23198. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
23199. Metin
سُورَةُ الْأَحْقَافِ
Ahkâf Suresi
23200. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { حم تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } “Hâ-mîm. Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır.”
23201. Metin
قَدْ قَدَّمَنَا الْكَلَامَ عَلَى الْحُرُوفِ الْمُقَطَّعَةِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ «هُودٍ» ، وَقَدَّمَنَا الْكَلَامَ عَلَى قَوْلِهِ: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ، فِي أَوَّلِ سُورَةِ «الزُّمَرِ» .
Hecelenen harfler (hurûf-ı mukattaa) hakkındaki açıklamayı Hûd Suresi'nin başında yapmıştık. { تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ } “Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır” buyruğuna dair açıklamayı da Zümer Suresi'nin başında aktarmıştık.
23202. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى } “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattık.”
23203. Metin
صِيغَةُ الْجَمْعِ فِي قَوْلِهِ: خَلَقْنَا - لِلتَّعْظِيمِ.
{ خَلَقْنَا } “Yarattık” buyruğundaki çoğul kipi, tazim (yüceltme) içindir.
23204. Metin
وَقَوْلُهُ: إِلَّا بِالْحَقِّ، أَيْ خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِالْحَقِّ.
{ إِلَّا بِالْحَقِّ } “Ancak hak ile” buyruğu, yani hak ile iç içe ve hakka dayalı bir yaratma demektir.
23205. Metin
وَالْحَقُّ ضِدُّ الْبَاطِلِ، وَمَعْنَى كَوْنِ خَلْقِهِ لِلسَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مُتَلَبِّسًا بِالْحَقِّ أَنَّهُ خَلَقَهُمَا لِحَكَمٍ بَاهِرَةٍ، وَلَمْ يَخْلُقْهُمَا بَاطِلًا، وَلَا عَبَثًا، وَلَا لَعِبًا، فَمِنَ الْحَقِّ الَّذِي كَانَ خَلْقُهُمَا مُتَلَبِّسًا بِهِ - إِقَامَةُ الْبُرْهَانِ عَلَى أَنَّهُ هُوَ الْوَاحِدُ الْمَعْبُودُ وَحْدَهُ - جَلَّ وَعَلَا - كَمَا أَوْضَحَ ذَلِكَ فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ لَا تَكَادُ تُحْصِيهَا فِي الْمُصْحَفِ الْكَرِيمِ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى - فِي «الْبَقَرَةِ» : وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ [٢ \ ١٦٣] ثُمَّ أَقَامَ الْبُرْهَانَ عَلَى أَنَّهُ هُوَ الْإِلَهُ الْوَاحِدُ بِقَوْلِهِ بَعْدَهُ: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ [٢ \ ١٦٤] .
Hak, batılın zıddıdır. Gökleri ve yeri yaratmasının hak ile iç içe olmasının anlamı; O'nun bu ikisini apaçık hikmetlerle yaratmış olması, batıl, boş ve amaçsız bir oyun olarak yaratmamış olmasıdır. Göklerin ve yerin yaratılışının kendisiyle iç içe olduğu bu hakkın bir parçası da, Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de sayılamayacak kadar çok ayette açıkladığı üzere, O'nun tek ve biricik ibadet edilen mabut olduğuna delil getirilmesidir. Nitekim Bakara Suresi'nde şöyle buyurmuştur: { وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ } “İlahınız bir tek ilahtır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir.” [Bakara, 163] Ardından da tek ilah olduğuna şu buyruğuyla delil getirmiştir: { إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutta, akleden bir topluluk için elbette ayetler (deliller) vardır.” [Bakara, 164].
23206. Metin
فَتَلَبُّسُ خَلْقِهِ لِلسَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ بِالْحَقِّ وَاضِحٌ جِدًّا، مِنْ قَوْلِهِ - تَعَالَى -: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَى قَوْلِهِ: لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ بَعْدَ قَوْلِهِ: وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ ; لِأَنَّ إِقَامَةَ الْبُرْهَانِ الْقَاطِعِ عَلَى صِحَّةِ مَعْنَى لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ - هُوَ أَعْظَمُ الْحَقِّ.
Gökleri ve yeri yaratmasının hak ile iç içe olduğu, Yüce Allah'ın { وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ } “İlahınız bir tek ilahtır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur” buyruğundan sonra gelen { إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında...” ayetinden { لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “...akleden bir topluluk için elbette ayetler vardır” kısmına kadar olan ifadelerden gayet açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü 'Lâ ilâhe illallâh' sözünün doğruluğuna kesin delil getirmek, hakkın en büyüğüdür.
23207. Metin
وَكَقَوْلِهِ - تَعَالَى -:
Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
23208. Metin
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ [٢ \ ٢١ - ٢٢] ; لِأَنَّ قَوْلَهُ: اعْبُدُوا رَبَّكُمُ فِيهِ مَعْنَى الْإِثْبَاتِ مِنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ.
{ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ } “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız. O ki, sizin için yeri bir döşek, göğü bir bina kıldı; gökten su indirip onunla size rızık olarak ürünler çıkardı. Artık bile bile Allah'a ortaklar koşmayın.” [Bakara, 21-22]; çünkü O'nun { اعْبُدُوا رَبَّكُمُ } “Rabbinize kulluk edin” buyruğunda 'Lâ ilâhe illallâh'ın ispat (olumlama) anlamı vardır.
23209. Metin
وَقَوْلُهُ: فَلَا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ يَتَضَمَّنُ مَعْنَى النَّفْيِ مِنْهَا عَلَى أَكْمَلِ وَجْهٍ وَأَتَمِّهِ.
{ فَلَا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ } “Artık bile bile Allah'a ortaklar koşmayın” buyruğu ise kelime-i tevhidin nefy (reddetme) anlamını en kâmil ve en eksiksiz şekilde içermektedir.
23210. Metin
وَقَدْ أَقَامَ اللَّهُ - جَلَّ وَعَلَا - الْبُرْهَانَ الْقَاطِعَ عَلَى صِحَّةِ مَعْنَى لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ نَفْيًا وَإِثْبَاتًا بِخَلْقِهِ لِلسَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا - فِي قَوْلِهِ: الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً الْآيَةَ.
Yüce Allah; { الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً } “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız. O ki, sizin için yeri bir döşek, göğü bir bina kıldı...” ayetinde, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratmasıyla, nefy ve ispat yönüyle 'Lâ ilâhe illallâh'ın doğruluğuna kesin delil getirmiştir.
23211. Metin
وَبِذَلِكَ تَعْلَمُ أَنَّهُ مَا خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِأَعْظَمِ الْحَقِّ، الَّذِي هُوَ إِقَامَةُ الْبُرْهَانِ الْقَاطِعِ، عَلَى تَوْحِيدِهِ - جَلَّ وَعَلَا - وَمِنْ كَثْرَةِ الْآيَاتِ الْقُرْآنِيَّةِ الدَّالَّةِ عَلَى إِقَامَةِ هَذَا الْبُرْهَانِ الْقَاطِعِ الْمَذْكُورِ عَلَى تَوْحِيدِهِ - جَلَّ وَعَلَا - عُلِمَ مِنِ اسْتِقْرَاءِ الْقُرْآنِ أَنَّ الْعَلَامَةَ الْفَارِقَةَ مَنْ يَسْتَحِقُّ الْعِبَادَةَ، وَبَيْنَ مَنْ لَا يَسْتَحِقُّهَا، هِيَ كَوْنُهُ خَالِقًا لِغَيْرِهِ، فَمَنْ كَانَ خَالِقًا لِغَيْرِهِ، فَهُوَ الْمَعْبُودُ بِحَقٍّ، وَمَنْ كَانَ لَا يَقْدِرُ عَلَى خَلْقِ شَيْءٍ، فَهُوَ مَخْلُوقٌ مُحْتَاجٌ، لَا يَصِحُّ أَنْ يُعْبَدَ بِحَالٍ.
Bununla anlaşılır ki, O, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak en büyük hakla iç içe yaratmıştır; o da Yüce Allah'ın birliğine kesin delil getirilmesidir. Yüce Allah'ın birliğine dair zikredilen bu kesin delili ortaya koyan Kur'an ayetlerinin çokluğundan ve Kur'an'ın bütünü incelendiğinde (istikrâ) anlaşılmıştır ki, ibadete layık olan ile layık olmayan arasındaki ayırt edici alamet, başkasını yaratıcı olmasıdır. Kim başkasının yaratıcısı ise, hak olarak tapılmaya layık olan O'dur. Bir şeyi yaratmaya güç yetiremeyen ise muhtaç bir yaratıktır ve hiçbir şekilde kendisine ibadet edilmesi geçerli değildir.
23212. Metin
فَالْآيَاتُ الدَّالَّةُ عَلَى ذَلِكَ كَثِيرَةٌ جِدًّا، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى - فِي آيَةِ «الْبَقَرَةِ» الْمَذْكُورَةِ آنِفًا: يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ الْآيَةَ.
Buna delalet eden ayetler pek çoktur; nitekim az önce zikredilen Bakara ayetinde Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ } “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin...”.
23213. Metin
فَقَوْلُهُ: الَّذِي خَلَقَكُمْ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمَعْبُودَ هُوَ الْخَالِقُ وَحْدَهُ، وَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ الْآيَةَ [١٣ \ ١٦] . يَعْنِي وَخَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ هُوَ الْمَعْبُودُ وَحْدَهُ.
O'nun { الَّذِي خَلَقَكُمْ } “Sizi yaratan” buyruğu, ibadet edilecek olanın yalnızca Yaratıcı olduğuna delalet eder. Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: { أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ } “Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır...” [Ra'd, 16]. Yani her şeyin yaratıcısı olan zat, yalnızca kendisine ibadet edilecek olandır.
23214. Metin
وَقَدْ أَوْضَحَ - تَعَالَى - هَذَا فِي سُورَةِ «النَّحْلِ» ; لِأَنَّهُ - تَعَالَى - لَمَّا ذَكَرَ فِيهَا الْبَرَاهِينَ الْقَاطِعَةَ عَلَى تَوْحِيدِهِ - جَلَّ وَعَلَا -، فِي قَوْلِهِ: خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ إِلَى قَوْلِهِ: وَعَلَامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ [١٦ \ ٣ - ١٦]- أَتْبَعَ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ [١٦ \ ١٧] .
Yüce Allah bunu Nahl Suresi'nde açıklamıştır. Çünkü O, bu surede { خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ } “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, ortak koştukları şeylerden yücedir” buyruğundan { وَعَلَامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ } “Ve nice işaretler [koydu]; onlar yıldızla da yol bulurlar” [Nahl, 3-16] ayetine kadar kendi tevhidine dair kesin delilleri zikrettikten sonra bunu şu buyruğuyla pekiştirmiştir: { أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ } “O halde yaratan, yaratamayan gibi midir? Hâlâ öğüt alıp düşünmez misiniz?” [Nahl, 17].
23215. Metin
وَذَلِكَ وَاضِحٌ جِدًّا فِي أَنَّ مَنْ يَخْلُقُ غَيْرَهُ هُوَ الْمَعْبُودُ، وَأَنَّ مَنْ لَا يَخْلُقُ شَيْئًا لَا يَصِحُّ أَنْ يُعْبَدَ.
Bu durum, başkasını yaratanın bizzat ibadet edilecek tek varlık olduğunu, hiçbir şey yaratamayana ise asla ibadet edilemeyeceğini gayet açıkça ortaya koymaktadır.
23216. Metin
وَلِهَذَا قَالَ - تَعَالَى - قَرِيبًا مِنْهُ: وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ [١٦ \ ٢٠] . وَقَالَ - تَعَالَى - فِي «الْأَعْرَافِ» : أَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ [٧ \ ١٩١] . وَقَالَ - تَعَالَى - فِي «الْحَجِّ» : يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ [٢٢ \ ٧٣] أَيْ وَمَنْ لَا يَقْدِرُ أَنْ يَخْلُقَ شَيْئًا لَا يَصِحُّ أَنْ يَكُونَ مَعْبُودًا بِحَالٍ، وَقَالَ - تَعَالَى -: سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى الْآيَةَ [٨٧ \ ١ - ٢] .
Bu sebeple Yüce Allah buna yakın bir yerde şöyle buyurmuştur: { وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ } “Allah'tan başka yalvardıkları şeyler ise hiçbir şey yaratamazlar; aksine kendileri yaratılmaktadırlar.” [Nahl, 20]. A'râf Suresi'nde de şöyle buyurmuştur: { أَيُشْرِكُونَ مَا لَا يَخْلُقُ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ } “Hiçbir şeyi yaratamayan ve kendileri yaratılan şeyleri mi ortak koşuyorlar?” [A'râf, 191]. Hac Suresi'nde ise şöyle buyurmuştur: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ } “Ey insanlar! Bir misal verildi, şimdi onu dinleyin: Sizin Allah'tan başka yalvardıklarınız, bunun için bir araya gelseler bile bir sinek dahi yaratamazlar...” [Hac, 73]. Yani hiçbir şey yaratmaya gücü yetmeyen bir varlığın hiçbir surette mabut olması geçerli değildir. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى } “Yaratıp düzene koyan Yüce Rabbinin adını tesbih et.” [A'lâ, 1-2].
23217. Metin
وَلَمَّا بَيَّنَ - تَعَالَى - فِي أَوَّلِ سُورَةِ «الْفُرْقَانِ» صِفَاتِ مَنْ يَسْتَحِقُّ أَنْ يُعْبَدَ، وَمَنْ لَا يَسْتَحِقُّ ذَلِكَ - قَالَ فِي صِفَاتِ مَنْ يَسْتَحِقُّ الْعِبَادَةَ: الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا [٢٥ \ ٢] .
Yüce Allah Furkân Suresi'nin başında ibadete layık olan ile layık olmayanın sıfatlarını açıklarken, ibadete layık olanın sıfatları hakkında şöyle buyurmuştur: { الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا } “O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur; O çocuk edinmemiştir, mülkünde hiçbir ortağı yoktur ve her şeyi yaratıp ona bir ölçü ve düzen vermiştir.” [Furkân, 2].
23218. Metin
وَقَالَ فِي صِفَاتِ مَنْ لَا يَصِحُّ أَنْ يُعْبَدَ: وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ الْآيَةَ [٢٥ \ ٣] .
Kendisine ibadet edilmesi caiz olmayanın sıfatları hakkında ise şöyle buyurmuştur: { وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ } “O'ndan başka, hiçbir şey yaratmayan ve kendileri yaratılan ilahlar edindiler...” [Furkân, 3].
23219. Metin
وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ جِدًّا، وَكُلُّ تِلْكَ الْآيَاتِ تَدُلُّ دَلَالَةً وَاضِحَةً عَلَى أَنَّهُ - تَعَالَى - مَا خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِالْحَقِّ.
Bu minvaldeki ayetler pek çoktur. Bütün bu ayetler, Yüce Allah'ın gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hakka dayalı olarak yarattığına açıkça delalet etmektedir.
23220. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ - جَلَّ وَعَلَا - أَنَّ مِنَ الْحَقِّ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا، خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِهِ - تَعْلِيمَهُ خَلْقَهُ أَنَّهُ - تَعَالَى - عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّهُ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ - تَعَالَى -: اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا [٦٥ \ ١٢] .
Yüce Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri kendisiyle iç içe yarattığı 'hak'tan birinin de, yaratıklarına Kendisinin her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bildirmesi olduğunu şu buyruğuyla açıklamıştır: { اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا } “Allah O'dur ki yedi göğü ve yerden de onların bir mislini yarattı. Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın gerçekten her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz diye emir bunlar arasında inip durur.” [Talâk, 12].
23221. Metin
فَلَامُ التَّعْلِيلِ فِي قَوْلِهِ: لِتَعْلَمُوا، مُتَعَلِّقَةٌ بِقَوْلِهِ: خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ الْآيَةَ، وَبِهِ تَعْلَمُ أَنَّهُ مَا خَلَقَ السَّمَاوَاتِ السَّبْعَ وَالْأَرْضِينَ السَّبْعَ، وَجَعَلَ الْأَمْرَ يَتَنَزَّلُ بَيْنَهُنَّ - إِلَّا خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِالْحَقِّ.
{ لِتَعْلَمُوا } “Bilesiniz diye” ifadesindeki gerekçe bildiren lâm harfi (lâm-ı ta'lîl), { خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ } “Yedi göğü yarattı” buyruğuna bağlıdır. Buradan anlarsın ki O, yedi göğü ve yedi yeri yaratıp aralarında emrin inip durmasını sağlamasını ancak hak ile iç içe kılmıştır.
23222. Metin
وَمِنَ الْحَقِّ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِهِ، هُوَ تَكْلِيفُ الْخَلْقِ وَابْتِلَاؤُهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا، ثُمَّ جَزَاؤُهُمْ عَلَى أَعْمَالِهِمْ، كَمَا قَالَ - تَعَالَى - فِي أَوَّلِ
Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri kendisiyle iç içe yarattığı haktan biri de kulları sorumlu tutması (teklif), hangisinin daha güzel amel yapacağını sınaması ve ardından amellerine göre onları cezalandırıp mükâfatlandırmasıdır. Nitekim Yüce Allah
23223. Metin
سُورَةِ «هُودٍ» : وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا [١١ \ ٧] .
Hûd Suresi'nin başında şöyle buyurmuştur: { وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için, arşı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur.” [Hûd, 7].
23224. Metin
فَلَامُ التَّعْلِيلِ فِي قَوْلِهِ: لِيَبْلُوَكُمْ، مُتَعَلِّقَةٌ بِقَوْلِهِ: خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَبِهِ تَعْلَمُ أَنَّهُ مَا خَلَقَهُمَا إِلَّا خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِالْحَقِّ.
{ لِيَبْلُوَكُمْ } “Sizi sınamak için” ifadesindeki gerekçe bildiren lâm harfi (lâm-ı ta'lîl), { خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ } “Gökleri ve yeri yarattı” buyruğuna bağlıdır. Buradan anlarsın ki O, ikisini ancak hak ile iç içe yaratmıştır.
23225. Metin
وَنَظِيرُ ذَلِكَ قَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي أَوَّلِ «الْكَهْفِ» : إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا [١٨ \ ٧] . وَقَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي أَوَّلِ «الْمُلْكِ» : الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا [٦٧ \ ٢] .
Bunun benzeri, Yüce Allah'ın Kehf Suresi'nin başındaki şu buyruğudur: { إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْأَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Biz yeryüzündeki şeyleri, hangisinin daha güzel amel yapacağını sınayalım diye ona bir süs yaptık.” [Kehf, 7]. Mülk Suresi'nin başındaki şu buyruğu da böyledir: { الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا } “Hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur.” [Mülk, 2].
23226. Metin
وَمِمَّا يُوَضِّحُ أَنَّهُ مَا خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ إِلَّا خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِالْحَقِّ - قَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي آخِرِ «الذَّارِيَاتِ» : وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ [٥١ \ ٥٦ - ٥٧] .
Gökleri ve yeri ancak hakka dayalı olarak yarattığını açıklayan delillerden biri de Yüce Allah'ın Zâriyât Suresi'nin sonundaki şu buyruğudur: { وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ } “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.” [Zâriyât, 56-57].
23227. Metin
سَوَاءٌ قُلْنَا: إِنَّ مَعْنَى إِلَّا لِيَعْبُدُونِ، أَيْ لِآمُرَهُمْ بِعِبَادَتِي فَيَعْبُدُنِي السُّعَدَاءُ مِنْهُمْ ; لِأَنَّ عِبَادَتَهُمْ يَحْصُلُ بِهَا تَعْظِيمُ اللَّهِ وَطَاعَتُهُ وَالْخُضُوعُ لَهُ، كَمَا قَالَ - تَعَالَى -: فَإِنْ يَكْفُرْ بِهَا هَؤُلَاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ [٦ \ ٨٩] . وَقَالَ - تَعَالَى -: فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْأَمُونَ [٤١ \ ٣٨] .
İster { إِلَّا لِيَعْبُدُونِ } “Ancak bana kulluk etsinler diye” ifadesinin anlamının, 'onlara bana ibadet etmelerini emredeyim de içlerinden bahtiyar olanlar bana ibadet etsin' şeklinde olduğunu söyleyelim; zira onların ibadetiyle Allah'ı yüceltme, O'na itaat ve boyun eğme gerçekleşir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَإِنْ يَكْفُرْ بِهَا هَؤُلَاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ } “Eğer şunlar onu inkâr ederlerse, biz onu inkâr etmeyecek bir topluluğu ona vekil kılmışızdır.” [En'âm, 89]. Şöyle de buyurmuştur: { فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْأَمُونَ } “Eğer büyüklük taslarlarsa, bilsinler ki Rabbinin katındakiler gece gündüz O'nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” [Fussilet, 38].
23228. Metin
أَوْ قُلْنَا: إِنَّ مَعْنَى إِلَّا لِيَعْبُدُونِ، أَيْ إِلَّا لِيُقِرُّوا لِي بِالْعُبُودِيَّةِ، وَيَخْضَعُوا وَيُذْعِنُوا لِعَظَمَتِي ; لِأَنَّ الْمُؤْمِنِينَ يَفْعَلُونَ ذَلِكَ طَوْعًا، وَالْكُفَّارُ يُذْعِنُونَ لِقَهْرِهِ وَسُلْطَانِهِ - تَعَالَى - كَرْهًا.
İstersek { إِلَّا لِيَعْبُدُونِ } “Ancak bana kulluk etsinler diye” ifadesinin anlamının, 'bana kulluğu itiraf etsinler, büyüklüğüme boyun eğip teslim olsunlar diye' olduğunu söyleyelim; zira müminler bunu isteyerek yaparlar, kâfirler ise Yüce Allah'ın kahrına ve hâkimiyetine istemeyerek de olsa boyun eğerler.
23229. Metin
وَمَعْلُومٌ أَنَّ حِكْمَةَ الِابْتِلَاءِ وَالتَّكْلِيفِ لَا تَتِمُّ إِلَّا بِالْجَزَاءِ عَلَى الْأَعْمَالِ.
İmtihan ve sorumluluk yüklemenin (teklif) hikmetinin ancak amellerin karşılığının verilmesiyle (ceza/mükâfat) tamamlanacağı malumdur.
23230. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ - تَعَالَى - أَنَّ مِنَ الْحَقِّ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِهِ - جَزَاءَ النَّاسِ بِأَعْمَالِهِمْ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى - فِي «النَّجْمِ» : وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى [٥٣ \ ٣١] .
Yüce Allah, gökleri ve yeri hak ile iç içe yaratmasının bir gereğinin de insanlara amellerinin karşılığını vermek olduğunu açıklamıştır. Nitekim Necm Suresi'nde şöyle buyurmuştur: { وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاحَنُوا بِالْحُسْنَى } “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bu, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik edenleri de en güzeliyle mükâfatlandırması içindir.” [Necm, 31].
23231. Metin
فَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَيْ هُوَ خَالِقُهَا وَمِنْ فِيهِمَا لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا الْآيَةَ.
Yüce Allah'ın { وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ } “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır” buyruğunun anlamı; kötülük edenleri yaptıkları sebebiyle cezalandırsın diye göklerin, yerin ve içindekilerin yaratıcısının O olduğudur.
23232. Metin
وَيُوَضِّحُ ذَلِكَ قَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي «يُونُسَ» :
Bunu, Yüce Allah'ın Yûnus Suresi'ndeki şu buyruğu açıklamaktadır:
23233. Metin
إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ [١٠ \ ٤] .
{ إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ } “Şüphesiz O, yaratmayı başlatır; sonra iman edip salih amel işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu tekrar diriltir. İnkâr edenlere gelince, inkâr etmekte olduklarından ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.” [Yûnus, 4].
23234. Metin
وَلَمَّا ظَنَّ الْكُفَّارُ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا، لَا لِحِكْمَةِ تَكْلِيفٍ وَحِسَابٍ وَجَزَاءٍ - هَدَّدَهُمْ بِالْوَيْلِ مِنَ النَّارِ بِسَبَبِ ذَلِكَ الظَّنِّ السَّيِّئِ، فِي قَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ [٣٨ \ ٢٧] .
Kâfirler, Allah'ın gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri sorumluluk, hesap ve ceza hikmeti olmaksızın boş yere yarattığını zannettiklerinde; Yüce Allah bu kötü zandan ötürü onları şu buyruğuyla cehennem ateşiyle tehdit etmiştir: { وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ } “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. O inkâr edenlerin ateşten çekecekleri var!” [Sâd, 27].
23235. Metin
وَقَدْ نَزَّهَ - تَعَالَى - نَفْسَهُ عَنْ كَوْنِهِ خَلَقَ الْخَلْقَ عَبَثًا، لَا لِتَكْلِيفٍ وَحِسَابٍ وَجَزَاءٍ، وَأَنْكَرَ ذَلِكَ عَلَى مَنْ ظَنَّهُ، فِي قَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ [٢٣ \ ١١٥ - ١١٦] .
Yüce Allah; mahlukatı sorumluluk, hesap ve karşılık olmaksızın boş yere yaratmaktan zatını tenzih etmiş ve bunu zannedenleri şu buyruğuyla kınamıştır: { أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ } “Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Gerçek hükümdar olan Allah pek yücedir. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, şerefli Arş'ın Rabbidir.” [Mü'minûn, 115-116].
23236. Metin
فَقَوْلُهُ: (فَتَعَالَى اللَّهُ) أَيْ تَنَزَّهَ وَتَعَاظَمَ وَتَقَدَّسَ عَنْ أَنْ يَكُونَ خَلَقَهُمْ لَا لِحِكْمَةِ تَكْلِيفٍ وَبَعْثٍ، وَحِسَابٍ وَجَزَاءٍ.
O'nun { فَتَعَالَى اللَّهُ } “Allah pek yücedir” buyruğu; insanları bir sorumluluk, diriliş, hesap ve karşılık hikmeti olmaksızın yaratmış olmaktan O'nun münezzeh, yüce ve mukaddes olduğu anlamına gelir.
23237. Metin
وَهَذَا الَّذِي نَزَّهَ - تَعَالَى - عَنْهُ نَفْسَهُ - نَزَّهَهُ عَنْهُ أُولُو الْأَلْبَابِ، كَمَا قَالَ - تَعَالَى -: إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ إِلَى قَوْلِهِ: رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ [٣ \ ١٩٠ - ١٩١] . فَقَوْلُهُ عَنْهُمْ: سُبْحَانَكَ أَيْ تَنْزِيهًا لَكَ عَنْ أَنْ تَكُونَ خَلَقْتَ هَذَا الْخَلْقَ بَاطِلًا، لَا لِحِكْمَةِ تَكْلِيفٍ وَبَعْثٍ، وَحِسَابٍ وَجَزَاءٍ.
Yüce Allah'ın kendi zatını tenzih ettiği bu durumdan akıl sahipleri de O'nu tenzih etmişlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ } “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için ayetler vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar...” ayetinden { رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ } “...Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateşin azabından koru!” [Âl-i İmrân, 190-191] kısmına kadar. Onların { سُبْحَانَكَ } “Sen münezzehsin” sözü, 'bu yaratılışı sorumluluk, diriliş, hesap ve ceza hikmeti olmaksızın batıl olarak yaratmış olmaktan Seni tenzih ederiz' demektir.
23238. Metin
وَقَوْلُهُ - جَلَّ وَعَلَا - فِي آيَةِ «الْأَحْقَافِ» هَذِهِ: مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ - يُفْهَمُ مِنْهُ أَنَّهُ لَمْ يَخْلُقْ ذَلِكَ بَاطِلًا، وَلَا لَعِبًا وَلَا عَبَثًا.
Yüce Allah'ın Ahkâf Suresi'ndeki bu { مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ } “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yarattık” buyruğundan; bunları batıl, oyun ve amaçsızca yaratmadığı anlaşılır.
23239. Metin
وَهَذَا الْمَفْهُومُ جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا الْآيَةَ [٣٨ \ ٢٧] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلًا [٣ \ ١٩١] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ [٤٤ \ ٣٨ - ٣٩] .
Bu mefhum, Allah'ın Kitabı'ndaki ayetlerde açıklanmıştır. Nitekim Yüce Allah: { وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا } “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık...” [Sâd, 27] buyurmuştur. Yüce Allah: { رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلًا } “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın” [Âl-i İmrân, 191] buyurmuştur. Ve Yüce Allah: { وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ مَا خَلَقْنَاهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ } “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Biz onları ancak hak ile yarattık” [Duhân, 38-39] buyurmuştur.
23240. Metin
وَقَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي آيَةِ «الْأَحْقَافِ» هَذِهِ: وَأَجَلٍ مُسَمًّى مَعْطُوفٌ عَلَى قَوْلِهِ: بِالْحَقِّ أَيْ مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا خَلْقًا مُتَلَبِّسًا بِالْحَقِّ، وَبِتَقْدِيرِ
Yüce Allah'ın bu Ahkâf ayetindeki { وَأَجَلٍ مُسَمًّى } “Ve belirlenmiş bir süre” buyruğu, { بِالْحَقِّ } “Hak ile” ifadesine atfedilmiştir. Yani Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile iç içe ve belirlenmiş bir sürenin takdiriyle yarattık.
23241. Metin
أَجَلٍ مُسَمًّى، أَيْ وَقْتٍ مُعَيَّنٍ مُحَدَّدٍ يَنْتَهِي إِلَيْهِ أَمَدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ كَمَا صَرَّحَ اللَّهُ بِذَلِكَ فِي أُخْرَيَاتِ «الْحِجْرِ» فِي قَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَإِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ الْآيَةَ [١٥ \ ٨٥] .
Belirlenmiş bir süre takdiriyle; yani göklerin ve yerin ömrünün varıp dayanacağı belirli ve sınırlı bir vakitle [yarattık] ki bu da kıyamet günüdür. Nitekim Allah bunu Hicr Suresi'nin sonlarında açıkça şöyle belirtmiştir: { وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَإِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ } “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yarattık. Şüphesiz o saat (kıyamet) mutlaka gelecektir...” [Hicr, 85].
23242. Metin
فَقَوْلُهُ فِي «الْحِجْرِ» : وَإِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ بَعْدَ قَوْلِهِ: إِلَّا بِالْحَقِّ يُوَضِّحُ مَعْنَى قَوْلِهِ فِي «الْأَحْقَافِ» : إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى.
Hicr Suresi'ndeki { إِلَّا بِالْحَقِّ } “Ancak hak ile” ifadesinden sonra gelen { وَإِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ } “Şüphesiz o saat mutlaka gelecektir” buyruğu, Ahkâf Suresi'ndeki { إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى } “Ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için” buyruğunun anlamını açıklamaktadır.
23243. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ - تَعَالَى - فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِهِ أَنَّ لِلسَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَمَدًا يَنْتَهِي إِلَيْهِ أَمْرُهُمَا، كَمَا قَالَ - تَعَالَى -: وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ [٣٩ \ ٦٧] . وَقَالَ - تَعَالَى -: يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ [٢١ \ ١٠٤] . وَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ [١٤ \ ٤٨] . وَقَوْلُهُ: وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ [٨١ \ ١١] . وَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ الْآيَةَ [٧٣ \ ١٤] . إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Yüce Allah Kitabı'nın birçok ayetinde göklerin ve yerin varlığının sona ereceği bir vadenin bulunduğunu açıklamıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ } “Kıyamet gününde yer bütünüyle O'nun kabzasındadır, gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüştür.” [Zümer, 67]. Şöyle de buyurmuştur: { يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ } “Yazılı kâğıt tomarını dürer gibi göğü düreceğimiz gün...” [Enbiyâ, 104]. Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: { يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ } “Yerin başka bir yere, göklerin de [başka göklere] dönüştürüleceği gün...” [İbrâhîm, 48]. Şöyle de buyurmuştur: { وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ } “Gökyüzü sıyrılıp koparıldığı zaman.” [Tekvîr, 11]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ } “Yerin ve dağların sarsılacağı gün...” [Müzzemmil, 14] ve benzeri diğer ayetler.
23244. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنذِرُوا مُعْرِضُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنذِرُوا مُعْرِضُونَ } “İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler.”
23245. Metin
مَا ذَكَرَهُ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ مِنْ أَنَّ الْكُفَّارَ مُعْرِضُونَ عَمَّا أَنْذَرَتْهُمْ بِهِ الرُّسُلُ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى - فِي «الْبَقَرَةِ» : إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ [٢ \ ٦] . وَقَوْلِهِ فِي «يس» : وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ [٣٦ \ ١٠] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ [٦ \ ٤] . وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
Yüce Allah'ın bu yüce ayette kâfirlerin elçilerin kendilerini uyardığı şeylerden yüz çevirdiklerine dair zikrettiği husus, pek çok ayette açıklanmıştır. Nitekim Bakara Suresi'nde şöyle buyurmuştur: { إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ } “Şüphesiz inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.” [Bakara, 6]. Yâsîn Suresi'nde de şöyle buyurmuştur: { وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ } “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, iman etmezler.” [Yâsîn, 10]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ } “Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyedursun, illaki ondan yüz çevirirler.” [En'âm, 4]. Bu minvaldeki ayetler pek çok olup bilinmektedir.
23246. Metin
وَالْإِعْرَاضُ عَنِ الشَّيْءِ: الصُّدُودُ عَنْهُ، وَعَدَمُ الْإِقْبَالِ إِلَيْهِ.
Bir şeyden i'râz etmek: Ondan geri durmak, yüz çevirmek ve ona yönelmemektir.
23247. Metin
قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: وَأَصْلُهُ مِنَ الْعُرْضِ - بِالضَّمِّ - وَهُوَ الْجَانِبُ; لِأَنَّ الْمُعْرِضَ عَنِ الشَّيِّ يُوَلِّيهِ بِجَانِبِ عُنُقِهِ صَادًّا عَنْهُ.
Bazı ilim ehli şöyle demiştir: Bu kelimenin aslı, ötre ile okunan 'Urd' (عُرْض) kökünden gelir ki yan/taraf demektir; zira bir şeyden yüz çeviren kimse, boynunun yan tarafını ona çevirerek ondan geri durur.
23248. Metin
وَالْإِنْذَارُ: الْإِعْلَامُ الْمُقْتَرِنُ بِتَهْدِيدٍ، فَكُلُّ إِنْذَارٍ إِعْلَامٌ، وَلَيْسَ كُلُّ إِعْلَامٍ إِنْذَارًا.
İnzâr (uyarma): Tehdit içeren bildirimdir. Dolayısıyla her inzâr bir bildirimdir, fakat her bildirim bir inzâr değildir.
23249. Metin
وَقَدْ أَوْضَحْنَا مَعَانِيَ الْإِنْذَارِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ «الْأَعْرَافِ» .
İnzârın anlamlarını A'râf Suresi'nin başında açıklamıştık.
23250. Metin
وَمَا فِي قَوْلِهِ: عَمَّا أُنْذِرُوا قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: هِيَ مَوْصُولَةٌ، وَالْعَائِدُ مَحْذُوفٌ، أَيِ الَّذِينَ كَفَرُوا مُعْرِضُونَ عَنِ الَّذِي أَنْذَرُوهُ، أَيْ خَوَّفُوهُ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ
{ عَمَّا أُنْذِرُوا } buyruğundaki “mâ” (ما) hakkında bazı ilim ehli şöyle demiştir: O, ism-i mevsûldür ve âid zamiri hazfedilmiştir; yani "İnkâr edenler, kendisiyle uyarıldıkları şeyden" yani kıyamet gününün azabından korkutuldukları şeyden
23251. Metin
الْقِيَامَةِ. وَحَذْفُ الْعَائِدِ الْمَنْصُوبِ بِفِعْلٍ أَوْ وَصْفٍ مُضْطَرَدٌ كَمَا هُوَ مَعْلُومٌ.
[yüz çevirmektedirler]. Fiil veya sıfatla mansûb olan âid zamirinin hazfedilmesi, bilindiği üzere yaygın bir kuraldır.
23252. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: هِيَ مَصْدَرِيَّةٌ، أَيْ وَالَّذِينَ كَفَرُوا مُعْرِضُونَ عَنِ الْإِنْذَارِ، وَلِكِلَيْهِمَا وَجْهٌ.
Bazı âlimler ise onun masdariyye olduğunu söylemişlerdir; yani "İnkâr edenler, uyarılmaktan yüz çevirmektedirler." Her iki görüşün de [geçerli] bir yönü vardır.
23253. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ ائْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ ائْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “De ki: 'Allah'tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yarattılar? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru söyleyenler iseniz, bundan önce [indirilmiş] bir kitap yahut bir ilim kalıntısı getirin bana!'”
23254. Metin
قَدْ ذَكَرْنَا قَرِيبًا أَنَّ قَوْلَهُ: مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ [١٥ \ ٨٥]- يَتَضَمَّنُ الْبُرْهَانَ الْقَاطِعَ عَلَى صِحَّةِ مَعْنَى لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ. وَأَنَّ الْعَلَامَةَ الْفَارِقَةَ بَيْنَ الْمَعْبُودِ بِحَقٍّ، وَبَيْنَ غَيْرِهِ هِيَ كَوْنُهُ خَالِقًا. وَأَوَّلُ سُورَةِ «الْأَحْقَافِ» هَذِهِ يَزِيدُ ذَلِكَ إِيضَاحًا ; لِأَنَّهُ ذَكَرَ مِنْ صِفَاتِ الْمَعْبُودِ بِحَقٍّ أَنَّهُ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بِالْحَقِّ، وَذَكَرَ مِنَ الْمَعْبُودَاتِ الْأُخْرَى الَّتِي عِبَادَتُهَا كُفْرٌ مُخَلِّدٌ فِي النَّارِ أَنَّهَا لَا تَخْلُقُ شَيْئًا.
Kısa bir süre önce, { مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ } “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yarattık” [Hicr, 85] buyruğunun 'Lâ ilâhe illallâh' kelimesinin manasının doğruluğuna kesin bir delil içerdiğini; hak mabud ile başkası arasındaki ayırt edici alametin yaratıcı olmak olduğunu belirtmiştik. Bu Ahkâf Suresi'nin başı da bunu daha da açıklığa kavuşturmaktadır; zira hak mabudun sıfatlarından olarak gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri hak ile yarattığını zikretmiş, kendilerine ibadet edilmesi ateşte ebedi kalmayı gerektiren küfür olan diğer mabudların ise hiçbir şey yaratmadıklarını belirtmiştir.
23255. Metin
فَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ [٤٦ \ ٤] أَيْ هَذِهِ الْمَعْبُودَاتُ الَّتِي تَعْبُدُونَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ، أَرَوْنِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ.
Yüce Allah'ın: { قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “De ki: 'Allah'tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü?'” [Ahkâf, 4] buyruğu; yani Allah'ı bırakıp da taptığınız bu mabutlar, bana gösterin yerden neyi yaratmışlar? demektir.
23256. Metin
فَقَوْلُهُ: أَرَوْنِي - يُرَادُ بِهِ التَّعْجِيزُ وَالْمُبَالَغَةُ فِي عَدَمِ خَلْقِهِمْ شَيْئًا.
{ أَرُونِي } “Bana gösterin” sözü ile muhatapları aciz bırakmak ve onların hiçbir şey yaratmadıklarını pekiştirmek kastedilmiştir.
23257. Metin
وَعَلَى أَنَّ مَا اسْتِفْهَامِيَّةٌ، وَذَا مَوْصُولَةٌ - فَالْمَعْنَى أَرُونِي مَا الَّذِي خَلَقُوهُ مِنَ الْأَرْضِ. وَعَلَى أَنَّ مَا وَذَا بِمَنْزِلَةِ كَلِمَةٍ وَاحِدَةٍ يُرَادُ بِهَا الِاسْتِفْهَامُ - فَالْمَعْنَى: أَرُونِي أَيَّ شَيْءٍ خَلَقُوهُ مِنَ الْأَرْضِ؟
“Mâ” (ما) istifhamiyye (soru edatı) ve “zâ” (ذا) mevsûle (bağlaç) kabul edildiğinde mana: “Yerden yarattıkları şeyin ne olduğunu bana gösterin” şeklinde olur. “Mâ” ve “zâ” kelimelerinin soru ifade eden tek bir kelime konumunda kabul edilmesine göre ise mana: “Yerden hangi şeyi yarattıklarını bana gösterin?” şeklinde olur.
23258. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ أَنَّ مَنْ لَمْ يَخْلُقْ شَيْئًا فِي الْأَرْضِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ، لَا يَصِحُّ أَنْ يَكُونَ مَعْبُودًا بِحَالٍ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى - فِي «فَاطِرٍ» : قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءَكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا الْآيَةَ [٣٥ \ ٤٠] . وَقَوْلِهِ فِي «لُقْمَانَ» : هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ [٣١ \ ١١] . وَقَوْلِهِ فِي «سَبَأٍ» : قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ [٣٤ \ ٢٢] . وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ، وَقَدْ قَدَّمْنَا طَرَفًا مِنْهَا قَرِيبًا.
Bu yüce ayetin içerdiği, yerde hiçbir şey yaratmamış ve göklerde de hiçbir ortaklığı bulunmayan kimsenin hiçbir şekilde ilah olamayacağı hususu pek çok ayette açıklanmıştır. Nitekim Fâtır Suresi'nde şöyle buyrulmuştur: { قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءَكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا } “De ki: 'Allah'ı bırakıp da yalvardığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, yerden neyi yarattılar? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa onlara bir kitap verdik de...'” [Fâtır, 40]. Lokmân Suresi'nde şöyle buyrulmuştur: { هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ } “İşte bu Allah'ın yaratmasıdır. Haydi gösterin bana, O'ndan başkaları ne yaratmıştır?” [Lokmân, 11]. Sebe' Suresi'nde de şöyle buyrulmuştur: { قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ } “De ki: 'Allah'tan başka [ilah olduğunu] iddia ettiklerinizi çağırın! Onların göklerde de yerde de zerre kadar bir güçleri/mülkleri yoktur. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı da yoktur ve O'nun bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur.'” [Sebe', 22]. Bu minvaldeki ayetler pek çok olup bilinmektedir; nitekim bunların bir kısmını az önce zikretmiştik.
23259. Metin
وَقَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا - قَدْ قَدَّمَنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ «الزُّخْرُفِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ [٤٣ \ ٢١] .
Yüce Allah'ın bu yüce ayetteki: { ائْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا } “Bundan önce [indirilmiş] bir kitap getirin bana” buyruğunu açıklayan ayetleri, Zuhrûf Suresi'nde Yüce Allah'ın: { أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ } “Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı sımsıkı sarılıyorlar?” [Zuhrûf, 21] buyruğu açıklanırken daha önce aktarmıştık.
23260. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لَا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لَا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً } “Kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek ve kendilerinin dualarından habersiz olan, Allah'tan başka şeylere dua edip yalvarandan daha sapık kim olabilir? İnsanlar toplandığı zaman, onlar kendilerine düşman kesilirler...”
23261. Metin
قَدْ قَدَّمَنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ «الْجَاثِيَةِ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْئًا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ [٤٥ \ ١٠] . وَفِي سُورَةِ «مَرْيَمَ» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا [١٩ \ ٨١] .
Bunu açıklayan ayetleri Câsiye Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْئًا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ } “Kazandıkları şeyler de Allah'tan başka edindikleri dostlar da onlara hiçbir fayda sağlamaz” [Câsiye, 10] buyruğunun izahında ve Meryem Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا } “Kendilerine bir izzet ve güç kaynağı olsunlar diye Allah'tan başka ilahlar edindiler” [Meryem, 81] buyruğunun izahında daha önce zikretmiştik.
23262. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ } “Kendilerine apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman, inkâr edenler kendilerine gelen hak hakkında: 'Bu, apaçık bir büyüdür' dediler.”
23263. Metin
ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ الْكُفَّارَ إِذَا قُرِئَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُ هَذَا الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ، الَّذِي هُوَ الْحَقُّ، ادَّعَوْا أَنَّهَا سِحْرٌ مُبِينٌ وَاضِحٌ.
Yüce Allah bu kerim ayette, kâfirlere hakkın ta kendisi olan bu yüce Kur'an'ın ayetleri okunduğunda, onun apaçık, besbelli bir sihir olduğunu iddia ettiklerini zikretmiştir.
23264. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنِ افْتِرَائِهِمْ عَلَى الْقُرْآنِ أَنَّهُ سِحْرٌ، وَعَلَى النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ سَاحِرٌ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى - فِي «سَبَأٍ» : وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ [٣٤ \ ٤٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى - فِي «الزُّخْرُفِ» : وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ [٤٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ إِلَى قَوْلِهِ: أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ [٢١ \ ٢ - ٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ [١١ \ ٧] .
Bu yüce ayetin ihtiva ettiği, onların Kur'an'a büyü, Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) de büyücü diye iftira atmaları hususu pek çok ayette açıklanmıştır. Nitekim Yüce Allah Sebe' Suresi'nde şöyle buyurmuştur: { وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ } “İnkâr edenler ise kendilerine hak geldiği zaman: 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' dediler.” [Sebe', 43]. Yüce Allah Zuhrûf Suresi'nde şöyle buyurmuştur: { وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ } “Onlara hak geldiğinde: 'Bu bir büyüdür ve biz onu inkâr ediyoruz' dediler.” [Zuhrûf, 30]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ } “Rablerinden kendilerine yeni bir uyarı/öğüt geldikçe, onlar mutlaka kalpleri eğlencede olarak ve alaya alarak onu dinlerler...” ayetinden { أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ } “...Göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” buyruğuna kadar [Enbiyâ, 2-3]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ } “Andolsun sen: 'Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz' desen, inkâr edenler mutlaka: 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derler.” [Hûd, 7].
23265. Metin
وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
Bu minvaldeki ayetler pek çok olup bilinmektedir.
23266. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى - أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “Yoksa 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer onu uydurduysam, Allah'tan [gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye gücünüz yetmez.'”
23267. Metin
أَمْ هَذِهِ هِيَ الْمُنْقَطِعَةُ، وَقَدْ قَدَّمْنَا أَنَّهَا تَأْتِي بِمَعْنَى الْإِضْرَابِ، وَتَأْتِي بِمَعْنَى هَمْزَةُ الْإِنْكَارِ، وَتَأْتِي بِمَعْنَاهُمَا مَعًا، وَهُوَ الظَّاهِرُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ.
Buradaki “em” (أَمْ), munkatıadır. Daha önce onun idrab (vazgeçme/dönme) anlamında, inkâr hemzesi anlamında ve her iki anlamı birlikte içerecek şekilde geldiğini belirtmiştik; bu yüce ayette zahir olan da her iki anlamı içermesidir.
23268. Metin
فَأَمْ فِيهَا عَلَى ذَلِكَ تُفِيدُ مَعْنَى الْإِضْرَابِ وَالْإِنْكَارِ مَعًا، فَهُوَ بِمَعْنَى دَعْ هَذَا، وَاسْمَعْ قَوْلَهُمُ الْمُسْتَنْكَرَ لِظُهُورِ كَذِبِهِمْ فِيهِ أَنَّ مُحَمَّدًا افْتَرَى هَذَا الْقُرْآنَ، وَقَدْ كَذَّبَهُمُ اللَّهُ فِي
Buna göre oradaki “em”, hem idrab hem de inkâr anlamı ifade eder; yani “Bunu bırak da, Muhammed'in bu Kur'an'ı uydurduğu yönündeki yalanlarının apaçıklığı sebebiyle kınanan şu sözlerini dinle!” manasındadır. Allah Teâlâ onların
23269. Metin
هَذِهِ الدَّعْوَى فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ الْآيَةَ [١٠ \ ٣٨] . وَقَوْلِهِ: أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ [١١ \ ١٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ أَنْ يُفْتَرَى مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ [١٠ \ ٣٧] . وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
bu iddiasını pek çok ayette yalanlamıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ } “Yoksa: 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Öyleyse onun benzeri bir sure getirin...'” [Yûnus, 38]. Şöyle de buyurmuştur: { أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ } “Yoksa: 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Öyleyse onun benzeri uydurulmuş on sure getirin...'” [Hûd, 13]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ أَنْ يُفْتَرَى مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ } “Bu Kur'an, Allah'tan başkası tarafından uydurulmuş değildir; ancak kendinden öncekileri doğrulayıcıdır...” [Yûnus, 37]. Bu minvaldeki ayetler pek çok olup bilinmektedir.
23270. Metin
وَقَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا أَيْ إِنْ كُنْتُ افْتَرَيْتُ هَذَا الْقُرْآنَ، عَلَى سَبِيلِ الْفَرْضِ.
Yüce Allah'ın bu yüce ayetteki: { قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “De ki: 'Eğer onu uydurduysam, Allah'tan [gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye gücünüz yetmez'” buyruğu; yani farzımuhal olarak “Eğer ben bu Kur'an'ı uydurmuş olsaydım” demektir.
23271. Metin
وَالتَّقْدِيرُ: عَاجَلَنِي اللَّهُ بِعُقُوبَتِهِ الشَّدِيدَةِ، وَأَنْتُمْ لَا تَمْلِكُونَ لِي مِنْهُ شَيْئًا، أَيْ لَا تَقْدِرُونَ أَنْ تَدْفَعُوا عَنِّي عَذَابَهُ إِنْ أَرَادَ أَنْ يُعَذِّبَنِيَ عَلَى الِافْتِرَاءِ، فَكَيْفَ أَفْتَرِيهِ لَكُمْ، وَأَنْتُمْ لَا تَقْدِرُونَ عَلَى دَفْعِ عَذَابِ اللَّهِ عَنِّي؟
Takdiri şöyledir: "Allah beni şiddetli cezasıyla çarpar ve siz de O'na karşı benim için hiçbir şeye mâlik olamazsınız; yani eğer O, iftira sebebiyle beni cezalandırmak isterse, O'nun azabını benden savmaya güç yetiremezsiniz. Siz benden Allah'ın azabını savmaya güç yetiremezken, ben sizin için nasıl iftira edebilirim?"
23272. Metin
وَهَذَا الْمَعْنَى الَّذِي تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ جَاءَ مُوَضَّحًا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ [٦٩ \ ٤٤ - ٤٧] .
Bu yüce ayetin içerdiği bu anlam, başka yerlerde de açıklanmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ } “Eğer o, bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kuvvetle yakalardık. Sonra da onun şah damarını koparırdık. O zaman sizden hiç kimse buna engel olamazdı.” [Hâkka, 44-47].
23273. Metin
فَقَوْلُهُ - تَعَالَى - فِي آيَةِ «الْحَاقَّةِ» هَذِهِ: وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ كَقَوْلِهِ فِي آيَةِ «الْأَحْقَافِ» : قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ.
Yüce Allah'ın bu Hâkka ayetindeki: { وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ } “Eğer o, bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı” buyruğu, Ahkâf ayetindeki: { قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ } “De ki: 'Eğer onu uydurduysam...'” buyruğu gibidir.
23274. Metin
وَقَوْلُهُ فِي «الْحَاقَّةِ» : فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ يُوَضِّحُ مَعْنَى قَوْلِهِ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا ; لِأَنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ: فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ، أَنَّهُمْ لَا يَقْدِرُونَ عَلَى أَنْ يَحْجِزُوا عَنْهُ، أَيْ يَدْفَعُوا عَنْهُ عِقَابَ اللَّهِ لَهُ بِالْقَتْلِ، لَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْهِ بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ.
Hâkka Suresi'ndeki: { فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ } “O zaman sizden hiç kimse buna engel olamazdı” buyruğu, { فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “Allah'tan [gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye gücünüz yetmez” sözünün anlamını açıklamaktadır; zira { فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ } buyruğunun manası: Eğer O'na birtakım sözler uydurmuş olsaydı, Allah'ın onu öldürme şeklindeki cezasını ondan engelleyemezler, yani savamazlardı demektir.
23275. Metin
وَذَلِكَ هُوَ مَعْنَى قَوْلِهِ: فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا أَيْ لَا تَقْدِرُونَ عَلَى دَفْعِ عَذَابِهِ عَنِّي.
İşte { فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “Allah'tan [gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye gücünüz yetmez” sözünün manası da budur; yani "O'nun azabını benden savmaya güç yetiremezsiniz."
23276. Metin
وَنَظِيرُ ذَلِكَ فِي الْمَعْنَى قَوْلُهُ - تَعَالَى -: قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا [٥ \ ١٧] . وَقَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا [٥ \ ٤١] .
Anlam bakımından bunun benzeri, Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا } “De ki: 'Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde olanların hepsini helak etmek istese, O'na karşı kim bir şey yapabilir?'” [Mâide, 17]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا } “Allah bir kimsenin fitneye düşmesini isterse, sen Allah'a karşı onun için hiçbir şey yapamazsın.” [Mâide, 41].
23277. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ آيَةُ «الْأَحْقَافِ» هَذِهِ وَآيَةُ «الْحَاقَّةِ» الْمُبَيِّنَةُ لَهَا، مِنْ أَنَّهُ لَوِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ
Bu Ahkâf ayeti ile onu açıklayan Hâkka ayetinin içerdiği; eğer Allah'a iftira etmiş
23278. Metin
أَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْهِ عَاجَلَهُ بِالْعَذَابِ، وَأَنَّهُ لَا يَقْدِرُ أَحَدٌ عَلَى دَفْعِهِ عَنْهُ - جَاءَ مَعْنَاهُ فِي بَعْضِ الْآيَاتِ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى - فِي «يُونُسَ» : قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ [١٠ \ ١٥] أَيْ إِنِّي أَخَافُ - إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي بِالِافْتِرَاءِ عَلَيْهِ بِتَبْدِيلِ قُرْآنِهِ أَوِ الْإِتْيَانِ بِقُرْآنٍ غَيْرِهِ - عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ.
veya O'na karşı bir söz uydurmuş olsaydı O'nun hemen azap edeceği ve hiç kimsenin bu azabı savmaya güç yetiremeyeceği hususu, bazı ayetlerde de ifade edilmiştir. Nitekim Yüce Allah Yûnus Suresi'nde şöyle buyurmuştur: { قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar: 'Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir' dediler. De ki: 'Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.'” [Yûnus, 15]; yani “Kur'an'ını değiştirerek veya başka bir Kur'an getirip O'na iftira ederek Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”
23279. Metin
وَذَكَرَ اللَّهُ - تَعَالَى - مِثْلَ هَذَا عَنْ بَعْضِ الرُّسُلِ فِي آيَاتٍ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ عَنْ صَالِحٍ: قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ الْآيَةَ [١١ \ ٦٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى - عَنْ نُوحٍ: قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ الْآيَةَ] .
Allah Teâlâ diğer bazı peygamberlerden naklen de başka ayetlerde bunun benzerini zikretmiştir. Nitekim Sâlih hakkında şöyle buyurmuştur: { قَالَ يَاقَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُ } “Dedi ki: 'Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O bana katından bir rahmet vermişse? Bu durumda O'na isyan edersem beni Allah'a karşı kim koruyabilir?...'” [Hûd, 63]. Nûh hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ } “...Ey kavmim! Eğer ben onları kovarsam, Allah'a karşı bana kim yardım edebilir?...” [Hûd, 30].
23280. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ } “De ki: 'Ben peygamberlerin ilki [türedi bir peygamber] değilim.'”
23281. Metin
الْأَظْهَرُ فِي قَوْلِهِ: بِدْعًا أَنَّهُ فِعْلٌ بِمَعْنَى الْمَفْعُولِ، فَهُوَ بِمَعْنَى مُبْتَدِعٍ، وَالْمُبْتَدِعُ هُوَ الَّذِي أَبْدَعَ عَلَى غَيْرِ مِثَالٍ سَابِقٍ.
{ بِدْعًا } kelimesi hakkında en zahir görüş, mef'ûl anlamında fi'l (فِعْل) vezninde olduğudur; dolayısıyla “mübtede'” (ilk defa ortaya konan/türedi) anlamındadır. Mübtedî ise, önceden bir benzeri olmaksızın ilk defa ortaya çıkan kimsedir.
23282. Metin
وَمَعْنَى الْآيَةِ: قُلْ لَهُمْ يَا نَبِيَّ اللَّهِ: مَا كُنْتُ أَوَّلَ رَسُولٍ أُرْسِلَ إِلَى الْبَشَرِ، بَلْ قَدْ أَرْسَلَ اللَّهُ قَبْلِي جَمِيعَ الرُّسُلِ إِلَى الْبَشَرِ، فَلَا وَجْهَ لِاسْتِبْعَادِكُمْ رِسَالَتِي، وَاسْتِنْكَارِكُمْ إِيَّاهَا ; لِأَنَّ اللَّهَ أَرْسَلَ قَبْلِي رُسُلًا كَثِيرَةً.
Ayetin manası şudur: Ey Allah'ın Peygamberi, onlara de ki: "Ben insanlığa gönderilen ilk elçi değilim; bilakis Allah benden önce de insanlara nice elçiler göndermiştir. Dolayısıyla benim peygamberliğimi akıldan uzak görmenizin ve onu yadırgamanızın hiçbir tutar yanı yoktur; çünkü Allah benden önce de pek çok elçi göndermiştir."
23283. Metin
وَهَذَا الْمَعْنَى الَّذِي دَلَّتْ عَلَيْهِ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ أَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةً [١٣ \ ٣٨] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ الْآيَةَ [٣٠ \ ٤٧] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِنْ بَعْدِهِ الْآيَةَ [٤ \ ١٦٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: حم عسق كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ [٤٢ \ ١ - ٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: مَا يُقَالُ لَكَ إِلَّا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ الْآيَةَ [٤١ \ ٤٣] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ الْآيَةَ [٣ \ ١٤٤] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا الْآيَةَ [٦ \ ٣٤] . وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
Bu yüce ayetin işaret ettiği bu mana, pek çok ayette açıklanmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ أَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةً } “Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik...” [Ra'd, 38]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ } “Andolsun, senden önce de kendi kavimlerine peygamberler gönderdik; onlara apaçık deliller getirdiler...” [Rûm, 47]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِنْ بَعْدِهِ } “Nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik...” [Nisâ, 163]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { حم عسق كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ } “Hâ-Mîm. 'Ayn-Sîn-Kâf. Mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.” [Şûrâ, 1-3]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { مَا يُقَالُ لَكَ إِلَّا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ } “Sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir...” [Fussilet, 43]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ } “Muhammed ancak bir elçidir; ondan önce de elçiler gelip geçmiştir...” [Âl-i İmrân, 144]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا } “Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlandı. Fakat onlar, kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler...” [En'âm, 34]. Bu minvaldeki ayetler pek çok olup bilinmektedir.
23284. Metin
قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ } “Bana ve size ne yapılacağını da bilmem.”
23285. Metin
التَّحْقِيقُ - إِنْ شَاءَ اللَّهُ - أَنَّ مَعْنَى الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: مَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ فِي دَارِ الدُّنْيَا، فَمَا أَدْرِي أَأُخْرَجُ مِنْ مَسْقَطِ رَأْسِي، أَوْ أُقْتَلُ كَمَا فُعِلَ بِبَعْضِ الْأَنْبِيَاءِ.
İnşallah tahkik edilen doğru görüş şudur: Bu yüce ayetin anlamı, “Dünya yurdunda bana ve size ne yapılacağını bilmem; doğduğum yerden çıkarılacak mıyım, yoksa bazı peygamberlere yapıldığı gibi öldürülecek miyim bilmem” demektir.
23286. Metin
وَمَا أَدْرِي مَا ينَالُنِي مِنَ الْحَوَادِثِ وَالْأُمُورِ فِي تَحَمُّلِ أَعْبَاءِ الرِّسَالَةِ.
Peygamberlik yükünü taşırken başıma ne gibi hadiselerin ve işlerin geleceğini bilmem.
23287. Metin
وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِكُمْ: أَيُخْسَفُ بِكُمْ، أَوْ تَنْزِلُ عَلَيْكُمْ حِجَارَةٌ مِنَ السَّمَاءِ، وَنَحْوُ ذَلِكَ.
Size ne yapılacağını da bilmem: Yere mi batırılacaksınız, yoksa üzerinize gökten taşlar mı yağdırılacak veya benzeri bir şey mi olacak?
23288. Metin
وَهَذَا هُوَ اخْتِيَارُ ابْنِ جَرِيرٍ وَغَيْرِ وَاحِدٍ مِنَ الْمُحَقِّقِينَ.
İbn Cerîr ve müdakkik âlimlerden pek çoğunun tercihi de budur.
23289. Metin
وَهَذَا الْمَعْنَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ دَلَّتْ عَلَيْهِ آيَاتٌ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ، كَقَوْلِهِ - تَعَالَى -: وَلَوْ كُنْتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ الْآيَةَ [٧ \ ١٨٨] . وَقَوْلِهِ - تَعَالَى - آمِرًا لَهُ ﷺ: قُلْ لَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ الْآيَةَ [٦ \ ٥٠] .
Bu ayetteki bu manaya Allah'ın Kitabı'ndan ayetler de delalet etmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَلَوْ كُنْتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ } “Eğer gaybı bilseydim, elbette çokça hayır elde ederdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı...” [A'râf, 188]. Yüce Allah, ona (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrederek şöyle de buyurmuştur: { قُلْ لَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ } “De ki: 'Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmem...'” [En'âm, 50].
23290. Metin
وَبِهَذَا تَعْلَمُ أَنَّ مَا يُرْوَى عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَنَسٍ وَغَيْرِهِمَا مِنْ أَنَّ الْمُرَادَ: وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ أَيْ فِي الْآخِرَةِ - فَهُوَ خِلَافُ التَّحْقِيقِ، كَمَا سَتَرَى إِيضَاحَهُ - إِنْ شَاءَ اللَّهُ -.
Bununla anlarsın ki, İbn Abbâs, Enes ve başkalarından rivayet edilen; { وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ } ifadesinden kastın "ahirette" olduğu görüşü, inşallah açıklamasını göreceğin üzere, tahkike aykırıdır.
23291. Metin
فَقَدْ رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَأَنَسٍ وَقَتَادَةَ وَالضَّحَّاكِ وَعِكْرِمَةَ وَالْحَسَنِ - فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ - أَنَّهُ لَمَّا نَزَلْ قَوْلُهُ - تَعَالَى -: وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ - فَرِحَ الْمُشْرِكُونَ وَالْيَهُودُ وَالْمُنَافِقُونَ، وَقَالُوا: كَيْفَ نَتَّبِعُ نَبِيًّا لَا يَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِهِ وَلَا بِنَا، وَأَنَّهُ لَا فَضْلَ لَهُ عَلَيْنَا، وَلَوْلَا أَنَّهُ ابْتَدَعَ الَّذِي يَقُولُهُ مِنْ عِنْدِ نَفْسِهِ، لَأَخْبَرَهُ الَّذِي بَعَثَهُ بِمَا يُفْعَلُ بِهِ.
Nitekim İbn Abbâs, Enes, Katâde, Dahhâk, İkrime ve -iki görüşünden birinde- el-Hasan'dan şöyle rivayet edilmiştir: Yüce Allah'ın: { وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ } “Bana ve size ne yapılacağını da bilmem” buyruğu inince müşrikler, Yahudiler ve münafıklar sevinmiş ve: "Kendisine ve bize ne yapılacağını bilmeyen bir peygambere nasıl uyalım? Onun bize hiçbir üstünlüğü yok. Söylediklerini kendiliğinden uydurmamış olsaydı, onu gönderen zât kendisine ne yapılacağını ona bildirirdi" demişlerdi.
23292. Metin
فَنَزَلَتْ لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ [٤٨ \ ٢] فَنَسَخَتْ هَذِهِ الْآيَةَ.
Bunun üzerine: { لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ } “Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın...” [Fetih, 2] ayeti inmiş ve bu ayeti neshetmiştir.
23293. Metin
وَقَالَتِ الصَّحَابَةُ: هَنِيئًا لَكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، لَقَدْ بَيَّنَ لَكَ اللَّهُ مَا يُفْعَلُ بِكَ، فَلَيْتَ شِعْرَنَا مَا هُوَ مَا فَاعِلٌ بِنَا.
Sahabe ise şöyle demiştir: "Sana kutlu olsun ey Allah'ın Resulü! Allah sana ne yapılacağını açıkladı; keşke bize ne yapacağını da bilseydik!"
23294. Metin
فَنَزَلَتْ لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ الْآيَةَ [٤٨ \ ٥] . وَنَزَلَتْ: وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا [٣٣ \ ٤٧] .
Bunun üzerine: { لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ } “Mümin erkekleri ve mümin kadınları altından ırmaklar akan cennetlere koysun...” [Fetih, 5] ayeti inmiştir. Ayrıca: { وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا } “Müminlere, Allah'tan kendileri için büyük bir lütuf olduğunu müjdele” [Ahzâb, 47] ayeti inmiştir.
23295. Metin
فَالظَّاهِرُ أَنَّ هَذَا كُلَّهُ خِلَافُ التَّحْقِيقِ، وَأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَا يَجْهَلُ مَصِيرَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِعِصْمَتِهِ - صَلَوَاتُ اللَّهِ وَسَلَامُهُ عَلَيْهِ - وَقَدْ قَالَ لَهُ اللَّهُ - تَعَالَى -: وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى [٩٣ \ ٤ - ٥] وَأَنَّ قَوْلَهُ: وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ
Zahir olan şudur ki, bunların tamamı tahkike aykırıdır; zira Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismeti sebebiyle -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- kıyamet günündeki akıbetini bilmez değildir. Nitekim Yüce Allah ona: { وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى } “Şüphesiz ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Ve Rabbın sana verecek, sen de hoşnut olacaksın” [Duhâ, 4-5] buyurmuştur. Dolayısıyla { وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ } “Bana ve size ne yapılacağını bilmem” sözü,
23296. Metin
فِي أُمُورِ الدُّنْيَا، كَمَا قَدَّمْنَا. فَإِنْ قِيلَ: قَدْ صَحَّ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ مِنْ حَدِيثِ أُمِّ الْعَلَاءِ الْأَنْصَارِيَّةِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ: مَا يُفْعَلُ بِي أَيْ فِي الْآخِرَةِ، فَإِنَّ حَدِيثَهَا فِي قِصَّةِ وَفَاةِ عُثْمَانَ بْنِ مَظْعُونٍ ﵁ عِنْدَهُمْ، وَدُخُولِ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِيهِ، أَنَّهَا قَالَتْ: رَحْمَةُ اللَّهِ عَلَيْكَ أَبَا السَّائِبِ، شَهَادَتِي عَلَيْكَ ; لَقَدْ أَكْرَمَكَ اللَّهُ ﷿ تَعْنِي عُثْمَانَ بْنَ مَظْعُونٍ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «وَمَا يُدْرِيكِ أَنَّ اللَّهَ أَكْرَمُهُ؟» فَقُلْتُ: لَا أَدْرِي، بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «أَمَّا هُوَ فَقَدْ جَاءَهُ الْيَقِينُ مِنْ رَبِّهِ وَإِنِّي لَأَرْجُو لَهُ الْخَيْرَ، وَاللَّهِ مَا أَدْرِي وَأَنَا رَسُولُ اللَّهِ مَا يُفْعَلُ بِي» الْحَدِيثَ.
daha önce belirttiğimiz üzere dünya işleri hakkındadır. Şayet: "Ümmü'l-Alâ el-Ensâriyye hadisinden, Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) { مَا يُفْعَلُ بِي } 'bana ne yapılacağını' sözünün ahirette anlamına geldiğini gösteren sahih bir rivayet gelmiştir. Zira onun Osman b. Maz'ûn'un (radıyallâhu anh) kendi yanlarında vefatı ve Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) oraya girişi kıssasındaki hadisinde geçtiğine göre o, Osman b. Maz'ûn'u kastederek: 'Allah'ın rahmeti üzerine olsun ey Ebü's-Sâib! Benim senin hakkındaki şahitliğim şudur ki, Allah Azze ve Celle sana ikramda bulunmuştur' demiş; bunun üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): 'Allah'ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?' buyurmuş; ben de: 'Anam babam sana feda olsun, bilmiyorum' deyince Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): 'Ona gelince, Rabbinden ona kesin bilgi (ölüm) gelmiştir. Ben de onun için hayır ummaktayım. Vallahi ben bir Allah elçisi olduğum halde bana ne yapılacağını bilmem' buyurmuştur" denilirse,
23297. Metin
فَالْجَوَابُ هُوَ مَا ذَكَرَهُ الْحَافِظُ ابْنُ كَثِيرٍ ﵀ فَقَدْ قَالَ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، بَعْدَ أَنْ سَاقَ حَدِيثَ أُمِّ الْعَلَاءِ الْمَذْكُورَ بِالسَّنَدِ الَّذِي رَوَاهُ بِهِ أَحْمَدُ ﵀ انْفَرَدَ بِهِ الْبُخَارِيُّ دُونَ مُسْلِمٍ، وَفِي لَفْظٍ لَهُ «مَا أَدْرِي وَأَنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مَا يُفْعَلُ بِهِ» ، وَهَذَا أَشْبَهُ أَنْ يَكُونَ هُوَ الْمَحْفُوظُ ; بِدَلِيلِ قَوْلِهَا: فَأَحْزَنَنِي ذَلِكَ. اهـ مَحَلُّ الْغَرَضِ مِنْهُ. وَهُوَ الصَّوَابُ - إِنْ شَاءَ اللَّهُ - وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ - تَعَالَى -.
Cevap, Hâfız İbn Kesîr'in (rahimehullâh) zikrettiği husustur. Nitekim o, bu kerim ayetin tefsirinde, adı geçen Ümmü'l-Alâ hadisini Ahmed'in (rahimehullâh) rivayet ettiği senedle aktardıktan sonra şöyle demiştir: "Bunu Müslim değil, sadece Buhârî rivayet etmiştir. Onun bir lafzında 'Ben bir Allah elçisi olduğum halde ona ne yapılacağını bilmem' şeklindedir. Korunmuş (mahfuz) olan lafzın bu olması daha muhtemeldir; zira kadının 'Bu beni üzdü' demesi de buna delildir." —Buradan aktarılmak istenen kısım bitti.— İnşallah doğru olan da budur ve ilim Yüce Allah katındadır.