21990. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
21991. Metin
سُورَةُ الزُّخْرُفِ قَوْلُهُ - تَعَالَى -: حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا.
Zuhruf Suresi. Yüce Allah'ın şu buyruğu: { حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا } “Hâ-Mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, biz onu akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an kıldık.”
21992. Metin
قَدْ قَدَّمَنَا الْكَلَامَ عَلَى الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي أَوَائِلِ السُّوَرِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ «هُودٍ» .
Surelerin başlarındaki hurûf-ı mukattaaya dair açıklamayı daha önce Hûd Suresi'nin başında sunmuştuk.
21993. Metin
وَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا قَدْ قَدَّمَنَا الْكَلَامَ عَلَيْهِ فِي سُورَةِ «الشُّعَرَاءِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ [٢٦ \ ١٩٤ - ١٩٥] . وَفِي سُورَةِ «الزُّمَرِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: قُرْءَانًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ الْآيَةَ [٣٩ \ ٢٨] .
Yüce Allah'ın: { إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا } “Şüphesiz biz onu Arapça bir Kur'an kıldık” buyruğuna dair açıklamayı daha önce Şuarâ Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ } “Uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile” [26/194-195] buyruğu açıklanırken ve Zümer Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { قُرْءَانًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ } “Hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur'an olarak” [39/28] ayeti açıklanırken sunmuştuk.
21994. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ } “Biz onlardan daha zorlu olanları da helâk ettik. Öncekilerin misali geçti.”
21995. Metin
الضَّمِيرُ فِي قَوْلِهِ: (مِنْهُمْ) عَائِدٌ إِلَى الْقَوْمِ الْمُسْرِفِينَ، الْمُخَاطَبِينَ بِقَوْلِهِ:: أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ [٤٣ \ ٥] . وَفِيهِ مَا يُسَمِّيهِ عُلَمَاءُ الْبَلَاغَةِ بِالِالْتِفَاتِ مِنَ الْخِطَابِ إِلَى الْغَيْبَةِ.
{ مِنْهُمْ } “onlardan” buyruğundaki zamir, { أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ } “Siz haddi aşan bir kavimsiniz diye o Zikir'i (Kur'an'ı) sizden büsbütün uzaklaştırıp bir yana mı bırakalım?” [43/5] buyruğuyla kendilerine hitap edilen haddi aşmış kavme râcidir. Burada belağat âlimlerinin hitaptan gaybete iltifat olarak isimlendirdikleri sanat bulunmaktadır.
21996. Metin
وَقَوْلُهُ: أَشَدَّ مِنْهُمْ مَفْعُولٌ بِهِ لِـ (أَهْلَكَنَا) ، وَأَصْلُهُ نَعْتٌ لِمَحْذُوفٍ، وَالتَّقْدِيرُ فَأَهْلَكْنَا قَوْمًا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا، عَلَى حَدِّ قَوْلِهِ فِي الْخُلَاصَةِ:
{ أَشَدَّ مِنْهُمْ } “onlardan daha zorlu” ifadesi { أَهْلَكْنَا } “helâk ettik” fiilinin mef'ûlü bihidir (nesnesidir). Aslı ise hazfedilmiş bir ismin sıfatıdır; takdiri de { فَأَهْلَكْنَا قَوْمًا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا } “Biz onlardan yakalayışça/güççe daha zorlu olan bir topluluğu helâk ettik” şeklindedir. Nitekim el-Hulâsa'da (İbn Mâlik'in Elfiyye'sinde) şöyle denilmektedir:
21997. Metin
وَمَا مِنَ الْمَنْعُوتِ وَالنَّعْتِ عُقِلْ ... يَجُوزُ حَذْفُهُ وَفِي النَّعْتِ يَقِلْ
“Mevsûftan ve sıfattan bilinen şeyin / Hazfedilmesi caizdir; fakat sıfatın [hazfi] azdır.”
21998. Metin
وَقَوْلُهُ: (بَطْشًا) تَمْيِيزٌ مُحَوَّلٌ مِنَ الْفَاعِلِ عَلَى حَدِّ قَوْلِهِ فِي الْخُلَاصَةِ: وَالْفَاعِلُ الْمَعْنَى انْصَبَنْ بِأَفْعَلَا مُفَضِّلًا كَأَنْتَ أَعَلَا مَنْزِلَا
{ بَطْشًا } “yakalayışça/güç bakımından” kelimesi fâilden dönüştürülmüş bir temyizdir. Nitekim el-Hulâsa'da şöyle denilmiştir: “Mana bakımından fâil olan kelimeyi, üstünlük bildiren 'ef'ale' kalıbıyla nasb et; nitekim 'Sen mertebece en yücesin' dersin.”
21999. Metin
وَالْبَطْشُ: أَصْلُهُ الْأَخْذُ بِعُنْفٍ وَشِدَّةٍ.
el-Batş (الْبَطْشُ) kelimesinin asıl anlamı, şiddet ve zorbalıkla yakalamaktır.
22000. Metin
وَالْمَعْنَى: فَأَهْلَكْنَا قَوْمًا أَشَدَّ بَطْشًا مِنْ كُفَّارِ مَكَّةَ الَّذِينَ كَذَّبُوا نَبِيَّنَا بِسَبَبِ تَكْذِيبِهِمْ رُسُلَهُمْ، فَلْيَحْذَرِ الْكُفَّارُ الَّذِينَ كَذَّبُوكَ أَنْ نُهْلِكَهُمْ بِسَبَبِ ذَلِكَ كَمَا أَهْلَكْنَا الَّذِينَ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا، أَيْ أَكْثَرَ مِنْهُمْ عَدَدًا وعُدَدًا وَجَلَدًا.ُُُُ
Anlam şudur: Peygamberimizi yalanlayan Mekke kâfirlerinden çok daha zorlu olan bir kavmi, peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle helâk ettik. Seni yalanlayan kâfirler de, onlardan daha zorlu, yani sayıca, mühimmatça ve dayanıklılıkça daha fazla olan kimseleri helâk ettiğimiz gibi kendilerini de bu sebeple helâk etmemizden sakınsınlar.
22001. Metin
فَعَلَى الْأَضْعَفِ الْأَقَلِّ أَنْ يُتَّعَظَ بِإِهْلَاكِ الْأَقْوَى الْأَكْثَرِ.
Zayıf ve az olanın, daha güçlü ve daha çok olanın helâkinden ibret alması gerekir.
22002. Metin
وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ أَيْ صِفَتُهُمُ الَّتِي هِيَ إِهْلَاكُهُمُ الْمُسْتَأْصِلُ بِسَبَبِ تَكْذِيبِهِمُ الرُّسُلَ.
Bu yüce ayetteki { وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ } “Öncekilerin misali geçti” buyruğu; onların peygamberleri yalanlamaları sebebiyle köklerini kazıyan helâkleri demek olan sıfat ve durumları [geçti] anlamındadır.
22003. Metin
وَقَوْلُ مَنْ قَالَ: مَثَلُ الْأَوَّلِينَ أَيْ عُقُوبَتُهُمْ وَسُنَّتُهُمُ - رَاجِعٌ فِي الْمَعْنَى إِلَى ذَلِكَ.
{ مَثَلُ الْأَوَّلِينَ } ifadesine "onların cezası ve başlarına gelen ilahî kanun" diyen kimsenin sözü de mana bakımından buna dönmektedir.
22004. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ تَهْدِيدِ الْكُفَّارِ الَّذِينَ كَذَّبُوا مُحَمَّدًا ﷺ بِأَنَّ اللَّهَ أَهْلَكَ مَنْ هُمْ أَقْوَى مِنْهُمْ، لِيَحْذَرُوا أَنْ يُفْعَلَ بِهِمْ مِثْلَ مَا فُعِلَ بِأُولَئِكَ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا الْآيَةَ [٣٠ \ ٩] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْهُمْ وَأَشَدَّ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الْأَرْضِ الْآيَةَ [٤٠ \ ٨٢] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا إِلَى قَوْلِهِ: فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ الْآيَةَ [٦ \ ٦] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَكَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَا آتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُلِي فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ [٣٤ \ ٤٥] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ عَلِيمًا قَدِيرًا [٣٥ \ ٤٤] .
Bu yüce ayetin, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanlayan kâfirlere yönelik, kendilerine de o kimselere yapılanın benzerinin yapılmasından sakınmaları için kendilerinden daha güçlü olanları Allah'ın helâk ettiğine dair içerdiği tehdit; başka ayetlerde açıklanmış olarak gelmiştir. Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi: { أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا } “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar güç bakımından kendilerinden daha zorluydular, toprağı altüst etmişler ve onu bunların imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi...” [30/9]; { أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْهُمْ وَأَشَدَّ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الْأَرْضِ } “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok hem de güç ve yeryüzündeki eserler bakımından daha zorlu idiler...” [40/82]; { أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا } “Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş ve üzerlerine gökten bol yağmur göndermiştik...” ayetinden { فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ } “Onları günahları sebebiyle helâk ettik” [6/6] kısmına kadar; { وَكَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا بَلَغُوا مِعْشَارَ مَا آتَيْنَاهُمْ فَكَذَّبُوا رُسُلِي فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ } “Kendilerinden öncekiler de yalanlamıştı; halbuki bunlar onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardı. Buna rağmen resullerimi yalanladılar; peki beni inkâr etmek nasılmış?” [34/45] ve { أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ عَلِيمًا قَدِيرًا } “Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Halbuki onlar bunlardan daha güçlü idiler. Ne göklerde ne de yerde Allah'ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, her şeye kadirdir.” [35/44].
22005. Metin
وَقَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ مَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ تَهْدِيدِ كُفَّارِ مَكَّةَ الَّذِينَ كَذَّبُوا مُحَمَّدًا ﷺ بِصِفَتِهِ، إِهْلَاكُهُمْ وَسُنَّتُهُ فِيهِمُ الَّتِي هِيَ الْعُقُوبَةُ وَعَذَابُ الِاسْتِئْصَالِ جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: فَلَمَّا جَاءَهُمْ نَذِيرٌ مَا زَادَهُمْ إِلَّا نُفُورًا اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا سُنَّةَ الْأَوَّلِينَ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَحْوِيلًا [٣٥ \ ٤٢ - ٤٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ [٤٠ \ ٨٣ - ٨٥] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءَهُمُ الْهُدَى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ الْآيَةَ [١٨ \ ٥٥] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -:
Yüce Allah'ın bu yüce ayetteki { وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ } “Öncekilerin misali geçti” buyruğunun, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanlayan Mekke kâfirlerine yönelik, öncekilerin vasfı, helâk edilmeleri ve onlar hakkındaki ceza ile kök kazıyıcı azap demek olan ilahî sünnet ile içerdiği tehdit; başka ayetlerde açıklanmış olarak gelmiştir. Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi: { فَلَمَّا جَاءَهُمْ نَذِيرٌ مَا زَادَهُمْ إِلَّا نُفُورًا اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا سُنَّةَ الْأَوَّلِينَ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَحْوِيلًا } “Fakat kendilerine bir uyarıcı gelince, yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzaklar kurmak suretiyle bu onların sadece uzaklaşmalarını artırdı. Halbuki kötü tuzak ancak sahibini kuşatır. Onlar öncekilerin sünnetinden (onlara uygulanan ilahî kanundan) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın; Allah'ın sünnetinde asla bir sapma da bulamazsın.” [35/42-43]; { فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ فَلَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا قَالُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِهِ مُشْرِكِينَ فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ } “Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, yanlarındaki bilgiyle şımardılar da alay edip durdukları şey kendilerini kuşatıverdi. Azabımızı gördüklerinde: 'Yalnız Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' dediler. Fakat azabımızı gördüklerinde imanları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında uygulana gelen sünnetidir. İşte o zaman kâfirler hüsrana uğradılar.” [40/83-85]; { وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءَهُمُ الْهُدَى وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ إِلَّا أَنْ تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ } “Kendilerine hidayet geldiğinde insanları inanmaktan ve Rablerinden bağışlanma dilemekten alıkoyan şey, ancak öncekilerin sünnetinin (uğradıkları felaketin) kendilerine de gelmesini [beklemeleridir]...” [18/55] ve Yüce Allah'ın şu buyruğu:
22006. Metin
فَلَمَّا آسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ [٤٣ \ ٥٥ - ٥٦] .
{ فَلَمَّا آسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ } “Bizi gazaplandırdıklarında onlardan intikam aldık, böylece hepsini suda boğduk. Onları sonradan gelenler için bir geçmiş ve bir ibret kıldık.” [43/55-56].
22007. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا بَعْضَ الْآيَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى هَذَا فِي سُورَةِ «الْمَائِدَةِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ الْآيَةَ [٥ \ ٣٢] .
Buna delalet eden bazı ayetleri daha önce Mâide Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ } “Bundan dolayı İsrailoğullarına yazdık ki...” [5/32] ayetini açıklarken sunmuştuk.
22008. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ } “Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka: 'Onları mutlak güç ve ilim sahibi olan yaratmıştır' derler.”
22009. Metin
قَدْ قَدَّمَنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ بِكَثْرَةٍ فِي سُورَةِ «بَنِي إِسْرَائِيلَ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ.
Bunu etraflıca açıklayan pek çok ayeti daha önce Benî İsrâîl (İsrâ) Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ } “Şüphesiz bu Kur'an en doğru yola iletir” buyruğunu açıklarken sunmuştuk.
22010. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ } “O ki yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı ve doğru gidesiniz diye orada sizin için yollar açtı.”
22011. Metin
قَرَأَ هَذَا الْحَرْفَ عَاصِمٌ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ مَهْدًا بِفَتْحِ الْمِيمِ وَسُكُونِ الْهَاءِ، وَقَرَأَهُ بَاقِي السَّبْعَةِ مِهَادًا بِكَسْرِ الْمِيمِ وَفَتْحِ الْهَاءِ بَعْدَهَا أَلْفٌ وَمَعْنَاهُمَا وَاحِدٌ، وَهُوَ الْفِرَاشُ.
Bu kelimeyi Âsım, Hamza ve Kisâî, mîm harfinin fethası ve he harfinin sükûnu ile { مَهْدًا } (mehden) şeklinde; yedi kıraat imamının geri kalanı ise mîm harfinin kesresi, he harfinin fethası ve ardından gelen bir elif ile { مِهَادًا } (mihâden) şeklinde okumuştur. Her ikisinin manası da birdir; o da 'döşek/sergi' demektir.
22012. Metin
وَقَدْ ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ جَعَلَ الْأَرْضَ لِبَنِي آدَمَ مَهْدًا أَيْ فِرَاشًا، وَأَنَّهُ جَعَلَ لَهُمْ فِيهَا سُبُلًا أَيْ طُرُقًا لِيَمْشُوا فِيهَا وَيَسْلُكُوهَا، فَيَصِلُوا بِهَا مِنْ قُطْرٍ إِلَى قُطْرٍ. وَهَذَانِ الْأَمْرَانِ اللَّذَانِ تَضَمَّنَتْهُمَا هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ، مِنْ كَوْنِهِ - تَعَالَى - جَعَلَ الْأَرْضَ فِرَاشًا لِبَنِي آدَمَ، وَجَعَلَ لَهُمْ فِيهَا الطُّرُقَ لِيَنْفُذُوا مِنْ قُطْرٍ إِلَى قُطْرٍ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا [٧١ \ ١٩ - ٢٠] . وَكَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ [٢١ \ ٣١] .
Celle ve Alâ bu yüce ayette Âdemoğulları için yeryüzünü bir mehd, yani bir döşek kıldığını ve üzerinde yürüyüp yol almaları, böylece bir bölgeden diğer bir bölgeye ulaşmaları için orada yollar var ettiğini belirtmiştir. Bu yüce ayetin içerdiği, Yüce Allah'ın yeryüzünü Âdemoğulları için bir döşek kılması ve bir bölgeden diğerine geçebilmeleri için yollar yapması hususları, başka yerlerde açıklanmış olarak gelmiştir. Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi: { وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا } “Allah yeryüzünü sizin için bir sergi yaptı ki, oradaki geniş yollardan yürüyesiniz” [71/19-20] ve { وَجَعَلْنَا فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فِيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ } “Onları sarsmasın diye yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdik ve doğru gidebilsinler diye orada geniş yollar açtık.” [21/31].
22013. Metin
وَذَكَرَ كَوْنَ الْأَرْضُ فِرَاشًا لِبَنِي آدَمَ فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ [٥١ \ ٤٨] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ [٢ \ ٢٢] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً الْآيَةَ [٤٠ \ ٦٤] .
Yeryüzünün Âdemoğulları için bir döşek kılındığını pek çok ayette zikretmiştir. Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi: { وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ } “Yeri de biz döşedik; ne güzel döşeyiciyiz!” [51/48]; { الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ } “O, sizin için yeryüzünü bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirip onunla size rızık olarak ürünler çıkardı” [2/22] ve { اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً } “Allah, sizin için yeryüzünü bir yerleşim yeri, göğü de bir bina kılan...” [40/64].
22014. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لِهَذَا فِي سُورَةِ «النَّحْلِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -:
Bunu açıklayan ayetleri daha önce Nahl Suresi'nde, Yüce Allah'ın şu buyruğunu açıklarken sunmuştuk:
22015. Metin
وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ [١٦ \ ١٥] .
{ وَأَلْقَى فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ } “Sizi sarsmaması için yeryüzüne sabit dağlar, doğru yolu bulasınız diye de ırmaklar ve yollar bıraktı.” [16/15].
22016. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ } “O ki gökten bir ölçüye göre su indirdi. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.”
22017. Metin
مَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ دَلَالَةِ إِحْيَاءِ الْأَرْضِ بَعْدَ مَوْتِهَا عَلَى خُرُوجِ النَّاسِ مِنْ قُبُورِهِمْ أَحْيَاءً بَعْدَ الْمَوْتِ، فِي قَوْلِهِ - تَعَالَى -: كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ قَدْ قَدَّمْنَاهَا فِي سُورَةِ «الْبَقَرَةِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ [٢ \ ٢٢] مَعَ بَقِيَّةِ بَرَاهِينِ الْبَعْثِ فِي الْقُرْآنِ. وَأَوْضَحْنَا ذَلِكَ أَيْضًا فِي سُورَةِ «النَّحْلِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ [١٦ \ ١٠] . وَفِي غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَوَاضِعِ، وَأَحَلْنَا عَلَى ذَلِكَ مِرَارًا كَثِيرَةً فِي هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ.
Bu yüce ayetin, Yüce Allah'ın { كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ } “İşte siz de böyle çıkarılacaksınız” buyruğunda yer alan, ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesinin insanların öldükten sonra kabirlerinden diri olarak çıkacaklarına delil olması hususunu içerdiği mana; Kur'an'daki diğer yeniden diriliş delilleriyle birlikte Bakara Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ } “Gökten su indirip onunla size rızık olarak ürünler çıkardı” [2/22] buyruğu açıklanırken daha önce sunulmuştu. Bunu ayrıca Nahl Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ } “Gökten suyu indiren O'dur. Ondan hem içeceğiniz su vardır hem de içinde [hayvanlarınızı] otlattığınız ağaçlar/bitkiler yetişir” [16/10] buyruğunu açıklarken ve başka yerlerde de açıklamış ve bu mübarek kitapta defalarca oraya atıfta bulunmuştuk.
22018. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي سُورَةِ «الْفُرْقَانِ» مَعْنَى الْإِنْشَاءِ وَالنُّشُورِ وَمَا فِي ذَلِكَ مِنَ اللُّغَاتِ مَعَ الشَّوَاهِدِ الْعَرَبِيَّةِ.
Daha önce Furkân Suresi'nde inşâ ve nüşûr (diriltme ve yayılma) kavramlarının anlamını, bu konudaki lügatleri Arapça şahitleriyle birlikte sunmuştuk.
22019. Metin
وَقَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: بِقَدَرٍ.
Yüce Allah'ın bu yüce ayetteki { بِقَدَرٍ } “bir ölçüye göre” buyruğuna gelince:
22020. Metin
قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: أَيْ بِقَدَرٍ سَابِقٍ وَقَضَاءٍ.
Bazı âlimler: “Yani ezeli bir kader ve kaza ile” demiştir.
22021. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: أَيْ بِمِقْدَارٍ يَكُونُ بِهِ إِصْلَاحُ الْبَشَرِ، فَلَمْ يَكْثُرِ الْمَاءُ جِدًّا فَيَكُونُ طُوفَانًا فَيُهْلِكُهُمْ، وَلَمْ يَجْعَلْهُ قَلِيلًا دُونَ قَدْرِ الْكِفَايَةِ، بَلْ نَزَّلَهُ بِقَدْرِ الْكِفَايَةِ مِنْ غَيْرِ مَضَرَّةٍ، كَمَا قَالَ - تَعَالَى -: وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ [٢٣ \ ١٨] .
Bazı âlimler ise şöyle demiştir: “Yani insanların maslahatına uygun bir miktar ile [indirdi]. Suyu onları helâk edecek bir tufana dönüşecek şekilde aşırı derecede çok yapmadı; ihtiyacın altında kalacak şekilde pek az da kılmadı. Bilakis onu, hiçbir zarar vermeyecek bir kâfilikte indirdi.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ } “Gökten belli bir ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde tuttuk. Biz onu gidermeye de elbette kadiriz.” [23/18].
22022. Metin
وَقَالَ - تَعَالَى -: وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ إِلَى قَوْلِهِ: وَمَا أَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ [١٥ \ ٢١ - ٢٢] .
Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ } “Hazinesi bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur; biz onu ancak bilinen bir ölçüyle indiririz” buyruğundan { وَمَا أَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ } “Siz onu depolayamazsınız” [15/21-22] kısmına kadar.
22023. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا } “Ve O ki bütün çiftleri (türleri) yaratmıştır.”
22024. Metin
الْأَزْوَاجُ الْأَصْنَافُ، وَالزَّوْجُ تُطْلِقُهُ الْعَرَبُ عَلَى الصِّنْفِ.
el-Ezvâc (الْأَزْوَاجُ) sınıflar/türler demektir; Arapçada zevc (الزَّوْجُ) kelimesi türe/sınıfa ıtlak olunur.
22025. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ - تَعَالَى - أَنَّ الْأَزْوَاجَ الْمَذْكُورَةَ هُنَا تَشْمَلُ أَصْنَافَ النَّبَاتِ وَبَنِي آدَمَ وَمَا لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ.
Yüce Allah, burada zikredilen çiftlerin/türlerin bitki çeşitlerini, Âdemoğullarını ve Allah'tan başkasının bilmediği şeyleri kapsadığını açıklamıştır.
22026. Metin
قَالَ - تَعَالَى -: سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ [٣٦ \ ٣٦] .
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ } “Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve henüz bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah, her türlü eksiklikten uzaktır.” [36/36].
22027. Metin
وَقَالَ - تَعَالَى -: وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتَّى [٢٠ \ ٥٣] .
Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتَّى } “Gökten su indirdi. Onunla türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık.” [20/53].
22028. Metin
وَقَالَ - تَعَالَى -: فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ [٢٢ \ ٥] . أَيْ مِنْ كُلِّ صِنْفٍ حَسَنٍ مِنْ أَصْنَافِ النَّبَاتِ.
Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ } “Üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten (türden) bitirir.” [22/5]; yani bitki sınıflarından her güzel türden.
22029. Metin
وَقَالَ - تَعَالَى -: وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ [٣١ \ ١٠] .
Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ } “Gökten su indirdik de orada her güzel ve faydalı çiftten (türden) bitkiler yetiştirdik.” [31/10].
22030. Metin
وَمِنْ إِطْلَاقِ الْأَزْوَاجِ عَلَى الْأَصْنَافِ فِي الْقُرْآنِ قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَآخَرُ مِنْ شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ [٣٨ \ ٥٨] . وَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ [٢٠ \ ١٣١] .
Kur'an'da ezvâc kelimesinin sınıflar/türler manasında kullanılmasından biri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: { وَآخَرُ مِنْ شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ } “O türden başka çeşit çeşit [azaplar da vardır].” [38/58] ve { وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ } “Onlardan bazı sınıflara verdiğimiz dünyalığa gözlerini dikme” [20/131].
22031. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا طَرَفًا مِنْ ذَلِكَ فِي سُورَةِ «الصَّافَّاتِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ الْآيَةَ [٣٧ \ ٢٢] .
Buna dair bir kısmı daha önce Sâffât Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ } “Zulmedenleri ve onların eşlerini (benzerlerini) toplayın...” [37/22] ayetini açıklarken sunmuştuk.
22032. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ } “Ve sizin için bineceğiniz gemileri ve hayvanları var etti; ta ki sırtlarına kurulasınız, sonra üzerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anasınız...”
22033. Metin
قَدْ قَدَّمَنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ بِكَثْرَةٍ فِي سُورَةِ «الْمُؤْمِنِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا الْآيَةَ [٤٠ \ ٧٩] . وَضَمِيرُ الْمُفْرَدِ الْمُذَكَّرِ الْغَائِبِ فِي قَوْلِهِ: لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ، وَقَوْلِهِ: إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ - رَاجِعٌ إِلَى لَفْظِ (مَا) فِي قَوْلِهِ: وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ.
Bunu açıklayan pek çok ayeti daha önce Mü'min (Gâfir) Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا } “Allah, bir kısmına binesiniz diye sizin için hayvanları var edendir...” [40/79] buyruğunu açıklarken sunmuştuk. { لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ } “sırtlarına kurulasınız” ve { إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ } “üzerine yerleştiğinizde” ifadelerindeki tekil eril gayb zamiri, { وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ } “Ve sizin için bineceğiniz gemileri ve hayvanları var etti” buyruğundaki { مَا } lafzına râcidir.
22034. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ } “Ve: 'Bunu bizim hizmetimize veren Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir; yoksa biz buna güç yetiremezdik' diyesiniz.”
22035. Metin
يَعْنِي - جَلَّ وَعَلَا - أَنَّهُ جَعَلَ لِبَنِي آدَمَ مَا يَرْكَبُونَهُ مِنَ الْفُلْكِ الَّتِي هِيَ السُّفُنُ، وَمِنَ الْأَنْعَامِ لِيَسْتَوُوا، أَيْ يَرْتَفِعُوا مُعْتَدِلِينَ عَلَى ظُهُورِهِ، ثُمَّ يَذْكُرُوا فِي قُلُوبِهِمْ نِعْمَةَ رَبِّهِمْ عَلَيْهِمْ بِتِلْكَ الْمَرْكُوبَاتِ، ثُمَّ يَقُولُوا - بِأَلْسِنَتِهِمْ مَعَ تَفَهُّمِ مَعْنَى مَا يَقُولُونَ -: سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ.
Celle ve Alâ, Âdemoğullarına gemilerden ve davarlardan binecekleri şeyleri yarattığını; ta ki onların sırtlarına yerleşip kurulsunlar, sonra o binekler vasıtasıyla Rablerinin kendileri üzerindeki nimetini kalpleriyle ansınlar, sonra da söylediklerinin manasını kavrayarak dilleriyle: { سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ } “Bunu bizim hizmetimize veren Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir; yoksa biz buna güç yetiremezdik” desinler diye böyle kıldığını murad etmektedir.
22036. Metin
وَقَوْلُهُ: «سُبْحَانَ» قَدْ قَدَّمْنَا فِي أَوَّلِ سُورَةِ «بَنِي إِسْرَائِيلَ» مَعْنَاهُ بِإِيضَاحٍ، وَأَنَّهُ يَدُلُّ عَلَى تَنْزِيهِ اللَّهِ - جَلَّ وَعَلَا - أَكْمَلَ التَّنْزِيهِ وَأَتَمَّهُ، عَنْ كُلِّ مَا لَا يَلِيقُ بِكَمَالِهِ وَجَلَالِهِ، وَالْإِشَارَةُ فِي قَوْلِهِ: هَذَا رَاجِعَةٌ إِلَى لَفْظِ مَا مِنْ قَوْلِهِ: مَا تَرْكَبُونَ وَجَمَعَ الظُّهُورَ نَظَرًا إِلَى مَعْنَى مَا ; لِأَنَّ مَعْنَاهَا عَامٌّ شَامِلٌ لِكُلِّ مَا تَشْمَلُهُ صِلَتُهَا، وَلَفْظُهَا مُفْرَدٌ، فَالْجَمْعُ فِي الْآيَةِ بِاعْتِبَارِ مَعْنَاهَا، وَالْإِفْرَادُ بِاعْتِبَارِ لَفْظِهَا.
{ سُبْحَانَ } kelimesinin anlamını daha önce Benî İsrâîl Suresi'nin başında etraflıca açıklamış ve bunun, Yüce Allah'ı kemaline ve celaline yakışmayan her şeyden en kâmil ve en tam bir şekilde tenzih etmeye delalet ettiğini belirtmiştik. { هَذَا } “bunu” buyruğundaki işaret, { مَا تَرْكَبُونَ } ifadesindeki { مَا } lafzına râcidir. { الظُّهُورِ } (sırtlar) kelimesinin çoğul kılınması ise { مَا } lafzının manası gözetilerek yapılmıştır; çünkü sılasının kapsadığı her şeyi içine alması bakımından onun manası geneldir, lafzı ise tekildir. Dolayısıyla ayetteki çoğulluk manası itibarıyla, tekillik ise lafzı itibarıyladır.
22037. Metin
وَقَوْلُهُ: الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا أَيِ الَّذِي ذَلَّلَ لَنَا هَذَا الَّذِي هُوَ مَا نَرْكَبُهُ مِنَ الْأَنْعَامِ وَالسُّفُنِ ; لِأَنَّ الْأَنْعَامَ لَوْ لَمْ يُذَلِّلْهَا اللَّهُ لَهُمْ لَمَا قَدَرُوا عَلَيْهَا، وَلَا يَخْفَى أَنَّ الْجَمَلَ أَقْوَى مِنَ الرَّجُلِ، وَكَذَلِكَ الْبَحْرُ لَوْ لَمْ يُذَلِّلْهُ لَهُمْ وَيُسَخِّرْ لَهُمْ إِجْرَاءَ السُّفُنِ فِيهِ لَمَا قَدَرُوا عَلَى شَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ.
{ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا } “Bunu bizim hizmetimize veren” buyruğu; hayvanlardan ve gemilerden bindiğimiz bu şeyleri bizim için boyun eğdiren demektir. Zira Allah hayvanları onların emrine boyun eğdirmeseydi, onlara güç yetiremezlerdi; nitekim devenin adamdan daha güçlü olduğu gizli değildir. Aynı şekilde denizi de onların emrine boyun eğdirmeseydi ve gemilerin onda akıp gitmesini onların hizmetine vermeseydi, bunlardan hiçbirine güç yetiremezlerdi.
22038. Metin
وَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ أَيْ مُطِيقِينَ. وَالْعَرَبُ تَقُولُ: أَقْرَنَ الرَّجُلُ لِلْأَمْرِ وَأَقْرَنَهُ إِذَا كَانَ مُطِيقًا لَهُ كُفُؤًا لِلْقِيَامِ بِهِ، مِنْ قَوْلِهِمْ: أَقَرَنْتُ الدَّابَّةَ لِلدَّابَّةِ، بِمَعْنَى أَنَّكَ إِذَا قَرَنْتَهُمَا فِي حَبْلٍ قَدَرْتَ عَلَى مُقَاوَمَتِهَا، وَلَمْ تَكُنْ أَضْعَفَ مِنْهَا فَتَجُرَّهَا; لِأَنَّ الضَّعِيفَ إِذَا لُزَّ فِي الْقَرَنِ، أَيِ الْحَبْلِ، مَعَ الْقَوِيِّ - جَرَّهُ وَلَمْ يَقْدِرْ عَلَى مُقَاوَمَتِهِ، كَمَا قَالَ جَرِيرٌ:
Yüce Allah'ın: { وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ } buyruğu; “güç yetirenler değildik” demektir. Araplar, bir kimse bir işe güç yetirip onun üstesinden gelebilecek güçte olduğunda أَقْرَنَ الرَّجُلُ لِلْأَمْرِ ve أَقْرَنَهُ derler. Bu kullanım onların أَقَرَنْتُ الدَّابَّةَ لِلدَّابَّةِ (biniti diğer binite denk bağladım) sözünden gelmektedir; yani iki biniti bir ipe bağladığında birine mukavemet gösterebilirsin ve onu çekecek kadar ondan zayıf olmazsın. Çünkü zayıf olan, bir ipte güçlü olanla birbirine bağlandığında güçlü olan onu çeker ve ona mukavemet gösteremez. Nitekim Cerîr şöyle demiştir:
22039. Metin
وَابْنُ اللَّبُونِ إِذَا مَا لُزَّ فِي قَرَنٍ ... لَمْ يَسْتَطِعْ صَوْلَةَ الْبُزْلِ الْقَنَاعِيسِ
“İki yaşındaki genç deve bir ipe bağlandığında / Yaşlı, iri ve boyunlu develerin savletine güç yetiremez.”
22040. Metin
وَهَذَا الْمَعْنَى مَعْرُوفٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، وَمِنْهُ قَوْلُ عَمْرِو بْنِ مَعْدِيكَرِبَ وَقَدْ أَنْشَدَهُ قُطْرُبُ لِهَذَا الْمَعْنَى:
Bu anlam Arap kelamında bilinmektedir. Kutrub'un bu anlama delil olarak okuduğu Amr b. Ma'dîkerib'in şu sözü de bunlardandır:
22041. Metin
لَقَدْ عَلِمَ الْقَبَائِلُ مَا عَقِيلُ ... لَنَا فِي النَّائِبَاتِ بِمُقْرِنِينَا
“Kabileler çok iyi bilir ki Akîl / Felaketlerde bize güç yetirecek [denk] değildir.”
22042. Metin
وَقَوْلُ ابْنِ هَرْمَةَ:
İbn Herme'nin şu sözü de [böyledir]:
22043. Metin
وَأَقْرَنَتْ مَا حَمَلَتْنِي وَلَقَلَّمَا ... يُطَاقُ احْتِمَالُ الصَّدْيَادِ عَدُوِّ الْهَجْرِ
“Bana yüklediği şeye o güç yetirdi; oysa / Ayrılık düşmanının eziyetini çekmeye pek az güç yetirilir.”
22044. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Diğer bir [şairin] şu sözü de [böyledir]:
22045. Metin
رَكِبْتُمْ صَعْبَتَيْ أَشَرًا وَحَيْفًا ... وَلَسْتُمْ لِلصِّعَابِ بِمُقْرِنِينَا
“Şımarıklık ve haksızlık gibi iki hırçın bineğe bindiniz / Oysa siz o zorluklara güç yetirecek değilsiniz.”
22046. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ أَنَّ مَا ذُكِرَ مِنَ السُّفُنِ وَالْأَنْعَامِ لَوْ لَمْ يُذَلِّلْهُ اللَّهُ لَهُمْ لَمَا أَقْرَنُوا لَهُ وَلَمَا أَطَاقُوهُ - جَاءَ مُبَيَّنًا فِي آيَاتٍ أُخَرَ; قَالَ - تَعَالَى - فِي رُكُوبِ الْفُلْكِ: وَآيَةٌ لَهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ [٣٦ \ ٤١ - ٤٢] . وَقَالَ - تَعَالَى -: وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا الْآيَةَ [١٦ \ ١٤] . وَقَالَ - تَعَالَى -: اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ الْآيَةَ [٤٥ \ ١٢] . وَقَالَ - تَعَالَى -: وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْأَنْهَارَُُ
Bu yüce ayetin içerdiği; zikredilen gemiler ve hayvanları şayet Allah onların hizmetine boyun eğdirmeseydi buna güç yetiremeyecekleri hususu başka ayetlerde de açıklanmıştır. Yüce Allah gemiye binme hakkında şöyle buyurmuştur: { وَآيَةٌ لَهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ } “Onların soylarını o dopdolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir. Kendileri için onun gibi binecekleri şeyler de yarattık.” [Yâsîn, 36/41-42]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا } “Taze et yiyesiniz diye denizi hizmetinize veren de O'dur...” [Nahl, 16/14]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { اللَّهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ } “Allah, emriyle gemilerin içinde akıp gitmesi ve lütfundan rızık aramanız için denizi hizmetinize verendir...” [Câsiye, 45/12]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْأَنْهَارَ }
22047. Metin
الْآيَةَ [١٤ \ ٣٢] . وَقَالَ - تَعَالَى -: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ الْآيَةَ [٢ \ ١٦٤] . وَقَالَ - تَعَالَى -: أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ أَنْ تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ، وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ.
“...Gemileri de emriyle denizde akıp gitmesi için hizmetinize verdi ve nehirleri de hizmetinize verdi.” [İbrâhîm, 14/32]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ } “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayan şeylerle denizde akıp giden gemilerde...” [Bakara, 2/164]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ أَنْ تَقَعَ عَلَى الْأَرْضِ إِلَّا بِإِذْنِهِ } “Görmedin mi ki Allah, yeryüzündekileri ve emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi; kendi izni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü tutmaktadır.” Bu konudaki ayetler pek çoktur.
22048. Metin
وَقَالَ - تَعَالَى - فِي تَسْخِيرِ الْأَنْعَامِ: وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ [٣٦ \ ٧٢] . وَقَالَ - تَعَالَى -: فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ [٢٢ \ ٣٦ - ٣٧] . إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Yüce Allah hayvanların boyun eğdirilmesi hususunda ise şöyle buyurmuştur: { وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ } “Onları kendilerine boyun eğdirdik; bir kısmı binekleridir, bir kısmından da yerler.” [Yâsîn, 36/72]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ } “Yanları yere yaslanıp canları çıktığında onlardan yiyin; kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sizden olan takva ulaşır. Sizi doğru yola ilettiği için Allah'ı yüceltesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdi. İyilik edenleri müjdele!” [Hac, 22/36-37]. Bunlardan başka daha birçok ayet vardır.
22049. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا.
Yüce Allah'ın: { وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا } “Kullarından O'na bir cüz kıldılar.” buyruğu.
22050. Metin
قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: جُزْءًا أَيْ عِدْلًا وَنَظِيرًا، يَعْنِي الْأَصْنَامَ وَغَيْرَهَا مِنَ الْمَعْبُودَاتِ مِنْ دُونِ اللَّهِ.
Bazı ilim ehli şöyle demiştir: { جُزْءًا } cüzden kasıt; denk ve benzerdir; yani putlar ve Allah'tan başka tapınılan diğer varlıklardır.
22051. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: جُزْءًا أَيْ وَلَدًا.
Bazı ilim ehli: “{ جُزْءًا } cüz; çocuk demektir” demiştir.
22052. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: جُزْءًا يَعْنِي الْبَنَاتَ.
Bazı ilim ehli de: “{ جُزْءًا } cüz ile kız çocukları kastedilmektedir” demiştir.
22053. Metin
وَذَكَرَ ابْنُ كَثِيرٍ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الْجُزْءَ النَّصِيبُ، وَاسْتَشْهَدَ عَلَى ذَلِكَ بِآيَةِ «الْأَنْعَامِ» ، أَعْنِي قَوْلَهُ - تَعَالَى -: وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْأَنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُوا هَذَا لِلَّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَذَا لِشُرَكَائِنَا الْآيَةَ [٦ \ ١٣٦] .
İbn Kesîr bu ayetin tefsirinde, cüzün 'pay/hisse' olduğunu zikretmiş ve buna En'âm Suresi'ndeki şu ayeti delil getirmiştir: Yüce Allah'ın buyruğu: { وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْأَنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُوا هَذَا لِلَّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَذَا لِشُرَكَائِنَا } “O'nun yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a bir pay ayırdılar da kendi zanlarınca: 'Bu Allah'ındır, bu da ortaklarımızındır' dediler...” [En'âm, 6/136].
22054. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ - عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ -: الَّذِي يَظْهَرُ أَنَّ قَوْلَ ابْنِ كَثِيرٍ هَذَا ﵀ غَيْرُ صَوَابٍ فِي الْآيَةِ ; لِأَنَّ الْمَجْعُولَ لِلَّهِ فِي آيَةِ «الْأَنْعَامِ» هُوَ النَّصِيبُ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْأَنْعَامِ، وَالْمَجْعُولَ لَهُ فِي آيَةِ «الزُّخْرُفِ» هَذِهِ جُزْءٌ مِنْ عِبَادِهِ لَا مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْأَنْعَامِ.
Bu satırları yazan der ki -Allah onu affetsin ve bağışlasın-: İbn Kesîr'in rahimehullâh bu ayetteki görüşünün isabetli olmadığı açıktır. Zira En'âm Suresi'ndeki ayette Allah için kılınan şey, yaratılan ekin ve hayvanlardan bir paydır; bu Zuhrûf ayetinde O'na isnat edilen şey ise yaratılan ekin ve hayvanlardan değil, O'nun kullarından bir cüzdür.
22055. Metin
وَبَيْنَ الْأَمْرَيْنِ فَرْقٌ وَاضِحٌ كَمَا تَرَى.
Gördüğün gibi iki husus arasında açık bir fark vardır.
22056. Metin
وَأَنَّ قَوْلَ قَتَادَةَ وَمَنْ وَافَقَهُ: إِنَّ الْمُرَادَ بِالْجُزْءِ الْعِدْلُ وَالنَّظِيرُ الَّذِي هُوَ الشَّرِيكُ - غَيْرُ صَوَابٍ أَيْضًا; لِأَنَّ إِطْلَاقَ الْجُزْءِ عَلَى النَّظِيرِ لَيْسَ بِمَعْرُوفٍ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ.
Katâde ve ona muvafakat edenlerin, cüzden kastın ortak olan denk ve benzer olduğu yönündeki sözleri de isabetli değildir. Çünkü benzer için cüz kelimesinin kullanılması Arap kelamında bilinmemektedir.
22057. Metin
أَمَّا كَوْنُ الْمُرَادِ بِالْجَزَاءِ فِي الْآيَةِ الْوَلَدَ، وَكَوْنُ الْمُرَادِ بِالْوَلَدِ خُصُوصَ الْإِنَاثِ - فَهَذَا هُوَ التَّحْقِيقُ فِي الْآيَةِ.
Ayetteki cüzden kastın çocuk olması ve çocuktan da özellikle kız çocuklarının kastedilmiş olması hususuna gelince; ayette tahkik edilmiş doğru görüş budur.
22058. Metin
وَإِطْلَاقُ الْجُزْءِ عَلَى الْوَلَدِ يُوَجَّهُ بِأَمْرَيْنِ: أَحَدُهُمَا: مَا ذَكَرَهُ بَعْضُ عُلَمَاءِ الْعَرَبِيَّةِ مِنْ أَنَّ الْعَرَبَ تُطْلِقُ الْجُزْءَ مُرَادًا بِهِ الْبَنَاتُ، وَيَقُولُونَ: أَجْزَأَتِ الْمَرْأَةُ إِذَا وَلَدَتِ الْبَنَاتِ، وَامْرَأَةُ مُجْزِئَةٌ، أَيْ تَلِدُ الْبَنَاتِ، قَالُوا وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Çocuk için cüz kelimesinin kullanılması iki yönden açıklanır: Birincisi: Bazı Arap dili âlimlerinin zikrettiğidir; Araplar kız çocuklarını kastederek cüz kelimesini kullanırlar ve kadın kız çocuk doğurduğunda أَجْزَأَتِ الْمَرْأَةُ derler. امْرَأَةٌ مُجْزِئَةٌ ise kız çocuğu doğuran kadın demektir. Demişlerdir ki, şairin şu sözü de bu kabildendir:
22059. Metin
إِنْ أَجْزَأَتْ حُرَّةً يَوْمًا فَلَا عَجَبَ ... قَدْ تُجْزِيءُ الْحُرَّةُ الْمِذْكَارَ أَحْيَانًا
“Hür kadın gün gelir kız doğurursa şaşılmaz / Erkek çocuk doğuran hür kadın da bazen kız doğurur.”
22060. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Diğer bir [şairin] şu sözü de [böyledir]:
22061. Metin
زَوَّجْتُهَا مِنْ بَنَاتِ الْأَوْسِ مُجْزِئَةً ... لِلْعَوْسَجِ اللَّدْنِ فِي أَبْيَاتِهَا زَجَلُ
“Evlendirdim onu Evs kızlarından, kız doğuran biriyle / Çadırlarında körpe dikenin hışırtısı yükselir.”
22062. Metin
وَأَنْكَرَ الزَّمَخْشَرِيُّ هَذِهِ اللُّغَةَ قَائِلًا: إِنَّهَا كَذِبٌ وَافْتِرَاءٌ عَلَى الْعَرَبِ.
ez-Zemahşerî ise bu dil kullanımını inkâr ederek bunun Araplara yönelik bir yalan ve iftira olduğunu söylemiştir.
22063. Metin
قَالَ فِي الْكَشَّافِ فِي الْكَلَامِ عَلَى هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَمِنْ بِدَعِ التَّفَاسِيرِ تَفْسِيرُ الْجُزْءِ بِالْإِنَاثِ، وَادِّعَاءُ أَنَّ الْجُزْءَ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ اسْمٌ لِلْإِنَاثِ، وَمَا هُوَ إِلَّا كَذِبٌ عَلَى الْعَرَبِ، وَوَضْعٌ مُسْتَحْدَثٌ مَنْحُولٌ، وَلَمْ يُقْنِعْهُمْ ذَلِكَ حَتَّى اشْتَقُّوا مِنْهُ (أَجَزَأَتِ الْمَرْأَةُ) ثُمَّ صَنَعُوا بَيْتًا وَبَيْتًا:
el-Keşşâf'ta bu yüce ayeti açıklarken şöyle demiştir: “Tefsir bidatlerinden biri de cüz kelimesini dişilerle tefsir etmek ve Arap dilinde cüzün dişiler için bir isim olduğunu iddia etmektir. Bu, Araplara atılmış bir yalandan, sonradan uydurulmuş asılsız bir iddiadan başka bir şey değildir. Bu da onlara yetmemiş, bundan (أَجَزَأَتِ الْمَرْأَةُ) fiilini türetmişler, sonra da şu iki beyti uydurmuşlardır:
22064. Metin
إِنْ أَجَزَأَتْ حُرَّةٌ يَوْمًا فَلَا عَجَبَ ... زَوَّجْتُهَا مِنْ بَنَاتِ الْأَوْسِ مُجْزِئَةً
‘Hür kadın gün gelir kız doğurursa şaşılmaz...’ ve ‘Evlendirdim onu Evs kızlarından, kız doğuran biriyle...’”
22065. Metin
اهـ. مِنْهُ بِلَفْظِهِ.
[Zemahşerî'den yapılan] iktibas lafzıyla sona erdi.
22066. Metin
وَقَالَ ابْنُ مَنْظُورٍ فِي اللِّسَانِ: وَفِي التَّنْزِيلِ الْعَزِيزِ: وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا. قَالَ أَبُو إِسْحَاقَ: يَعْنِي بِهِ الَّذِينَ جَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ بَنَاتِ اللَّهِ، تَعَالَى وَتَقَدَّسَ عَمَّا افْتَرَوْا، قَالَ: وَقَدْ أَنْشَدْتُ بَيْتًا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ مَعْنَى جُزْءًا مَعْنَى الْإِنَاثِ ; قَالَ - وَلَا أَدْرِي الْبَيْتَ هُوَ قَدِيمٌ أَوْ مَصْنُوعٌ -:
İbn Manzûr el-Lisân'da şöyle demiştir: “Azîz Kitap'ta: { وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا } buyrulmaktadır. Ebû İshak şöyle dedi: Bununla melekleri Allah'ın kızları kılanları kastetmektedir; Allah onların uydurduğu şeylerden yücedir ve münezzehtir. Şöyle devam etti: Cüz kelimesinin dişiler anlamına geldiğine delalet eden bir beyit okumuştum; -beytin eski mi yoksa uydurma mı olduğunu bilmiyorum- dedi:
22067. Metin
إِنْ أَجَزَأَتْ حُرَّةٌ يَوْمًا فَلَا عَجَبَ
‘Hür kadın gün gelir kız doğurursa şaşılmaz’
22068. Metin
الْبَيْتَ.
beytini [okudu].
22069. Metin
وَالْمَعْنَى فِي قَوْلِهِ: وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا، أَيْ جَعَلُوا نَصِيبَ اللَّهِ مِنَ الْوَلَدُُِ
{ وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا } buyruğundaki mana ise; Allah'ın çocuktan olan payını
22070. Metin
الْإِنَاثَ، قَالَ وَلَمْ أَجِدْهُ فِي شِعْرٍ قَدِيمٍ وَلَا رَوَاهُ عَنِ الْعَرَبِ الثِّقَاتِ، وَأَجْزَأَتِ الْمَرْأَةُ وَلَدَتِ الْإِنَاثَ، وَأَنْشَدَ أَبُو حَنِيفَةَ:
dişiler kıldılar demektir. [Ebû İshak] dedi ki: Bunu ne eski bir şiirde buldum ne de bunu Araplardan güvenilir kimseler rivayet etmiştir. Kadın kız doğurduğunda أَجْزَأَتِ الْمَرْأَةُ denir. Ebû Hanîfe şu beyti okumuştur:
22071. Metin
زَوَّجْتُهَا مِنْ بَنَاتِ الْأَوْسِ مُجْزِئَةً
‘Evlendirdim onu Evs kızlarından, kız doğuran biriyle’
22072. Metin
الْبَيْتَ.
beytini [okumuştur].
22073. Metin
انْتَهَى الْغَرَضُ مِنْ كَلَامِ صَاحِبِ اللِّسَانِ.
Lisân sahibinin sözünden amaçlanan kısım bitti.
22074. Metin
وَظَاهِرُ كَلَامِهِ هَذَا الَّذِي نَقَلَهُ عَنِ الزُّجَاجِ أَنَّ قَوْلَهُمْ: أَجْزَأَتِ الْمَرْأَةُ إِذَا وَلَدَتِ الْإِنَاثَ - مَعْرُوفٌ ; وَلِذَا ذَكَرَهُ وَذَكَرَ الْبَيْتَ الَّذِي أَنْشَدَهُ لَهُ أَبُو حَنِيفَةَ كَالْمُسَلِّمِ لَهُ.
Zeccâc'dan naklettiği bu sözünün zahirine göre; kadının kız çocuğu doğurması durumunda أَجْزَأَتِ الْمَرْأَةُ denilmesi bilinmektedir; bundan dolayı bunu zikretmiş ve Ebû Hanîfe'nin onun için okuduğu beyti adeta kabul ederek aktarmıştır.
22075. Metin
وَالْوَجْهُ الثَّانِي: وَهُوَ التَّحْقِيقُ - إِنْ شَاءَ اللَّهُ - أَنَّ الْمُرَادَ بِالْجُزْءِ فِي الْآيَةِ الْوَلَدُ، وَأَنَّهُ أَطْلَقَ عَلَيْهِ اسْمَ الْجُزْءِ ; لِأَنَّ الْفَرْعَ كَأَنَّهُ جُزْءٌ مِنْ أَصْلِهِ، وَالْوَلَدَ كَأَنَّهُ بِضْعَةٌ مِنَ الْوَالِدِ، كَمَا لَا يَخْفَى.
İkinci vecih -ki inşallah tahkik edilmiş doğru görüş budur-: Ayette cüzden kasıt çocuktur; çocuğa cüz adı verilmiştir, çünkü dal/parça sanki kökünden bir cüzdür ve gizli olmadığı üzere çocuk sanki babasından bir parçadır.
22076. Metin
وَأَمَّا كَوْنُ الْمُرَادِ بِالْوَلَدِ الْمُعَبَّرِ عَنْهُ بِالْجُزْءِ فِي الْآيَةِ - خُصُوصُ الْإِنَاثِ، فَقَرِينَةُ السِّيَاقِ دَالَّةٌ عَلَيْهِ دَلَالَةً وَاضِحَةً ; لِأَنَّ جَعْلَ الْجُزْءِ الْمَذْكُورِ لِلَّهِ مِنْ عِبَادِهِ هُوَ بِعَيْنِهِ الَّذِي أَنْكَرَهُ اللَّهُ إِنْكَارًا شَدِيدًا، وَقَرَّعَ مُرْتَكِبَهُ تَقْرِيعًا شَدِيدًا فِي قَوْلِهِ - تَعَالَى - بَعْدَهُ: أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا إِلَى قَوْلِهِ: وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ [٤٣ \ ١٦ - ١٨] .
Ayette cüz ile ifade edilen çocuktan kastın özellikle kız çocukları olduğuna gelince; siyakın karinesi buna açıkça delalet etmektedir. Zira kullarından zikredilen cüzün Allah'a kılınması, Yüce Allah'ın bundan sonraki buyruğunda şiddetle inkâr ettiği ve bunu yapanı şiddetle kınadığı şeyin ta kendisidir: { أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا } “Yoksa O, yarattıklarından kızları Kendisine aldı da oğulları size mi seçip ayırdı? Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği benzer ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir...” buyruğundan { وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ } “oysa o, mücadelede meramını anlatamaz” [Zuhrûf, 43/16-18] buyruğuna kadar.
22077. Metin
وَقَرَأَ هَذَا الْحَرْفَ شُعْبَةُ عَنْ عَاصِمٍ جُزْءًا بِضَمِّ الزَّايِ، وَبَاقِي السَّبْعَةِ بِإِسْكَانِهَا، وَحَمْزَةُ عِنْدَ الْوَقْفِ يُسْقِطُ الْهَمْزَةَ بِنَقْلِ حَرَكَتِهَا إِلَى الزَّايِ مَعَ حَذْفِ التَّنْوِينِ لِلْوَقْفِ.
Bu kelimeyi Âsım'dan Şu'be zâ harfinin ötresiyle { جُزُؤًا } şeklinde okumuştur. Yedi kıraat imamının geri kalanı ise zâ'nın sükûnu ile { جُزْءًا } okumuştur. Hamza ise vakıf halinde hemzeyi düşürür ve harekesini zâ harfine nakleder, vakıf sebebiyle de tenvini hazfeder.
22078. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ.
Yüce Allah'ın: { أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ } “Yoksa O, yarattıklarından kızları Kendisine aldı da oğulları size mi seçip ayırdı?” buyruğu.
22079. Metin
(أَمْ) هُنَا بِمَعْنَى اسْتِفْهَامِ الْإِنْكَارِ ; فَالْكُفَّارُ لَمَّا قَالُوا: الْمَلَائِكَةُ بَنَاتُ اللَّهِ - أَنْكَرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ أَشَدَّ الْإِنْكَارِ، مُوَبِّخًا لَهُمْ أَشَدَّ التَّوْبِيخِ ; حَيْثُ افْتَرَوْا عَلَيْهِ الْوَلَدَ، ثُمَّ جَعَلُوا لَهُ أَنْقَصَ الْوَلَدَيْنِ وَأَحْقَرَهُمَا، وَهُوَ الْأُنْثَى، كَمَا قَالَ هُنَا: أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ، وَهِيَ النَّصِيبُ الْأَدْنَى مِنَ الْأَوْلَادِ، (وَأَصْفَاكُمْ) أَنْتُمْ، أَيْ خُصِّكُمْ وَآثَرَكُمْ (بِالْبَنِينَ) الَّذِينَ هُمُ النَّصِيبُ الْأَعْلَى مِنَ الْأَوْلَادِ.
Buradaki { أَمْ } istifhâm-ı inkârî (kınama ve inkâr sorusu) anlamındadır. Kâfirler: “Melekler Allah'ın kızlarıdır” dediklerinde, Allah onlara en şiddetli şekilde inkârda bulunmuş ve onları en ağır şekilde azarlamıştır. Zira O'na çocuk isnat ederek iftirada bulunmuşlar, sonra da çocukların en noksan ve en değersiz olanını, yani dişiyi O'na vermişlerdir. Nitekim burada: { أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ } “Yoksa O, yarattıklarından kızları Kendisine mi aldı?” -ki bu, evlatların en alt derecesidir- { وَأَصْفَاكُمْ } “ve sizi mi seçip ayırdı”, yani çocukların en üstün kısmı olan { بِالْبَنِينَ } “oğulları” size tahsis edip sizi mi üstün kıldı? buyurmuştur.
22080. Metin
وَإِنْكَارُ هَذَا عَلَيْهِمْ وَتَوْبِيخُهُمْ عَلَيْهِ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ هُنَا:
Bunun onlara karşı inkâr edilmesi ve bundan dolayı azarlanmaları birçok ayette açıklanmıştır. Buradaki şu buyruk gibi:
22081. Metin
وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا [٤٣ \ ١٧] . يَعْنِي الْأُنْثَى، كَمَا أَوْضَحَهُ بِقَوْلِهِ: وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالْأُنْثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ [١٦ \ ٥٨] يَعْنِي فَكَيْفَ تَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْإِنَاثَ وَأَنْتُمْ لَوْ بُشِّرَ الْوَاحِدُ مِنْكُمْ بِأَنَّ امْرَأَتَهُ وَلَدَتْ أُنْثَى لَظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا، يَعْنِي مِنَ الْكَآبَةِ، وَهُوَ كَظِيمٌ، أَيْ مُمْتَلِئٌ حُزْنًا وَغَمًّا، وَكَقَوْلِهِ - تَعَالَى - هُنَا: أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ [٤٣ \ ١٨] فَفِيهِ إِنْكَارٌ شَدِيدٌ وَتَقْرِيعٌ عَظِيمٌ لَهُمْ بِأَنَّهُمْ مَعَ افْتِرَائِهِمْ عَلَيْهِ - جَلَّ وَعَلَا - الْوَلَدَ جَعَلُوا لَهُ أَنْقَصَ الْوَلَدَيْنِ، الَّذِي لِنَقْصِهِ الْخُلُقِيِّ يَنْشَأُ فِي الْحِلْيَةِ - مِنَ الْحُلِيِّ، وَالْحُلَلِ وَأَنْوَاعِ الزِّينَةِ - مِنْ صِغَرِهِ إِلَى كِبَرِهِ; لِيَجْبُرَ بِتِلْكَ الزِّينَةِ نَقْصَهُ الْخُلُقِيَّ الطَّبِيعِيَّ، وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ ; لِأَنَّ الْأُنْثَى غَالِبًا لَا تَقْدِرُ عَلَى الْقِيَامِ بِحُجَّتِهَا وَلَا الدِّفَاعَ عَنْ نَفْسِهَا.
{ وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا } “Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği benzer ile müjdelendiği zaman...” [Zuhrûf, 43/17]. Yani kız çocuğu ile; nitekim bunu şu buyruğuyla açıklamıştır: { وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالْأُنْثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ } “Onlardan birine bir kız müjdelendiği zaman, yüzü simsiyah kesilir ve içi öfkeyle dolar.” [Nahl, 16/58]. Yani; sizden birine karısının bir kız doğurduğu müjdelense kederden yüzü simsiyah kesildiği ve içi hüzün ve gamla dolduğu halde, nasıl olur da Allah'a kızları isnat edersiniz? Yine Yüce Allah'ın buradaki: { أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ } “Süs içinde yetiştirilip de mücadelede meramını anlatamayan kimseyi mi [Allah'a isnat ediyorlar]?” [Zuhrûf, 43/18] buyruğu gibi. Bunda onlara yönelik şiddetli bir inkâr ve büyük bir azarlama vardır; zira onlar Yüce Allah'a çocuk iftirasında bulunmakla kalmayıp O'na iki evlattan en noksan olanını layık görmüşlerdir. O öyle biridir ki fıtrî eksikliğinden ötürü küçüklüğünden büyüklüğüne kadar ziynet, takılar ve süs çeşitleri içinde büyütülür; ta ki bu süsle fıtrî ve yaratılıştan gelen eksikliğini gidersin. { وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ } “mücadelede meramını anlatamaz”; çünkü kadın çoğunlukla delilini ortaya koymaya ve kendini savunmaya güç yetiremez.
22082. Metin
وَقَدْ أَوْضَحْنَا هَذَا الْمَعْنَى بِشَوَاهِدِهِ الْعَرَبِيَّةِ غَايَةَ الْإِيضَاحِ فِي سُورَةِ «بَنِي إِسْرَائِيلَ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ [١٧ \ ٩] . وَكَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ [١٦ \ ٥٧] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ [١٦ \ ٦٢] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَفَأَصْفَاكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَنِينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ إِنَاثًا إِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلًا عَظِيمًا [١٧ \ ٤٠] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنْثَى تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى [٥٣ \ ٢١ - ٢٢] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ أَلَا إِنَّهُمْ مِنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ أَاصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُبِينٌ فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ [٣٧ \ ١٤٩ - ١٥٧] .
Biz bu anlamı Arapça şahitleriyle birlikte Benî İsrâîl Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ } “Şüphesiz bu Kur'an en doğru yola iletir...” [İsrâ, 17/9] buyruğunu açıklarken en güzel şekilde ortaya koymuştuk. Yüce Allah'ın şu buyrukları da böyledir: { وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ } “Kızları Allah'a isnat ederler -hâşâ, O bundan münezzehtir- kendilerine ise arzu ettikleri şeyleri [oğulları].” [Nahl, 16/57]. Ve Yüce Allah'ın: { وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ } “Kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a isnat ederler...” [Nahl, 16/62] buyruğu. Ve Yüce Allah'ın: { أَفَأَصْفَاكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَنِينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ إِنَاثًا إِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلًا عَظِيمًا } “Rabbiniz oğulları size ayırdı da Kendisi meleklerden kızlar mı edindi? Gerçekten siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz.” [İsrâ, 17/40] buyruğu. Ve Yüce Allah'ın: { أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنْثَى تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى } “Erkek size, dişi O'na mı? Öyleyse bu, pek haksız bir taksimdir!” [Necm, 53/21-22] buyruğu. Ve Yüce Allah'ın: { فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ أَلَا إِنَّهُمْ مِنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ أَاصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُبِينٌ فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “Şimdi sor onlara: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa melekleri dişi yarattık da onlar buna şahit miydiler? Dikkat edin, onlar iftiralarından ötürü mutlaka şöyle diyecekler: 'Allah doğurdu.' Onlar kesinlikle yalancıdırlar! Yoksa O, kızları oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var? Eğer doğru söyleyenler iseniz kitabınızı getirin!” [Sâffât, 37/149-157] buyruğu.
22083. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا كَثِيرًا مِنَ الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةِ لِهَذَا الْمَعْنَى فِي سُورَةِ «النَّحْلِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ [١٦ \ ٥٧] . وَوَجْهُ التَّعْبِيرِ عَنِ الْأُنْثَى بِمَا ضُرِبَ مَثَلًا لِلَّهِ فِي قَوْلِهِ: وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا الْآيَةَ [٤٣ \ ١٧]- ظَاهِرٌ ; لِأَنَّ الْبَنَاتِ الْمَزْعُومَةَ يُلْزِمُ ادِّعَاؤُهَا أَنْ تَكُونَ مِنْ جِنْسِ مَنْ نُسِبَتْ إِلَيْهِ ; لِأَنَّ الْوَالِدَ وَالْوَلَدَ مَنْ جِنْسٍ وَاحِدٍ، وَكِلَاهُمَا يُشْبِهُ الْآخَرَ فِي صِفَاتِهِ.
Bu manayı açıklayan pek çok ayeti daha önce Nahl Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ } “Kızları Allah'a isnat ederler -hâşâ, O bundan münezzehtir- kendilerine ise arzu ettikleri şeyleri [oğulları].” [Nahl, 16/57] buyruğunu açıklarken vermiştik. { وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا } “Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği benzer ile müjdelendiği zaman...” [Zuhrûf, 43/17] ayetinde dişinin 'Rahmân'a isnat edilen benzer' ifadesiyle dile getirilmesinin sebebi açıktır; çünkü iddia edilen kız çocuklarının, kendisine nispet edildikleri kimsenin cinsinden olması bu iddianın bir gereğidir. Zira baba ve evlat aynı cinstendir ve her ikisi de sıfatlarında diğerine benzer.
22084. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْألُونَ.
Yüce Allah'ın: { وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْألُونَ } “Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” buyruğu.
22085. Metin
قَرَأَ هَذَا الْحَرْفَ نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ عَامِرٍ عِنْدَ الرَّحْمَنِ بِسُكُونِ النُّونِ وَفَتْحِ الدَّالِ، ظَرْفٌ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: إِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ [٧ \ ٢٠٦] . وَقَرَأَهُ أَبُو عَمْرٍو وَعَاصِمٌ وَحَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ بِكَسْرِ الْعَيْنِ وَبَاءٍ مُوَحَّدَةٍ بَعْدَهَا أَلِفٌ وَضَمِّ الدَّالِ، جَمْعُ عَبْدٍ، كَقَوْلِهِ: وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الْآيَةَ [٢٥ \ ٦٣] .
Bu kelimeyi Nâfi‘, İbn Kesîr ve İbn Âmir nûn harfinin sükûnu ve dâl harfinin fethasıyla zarf olarak { عِنْدَ الرَّحْمَنِ } şeklinde okumuşlardır; tıpkı Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ } “Şüphesiz Rabbinin katında olanlar büyüklük taslamazlar...” [A'râf, 7/206] buyruğunda olduğu gibi. Ebû Amr, Âsım, Hamza ve Kisâî ise ayın harfinin kesresi, ardından gelen tek noktalı bâ ve elif ile dâl harfinin ötresiyle عبد (kul) kelimesinin çoğulu olarak { الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ } şeklinde okumuşlardır; tıpkı Yüce Allah'ın: { وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ } “Rahmân'ın kulları...” [Furkân, 25/63] ayetinde olduğu gibi.
22086. Metin
وَقَوْلُهُ: أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ. قَرَأَهُ عَامَّةُ السَّبْعَةِ غَيْرَ نَافِعٍ (أَشَهِدُوا) بِهَمْزَةٍ وَاحِدَةٍ مَعَ فَتْحِ الشِّينِ، وَقَرَأَهُ نَافِعٌ (أَأُشْهِدُوا) . بِهَمْزَتَيْنِ الْأُولَى مَفْتُوحَةٌ مُحَقَّقَةٌ، وَالثَّانِيَةُ مَضْمُومَةٌ مُسَهَّلَةٌ بَيْنَ بَيْنَ، وَقَالُوا: يُجْعَلُ بَيْنَ الْهَمْزَتَيْنِ أَلِفُ الْإِدْخَالِ عَلَى إِحْدَى الرِّوَايَتَيْنِ.
Yüce Allah'ın: { أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ } buyruğuna gelince; bunu Nâfi‘ dışındaki yedi kıraat imamının ekserisi şîn harfinin fethası ve tek hemze ile (أَشَهِدُوا) şeklinde okumuştur. Nâfi‘ ise iki hemze ile (أَأُشْهِدُوا) şeklinde okumuştur; ilki fethalı ve muhakkak (açık), ikincisi ise ötreli ve beyne-beyn olarak teshîl edilmiş (kolaylaştırılmış) haldedir. İki rivayetten birine göre iki hemze arasına idhâl elifi konulduğunu söylemişlerdir.
22087. Metin
وَقَدْ ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَرْبَعَ مَسَائِلَ: الْأُولَى: أَنَّ الْكُفَّارَ افْتَرَوْا عَلَى الْمَلَائِكَةِ أَنَّهُمْ إِنَاثٌ، زَاعِمِينَ أَنَّهُمْ بَنَاتُ اللَّهِ.
Yüce Allah bu ayet-i kerimede dört meseleyi zikretmiştir: Birincisi: Kâfirler, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia ederek onların dişi oldukları iftirasını atmışlardır.
22088. Metin
الثَّانِيَةُ: أَنَّهُ وَبَّخَهُمْ عَلَى ذَلِكَ تَوْبِيخًا شَدِيدًا وَأَنْكَرَ عَلَيْهِمْ ذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ يَعْنِي هَلْ حَضَرُوا خَلْقَ اللَّهِ لَهُمْ فَعَايَنُوهُمْ إنَاثًا.
İkincisi: { أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ } “Onların yaratılışına şahit mi oldular?” buyruğuyla onları bundan ötürü şiddetle azarlamış ve bunu inkâr etmiştir; yani Allah onları yaratırken hazır bulunup da onların dişi olduklarını bizzat gördüler mi?
22089. Metin
الثَّالِثَةُ: أَنَّ شَهَادَتَهُمُ الْكَاذِبَةَ بِذَلِكَ سَتُكْتَبُ عَلَيْهِمْ.
Üçüncüsü: Onların bu konudaki asılsız şahitlikleri aleyhlerine yazılacaktır.