25700. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25701. Metin
سُورَةُ النَّجْمِ
NECM SURESİ
25702. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى.
Allah Teâlâ'nın: “Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız sapmadı ve azmadı. O, nefsinin arzusuna göre de konuşmaz. O, kendisine vahyedilen bir vahiyden başkası değildir.” kavli.
25703. Metin
اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي الْمُرَادِ بِهَذَا النَّجْمِ الَّذِي أَقْسَمَ اللَّهُ بِهِ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: الْمُرَادُ بِهِ النَّجْمُ إِذَا رُجِمَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: إِنَّ الْمُرَادَ بِهِ الثُّرَيَّا، وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِهِ، وَلَفْظَةُ النَّجْمِ عَلَمٌ لِلثُّرَيَّا بِالْغَلَبَةِ، فَلَا تَكَادُ الْعَرَبُ تُطْلِقُ لَفْظَ النَّجْمِ مُجَرَّدًا إِلَّا عَلَيْهَا، وَمِنْهُ قَوْلُ نَابِغَةِ ذُبْيَانَ:
Âlimler, Allah'ın bu yüce ayette üzerine yemin ettiği bu “necm” (yıldız) ile ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: “Bununla kastedilen, şeytanların kendisiyle taşlandığı kayan yıldızdır.” Bazıları ise: “Kastedilen Süreyyâ (Ülker) yıldızıdır” demiştir. Bu görüş İbn Abbâs ve başkalarından rivayet edilmiştir. “Necm” kelimesi, baskın kullanım sebebiyle Süreyyâ yıldızı için özel isim gibidir; zira Araplar necm lafzını yalın olarak kullandıklarında neredeyse sadece onu kastederler. Nâbiğa ez-Zübyânî'nin şu sözü de bundandır:
25704. Metin
أَقُولُ وَالنَّجْمُ قَدْ مَالَتْ أَوَاخِرُهُ ... إِلَى الْمَغِيبِ تَثَبَّتْ نَظْرَةً حَارِ
“Necm'in (Süreyyâ'nın) son kısımları batıya doğru eğilmişken [şöyle] derim: / ‘Ey Hâris! İyice bakıp dikkat kesil!’”
25705. Metin
فَقَوْلُهُ: وَالنَّجْمِ: يَعْنِي الثُّرَيَّا.
Onun: “Ve'n-necmi” sözü, yani Süreyyâ demektir.
25706. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: إِذَا هَوَى: أَيْ سَقَطَ مَعَ الصُّبْحِ، وَهَذَا اخْتِيَارُ ابْنِ جَرِيرٍ. وَقِيلَ: النَّجْمُ الزَّهْرَةُ، وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالنَّجْمِ نُجُومُ السَّمَاءِ، وَعَلَيْهِ فَهُوَ مِنْ إِطْلَاقِ الْمُفْرَدِ وَإِرَادَةِ الْجَمْعِ كَقَوْلِهِ: وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ [٥٤ \ ٤٥] ، يَعْنِي الْأَدْبَارَ. وَقَوْلُهُ: وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا [٨٩ \ ٢٢] ، أَيِ: الْمَلَائِكَةُ، وَقَوْلُهُ: أُولَئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا [٢٥ \ ٧٥] ، أَيِ الْغُرَفَ.
Allah Teâlâ'nın: “İzâ hevâ” sözü, yani sabah vaktiyle birlikte battığı zaman demektir; İbn Cerîr'in tercihi de budur. Bir görüşe göre necm, Zühre yıldızıdır. Diğer bir görüşe göre ise necm ile kastedilen gökyüzünün yıldızlarıdır. Buna göre bu kullanım, tekil lafız kullanıp çoğulu kastetme türündendir; tıpkı Allah Teâlâ'nın: “Arkayı dönüp kaçarlar” [Kamer 54/45] yani arkalarını; “Rabbin ve saf saf dizilmiş melek geldiği zaman” [Fecr 89/22] yani melekler; “İşte onlara, sabretmelerine karşılık köşk verilir” [Furkan 25/75] yani köşkler kavillerinde olduğu gibi.
25707. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا أَمْثِلَةً كَثِيرَةً لِهَذَا فِي الْقُرْآنِ، وَفِي كَلَامِ الْعَرَبِ فِي سُورَةِ الْحَجِّ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا [٢٢ \ ٥] ، وَإِطْلَاقُ النَّجْمِ مُرَادًا بِهِ النُّجُومَ مَعْرُوفٌ فِي اللُّغَةِ، وَمِنْهُ قَوْلُ عُمَرَ بْنِ أَبِي رَبِيعَةَ:
Kur'ân'da ve Arap kelâmında buna dair pek çok örneği, Hac Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarırız” [Hac 22/5] kavlini incelerken zikretmiştik. “Necm” kelimesinin tekil olarak kullanılıp yıldızlar mânasının kastedilmesi dilde bilinen bir durumdur. Ömer b. Ebî Rebîa'nın şu sözü de bundandır:
25708. Metin
ثُمَّ قَالُوا تُحِبُّهَا قُلْتُ بَهْرًا ... عَدَدَ النَّجْمِ وَالْحَصَى وَالتُّرَابِ
“Sonra ‘Onu seviyor musun?’ dediler. Dedim ki: ‘Hem de çok! / Yıldızların, çakıl taşlarının ve toprağın sayısınca!’”
25709. Metin
وَقَوْلُ الرَّاعِي:
Ve er-Râî'nin şu sözü:
25710. Metin
فَبَاتَتْ تَعُدُّ النَّجْمَ فِي مُسْتَحِيرَةٍ ... سَرِيعٍ بِأَيْدِي الْآكِلِينَ جُمُودُهَا
“Geceyi, yiyenlerin elleri arasında çabucak donan / Geniş bir kâsede yıldızları sayarak geçirdi.”
25711. Metin
وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ، فَمَعْنَى هُوِيِّ النُّجُومِ سُقُوطُهَا إِذَا غَرَبَتْ أَوِ انْتِثَارُهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَقِيلَ: النَّجْمُ النَّبَاتُ الَّذِي لَا سَاقَ لَهُ. وَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: الْمُرَادُ بِالنَّجْمِ الْجُمْلَةُ النَّازِلَةُ مِنَ الْقُرْآنِ، فَإِنَّهُ نَزَلَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ أَنْجُمًا مُنَجَّمًا فِي ثَلَاثٍ وَعِشْرِينَ سَنَةً، وَكُلُّ جُمْلَةٍ مِنْهُ وَقْتَ نُزُولِهَا يَصْدُقُ عَلَيْهَا اسْمُ النَّجْمِ صِدْقًا عَرَبِيًّا صَحِيحًا كَمَا يُطْلَقُ عَلَى مَا حَانَ وَقْتُهُ مِنَ الدِّيَةِ الْمُنَجَّمَةِ عَلَى الْعَاقِلَةِ، وَالْكِتَابَةِ الْمُنَجَّمَةِ عَلَى الْعَبْدِ الْمُكَاتَبِ.
Bu görüşe göre yıldızların heviyyi (inip kayması), battıkları andaki düşüşleri veya kıyamet gününde dökülüp saçılmaları demektir. Bir görüşe göre necm, gövdesi olmayan bitkidir. Bazı ilim ehli ise şöyle demiştir: “Necm ile kastedilen, Kur'ân'dan parça parça indirilen kısımdır. Zira Kur'ân, Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem yirmi üç yılda peyderpey (müneccemen) inmiştir. İndirildiği esnada Kur'ân'ın her bir parçasına sahih Arap dili mantığıyla hakiki anlamda ‘necm’ (taksit/parça) ismi verilir; nitekim âkileye vadesi geldikçe taksitlendirilen diyete ve mükâtep köleye taksitlendirilen bedele de bu lafız kullanılır.”
25712. Metin
وَعَلَى هَذَا فَقَوْلُهُ: إِذَا هَوَى أَيْ نَزَلَ بِهِ الْمَلَكُ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ. وَقَوْلُهُ: هَوَى يَهْوِي هُوِيًّا إِذَا اخْتَرَقَ الْهَوَا نَازِلًا مِنْ أعَلَى إِلَى أَسْفَلَ.
Buna göre O'nun: “İzâ hevâ” kavli; melek o [parçayı] semadan Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem indirdiği zaman demektir. “Hevâ yehvî huviyyen” ifadesi, [bir şeyin] havayı yararak yukarıdan aşağıya doğru inmesi durumunda kullanılır.
25713. Metin
اعْلَمْ أَوَّلًا أَنَّ الْقَوْلَ بِأَنَّهُ الثُّرَيَّا وَأَنَّ الْمُرَادَ بِالنَّجْمِ خُصُوصُهَا، وَإِنِ اخْتَارَهُ ابْنُ جَرِيرٍ وَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَغَيْرِ وَاحِدٍ - لَيْسَ بِوَجِيهٍ عِنْدِي.
Öncelikle bil ki; bunun Süreyyâ olduğu ve necm ile özellikle onun kastedildiği görüşü —her ne kadar İbn Cerîr bunu tercih etmiş ve İbn Abbâs ile birçok kimseden rivayet edilmiş olsa da— bana göre isabetli ve güçlü değildir.
25714. Metin
وَالْأَظْهَرُ أَنَّ النَّجْمَ يُرَادُ بِهِ النُّجُومُ. وَإِنْ قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ بِأَنَّهُ لَا يَصِحُّ، وَالدَّلِيلُ عَلَى ذَلِكَ جَمْعُهُ تَعَالَى لِلنُّجُومِ فِي الْقَسَمِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَلَا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ [٥٦ \ ٧٥] ، لِأَنَّ الظَّاهِرَ أَنَّ الْمُرَادَ بِالنَّجْمِ إِذَا هَوَى هُنَا كَالْمُرَادِ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ فِي الْوَاقِعَةِ.
Daha açık olan görüş, necm ile [cins olarak] yıldızların kastedilmesidir. İbn Cerîr bunun sahih olmadığını söylese de, buna delil Allah Teâlâ'nın şu kavlindeki yeminde yıldızları çoğul olarak zikretmesidir: “Yıldızların yerlerine yemin ederim ki” [Vâkıa 56/75]. Çünkü zâhir olan, buradaki “İzâ hevâ” (kayıp indiği zaman) ile Vâkıa Suresi'ndeki “Yıldızların yerleri” ile kastedilenin aynı olmasıdır.
25715. Metin
وَقَدِ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ أَيْضًا فِي الْمُرَادِ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ مَسَاقِطُهَا إِذَا غَابَتْ. وَقَالَ بَعْضُهُمُ: انْتِثَارُهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: مَنَازِلُهَا فِي السَّمَاءِ، لِأَنَّ النَّازِلَ فِي مَحِلٍّ وَاقِعٍ فِيهِ. وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ مَوَاقِعُ نُجُومِ الْقُرْآنِ النَّازِلِ بِهَا الْمَلَكُ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ.
Âlimler “yıldızların yerleri” ile ne kastedildiği konusunda da ihtilaf etmişlerdir: Bazıları: “Onlar battıkları zaman düştükleri yerlerdir” demiştir. Bazıları: “Kıyamet günü dökülüp saçılmalarıdır” demiştir. Bazıları: “Semadaki menzilleridir; çünkü bir mekâna inen kimse oraya düşmüş/yerleşmiş olur” demiştir. Bazıları ise: “Meleğin Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem peyderpey indirdiği Kur'ân parçalarının iniş yerleridir” demiştir.
25716. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ: أَظْهَرُ الْأَقْوَالِ عِنْدِي وَأَقْرَبُهَا لِلصَّوَابِ فِي نَظَرِي - أَنَّ الْمُرَادَ بِالنَّجْمِ إِذَا هَوَى هُنَا فِي هَذِهِ السُّورَةِ، وَبِمَوَاقِعِ النُّجُومِ فِي الْوَاقِعَةِ هُوَ نُجُومُ الْقُرْآنِ الَّتِي نَزَلَ بِهَا الْمَلَكُ نَجْمًا فَنَجْمًا، وَذَلِكَ لِأَمْرَيْنِ:
Bu kitabın müellifi —Allah onu affetsin ve bağışlasın— der ki: Görüşlerin bana göre en açığı ve kanaatime göre doğruya en yakın olanı; bu suredeki “kayıp indiği zaman yıldıza” ve Vâkıa Suresi'ndeki “yıldızların yerlerine” ifadeleriyle kastedilenin, meleğin parça parça indirdiği Kur'ân âyetleri/bölümleri olduğudur. Bu da iki sebeptendir:
25717. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنَّ هَذَا الَّذِي أَقْسَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ بِالنَّجْمِ إِذَا هَوَى الَّذِي هُوَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ عَلَى حَقٍّ وَأَنَّهُ مَا ضَلَّ وَمَا غَوَى وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى - مُوَافِقٌ فِي الْمَعْنَى لِمَا أَقْسَمَ عَلَيْهِ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ، وَهُوَ قَوْلُهُ: إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ إِلَى قَوْلِهِ: تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ [٥٦ \ ٧٧ - ٨٠] .
Birincisi: Allah'ın, kayıp indiği zaman yıldıza yemin ederek üzerine vurgu yaptığı; yani Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem hak üzere olduğu, sapmadığı, azmadığı, hevâsından konuşmadığı ve bunun sadece vahyedilen bir vahiy olduğu hususu, yıldızların yerlerine yemin edilerek teyit edilen şu âyetlerin mânasıyla tamamen örtüşmektedir: “Şüphesiz o, korunmuş bir kitaptaki pek şerefli bir Kur'ân'dır... Âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.” [Vâkıa 56/77-80].
25718. Metin
وَالْإِقْسَامُ بِالْقُرْآنِ عَلَى صِحَّةِ رِسَالَةِ النَّبِيِّ ﷺ وَعَلَى صِدْقِ الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ وَأَنَّهُ مُنَزَّلٌ مِنَ اللَّهِ جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: يس وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ [٣٦ \ ١ - ٥] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ [٤٣ \ ١ - ٤] ، وَخَيْرُ مَا يُفَسَّرُ بِهِ الْقُرْآنُ الْقُرْآنُ.
Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem risaletinin sıhhati ile yüce Kur'ân'ın doğruluğu ve onun Allah katından indirildiği üzerine Kur'ân ile yemin edilmesi, Allah'ın Kitabı'ndaki şu ayetlerde açıkça gelmiştir: “Yâsîn. Hikmet dolu Kur'ân'a andolsun ki, sen şüphesiz dosdoğru bir yol üzere gönderilen peygamberlerdensin. [Bu Kur'ân] Azîz ve Rahîm olan [Allah]'ın indirmesidir.” [Yâsîn 36/1-5]; ve Allah Teâlâ'nın şu kavli: “Hâ-mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, akıl erdiresiniz diye biz onu Arapça bir Kur'ân kıldık. Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta pek yücedir, hikmet doludur.” [Zuhruf 43/1-4]. Kur'ân'ın en güzel tefsiri yine Kur'ân ile yapılanıdır.
25719. Metin
وَالثَّانِي: أَنَّ كَوْنَ الْمُقْسَمِ بِهِ الْمُعَبَّرِ بِالنُّجُومِ هُوَ الْقُرْآنَ الْعَظِيمَ - أَنْسَبُ لِقَوْلِهِ بَعْدَهُ: وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ [٥٦ \ ٧٦] ، لَأَنَّ هَذَا التَّعْظِيمَ مِنَ اللَّهِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذَا الْمَقْسَمَ بِهِ فِي غَايَةِ الْعَظَمَةِ.
İkincisi: Yıldızlar lafzıyla ifade edilerek üzerine yemin edilen şeyin yüce Kur'ân olması; arkasından gelen “Bilseniz bu gerçekten büyük bir yemindir” [Vâkıa 56/76] kavline daha uygundur. Zira Allah tarafından yapılan bu tazim (yüceltme), üzerine yemin edilen şeyin son derece yüce olduğuna delalet eder.
25720. Metin
وَلَا شَكَّ أَنَّ الْقُرْآنَ الَّذِي هُوَ كَلَامُ اللَّهِ أَنْسَبُ لِذَلِكَ مِنْ نُجُومِ السَّمَاءِ وَنَجْمِ الْأَرْضِ. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
Şüphe yok ki Allah'ın kelâmı olan Kur'ân, bu yüceliğe gökteki yıldızlardan ve yerdeki bitkilerden daha lâyıktır. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
25721. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى، قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: الضَّلَالُ يَقَعُ مِنَ الْجَهْلِ بِالْحَقِّ، وَالْغَيُّ هُوَ الْعُدُولُ عَنِ الْحَقِّ مَعَ مَعْرِفَتِهِ، أَيْ مَا جَهِلَ الْحَقَّ وَمَا عَدَلَ عَنْهُ، بَلْ هُوَ عَالِمٌ بِالْحَقِّ مُتَّبِعٌ لَهُ.
Allah Teâlâ'nın bu yüce ayetteki: “Arkadaşınız sapmadı ve azmadı” kavli hakkında bazı âlimler şöyle demiştir: Dalâlet (sapma), hakkı bilmemekten kaynaklanır; gayy (azma) ise hakkı bildiği halde ondan sapmaktır. Yani o, hakkı bilmemezlik etmedi ve ondan sapmadı; bilakis o hakkı bilendir ve ona tâbi olandır.
25722. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا إِطْلَاقَاتِ الضَّلَالِ فِي الْقُرْآنِ بِشَوَاهِدِهَا الْعَرَبِيَّةِ فِي سُورَةِ الشُّعَرَاءِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ [٢٦ \ ٢٠] ، وَفِي سُورَةِ الْكَهْفِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ الْآيَةَ [١٨ \ ١٠٣ - ١٠٤] .
Kur'ân'da dalâlet lafzının kullanım şekillerini Arap dili şahitleriyle birlikte Şuarâ Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Dedi ki: Ben onu yaptığım vakit şaşırmışlardandım” [Şuarâ 26/20] kavlini incelerken ve Kehf Suresi'nde: “De ki: Size amel bakımından en çok ziyana uğrayanları haber verelim mi? Onlar, iyi iş yaptıklarını sandıkları halde dünyadaki çabaları boşa giden kimselerdir...” ayetini [Kehf 18/103-104] incelerken zikretmiştik.
25723. Metin
وَمَا تَضَمَّنَتْهُ هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ مِنْ كَوْنِهِ ﷺ عَلَى هُدًى مُسْتَقِيمٍ - جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبِينِ [٢٧ \ ٧٩] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْأَمْرِ وَادْعُ إِلَى رَبِّكَ إِنَّكَ لَعَلَى هُدًى مُسْتَقِيمٍ [٢٢ \ ٦٧] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ [٤٢ \ ٥٢] .
Bu yüce ayetin, onun sallallâhu aleyhi ve sellem dosdoğru bir hidayet üzere olduğunu içermesi hususu, Allah'ın Kitabı'ndaki pek çok ayette açıkça belirtilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O halde Allah'a tevekkül et. Çünkü sen apaçık hak üzeresin” [Neml 27/79]; ve Allah Teâlâ'nın: “Artık bu işte seninle çekişmesinler; sen Rabbine davet et. Kuşkusuz sen dosdoğru bir hidayet üzeresin” [Hac 22/67]; ve Allah Teâlâ'nın: “Şüphesiz sen dosdoğru bir yola iletmektesin” [Şûrâ 42/52] kavilleri böyledir.
25724. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لِهَذَا فِي سُورَةِ الزُّخْرُفِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ [٤٣ \ ٤٣] . وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى اسْتَدَلَّ بِهِ عُلَمَاءُ
Bunu açıklayan ayetleri Zuhruf Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Öyleyse sana vahyedilene sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzeresin” [Zuhruf 43/43] kavlini incelerken zikretmiştik. Allah Teâlâ'nın bu yüce ayetteki: “O, kendisine vahyedilen bir vahiyden başkası değildir” kavlini usul âlimleri,
25725. Metin
الْأُصُولِ عَلَى أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمْ يَكُنْ يَجْتَهِدُ، وَالَّذِينَ قَالُوا إِنَّهُ قَدْ يَقَعُ مِنْهُ الِاجْتِهَادُ، اسْتَدَلُّوا بِقَوْلِهِ تَعَالَى: عَفَا اللَّهُ عَنْكَ لِمَ أَذِنْتَ لَهُمْ الْآيَةَ [٩ \ ٤٣] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الْأَرْضِ الْآيَةَ [٨ \ ٦٧] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ الْآيَةَ [٩ \ ١١٣] .
Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ictihad etmediğine delil getirmişlerdir. Ondan ictihad sâdır olabileceğini söyleyenler ise Allah Teâlâ'nın şu kavillerini delil getirmişlerdir: “Allah seni affetsin; onlara niçin izin verdin?...” [Tevbe 9/43]; “Yeryüzünde düşmanı tam etkisiz hale getirinceye kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz...” [Enfâl 8/67]; “Peygamber'e ve iman edenlere, müşrikler için mağfiret dilemek yakışmaz...” [Tevbe 9/113].
25726. Metin
قَالُوا: فَلَوْ لَمْ يَكُنْ هَذَا عَنِ اجْتِهَادٍ، لَمَا قَالَ: عَفَا اللَّهُ عَنْكَ لِمَ أَذِنْتَ لَهُمْ الْآيَةَ. وَلَمَا قَالَ: مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَكُونَ لَهُ أَسْرَى، وَلَا مُنَافَاةَ بَيْنَ الْآيَاتِ، لِأَنَّ قَوْلَهُ: إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى مَعْنَاهُ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَا يُبَلِّغُ عَنِ اللَّهِ إِلَّا شَيْئًا أَوْحَى اللَّهُ إِلَيْهِ أَنْ يُبَلِّغَهُ، فَمَنْ يَقُولُ: إِنَّهُ شِعْرٌ أَوْ سِحْرٌ أَوْ كِهَانَةٌ أَوْ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ - هُوَ أَكْذَبُ خَلْقِ اللَّهِ وَأَكْفَرُهُمْ، وَلَا يُنَافِي ذَلِكَ أَنَّهُ أَذِنَ لِلْمُتَخَلِّفِينَ عَنْ غَزْوَةِ تَبُوكَ، وَأَسَرَ الْأُسَارَى يَوْمَ بَدْرٍ، وَاسْتَغْفَرَ لِعَمِّهِ أَبِي طَالِبٍ مِنْ غَيْرِ أَنَّ يَنْزِلَ عَلَيْهِ وَحْيٌ خَاصٌّ فِي ذَلِكَ، وَقَدْ أَوْضَحْنَا هَذَا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ.
Onlar şöyle dediler: Eğer bu [uygulamalar] bir ictihad neticesinde olmasaydı, Allah: “Allah seni affetsin; onlara niçin izin verdin?” ve “Hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz” demezdi. Ancak bu ayetler arasında hiçbir çelişki yoktur; zira O'nun: “O, vahyolunan bir vahiyden başkası değildir” sözünün mânası; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Allah'tan tebliğ ettiği her şeyi ancak Allah'ın kendisine tebliğ etmesini vahyettiği bir vahiy olarak tebliğ eder demektir. Dolayısıyla onun şiir, sihir, kâhinlik veya evvelkilerin masalları olduğunu söyleyen kimse, Allah'ın yarattıklarının en yalancısı ve en kâfiridir. Bununla birlikte; Tebük Gazvesi'nden geri kalanlara izin vermesi, Bedir günü esir alması ve o konuda kendisine özel bir vahiy inmeden önce amcası Ebû Tâlib için mağfiret dilemesi bu duruma aykırı değildir. Biz bunu bu makamın dışında da açıklamıştık.
25727. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى.
Allah Teâlâ'nın: “Onu pek çetin kuvvetlere sahip olan öğretti” kavli.
25728. Metin
الْمُرَادُ بِشَدِيدِ الْقُوَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ هُوَ جِبْرِيلُ ﵇، وَالْمَعْنَى أَنَّهُ ﷺ عَلَّمَهُ هَذَا الْوَحْيَ مَلَكٌ شَدِيدُ الْقُوَى هُوَ جِبْرِيلُ.
Bu ayette “pek çetin kuvvetlere sahip olan” ile kastedilen Cibrîl aleyhisselâm'dır. Mânası şudur: Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem bu vahyi pek çetin kuvvetlere sahip bir melek olan Cibrîl öğretmiştir.
25729. Metin
وَهَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ قَدْ تَضَمَّنَتْ أَمْرَيْنِ:
Bu yüce ayet iki hususu içermektedir:
25730. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنَّ هَذَا الْوَحْيَ الَّذِي مِنْ أَعْظَمِهِ هَذَا الْقُرْآنُ الْعَظِيمُ، عَلَّمَهُ جِبْرِيلُ النَّبِيَّ ﷺ بِأَمْرٍ مِنَ اللَّهِ.
Birincisi: En büyüğü bu yüce Kur'ân olan bu vahyi, Cibrîl'in Allah'ın emriyle Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem öğretmiş olmasıdır.
25731. Metin
وَالثَّانِي: أَنَّ جِبْرِيلَ شَدِيدُ الْقُوَّةِ.
İkincisi: Cibrîl'in çok çetin bir kuvvete sahip olmasıdır.
25732. Metin
وَهَذَانَ الْأَمْرَانِ جَاءَا مُوَضَّحَيْنِ فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ.
Bu iki husus başka yerlerde de açıklanmıştır.
25733. Metin
أَمَّا الْأَوَّلُ مِنْهُمَا وَهُوَ كَوْنُ جِبْرِيلَ نَزَلَ عَلَيْهِ بِهَذَا الْوَحْيِ وَعَلَّمَهُ إِيَّاهُ، فَقَدْ جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللَّهِ الْآيَةَ [٢ \ ٩٧] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ [٢٦ \ ١٩٢ - ١٩٤] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ [٢٠ \ ١١٤] .
Birincisine gelince; yani Cibrîl'in bu vahiy ile ona inip bunu ona öğretmesi hususu, Allah'ın Kitabı'ndaki şu ayetlerde açıklanmıştır: “De ki: Her kim Cibrîl'e düşman ise, bilsin ki şüphesiz o [Kur'ân'ı] Allah'ın izniyle senin kalbine indirmiştir...” [Bakara 2/97]; ve Allah Teâlâ'nın: “Şüphesiz bu [Kur'ân], Âlemlerin Rabbi'nin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu Rûhu'l-Emîn senin kalbine indirmiştir” [Şuarâ 26/192-194]; ve Allah Teâlâ'nın: “Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'ân'ı [okumakta] acele etme” [Tâhâ 20/114] kavilleri böyledir.
25734. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ [٧٥ \ ١٦ - ١٨] ، أَيْ إِذَا قَرَأَهُ عَلَيْكَ الْمَلَكُ الْمُرْسَلُ بِهِ إِلَيْكَ مِنَّا مُبَلِّغًا لَهُ عَنَّا فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ، أَيِ اقْرَأْ كَمَا سَمِعْتَهُ يَقْرَأُ.
Allah Teâlâ'nın: “Onu acelece almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir. Öyleyse biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşunu takip et” [Kıyâme 75/16-18] kavli de böyledir; yani katımızdan sana tebliğ etmek üzere gönderilen melek onu sana okuduğu zaman onun okuyuşuna uy, yani onu okurken dinlediğin gibi oku demektir.
25735. Metin
وَأَمَّا الْأَمْرُ الثَّانِي، وَهُوَ شِدَّةُ قُوَّةِ جِبْرِيلَ النَّازِلِ بِهَذَا الْوَحْيِ فَقَدْ ذَكَرَهُ فِي قَوْلِهِ: إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ [٨١ \ ١٩ - ٢٠] وَقَوْلِهِ فِي آيَةِ التَّكْوِيرِ هَذِهِ: لَقَوْلُ رَسُولٍ أَيْ لِقَوْلِهِ الْمُبَلَّغِ لَهُ عَنِ اللَّهِ، فَقَرِينَةُ ذِكْرِ الرَّسُولِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ إِنَّمَا يُبَلِّغُ شَيْئًا أُرْسِلَ بِهِ، فَالْكَلَامُ كَلَامُ اللَّهِ بِأَلْفَاظِهِ وَمَعَانِيهِ، وَجِبْرِيلُ مُبَلِّغٌ عَنِ اللَّهِ، وَبِهَذَا الِاعْتِبَارِ نُسِبَ الْقَوْلُ لَهُ. لِأَنَّ النَّبِيَّ ﷺ مَا سَمِعَهُ إِلَّا مِنْهُ، فَهُوَ الْقَوْلُ الَّذِي أَرْسَلَهُ اللَّهُ بِهِ، وَأَمَرَهُ بِتَبْلِيغِهِ، كَمَا تَدُلُّ عَلَيْهِ قَرِينَةُ ذِكْرِ الرَّسُولِ، وَسَيَأْتِي إِيضَاحُ هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ فِي سُورَةِ التَّكْوِيرِ، وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.
İkinci hususa gelince; yani bu vahiy ile inen Cibrîl'in kuvvetinin çetin oluşudur ki, bunu şu kavlinde zikretmiştir: “Şüphesiz o, çok şerefli bir elçinin sözüdür; çok güçlü ve Arş'ın sahibi katında itibarlıdır” [Tekvîr 81/19-20]. Bu Tekvîr ayetindeki: “Şüphesiz elçinin sözüdür” ifadesi, yani Allah'tan tebliğ ettiği sözüdür demektir. Zira “elçi” (resûl) zikrinin karinesi, onun ancak kendisine elçilikle ulaştırılan şeyi tebliğ ettiğine delalet eder. Dolayısıyla kelâm, lâfızları ve mânâlarıyla Allah'ın kelâmıdır; Cibrîl ise Allah'tan tebliğ edendir. Bu itibarla söz ona nispet edilmiştir; çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu ancak ondan işitmiştir. O, elçi zikrinin karinesinin de delalet ettiği üzere Allah'ın kendisiyle gönderdiği ve tebliğ etmesini emrettiği sözdür. Bu meselenin izahı inşallah Tekvîr Suresi'nde gelecektir. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
25736. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى.
Allah Teâlâ'nın: “Göz ne kaydı ne de sınırı aştı” kavli.
25737. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا بَعْضَ الْكَلَامِ عَلَيْهِ فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْإِسْرَاءِ.
Buna dair açıklamaların bir kısmını İsrâ Suresi'nin başında zikretmiştik.
25738. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنْثَى تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى.
Allah Teâlâ'nın: “Erkek size de dişi O'na mı? Öyleyse bu pek insafsızca bir taksimdir!” kavli.
25739. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ بِكَثْرَةٍ فِي سُورَةِ النَّحْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ الْآيَةَ [١٦ \ ٥٧] ، وَفِي مَوَاضِعَ مُتَعَدِّدَةٍ مِنْ هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ.
Bunu açıklayan âyetleri Nahl Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Ve Allah'a kızları isnat ediyorlar...” [Nahl 16/57] kavlini incelerken genişçe ve bu mübarek kitabın muhtelif yerlerinde zikretmiştik.
25740. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَلِلَّهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَى.
Allah Teâlâ'nın: “Âhiret de ilk [hayat olan dünya] da Allah'ındır” kavli.
25741. Metin
بَيَّنَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ لَهُ الْآخِرَةَ وَالْأُولَى وَهِيَ الدُّنْيَا، وَبَيَّنَ هَذَا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ كَقَوْلِهِ: إِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدَى وَإِنَّ لَنَا لَلْآخِرَةَ وَالْأُولَى [٩٢ \ ١٢] ، وَبَيَّنَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ لَهُ كُلَّ شَيْءٍ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ [٢٧ \ ٩١] ، وَهَذَا مِنَ الْمَعْلُومِ مِنَ الدِّينِ بِالضَّرُورَةِ.
—Celle ve alâ— bu yüce ayette âhiretin de ula olan dünyanın da kendisine ait olduğunu beyan buyurmuştur. Bunu şu kavli gibi başka yerlerde de açıklamıştır: “Şüphesiz doğru yola iletmek bize aittir. Âhiret de dünya da elbette bizimdir” [Leyl 92/12-13]. Başka bir yerde ise her şeyin O'na ait olduğunu şu kavlinde beyan etmiştir: “Bana ancak, dokunulmaz kıldığı bu beldenin Rabbine kulluk etmem emrolundu; her şey O'nundur” [Neml 27/91]. Bu ise dinden zaruri olarak bilinen hususlardandır.
25742. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَى.
Allah Teâlâ'nın: “Göklerde nice melekler vardır ki, Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermesinden önce onların şefaati hiçbir fayda vermez” kavli.
25743. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ الْبَقَرَةِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى:
Bunu açıklayan ayetleri Bakara Suresi'nde Allah Teâlâ'nın şu kavlini incelerken zikretmiştik:
25744. Metin
وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ الْآيَةَ [٢ \ ٤٨] ،، وَفِي غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَوَاضِعِ.
“Öyle bir günden sakının ki, hiçbir kimse başkası adına bir şey ödeyemez ve kimseden şefaat kabul edilmez...” [Bakara 2/48]; ve bundan başka yerlerde de zikretmiştik.
25745. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: {إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنْثَى} .
Allah Teâlâ'nın: { إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنْثَى } “Ahirete inanmayanlar, meleklere mutlaka dişi isimleri takarlar.” kavli.
25746. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ فِي سُورَةِ الزُّخْرُفِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا [٤٣ \ ١٩] ، وَفِي غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَوَاضِعِ.
Bunu açıklayan ayetleri Zuhruf Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar...” [Zuhruf 43/19] kavlini incelerken ve başka yerlerde zikretmiştik.
25747. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى.
Allah Teâlâ'nın: “Kötülük yapanları yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik yapanları da daha güzeliyle mükâfatlandırması için göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır” kavli.
25748. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ الْأَحْقَافِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى [٤٦ \ ٣] ، وَفِي سُورَةِ الذَّارِيَاتِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ [٥١ \ ٥٦] .
Bunu açıklayan ayetleri Ahkâf Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattık” [Ahkâf 46/3] kavlini incelerken ve Zâriyât Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” [Zâriyât 51/56] kavlini incelerken zikretmiştik.
25749. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ.
Allah Teâlâ'nın: “Onlar ki, küçük günahlar (lemem) müstesna, büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınırlar” kavli.
25750. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ الشُّورَى فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ [٤٢ \ ٣٧] .
Bunu açıklayan ayetleri Şûrâ Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Onlar, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da bağışlarlar” [Şûrâ 42/37] kavlini incelerken zikretmiştik.
25751. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ.
Allah Teâlâ'nın: “O sizi topraktan var ettiği zaman ve siz annelerinizin karınlarında ceninler halinde iken sizi en iyi bilendir. Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın” kavli.
25752. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ النِّسَاءِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يُزَكُّونَ أَنْفُسَهُمْ بَلِ اللَّهُ يُزَكِّي مَنْ يَشَاءُ [٤ \ ٤٩] ، وَفِي غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْمَوَاضِعِ.
Bunu açıklayan ayetleri Nisâ Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Bilakis, Allah dilediğini temize çıkarır...” [Nisâ 4/49] kavlini incelerken ve başka yerlerde zikretmiştik.
25753. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَفَرَأَيْتَ الَّذِي تَوَلَّى وَأَعْطَى قَلِيلًا وَأَكْدَى أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَى أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَى وَإِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّى أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى.
Allah Teâlâ'nın: “Gördün mü o yüz çevireni? Azıcık verip sonra vermemekte direneni? Gaybın ilmi onun yanında mıdır da o görüyor? Yoksa Mûsâ'nın ve ahdine vefa gösteren İbrâhim'in sahifelerindekiler kendisine haber verilmedi mi? Gerçekten hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Ve onun çalışması ileride kesinlikle görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam ödenecektir” kavli.
25754. Metin
قَوْلُهُ: تَوَلَّى: أَيْ رَجَعَ وَأَدْبَرَ عَنِ الْحَقِّ، وَقَوْلُهُ: وَأَعْطَى قَلِيلًا، قَالَ بَعْضُهُمْ: قَلِيلًا مِنَ الْمَالِ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: أَعْطَى قَلِيلًا مِنَ الْكَلَامِ الطَّيِّبِ، وَقَوْلُهُ: وَأَكْدَى أَيْ قَطَعَ ذَلِكَ الْعَطَاءَ وَلَمْ يُتِمَّهُ، وَأَصْلُهُ مَنْ أَكْدَى صَاحِبُ الْحَفْرِ إِذَا انْتَهَى فِي حَفْرِهِ إِلَى
O'nun: “Yüz çevirdi” kavli; yani haktan geri dönüp arkasını döndü demektir. “Azıcık verdi” kavli hakkında bazısı: “Az miktarda mal [verdi]” demiş, bazısı da: “Azıcık güzel söz söyledi” demiştir. “Vermekten kesildi (ekdâ)” kavli ise; o vermeyi kesti ve tamamlamadı demektir. Bunun aslı, kuyu kazıcısının kazısında kazamayacağı bir
25755. Metin
صَخْرَةٍ لَا يَقْدِرُ عَلَى الْحَفْرِ فِيهَا، وَأَصْلُهُ مِنَ الْكُدْيَةِ وَهِيَ الْحِجَارَةُ تَعْتَرِضُ حَافِرَ الْبِئْرِ وَنَحْوَهُ فَتَمْنَعُهُ الْحَفْرَ، وَهَذَا الَّذِي أَعْطَى قَلِيلًا وَأَكْدَى اخْتَلَفَ فِيهِ الْعُلَمَاءُ، فَقِيلَ: هُوَ الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ قَارَبَ أَنْ يُؤْمِنَ بِالنَّبِيِّ ﷺ فَعَيَّرَهُ بَعْضُ الْمُشْرِكِينَ، فَقَالَ: أَتَرَكْتَ دِينَ الْأَشْيَاخِ وَضَلَّلْتَهُمْ؟ قَالَ: إِنِّي خَشِيتُ عَذَابَ اللَّهِ، فَضَمِنَ لَهُ الَّذِي عَاتَبَهُ إِنْ هُوَ أَعْطَاهُ كَذَا مِنْ مَالِهِ وَرَجَعَ إِلَى شِرْكِهِ أَنْ يَتَحَمَّلَ عَنْهُ عَذَابَ اللَّهِ، فَرَجَعَ الْوَلِيدُ إِلَى الشِّرْكِ وَأَعْطَى الَّذِي عَيَّرَهُ بَعْضَ ذَلِكَ الْمَالِ الَّذِي ضَمِنَ وَمَنَعَهُ تَمَامَهُ. فَأَنْزَلَ اللَّهُ ﷿ الْآيَةَ.
kayaya rastlayıp durması halinde kullanılan “ekde'l-hâfir” ifadesinden gelir. Aslı “küdye” (sert taş) kelimesinden türemiştir ki kuyu kazanın önüne çıkan ve kazmayı engelleyen taştır. Az verip sonra kesilen bu kimse hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir: Denildi ki: O, Velîd b. Mugīre'dir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e iman etmeye yaklaşmıştı, bunun üzerine müşriklerden biri onu kınayarak: “Büyüklerinin dinini terk edip onları sapkınlıkla mı itham ettin?” dedi. O da: “Ben Allah'ın azabından korktum” dedi. Onu kınayan kişi, eğer malından kendisine şu kadar verirse ve şirke geri dönerse Allah'ın azabını kendi üzerine almayı taahhüt etti. Bunun üzerine Velîd şirke döndü, taahhütte bulunan o kınayıcıya vadettiği malın bir kısmını verdi, kalanını ise vermeyip kesti. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle bu ayeti indirdi.
25756. Metin
وَعَلَى هَذَا فَقَوْلُهُ: تَوَلَّى: أَيِ الْوَلِيدُ عَنِ الْإِسْلَامِ بَعْدَ أَنْ قَارَبَ، وَأَعْطَى قَلِيلًا مِنَ الْمَالِ لِلَّذِي ضَمِنَ لَهُ أَنْ يَتَحَمَّلَ عَنْهُ ذُنُوبَهُ. وَأَكْدَى: أَيْ بَخِلَ عَلَيْهِ بِالْبَاقِي، وَقِيلَ: أَعْطَى قَلِيلًا مِنَ الْكَلَامِ الطَّيِّبِ كَمَدْحِهِ لِلْقُرْآنِ، وَاعْتِرَافِهِ بِصِدْقِ النَّبِيِّ ﷺ، «وَأَكْدَى» أَيِ انْقَطَعَ عَنْ ذَلِكَ وَرَجَعَ عَنْهُ. وَقِيلَ: هُوَ الْعَاصُ بْنُ وَائِلٍ السَّهْمِيُّ، كَانَ رُبَّمَا وَافَقَ النَّبِيَّ ﷺ فِي بَعْضِ الْأُمُورِ، وَذَلِكَ هُوَ مَعْنَى إِعْطَائِهِ الْقَلِيلَ ثُمَّ انْقَطَعَ عَنْ ذَلِكَ، وَهُوَ مَعْنَى إِكْدَائِهِ، وَهَذَا قَوْلُ السُّدِّيِّ وَلَمْ يَنْسَجِمْ مَعَ قَوْلِهِ بَعْدَهُ: أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ الْآيَةَ [٥٣ \ ٣٥]
Buna göre “yüz çevirdi” kavli: Yani Velîd, [İslam'a] yaklaştıktan sonra İslam'dan yüz çevirdi; günahlarını üstlenmeyi taahhüt eden kişiye malından azıcık bir şey verdi; “vermekten kesildi (ekdâ)” ise: yani geri kalanında cimrilik etti demektir. Denildi ki: Kur'an'ı övmesi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğunu itiraf etmesi gibi azıcık güzel söz söyledi; “vermekten kesildi” ise: yani bundan vazgeçti ve geri döndü demektir. Bir diğer görüşe göre o, Âs b. Vâil es-Sehmî'dir; o bazen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bazı hususlarda katılırdı; azıcık vermesinin manası budur. Sonra bundan kesildi; bu da “ikdâ”sının (kesilmesinin) manasıdır. Bu, Süddî'nin görüşüdür; ancak bu görüş kendisinden sonraki: “Gaybın ilmi onun yanında mıdır da...” [Necm 53/35] kavliyle uyum sağlamamaktadır.
25757. Metin
وَعَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ أَنَّهُ أَبُو جَهْلٍ، قَالَ: وَاللَّهِ مَا يَأْمُرُنَا مُحَمَّدٌ ﷺ إِلَّا بِمَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ، وَذَلِكَ مَعْنَى إِعْطَائِهِ قَلِيلًا، وَقَطْعُهُ لِذَلِكَ مَعْرُوفٌ.
Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî'den nakledildiğine göre o, Ebû Cehil'dir. Zira o: “Vallahi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem bize sadece güzel ahlakı emrediyor” demiştir ki az vermesinin manası budur; bunu kesip bırakması ise zaten bilinmektedir.
25758. Metin
وَاقْتَصَرَ الزَّمَخْشَرِيُّ عَلَى أَنَّهُ عُثْمَانُ بْنُ عَفَّانٍ ﵁، قَالَ: رُوِيَ أَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ كَانَ يُعْطِي مَالَهُ فِي الْخَيْرِ، فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَعْدِ بْنِ أَبِي سَرْحٍ، وَهُوَ أَخُوهُ مِنَ الرَّضَاعَةِ: يُوشِكُ أَلَّا يَبْقَى لَكَ شَيْءٌ. فَقَالَ عُثْمَانُ: إِنَّ لِي ذُنُوبًا وَخَطَايَا، وَإِنِّي أَطْلُبُ بِمَا أَصْنَعُ رِضَا اللَّهِ تَعَالَى، وَأَرْجُو عَفْوَهُ، فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ: أَعْطِنِي نَاقَتَكَ بِرَحْلِهَا، وَأَنَا أَتَحَمَّلُ عَنْكَ ذُنُوبَكَ كُلَّهَا، فَأَعْطَاهُ وَأَشْهَدَ عَلَيْهِ، وَأَمْسَكَ عَنِ الْعَطَاءِ فَنَزَلَتِ الْآيَةُ.
Zemahşerî ise bunun Osmân b. Affân radıyallâhu anh olduğu görüşüyle yetinmiştir. O şöyle demiştir: “Rivayet edildiğine göre Osmân b. Affân malını hayır yolunda infak ediyordu. Süt kardeşi olan Abdullah b. Sa'd b. Ebî Serh ona: ‘Neredeyse sana hiçbir şey kalmayacak’ dedi. Osmân da: ‘Benim günahlarım ve hatalarım var; ben bu yaptığımla Allah Teâlâ'nın rızasını arıyor ve O'nun affını umuyorum’ dedi. Abdullah: ‘Semeriyle birlikte deveni bana ver, ben senin bütün günahlarını üstleneyim’ dedi. Osmân deveyi ona verdi ve buna şahit tuttu, sonra da infak etmekten el çekti; bunun üzerine bu ayet indi.
25759. Metin
وَمَعْنَى «تَوَلَّى» تَرَكَ الْمَرْكَزَ يَوْمَ أُحُدٍ، فَعَادَ عُثْمَانُ إِلَى أَحْسَنَ مِنْ ذَلِكَ وَأَجْمَلَ. انْتَهَى مِنْهُ.
‘Yüz çevirdi’ ifadesinin anlamı ise Uhud günü mevzisini terk etti [demektir]; sonrasında Osmân bundan daha güzel ve daha hayırlı bir hale döndü.” [Zemahşerî'nin sözü] burada bitti.
25760. Metin
وَلَا يَخْفَى سُقُوطُ هَذَا الْقَوْلِ وَبُطْلَانُهُ، وَأَنَّهُ غَيْرُ لَائِقٍ بِمَنْصِبِ أَمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ ﵁.
Bu görüşün tutarsızlığı, batıllığı ve Müminlerin Emîri Osmân b. Affân radıyallâhu anh'ın makamına kesinlikle yakışmadığı açıktır.
25761. Metin
وَقَدْ تَضَمَّنَتْ هَذِهِ الْآيَاتُ الْكَرِيمَةُ سَبْعَةَ أُمُورٍ:
Bu kerim ayetler yedi hususu içermiştir:
25762. Metin
الْأَوَّلُ: إِنْكَارُ عِلْمِ الْغَيْبِ الْمَدْلُولُ عَلَيْهِ بِالْهَمْزَةِ فِي قَوْلِهِ: أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ وَالْمُرَادُ نَفْيُ عِلْمِهِ لِلْغَيْبِ.
Birincisi: “Gaybın ilmi onun yanında mıdır?” kavlindeki hemzenin delalet ettiği gayb ilminin inkârıdır; kastedilen onun gayb ilmine sahip olmadığını nefyetmektir.
25763. Metin
الثَّانِي: أَنَّ لِكُلٍّ مِنْ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى صُحُفًا لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِيهَا هَذَا الْكَافِرُ.
İkincisi: Hem İbrâhim'in hem de Mûsâ'nın sahifeleri vardır ki bu kâfire o sahifelerdeki şeyler haber verilmemiştir.
25764. Metin
الثَّالِثُ: أَنَّ إِبْرَاهِيمَ وَفَّى، أَيْ أَتَمَّ الْقِيَامَ بِالتَّكَالِيفِ الَّتِي كَلَّفَهُ رَبُّهُ بِهَا.
Üçüncüsü: İbrâhim vefa göstermiştir; yani Rabbinin kendisini mükellef kıldığı sorumlulukları eksiksiz bir şekilde yerine getirmiştir.
25765. Metin
الرَّابِعُ: أَنَّ فِي تِلْكَ الصُّحُفِ أَنَّهُ أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى.
Dördüncüsü: O sahifelerde hiçbir günahkârın başkasının günah yükünü yüklenmeyeceği yazılıdır.
25766. Metin
الْخَامِسُ: أَنَّ فِيهَا أَيْضًا أَنَّهُ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى.
Beşincisi: Orada ayrıca insan için ancak kendi çalıştığının karşılığı olduğu yer almaktadır.
25767. Metin
السَّادِسُ: وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى.
Altıncısı: Onun çalışması kesinlikle görülecektir.
25768. Metin
السَّابِعُ: أَنَّهُ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى، أَيِ الْأَكْمَلَ الْأَتَمَّ.
Yedincisi: Ona karşılığı tastamam ödenecektir; yani en kâmil ve en eksiksiz şekilde verilecektir.
25769. Metin
وَهَذِهِ الْأُمُورُ السَّبْعَةُ قَدْ جَاءَتْ كُلُّهَا مُوَضَّحَةً فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ.
Bu yedi hususun tamamı bu yerin dışında açıklanmış olarak gelmiştir.
25770. Metin
أَمَّا الْأَوَّلُ مِنْهَا، وَهُوَ عَدَمُ عِلْمِهِمُ الْغَيْبَ، فَقَدْ ذَكَرَهُ تَعَالَى فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ [٦٨ \ ٤٧] ، وَقَوْلِهِ: أَطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا [١٩ \ ٧٨] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ [٣ \ ١٧٩] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ الْآيَةَ [٧٢ \ ٢٦] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ [٢٧ \ ٦٥] ، وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ هَذَا كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ، وَقَدْ قَدَّمْنَاهَا مِرَارًا.
Bunlardan birincisine gelince; o da gaybı bilmemeleridir. Allah Teâlâ bunu pek çok yerde zikretmiştir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavilleri böyledir: “Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?” [Kalem 68/47], “O gaybı mı bildi, yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü aldı?” [Meryem 19/78], “Allah size gaybı bildirecek değildir” [Âl-i İmrân 3/179], “O gaybı bilendir; razı olduğu bir elçi müstesna, gaybını hiç kimseye açmaz...” [Cin 72/26-27] ve “De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez” [Neml 27/65]. Bu manadaki ayetler pek çoktur, bilinmektedir ve bunları defalarca zikretmiştik.
25771. Metin
وَالثَّانِي: الَّذِي هُوَ أَنَّ لِإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى صُحُفًا لَمْ يَكُنْ هَذَا الْمُتَوَلِّي الْمُعْطِي قَلِيلًا الْمُكْدِي عَالِمًا بِهَا، ذَكَرَهُ تَعَالَى فِي قَوْلِهِ: إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى [٨٧ \ ١٨ - ١٩] .
İkincisi ise: İbrâhim ve Mûsâ'nın sahifeleri olduğu ve bu yüz çeviren, az verip kesilen kimsenin bunlardan haberdar olmadığı hususudur. Allah Teâlâ bunu şu kavlinde zikretmiştir: “Şüphesiz bu, ilk sahifelerde, İbrâhim ve Mûsâ'nın sahifelerinde de vardır” [A'lâ 87/18-19].
25772. Metin
وَالثَّالِثُ مِنْهَا: وَهُوَ إِبْرَاهِيمُ وَفَّى تَكَالِيفَهُ، فَقَدْ ذَكَرَهُ تَعَالَى فِي قَوْلِهِ: وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ [٢ \ ١٢٤] ، وَقَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ الْأَصَحَّ فِي الْكَلِمَاتِ الَّتِي ابْتُلِيَ بِهَا أَنَّهَا التَّكَالِيفُ.
Üçüncüsü ise: İbrâhim'in sorumluluklarını eksiksiz yerine getirdiğidir. Allah Teâlâ bunu şu kavlinde zikretmiştir: “Hani Rabbi İbrâhim'i birtakım kelimelerle imtihan etmiş, o da onları tastamam yerine getirmişti” [Bakara 2/124]. Kendisiyle imtihan edildiği kelimeler hakkındaki en sahih görüşün şer'î yükümlülükler olduğunu daha önce belirtmiştik.
25773. Metin
وَأَمَّا الرَّابِعُ مِنْهَا: وَهُوَ أَنَّهُ أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى، فَقَدْ ذَكَرَهُ تَعَالَى فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ [٢٩ \ ١٢] ،
Dördüncüsüne gelince: O da hiçbir günahkârın başkasının günah yükünü yüklenmeyeceğidir. Allah Teâlâ bunu Kitabı'ndaki ayetlerde zikretmiştir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenler iman edenlere: ‘Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim’ dediler. Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar yalancıdırlar” [Ankebût 29/12],
25774. Metin
وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى [٣٥ \ ١٨] .
Ve Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: “Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Yükü ağır olan kimse onu taşımaya çağırsa, akraba bile olsa o yükten hiçbir şey yüklenilmez” [Fâtır 35/18].
25775. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لِهَذَا، وَالْجَوَابُ عَمَّا يَرِدُ عَلَيْهَا مِنَ الْإِشْكَالِ فِي سُورَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولًا [١٧ \ ١٥] ، وَذَكَرْنَا وَجْهَ الْجَمْعِ بَيْنَ الْآيَاتِ الْوَارِدَةِ فِي ذَلِكَ فِي سُورَةِ النَّحْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ [١٦ \ ٢٥] .
Bunu açıklayan ayetleri ve buna yöneltilen müşkillere verilen cevabı İsrâ Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz bir elçi göndermedikçe azap edici değiliz” [İsrâ 17/15] kavlini incelerken zikretmiştik. Bu konuda varit olan ayetlerin arasını telif etme ve uzlaştırma şeklini de Nahl Suresi'nde Allah Teâlâ'nın: “Ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da [yüklensinler diye]. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!” [Nahl 16/25] kavlini incelerken belirtmiştik.
25776. Metin
وَأَمَّا الْخَامِسُ مِنْهَا: وَهُوَ أَنَّهُ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى، فَقَدْ جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَهَا الْآيَةَ [١٧ \ ٧] ، وَقَوْلِهِ: مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا [٤٥ \ ١٥] ، وَقَوْلِهِ: وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِأَنْفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ [٣٠ \ ٤٤] ، وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ هَذَا كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
Beşincisine gelince: O da insan için ancak çalıştığının karşılığı olduğudur. Bu husus Allah'ın Kitabı'ndaki ayetlerde açıklanmış olarak gelmiştir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavilleri böyledir: “İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz o da kendinizedir...” [İsrâ 17/7], “Kim salih amel işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir” [Câsiye 45/15], “Kim salih amel işlerse, kendileri için hazırlık yapmış olurlar” [Rûm 30/44]. Bu manadaki ayetler pek çoktur ve bilinmektedir.
25777. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْإِنْسَانَ لَا يَسْتَحِقُّ أَجْرًا إِلَّا عَلَى سَعْيِهِ بِنَفْسِهِ، وَلَمْ تَتَعَرَّضْ هَذِهِ الْآيَةُ لِانْتِفَاعِهِ بِسَعْيِ غَيْرِهِ بِنَفْيٍ وَلَا إِثْبَاتٍ، لِأَنَّ قَوْلَهُ: وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى قَدْ دَلَّتِ اللَّامُ فِيهِ عَلَى أَنَّهُ لَا يَسْتَحِقُّ وَلَا يَمْلِكُ شَيْئًا إِلَّا بِسَعْيِهِ، وَلَمْ تَتَعَرَّضْ لِنَفْيِ الِانْتِفَاعِ بِمَا لَيْسَ مِلْكًا لَهُ وَلَا مُسْتَحَقًّا لَهُ.
Allah Teâlâ'nın bu kerim ayetteki: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” kavli; insanın sadece bizzat kendi çalışması karşılığında ecir hak ettiğine delalet eder. Bu ayet, başkasının çalışmasından yararlanması konusuna ise ne olumsuzlama ne de doğrulama yönüyle temas etmemiştir. Çünkü “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” kavlindeki [li'l-insân ifadesinde geçen] lâm harfi, insanın ancak kendi çalışmasıyla bir şeyi hak edip ona malik olabileceğine delalet etmiştir; yoksa mülkiyetinde ve hakkı olmayan bir şeyden yararlanmasını nefyetmeye temas etmemiştir.
25778. Metin
وَقَدْ جَاءَتْ آيَةٌ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْإِنْسَانَ قَدْ يَنْتَفِعُ بِسَعْيِ غَيْرِهِ وَهِيَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ [٥٢ \ ٢١] .
Allah'ın Kitabı'nda insanın başkasının çalışmasından yararlanabileceğine delalet eden bir ayet gelmiştir ki o da Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine tabi olanlar var ya; işte biz, onların nesillerini kendilerine kattık ve onların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmedik” [Tûr 52/21].
25779. Metin
وَقَدْ أَوْضَحْنَا وَجْهَ الْجَمْعِ بَيْنَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى وَبَيْنَ قَوْلِهِ: وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ الْآيَةَ فِي كِتَابِنَا «دَفْعُ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ عَنْ آيَاتِ الْكِتَابِ» فِي سُورَةِ النَّجْمِ، وَقُلْنَا فِيهِ مَا نَصُّهُ: وَالْجَوَابُ مِنْ ثَلَاثَةِ أَوْجُهٍ:
Allah Teâlâ'nın: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” kavli ile “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine tabi olanlar...” ayeti arasındaki uzlaştırma şeklini “Def‘u Îhâmi'l-İdtırâb ‘an Âyâti'l-Kitâb” adlı eserimizde Necm Suresi'nde açıklamış ve metin olarak orada şöyle demiştik: “Cevap üç vecihtendir:
25780. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّ الْآيَةَ إِنَّمَا دَلَّتْ عَلَى نَفْيِ مِلْكِ الْإِنْسَانِ لِغَيْرِ سَعْيِهِ، وَلَمْ تَدُلَّ عَلَى نَفْيِ انْتِفَاعِهِ بِسَعْيِ غَيْرِهِ، لِأَنَّهُ لَمْ يَقُلْ: وَأَنْ لَنْ يَنْتَفِعَ الْإِنْسَانُ إِلَّا بِمَا سَعَى، وَإِنَّمَا قَالَ:
Birincisi: Ayet ancak insanın kendi çalışmasından başkasına mâlik olamayacağını nefyetmeye delalet etmiştir; yoksa başkasının amelinden yararlanmasını nefyetmeye delalet etmemiştir. Zira ayette: ‘İnsan ancak kendi çalıştığından yararlanacaktır’ denilmemiş, bilakis şöyle buyrulmuştur:
25781. Metin
وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ، وَبَيْنَ الْأَمْرَيْنِ فَرْقٌ ظَاهِرٌ، لِأَنَّ سَعْيَ الْغَيْرِ مِلْكٌ لِسَاعِيهِ إِنْ شَاءَ بَذَلَهُ لِغَيْرِهِ فَانْتَفَعَ بِهِ ذَلِكَ الْغَيْرُ، وَإِنْ شَاءَ أَبْقَاهُ لِنَفْسِهِ.
‘İnsan için ancak [çalıştığı vardır]’. Bu iki durum arasında açık bir fark vardır; çünkü başkasının ameli, onu yapan kimsenin mülküdür: Dilerse onu başkasına bağışlar ve o başkası bundan yararlanır, dilerse de onu kendisinde tutar.
25782. Metin
وَقَدْ أَجْمَعَ الْعُلَمَاءُ عَلَى انْتِفَاعِ الْمَيِّتِ بِالصَّلَاةِ عَلَيْهِ وَالدُّعَاءِ لَهُ وَالْحَجِّ عَنْهُ وَنَحْوِ ذَلِكَ مِمَّا ثَبَتَ الِانْتِفَاعُ بِعَمَلِ الْغَيْرِ فِيهِ.
Âlimler; ölüye kılınan cenaze namazı, onun için yapılan dua, onun adına yapılan hac ve benzeri, başkasının amelinden yararlanmanın sabit olduğu hususlarda ölünün faydalanacağı konusunda icma etmişlerdir.
25783. Metin
الثَّانِي: أَنَّ إِيمَانَ الذُّرِّيَّةِ هُوَ السَّبَبُ الْأَكْبَرُ فِي رَفْعِ دَرَجَاتِهِمْ، إِذْ لَوْ كَانُوا كُفَّارًا لَمَا حَصَلَ لَهُمْ ذَلِكَ. فَإِيمَانُ الْعَبْدِ وَطَاعَتُهُ سَعْيٌ مِنْهُ فِي انْتِفَاعِهِ بِعَمَلِ غَيْرِهِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ، كَمَا وَقَعَ فِي الصَّلَاةِ فِي الْجَمَاعَةِ، فَإِنَّ صَلَاةَ بَعْضِهِمْ مَعَ بَعْضٍ يَتَضَاعَفُ بِهَا الْأَجْرُ زِيَادَةً عَلَى صَلَاتِهِ مُنْفَرِدًا، وَتِلْكَ الْمُضَاعَفَةُ انْتِفَاعٌ بِعَمَلِ الْغَيْرِ، سَعَى فِيهِ الْمُصَلِّي بِإِيمَانِهِ وَصَلَاتِهِ فِي الْجَمَاعَةِ، وَهَذَا الْوَجْهُ يُشِيرُ إِلَيْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ.
İkincisi: Zürriyetin imanı, derecelerinin yükseltilmesindeki en büyük sebeptir; çünkü eğer kâfir olsalardı bu durum onlara nasip olmazdı. Kulun imanı ve itaati, diğer Müslümanların amelinden yararlanması hususunda bizzat kendisinin bir çabasıdır; nitekim cemaatle namazda da böyledir: Birbirleriyle beraber namaz kılmaları sebebiyle, tek başına kıldığı namaza kıyasla ecir katlanır. Bu katlanma başkasının amelinden yararlanmadır; namaz kılan kimse iman ve cemaatle namaz kılmasıyla bunda bizzat çaba göstermiştir. Bu veche Allah Teâlâ'nın: ‘Soyları da imanda kendilerine tabi olanlar’ kavli işaret etmektedir.
25784. Metin
الثَّالِثُ: أَنَّ السَّعْيَ الَّذِي حَصَلَ بِهِ رَفْعُ دَرَجَاتِ الْأَوْلَادِ لَيْسَ لِلْأَوْلَادِ كَمَا هُوَ نَصُّ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى وَلَكِنَّ مِنْ سَعْيِ الْآبَاءِ فَهُوَ سَعْيٌ لِلْآبَاءِ أَقَرَّ اللَّهُ عُيُونَهُمْ بِسَبَبِهِ، بِأَنْ رَفَعَ إِلَيْهِمْ أَوْلَادَهُمْ لِيَتَمَتَّعُوا فِي الْجَنَّةِ بِرُؤْيَتِهِمْ.
Üçüncüsü: Çocukların derecelerinin yükseltilmesini sağlayan amel, Allah Teâlâ'nın: ‘İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır’ kavlinin açık ifadesi gereğince çocukların ameli değildir; bilakis babaların amelindendir. Bu, babaların bir amelidir ki Allah Teâlâ cennette çocuklarını görmekten haz duysunlar diye çocuklarını onların yanına yükselterek bu sebeple babaların gözlerini aydın kılmıştır.
25785. Metin
فَالْآيَةُ تُصَدِّقُ الْأُخْرَى وَلَا تُنَافِيهَا، لِأَنَّ الْمَقْصُودَ بِالرَّفْعِ إِكْرَامُ الْآبَاءِ لَا الْأَوْلَادُ، فَانْتِفَاعُ الْأَوْلَادِ تَبَعٌ فَهُوَ بِالنِّسْبَةِ إِلَيْهِمْ تَفَضَّلٌ مِنَ اللَّهِ عَلَيْهِمْ بِمَا لَيْسَ لَهُمْ، كَمَا تَفَضَّلَ بِذَلِكَ عَلَى الْوِلْدَانِ وَالْحُورِ الْعِينِ وَالْخَلْقِ الَّذِينَ يُنْشُؤُهُمْ لِلْجَنَّةِ. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى. اهـ مِنْهُ.
Dolayısıyla bir ayet diğerini doğrulamakta olup onunla çelişmemektedir. Çünkü yükseltmedeki asıl maksat çocukları değil, babaları ikramlandırmaktır; çocukların faydalanması ise tabidir (dolaylıdır). Bu durum çocuklara nispetle Allah'ın onlara ait olmayan bir şeyi bir lütuf olarak bahşetmesidir; tıpkı bunu vildanlara, hûrilere ve cennet için yaratacağı mahlukata lütfetmesi gibi. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.” [Eserden yapılan iktibas] burada bitti.
25786. Metin
وَالْأَمْرُ السَّادِسُ وَالسَّابِعُ: وَهُمَا أَنَّ عَمَلَهُ سَوْفَ يُرَى، ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى، فَقَدْ جَاءَا مُوَضَّحَيْنِ فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ الْآيَةَ [٧ \ ٨ - ٩] .
Altıncı ve yedinci husus ise; amelinin ileride görüleceği ve sonra karşılığının tastamam ödeneceğidir. Bu iki husus pek çok ayette açıklanmış olarak gelmiştir; nitekim Allah Teâlâ'nın şu kavli böyledir: “O gün tartı haktır. Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar kendilerini ziyana uğratanlardır...” [A'râf 7/8-9].
25787. Metin
وَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ [٩٩ \ ٧ - ٨] .
Ve Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: “Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür” [Zilzâl 99/7-8].
25788. Metin
وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ [٢١ \ ٤٧] .
Ve Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: “Kıyamet günü için adalet terazilerini kurarız; artık hiçbir kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. [Yapılan amel] bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz” [Enbiyâ 21/47].
25789. Metin
وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنْشُورًا اقْرَأْ كِتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا [١٧ \ ١٣ - ١٤] ، وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ ذَلِكَ كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
Ve Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: “Kıyamet günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız: ‘Kitabını oku! Bugün sana karşı hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter!’” [İsrâ 17/13-14]. Bu manadaki ayetler pek çoktur ve bilinmektedir.
25790. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ فَهُوَ يَرَى أَيْ يَعْلَمُ ذَلِكَ الْغَيْبَ، وَالْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ سَبَبَ النُّزُولِ لَا يَخْلُو مِنْ إِعْطَاءِ شَيْءٍ فِي مُقَابَلَةِ تَحَمُّلِ الذُّنُوبِ عَمَّنْ أَعْطَى لِأَنَّ فَاعِلَ ذَلِكَ لَيْسَ عِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَيَعْلَمُ بِهِ أَنَّ الَّذِي ضَمِنَ لَهُ تَحَمُّلَ ذُنُوبِهِ بِفِعْلِ ذَلِكَ، وَلَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي الصُّحُفِ الْأُولَى، مِنْ أَنَّهُ «أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى» أَيْ لَا تَتَحَمَّلُ نَفْسٌ ذَنْبَ نَفْسٍ أُخْرَى.
Allah Teâlâ'nın bu kerim ayetteki: “O görüyor” kavli; yani o gaybı biliyor demektir. Bu ayet nüzul sebebinin, bir şey verenden günahlarını üstlenme karşılığında bir şey almaktan uzak olmadığını gösterir. Çünkü bunu yapan kimsenin yanında gayb ilmi yoktur ki günahlarını üstlenmeyi taahhüt eden kimsenin bunu gerçekten yapacağını bilsin; ilk sahifelerde yer alan “hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez” yani hiçbir nefis başka bir nefsin günahını yüklenemez hükmü de kendisine haber verilmemiştir.
25791. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا تَفْسِيرَهُ مُوَضَّحًا فِي سُورَةِ بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَأَنَّهُ لَا يَمْلِكُ الْإِنْسَانُ وَلَا يَسْتَحِقُّ إِلَّا سَعْيَ نَفْسِهِ، وَقَدِ اتَّضَحَ بِذَلِكَ أَنَّهُ لَا يُمْكِنُ أَنْ يَتَحَمَّلَ إِنْسَانٌ ذُنُوبَ غَيْرِهِ، وَقَدْ دَلَّتْ عَلَى ذَلِكَ آيَاتٌ كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
Bunun tefsirini İsrâ Suresi'nde açıklamış; insanın ancak kendi çalışmasına mâlik olacağını ve hak edeceğini belirtmiştik. Bununla bir insanın başkasının günahlarını üstlenmesinin mümkün olmadığı açıklık kazanmıştır; nitekim bilinen birçok ayet de buna delalet etmiştir.
25792. Metin
وَقَالَ أَبُو حَيَّانَ فِي الْبَحْرِ: أَفَرَأَيْتَ بِمَعْنَى أَخْبِرْنِي، وَالْمَفْعُولُ الْأَوَّلُ هُوَ الْمَوْصُولُ وَصِلَتُهُ. وَالْمَفْعُولُ الثَّانِي هُوَ جُمْلَةُ أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَى.
Ebû Hayyân el-Bahr'da şöyle demiştir: “Eferayte (gördün mü) ‘bana haber ver’ manasındadır. Birinci mef'ul (nesne) ismi mevsul ile onun sılasıdır. İkinci mef'ul ise ‘Gaybın ilmi onun yanında mıdır da o görüyor?’ cümlesidir.”
25793. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى.
Allah Teâlâ'nın: {وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأُنْثَى مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى} “Şüphesiz O, iki çifti; erkeği ve dişiyi, atıldığı zaman bir nutfeden (meni damlasından) yarattı.” kavli.
25794. Metin
ذَكَرَ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ أَيِ النَّوْعَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى مِنْ نُطْفَةٍ، وَهِيَ نُطْفَةُ الْمَنِيِّ إِذَا تُمْنَى أَيْ تُصَبُّ وَتُرَاقُ فِي الرَّحِمِ، عَلَى أَصَحِّ الْقَوْلَيْنِ.
Celle ve Alâ bu kerim ayette; iki eşi yani erkek ve dişi iki türü, atıldığı zaman yani iki görüşten daha sahih olanına göre rahme döküldüğü ve akıtıldığı zaman bir nutfeden, yani meni damlasından yarattığını zikretmiştir.
25795. Metin
وَيَدُلُّ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَفَرَأَيْتُمْ مَا تُمْنُونَ أَأَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ أَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ [٥٦ \ ٥٨ - ٥٩] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنَى [٧٥ \ ٣٧] .
Buna Allah Teâlâ'nın şu kavli delalet eder: “Döktüğünüz meniyi gördünüz mü? Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratanlar biz miyiz?” [Vâkıa 56/58-59] ve Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: “O, dökülen meniden bir nutfe değil miydi?” [Kıyâme 75/37].
25796. Metin
وَالْعَرَبُ تَقُولُ: أَمْنَى الرَّجُلُ وَمَنِيَ؛ إِذَا أَرَاقَ الْمَنِيَّ وَصَبَّهُ.
Araplar meniyi akıttığı ve döktüğü zaman “meniyi akıttı (emne'r-racul)” ve “meni döktü (meniye)” derler.
25797. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى أَيْ تُقَدَّرَ بِأَنْ يَكُونَ اللَّهُ قَدَّرَ أَنْ يَنْشَأَ مِنْهَا حَمْلٌ، مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ: مَنِيَ الْمَانِي إِذَا قَدَّرَ. وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُ أَبِي قِلَابَةَ الْهُذَلِيِّ، وَقِيلَ سُوِيدِ بْنِ عَامِرٍ الْمُصْطَلَقِيِّ:
Bazı âlimler şöyle demiştir: “Atıldığı zaman bir nutfeden” yani Allah'ın kendisinden bir gebelik meydana gelmesini takdir etmesiyle takdir olunduğu zaman demektir. Bu, Arapların takdir ettiği zaman kullandığı “taktir eden takdir etti (meniye'l-mânî)” sözünden gelir. Bu manadan hareketle Ebû Kılâbe el-Hüzelî'nin -Süveyd b. Âmir el-Mustalikī'ye ait olduğu da söylenmiştir- şu beyti söylenmiştir:
25798. Metin
لَا تَأْمَنِ الْمَوْتَ فِي حِلٍّ وَفِي حَرَمٍ ... إِنَّ الْمَنَايَا تُوَافِي كُلَّ إِنْسَانِ
Ne helal [bölgede] ne de Harem'de ölümden emin olma! ... Şüphesiz eceller her insana gelip ulaşır.
25799. Metin
وَاسْلُكْ سَبِيلَكَ فِيهَا غَيْرَ مُحْتَشِمٍ ... حَتَّى تُلَاقِيَ مَا يُمَنِّي لَكَ الْمَانِي
Yolunda çekinmeksizin yürü git ... Takdir edenin senin için takdir ettiğine kavuşuncaya dek.