25598. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25599. Metin
سُورَةُ الطُّورِ.
Tûr Suresi.
25600. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ } “Tûr'a, yayılmış ince deri üzerine yazılmış kitaba, Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana ve kaynatılmış denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır; onu savuşturacak hiçbir şey yoktur.”
25601. Metin
هَذِهِ الْأَقْسَامُ الَّتِي أَقْسَمَ اللَّهُ بِهَا تَعَالَى فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ أَقْسَمَ بِبَعْضِهَا بِخُصُوصِهِ، وَأَقْسَمَ بِجَمِيعِهَا فِي آيَةٍ عَامَّةٍ لَهَا وَلِغَيْرِهَا.
Yüce Allah'ın bu şerefli surenin başında üzerine yemin ettiği bu varlıkların bazısına hususi olarak yemin edilmiş, tamamına ise hem onları hem de başkalarını kapsayan umumi bir ayette yemin edilmiştir.
25602. Metin
أَمَّا الَّذِي أَقْسَمَ مِنْهَا إِقْسَامًا خَاصًّا فَهُوَ الطُّورُ، وَالْكِتَابُ الْمَسْطُورُ، وَالسَّقْفُ الْمَرْفُوعُ، وَالْأَظْهَرُ أَنَّ الطُّورَ الْجَبَلُ الَّذِي كَلَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ مُوسَى، وَقَدْ أَقْسَمَ اللَّهُ تَعَالَى بِالطُّورِ فِي قَوْلِهِ: وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ وَطُورِ سِينِينَ [٩٥ \ ٢١] .
Aralarından hususi bir yeminle anılanlar Tûr, yazılmış kitap ve yükseltilmiş tavandır. En kuvvetli görüşe göre Tûr, Allah'ın üzerinde Musa ile konuştuğu dağdır. Yüce Allah Tûr'a şu buyruğunda da yemin etmiştir: { وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ وَطُورِ سِينِينَ } “İncire, zeytine ve Sînâ Dağı'na andolsun” [95/1-2].
25603. Metin
وَالْأَظْهَرُ أَنَّ الْكِتَابَ الْمَسْطُورَ هُوَ الْقُرْآنُ الْعَظِيمُ، وَقَدْ أَكْثَرَ اللَّهُ مِنَ الْإِقْسَامِ بِهِ فِي كِتَابِهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ [٤٣ \ ١ - ٢] ، [٤٤ \ ١ - ٢] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: يس وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ [٣٦ \ ١ - ٢] ، وَقِيلَ: هُوَ كِتَابُ الْأَعْمَالِ، وَقِيلَ: غَيْرُ ذَلِكَ.
En kuvvetli görüşe göre satır satır yazılmış kitap yüce Kur'an'dır. Allah Teâlâ Kitabı'nda ona çokça yemin etmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: { حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ } “Hâ-Mîm. Apaçık Kitaba andolsun” [43/1-2], [44/1-2] ve Yüce Allah şöyle buyurur: { يس وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ } “Yâ-Sîn. Hikmet dolu Kur'an'a andolsun” [36/1-2]. Bunun amel defteri olduğu da söylenmiştir, başka şeyler de söylenmiştir.
25604. Metin
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ: هُوَ السَّمَاءُ، وَقَدْ أَقْسَمَ اللَّهُ بِهَا فِي كِتَابِهِ فِي آيَاتٍ مُتَعَدِّدَةٍ كَقَوْلِهِ: وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ [٥١ \ ٧] ، وَقَوْلِهِ: وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ [٨٥ \ ١] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَالسَّمَاءِ وَمَا بَنَاهَا [٩١ \ ٥] ، وَالرَّقُّ بِفَتْحِ الرَّاءِ كُلُّ مَا يُكْتَبُ فِيهِ مِنْ صَحِيفَةٍ وَغَيْرِهَا، وَقِيلَ هُوَ الْجِلْدُ الْمُرَقَّقُ لِيُكْتَبَ فِيهِ، وَقَوْلُهُ: مَنْشُورٍ أَيْ مَبْسُوطٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنْشُورًا [١٧ \ ١٣] ، وَقَوْلُهُ: بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتَى صُحُفًا مُنَشَّرَةً [٧٤ \ ٥٢] .
Yükseltilmiş tavan ise göktür. Allah Kitabı'nda birçok ayette ona yemin etmiştir; nitekim şöyle buyurmaktadır: { وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ } “Yollara ve harelerle dolu göğe andolsun” [51/7], { وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ } “Burçlar sahibi göğe andolsun” [85/1] ve Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالسَّمَاءِ وَمَا بَنَاهَا } “Göğe ve onu bina edene andolsun” [91/5]. Râ harfinin fethasıyla er-Rakk (الرَّقُّ), sahife ve benzeri üzerine yazı yazılan her şeydir. Üzerine yazı yazılmak üzere inceltilmiş deri olduğu da söylenmiştir. Ayetteki Menşûr (مَنْشُورٍ) ifadesi ise yayılmış, açılmış demektir. Şu ayetler de bu kabildendir: { كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنْشُورًا } “...açılmış olarak bulacağı bir kitap...” [17/13] ve { بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ أَنْ يُؤْتَى صُحُفًا مُنَشَّرَةً } “Hayır, onlardan her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister” [74/52].
25605. Metin
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ: هُوَ الْبَيْتُ الْمَعْرُوفُ فِي السَّمَاءِ الْمُسَمَّى بِالضُّرَاحِ بِضَمِّ الضَّادِ، وَقِيلَ فِيهِ مَعْمُورٌ، لِكَثْرَةِ مَا يَغْشَاهُ مِنَ الْمَلَائِكَةِ الْمُتَعَبِّدِينَ، فَقَدْ جَاءَ الْحَدِيثُ: «أَنَّهُ يَزُورُهُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعُونَ أَلْفَ مَلَكٍ، وَلَا يَعُودُونَ إِلَيْهِ بَعْدَهَا» .
el-Beytu'l-Ma'mûr: Gökte bilinen ve Dad harfinin zammesiyle Durâh (الضُّرَاح) olarak isimlendirilen evdir. İbadet eden meleklerin orayı çokça doldurması ve ziyaret etmesi sebebiyle 'ma'mûr' (şenlendirilmiş/dolu) denilmiştir. Nitekim hadiste şöyle gelmiştir: «Orayı her gün yetmiş bin melek ziyaret eder ve bundan sonra bir daha oraya dönmezler.»
25606. Metin
وَقَوْلُهُ: وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ فِيهِ وَجْهَانِ مِنَ التَّفْسِيرِ لِلْعُلَمَاءِ. أَحَدُهُمَا أَنَّ الْمَسْجُورَ هُوَ الْمُوقَدُ نَارًا، قَالُوا: وَسَيَضْطَرِمُ الْبَحْرُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ نَارًا، مِنْ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ تَعَالَى: ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ [٤٠ \ ٧٢] .
Yüce Allah'ın { وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ } “ve kaynatılmış denize” buyruğunda âlimlerin iki tefsir vechi vardır: Birincisi: el-Mescûr (الْمَسْجُورُ), ateşle tutuşturulmuş olandır. Âlimler şöyle demiştir: Kıyamet günü deniz alev alıp ateşe dönüşecektir. Bu anlam şu ayette de mevcuttur: { ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ } “Sonra ateşte kaynatılacaklar/yakılacaklardır” [40/72].
25607. Metin
الْوَجْهُ الثَّانِي: هُوَ أَنَّ الْمَسْجُورَ بِمَعْنَى الْمَمْلُوءِ، لِأَنَّهُ مَمْلُوءٌ مَاءً، وَمِنْ إِطْلَاقِ الْمَسْجُورِ عَلَى الْمَمْلُوءِ قَوْلُ لَبِيدِ بْنِ رَبِيعَةَ فِي مُعَلَّقَتِهِ:
İkinci vecih: el-Mescûr, su ile dolu olduğu için 'dolu' anlamındadır. Mescûr kelimesinin dolu anlamında kullanılmasına dair Lebîd b. Rebîa'nın Muallaka'sındaki şu sözü örnektir:
25608. Metin
فَتَوَسَّطَا عُرْضَ السَّرِيِّ وَصَدَّعا ... مَسْجُورَةً مُتَجَاوِرًا قُلَّامُهَا
فَتَوَسَّطَا عُرْضَ السَّرِيِّ وَصَدَّعا ... مَسْجُورَةً مُتَجَاوِرًا قُلَّامُهَا (İkisi vadinin ortasına vasıl olup yardılar; / Suyu dolu, etrafındaki bitkileri birbirine komşu olan pınarı)
25609. Metin
فَقَوْلُهُ: مَسْجُورَةً أَيْ عَيْنًا مَمْلُوءَةً مَاءً، وَقَوْلُ النَّمِرِ بْنِ تَوْلَبٍ الْعُكْلِيِّ:
Şairin 'Mescûreten' (مَسْجُورَةً) sözü, yani su ile dopdolu bir pınar demektir. Nemir b. Tevleb el-Uklî'nin şu sözü de böyledir:
25610. Metin
إِذَا شَاءَ طَالَعَ مَسْجُورَةً ... تَرَى حَوْلَهَا النَّبْعَ وَالسَّاسَمَا
إِذَا شَاءَ طَالَعَ مَسْجُورَةً ... تَرَى حَوْلَهَا النَّبْعَ وَالسَّاسَمَا (Dilediğinde dopdolu bir pınara bakar, / Etrafında neb' ve sâsem ağaçlarını görürsün)
25611. Metin
وَهَذَانَ الْوَجْهَانِ الْمَذْكُورَانِ فِي مَعْنَى الْمَسْجُورِ هُمَا أَيْضًا فِي قَوْلِهِ: وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ [٨١ \ ٦] ، وَأَمَّا الْآيَةُ الْعَامَّةُ الَّتِي أَقْسَمَ فِيهَا تَعَالَى بِمَا يَشْمَلُ جَمِيعَ هَذِهِ الْأَقْسَامِ وَغَيْرِهَا، فَهِيَ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَلَا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ وَمَا لَا تُبْصِرُونَ [٦٩ \ ٣٨ - ٣٩] ، لِأَنَّ الْإِقْسَامَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ عَامٌّ فِي كُلِّ شَيْءٍ.
el-Mescûr'un anlamında zikredilen bu iki vecih, Yüce Allah'ın şu buyruğunda da geçerlidir: { وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ } “Denizler kaynatıldığı/tutuşturulduğu zaman” [81/6]. Yüce Allah'ın bütün bu yeminleri ve başkalarını kapsayan şeylere yemin ettiği umumi ayet ise şudur: { فَلَا أُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ وَمَا لَا تُبْصِرُونَ } “Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki” [69/38-39]; zira bu ayetteki yemin her şeyi içine alacak şekilde umumidir.
25612. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ، قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي أَوَّلِ الذَّارِيَاتِ، وَفِي غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَوَاضِعِ.
Yüce Allah'ın bu şerefli ayetteki { إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ } “Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır” buyruğunu açıklayan ayetleri Zâriyât Suresi'nin başında ve diğer yerlerde daha önce zikretmiştik.
25613. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ } “O gün cehennem ateşine şiddetle itilip kakılırlar. 'İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!' [denir].”
25614. Metin
الدَّعُّ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ: الدَّفْعُ بِقُوَّةٍ وَعُنْفٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ، أَيْ يَدْفَعُهُ عَنْ حَقِّهِ بِقُوَّةٍ وَعُنْفٍ، وَقَدْ تَضَمَّنَتْ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ أَمْرَيْنِ:
Arap dilinde ed-Da'' (الدَّعُّ), şiddetle ve sertçe itip kakmak demektir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu kabildendir: { فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ } “İşte yetimi itip kakan odur”; yani hakkından mahrum etmek için onu şiddetle ve zorbalıkla iter. Bu şerefli ayet iki hususu içermektedir:
25615. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنَّ الْكُفَّارَ يُدْفَعُونَ إِلَى النَّارِ بِقُوَّةٍ وَعُنْفٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.
Birincisi: Kâfirler kıyamet günü ateşe şiddet ve sertlikle itilip kakılacaklardır.
25616. Metin
وَالثَّانِي: أَنَّهُمْ يُقَالُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تَوْبِيخًا وَتَقْرِيعًا: هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ [٥٢ \ ١٤] .
İkincisi: Kıyamet günü onlara kınama ve azarlama maksadıyla: { هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ } “İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!” [52/14] denilecektir.
25617. Metin
وَهَذَانَ الْأَمْرَانِ الْمَذْكُورَانِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ جَاءَا مُوَضَّحَيْنِ فِي آيَاتٍ أُخَرَ، أَمَّا
Bu şerefli ayette zikredilen bu iki husus başka ayetlerde de açıklanmıştır. Bunlardan
25618. Metin
الْأَخِيرُ مِنْهُمَا، وَهُوَ كَوْنُهُمْ يُقَالُ لَهُمْ: هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ [٥٢ \ ١٤] ، وَقَدْ ذَكَرَهُ تَعَالَى فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِهِ كَقَوْلِهِ فِي السَّجْدَةِ: كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ [٣٢ \ ٢٠] ، وَقَوْلِهِ فِي سَبَأٍ: فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ [٣٤ \ ٤٢] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي الْمُرْسَلَاتِ: انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلَاثِ شُعَبٍ لَا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
ikincisi, yani kendilerine: { هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ } “İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!” [52/14] denilecek olması hususunu Yüce Allah Kitabı'ndaki ayetlerde zikretmiştir; Secde Suresi'ndeki şu buyruğu gibi: { كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ } “Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri döndürülürler ve onlara: 'Yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın!' denir” [32/20], Sebe' Suresi'ndeki şu buyruğu gibi: { فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا وَنَقُولُ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ } “İşte bugün birbirinize ne bir fayda ne de bir zarar vermeye gücünüz yeter. Biz de zulmedenlere: 'Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın!' deriz” [34/42] ve Yüce Allah'ın Mürselât Suresi'ndeki şu buyrukları gibi: { انْطَلِقُوا إِلَى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ انْطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلَاثِ شُعَبٍ لَا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ إِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ } “Yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin! Üç kollu bir gölgeye gidin ki, o ne gölgelendirir ne de alevden korur. Şüphesiz o, saray gibi kıvılcımlar saçar...” ve benzeri diğer ayetler.
25619. Metin
وَأَمَّا الْأَوَّلُ مِنْهُمَا وَهُوَ كَوْنُهُمْ يُدْفَعُونَ إِلَى النَّارِ بِقُوَّةٍ فَقَدْ ذَكَرَهُ اللَّهُ - جَلَّ وَعَلَا - فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَى سَوَاءِ الْجَحِيمِ [٤٤ \ ٤٧] ، أَيْ جُرُّوهُ بِقُوَّةٍ وَعُنْفٍ إِلَى وَسَطِ النَّارِ. وَالْعَتْلُ فِي لُغَةِ الْعَرَبِ: الْجَرُّ بِعُنْفٍ وَقُوَّةٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ الْفَرَزْدَقَ:
Bu iki husustan birincisi, yani onların ateşe şiddetle itilecek olmaları ise Allah -azze ve celle- tarafından Kitabı'ndaki ayetlerde zikredilmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: { خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ إِلَى سَوَاءِ الْجَحِيمِ } “Onu tutun da cehennemin ta ortasına sürükleyin” [44/47]; yani onu şiddet ve zorbalıkla ateşin ortasına çekin. Arap dilinde el-Atl (الْعَتْلُ), şiddet ve kuvvetle çekip sürüklemek demektir. Ferezdak'ın şu sözü de bu kabildendir:
25620. Metin
لَيْسَ الْكِرَامُ بِنَاحِلِيكَ أَبَاهُمْ ... حَتَّى تَرُدَّ إِلَى عَطِيَّةٍ تَعْتِلُ
لَيْسَ الْكِرَامُ بِنَاحِلِيكَ أَبَاهُمْ ... حَتَّى تَرُدَّ إِلَى عَطِيَّةٍ تَعْتِلُ (Kerem sahipleri babalarını sana bağışlayacak değillerdir / Sen zorla Atıyye'ye geri sürüklenip döndürülene kadar)
25621. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ [٥٥ \ ٤١] ، أَيْ تَجْمَعُ الزَّبَانِيَةُ بَيْنَ نَاصِيَةِ الْوَاحِدِ مِنْهُمْ، أَيْ مُقَدَّمِ شَعْرِ رَأْسِهِ وَقَدَمِهِ، ثُمَّ تَدْفَعُهُ فِي النَّارِ بِقُوَّةٍ وَشِدَّةٍ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu da böyledir: { يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ } “Günahkârlar simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar” [55/41]; yani zebaniler onlardan her birinin perçemini (başının ön saçını) ayağı ile bir araya getirip bağlar, sonra da onu şiddet ve zorla ateşe fırlatır.
25622. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ - جَلَّ وَعَلَا - أَنَّهُمْ أَيْضًا يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ [٥٤ \ ٤٨] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: الَّذِينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَا أَرْسَلْنَا بِهِ رُسُلَنَا فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ إِذِ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُ يُسْحَبُونَ فِي الْحَمِيمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ [٤٠ \ ٧٠ - ٧٢] .
Yüce Allah ayrıca Kitabı'ndaki ayetlerde onların yüzüstü ateşte sürükleneceklerini de açıklamıştır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: { يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ } “O gün yüzüstü ateşte sürüklenecekler [ve onlara]: 'Cehennemin dokunuşunu tadın!' [denilecek]” [54/48] ve Yüce Allah şöyle buyurur: { الَّذِينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَا أَرْسَلْنَا بِهِ رُسُلَنَا فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ إِذِ الْأَغْلَالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُ يُسْحَبُونَ فِي الْحَمِيمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ } “Kitabı ve elçilerimizle gönderdiğimiz şeyleri yalanlayanlar, yakında bilecekler! Boyunlarında tasmalar ve zincirler olduğu halde sürüklenecekler; kaynar suda, sonra da ateşte yakılacaklar” [40/70-72].
25623. Metin
وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ «يَوْمَ يُدَعُّونَ» - بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ «يَوْمئِذٍ» فِي قَوْلِهِ تَعَالَى قَبْلَهُ: فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ [٥٢ \ ١١] .
Bu şerefli ayetteki «يَوْمَ يُدَعُّونَ» ifadesi, öncesindeki Yüce Allah'ın: { فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ } “O gün yalanlayanların vay haline!” [52/11] buyruğundaki «يَوْمئِذٍ» kelimesinden bedeldir.
25624. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ } “Girin oraya! Artık ister sabredin, ister sabretmeyin sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.”
25625. Metin
ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ الْكُفَّارَ مُعَذَّبُونَ فِي النَّارِ لَا مَحَالَةَ، سَوَاءٌ صَبَرُوا أَوْ لَمْ يَصْبِرُوا، فَلَا يَنْفَعُهُمْ فِي ذَلِكَ صَبْرٌ وَلَا جَزَعٌ، وَقَدْ أَوْضَحَ هَذَا الْمَعْنَى فِي قَوْلِهِ: قَالُوا لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ [١٤ \ ٢١] .
Allah -azze ve celle- bu şerefli ayette, kâfirlerin ister sabretsinler ister sabretmesinler mutlaka ateşte azap göreceklerini bildirmiştir; dolayısıyla bu durumda onlara ne sabır fayda verir ne de sızlanmak. Bu anlamı şu buyruğunda açıklamıştır: { قَالُوا لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ } “Onlar şöyle derler: 'Eğer Allah bizi doğru yola eriştirseydi biz de sizi doğru yola eriştirirdik. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; bizim için sığınacak hiçbir yer yoktur'” [14/21].
25626. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ. ظَاهِرُ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ الْعُمُومُ فِي جَمِيعِ النَّاسِ، وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى فِي آيَاتٍ أُخَرَ أَنَّ أَصْحَابَ الْيَمِينِ خَارِجُونَ مِنْ هَذَا الْعُمُومِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ [٧٤ \ ٣٨ - ٤١] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ } “Herkes kendi kazandığına karşılık bir rehindir.” Bu şerefli ayetin zahiri bütün insanları kapsayacak şekilde umumidir. Allah Teâlâ diğer ayetlerde amel defteri sağdan verilenlerin (ashâb-ı yemîn) bu umumilikten istisna edildiğini şu buyruğunda açıklamıştır: { كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ } “Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir; ancak amel defteri sağından verilenler müstesna. Onlar cennetlerdedir; birbirlerine sorarlar günahkârların durumunu” [74/38-41].
25627. Metin
وَمِنَ الْمَعْلُومِ أَنَّ التَّخْصِيصَ بَيَانٌ، كَمَا تَقَرَّرَ فِي الْأُصُولِ.
Usul ilminde kararlaştırıldığı üzere, tahsisin bir açıklama (beyan) olduğu bilinmektedir.
25628. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ } “Onlara canlarının çektiği meyve ve etten bol bol verdik.”
25629. Metin
لَمْ يُذْكَرْ هُنَا شَيْءٌ مِنْ صِفَاتِ هَذِهِ الْفَاكِهَةِ وَلَا هَذَا اللَّحْمِ إِلَّا أَنَّهُ مِمَّا يَشْتَهُونَ، وَقَدْ بَيَّنَ صِفَاتِ هَذِهِ الْفَاكِهَةِ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ [٥٦ \ ٣٢ - ٣٣] ، وَبَيَّنَ أَنَّهَا أَنْوَاعٌ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ كَقَوْلِهِ: وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ [٤٧ \ ١٥] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا الْآيَةَ [٢ \ ٢] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ [٣٧ \ ٤١ - ٤٢] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Burada bu meyve ve bu etin, canlarının çektiği cinsten olması dışında hiçbir niteliği zikredilmemiştir. Ancak Allah Teâlâ bu meyvenin niteliklerini başka yerlerde açıklamıştır; nitekim şöyle buyurmaktadır: { وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ } “Tükenmeyen ve yasaklanmayan birçok meyve içinde...” [56/32-33]. Başka yerlerde de bunların çeşit çeşit olduğunu açıklamıştır; nitekim şöyle buyurur: { وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ } “Orada onlar için her türlü meyveden vardır” [47/15] ve Yüce Allah şöyle buyurur: { كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا } “Kendilerine rızık olarak ondan bir meyve verildikçe: 'Bu, daha önce bize rızık olarak verilen şeydir' derler ve birbirine benzer şekilde sunulur...” [2/25] ve Yüce Allah şöyle buyurur: { أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ } “İşte onlar için bilinen bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram olunanlardır” [37/41-42] ve benzeri diğer ayetler.
25630. Metin
وَوَصَفَ اللَّحْمَ الْمَذْكُورَ بِأَنَّهُ مِنَ الطَّيْرِ، وَالْفَاكِهَةَ بِأَنَّهَا مِمَّا يَتَخَيَّرُونَهُ عَلَى غَيْرِهِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ [٥٦ \ ٢٠ - ٢١] .
Söz konusu eti kuş etinden, meyveyi ise diğerlerine tercih edip seçecekleri cinsten olarak nitelemiştir; bu da şu buyruğundadır: { وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ } “Beğendikleri meyveler ve canlarının çektiği kuş etleri” [56/20-21].
25631. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ } “Orada öyle bir kadehi kapışıp elden ele dolaştırırlar ki, onda ne boş bir lakırdı vardır ne de günaha sokma.”
25632. Metin
قَرَأَهُ ابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو: «لَا لَغْوَ» بِالْبِنَاءِ عَلَى الْفَتْحِ، «وَلَا تَأْثِيمَ» كَذَلِكَ لِأَنَّهَا «لَا» الَّتِي لِنَفْيِ الْجِنْسِ فَبُنِيَتْ مَعَهَا، وَهِيَ إِنْ كَانَتْ كَذَلِكَ؛ نَصٌّ فِي الْعُمُومِ، وَقَرَأَهُ الْبَاقُونَ مِنَ السَّبْعَةِ لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ بِالرَّفْعِ وَالتَّنْوِينِ. لِأَنَّ لَا النَّافِيَةَ لِلْجِنْسِ إِذَا تَكَرَّرَتْ كَمَا هُنَا جَازَ إِعْمَالُهَا وَإِهْمَالُهَا، وَالْقِرَاءَتَانِ فِي الْآيَةِ فِيهِمَا الْمِثَالُ لِلْوَجْهَيْنِ، وَإِعْمَالُهَا كَثِيرٌ، وَمِنْ شَوَاهِدِ إِهْمَالِهَا قِرَاءَةُ الْجُمْهُورِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، وَقَوْلُ الشَّاعِرِ:
İbn Kesîr ve Ebû Amr bu ibareyi, fetha üzere mebni olarak «لَا لَغْوَ» ve aynı şekilde «وَلَا تَأْثِيمَ» şeklinde okumuşlardır; çünkü buradaki 'lâ' cinsi nefyeden 'lâ'dır ve kelime onunla birlikte mebni kılınmıştır. Eğer böyle olursa umum ifade etmede nastır (kesindir). Yedi kıraat imamının geri kalanı ise merfû ve tenvinli olarak { لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ } şeklinde okumuşlardır. Zira cinsi nefyeden 'lâ' burada olduğu gibi tekrarlandığında, amel ettirilmesi (nasb etmesi) de amelden düşürülmesi de caizdir. Ayetteki iki kıraat bu iki vechin de örneğidir. Amel ettirilmesi çoktur; amelden düşürülmesinin şahitlerinden biri cumhurun bu ayetteki kıraati ve şairin şu sözüdür:
25633. Metin
وَمَا هَجَرْتُكِ حَتَّى قُلْتِ مُعْلِنَةً ... لَا نَاقَةٌ لِي فِي هَذَا وَلَا جُمَلٌ
وَمَا هَجَرْتُكِ حَتَّى قُلْتِ مُعْلِنَةً ... لَا نَاقَةٌ لِي فِي هَذَا وَلَا جُمَلٌ (Seni terk etmedim ta ki sen açıkça şunu söyleyene dek: / Ne dişi devem vardır bu işte benim, ne de erkeği)
25634. Metin
وَقَوْلُهُ: يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا: أَيْ يَتَعَاطَوْنَ، وَيَتَنَاوَلُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ. «كَأْسًا» أَيْ خَمْرًا، فَالتَّنَازُعُ يُطْلَقُ لُغَةً عَلَى كُلِّ تَعَاطٍ وَتَنَاوُلٍ، فَكُلُّ قَوْمٍ يُعْطِي بَعْضُهُمْ بَعْضًا شَيْئًا
Yüce Allah'ın { يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا } buyruğu; yani karşılıklı alıp verirler, birbirlerinin elinden alırlar demektir. 'Ke'sen' (كَأْسًا) yani şarap kadehi demektir. Tenâzu' (تَنَازُع) kelimesi lügatte her türlü karşılıklı alıp verme ve uzatma için kullanılır. Birbirine bir şey verip
25635. Metin
وَيُنَاوِلُهُ إِيَّاهُ، فَهُمْ يَتَنَازَعُونَهُ كَتَنَازُعِ كُئُوسِ الشَّرَابِ وَالْكَلَامِ، وَهَذَا الْمَعْنَى مَعْرُوفٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ.
uzatan her topluluk, içki kadehlerini ve sözü teati edip paslaştıkları gibi onu tenâzu' etmiş (karşılıklı teati etmiş) olurlar. Bu mana Arap kelamında meşhurdur.
25636. Metin
وَمِنْهُ فِي الشَّرَابِ قَوْلُ الْأَخْطَلِ:
İçki hususunda buna Ahtal'ın şu sözü örnektir:
25637. Metin
وَشَارِبٌ مُرْبِحٌ بِالْكَأْسِ نَادَمَنِي ... لَا بِالْحَصُورِ وَلَا فِيهَا بِسَوَّارِ
وَشَارِبٌ مُرْبِحٌ بِالْكَأْسِ نَادَمَنِي ... لَا بِالْحَصُورِ وَلَا فِيهَا بِسَوَّارِ (Kadehle kazanç sağlayan bir içki arkadaşı bana kadehdaşlık etti; / Ne cimridir o, ne de içince hırçınlaşır)
25638. Metin
نَازَعْتُهُ طَيِّبَ الرَّاحِ الشُّمُولِ وَقَدْ ... صَاحَ الدَّجَاجُ وَحَانَتْ وَقْعَةُ السَّارِ
نَازَعْتُهُ طَيِّبَ الرَّاحِ الشُّمُولِ وَقَدْ ... صَاحَ الدَّجَاجُ وَحَانَتْ وَقْعَةُ السَّارِ (Tavuklar ötüp gece yolcusunun konaklama vakti geldiğinde, / Onunla hoş, nefis şarabı paylaşıp teati ettim)
25639. Metin
فَقَوْلُهُ: نَازَعْتُهُ طَيِّبَ الرَّاحِ: أَيْ نَاوَلْتُهُ كُئُوسَ الْخَمْرِ وَنَاوَلْنِيهَا، وَمِنْهُ فِي الْكَلَامِ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Şairin 'Nâza'tuhû tayyibe'r-râh' sözü; yani şarap kadehlerini ona sundum, o da bana sundu demektir. Söz hususundaki teatiye ise İmruu'l-Kays'ın şu sözü örnektir:
25640. Metin
وَلِمَّا تَنَازَعْنَا الْحَدِيثَ وَأَسْمَحَتْ ... هَصَرَتْ بِغُصْنٍ ذِي شَمَارِيخَ مَيَّالِ
وَلِمَّا تَنَازَعْنَا الْحَدِيثَ وَأَسْمَحَتْ ... هَصَرَتْ بِغُصْنٍ ذِي شَمَارِيخَ مَيَّالِ (Sözü karşılıklı teati ettiğimiz ve o yumuşayıp boyun eğdiğinde, / Salkımlı, meyilli bir dala sarılıp çekti)
25641. Metin
وَالْكَأْسُ تُطْلَقُ عَلَى إِنَاءِ الْخَمْرِ، وَلَا تَكَادُ الْعَرَبُ تُطْلِقُ الْكَأْسَ إِلَّا عَلَى الْإِنَاءِ الْمَمْلُوءِ، وَهِيَ مُؤَنَّثَةٌ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ يَعْنِي أَنَّ خَمْرَ الْجَنَّةِ الَّتِي يَتَعَاطَاهَا الْمُؤْمِنُونَ فِيهَا مُخَالِفَةٌ فِي جَمِيعِ الصِّفَاتِ لِخَمْرِ الدُّنْيَا، فَخَمْرُ الْآخِرَةِ لَا لَغْوَ فِيهَا، وَاللَّغْوُ كُلُّ كَلَامٍ سَاقِطٍ لَا خَيْرَ فِيهِ، فَخَمْرُ الْآخِرَةِ لَا تَحْمِلُ شَارِبِيهَا عَلَى الْكَلَامِ الْخَبِيثِ وَالْهَذَيَانِ، لِأَنَّهَا لَا تُؤَثِّرُ فِي عُقُولِهِمْ بِخِلَافِ خَمْرِ الدُّنْيَا، فَإِنَّهُمْ إِنْ يَشْرَبُوهَا سَكِرُوا وَطَاشَتْ عُقُولُهُمْ، فَتَكَلَّمُوا بِالْكَلَامِ الْخَبِيثِ وَالْهَذَيَانِ، وَكُلُّ ذَلِكَ مِنَ اللَّغْوِ.
el-Ke's (الْكَأْسُ) kelimesi şarap kabı (kadeh) için kullanılır. Araplar kadeh kelimesini ancak içi dolu olan kap için kullanırlar; kelime müennestir (dişildir). Yüce Allah'ın bu şerefli ayetteki { لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ } buyruğu; cennet şarabının —ki müminler orada onu birbirlerine sunarlar— bütün nitelikleri bakımından dünya şarabından farklı olduğunu ifade eder. Ahiret şarabında boş lakırdı (lağv) yoktur. Lağv (اللَّغْوُ), içinde hayır bulunmayan her türlü değersiz ve faydasız sözdür. Ahiret şarabı içenleri çirkin söz söylemeye ve hezeyana sevk etmez; zira dünya şarabının aksine akıllarını etkilemez. Dünya şarabını içtiklerinde sarhoş olurlar, akılları başlarından gider; çirkin sözler söyler ve hezeyanlarda bulunurlar; bunların tamamı lağvdir.
25642. Metin
وَالتَّأْثِيمُ: هُوَ مَا يُنْسَبُ بِهِ فَاعِلُهُ إِلَى الْإِثْمِ، فَخَمْرُ الْآخِرَةِ لَا يَأْثَمُ شَارِبُهَا بِشُرْبِهَا، لِأَنَّهَا مُبَاحَةٌ لَهُ، فَنَعِمَ بِلَذَّتِهَا كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ [٤٧ \ ١٥] ، وَلَا تَحْمِلُ شَارِبَهَا عَلَى أَنْ يَفْعَلَ إِثْمًا بِخِلَافِ خَمْرِ الدُّنْيَا، فَشَارِبُهَا يَأْثَمُ بِشُرْبِهَا وَيَحْمِلُهُ السُّكْرُ عَلَى الْوُقُوعِ فِي الْمُحْرِمَاتِ كَالْقَتْلِ وَالزِّنَا وَالْقَذْفِ.
et-Te'sîm (التَّأْثِيمُ): Yapan kişinin günaha nispet edilmesine sebep olan şeydir. Ahiret şarabını içen kimse onu içmekle günaha girmez; çünkü o kendisine helal kılınmıştır ve Yüce Allah'ın: { وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ } “İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar...” [47/15] buyurduğu gibi onun lezzetiyle nimetlenir. Ayrıca o, dünya şarabının aksine içeni günah işlemeye sevk etmez. Oysa dünya şarabını içen kişi hem onu içmekle günaha girer hem de sarhoşluk onu öldürme, zina ve iftira gibi haramlara düşmeye sürükler.
25643. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ مُخَالَفَةِ خَمْرِ الْآخِرَةِ لِخَمْرِ الدُّنْيَا، جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ أُخَرَ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ [٣٧ \ ٤٥ - ٤٧] ، وَقَوْلِهِ: لَا فِيهَا غَوْلٌ: أَيْ لَيْسَ فِيهَا غَوْلٌ يَغْتَالُ الْعُقُولَ فَيُذْهِبُهَا كَخَمْرِ الدُّنْيَا. وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ: أَيْ لَا يَسْكَرُونَ، وَكَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ [٥٦ \ ١٧ - ١٩] ،
Bu şerefli ayetin içerdiği, ahiret şarabının dünya şarabına muhalif olması meselesi, Allah'ın Kitabı'ndaki diğer ayetlerde de açıklanmıştır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: { يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ } “Onlara pınardan doldurulmuş kadehler dolaştırılır. Bembeyazdır, içenlere lezzet verir. Onda ne bir baş ağrısı/akıl giderme vardır ne de onunla sarhoş olurlar” [37/45-47]. Ayetteki { لَا فِيهَا غَوْلٌ } “Onda ne bir ğavl vardır” ifadesi; yani dünya şarabı gibi akılları ansızın çekip alan ve yok eden bir sarhoşluk/zarar yoktur demektir. { وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ } “Ne de ondan sarhoş olurlar” ifadesi; yani sarhoş olmazlar demektir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunun gibidir: { يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ } “Ölümsüz gençler onların etrafında sürahiler, ibrikler ve pınardan doldurulmuş kadehlerle dolaşırlar. Ondan ne başları ağrıtılır ne de akılları giderilir” [56/17-19].
25644. Metin
وَقَوْلُهُ: لَا يُصَدَّعُونَ أَيْ لَا يُصِيبُهُمُ الصُّدَاعُ الَّذِي هُوَ وَجَعُ الرَّأْسِ بِسَبَبِهَا.
Ayetin { لَا يُصَدَّعُونَ } kısmı, yani onun sebebiyle kendilerine baş ağrısı isabet etmez demektir.
25645. Metin
وَقَدْ أَوْضَحْنَا مَعْنَى هَذِهِ الْآيَاتِ فِي صِفَةِ خَمْرِ الْآخِرَةِ، وَبَيَّنَّا أَنَّهَا مُخَالِفَةٌ فِي جَمِيعِ الصِّفَاتِ لِخَمْرِ الدُّنْيَا، وَذَكَرْنَا الشَّوَاهِدَ الْعَرَبِيَّةَ فِي ذَلِكَ فِي سُورَةِ الْمَائِدَةِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ الْآيَةَ [٥ \ ٩٠] .
Ahiret şarabının niteliğine dair bu ayetlerin anlamını açıklamış, onun bütün sıfatlarıyla dünya şarabından farklı olduğunu ortaya koymuş ve buna dair Arapça şahitleri Mâide Suresi'nde Yüce Allah'ın: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ } “Ey iman edenler! Şarap, kumar...” [5/90] buyruğunun tefsirinde zikretmiştik.
25646. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ } “Etraflarında kendilerine ait, adeta saklı birer inci gibi hizmetçiler dolaşır.”
25647. Metin
ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ يَطُوفُ عَلَيْهِمْ «غِلْمَانٌ» جَمْعُ غُلَامٍ، أَيْ خَدَمٌ لَهُمْ، وَقَدْ قَدَّمْنَا إِطْلَاقَاتِ الْغُلَامِ وَشَوَاهِدَهَا الْعَرَبِيَّةَ فِي سُورَةِ الْحِجْرِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: قَالُوا لَا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ [١٥ \ ٥٣] .
Allah -azze ve celle- bu şerefli ayette, cennet ehlinin etrafında 'gulâm' kelimesinin çoğulu olan ve kendilerine hizmet eden «غِلْمَانٌ» (hizmetçiler) dolaşacağını zikretmiştir. 'Gulâm' kelimesinin kullanım şekillerini ve Arapça şahitlerini Hicr Suresi'nde Yüce Allah'ın: { قَالُوا لَا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ } “Dediler ki: Korkma! Biz seni bilgin bir erkek çocukla müjdeliyoruz” [15/53] buyruğunun tefsirinde daha önce zikretmiştik.
25648. Metin
وَلَمْ يُبَيِّنْ هُنَا مَا يَطُوفُونَ عَلَيْهِمْ بِهِ، وَذَكَرَ هُنَا حُسْنَهُمْ بِقَوْلِهِ: كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ فِي أَصْدَافِهِ، لِأَنَّ ذَلِكَ أَبْلَغُ فِي صَفَائِهِ وَحُسْنِهِ، وَقِيلَ: «مَكْنُونٌ» أَيْ مَخْزُونٍ لِنَفَاسَتِهِ، لِأَنَّ النَّفِيسَ هُوَ الَّذِي يُخْزَنُ وَيُكَنُّ.
Burada onlara ne ile dolaşacaklarını açıklamamış; onların güzelliğini { كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ } “Adeta saklı bir inci gibi” buyruğuyla zikretmiştir, [yani] sedefinde saklı [inci gibi]; çünkü bu, onun berraklığı ve güzelliği bakımından daha etkilidir. «مَكْنُونٌ» (meknûn) kelimesinin, değerinden ötürü saklanıp muhafaza edilen anlamına geldiği de söylenmiştir; zira değerli olan şey saklanır ve korunur.
25649. Metin
وَبَيَّنَ تَعَالَى فِي الْوَاقِعَةِ بَعْضَ مَا يَطُوفُونَ عَلَيْهِمْ بِهِ فِي قَوْلِهِ: يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ [٥٦ \ ١٧ - ١٨] ، وَزَادَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ كَوْنَهُمْ مُخَلَّدِينَ، وَذَكَرَ بَعْضَ مَا يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِهِ فِي قَوْلِهِ: يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ [٧٦ \ ١٥ - ١٦] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَ قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا [٧٦ \ ١٥ - ١٦] .
Yüce Allah Vâkıa Suresi'nde onların etrafında ne ile dolaşacaklarının bir kısmını şu buyruğuyla açıklamıştır: { يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ } “Ölümsüz gençler onların etrafında sürahiler, ibrikler ve pınardan doldurulmuş kadehlerle dolaşırlar” [56/17-18]. Bu ayette onların ölümsüz olduklarını da ziyade kılmıştır. Kendilerine etrafta sunulacak şeylerin bir kısmını da şu buyruğunda zikretmiştir: { يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ } “Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır” [76/15-16]. Ve Yüce Allah'ın şu buyruğunda da [zikretmiştir]: { وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَ قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا } “Onlara gümüş kaplar ve billur kadehler dolaştırılır. Gümüşten billurlar ki, onları kendileri ölçüp belirlemişlerdir” [76/15-16].
25650. Metin
وَالظَّاهِرُ أَنَّ الْفَاعِلَ الْمَحْذُوفَ فِي قَوْلِهِ: وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ فِي آيَةِ الزُّخْرُفِ وَالْإِنْسَانِ الْمَذْكُورَتَيْنِ هُوَ الْغِلْمَانُ الْمَذْكُورُونَ فِي الطُّورِ وَالْوَاقِعَةِ، وَذَكَرَ بَعْضَ صِفَاتِ هَؤُلَاءِ الْغِلْمَانِ فِي الْإِنْسَانِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَنْثُورًا [٧٦ \ ١٩] .
Zâhir olan şudur ki, Zühruf ve İnsan surelerindeki mezkûr ayetlerde geçen { وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ } “Onlara dolaştırılır” ifadesindeki hazfedilmiş fâil (özne), Tûr ve Vâkıa surelerinde zikredilen hizmetçilerdir (ğılmân). Bu hizmetçilerin bazı sıfatlarını da İnsan Suresi'nde Yüce Allah'ın şu buyruğunda zikretmiştir: { وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَنْثُورًا } “Etraflarında ölümsüz gençler dolaşır; onları gördüğünde saçılmış inciler sanırsın” [76/19].
25651. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ } “Derler ki: 'Doğrusu biz daha önce ailemiz içinde korku içindeydik. Allah da bize lütufta bulundu ve bizi o iliklere işleyen yakıcı azaptan korudu.'”
25652. Metin
ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، أَنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ يَسْأَلُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا، وَأَنَّ
Allah -celle ve alâ- bu şerefli ayette, cennet ehlinin birbirine soru soracağını ve
25653. Metin
الْمَسْئُولَ عَنْهُمْ يَقُولُ لِلسَّائِلِ: إِنَّا كُنَّا قَبْلُ أَيْ فِي دَارِ الدُّنْيَا فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ أَيْ خَائِفِينَ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ، وَنَحْنُ بَيْنَ أَهْلِنَا أَحْيَاءٌ «فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا» أَيْ أَكْرَمَنَا، وَتَفَضَّلَ عَلَيْنَا بِسَبَبِ الْخَوْفِ مِنْهُ فِي دَارِ الدُّنْيَا فَهَدَانَا، وَوَفَّقَنَا فِي الدُّنْيَا وَوَقَانَا فِي الْآخِرَةِ عَذَابَ السَّمُومِ، وَالسَّمُومُ النَّارُ وَلَفْحُهَا وَوَهَجُهَا، وَأَصْلُهُ الرِّيحُ الْحَارَّةُ الَّتِي تَدْخُلُ الْمَسَامَّ، وَالْجَمْعُ سَمَائِمُ. وَمِنْهُ قَوْلُ عُمَرَ بْنِ أَبِي رَبِيعَةَ الْمَخْزُومِيِّ:
kendilerine sorulan kimsenin soruyu sorana şöyle diyeceğini zikretmiştir: { إِنَّا كُنَّا قَبْلُ } “Doğrusu biz daha önce”, yani dünya yurdunda, { فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ } “ailemiz içinde korku içindeydik”, yani hayatta ailemizin arasındayken Allah'ın azabından korkuyorduk. «فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا» (Allah da bize lütufta bulundu), yani dünya yurdunda O'ndan korkmamız sebebiyle bize ikramda bulundu, lütufta bulunarak bizi dünyada hidayete erdirdi ve muvaffak kıldı; ahirette de bizi { عَذَابَ السَّمُومِ } “o iliklere işleyen yakıcı azaptan” korudu. Semûm (السَّمُومُ); ateştir, onun alevi ve şiddetli hararetidir. Aslı ise gözeneklere işleyen sıcak rüzgardır, çoğulu semâim (سَمَائِمُ) gelir. Ömer b. Ebî Rebîa el-Mahzûmî'nin şu sözü bundandır:
25654. Metin
أَنَامِلُ لَمْ تَضْرِبْ عَلَى الْبُهْمِ بِالضُّحَى ... بِهِنَّ وَوَجْهٌ لَمْ تَلُحْهُ السَّمَائِمُ
Kuşluk vakti kuzu/oğlak gütmek için vurmamış parmaklar... ve sam yellerinin karartmadığı bir yüz.
25655. Metin
وَقَدْ يُطْلَقُ السَّمُومُ عَلَى الرِّيحِ الشَّدِيدَةِ الْبَرْدِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الرَّاجِزِ:
Semûm kelimesi bazen aşırı soğuk rüzgar için de kullanılır. Recez şairinin şu sözü bundandır:
25656. Metin
الْيَوْمُ يَوْمٌ بَارِدٌ سَمُومُهُ مَنْ جَزِعَ الْيَوْمَ فَلَا أَلُومُهُ الْفَاءُ فِي قَوْلِهِ: فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا تَدُلُّ عَلَى أَنَّ عِلَّةَ ذَلِكَ هِيَ الْخَوْفُ مِنَ اللَّهِ فِي دَارِ الدُّنْيَا، وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ أَنَّ الْإِشْفَاقَ الَّذِي هُوَ الْخَوْفُ الشَّدِيدُ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ فِي دَارِ الدُّنْيَا سَبَبٌ لِلسَّلَامَةِ مِنْهُ فِي الْآخِرَةِ - يُفْهَمُ مِنْ دَلِيلِ خِطَابِهِ، أَعْنِي مَفْهُومَ مُخَالَفَتِهِ: أَنَّ مَنْ لَمْ يَخَفْ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ فِي الدُّنْيَا لَمْ يَنْجُ مِنْهُ فِي الْآخِرَةِ.
Bugün rüzgarı dondurucu soğuk bir gündür, bugün sızlanan kimseyi ayıplamam. { فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا } “Allah da bize lütufta bulundu” ifadesindeki fâ harfi, bunun illetinin dünya yurdunda Allah'tan korkmak olduğuna delalet eder. Bu şerefli ayetin içerdiği; dünya yurdunda Allah'ın azabından şiddetle korkmak demek olan işfâkın ahirette o azaptan kurtulmaya sebep olduğu hususundan, hitabın delilinden yani mefhûm-i muhalefetinden şu anlaşılmaktadır: Dünyada Allah'ın azabından korkmayan kimse ahirette ondan kurtulamaz.
25657. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ بِمَنْطُوقِهَا وَمَفْهُومِهَا جَاءَ مُوَضَّحًا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضُوعِ. فَذَكَرَ تَعَالَى أَنَّ السُّرُورَ فِي الدُّنْيَا وَعَدَمَ الْخَوْفِ مِنَ اللَّهِ سَبَبُ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا وَيَصْلَى سَعِيرًا إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ الْآيَةَ [٨٤ \ ١٠ - ١٤] .
Bu şerefli ayetin hem mantuku (açık lafzı) hem de mefhumu ile içerdiği husus, başka yerlerde de açıklanmıştır. Yüce Allah dünyada şımarıp sevinmenin ve Allah'tan korkmamanın kıyamet günü azap sebebi olduğunu şu buyruğunda zikretmiştir: { وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا وَيَصْلَى سَعِيرًا إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ } “Kitabı arkasından verilen kimseye gelince; o, helak olmak için yalvaracak ve alevli ateşe girecektir. Çünkü o, [dünyada] ailesi içinde sevinçliydi. Doğrusu o, [Rabbine] asla dönmeyeceğini sanmıştı...” [84/10-14].
25658. Metin
وَقَدْ تَقَرَّرَ فِي مَسْلَكِ الْإِيمَاءِ وَالتَّنْبِيهِ أَنَّ «إِنَّ» الْمَكْسُورَةَ الْمُشَدَّدَةَ مِنْ حُرُوفِ التَّعْلِيلِ، فَقَوْلُهُ: إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا عِلَّةٌ لِقَوْلِهِ: فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا وَيَصْلَى سَعِيرًا.
İma ve tenbih yolunda (usul kuralında), esreli ve şeddeli olan «إِنَّ» (inne) edatının ta'lil (gerekçe bildirme) harflerinden olduğu yerleşmiş bir kuraldır. Dolayısıyla { إِنَّهُ كَانَ فِي أَهْلِهِ مَسْرُورًا } “Çünkü o, ailesi içinde sevinçliydi” buyruğu, { فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا وَيَصْلَى سَعِيرًا } “O, helak olmak için yalvaracak ve alevli ateşe girecektir” buyruğunun illetidir.
25659. Metin
وَالْمَسْرُورُ فِي أَهْلِهِ فِي دَارِ الدُّنْيَا لَيْسَ بِمُشْفِقٍ وَلَا خَائِفٍ، وَيُؤَيِّدُ ذَلِكَ قَوْلُهُ بَعْدَهُ: إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ؛ لِأَنَّ مَعْنَاهُ: ظَنَّ أَنْ لَنْ يَرْجِعَ إِلَى اللَّهِ حَيًّا يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَلَا شَكَّ أَنَّ مَنْ ظَنَّ أَنَّهُ لَا يُبْعَثُ بَعْدَ الْمَوْتِ لَا يَكُونُ مُشْفِقًا فِي أَهْلِهِ خَوْفًا مِنَ الْعَذَابِ، لِأَنَّهُ لَا يُؤْمِنُ بِالْحِسَابِ وَالْجَزَاءِ. وَكَوْنُ «لَنْ يَحُورَ» بِمَعْنَى لَنْ يَرْجِعَ - مَعْرُوفٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، وَمِنْهُ قَوْلُ مُهَلْهَلِ بْنِ رَبِيعَةَ التَّغْلَبِيِّ:
Dünya yurdunda ailesi içinde şımarıkça sevinen kimse, ne ürperendir ne de korkandır. Bundan sonra gelen { إِنَّهُ ظَنَّ أَنْ لَنْ يَحُورَ } “Doğrusu o, asla dönmeyeceğini sanmıştı” buyruğu da bunu desteklemektedir; çünkü bunun manası: Kıyamet günü diri olarak Allah'a dönmeyeceğini sandı demektir. Şüphe yok ki, ölümden sonra diriltilmeyeceğini sanan kimse, hesaba ve cezaya inanmadığı için ailesi içinde azap korkusuyla ürperen biri olmaz. «لَنْ يَحُورَ» ifadesinin "asla dönmeyecek" anlamına gelmesi Arapların kelamında bilinmektedir. Mühelhil b. Rebîa et-Tağlibî'nin şu sözü bundandır:
25660. Metin
أَلَيْلَتَنَا بِذِي حَسْمٍ أَنِيرِي ... إِذَا أَنْتِ انْقَضَيْتِ فَلَا تَحُورِي
Ey Zû Hasım'daki gecemiz, aydınlan artık! Sen geçip gittiğin zaman bir daha geri dönme!
25661. Metin
فَقَوْلُهُ: فَلَا تَحُورِي، أَيْ فَلَا تَرْجِعِي.
Onun { فَلَا تَحُورِي } sözü; yani bir daha geri dönme demektir.
25662. Metin
وَقَوْلُ لَبِيدِ بْنِ رَبِيعَةَ الْعَامِرِيِّ:
Lebîd b. Rebîa el-Âmirî'nin şu sözü de [bundandır]:
25663. Metin
وَمَا الْمَرْءُ إِلَّا كَالشِّهَابِ وَضَوْئِهِ ... يَحُورُ رَمَادًا بَعْدَ مَا هُوَ سَاطِعٌ
İnsan ancak bir alev ve onun ışığı gibidir; parıldadıktan sonra küle döner.
25664. Metin
أَيْ يَرْجِعُ رَمَادًا، وَقِيلَ: يَصِيرُ، وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ.
Yani küle döner/küle dönüşür; 'hâline gelir' anlamında olduğu da söylenmiştir ve anlam birdir.
25665. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ لَا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ وَكَانُوا يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ الْآيَةَ [٥٦ \ ٤١ - ٤٧] ، لِأَنَّ تَنَعُّمَهُمْ فِي الدُّنْيَا الْمَذْكُورَ فِي قَوْلِهِ: مُتْرَفِينَ، وَإِنْكَارَهُمْ لِلْبَعْثِ الْمَذْكُورَ فِي قَوْلِهِ: أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا الْآيَةَ - دَلِيلٌ عَلَى عَدَمِ إِشْفَاقِهِمْ فِي الدُّنْيَا، وَهُوَ عِلَّةُ كَوْنِهِمْ فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu da [böyledir]: { وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ لَا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ وَكَانُوا يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ } “Solun adamları, nedir o solun adamları! İliklere işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler. Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; ne serindir ne de rahatlatıcı. Çünkü onlar bundan önce zevk ü sefaya dalmışlardı. Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı. Ve diyorlardı ki: 'Biz ölüp bir toprak ve kemik yığını olduktan sonra gerçekten diriltilecek miyiz?'...” [56/41-47]. Zira { مُتْرَفِينَ } “zevk ü sefaya dalmışlardı” buyruğunda zikredilen dünyadaki refah düşkünlükleri ve { أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا } “Biz ölüp bir toprak olduktan sonra mı...” buyruğunda zikredilen dirilişi inkâr etmeleri, dünyada korku ve ürperti taşımadıklarının delilidir; onların { فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ } “İliklere işleyen bir ateş ve kaynar su içinde” olmalarının illeti de budur.
25666. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا قَرِيبًا أَنَّ «إِنَّ» الْمَكْسُورَةَ الْمُشَدَّدَةَ مِنْ حُرُوفِ التَّعْلِيلِ، فَقَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ الْآيَةَ - عِلَّةٌ لِقَوْلِهِ: فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ الْآيَةَ.
Az önce esreli ve şeddeli olan «إِنَّ» (inne) edatının ta'lil harflerinden olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla Yüce Allah'ın: { إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ } “Çünkü onlar bundan önce zevk ü sefaya dalmışlardı...” buyruğu, { فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ } “İliklere işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler...” buyruğunun illetidir.
25667. Metin
وَقَدْ ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - أَنَّ الْإِشْفَاقَ مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مِنْ أَسْبَابِ دُخُولِ الْجَنَّةِ وَالنَّجَاةِ مِنَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، كَمَا دَلَّ عَلَيْهِ مَنْطُوقُ آيَةِ الطُّورِ هَذِهِ، قَالَ تَعَالَى فِي الْمَعَارِجِ: وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ إِلَى قَوْلِهِ: أُولَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ الْآيَاتِ [٢٧ \ ٣٥] ، وَذَكَرَ ذَلِكَ مِنْ صِفَاتِ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ إِلَى قَوْلِهِ: أُولَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ [٢٣ \ ٥٧ - ٦١] ، وَقَدْ قَالَ تَعَالَى: وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ [٥٦ \ ١٠ - ١٢] .
Allah -celle ve alâ-, bu Tûr ayetinin mantukunun delalet ettiği üzere, Allah'ın azabından ürperip korkmanın cennete girme ve kıyamet günü azaptan kurtulma sebeplerinden olduğunu zikretmiştir. Yüce Allah Meâric Suresi'nde: { وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ } “Onlar Rablerinin azabından korkarlar. Çünkü Rablerinin azabından emin olunamaz” buyruğundan { أُولَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ } “İşte onlar cennetlerde ağırlanırlar” [27/35] ayetine kadar [bunu zikretmiştir]. Bunu cennet ehlinin sıfatlarından olarak Yüce Allah'ın şu buyruğunda da zikretmiştir: { إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ } “Rablerine olan saygıdan dolayı korku içinde bulunanlar...” buyruğundan { أُولَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ } “İşte onlar hayırlarda yarışırlar ve onlar bunun için öndedirler” [23/57-61] buyruğuna kadar. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: { وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ } “Önde olanlar, [evet] önde olanlar! İşte onlar Naim cennetlerinde [Allah'a] en çok yaklaştırılmış olanlardır” [56/10-12].
25668. Metin
وَقَوْلُهُ فِي آيَةِ الْوَاقِعَةِ الْمَذْكُورَةِ: وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ، أَيْ يُدِيمُونَ وَيَعْزِمُونَ عَلَى الذَّنْبِ الْكَبِيرِ، كَالشِّرْكِ وَإِنْكَارِ الْبَعْثِ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْحِنْثِ حِنْثُهُمْ فِي الْيَمِينِ الْفَاجِرَةِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ [١٦ \ ٣٨] .
Zikredilen Vâkıa ayetindeki { وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ } “Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı” ifadesi; şirk ve dirilişi inkâr gibi büyük günaha devam ediyorlar ve onda kararlılık gösteriyorlardı demektir. Hıns (الْحِنْثِ) kelimesinden maksadın, Yüce Allah'ın: { وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ } “'Allah ölen kimseyi diriltmez' diye var güçleriyle Allah'a yemin ettiler” [16/38] buyruğunda olduğu gibi günahkârca yeminlerini bozmaları olduğu da söylenmiştir.
25669. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ } “O halde öğüt ver! Sen Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhinsin ne de bir deli. Yoksa onlar: 'O bir şairdir, zamanın felaketlerinin onun başına gelmesini gözetliyoruz' mu diyorlar?”
25670. Metin
نَفَى اللَّهُ - جَلَّ وَعَلَا - عَنْ نَبِيِّهِ ﷺ فِي هَاتَيْنِ الْآيَتَيْنِ الْكَرِيمَتَيْنِ ثَلَاثَ صِفَاتٍ قَبِيحَةٍ عَنْ نَبِيِّهِ ﷺ رَمَاهُ بِهَا الْكُفَّارُ، وَهِيَ الْكِهَانَةُ وَالْجُنُونُ وَالشِّعْرُ، أَمَّا دَعْوَاهُمْ أَنَّهُ كَاهِنٌ أَوْ مَجْنُونٌ، فَقَدْ نَفَاهَا صَرِيحًا بِحَرْفِ النَّفْيِ الَّذِي هُوَ «مَا» فِي قَوْلِهِ: فَمَا أَنْتَ وَأُكِّدَ النَّفْيُ بِالْبَاءِ فِي قَوْلِهِ: بِكَاهِنٍ وَأَمَّا كَوْنُهُ شَاعِرًا فَقَدْ نَفَاهُ ضِمْنًا بِأَمِ الْمُنْقَطِعَةِ فِي قَوْلِهِ: أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ، لِأَنَّهَا تَدُلُّ عَلَى الْإِضْرَابِ وَالْإِنْكَارِ الْمُتَضَمِّنِ مَعْنَى النَّفْيِ.
Allah -celle ve alâ- bu iki şerefli ayette, kâfirlerin Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e isnat ettiği üç çirkin sıfatı nefyetmiştir (ondan uzaklaştırmıştır); bunlar kâhinlik, delilik ve şairliktir. Onun kâhin veya deli olduğu iddialarını, { فَمَا أَنْتَ } “Sen değilsin” buyruğundaki nefy harfi olan «مَا» ile açıkça nefyetmiş ve bu nefyi { بِكَاهِنٍ } “bir kâhin” buyruğundaki bâ harfi ile pekiştirmiştir. Şair olduğu iddiasını ise { أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ } “Yoksa onlar: 'O bir şairdir' mi diyorlar?” buyruğundaki münkatı' (kesikli) «أَمْ» ile zımnen nefyetmiştir; zira bu edat, nefy anlamını içeren idrâb (vazgeçiş) ve inkâra delalet eder.
25671. Metin
وَقَدْ جَاءَتْ آيَاتٌ أُخَرُ بِنَفْيِ هَذِهِ الصِّفَاتِ عَنْهُ ﷺ كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي نَفْيِ الْجُنُونِ عَنْهُ فِي أَوَّلِ الْقَلَمِ: مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ [٦٨ \ ٢] ، وَقَوْلِهِ فِي التَّكْوِيرِ: وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ [٨١ \ ٢٢] ، وَكَقَوْلِهِ فِي نَفْيِ الصِّفَتَيْنِ الْأَخِيرَتَيْنِ أَعْنِي الْكِهَانَةَ وَالشِّعْرَ: وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ [٦٩ \ ٤١ - ٤٢] ، وَقَدْ قَدَّمْنَا بَعْضَ الْكَلَامِ عَلَى هَذَا فِي سُورَةِ الشُّعَرَاءِ وَغَيْرِهَا.
Bu sıfatların ondan sallallâhu aleyhi ve sellem nefyedildiğine dair başka ayetler de gelmiştir; nitekim Kalem Suresi'nin başında deliliğin ondan nefyedilmesi hakkında Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ } “Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli değilsin” [68/2]. Tekvîr Suresi'nde de: { وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ } “Arkadaşınız bir deli değildir” [81/22] buyurmuştur. Son iki sıfatın, yani kâhinlik ve şairliğin nefyedilmesi hakkında ise şöyle buyurmuştur: { وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ } “O bir şairin sözü değildir, ne kadar da az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir, ne kadar da az düşünüyorsunuz!” [69/41-42]. Bu konuya dair bir kısım açıklamayı Şuarâ Suresi'nde ve diğer yerlerde daha önce zikretmiştik.
25672. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ [٥٢ \ ٣٠] ، أَيْ نَنْتَظِرُ بِهِ حَوَادِثَ الدَّهْرِ، حَتَّى يَحْدُثَ لَهُ مِنْهَا الْمَوْتُ، فَالْمَنُونُ: الدَّهْرُ، وَرَيْبُهُ: حَوَادِثُهُ الَّتِي يَطْرَأُ فِيهَا الْهَلَاكُ وَالتَّغْيِيرُ، وَالتَّحْقِيقُ أَنَّ الدَّهْرَ هُوَ الْمُرَادُ فِي قَوْلِ أَبِي ذُؤَيْبٍ الْهُذَلِيِّ:
Bu şerefli ayette geçen Yüce Allah'ın: { نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ } “Zamanın felaketlerinin onun başına gelmesini gözetliyoruz” [52/30] buyruğu; yani onun başına ölümün gelmesine yol açacak zamanın hadiselerini bekliyoruz demektir. Menûn (الْمَنُونُ); zamandır. Raybı (رَيْبُهُ) ise helak ve değişimin vuku bulduğu zamanın hadiseleridir/felaketleridir. Muhakkak olan şudur ki, Ebû Züeyb el-Hüzelî'nin şu sözünde kastedilen de zamandır:
25673. Metin
أَمِنَ الْمَنُونِ وَرَيْبِهِ تَتَوَجَّعُ ... وَالدَّهْرُ لَيْسَ بِمُعْتِبٍ مَنْ يَجْزَعُ
Zamandan ve onun getirdiği felaketlerden ötürü mü acı çekiyorsun? Oysa zaman sızlanan kimseye rıza/af dileyecek değildir.
25674. Metin
لِأَنَّ الضَّمِيرَ فِي قَوْلِهِ: وَرَيْبِهِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمَنُونَ الدَّهْرُ، وَمِنْ ذَلِكَ أَيْضًا قَوْلُ الْآخَرِ:
Zira onun { وَرَيْبِهِ } “ve onun felaketlerinden” sözündeki zamir, menûn kelimesinin zaman anlamına geldiğine delalet eder. Diğer bir şairin şu sözü de bundandır:
25675. Metin
تَرَبَّصْ بِهَا رَيْبَ الْمَنُونِ لَعَلَّهَا ... تُطَلَّقُ يَوْمًا أَوْ يَمُوتُ حَلِيلُهَا
Zamanın felaketlerinin onun başına gelmesini gözetle; belki bir gün boşanır ya da kocası ölür.
25676. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: الْمَنُونُ فِي الْآيَةِ الْمَوْتُ، وَإِطْلَاقُ الْمَنُونِ عَلَى الْمَوْتِ مَعْرُوفٌ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، وَمِنْهُ قَوْلُ أَبِي الْغَوْلِ الطُّهَوِيِّ:
Bazı âlimler şöyle demiştir: Ayetteki menûn, ölümdür. Menûn kelimesinin ölüm için kullanılması Arapların kelamında bilinmektedir. Ebü'l-Gavl et-Tuhevî'nin şu sözü bundandır:
25677. Metin
هُمْ مَنَعُوا حِمَى الْوَقْبَى بِضَرْبٍ ... يُؤَلَّفُ بَيْنَ أَشْتَاتِ الْمَنُونِ
Onlar Vakbâ koruluğunu öyle bir kılıç vuruşuyla savundular ki, [bu vuruş] darmadağınık ölüm şekillerini bir araya getirip birleştirir.
25678. Metin
لِأَنَّ الَّذِينَ مَاتُوا عِنْدَ ذَلِكَ الْمَاءِ الْمُسَمَّى بِالْوَقْبَى، جَاءُوا مِنْ جِهَاتٍ مُخْتَلِفَةٍ، فَجَمَعَ الْمَوْتُ بَيْنَهُمْ فِي مَحِلٍّ وَاحِدٍ، وَلَوْ مَاتُوا فِي بِلَادِهِمْ لَكَانَتْ مَنَايَاهُمْ فِي بِلَادٍ شَتَّى.
Çünkü Vakbâ adı verilen o su başında ölenler farklı taraflardan gelmişlerdi; böylece ölüm onları tek bir yerde toplamıştır. Şayet kendi memleketlerinde ölselerdi, ecelleri türlü türlü beldelerde olacaktı.
25679. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ } “Eğer doğru sözlü iseler onun benzeri bir söz getirsinler.”
25680. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ اللَّهَ تَحَدَّاهُمْ بِسُورَةٍ وَاحِدَةٍ مِنْ هَذَا الْقُرْآنِ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ فِي قَوْلِهِ: فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ الْآيَةَ [٢ \ ٢٣] ، وَفِي سُورَةِ يُونُسَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ الْآيَةَ [١٠ \ ٣ ٨] .
Allah'ın Bakara Suresi'nde: { فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “Onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka şahitlerinizi çağırın...” [2/23] buyruğunda; Yûnus Suresi'nde de Yüce Allah'ın: { قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “De ki: Haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka gücünüzün yettiği kimseleri de çağırın...” [10/38] buyruğunda bu Kur'an'dan bir tek sure ile onlara meydan okuduğunu daha önce zikretmiştik.
25681. Metin
وَتَحَدَّاهُمْ فِي سُورَةِ هُودٍ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِنْهُ فِي قَوْلِهِ: قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ الْآيَةَ [١١ \ ١٣] .
Hûd Suresi'nde de ondan on sure ile onlara şöyle meydan okumuştur: { قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ } “De ki: Haydi onun benzeri uydurulmuş on sure getirin ve Allah'tan başka gücünüzün yettiği kimseleri çağırın...” [11/13].
25682. Metin
وَتَحَدَّاهُمْ فِي سُورَةِ الطُّورِ هَذِهِ بِهِ كُلِّهِ فِي قَوْلِهِ: فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ الْآيَةَ.
Bu Tûr Suresi'nde ise: { فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ } “Onun benzeri bir söz getirsinler...” buyruğunda onun tamamıyla onlara meydan okumuştur.
25683. Metin
وَبَيَّنَ فِي سُورَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُمْ لَا يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ الْآيَةَ [١٧ \ ٨٨] .
İsrâ Suresi'nde (Benî İsrâîl) ise onların bunlardan hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerini şu buyruğunda açıklamıştır: { قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ } “De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, onun benzerini getiremezler...” [17/88].
25684. Metin
وَقَدْ أَطْلَقَ - جَلَّ وَعَلَا - اسْمَ الْحَدِيثِ عَلَى الْقُرْآنِ فِي قَوْلِهِ هُنَا: فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ كَمَا أَطْلَقَ عَلَيْهِ ذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا الْآيَةَ [٣٩ \ ٢٣] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَى وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ الْآيَةَ [١٢ \ ١١١] .
Allah -celle ve alâ- buradaki { فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ } “Onun benzeri bir söz getirsinler” buyruğunda Kur'an'a 'hadîs' (söz) adını vermiştir; nitekim: { اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا } “Allah sözün en güzelini, birbirine benzer bir kitap halinde indirmiştir...” [39/23] buyruğunda ve Yüce Allah'ın: { مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَى وَلَكِنْ تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ } “Bu uydurulacak bir söz değildir; aksine kendinden öncekilerin tasdikidir...” [12/111] buyruğunda da ona bu adı vermiştir.
25685. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ } “Yoksa onlar hiçbir şey olmadan [kendiliklerinden] mi yaratıldılar, yoksa bizzat yaratıcılar kendileri midir?”
25686. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْكَلَامَ عَلَيْهِ وَعَلَى الْآيَاتِ الْمُشَابِهَةِ لَهُ فِي سُورَةِ مَرْيَمَ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: أَطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا [١٩ \ ٧٨] .
Bunun ve benzeri ayetlerin açıklamasını Meryem Suresi'nde Yüce Allah'ın: { أَطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا } “O gaybı mı bildi, yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü aldı?” [19/78] buyruğunun tefsirinde daha önce zikretmiştik.
25687. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ الْآيَةَ. قَدْ قَدَّمْنَا الْكَلَامَ عَلَيْهِ وَعَلَى الْآيَاتِ الْمُشَابِهَةِ لَهُ فِي سُورَةِ الْحِجْرِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ وَحَفِظْنَاهَا الْآيَةَ [١٥ \ ١٦ - ١٧] .
Yüce Allah'ın: { أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ } “Yoksa kendisinde [göğe çıkıp] dinleyecekleri bir merdivenleri mi var?...” buyruğuna gelince; bunun ve benzeri ayetlerin açıklamasını Hicr Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ وَحَفِظْنَاهَا } “Andolsun biz gökte burçlar kıldık ve onu bakanlar için süsledik. Ve onu koruduk...” [15/16-17] buyruğunun tefsirinde daha önce zikretmiştik.
25688. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ } “Yoksa kızlar O'na da, oğullar size mi?”
25689. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ النَّحْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ [١٦ \ ٥٧] ، وَفِي مَوَاضِعَ أُخَرَ مُتَعَدِّدَةٍ.
Bunu açıklayan ayetleri Nahl Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ } “Kızları Allah'a nispet ediyorlar -hâşâ O bundan münezzehtir- kendilerine ise arzu ettiklerini [oğulları]...” [16/57] buyruğunun tefsirinde ve birçok farklı yerde daha önce zikretmiştik.
25690. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ } “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden ağır bir borç altında mı eziliyorlar?”
25691. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ وَمَا يَتَعَلَّقُ بِهَا مِنَ الْأَحْكَامِ فِي سُورَةِ هُودٍ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا الْآيَةَ [١١ \ ٢٩] .
Bunu açıklayan ayetleri ve bunlara dair hükümleri Hûd Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَيَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا } “Ey kavmim! Buna karşılık sizden bir mal istemiyorum...” [11/29] buyruğunun tefsirinde daha önce zikretmiştik.
25692. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ } “Gökten düşen bir parça görseler: 'Üst üste yığılmış bir buluttur' derler.”
25693. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ بِكَثْرَةٍ فِي سُورَةِ الْأَنْعَامِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ الْآيَةَ [٦ \ ٧] ، وَفِي غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَوَاضِعِ.
Bunu açıklayan pek çok ayeti En'âm Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ } “Eğer sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik de ona elleriyle dokunsalardı...” [6/7] buyruğunun tefsirinde ve bundan başka yerlerde daha önce zikretmiştik.
25694. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا } “O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermez.”
25695. Metin
بَيَّنَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ كَيْدَ الْكُفَّارِ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ شَيْئًا فِي الْآخِرَةِ فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالْأَوَّلِينَ فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ [٧٧ \ ٣٨ - ٣٩] .
Allah -celle ve alâ- bu ayette kâfirlerin tuzağının ahirette kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini başka yerlerde de açıklamıştır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالْأَوَّلِينَ فَإِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ } “İşte bu, hüküm günüdür. Sizi ve öncekileri bir araya topladık. Eğer bir tuzağınız varsa haydi bana tuzak kurun!” [77/38-39].
25696. Metin
وَبَيَّنَ أَنَّهُ لَا يَنْفَعُهُمْ فِي الدُّنْيَا أَيْضًا كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ: أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ [٥٢ \ ٤٢] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا وَأَكِيدُ كَيْدًا الْآيَةَ [٨٦ \ ١٥ - ١٦] ، وَقَوْلِهِ: سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ [٧ \ ١٨٢ - ١٨٣] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Bunun kendilerine dünyada da fayda sağlamayacağını açıklamıştır; nitekim bu şerefli surede Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ } “Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl o inkâr edenlerin kendileri tuzağa düşeceklerdir” [52/42]. Ve şöyle buyurmuştur: { إِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا وَأَكِيدُ كَيْدًا } “Şüphesiz onlar bir tuzak kuruyorlar, ben de bir tuzak kuruyorum...” [86/15-16]. Ve şöyle buyurmuştur: { سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ } “Onları bilmedikleri bir yerden derece derece helake yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum; doğrusu benim tuzağım pek sağlamdır” [7/182-183] ve daha başka ayetler de [bunu açıklamaktadır].
25697. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ } “Şüphesiz o zulmedenlere bundan başka bir azap daha vardır; fakat onların çoğu bilmezler.”