26100. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
26101. Metin
سُورَةُ الْوَاقِعَةِ
VÂKIA SURESİ
26102. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ. الَّذِي يَظْهَرُ لِي صَوَابُهُ أَنَّ «إِذَا» هُنَا هِيَ الظَّرْفِيَّةُ الْمُضَمَّنَةُ مَعْنَى الشَّرْطِ، وَأَنَّ قَوْلَهُ الْآتِيَ: إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا [٥٦ \ ٤] ، بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ: إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ وَأَنَّ جَوَابَ «إِذَا» هُوَ قَوْلُهُ: فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ، وَهَذَا هُوَ اخْتِيَارُ أَبِي حَيَّانَ خِلَافًا لِمَنْ زَعَمَ أَنَّهَا مَسْلُوبَةُ مَعْنَى الشَّرْطِ هُنَا، وَأَنَّهَا مَنْصُوبَةٌ بِـ «اذْكُرْ» مَقَدَّرَةً أَوْ أَنَّهَا مُبْتَدَأٌ، وَخِلَافًا لِمَنْ زَعَمَ أَنَّهَا مَنْصُوبَةٌ بِـ «لَيْسَ» الْمَذْكُورَةِ بَعْدَهَا.
Yüce Allah'ın buyruğu: { إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ } “O vuku bulacak olan (kıyamet) vuku bulduğu zaman,” { لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ } “onun gerçekleşmesini yalanlayacak hiçbir kimse yoktur.” Bana göre doğru görünen şudur: Buradaki { إِذَا } “... zaman” şart anlamı içeren zaman zarfıdır. Gelecek olan { إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا } [Vâkıa, 56/4] buyruğu ise { إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ } kavlinden bedeldir. { إِذَا } şartının cevabı ise { فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ } buyruğudur. Bu, Ebû Hayyân'ın tercihidir; buradaki { إِذَا } edatının şart anlamından soyutlandığını ve takdir edilen bir "hatırla" fiiliyle mensup olduğunu ya da mübteda olduğunu iddia edenlerin ve kendisinden sonra zikredilen { لَيْسَ } ile mensup olduğunu iddia edenlerin hilafınadır.
26103. Metin
وَالْمَعْرُوفُ عِنْدَ جُمْهُورِ النَّحْوِيِّينَ أَنَّ «إِذَا» ظَرْفٌ مُضَمَّنٌ مَعْنَى الشَّرْطِ مَنْصُوبٌ بِجَزَائِهِ، وَعَلَيْهِ فَالْمَعْنَى: إِذَا قَامَتِ الْقِيَامَةُ وَحَصَلَتْ هَذِهِ الْأَحْوَالُ الْعَظِيمَةُ ظَهَرَتْ مَنْزِلَةُ أَصْحَابِ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحَابِ الْمَشْأَمَةِ.
Nahiv âlimlerinin çoğunluğu nezdinde bilinen şudur ki { إِذَا } şart anlamı içeren ve cevabıyla mensup olan bir zarftır. Buna göre anlam: Kıyamet koptuğu ve bu büyük durumlar meydana geldiği zaman, ashab-ı meymene ile ashab-ı meş'emenin derecesi açığa çıkar.
26104. Metin
وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ أَيْ قَامَتِ الْقِيَامَةُ، فَالْوَاقِعَةُ مِنْ أَسْمَاءِ الْقِيَامَةِ كَالطَّامَّةِ وَالصَّاخَّةِ وَالْآزِفَةِ وَالْقَارِعَةِ.
Bu kerim ayetteki: { إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ } “O vuku bulacak olan vuku bulduğu zaman” yani kıyamet koptuğu zaman demektir. el-Vâkıa, tıpkı et-Tâmme, es-Sâhha, el-Âzife ve el-Kâria gibi kıyametin isimlerindendir.
26105. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ - جَلَّ وَعَلَا - أَنَّ الْوَاقِعَةَ هِيَ الْقِيَامَةُ فِي قَوْلِهِ: فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ [٦٩ \ ١٣ - ١٦] .
Nitekim Celîl ve Âlî olan [Allah], el-Vâkıa'nın kıyamet olduğunu şu buyruğunda açıklamıştır: { فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ } “Sûra tek bir üfleyişle üflendiği, yer ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışla çarpılarak darmadağın edildiği zaman, işte o gün o vâkıa (kıyamet) kopmuştur ve gök yarılmıştır; artık o gün o, çökmeye yüz tutmuştur.” [Hâkka, 69/13-16].
26106. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ فِيهِ أَوْجَهٌ مِنَ التَّفْسِيرِ مَعْرُوفَةٌ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ، كُلُّهَا حَقٌّ، وَبَعْضُهَا يَشْهَدُ لَهُ قُرْآنٌ.
Bu kerim ayetteki Yüce Allah'ın: { لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ } “onun gerçekleşmesini yalanlayacak hiçbir kimse/yalan yoktur” buyruğunda âlimler nezdinde bilinen tefsir yönleri vardır. Bunların hepsi haktır ve bir kısmına Kur'an da şahitlik etmektedir.
26107. Metin
الْوَجْهُ الْأَوَّلُ: أَنَّ قَوْلَهُ كَاذِبَةٌ مَصْدَرٌ جَاءَ بِصِفَةِ اسْمِ الْفَاعِلِ، فَالْكَاذِبَةُ بِمَعْنَى الْكَذِبِ كَالْعَافِيَةِ بِمَعْنَى الْمُعَافَاةِ، وَالْعَاقِبَةِ بِمَعْنَى الْعُقْبَى، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى عِنْدَ جَمَاعَاتٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ: لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً [٨٨ \ ١١] ، قَالُوا: مَعْنَاهُ لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَغْوًا، وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ فَالْمَعْنَى لَيْسَ لِقِيَامِ الْقِيَامَةِ كَذِبٌ وَلَا تَخَلُّفٌ بَلْ هُوَ أَمْرٌ وَاقِعٌ يَقِينًا لَا مَحَالَةَ.
Birinci yön: { كَاذِبَةٌ } lafzı, ism-i fâil vezninde gelmiş bir mastardır. Dolayısıyla el-Kâzibe (الْكَاذِبَةُ), el-Âfiye'nin (الْعَافِيَةُ) el-Muâfât (الْمُعَافَاةُ/afiyet verme) ve el-Âkıbe'nin (الْعَاقِبَةُ) el-Ukbâ (الْعُقْبَى/sonuç) anlamında olması gibi el-Kizb (الْكَذِبُ/yalan) anlamındadır. Bir grup âlime göre Yüce Allah'ın: { لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً } “Orada boş bir söz işitmezsin.” [Gâşiye, 88/11] buyruğu da bu kabildendir; demişlerdir ki: Bunun anlamı, orada lüzumsuz ve boş laf (lağv) işitmezsin, demektir. Bu görüşe göre mana: Kıyametin kopmasında hiçbir yalan ve gerçekleşmeme durumu yoktur; bilakis o kesinlikle ve kaçınılmaz olarak vuku bulacak bir iştir.
26108. Metin
وَمِنْ هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُمْ: حَمَلَ الْفَارِسُ عَلَى قِرْنِهِ فَمَا كَذَبَ، أَيْ: مَا تَأَخَّرَ وَلَا تَخَلَّفَ وَلَا جَبُنَ.
Arapların: "Süvari dengi olan düşmana saldırdı ve yalan söylemedi (حَمَلَ الْفَارِسُ عَلَى قِرْنِهِ فَمَا كَذَبَ)" sözü de bu anlamdandır; yani geri durmadı, aksatmadı ve korkaklık etmedi demektir.
26109. Metin
وَمِنْهُ قَوْلُ زُهَيْرٍ:
Züheyr'in şu sözü de bu kabildendir:
26110. Metin
لَيْثٌ بَعْثَرٌّ يَصْطَادُ الرِّجَالَ إِذَا ... مَا كَذَبَ اللَّيْثُ عَنْ أَقْرَانِهِ صَدَقَا
İnsanları avlayan bir Aslan'dır o; öteki aslanlar rakiplerine karşı geri çekilip aldattığında, o sözünde durur [saldırır].
26111. Metin
وَهَذَا الْمَعْنَى قَدْ دَلَّتْ عَلَيْهِ آيَاتٌ كَثِيرَةٌ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ الْآيَةَ [٤ \ ٨٧] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا [٢٢ \ ٧] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ [٣ \ ٩] ، وَقَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لِهَذَا فِي سُورَةِ الشُورَى فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ [٤٢ \ ٧] .
Bu manaya Allah'ın Kitabı'ndan pek çok ayet delalet etmiştir. Yüce Allah'ın: { اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ } “Allah ki O'ndan başka ilah yoktur. Kendisinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde sizi mutlaka toplayacaktır...” [Nisâ, 4/87], Yüce Allah'ın: { وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا } “Ve o kıyamet saati kesinlikle gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur.” [Hac, 22/7] ve Yüce Allah'ın: { رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فِيهِ } “Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir günde insanları toplayacaksın.” [Âl-i İmrân, 3/9] buyrukları gibi. Bunu açıklayan ayetleri Şûrâ Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ } “...ve hakkında şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye...” [Şûrâ, 42/7] buyruğunu ele alırken zikretmiştik.
26112. Metin
الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ اللَّامَ فِي قَوْلِهِ: لِوَقْعَتِهَا ظَرْفِيَّةٌ، وَكَاذِبَةٌ اسْمُ فَاعِلِ صِفَةٍ لِمَحْذُوفٍ أَيْ لَيْسَ فِي وَقْعَةِ الْوَاقِعَةِ نَفْسٌ كَاذِبَةٌ بَلْ جَمِيعُ النَّاسِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ صَادِقُونَ بِالِاعْتِرَافِ بِالْقِيَامَةِ مُصَدِّقُونَ بِهَا لَيْسَ فِيهِمْ نَفْسٌ كَاذِبَةٌ بِإِنْكَارِهَا وَلَا مُكَذِّبَةٌ بِهَا.
İkinci yön: { لِوَقْعَتِهَا } buyruğundaki lam harf-i ceri zarfiyet bildirir ve { كَاذِبَةٌ } kelimesi de mahzuf bir mevsufun sıfatı olan ism-i fâildir. Yani: Kıyametin kopması esnasında hiçbir yalancı nefis bulunmaz; bilakis kıyamet gününde bütün insanlar kıyameti itiraf etmede doğru söylerler ve onu tasdik ederler. İçlerinde onu inkâr ederek yalan söyleyen ve onu yalanlayan hiçbir nefis yoktur.
26113. Metin
وَهَذَا الْمَعْنَى تَشْهَدُ لَهُ فِي الْجُمْلَةِ آيَاتٌ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوْا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ [٢٦ \ ٢٠١] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً أَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ [٢٢ \ ٥٥] .
Bu manaya genel olarak Allah'ın Kitabı'ndan şu ayetler şahitlik eder: Yüce Allah'ın: { لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوْا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ } “Acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.” [Şuarâ, 26/201] ve Yüce Allah'ın: { وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً أَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ } “İnkâr edenler ise, o kıyamet saati ansızın kendilerine gelinceye veya akim bir günün azabı kendilerine çatıncaya kadar ondan sürekli bir şüphe içinde kalırlar.” [Hac, 22/55] buyrukları gibi.
26114. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لِهَذَا فِي سُورَةِ النَّمْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ [٢٧ \ ٦٦] ، وَبَاقِي الْأَوْجُهِ قَدْ يَدُلُّ عَلَى مَعْنَاهُ قُرْآنٌ وَلَكِنَّهُ لَا يَخْلُو مِنْ بُعْدٍ عِنْدِي، وَلِذَا لَمْ أَذْكُرْهُ، وَأَقْرَبُهَا عِنْدِي الْأَوَّلُ.
Bunu açıklayan ayetleri Neml Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ } “Hayır, onların ahirete dair bilgileri ardı ardına yetersiz kalmıştır; hayır, onlar bundan yana şüphe içindedirler; hayır, onlar ondan yana kördürler.” [Neml, 27/66] buyruğu hakkındaki açıklamada sunmuştuk. Diğer yönlerin manasına da Kur'an delalet edebilmektedir ancak bana göre bunlar uzaklıktan uzak değildir, bu yüzden onları zikretmedim. Bana göre en yakın olanı ise birincisidir.
26115. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ.
Yüce Allah'ın buyruğu: { خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ } “(O), alçaltıcıdır, yükselticidir.”
26116. Metin
خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ أَيْ هِيَ خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ، وَمَفْعُولُ كُلٍّ مِنَ الْوَصْفَيْنِ مَحْذُوفٌ.
Mahzuf bir mübtedanın haberidir; yani "O, alçaltıcıdır, yükselticidir (هِيَ خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ)" demektir ve bu iki vasfın her ikisinin de mefulü mahzuftur.
26117. Metin
قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: تَقْدِيرُهُ هِيَ خَافِضَةٌ أَقْوَامًا فِي دَرَكَاتِ النَّارِ، رَافِعَةٌ أَقْوَامًا إِلَى الدَّرَجَاتِ الْعُلَى إِلَى الْجَنَّةِ، وَهَذَا الْمَعْنَى قَدْ دَلَّتْ عَلَيْهِ آيَاتٌ كَثِيرَةٌ كَقَوْلِهِ: إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ [٤ \ ١٤٥] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى:
Bazı âlimler şöyle demiştir: Takdiri; "O, birtakım toplulukları cehennemin derekelerine alçaltıcı, birtakım toplulukları ise cennetteki en yüce derecelere yükselticidir" şeklindedir. Bu manaya pek çok ayet delalet etmiştir. Yüce Allah'ın: { إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ } “Şüphesiz münafıklar cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar.” [Nisâ, 4/145] ve Yüce Allah'ın şu buyruğu gibi:
26118. Metin
وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَأُولَئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلَا جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ [٢٠ \ ٧٥ - ٧٦] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَلْآخِرَةُ أَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَأَكْبَرُ تَفْضِيلًا [١٧ \ ٢١] ، وَالْآيَاتُ بِمِثْلِ هَذَا كَثِيرَةٌ مَعْلُومَةٌ.
{ وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَأُولَئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلَا جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ } “Kim de O'na salih ameller işlemiş bir mümin olarak gelirse, işte onlar için en yüce dereceler; altından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır.” [Tâhâ, 20/75-76] ve Yüce Allah'ın: { وَلَلْآخِرَةُ أَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَأَكْبَرُ تَفْضِيلًا } “Ahiret ise dereceler bakımından elbette daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyüktür.” [İsrâ, 17/21] buyruğu gibi. Buna benzer ayetler pek çok olup bilinmektedir.
26119. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: تَقْدِيرُهُ خَافِضَةٌ أَقْوَامًا كَانُوا مُرْتَفِعِينَ فِي الدُّنْيَا رَافِعَةٌ أَقْوَامًا كَانُوا مُنْخَفَضِينَ فِي الدُّنْيَا، وَهَذَا الْمَعْنَى تَشْهَدُ لَهُ آيَاتٌ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ تَعَالَى، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ وَإِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ إِلَى قَوْلِهِ: فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ عَلَى الْأَرَائِكِ يَنْظُرُونَ [٨٣ \ ٢٩ - ٣٥] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.
Bazı âlimler de şöyle demiştir: Takdiri; "Dünyada yüksekte olan birtakım toplulukları alçaltıcı, dünyada aşağıda görülen birtakım toplulukları ise yükselticidir" şeklindedir. Bu manaya Yüce Allah'ın Kitabı'ndan ayetler şahitlik etmektedir; Yüce Allah'ın: { إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ وَإِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ } “Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde birbirlerine kaş göz işareti yaparlardı...” buyruğundan { فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ عَلَى الْأَرَائِكِ يَنْظُرُونَ } “İşte bugün de iman edenler kâfirlere gülerler. Koltuklar üzerinde bakıp seyrederler.” [Mutaffifîn, 83/29-35] buyruğuna kadar olan ayetler ve bunlardan başka ayetler gibi.
26120. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: تَقْدِيرُهُ خَافِضَةٌ بَعْضَ الْأَجْرَامِ الَّتِي كَانَتْ مُرْتَفِعَةً كَالنُّجُومِ الَّتِي تَسْقُطُ وَتَتَنَاثَرُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَذَلِكَ خَفْضٌ لَهَا بَعْدَ أَنْ كَانَتْ مُرْتَفِعَةً، كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَإِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ [٨٢ \ ٢] ، وَقَالَ تَعَالَى: وَإِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ [٨١ \ ٢] .
Bazı âlimler de şöyle demiştir: Takdiri; kıyamet günü düşüp etrafa saçılan yıldızlar gibi yüksekte olan birtakım cisimleri alçaltıcıdır, şeklindedir. Bu durum, onların yüksekte bulunduktan sonra alçaltılmasıdır. Nitekim Yüce Allah: { وَإِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ } “Gezegenler dağılıp saçıldığı zaman,” [İnfitâr, 82/2] ve { وَإِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ } “Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman,” [Tekvîr, 81/2] buyurmuştur.
26121. Metin
رَافِعَةٌ أَيْ رَافِعَةٌ بَعْضَ الْأَجْرَامِ الَّتِي كَانَتْ مُنْخَفِضَةً كَالْجِبَالِ الَّتِي تُرْفَعُ مِنْ أَمَاكِنِهَا وَتَسِيرُ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً [١٨ \ ٤٧] ، فَقَوْلُهُ: وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً، لِأَنَّهَا لَمْ يَبْقَ عَلَى ظَهْرِهَا شَيْءٌ مِنَ الْجِبَالِ، وَقَالَ تَعَالَى: وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ [٢٧ \ ٨٨] .
Yükselticidir; yani yerlerinden koparılıp gökle yer arasında yürütülen dağlar gibi aşağıda olan birtakım cisimleri yükselticidir. Nitekim Yüce Allah: { وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً } “Dağları yürüteceğimiz ve yeri çırılçıplak göreceğin gün...” [Kehf, 18/47] buyurmuştur. O'nun: { وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً } “...ve yeri çırılçıplak göreceğin [gün]” buyruğu, yeryüzünde dağlardan hiçbir şey kalmayacağı içindir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ } “Sen dağları görürsün de onları donuk ve hareketsiz sanırsın; oysa onlar bulutların geçişi gibi geçer giderler.” [Neml, 27/88].
26122. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ التَّحْقِيقَ الَّذِي دَلَّ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ أَنَّ ذَلِكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَأَنَّهَا تُسَيَّرُ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ كَسَيْرِ السَّحَابِ الَّذِي هُوَ الْمُزْنُ.
Kur'an'ın delalet ettiği tahkikin, bunun kıyamet gününde olacağı ve dağların gökle yer arasında yağmur bulutlarının yürüyüşü gibi yürütüleceği olduğunu daha önce zikretmiştik.
26123. Metin
وَقَدْ صَرَّحَ بِأَنَّ الْجِبَالَ تُحْمَلُ هِيَ وَالْأَرْضَ أَيْضًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ الْآيَةَ [٦٩ \ ١٣] .
Nitekim kıyamet gününde yerle birlikte dağların da taşınıp kaldırılacağı açıkça bildirilmiştir. Bu da Yüce Allah'ın: { فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ } “Sûra tek bir üfleyişle üflendiği, yer ve dağlar kaldırılıp...” [Hâkka, 69/13] ayetindedir.
26124. Metin
وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ، فَالْمُرَادُ تَعْظِيمُ شَأْنِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَأَنَّهُ يَخْتَلُّ فِيهِ نِظَامُ الْعَالَمِ، وَعَلَى الْقَوْلَيْنِ الْأَوَّلَيْنِ، فَالْمُرَادُ التَّرْغِيبُ وَالتَّرْهِيبُ، لِيَخَافَ النَّاسُ فِي الدُّنْيَا مِنْ أَسْبَابِ الْخَفْضِ فِي الْآخِرَةِ فَيُطِيعُوا اللَّهَ وَيَرْغَبُوا فِي أَسْبَابِ الرَّفْعِ فَيُطِيعُوهُ أَيْضًا، وَقَدْ قَدَّمْنَا مِرَارًا أَنَّ الصَّوَابَ فِي مِثْلِ هَذَا حَمْلُ الْآيَةِ عَلَى شُمُولِهَا لِلْجَمِيعِ.
Bu görüşe göre maksat, kıyamet gününün şanını yüceltmek ve onda evrenin nizamının bozulacağını bildirmektir. İlk iki görüşe göre ise maksat, terğib (özendirme) ve terhibdir (sakındırma); ta ki insanlar dünyada iken ahiretteki alçalma sebeplerinden korkup Allah'a itaat etsinler ve yükselme sebeplerine rağbet edip yine O'na itaat etsinler. Daha önce defalarca belirttiğimiz üzere böylesi durumlarda doğru olan, ayeti bütün bu anlamları kapsayacak şekilde yorumlamaktır.
26125. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا.
Yüce Allah'ın buyruğu: { إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا } “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar ufalanıp parçalandığı ve dağılmış toz zerreleri haline geldiği zaman.”
26126. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا أَنَّ الْأَظْهَرَ عِنْدَنَا أَنَّ قَوْلَهُ: إِذَا رُجَّتِ بَدَلٌ مِنْ قَوْلِهِ: إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ، وَالرَّجُّ: التَّحْرِيكُ الشَّدِيدُ، وَمَا دَلَّتْ عَلَيْهِ هَذِهِ الْآيَةُ مِنْ أَنَّ الْأَرْضَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُحَرَّكُ تَحْرِيكًا شَدِيدًا جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ أُخَرَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا، وَقَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لِهَذَا فِي أَوَّلِ سُورَةِ الْحَجِّ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ [٩٩ \ ١] . وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا فِي مَعْنَاهُ. لِأَهْلِ الْعِلْمِ أَوْجُهٌ مُتَقَارِبَةٌ، لَا يُكَذِّبُ بَعْضُهَا بَعْضًا وَكُلُّهَا حَقٌّ، وَكُلُّهَا يَشْهَدُ لَهُ قُرْآنٌ.
Bize göre en belirgin olanın, { إِذَا رُجَّتِ } kavlinin { إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ } kavlinden bedel olduğunu daha önce belirtmiştik. er-Recc (الرَّجُّ), şiddetli sarsıntı demektir. Bu ayetin, kıyamet gününde yerin şiddetle sarsılacağına dair gösterdiği husus, Yüce Allah'ın: { إِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا } “Yer o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı zaman” buyruğu gibi diğer ayetlerde açıklanmıştır. Bunu açıklayan ayetleri Hac Suresi'nin başında, Yüce Allah'ın: { إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ } “Şüphesiz kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir.” [Hac, 22/1] buyruğunu ele alırken zikretmiştik. Yüce Allah'ın: { وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا } buyruğu da bu anlamdadır. İlim ehlinin bu konuda birbirine yakın, birbirini yalanlamayan, hepsi hak olan ve hepsine Kur'an'ın şahitlik ettiği açıklamaları vardır.
26127. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا فِي تَرْجَمَةِ هَذَا الْكِتَابِ الْمُبَارَكِ أَنَّ الْآيَةَ الْكَرِيمَةَ قَدْ يَكُونُ فِيهَا أَوْجُهٌ كُلُّهَا حُقٌّ وَكُلُّهَا يَشْهَدُ لَهُ قُرْآنٌ، فَنَذْكُرُ جَمِيعَ الْأَوْجُهِ وَأَدِلَّتَهَا الْقُرْآنِيَّةَ.
Bu mübarek kitabın mukaddimesinde, kerim bir ayette hepsi hak olan ve hepsine Kur'an'ın tanıklık ettiği vecihlerin bulunabileceğini, bu durumda bütün vecihleri ve onların Kur'an'daki delillerini zikredeceğimizi belirtmiştik.
26128. Metin
الْوَجْهُ الْأَوْلُ: قَالَ أَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ: وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا أَيْ فُتِّتَتْ تَفْتِيتًا حَتَّى صَارَتْ كَالْبَسِيسَةِ، وَهِيَ دَقِيقٌ مَلْتُوتٌ بِسَمْنٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ لِصٍّ مِنْ غَطَفَانَ أَرَادَ أَنْ يَخْبِزَ دَقِيقًا عِنْدَهُ فَخَافَ أَنْ يَعْجَلَ عَنْهُ، فَأَمَرَ صَاحِبَيْهِ أَنْ يَلُتَّاهُ لِيَأْكُلُوهُ دَقِيقًا مَلْتُوتًا، وَهُوَ الْبَسِيسَةُ:
Birinci yön: Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: { وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا } yani dağlar ufalanıp parçalandı, hatta "besîse" gibi oldu. Besîse ise yağla yoğrulmuş undur. Gatafânlı bir hırsızın, yanındaki unu ekmek yapmak isteyip de vaktinin daralmasından korkunca iki arkadaşına unu yoğurarak yağlı un, yani besîse halinde yemelerini emretmesi üzerine söylediği şu beyit bu kabildendir:
26129. Metin
لَا تَخْبِزَا خُبْزًا وَبَسَابِسَا ... وَلَا تُطِيلَا بِمُنَاخٍ حَبْسَا
Ekmek yapmayın, unu yağla ufalayın (besâbisâ); konaklama yerinde de deveyi uzun süre bağlı tutmayın.
26130. Metin
وَهَذَا الْوَجْهُ يَشْهَدُ لَهُ قُرْآنٌ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا [٧٣ \ ١٤] ، فَقَوْلُهُ: كَثِيبًا مَهِيلًا أَيْ رَمْلًا مُتَهَايِلًا، وَمِنْهُ قَوْلُ امْرِئِ الْقَيْسِ:
Bu veche Kur'an da şahitlik etmektedir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا } “O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar akıp giden bir kum yığını haline gelir.” [Müzzemmil, 73/14]. Ayetteki: { كَثِيبًا مَهِيلًا } yani akıp dökülen kum demektir. İmruü'l-Kays'ın şu sözü de bu anlamdandır:
26131. Metin
وَيَوْمًا عَلَى ظَهْرِ الْكَثِيبِ تَعَذَّرَتْ ... عَلَيَّ وَآلَتْ حَلْفَةً لَمْ تُحَلَّلْ
Bir gün kum tepesinin üzerinde bana nazlandı ve çözülmeyecek bir yemin etti.
26132. Metin
وَمُشَابَهَةُ الدَّقِيقِ الْمَبْسُوسِ بِالرَّمْلِ الْمُتَهَايِلِ وَاضِحَةٌ، فَقَوْلُهُ: وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا مُطَابِقٌ فِي الْمَعْنَى لِتَفْسِيرِ وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا بِأَنَّ بَسَّهَا هُوَ تَفْتِيتُهَا وَطَحْنُهَا كَمَا تَرَى.
Ufalanıp yoğrulmuş unun, akıp giden kumla olan benzerliği açıktır. Dolayısıyla O'nun: { وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا } “ve dağlar akıp giden bir kum yığını haline gelir” buyruğu, gördüğün gibi { وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا } ayetinin "dağların ufalanıp un ufak edilmesi" şeklindeki tefsirine mana bakımından tamamen uygundur.
26133. Metin
وَمَا دَلَّتْ عَلَيْهِ هَذِهِ الْآيَاتُ مِنْ أَنَّهَا تُسْلَبُ عَنْهَا قُوَّةُ الْحَجَرِيَّةِ وَتَتَّصِفُ بَعْدَ الصَّلَابَةِ وَالْقُوَّةِ بِاللِّينِ الشَّدِيدِ الَّذِي هُوَ كَلِينِ الدَّقِيقِ وَالرَّمْلِ الْمُتَهَايِلِ. يَشْهَدُ لَهُ فِي الْجُمْلَةِ تَشْبِيهُهَا فِي بَعْضِ الْآيَاتِ بِالصُّوفِ الْمَنْفُوشِ الَّذِي هُوَ الْعِهْنُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ [١٠١ \ ٥] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى:
Bu ayetlerin delalet ettiği üzere, dağların taşlık gücünün ellerinden alınması, sertlik ve kuvvetten sonra un ve akıp giden kumun yumuşaklığı gibi aşırı bir yumuşaklıkla nitelenmelerine; bazı ayetlerde atılmış renkli yüne (ihn) benzetilmeleri de genel olarak tanıklık etmektedir. Yüce Allah'ın: { وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ } “Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.” [Kâria, 101/5] ve Yüce Allah'ın şu buyruğu gibi:
26134. Metin
يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ [٧٠ \ ٨ - ٩] ، وَأَصْلُ الْعِهْنِ أَخَصُّ مِنْ مُطْلَقِ الصُّوفِ لِأَنَّهُ الصُّوفُ الْمَصْبُوغُ خَاصَّةً. وَمِنْهُ قَوْلُ زُهَيْرِ بْنِ أَبِي سُلْمَى فِي مُعَلَّقَتِهِ:
{ يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ } “O gün gökyüzü erimiş maden gibi olur. Dağlar da renkli yün gibi olur.” [Meâric, 70/8-9]. el-İhn (الْعِهْنُ) kelimesinin asıl anlamı, mutlak yünden daha özeldir; çünkü o bilhassa boyanmış yündür. Züheyr b. Ebî Sülmâ'nın Muallaka'sındaki şu sözü bu kabildendir:
26135. Metin
كَأَنَّ فَتَاةَ الْعِهْنِ فِي كُلِّ مَنْزِلٍ ... نَزَلْنَ بِهِ حَبَّ الْفَنَّا لَمْ يُحْطَمِ
Konakladıkları her menzildeki yün kırıntıları, sanki henüz kırılmamış kızılağaç tohumu gibiydi.
26136. Metin
وَقَالَ بَعْضُهُمْ: الْجِبَالُ مِنْهَا جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ وَمُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ، فَإِذَا بُسِّتْ وَفُتِّتَتْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَطُيِّرَتْ فِي الْجَوِّ أَشْبَهَتِ الْعِهْنَ إِذَا طَيَّرَتْهُ الرِّيحُ فِي الْهَوَا، وَهَذَا الْوَجْهُ يَدُلُّ عَلَيْهِ تَرْتِيبُ كَيْنُونَتِهَا هَبَاءً مُنْبَثًّا بِالْفَاءِ عَلَى قَوْلِهِ: وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا لِأَنَّ الْهَبَاءَ هُوَ مَا يَنْزِلُ مِنَ الْكُوَّةِ مِنْ شُعَاعِ الشَّمْسِ إِذَا قَابَلَتْهَا:
Bazıları şöyle demiştir: Dağlardan beyaz, kırmızı, muhtelif renklerde olanları ve simsiyah yollar/çizgiler vardır. Kıyamet gününde ufalanıp un ufak edildiklerinde ve havaya savrulduklarında, rüzgârın havada uçurduğu boyalı yüne benzerler. Dağların dağılmış toz zerreleri haline gelişinin, fâ (فَـ) harfiyle { وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا } buyruğuna bağlanarak { فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا } şeklinde gelmesi bu veche delalet eder. Çünkü hebâ (الْهَبَاءُ), güneş ışığı pencereye vurduğunda oradan süzülen toz zerrecikleridir:
26137. Metin
مُنْبَثًّا أَيْ مُتَفَرِّقًا، وَوَصْفُهَا بِالْهَبَاءِ الْمُنْبَثِّ أَنْسَبُ لِكَوْنِ الْبَسِّ بِمَعْنَى التَّفْتِيتِ وَالطَّحْنِ.
Münbessen (مُنْبَثًّا) yani dağılmış demektir. Dağların dağılmış toz zerreleri olarak nitelenmesi, el-bess kelimesinin ufalamak ve öğütmek manasında olmasına daha uygundur.
26138. Metin
الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ: وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا أَيْ سُيِّرَتْ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، وَعَلَى هَذَا فَالْمُرَادُ بِبَسِّهَا سَوْقُهَا وَتَسْيِيرُهَا مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ: بَسَسْتُ الْإِبِلَ أَبُسُّهَا، بِضَمِّ الْبَاءِ وَأَبْسَسْتُهَا أَبُسُّهَا بِضَمِّ الْهَمْزَةِ وَكَسْرِ الْبَاءِ، لُغَتَانِ بِمَعْنَى سُقْتُهَا، وَمِنْهُ حَدِيثُ: «يَخْرُجُ أَقْوَامٌ مِنَ الْمَدِينَةِ إِلَى الْيَمَنِ وَالشَّامِ، وَالْعِرَاقِ يَبُسُّونَ وَالْمَدِينَةُ خَيْرٌ لَهُمْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ» .
İkinci yön: { وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا } buyruğunun anlamı; yerle gök arasında yürütülmeleridir. Buna göre onların bess edilmesinden kasıt, Arapların "develeri sevk ettim/sürdüm" manasında 'bâ'nın zammesiyle (بَسَسْتُ الْإِبِلَ أَبُسُّهَا) ve hemzenin zammesi ve 'bâ'nın kesresiyle (أَبْسَسْتُهَا أُبِسُّهَا) demelerinden hareketle sevk edilmeleri ve yürütülmeleridir; bu iki söyleyiş sürdüm anlamında iki ayrı lehçedir. Şu hadis de bu kabildendir: «İnsanlardan birtakım topluluklar Medine'den Yemen'e, Şam'a ve Irak'a develerini sürüp (yebussûne) gidecekler. Hâlbuki bilselerdi Medine onlar için daha hayırlıydı.»
26139. Metin
وَهَذَا الْوَجْهُ تَشْهَدُ لَهُ آيَاتٌ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ الْآيَةَ [١٨ \ ٤٧] ، وَقَوْلِهِ: وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا [٥٢ \ ١٠] .
Bu veche Allah'ın Kitabı'ndan Yüce Allah'ın: { وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ } “Dağları yürüteceğimiz gün...” [Kehf, 18/47] ve { وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا } “Ve dağlar bir yürüyüşle yürüdüğü (zaman),” [Tûr, 52/10] buyrukları gibi ayetler şahitlik eder.
26140. Metin
وَقَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لِهَذَا فِي سُورَةِ النَّمْلِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ: وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ [٢٧ \ ٨٨] .
Bunu açıklayan ayetleri Neml Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ } “Sen dağları görürsün de onları donuk ve hareketsiz sanırsın; oysa onlar bulutların geçişi gibi geçer giderler.” [Neml, 27/88] buyruğu hakkındaki açıklamada zikretmiştik.
26141. Metin
الْوَجْهُ الثَّالِثُ: أَنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ: وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا نُزِعَتْ مِنْ أَمَاكِنِهَا وَقُلِعَتْ، وَقَدْ أَوْضَحْنَا أَنَّ هَذَا الْوَجْهَ رَاجِعٌ لِلْوَجْهِ الْأَوَّلِ مَعَ الْإِيضَاحِ التَّامِّ لِأَحْوَالِ الْجِبَالِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَأَطْوَارِهَا، بِالْآيَاتِ الْقُرْآنِيَّةِ، وَفِي سُورَةِ «طه» فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا [٢٠ \ ١٠٥] . وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا [٧٨ \ ٢٠] ، وَالْهَبَاءُ إِذَا انْبَثَّ أَيْ تَفَرَّقَ وَاضْمَحَلَّ وَصَارَ لَا شَيْءَ، وَالسَّرَابُ قَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِيهِ: حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا [٢٤ \ ٣٩] .
Üçüncü yön: { وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا } buyruğunun anlamı; yerlerinden sökülüp koparılmalarıdır. Bu vechin kıyamet gününde dağların hallerinin ve safhalarının Kur'an ayetleriyle tam olarak açıklanmasıyla birlikte birinci veche raci olduğunu Tâhâ Suresi'nde, Yüce Allah'ın: { وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا } “Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları un ufak edip savuracak.'” [Tâhâ, 20/105] buyruğunun tefsirinde açıklamıştık. Bu kerim ayetteki Yüce Allah'ın { فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا } “ve dağılmış toz zerreleri haline geldiği (zaman)” buyruğu, Yüce Allah'ın: { وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا } “Dağlar yürütülmüş, bir serap oluvermiştir.” [Nebe, 78/20] buyruğu gibidir. Hebâ dağıldığı (inbesset) zaman ayrışır, yok olur ve hiçbir şey haline gelir. Serap hakkında da Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا } “Nihayet ona vardığı zaman hiçbir şey bulamaz...” [Nûr, 24/39].
26142. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً.
Yüce Allah'ın buyruğu: { وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً } “Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman.”
26143. Metin
أَيْ صِرْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً، وَالْعَرَبُ تُطْلِقُ كَانَ بِمَعْنَى صَارَ، وَمِنْهُ وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ [٢ \ ٣٥] ، أَيْ فَتَصِيرَا مِنَ الظَّالِمِينَ.
Yani üç sınıf haline geldiğiniz zaman demektir. Araplar kâne (كَانَ) fiilini sâre (صَارَ/oldu, dönüştü) manasında kullanırlar. { وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ } “Şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” [Bakara, 2/35] ayeti de bu kabildendir; yani zalimlerden haline gelirsiniz demektir.
26144. Metin
وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Şairin şu sözü de bu kabildendir:
26145. Metin
بِتَيْهَاءَ قَفْرٍ وَالْمَطِيُّ كَأَنَّهَا ... قَطَا الْحَزْنِ قَدْ كَانَتْ فِرَاخًا بُيُوضُهَا
Issız bir çölde binek develeri, yumurtaları yavruya dönüşmüş sert arazinin bağırtlak kuşları gibidir.
26146. Metin
وَقَوْلُهُ: أَزْوَاجًا: أَيْ أَصْنَافًا ثَلَاثَةً، ثُمَّ بَيَّنَ هَذِهِ الْأَزْوَاجَ الثَّلَاثَةَ بِقَوْلِهِ: فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ [٥٦ \ ٨ - ١٢] ، أَمَّا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ فَهُمْ أَصْحَابُ الْيَمِينِ، كَمَا أَوْضَحَهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ [٥٦ \ ٢٧ - ٢٨] ، وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ هُمْ أَصْحَابُ الشِّمَالِ كَمَا أَوْضَحَهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ الْآيَاتِ [٥٦ \ ٤١ - ٤٢] .
O'nun: { أَزْوَاجًا } buyruğu; yani üç sınıf demektir. Sonra bu üç sınıfı şu buyruğuyla açıklamıştır: { فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ } “İşte ashab-ı meymene (sağ ehli), ne [mutludur o] ashab-ı meymene! Ashab-ı meş'eme (sol ehli), ne [bedbahttır o] ashab-ı meş'eme! Ve o öne geçenler ki onlar [hayırda] önde gidenlerdir. İşte onlar, Naîm cennetlerinde [Allah'a] en yakın kılınanlardır.” [Vâkıa, 56/8-12]. Ashab-ı meymene ise amel defteri sağdan verilenlerdir (ashâbu'l-yemîn); nitekim Yüce Allah bunu şu buyruğuyla açıklamıştır: { وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ } “Ashab-ı yemîn, ne [mutludur o] ashab-ı yemîn! Dikensiz sidr ağaçları arasındadırlar.” [Vâkıa, 56/27-28]. Ashab-ı meş'eme ise amel defteri soldan verilenlerdir (ashâbu'ş-şimâl); nitekim Yüce Allah bunu şu buyruğuyla açıklamıştır: { وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ } “Ashab-ı şimâl, ne [bedbahttır o] ashab-ı şimâl! İliklere işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içindedirler...” [Vâkıa, 56/41-42].
26147. Metin
قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: قِيلَ لَهُمْ أَصْحَابُ الْيَمِينِ لِأَنَّهُمْ يُؤْتَوْنَ كُتُبَهُمْ بِأَيْمَانِهِمْ.
Bazı âlimler şöyle demiştir: Kitapları sağ ellerine verileceği için onlara ashab-ı yemîn denilmiştir.
26148. Metin
وَقِيلَ: لِأَنَّهُمْ يُذْهَبُ بِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ إِلَى الْجَنَّةِ.
Şöyle de denilmiştir: Cennete sağ taraftan götürülecekleri için bu isim verilmiştir.
26149. Metin
وَقِيلَ: لِأَنَّهُمْ عَنْ يَمِينِ أَبِيهِمْ آدَمَ، كَمَا رَآهُمُ النَّبِيُّ ﷺ كَذَلِكَ لَيْلَةَ الْإِسْرَاءِ.
Şöyle de denilmiştir: Babaları Âdem'in sağ tarafında yer aldıkları içindir; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem İsrâ gecesinde onları bu şekilde görmüştür.
26150. Metin
وَقِيلَ: سُمُّوا أَصْحَابَ الْيَمِينِ وَأَصْحَابَ الْمَيْمَنَةِ لِأَنَّهُمْ مَيَامِينُ، أَيْ مُبَارَكُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ، لِأَنَّهُمْ أَطَاعُوا رَبَّهُمْ فَدَخَلُوا الْجَنَّةَ، وَالْيُمْنُ الْبَرَكَةُ.
Şöyle de denilmiştir: Onlara ashab-ı yemîn ve ashab-ı meymene denilmesinin sebebi, onların meyyâmîn (uğurlu/bereketli), yani kendi nefisleri için hayır ve bereket kaynağı olmalarıdır; çünkü Rablerine itaat etmişler ve böylece cennete girmişlerdir. Yümn (يُمْن) ise bereket demektir.
26151. Metin
وَسُمِّيَ الْآخَرُونَ أَصْحَابَ الشِّمَالِ، وَقِيلَ: لِأَنَّهُمْ يُؤْتَوْنَ كُتُبَهُمْ بِشَمَائِلِهِمْ.
Diğerleri ise ashab-ı şimâl olarak adlandırılmıştır. Şöyle denilmiştir: Kitapları sol ellerine verileceği için bu ismi almışlardır.
26152. Metin
وَقِيلَ: لِأَنَّهُمْ يُذْهَبُ بِهِمْ ذَاتَ الشِّمَالِ إِلَى النَّارِ، وَالْعَرَبُ تُسَمِّي الشِّمَالَ شُؤْمًا، كَمَا تُسَمِّي الْيَمِينَ يُمْنًا، وَمِنْ هُنَا قِيلَ لَهُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ أَوْ لِأَنَّهُمْ مَشَائِيمُ عَلَى أَنْفُسِهِمْ: فَعَصَوُا اللَّهَ فَأَدْخَلَهُمُ النَّارَ، وَالْمَشَائِيمُ ضِدُّ الْمَيَامِينِ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Şöyle de denilmiştir: Sol taraftan cehenneme götürülecekleri içindir. Araplar, sağ tarafa yümn (bereket/uğur) dedikleri gibi, sol tarafa da şü'm (uğursuzluk) derler. İşte bu sebeple onlara ashab-ı meş'eme denilmiştir. Yahut da kendi nefisleri için meşâîm (uğursuz/bedbaht) oldukları içindir; çünkü Allah'a isyan etmişler, O da onları cehenneme sokmuştur. Meşâîm (مَشَائِيم), meyâmîn (مَيَامِين/uğurlu olanlar) kelimesinin zıddıdır. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
26153. Metin
مَشَائِيمُ لَيْسُوا مُصْلِحِينَ عَشِيرَةً ... وَلَا نَاعِبٍ إِلَّا بِبَيْنٍ غُرَابُهَا
Onlar bedbahttırlar, kabilelerini ıslah edemezler... Kargaları da ayrılıktan başkasına ötmez.
26154. Metin
وَبَيَّنَ - جَلَّ وَعَلَا - أَنَّ السَّابِقِينَ هُمُ الْمُقَرَّبُونَ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ [٥٦ \ ١٠ - ١١] ، وَهَذِهِ الْأَزْوَاجُ الثَّلَاثَةُ الْمَذْكُورَةُ هِيَ وَجَزَاؤُهَا فِي أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ جَاءَتْ هِيَ
Allah -celle ve alâ- öne geçenlerin (sâbikûn) mukarrebûn (Allah'a yakın kılınanlar) olduğunu açıklamıştır; bu da O'nun şu buyruğundadır: { وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ } “Ve o öne geçenler ki onlar [hayırda] önde gidenlerdir. İşte onlar, [Allah'a] yakın kılınanlardır.” [Vâkıa, 56/10-11]. Zikredilen bu üç sınıf ve onların karşılıkları, bu yüce surenin başında geçtiği gibi,
26155. Metin
وَجَزَاؤُهَا أَيْضًا فِي آخِرِهَا، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ [٥٦ \ ٨٨ - ٩٤] .
aynı şekilde karşılıklarıyla birlikte surenin sonunda da gelmiştir; bu da O'nun şu buyruğundadır: { فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّةُ نَعِيمٍ وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ } “Fakat eğer o [ölen kişi] yakın kılınanlardan (mukarrebûn) ise, artık rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti [onundur]. Ama eğer ashab-ı yemînden ise, [kendisine:] «Sana ashab-ı yemînden selam olsun!» [denir]. Fakat eğer yalanlayıcı sapıklardan ise, artık kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma vardır.” [Vâkıa, 56/88-94].
26156. Metin
وَالْمُكَذِّبُونَ هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ وَهُمْ أَصْحَابُ الشِّمَالِ.
Yalanlayıcılar (mukezzibûn), ashab-ı meş'emedir ve onlar ashab-ı şimâldir.
26157. Metin
وَذَكَرَ تَعَالَى بَعْضَ صِفَاتِ أَصْحَابِ الْمَيْمَنَةِ وَالْمَشْأَمَةِ فِي الْبَلَدِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَكُّ رَقَبَةٍ أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ [٩٠ \ ١٨ - ٢٠] .
Yüce Allah, Beled suresinde ashab-ı meymene ve ashab-ı meş'emenin bazı sıfatlarını şu buyruğunda zikretmiştir: { فَكُّ رَقَبَةٍ أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ } “Bir köle azat etmek, yahut açlık gününde yakını olan bir yetimi doyurmaktır...” [ayetinden] Yüce Allah'ın şu buyruğuna kadar: { أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ } “İşte onlar, ashab-ı meymenedir. Ayetlerimizi inkâr edenler ise ashab-ı meş'emedir. Onların üzerine kapıları kilitlenmiş bir ateş vardır.” [Beled, 90/18-20].
26158. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ، وَقَوْلُهُ: مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ، اسْتِفْهَامٌ أُرِيدَ بِهِ التَّعَجُّبُ مِنْ شَأْنِ هَؤُلَاءِ فِي السَّعَادَةِ، وَشَأْنِ هَؤُلَاءِ فِي الشَّقَاوَةِ، وَالْجُمْلَةُ فِيهِمَا مُبْتَدَأٌ وَخَبَرٌ، وَهِيَ خَبَرُ الْمُبْتَدَأِ قَبْلَهُ، وَهُوَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ فِي الْأَوَّلِ وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ فِي الثَّانِي.
Yüce Allah'ın bu yüce ayetteki { مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ } ve { مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ } buyrukları, birincilerin mutluluk hususundaki durumlarına, ikincilerin ise bedbahtlık hususundaki durumlarına hayret ettirmeyi amaçlayan bir istifhamdır (soru ifadesidir). Her ikisindeki cümle mübteda (özne) ve haberden (yüklem) oluşur; bu cümle de kendisinden önceki mübtedanın haberidir ki o da birincide { أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ }, ikincide ise { أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ } terkibidir.
26159. Metin
وَهَذَا الْأُسْلُوبُ يَكْثُرُ فِي الْقُرْآنِ نَحْوَ: الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ [٦٩ \ ١ - ٢] ، الْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ [١٠١ \ ١ - ٢] ، وَالرَّابِطُ فِي جُمْلَةِ الْخَبَرِ فِي جَمِيعِ الْآيَاتِ الْمَذْكُورَةِ هُوَ إِعَادَةُ لَفْظِ الْمُبْتَدَأِ فِي جُمْلَةِ الْخَبَرِ كَمَا لَا يَخْفَى، وَقَوْلُهُ: وَالسَّابِقُونَ لَمْ يَذْكُرْ فِيهِ اسْتِفْهَامُ تَعْجَبٍ كَمَا ذَكَرَهُ فِيمَا قَبْلَهُ، وَلَكِنَّهُ ذَكَرَ فِي مُقَابَلِهِ تَكْرِيرَ لَفْظِ السَّابِقِينَ.
Bu üslup Kur'an'da pek çok yerde geçer; nitekim { الْحَاقَّةُ مَا الْحَاقَّةُ } “O gerçekleşecek olan [kıyamet]! Nedir o gerçekleşecek olan?” [Hâkka, 69/1-2] ve { الْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ } “Kâria (yürekleri hoplatan felaket)! Nedir o Kâria?” [Kâria, 101/1-2] ayetleri böyledir. Zikredilen bütün ayetlerde haber cümlesindeki râbıt (bağlantı ögesi), gizli olmadığı üzere, mübtedanın lafzının haber cümlesinde tekrar edilmesidir. O'nun { وَالسَّابِقُونَ } buyruğuna gelince; kendisinden öncekilerde zikrettiği gibi burada taaccüb (hayret) istifhamı zikretmemiş, bunun yerine sâbikîn lafzının tekrarını getirmiştir.
26160. Metin
وَالْأَظْهَرُ فِي إِعْرَابِهِ أَنَّهُ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرٌ عَلَى عَادَةِ الْعَرَبِ فِي تَكْرِيرِهِمُ اللَّفْظَ وَقَصْدِهِمُ الْإِخْبَارَ بِالثَّانِي عَنِ الْأَوَّلِ، يَعْنُونَ أَنَّ اللَّفْظَ الْمُخْبَرَ عَنْهُ هُوَ الْمَعْرُوفُ خَبَرُهُ الَّذِي لَا يَحْتَاجُ إِلَى تَعْرِيفٍ، وَمِنْهُ قَوْلُ أَبِي النَّجْمِ:
Bunun irabında en belirgin ve kuvvetli olan [görüş], Arapların bir kelimeyi tekrarlayıp ikincisiyle birinciyi haber verme adetleri üzere, bunun mübteda ve haber olmasıdır. Bununla kastedilen şudur: Hakkında haber verilen lafız, haberi zaten bilinen ve tanıtmaya ihtiyaç duymayan bir kimsedir. Ebü'n-Necm'in şu sözü de bu kabildendir:
26161. Metin
أَنَا أَبُو النَّجْمِ وَشِعْرِي شِعْرِي ... لِلَّهِ دَرِّي مَا أَجَنَّ صَدْرِي
Ben Ebü'n-Necm'im, şiirim de benim bildiğiniz o şiirimdir... Aferin bana, göğsüm neler saklamış!
26162. Metin
فَقَوْلُهُ: وَشِعْرِي شِعْرِي، يَعْنِي: شِعْرِي هُوَ الَّذِي بَلَغَكَ خَبَرُهُ، وَانْتَهَى إِلَيْكَ وَصْفُهُ.
Onun: «Şiirim [bildiğiniz] o şiirimdir» sözü; yani «Benim şiirim, haberi sana ulaşmış ve niteliğini öğrenmiş olduğun o meşhur şiirdir» demektir.
26163. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ.
Yüce Allah'ın: { ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ } “[Onlar] öncekilerden bir topluluk ve sonrakilerden az bir kısımdır.” buyruğu.
26164. Metin
وَقَوْلُهُ: ثُلَّةٌ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، وَالتَّقْدِيرُ هُمْ ثُلَّةٌ، وَالثُّلَّةُ الْجَمَاعَةُ مِنَ النَّاسِ،
O'nun { ثُلَّةٌ } buyruğu mahzuf bir mübtedanın haberidir; takdiri «Onlar bir topluluktur» (hüm sülletün) şeklindedir. Sülle (ثُلَّة), insanlardan oluşan bir topluluktur.
26165. Metin
وَأَصْلُهَا الْقِطْعَةُ مِنَ الشَّيْءِ وَهِيَ الثَّلُّ، وَهُوَ الْكَسْرُ.
Aslı ise bir şeyden koparılan parça demektir ki o da sell (kırmak/koparmak) kökünden gelir.
26166. Metin
وَقَالَ الزَّمَخْشَرِيُّ: وَالثُّلَّةُ مِنَ الثَّلِّ، وَهُوَ الْكَسْرُ، كَمَا أَنَّ الْأُمَّةَ مِنَ الْأَمِّ وَهُوَ الشَّبَحُ، كَأَنَّهَا جَمَاعَةٌ كُسِّرَتْ مِنَ النَّاسِ، وَقُطِّعَتْ مِنْهُمْ. اهـ. مِنْهُ.
Zemahşerî şöyle demiştir: «Sülle, kırmak manasındaki sell (الثَّلّ) kökündendir; nitekim ümmet de yönelmek/toplamak manasındaki emm (الْأَمّ) kökünden gelir. Sanki o, insanlardan koparılıp ayrılmış bir topluluk gibidir.» [Zemahşerî'den nakil] sona erdi.
26167. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ الثُّلَّةَ تَشْمَلُ الْجَمَاعَةَ الْكَثِيرَةَ، وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Bil ki sülle (ثُلَّة), kalabalık topluluğu da kapsar. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
26168. Metin
فَجَاءَتْ إِلَيْهِمْ ثُلَّةٌ خِنْدَفِيَّةٌ ... بِجَيْشٍ كَتَيَّارٍ مِنَ السَّيْلِ مُزْبِدِ
Onlara Hındif kabilesinden bir topluluk geldi... Köpürmüş bir sel akıntısı gibi bir orduyla.
26169. Metin
لِأَنَّ قَوْلَهُ: تَيَّارٍ مِنَ السَّيْلِ: يَدُلُّ عَلَى كَثْرَةِ هَذَا الْجَيْشِ الْمُعَبَّرِ عَنْهُ بِالثُّلَّةِ.
Çünkü onun «köpürmüş sel akıntısı» sözü, «sülle» lafzıyla ifade edilen bu ordunun çokluğuna delalet etmektedir.
26170. Metin
وَقَدِ اخْتَلَفَ أَهْلُ الْعِلْمِ فِي الْمُرَادِ بِهَذِهِ الثُّلَّةِ مِنَ الْأَوَّلِينَ، وَهَذَا الْقَلِيلُ مِنَ الْآخِرِينَ الْمَذْكُورِينَ هُنَا، كَمَا اخْتَلَفُوا فِي الثُّلَّتَيْنِ الْمَذْكُورَتَيْنِ فِي قَوْلِهِ: ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ [٥٦ \ ٣٩ - ٤٠] ، فَقَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: كُلُّ هَؤُلَاءِ الْمَذْكُورِينَ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَإِنَّ الْمُرَادَ بِالْأَوَّلِينَ مِنْهُمُ الصَّحَابَةُ.
İlim ehli, burada zikredilen öncekilerden olan bu sülle (topluluk) ve sonrakilerden olan bu az kısım ile neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir; nitekim { ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ } “Bir kısmı öncekilerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.” [Vâkıa, 56/39-40] ayetinde zikredilen iki topluluk hakkında da ihtilaf etmişlerdir. İlim ehlinden bazıları şöyle demiştir: Zikredilenlerin tamamı bu ümmettendir ve onlardan öncekiler (evvelîn) ile kastedilen Sahâbedir.
26171. Metin
وَبَعْضُ الْعُلَمَاءِ يَذْكُرُ مَعَهُمُ الْقُرُونَ الْمَشْهُودَ لَهُمْ بِالْخَيْرِ فِي قَوْلِهِ ﷺ: «خَيْرُ الْقُرُونِ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ» الْحَدِيثَ، وَالَّذِينَ قَالُوا: هُمْ كُلُّهُمْ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ، قَالُوا: إِنَّمَا الْمُرَادُ بِالْقَلِيلِ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ وَهُمْ مَنْ بَعْدَ ذَلِكَ إِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ.
Bazı âlimler, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Nesillerin en hayırlısı benim neslimdir, sonra onları takip edenlerdir...» hadisinde hayırla şahitlik edilen nesilleri de onlarla birlikte zikrederler. Bunların hepsinin bu ümmetten olduğunu söyleyenler şöyle demişlerdir: «Az kısım» ve «sonrakilerden bir topluluk» ile kastedilenler, bunlardan sonra kıyamete kadar gelecek olanlardır.
26172. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: الْمُرَادُ بِالْأَوَّلِينَ فِي الْمَوْضِعَيْنِ الْأُمَمُ الْمَاضِيَةُ قَبْلَ هَذِهِ الْأُمَّةِ، فَالْمُرَادُ بِالْآخِرِينَ فِيهِمَا هُوَ هَذِهِ الْأُمَّةُ.
Bazı âlimler ise şöyle demiştir: Her iki yerdeki öncekiler (evvelîn) ile kastedilen, bu ümmetten önceki geçmiş ümmetlerdir; her ikisindeki sonrakiler (âhirîn) ile kastedilen ise bu ümmettir.
26173. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ، وَغَفَرَ لَهُ: ظَاهِرُ الْقُرْآنِ فِي هَذَا الْمَقَامِ أَنَّ الْأَوَّلِينَ فِي الْمَوْضِعَيْنِ مِنَ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ، وَالْآخِرِينَ فِيهِمَا مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَأَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ فِي السَّابِقِينَ خَاصَّةً، وَأَنَّ قَوْلَهُ: ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ فِي أَصْحَابِ الْيَمِينِ خَاصَّةً.
Bunu kaydeden [Şankîtî] -Allah onu affetsin ve bağışlasın- der ki: Bu makamda Kur'an'ın zahirine göre her iki yerdeki öncekiler geçmiş ümmetlerden, her ikisindeki sonrakiler ise bu ümmettendir. Yüce Allah'ın: { ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ } buyruğu özellikle öne geçenler (sâbikûn) hakkındadır; { ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ } buyruğu ise özellikle ashab-ı yemîn hakkındadır.
26174. Metin
وَإِنَّمَا قُلْنَا: إِنَّ هَذَا هُوَ ظَاهِرُ الْقُرْآنِ فِي الْأُمُورِ الثَّلَاثَةِ، الَّتِي هِيَ شُمُولُ الْآيَاتِ لِجَمِيعِ الْأُمَمِ، وَكَوْنُ قَلِيلٍ مِنَ الْآخِرِينَ فِي خُصُوصِ السَّابِقِينَ، وَكَوْنُ ثُلَّةٍ مِنَ الْآخِرِينَ فِي خُصُوصِ أَصْحَابِ الْيَمِينِ لِأَنَّهُ وَاضِحٌ مِنْ سِيَاقِ الْآيَاتِ.
Bizim, «Üç hususta Kur'an'ın zahiri böyledir» dememizin sebebi —ki bunlar: ayetlerin bütün ümmetleri kapsaması, sonrakilerden az kısmın özellikle sâbikûn hakkında olması ve sonrakilerden bir topluluğun özellikle ashab-ı yemîn hakkında olmasıdır— ayetlerin akışından açıkça anlaşılmasıdır.
26175. Metin
أَمَّا شُمُولُ الْآيَاتِ لِجَمِيعِ الْأُمَمِ فَقَدْ دَلَّ عَلَيْهِ أَوَّلُ السُّورَةِ، لِأَنَّ قَوْلَهُ: إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ إِلَى قَوْلِهِ: فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا لَا شَكَّ أَنَّهُ لَا يَخُصُّ أُمَّةً دُونَ أُمَّةٍ، وَأَنَّ
Ayetlerin bütün ümmetleri kapsamasına gelince; surenin başı buna delalet etmiştir. Zira O'nun { إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ } [ayetinden] { فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا } buyruğuna kadar olan kısım, şüphe yok ki bir ümmete mahsus olmayıp başka bir ümmeti dışarıda bırakmaz ve
26176. Metin
الْجَمِيعَ مُسْتَوُونَ فِي الْأَهْوَالِ وَالْحِسَابِ وَالْجَزَاءِ.
herkes korkular, hesap ve karşılık hususunda eşittir.
26177. Metin
فَدَلَّ ذَلِكَ عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ: وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً [٥٦ \ ٧] عَامٌّ فِي جَمِيعِ أَهْلِ الْمَحْشَرِ، فَظَهَرَ أَنَّ السَّابِقِينَ وَأَصْحَابَ الْيَمِينِ مِنْهُمْ مَنْ هُوَ مِنَ الْأُمَمِ السَّابِقَةِ، وَمِنْهُمْ مَنْ هُوَ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ.
Bu da O'nun { وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً } “Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman.” [Vâkıa, 56/7] buyruğunun bütün mahşer halkı hakkında umumi olduğuna delalet etmiştir. Böylece sâbikûn ve ashab-ı yemînden bir kısmının önceki ümmetlerden, bir kısmının da bu ümmetten olduğu açıkça anlaşılmıştır.
26178. Metin
وَعَلَى هَذَا فَظَاهِرُ الْقُرْآنِ أَنَّ السَّابِقِينَ مِنَ الْأُمَمِ الْمَاضِيَةِ أَكْثَرُ مِنَ السَّابِقِينَ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ، وَأَنَّ أَصْحَابَ الْيَمِينِ مِنَ الْأُمَمِ السَّابِقَةِ لَيْسَتْ أَكْثَرَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ، لِأَنَّهُ عَبَّرَ فِي السَّابِقِينَ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ بِقَوْلِهِ: وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ وَعَبَّرَ عَنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ.
Buna göre Kur'an'ın zahiri şudur: Geçmiş ümmetlerden öne geçenler (sâbikûn), bu ümmetten öne geçenlerden daha çoktur. Geçmiş ümmetlerin ashab-ı yemîni ise bu ümmetin ashab-ı yemîninden daha çok değildir; çünkü bu ümmetin sâbikûnunu { وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ } “ve sonrakilerden az bir kısım” ifadesiyle, bu ümmetin ashab-ı yemînini ise { وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ } “ve sonrakilerden bir topluluk” ifadesiyle dile getirmiştir.
26179. Metin
وَلَا غَرَابَةَ فِي هَذَا، لِأَنَّ الْأُمَمَ الْمَاضِيَةَ أُمَمٌ كَثِيرَةٌ، وَفِيهَا أَنْبِيَاءُ كَثِيرَةٌ وَرُسُلٌ، فَلَا مَانِعَ مِنْ أَنْ يَجْتَمِعَ مِنْ سَابِقِيهَا مِنْ لَدُنْ آدَمَ إِلَى مُحَمَّدٍ ﷺ أَكْثَرُ مِنْ سَابِقِي هَذِهِ الْأُمَّةِ وَحْدَهَا.
Bunda şaşılacak bir durum da yoktur; zira geçmiş ümmetler pek çok ümmettir, içlerinde pek çok peygamber ve resûl vardır. Dolayısıyla Âdem'den Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e kadar onların sâbikûnundan bir araya gelenlerin, tek başına bu ümmetin sâbikûnundan daha çok olmasına bir engel yoktur.
26180. Metin
أَمَّا أَصْحَابُ الْيَمِينِ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ فَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونُوا أَكْثَرَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ مِنْ جَمِيعِ الْأُمَمِ، لِأَنَّ الثُّلَّةَ تَتَنَاوَلُ الْعَدَدَ الْكَثِيرَ، وَقَدْ يَكُونُ أَحَدُ الْعَدَدَيْنِ الْكَثِيرَيْنِ أَكْثَرَ مِنَ الْآخَرِ، مَعَ أَنَّهُمَا كِلَيْهِمَا كَثِيرٌ.
Bu ümmetin ashab-ı yemînine gelince; onların bütün ümmetlerin ashab-ı yemîninden daha çok olması muhtemeldir. Çünkü sülle (topluluk) çok sayıyı ifade eder; bazen çok olan iki sayıdan biri, her ikisi de çok olmakla birlikte, diğerinden daha fazla olabilir.
26181. Metin
وَلِهَذَا تَعْلَمُ أَنَّ مَا دَلَّ عَلَيْهِ ظَاهِرُ الْقُرْآنِ وَاخْتَارَهُ ابْنُ جَرِيرٍ - لَا يُنَافِي مَا جَاءَ مِنْ أَنَّ نِصْفَ أَهْلِ الْجَنَّةِ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ.
İşte bu sebeple anlarsın ki, Kur'an'ın zahirinin delalet ettiği ve İbn Cerîr'in tercih ettiği bu görüş, cennet ehlinin yarısının bu ümmetten olduğuna dair gelen rivayetle çelişmez.
26182. Metin
فَأَمَّا كَونُ قَوْلِهِ: وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ دَلَّ ظَاهِرُ الْقُرْآنِ عَلَى أَنَّهُ فِي خُصُوصِ السَّابِقِينَ، فَلِأَنَّ اللَّهَ قَالَ: وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ [٥٦ \ ١٠ - ١٢] ، ثُمَّ قَالَ تَعَالَى مُخْبِرًا عَنْ هَؤُلَاءِ السَّابِقِينَ الْمُقَرَّبِينَ: ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ.
O'nun { وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ } buyruğunun sadece sâbikûn hakkında olduğuna Kur'an'ın zahirinin delalet etmesine gelince; zira Allah şöyle buyurmuştur: { وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ } “Ve o öne geçenler ki onlar [hayırda] önde gidenlerdir. İşte onlar, Naîm cennetlerinde [Allah'a] en yakın kılınanlardır.” [Vâkıa, 56/10-12]. Sonra Yüce Allah, bu öne geçen mukarreblerden haber vererek: { ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ } “[Onlar] öncekilerden bir topluluk ve sonrakilerden az bir kısımdır.” buyurmuştur.
26183. Metin
وَأَمَّا كَوْنُ قَوْلِهِ: وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ فِي خُصُوصِ أَصْحَابِ الْيَمِينِ، فَلِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا عُرُبًا أَتْرَابًا لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ [٥٦ \ ٣٦ - ٤٠] ، وَالْمَعْنَى هُمْ - أَيْ أَصْحَابُ الْيَمِينِ - ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ، وَهَذَا وَاضِحٌ كَمَا تَرَى.
O'nun { وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ } buyruğunun özellikle ashab-ı yemîn hakkında olmasına gelince; zira Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا عُرُبًا أَتْرَابًا لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ } “Böylece onları, ashab-ı yemîn için bâkireler, eşlerine düşkün ve yaşıtlar kıldık. [Ashab-ı yemînin] bir kısmı öncekilerden, bir kısmı da sonrakilerdendir.” [Vâkıa, 56/36-40]. Mana şudur: Onlar -yani ashab-ı yemîn- öncekilerden bir topluluk ve sonrakilerden bir topluluktur. Gördüğün gibi bu durum gayet açıktır.
26184. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ.
Yüce Allah'ın: { عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ } “[Mücevherlerle] işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı olarak onların üzerine yaslanmışlardır.” buyruğu.
26185. Metin
السُّرُرُ جَمْعُ سَرِيرٍ، وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى أَنَّ سُرُرَهُمْ مَرْفُوعَةٌ فِي قَوْلِهِ فِي الْغَاشِيَةِ: فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ [١٨ \ ١٣] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: مَوْضُونَةٍ مَنْسُوجَةٍ بِالذَّهَبِ، وَبَعْضُهُمْ يَقُولُ بِقُضْبَانِ الذَّهَبِ مُشَبَّكَةٍ بِالدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ، وَكُلُّ نَسْجٍ أُحْكِمَ وَدَخَلَ بَعْضُهُ فِي بَعْضٍ تُسَمِّيهِ الْعَرَبُ وَضَنًا، وَتُسَمِّي الْمَنْسُوجَ بِهِ مَوْضُونًا وَوَضِينًا، وَمِنْهُ الدِّرْعُ الْمَوْضُونَةُ إِذَا أُحْكِمَ نَسْجُهَا وَدَخَلَ بَعْضُ حَلْقَاتِهَا فِي بَعْضٍ.
Sürur (سُرُر), serîr (سَرِير/taht) kelimesinin çoğuludur. Yüce Allah, Gâşiye suresindeki: { فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ } “Orada yükseltilmiş tahtlar vardır.” [Gâşiye, 88/13] buyruğunda onların tahtlarının yüksek olduğunu açıklamıştır. Yüce Allah'ın { مَوْضُونَةٍ } buyruğu ise altınla örülmüş demektir; bazıları altın çubuklarla, inci ve yakutlarla birbirine geçirilmiş/ağ gibi örülmüş olduğunu söyler. Sağlam bir şekilde örülüp parçaları birbirine geçen her örgüye Araplar vadn (وَضْن) derler; onunla örülen şeye de mevdûn (مَوْضُون) ve vadîn (وَضِين) adını verirler. Dokuması sağlamlaştırılıp halkaları birbirinin içine geçen zırha «ed-dir'u'l-mevdûne» denilmesi de bu kabildendir.
26186. Metin
وَمِنْهُ قَوْلُ الْأَعْشَى:
A'şâ'nın şu sözü de bu kabildendir:
26187. Metin
وَمِنْ نَسْجِ دَاوُدَ مَوْضُونَةٌ ... تُسَاقُ مَعَ الْحَيِّ عِيرًا فَعِيرَا
Dâvûd'un dokumasından [örme] bir zırh ki... Kabile ile birlikte kervan kervan taşınır.
26188. Metin
وَقَوْلُهُ أَيْضًا:
Yine onun şu sözü de [bu kabildendir]:
26189. Metin
وَبَيْضَاءَ كَالنِّهْيِ مَوْضُونَةٍ ... لَهَا قَوْنَسٌ فَوْقَ جَيْبِ الْبُدُنِ
Gölet gibi beyaz, [sıkı] örülmüş bir zırh ki... Bedenin yaka kısmı üzerinde miğfer tepeliği vardır.
26190. Metin
وَمِنْ هَذَا الْقَبِيلِ تَسْمِيَةُ الْبِطَانِ الَّذِي يُنْسَجُ مِنَ السُّيُورِ، مَعَ إِدْخَالِ بَعْضِهَا فِي بَعْضٍ - وَضِينًا.
Deri şeritlerin birbirine geçirilmesiyle örülen semer kayışına vadîn (وَضِين) denilmesi de bu kabildendir.
26191. Metin
وَمِنْهُ قَوْلُ الرَّاجِزِ:
Recez şairinin şu sözü de bu kabildendir:
26192. Metin
إِلَيْكَ تَعْدُو قَلِقًا وَضِينُهَا ... مُعْتَرِضًا فِي بَطْنِهَا جَنِينُهَا
Semer kayışı gevşeyerek sana doğru koşar... Karnındaki cenini enlemesine dururken,
26193. Metin
مُخَالِفًا دِينَ النَّصَارَى دِينُهَا
Dini Hristiyanların dinine muhalif olduğu halde.
26194. Metin
وَهَذِهِ السُّرُرُ الْمُزَيَّنَةُ هِيَ الْمُعَبَّرُ عَنْهَا بِالْأَرَائِكِ فِي قَوْلِهِ: مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ [١٨ \ ٣١] ، وَقَوْلِهِ: هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِئُونَ [٣٦ \ ٥٦] . وَقَوْلُهُ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ مُتَّكِئِينَ حَالٌ مِنَ الضَّمِيرِ فِي قَوْلِهِ: عَلَى سُرُرٍ وَالتَّقْدِيرُ: اسْتَقَرُّوا عَلَى سُرُرٍ فِي حَالِ كَوْنِهِمْ مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا.
Bu süslenmiş tahtlar; { مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ } “Orada koltuklar üzerine yaslanmışlardır.” [Kehf, 18/31] ve { هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِئُونَ } “Kendileri ve eşleri gölgeler altında, koltuklar üzerine yaslanmışlardır.” [Yâsîn, 36/56] ayetlerinde «erâik» (koltuklar/tahtlar) olarak ifade edilen tahtlardır. Bu yüce ayetteki { مُتَّكِئِينَ } kelimesi, { عَلَى سُرُرٍ } ifadesindeki zamirden hâldir (durum bildiren ögedir). Takdiri şöyledir: Onların üzerine yaslanmış vaziyette tahtlar üzerine yerleşmişlerdir.
26195. Metin
وَمَا ذَكَرَهُ - جَلَّ وَعَلَا - فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ مِنْ كَوْنِهِمْ عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ، أَيْ يَنْظُرُ بَعْضُهُمْ إِلَى وَجْهِ بَعْضٍ، كُلُّهُمْ يُقَابِلُ الْآخَرَ بِوَجْهِهِ، جَاءَ مُوَضَّحًا فِي آيَاتٍ أُخَرَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى فِي الْحِجْرِ: وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ [١٥ \ ٤٧] وَقَوْلِهِ فِي الصَّافَّاتِ: أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ [٣٧ \ ٤١ - ٤٤] .
Allah'ın -celle ve alâ- bu yüce ayette zikrettiği, onların karşılıklı tahtlar üzerinde bulunmaları -yani birbirlerinin yüzüne bakmaları, her birinin diğerine yüzünü dönmesi- başka ayetlerde de açıklanmıştır; Hicr suresindeki: { وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ } “Biz onların göğüslerindeki kini söküp attık; kardeşler olarak karşılıklı tahtlar üzerindedirler.” [Hicr, 15/47] ve Sâffât suresindeki: { أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ } “İşte onlar için bilinen bir rızık, çeşit çeşit meyveler vardır. Naîm cennetlerinde karşılıklı tahtlar üzerinde ağırlanırlar.” [Sâffât, 37/41-44] buyrukları gibi.
26196. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ.
Yüce Allah'ın: { يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ } “Çevrelerinde ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır.” buyruğu.
26197. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ الطُّورِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ [٥٢ \ ٢٤] .
Bunu açıklayan ayetleri, Tûr suresinde Yüce Allah'ın: { وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ } “Etraflarında, saklı inci gibi kendilerine ait genç hizmetçiler dolaşır.” [Tûr, 52/24] buyruğunun tefsirinde daha önce zikretmiştik.
26198. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ.
Yüce Allah'ın: { وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ } “Kaynağından [doldurulmuş] kadehlerle [dolaşırlar]. Ondan ötürü ne başları ağrıtılır ne de akılları giderilir.” buyruğu.
26199. Metin
قَدْ قَدَّمْنَا الْآيَاتِ الْمُوَضِّحَةَ لَهُ فِي سُورَةِ الطُّورِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ [٥٢ \ ٢٣] ، وَفِي الْمَائِدَةِ فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ الْآيَةَ [٥ \ ٩٠] .
Bunu açıklayan ayetleri, Tûr suresinde Yüce Allah'ın: { يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ } “Orada içinde boş söz ve günah bulunmayan kadehleri birbirine uzatırlar.” [Tûr, 52/23] buyruğunun ve Mâide suresinde Yüce Allah'ın: { إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ } “Şüphesiz içki, kumar...” [Mâide, 5/90] ayetinin tefsirinde daha önce zikretmiştik.