَاحِ أَزْوَاجِ الْآبَاءِ، وَذَكَرُ السُّهَيْلِيُّ وَغَيْرُهُ أَنَّ كِنَانَةَ بْنَ خُزَيْمَةَ تَزَوَّجَ زَوْجَةَ أَبِيهِ خُزَيْمَةَ فَوَلَدَتْ لَهُ النَّضْرَ بْنَ كِنَانَةَ، قَالَ: وَقَدْ قَالَ ﷺ: «وُلِدْتُ مِنْ نِكَاحٍ لَا مِنْ سِفَاحٍ» فَدَلَّ عَلَى أَنَّ ذَلِكَ كَانَ سَائِغًا لَهُمْ.
Şarihi şöyle demiştir: Bunun manası şudur: Ömer b. el-Hattâb, Câhiliye ehlinin âdeti olan baba zevceleriyle nikâhlanmanın nesh edildiği hükmünün kendisine ulaşmadığına dair mescitte ikindiden sonra ona elli defa yemin ettirmiştir. Süheylî ve başkaları, Kinâne b. Huzeyme'nin babası Huzeyme'nin eşiyle evlendiğini ve kadının ona Nadr b. Kinâne'yi doğurduğunu zikretmişlerdir. Süheylî der ki: Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Ben zinadan değil nikâhtan doğdum» buyurmuştur. Bu da o durumun onlar için [kendi şeriatlerinde/dönemlerinde] caiz olduğuna delalet etmiştir.
1637. Metin
قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ وَفِيمَا نَقَلَهُ السُّهَيْلِيُّ مِنْ قِصَّةِ كِنَانَةَ نَظَرٌ، وَأَشَارَ إِلَى تَضْعِيفِ مَا ذَكَرَهُ السُّهَيْلِيُّ نَاظِمُ عَمُودِ النَّسَبِ بِقَوْلِهِ:
İbn Kesîr: "Süheylî'nin Kinâne kıssasından naklettiği hususta tutarsızlık vardır" demiştir. Amûdü'n-Neseb şairi de Süheylî'nin zikrettiği bu hususun zayıflığına şu sözleriyle işaret etmiştir:
1638. Metin
[الرَّجَزِ]
[Recez]
1639. Metin
وَهِنْدُ بِنْتُ مُرٍّ أَمُّ حَارِثَةَ ... شَخِيصَةٌ وَأُمُّ عَنْزٍ ثَالِثَةْ
Mürr'ün kızı Hind Hârise'nin annesidir... Şahîsa ve üçüncüsü Ümmü Anz'dır.
1640. Metin
بَرَّةُ أُخْتُهَا عَلَيْهَا خَلَفَا ... كِنَانَةَ خُزَيْمَةَ وَضِعْفَا
Kız kardeşi Berre'ye sonra vâris oldu... Kinâne, babası Huzeyme'den sonra; ancak [bu rivayet] zayıftır.
1641. Metin
أُخْتُهُمَا عَاتِكَةُ وَنَسْلُهَا ... عُذْرَةُ الَّتِي الْهَوَى يَقْتُلُهَا
Onların kız kardeşleri Âtike'dir ve nesli de... Aşkın kendilerini helak ettiği Uzre [kabilesi]dir.