En'âm

Şinkîtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

3398. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

3399. Metin

سُورَةُ الْأَنْعَامِ

EN'ÂM SURESİ

3400. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَعْدِلُونَ [٦ \ ١] ، وَجْهَانِ لِلْعُلَمَاءِ:

Yüce Allah'ın: { ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ } “Sonra da inkâr edenler [başkalarını] Rablerine denk tutuyorlar” buyruğundaki { يَعْدِلُونَ } “denk tutuyorlar / sapıyorlar” [En'âm, 6/1] ifadesi hakkında ilim ehlinin iki görüşü vardır:

3401. Metin

أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ مِنَ الْعُدُولِ عَنِ الشَّيْءِ بِمَعْنَى الِانْحِرَافِ، وَالْمَيْلِ عَنْهُ، وَعَلَى هَذَا فَقَوْلُهُ: بِرَبِّهِمْ مُتَعَلِّقٌ بِقَوْلِهِ: كَفَرُوا، وَعَلَيْهِ فَالْمَعْنَى: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَمِيلُونَ وَيَنْحَرِفُونَ عَنْ طَرِيقِ الْحَقِّ إِلَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ، وَقِيلَ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ: إِنَّ «الْبَاءَ» بِمَعْنَى «عَنْ» أَيْ: يَعْدِلُونَ عَنْ رَبِّهِمْ، فَلَا يَتَوَجَّهُونَ إِلَيْهِ بِطَاعَةٍ، وَلَا إِيمَانٍ.

Birincisi: Bu kelimenin, bir şeyden yüz çevirmek, sapmak ve eğrilmek anlamındaki 'udûl' kökünden gelmiş olmasıdır. Buna göre { بِرَبِّهِمْ } “Rablerine” ifadesi { كَفَرُوا } “inkâr edenler” fiiline mütallaktır (bağlıdır). Bu durumda anlam şöyledir: Rablerini inkâr edenler, hak yoldan küfür ve sapıklığa meyledip saparlar. Bu görüşe göre 'bâ' harf-i cerinin 'an' anlamında olduğu, yani; 'Rablerinden yüz çevirirler, ne bir itaat ne de bir iman ile O'na yönelmezler' manasına geldiği de söylenmiştir.

3402. Metin

وَالثَّانِي: أَنْ «الْبَاءَ» مُتَعَلِّقَةٌ بِيَعْدِلُونَ، وَمَعْنَى يَعْدِلُونَ يَجْعَلُونَ لَهُ نَظِيرًا فِي الْعِبَادَةِ، مِنْ قَوْلِ الْعَرَبِ: عَدَلْتُ فُلَانًا بِفُلَانٍ إِذَا جَعَلْتُهُ لَهُ نَظِيرًا وَعَدِيلًا، وَمِنْهُ قَوْلُ جَرِيرٍ: [الْوَافِرُ]

İkincisi: 'Bâ' harf-i cerinin { يَعْدِلُونَ } fiiline mütallak olmasıdır. { يَعْدِلُونَ } kelimesinin anlamı ise O'na ibadette bir denk koşarlar demektir. Bu, Arapların 'Falancayı filancaya denk kıldım' anlamındaki «عَدَلْتُ فُلَانًا بِفُلَانٍ» sözünden gelir ki, onu onun dengi ve misli yaptı demektir. Cerîr'in şu beyti de bu kabildendir: [Vâfir]

3403. Metin

أَثَعْلَبَةَ الْفَوَارِسِ أَمْ رِيَاحًا ... عَدَلْتَ بِهِمْ طُهَيَّةَ وَالْخِشَابَا

Süvari Sa'lebe'yi mi yoksa Riyâh'ı mı... Onlara Tuheyye ve Hışâb'ı denk tuttun?

3404. Metin

يَعْنِي أَجَعَلْتَ طُهَيَّةَ وَالْخِشَابَ نُظَرَاءَ وَأَمْثَالًا لِبَنِي ثَعْلَبَةَ وَبَنِي رِيَاحٍ، وَهَذَا الْوَجْهُ الْأَخِيرُ يَدُلُّ لَهُ الْقُرْآنُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى، عَنِ الْكُفَّارِ الَّذِينَ عَدَلُوا بِهِ غَيْرَهُ: تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ [٢٦ \ ٩٧، ٩٨] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ [٢ \ ١٦٥] ، وَأَشَارَ تَعَالَى فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ إِلَى أَنَّ الْكُفَّارَ سَاوَوْا بَيْنَ الْمَخْلُوقِ وَالْخَالِقِ، قَبَّحَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى، كَقَوْلِهِ: أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ [١٣ \ ١٦] ، وَقَوْلِهِ: أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ [١٦ \ ١٧] ، وَقَوْلِهِ: ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ الْآيَةَ [٣٠ \ ٢٨] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ، وَعِدْلُ الشَّيْءِ فِي اللُّغَةِ مِثْلُهُ وَنَظِيرُهُ، قَالَ بَعْضُ عُلَمَاءِ الْعَرَبِيَّةِ: إِذَا كَانَ مِنْ جِنْسِهِ، فَهُوَ عِدْلٌ بِكَسْرِ الْعَيْنِ، وَإِذَا كَانَ مِنْ غَيْرِ جِنْسِهِ، فَهُوَ عَدْلٌ بِفَتْحِ الْعَيْنِ، وَمِنَ الْأَوَّلِ قَوْلُ مُهَلْهِلٍ: [الْوَافِرُ]

Yani; Tuheyye ile Hışâb'ı, Benî Sa'lebe ve Benî Riyâh'a denk ve benzer mi kıldın? Bu son görüşe Kur'an da delalet etmektedir. Nitekim Yüce Allah'ın, O'na başkalarını denk koşan kâfirlerden haber verdiği şu buyruğu böyledir: { تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ } “Allah'a andolsun ki biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz; çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk” [Şuarâ, 26/97-98]. Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ } “İnsanlardan kimi de Allah'tan başka ortaklar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler” [Bakara, 2/165]. Yüce Allah birçok ayette, kâfirlerin yaratılan ile Yaratıcı'yı bir tuttuklarına işaret etmiştir —Allah onları kahretsin—: { أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ } “Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, mutlak galiptir” [Ra'd, 13/16], { أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ } “Yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?” [Nahl, 16/17] ve { ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ } “Allah size kendinizden bir misal verdi: Size rızık olarak verdiklerimizde, sağ ellerinizin malik olduklarından (kölelerinizden) ortaklarınız var mıdır ki onlarla eşit olasınız...” [Rûm, 30/28] ayeti ve benzeri diğer ayetler bu kabildendir. Lügatte bir şeyin 'ıdl'i (عِدْل), onun benzeri ve dengidir. Arap dili âlimlerinden bazıları şöyle demiştir: Eğer kendi cinsinden ise ayn harfinin kesresiyle 'ıdl' (عِدْل), şayet kendi cinsinden değilse ayn harfinin fethasıyla 'adl' (عَدْل) denir. Birincisine Mühelhil'in şu sözü örnektir: [Vâfir]

3405. Metin

عَلَى أَنْ لَيْسَ عِدْلًا مِنْ كُلَيْبٍ ... إِذَا بَرَزَتْ مُخَبَّأَةُ الْخُدُورِ

Örtülerin ardına gizlenen kadınlar açığa çıktığında... Kuleyb'e bir denk değildir.

3406. Metin

عَلَى أَنْ لَيْسَ عِدْلًا مِنْ كُلَيْبٍ ... إِذَا اضْطَرَبَ الْعِضَاهُ مِنَ الدَّبُورِ

Dikenli ağaçlar batı rüzgarından sallandığında... Kuleyb'e bir denk değildir.

3407. Metin

عَلَى أَنْ لَيْسَ عِدْلًا مِنْ كُلَيْبٍ ... غَدَاةَ بَلَابِلِ الْأَمْرِ الْكَبِيرِ

Büyük işin sıkıntı ve kargaşasının olduğu sabah vakti... Kuleyb'e bir denk değildir.

3408. Metin

يَعْنِي أَنَّ الْقَتْلَى الَّذِينَ قَتَلَهُمْ مِنْ بَكْرِ بْنِ وَائِلٍ بِأَخِيهِ كُلَيْبٍ الَّذِي قَتَلَهُ جَسَّاسُ بْنُ مُرَّةَ الْبَكْرِيِّ لَا يُكَافِئُونَهُ، وَلَا يُعَادِلُونَهُ فِي الشَّرَفِ.

Yani; Cessâs b. Mürre el-Bekrî'nin öldürdüğü kardeşi Kuleyb'e karşılık Bekr b. Vâil kabilesinden öldürdüğü kimseler, şerefte ona denk ve eşit değildir.

3409. Metin

وَمِنَ الثَّانِي قَوْلُهُ تَعَالَى: أَوْ عَدْلُ ذَلِكَ صِيَامًا [٥ \ ٩٥] ; لِأَنَّ الْمُرَادَ نَظِيرُ الْإِطْعَامِ مِنَ الصِّيَامِ، وَلَيْسَ مِنْ جِنْسِهِ، وَقَوْلُهُ: وَإِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ [٦ \ ٧٠] ، وَقَوْلُهُ: وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ [٢ \ ١٢٣] ، وَالْعَدْلُ: الْفِدَاءُ، لِأَنَّهُ كَأَنَّهُ قِيمَةٌ مُعَادَلَةٌ لِلْفِدَى تُؤْخَذُ بَدَلَهُ، قَوْلُهُ تَعَالَى: وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ الْآيَةَ [٦ \ ٣] ، فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ لِلْعُلَمَاءِ مِنَ التَّفْسِيرِ، وَكُلُّ وَاحِدٍ مِنْهَا لَهُ مِصْدَاقٌ فِي كِتَابِ اللَّهِ تَعَالَى:

İkincisine ise Yüce Allah'ın şu buyrukları örnektir: { أَوْ عَدْلُ ذَلِكَ صِيَامًا } “Yahut buna denk oruç tutmaktır” [Mâide, 5/95]; çünkü kastedilen, yedirmenin oruç cinsinden dengidir ve onunla aynı cinsten değildir; { وَإِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ } “Her türlü fidyeyi denk tutsa (verse)...” [En'âm, 6/70] ve { وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ } “Ondan hiçbir fidye kabul edilmez” [Bakara, 2/123]. 'Adl' (عَدْل) fidyedir; çünkü o, fidyeye denk sayılan ve onun yerine alınan bedel gibidir. Yüce Allah'ın: { وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ } “O, göklerde ve yerde Allah'tır; gizlinizi de açığınızı da bilir...” [En'âm, 6/3] ayeti hakkında ilim ehlinin tefsir bakımından üç görüşü vardır ve her birinin Yüce Allah'ın Kitabı'nda bir doğrulaması/delili bulunmaktadır:

3410. Metin

الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمَعْنَى وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ، أَيْ: وَهُوَ الْإِلَهُ الْمَعْبُودُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ; لِأَنَّهُ جَلَّ وَعَلَا هُوَ الْمَعْبُودُ وَحْدَهُ بِحَقٍّ فِي الْأَرْضِ وَالسَّمَاءِ، وَعَلَى هَذَا فَجُمْلَةُ يَعْلَمُ حَالٌ، أَوْ خَبَرٌ، وَهَذَا الْمَعْنَى يُبَيِّنُهُ وَيَشْهَدُ لَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ [٤٣ \ ٨٤] ، أَيْ: وَهُوَ الْمَعْبُودُ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ بِحَقٍّ، وَلَا عِبْرَةَ بِعِبَادَةِ الْكَافِرِينَ غَيْرَهُ ; لِأَنَّهَا وَبَالٌ عَلَيْهِمْ يَخْلُدُونَ بِهَا فِي النَّارِ الْخُلُودَ الْأَبَدِيَّ، وَمَعْبُودَاتُهُمْ لَيْسَتْ شُرَكَاءَ لِلَّهِ ﷾ عَنْ ذَلِكَ عُلُوًّا كَبِيرًا، إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ [٥٣ \ ٢٣] ، وَقَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ شُرَكَاءَ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ [١٠ \ ٦٦] .

Birincisi: Ayetin anlamı 'O, göklerde ve yerde [ibadet olunan] Allah'tır', yani; göklerde ve yerde hak ile ibadet olunan yegâne İlah'tır; çünkü O celle ve 'alâ, yerde ve gökte hakkıyla tek ibadet olunandır. Buna göre { يَعْلَمُ } “bilir” cümlesi hal veya haberdir. Bu anlamı açıklayan ve ona tanıklık eden buyruk Yüce Allah'ın şu ayetidir: { وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ } “Gökte ilah olan da yerde ilah olan da O'dur” [Zuhruf, 43/84], yani; gökte ve yerde hak ile ibadet olunandır. Kâfirlerin O'ndan başkasına ibadet etmelerinin hiçbir kıymeti yoktur; çünkü bu onlar için bir vebaldir, bu yüzden ateşte ebediyen kalacaklardır. Onların taptıkları varlıklar ise Allah'ın ortakları değildir —Allah bundan yücedir, pek büyüktür—: { إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ } “Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir” [Necm, 53/23]. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ شُرَكَاءَ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ } “Allah'tan başkasına tapanlar, ortak koştuklarına uymuyorlar; onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar” [Yûnus, 10/66].

3411. Metin

وَهَذَا الْقَوْلُ فِي الْآيَةِ أَظْهَرُ الْأَقْوَالِ، وَاخْتَارَهُ الْقُرْطُبِيُّ.

Ayet hakkındaki görüşlerin en zahir (kuvvetli) olanı budur ve Kurtubî de bunu tercih etmiştir.

3412. Metin

الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ قَوْلَهُ: فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ [٦ \ ٣] ، يَتَعَلَّقُ بِقَوْلِهِ: يَعْلَمُ سِرَّكُمْ، أَيْ: وَهُوَ اللَّهُ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ ; وَيُبَيِّنُ هَذَا الْقَوْلَ وَيَشْهَدُ لَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْآيَةَ [٢٥ \ ٦] .

İkinci görüş: { فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ } “göklerde ve yerde” [En'âm, 6/3] ifadesinin { يَعْلَمُ سِرَّكُمْ } “gizlinizi bilir” ifadesine mütallak olmasıdır. Yani; 'O Allah, göklerdeki ve yerdeki gizlinizi bilir' demektir. Bu görüşü açıklayan ve ona tanıklık eden buyruk, Yüce Allah'ın şu ayetidir: { قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } “De ki: Onu göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir...” [Furkân, 25/6].

3413. Metin

قَالَ النَّحَّاسُ: وَهَذَا الْقَوْلُ مِنْ أَحْسَنِ مَا قِيلَ فِي الْآيَةِ، نَقَلَهُ عَنْهُ الْقُرْطُبِيُّ.

en-Nehhâs şöyle demiştir: 'Bu görüş, ayet hakkında söylenenlerin en güzellerindendir.' Bunu ondan Kurtubî aktarmıştır.

3414. Metin

الْوَجْهُ الثَّالِثُ: وَهُوَ اخْتِيَارُ ابْنِ جَرِيرٍ، أَنَّ الْوَقْفَ تَامٌّ عَلَى قَوْلِهِ فِي: السَّمَاوَاتِ، وَقَوْلُهُ: وَفِي الْأَرْضِ يَتَعَلَّقُ بِمَا بَعْدَهُ، أَيْ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ فِي الْأَرْضِ، وَمَعْنَى هَذَا الْقَوْلِ: أَنَّهُ جَلَّ وَعَلَا مُسْتَوٍ عَلَى عَرْشِهِ فَوْقَ جَمِيعِ خَلْقِهِ، مَعَ أَنَّهُ يَعْلَمُ سِرَّ أَهْلِ الْأَرْضِ وَجَهْرَهُمْ، لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ مِنْ ذَلِكَ.

Üçüncü görüş: İbn Cerîr'in tercihi olup, { فِي السَّمَاوَاتِ } “göklerde” ifadesinde tam vakıf yapılması, { وَفِي الْأَرْضِ } “ve yerde” ifadesinin ise sonrasına bağlanmasıdır. Yani; 'yerde gizlinizi ve açığınızı bilir' demektir. Bu görüşün anlamı şudur: O celle ve 'alâ, bütün mahlukatının üzerinde Arş'ına istiva etmiştir; bununla beraber yer ehlinin gizlisini de açığını da bilir, bunlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz.

3415. Metin

وَيُبَيِّنُ هَذَا الْقَوْلَ، وَيَشْهَدُ لَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا الْآيَةَ [٦٧ \ ١٦، ١٧] ، وَقَوْلُهُ: الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى [٢٠ \ ٥] ، مَعَ قَوْلِهِ: وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ [٥٧ \ ٤] ، وَقَوْلُهُ: فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ [٧ \ ٧] ، وَسَيَأْتِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَحْقِيقُ هَذَا الْمَقَامِ بِإِيضَاحٍ فِي سُورَةِ «الْأَعْرَافِ» ، وَاعْلَمْ أَنَّ مَا يَزْعُمُهُ الْجَهْمِيَّةُ مِنْ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى فِي كُلِّ مَكَانٍ، مُسْتَدِلِّينَ بِهَذِهِ الْآيَةِ عَلَى أَنَّهُ فِي الْأَرْضِ، ضَلَالٌ مُبِينٌ، وَجَهْلٌ بِاللَّهِ تَعَالَى ; لِأَنَّ جَمِيعَ الْأَمْكِنَةِ الْمَوْجُودَةِ أَحْقَرُ وَأَصْغَرُ مِنْ أَنْ يَحِلَّ فِي شَيْءٍ مِنْهَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، الَّذِي هُوَ أَعْظَمُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ، وَأَعْلَى مِنْ كُلِّ شَيْءٍ، مُحِيطٌ بِكُلِّ شَيْءٍ، وَلَا يُحِيطُ بِهِ شَيْءٌ، فَالسَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ فِي يَدِهِ - جَلَّ وَعَلَا - أَصْغَرُ مِنْ حَبَّةِ خَرْدَلٍ فِي يَدِ أَحَدِنَا، وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى، فَلَوْ كَانَتْ حَبَّةُ خَرْدَلٍ فِي يَدِ رَجُلٍ فَهَلْ يُمْكِنُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهُ حَالٌ فِيهَا، أَوْ فِي كُلِّ جُزْءٍ مِنْ أَجْزَائِهَا، لَا وَكَلَّا، هِيَ أَصْغَرُ وَأَحْقَرُ مِنْ ذَلِكَ، فَإِذَا عَلِمْتَ ذَلِكَ، فَاعْلَمْ أَنَّ رَبَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ، وَأَعْظَمُ مَنْ كُلِّ شَيْءٍ، مُحِيطٌ بِكُلِّ شَيْءٍ، وَلَا يُحِيطُ بِهِ شَيْءٌ، وَلَا يَكُونُ فَوْقَهُ شَيْءٌ: لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَلَا أَصْغَرُ مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ [٣٤ \ ٣] ، ﷾ عُلُوًّا كَبِيرًا لَا نُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ، هُوَ كَمَا أَثْنَى عَلَى نَفْسِهِ: يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا [٢٠ \ ١١٠] .

Bu görüşü açıklayan ve ona tanıklık eden buyruklar, Yüce Allah'ın şu ayetleridir: { أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا } “Gökte olanın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? Bir de bakarsınız ki o çalkalanıp duruyor. Yoksa gökte olanın üzerinize taş yağdıran [bir rüzgar] göndermesinden emin mi oldunuz?” [Mülk, 67/16-17], { الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى } “Rahmân Arş'a istiva etti” [Tâhâ, 20/5], { وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ } “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir” [Hadîd, 57/4] ve { فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ } “Elbette onlara [yaptıklarını] tam bir bilgiyle anlatacağız; biz gaip (habersiz) değildik” [A'râf, 7/7]. İnşallah bu meselenin tahkiki etraflıca A'râf Suresi'nde gelecektir. Bil ki Cehmiyye'nin, bu ayeti Allah'ın yerde olduğuna delil getirerek O'nun her yerde olduğunu iddia etmesi, apaçık bir sapıklık ve Yüce Allah hakkında bir cehalettir. Zira mevcut olan bütün mekanlar, her şeyden daha büyük, her şeyden daha yüce, her şeyi kuşatan ve kendisini hiçbir şeyin kuşatamadığı göklerin ve yerin Rabbi'nin bunlardan birine hulul etmesinden/yerleşmesinden çok daha hakir ve küçüktür. Gökler ve yer O'nun —celle ve 'alâ— elinde, birimizin elindeki bir hardal tanesinden daha küçüktür; en yüce misal Allah'a aittir. Bir adamın elinde bir hardal tanesi bulunsa, adamın onun içinde veya onun her bir parçasında yerleşmiş olduğu söylenebilir mi? Hayır, asla! O, bundan çok daha küçük ve hakirdir. Bunu bildiğinde bil ki göklerin ve yerin Rabbi her şeyden daha büyük, her şeyden daha azametlidir; her şeyi kuşatır, O'nu hiçbir şey kuşatamaz ve O'nun üstünde hiçbir şey olamaz: { لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَلَا أَصْغَرُ مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْبَرُ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ } “Göklerde ve yerde bir zerre miktarı dahi O'ndan gizli kalmaz; bundan daha küçüğü de daha büyüğü de apaçık bir kitaptadır” [Sebe', 34/3]. O pek yücedir, O'na övgüleri sayıp bitiremeyiz; O, kendisini övdüğü gibidir: { يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا } “O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir; onlar ise O'nu ilimle kuşatamazlar” [Tâhâ, 20/110].

3416. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ، ذَكَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ الْكُفَّارَ لَوْ نَزَّلَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مَكْتُوبًا فِي قِرْطَاسٍ، أَيْ صَحِيفَةٍ، إِجَابَةً لِمَا اقْتَرَحُوهُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى عَنْهُمْ: وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُهُ الْآيَةَ [١٧ \ ٩٣] ، فَعَايَنُوا ذَلِكَ الْكِتَابَ الْمُنَزَّلَ، وَلَمَسَتْهُ أَيْدِيهِمْ، لَعَانَدُوا، وَادَّعَوْا أَنَّ ذَلِكَ مِنْ أَجْلِ أَنَّهُ سَحَرَهُمْ، وَهَذَا الْعِنَادُ وَاللَّجَاجُ الْعَظِيمُ وَالْمُكَابِرَةُ الَّذِي هُوَ شَأْنُ الْكُفَّارِ بَيَّنَهُ تَعَالَى فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ كَقَوْلِهِ:

Yüce Allah'ın: { وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ } “Eğer sana kâğıtta yazılı bir kitap indirseydik de elleriyle ona dokunsalardı, inkâr edenler yine: 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derlerdi” buyruğunda Yüce Allah şunu zikretmiştir: Kâfirlerin ileri sürdüğü tekliflere karşılık olarak Allah onlara bir kâğıtta, yani sayfada yazılı bir kitap indirseydi —nitekim Yüce Allah onlardan haber vererek şöyle buyurmuştur: { وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُهُ } “...ve bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin göğe yükselmene de asla inanmayız...” [İsrâ, 17/93]— ve onlar indirilen bu kitabı bizzat görüp elleriyle dokunsalardı dahi yine inat ederler ve bunun kendilerini büyülemesinden kaynaklandığını iddia ederlerdi. Kâfirlerin şiarı olan bu büyük inat, dik kafalılık ve kibri Yüce Allah pek çok ayette açıklamıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur:

3417. Metin

وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ لَقَالُوا إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ [١٥ \ ١٤، ١٥] .

{ وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ لَقَالُوا إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ } “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de: 'Gözlerimiz perdelendi, belki de biz büyülenmiş bir topluluğuz' derlerdi” [Hicr, 15/14-15].

3418. Metin

وَقَوْلِهِ: وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ [٥٢ \ ٤٤] ، وَقَوْلِهِ: وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ [٦ \ ١١١] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ الْآيَةَ [١٠ \ ٩٦، ٩٧] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا تُغْنِي الْآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ [١٠ \ ١٠١] ، وَقَوْلِهِ: وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا [٧ \ ١٤٦] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ، وَذَكَرَ تَعَالَى نَحْوَ هَذَا الْعِنَادِ وَاللَّجَاجِ عَنْ فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ فِي قَوْلِهِ: وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِنْ آيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ [٧ \ ١٣٢] .

Yine şöyle buyurmuştur: { وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ } “Gökten düşen bir parça görseler: 'Üst üste yığılmış bulutlardır' derler” [Tûr, 52/44], { وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ } “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe yine inanacak değillerdi” [En'âm, 6/111], { إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ } “Şüphesiz haklarında Rabbinin sözü gerçekleşmiş olanlar, kendilerine her türlü mucize gelse bile inanmazlar...” [Yûnus, 10/96-97], { وَمَا تُغْنِي الْآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ } “İnanmayan bir topluluğa ayetler ve uyarıcılar fayda vermez” [Yûnus, 10/101], { وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا } “Bütün ayetleri görseler de onlara inanmazlar” [A'râf, 7/146] ve benzeri diğer ayetler. Yüce Allah Firavun ve kavminden nakille bu tür bir inat ve dik kafalılığı şu buyruğunda da zikretmiştir: { وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِنْ آيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ } “Ve dediler ki: Bizi büyülemek için her ne ayet getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz” [A'râf, 7/132].

3419. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَقَالُوا لَوْلَا أُنْزِلُ عَلَيْهِ مَلَكٌ، لَمْ يُبَيِّنْ هُنَا مَاذَا يُرِيدُونَ بِإِنْزَالِ الْمَلَكِ الْمُقْتَرَحِ، وَلَكِنَّهُ بَيِّنٌ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّهُمْ يُرِيدُونَ بِإِنْزَالِ الْمَلَكِ أَنْ يَكُونَ نَذِيرًا آخَرَ مَعَ النَّبِيِّ ﷺ وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ لَوْلَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا الْآيَةَ [٢٥ \ ٧] .

Yüce Allah'ın: { وَقَالُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ } “Dediler ki: 'Ona bir melek indirilseydi ya!'” buyruğunda, indirilmesini teklif ettikleri melek ile neyi kastettikleri burada açıklanmamıştır. Fakat melek indirilmesiyle kastedilenin, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte bir başka uyarıcı olması yönündeki istekleri olduğu başka bir yerde şu ayetle açıklanmıştır: { وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ لَوْلَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا } “Dediler ki: 'Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor? Ona bir melek indirilseydi de yanında bir uyarıcı olsaydı ya!'...” [Furkân, 25/7].

3420. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الْأَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ، يَعْنِي: أَنَّهُ لَوْ نَزَّلَ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَهُمْ عَلَى مَا هُمْ عَلَيْهِ مِنَ الْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي، لَجَاءَهُمْ مِنَ اللَّهِ الْعَذَابُ، مِنْ غَيْرِ إِمْهَالٍ وَلَا إِنْظَارٍ، لِأَنَّهُ حَكَمَ بِأَنَّ الْمَلَائِكَةَ لَا تَنْزِلُ عَلَيْهِمْ إِلَّا بِذَلِكَ، كَمَا بَيَّنَهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: مَا نُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ إِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا إِذًا مُنْظَرِينَ [١٥ \ ٨] ، وَقَوْلِهِ: يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ لَا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ الْآيَةَ [٢٥ \ ٢٢] .

Yüce Allah'ın: { وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الْأَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ } “Eğer bir melek indirseydik iş bitirilmiş olurdu, sonra kendilerine hiç mühlet de verilmezdi” buyruğunun anlamı şudur: Şayet onlar bulundukları bu küfür ve isyan üzere iken üzerlerine melek indirilmiş olsaydı, kendilerine hiçbir süre ve mühlet tanınmaksızın Allah'tan azap gelirdi. Çünkü Allah, meleklerin onlara ancak bu sebeple ineceğine hükmetmiştir. Nitekim Yüce Allah bunu şu buyruğuyla açıklamıştır: { مَا نُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ إِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا إِذًا مُنْظَرِينَ } “Biz melekleri ancak hak ile indiririz; o zaman da kendilerine mühlet verilmez” [Hicr, 15/8] ve { يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلَائِكَةَ لَا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ } “Melekleri görecekleri gün, o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur...” [Furkân, 25/22].

3421. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلًا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ، أَيْ: لَوْ بَعَثْنَا إِلَى الْبَشَرِ رَسُولًا مَلَكِيًّا، لَكَانَ عَلَى هَيْئَةِ الرَّجُلِ ; لِتُمْكِنَهُمْ مُخَاطَبَتُهُ، وَالِانْتِفَاعُ بِالْأَخْذِ عَنْهُ ; لِأَنَّهُمْ لَا يَسْتَطِيعُونَ النَّظَرَ إِلَى الْمَلَائِكَةِ مِنْ شِدَّةِ النُّورِ، وَلَوْ كَانَ كَذَلِكَ لَالْتَبَسَ عَلَيْهِمُ الْأَمْرُ كَمَا هُمْ يَلْبِسُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ فِي قَبُولِ رِسَالَةِ الرَّسُولِ الْبَشَرِيِّ.

Yüce Allah'ın: { وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلًا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ } “Eğer onu bir melek kılsaydık, elbette onu bir adam [suretinde] kılardık ve onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük” buyruğunun anlamı şudur: İnsanlara melekten bir elçi gönderseydik, kendisiyle muhatap olabilmeleri ve ondan [vahyi] alarak faydalanabilmeleri için o mutlaka bir insan suretinde olurdu; çünkü onlar aşırı nurundan dolayı meleklere bakmaya güç yetiremezlerdi. Şayet böyle olsaydı, tıpkı insan elçinin peygamberliğini kabul etme hususunda kendi kendilerine şüphe ve karışıklık çıkardıkları gibi, mesele yine kendilerine karmaşık gelirdi.

3422. Metin

وَهَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ الرَّسُولَ يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ مِنْ نَوْعِ الْمُرْسَلِ إِلَيْهِمْ، كَمَا أَشَارَ تَعَالَى إِلَى ذَلِكَ أَيْضًا بِقَوْلِهِ: قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْأَرْضِ مَلَائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَسُولًا [١٧ \ ٩٥] .

Bu yüce ayet, elçinin gönderildiği kimselerin türünden olması gerektiğine delalet eder. Nitekim Yüce Allah buna şu buyruğuyla da işaret etmiştir: { قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْأَرْضِ مَلَائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَسُولًا } “De ki: Eğer yeryüzünde [insanlar yerine] huzur içinde dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek bir elçi indirirdik” [İsrâ, 17/95].

3423. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ

Yüce Allah'ın buyruğu: { وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ } “Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edilmişti de onlarla eğlenenleri alay ettikleri şey kuşatıvermişti.”

3424. Metin

ذَكَرَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّ الْكُفَّارَ اسْتَهْزَءُوا بِرُسُلٍ قَبْلَ نَبِيِّنَا ﷺ وَأَنَّهُمْ حَاقَ بِهِمُ الْعَذَابُ بِسَبَبِ ذَلِكَ، وَلَمْ يُفَصِّلْ هُنَا كَيْفِيَّةَ اسْتِهْزَائِهِمْ، وَلَا كَيْفِيَّةَ الْعَذَابِ الَّذِي أُهْلِكُوا بِهِ، وَلَكِنَّهُ فَصَّلَ كَثِيرًا مِنْ ذَلِكَ مِنْ مَوَاضِعَ مُتَعَدِّدَةٍ، فِي ذِكْرِ نُوحٍ وَقَوْمِهِ، وَهُودٍ وَقَوْمِهِ، وَصَالِحٍ وَقَوْمِهِ، وَلُوطٍ وَقَوْمِهِ، وَشُعَيْبٍ وَقَوْمِهِ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ.

Yüce Allah bu ayet-i kerimede, kâfirlerin Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'den önceki peygamberlerle de alay ettiklerini ve bu sebeple azabın onları kuşattığını zikretmiş; ancak burada onların alaylarının nasıl olduğunu ve helak edildikleri azabın keyfiyetini tafsilatlandırmamıştır. Fakat bunun birçoğunu Nûh ve kavmi, Hûd ve kavmi, Sâlih ve kavmi, Lût ve kavmi, Şuayb ve kavmi ile diğerlerinin anlatıldığı muhtelif yerlerde tafsilatlandırmıştır.

3425. Metin

فَمِنَ اسْتِهْزَائِهِمْ بِنُوحٍ قَوْلُهُمْ لَهُ: «بَعْدَ أَنْ كُنْتَ نَبِيًّا صِرْتَ نَجَّارًا» ، وَقَدْ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْ نُوحٍ: إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ [١١ \ ٣٨] ، وَذَكَرَ مَا حَاقَ بِهِمْ بِقَوْلِهِ: فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ [٤٩ \ ١٤] ، وَأَمْثَالَهَا مِنَ الْآيَاتِ.

Nûh ile alay etmelerinden biri, ona: 'Peygamber olduktan sonra marangoz mu oldun?' demeleridir. Nitekim Yüce Allah Nûh'tan haber vererek: { إِنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ } “Eğer bizimle alay ediyorsanız, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz” [Hûd, 11/38] buyurmuş ve onları kuşatan şeyi de: { فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ } “Böylece onlar zulmederlerken tufan onları yakalayıverdi” [Ankebût, 29/14] ve benzeri ayetlerle zikretmiştir.

3426. Metin

وَمِنَ اسْتِهْزَائِهِمْ بِهُودٍ مَا ذَكَرَهُ اللَّهُ عَنْهُمْ مِنْ قَوْلِهِمْ: إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ [١١ \ ٥٤] ، وَقَوْلِهِ عَنْهُمْ أَيْضًا: قَالُوا يَاهُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ الْآيَةَ [١١ \ ٥٣] ، وَذَكَرَ مَا حَاقَ بِهِمْ مِنَ الْعَذَابِ فِي قَوْلِهِ: أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ الْآيَةَ [٥١ \ ٤١] ، وَأَمْثَالَهَا مِنَ الْآيَاتِ.

Hûd ile alay etmelerinden biri, Allah'ın onların şu sözlerinden naklettiğidir: { إِنْ نَقُولُ إِلَّا اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوءٍ } “Biz ancak 'İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış' deriz” [Hûd, 11/54] ve yine onlar hakkında: { قَالُوا يَاهُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ } “Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir delil getirmedin ve biz senin sözünle ilahlarımızı terk edecek değiliz...” [Hûd, 11/53] buyurmuştur. Onları kuşatan azabı ise şu ayette zikretmiştir: { أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ } “Üzerlerine o kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik...” [Zâriyât, 51/41] ve benzeri ayetler.

3427. Metin

وَمِنَ اسْتِهْزَائِهِمْ بِصَالِحٍ قَوْلُهُمْ فِيمَا ذَكَرَ اللَّهُ عَنْهُمْ: يَاصَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ [٧ \ ٧٧] ، وَقَوْلُهُمْ: يَاصَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا الْآيَةَ [١١ \ ٦٢] ، وَذَكَرَ مَا حَاقَ بِهِمْ بِقَوْلِهِ: وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ [١١ \ ٩٤] ، وَنَحْوِهَا مِنَ الْآيَاتِ.

Sâlih ile alay etmelerinden biri, Allah'ın onlardan naklettiği şu sözleridir: { يَاصَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ } “Ey Sâlih! Eğer gönderilmiş elçilerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir” [A'râf, 7/77] ve: { يَاصَالِحُ قَدْ كُنْتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا } “Ey Sâlih! Bundan önce sen aramızda ümit beslenen biriydin...” [Hûd, 11/62]. Onları kuşatan azabı ise şu buyruğuyla zikretmiştir: { وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ } “O zulmedenleri o korkunç ses yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar” [Hûd, 11/94] ve benzeri ayetler.

3428. Metin

وَمِنَ اسْتِهْزَائِهِمْ بِلُوطٍ قَوْلُهُمْ فِيمَا حَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ: فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ الْآيَةَ [٢٧ \ ٥٦] ، وَقَوْلُهُمْ لَهُ أَيْضًا: لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَالُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ [٢٦ \ ١٦٧] ، وَذَكَرَ مَا حَاقَ بِهِمْ بِقَوْلِهِ: فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ [١٥ \ ٧٤] ، وَنَحْوِهَا مِنَ الْآيَاتِ.

Lût ile alay etmelerinden biri, Allah'ın onlardan naklettiği şu sözleridir: { فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ } “Kavminin cevabı sadece: 'Lût ailesini şehrinizden çıkarın' demekten ibaret oldu...” [Neml, 27/56] ve yine ona şöyle demeleridir: { لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَالُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ } “Dediler ki: Ey Lût! Eğer vazgeçmezsen, mutlaka sürülenlerden olacaksın!” [Şuarâ, 26/167]. Onları kuşatan azabı ise şöyle zikretmiştir: { فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ } “Böylece oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık” [Hicr, 15/74] ve benzeri ayetler.

3429. Metin

وَمِنَ اسْتِهْزَائِهِمْ بِشُعَيْبٍ قَوْلُهُمْ فِيمَا حَكَى اللَّهُ عَنْهُمْ: قَالُوا يَاشُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ [١١ \ ٩١] ، وَذَكَرَ مَا حَاقَ بِهِمْ بِقَوْلِهِ: فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ [٢٦ \ ١٨٩] وَنَحْوِهَا مِنَ الْآيَاتِ.

Şuayb ile alay etmelerinden biri, Allah'ın onlardan naklettiği şu sözleridir: { قَالُوا يَاشُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنْتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ } “Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve doğrusu biz seni aramızda zayıf görüyoruz. Eğer kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlardık; senin bize karşı hiçbir üstünlüğün yoktur” [Hûd, 11/91]. Onları kuşatan azabı ise şu buyruğuyla zikretmiştir: { فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ } “Bunun üzerine onları o gölge gününün azabı yakaladı; gerçekten o, büyük bir günün azabıydı” [Şuarâ, 26/189] ve benzeri ayetler.

3430. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ، يَعْنِي: أَنَّهُ تَعَالَى هُوَ الَّذِي يَرْزُقُ الْخَلَائِقَ، وَهُوَ الْغَنِيُّ الْمُطْلَقُ فَلَيْسَ بِمُحْتَاجٍ إِلَى رِزْقٍ، وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى هَذَا بِقَوْلِهِ:

Yüce Allah'ın: { وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ } “O yedirir ama Kendisi yedirilmez (beslenmez)” buyruğunun anlamı şudur: Yaratıkları rızıklandıran Yüce Allah'tır; O mutlak zengindir ve rızka muhtaç değildir. Nitekim Yüce Allah bunu şu buyruğuyla açıklamıştır:

3431. Metin

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ [٥١ \ ٥٦، ٥٧، ٥٨] ، وَقِرَاءَةُ الْجُمْهُورِ عَلَى أَنَّ الْفِعْلَيْنِ مِنَ الْإِطْعَامِ، وَالْأَوَّلُ مَبْنِيٌّ لِلْفَاعِلِ، وَالثَّانِي مَبْنِيٌّ لِلْمَفْعُولِ، كَمَا بَيَّنَّاهُ، وَأَوْضَحَتْهُ الْآيَةُ الْأُخْرَى، وَقَرَأَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، وَمُجَاهِدٌ، وَالْأَعْمَشُ الْفِعْلَ الْأَوَّلَ كَقِرَاءَةِ الْجُمْهُورِ، وَالثَّانِي بِفَتْحِ الْيَاءِ وَالْعَيْنِ، مُضَارِعُ طَعِمَ الثُّلَاثِيِّ بِكَسْرِ الْعَيْنِ فِي الْمَاضِي، أَيْ أَنَّهُ يَرْزُقُ عِبَادَهُ وَيُطْعِمُهُمْ، وَهُوَ جَلَّ وَعَلَا لَا يَأْكُلُ ; لِأَنَّهُ لَا يَحْتَاجُ إِلَى مَا يَحْتَاجُ إِلَيْهِ الْمَخْلُوقُ مِنَ الْغَدَاءِ ; لِأَنَّهُ جَلَّ وَعَلَا الْغَنِيُّ لِذَاتِهِ، الْغَنِيُّ الْمُطْلَقُ، ﷾ عُلُوًّا كَبِيرًا، يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ [٣٥ \ ١٥] .

{ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ } “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum ve beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz Allah, rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olandır” [Zâriyât, 51/56-58]. Cumhûrun kıraatine göre iki fiil de if'âl babından (it'âm) gelmektedir; birincisi etken (mâlûm), ikincisi ise açıkladığımız ve diğer ayetin de beyan ettiği üzere edilgen (mechûl) olarak okunmuştur. Saîd b. Cübeyr, Mücâhid ve A'meş ise birinci fiili cumhûrun kıraati gibi, ikinci fiili ise 'yâ' ve 'ayn' harflerinin fethasıyla, mazi hali 'ayn'ın kesresi ile olan sülâsî fiilin muzarisi olarak { يَطْعَمُ } şeklinde okumuşlardır. Yani O, kullarını rızıklandırır ve yedirir; O celle ve 'alâ ise yemez; zira O, yaratılmışların gıdaya olan ihtiyacından münezzehtir. Çünkü O celle ve 'alâ zâtı gereği zengindir, mutlak ganîdir, O pek yücedir: { يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ } “Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız; Allah ise zengin olandır, övgüye layık olandır” [Fâtır, 35/15].

3432. Metin

وَالْقِرَاءَةُ الَّتِي ذَكَرْنَا عَنْ سَعِيدٍ، وَمُجَاهِدٍ، وَالْأَعْمَشِ مُوَافِقَةٌ لِأَحَدِ الْأَقْوَالِ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: اللَّهُ الصَّمَدُ [١١٢ \ ٢] ، قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: الصَّمَدُ السَّيِّدُ، الَّذِي يُلْجَأُ إِلَيْهِ عِنْدَ الشَّدَائِدِ وَالْحَوَائِجِ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ السَّيِّدُ الَّذِي تَكَامَلَ سُؤْدُدُهُ، وَشَرَفُهُ، وَعَظَمَتُهُ، وَعِلْمُهُ، وَحِكْمَتُهُ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: الصَّمَدُ هُوَ الَّذِي لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ ; وَعَلَيْهِ، فَمَا بَعْدَهُ تَفْسِيرٌ لَهُ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: هُوَ الْبَاقِي بَعْدَ فَنَاءِ خَلْقِهِ، وَقَالَ بَعْضُهُمْ: الصَّمَدُ هُوَ الَّذِي لَا جَوْفَ لَهُ، وَلَا يَأْكُلُ الطَّعَامَ، وَهُوَ مَحِلُّ الشَّاهِدِ، وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ ابْنُ مَسْعُودٍ، وَابْنُ عَبَّاسٍ، وَسَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، وَمُجَاهِدٌ، وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ بُرَيْدَةَ، وَعِكْرِمَةُ، وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ، وَعَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ، وَعَطِيَّةُ الْعَوْفِيُّ، وَالضَّحَّاكُ، وَالسُّدِّيُّ، كَمَا نَقَلَهُ عَنْهُمُ ابْنُ كَثِيرٍ، وَابْنُ جَرِيرٍ وَغَيْرُهُمَا.

Saîd, Mücâhid ve A'meş'ten naklettiğimiz bu kıraat, Yüce Allah'ın: { اللَّهُ الصَّمَدُ } “Allah Samed'dir” [İhlâs, 112/2] ayetinin tefsirindeki görüşlerden birine uygundur. Bazı ilim ehli şöyle demiştir: 'es-Samed (الصَّمَدُ); sıkıntılarda ve ihtiyaç anlarında kendisine sığınılan efendidir.' Bazıları: 'O; efendiliği, şerefi, azameti, ilmi ve hikmeti kemale ermiş olan zattır' demiştir. Bazıları: 'Samed; doğurmayan, doğrulmayan ve hiçbir dengi olmayandır' demiştir ki buna göre ayetin devamı bu kelimenin tefsiridir. Bazıları: 'O, yaratıkları yok olduktan sonra baki kalandır' demiştir. Bazıları ise: 'Samed; içi boş (kovuk) olmayan ve yemek yemeyendir' demiştir ki delil teşkil eden yer de burasıdır. Bu görüşü savunanlar arasında İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Saîd b. el-Müseyyeb, Mücâhid, Abdullah b. Büreyde, İkrime, Saîd b. Cübeyr, Atâ b. Ebî Rabâh, Atıyye el-Avfî, Dahhâk ve es-Süddî yer almaktadır; nitekim bunu onlardan İbn Kesîr, İbn Cerîr ve başkaları rivayet etmiştir.

3433. Metin

قَالَ مُقَيِّدُهُ - عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: مِنَ الْمَعْرُوفِ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ إِطْلَاقُ الصَّمَدِ عَلَى السَّيِّدِ الْعَظِيمِ، وَعَلَى الشَّيْءِ الْمُصْمَتِ الَّذِي لَا جَوْفَ لَهُ، فَمِنَ الْأَوَّلِ قَوْلُ الزِّبْرِقَانِ: [الْبَسِيطُ]

Müellif —Allah onu affetsin— dedi ki: Arapların kelamında es-Samed (الصَّمَد) kelimesinin hem yüce efendi için hem de içi boş olmayan som nesne için kullanıldığı bilinmektedir. Birinci kullanıma Zibrikan'ın şu beyti örnektir: [Basît]

3434. Metin

سِيرُوا جَمِيعًا بِنِصْفِ اللَّيْلِ وَاعْتَمِدُوا ... وَلَا رَهِينَةَ إِلَّا سَيِّدٌ صَمَدُ

Gecenin yarısında hep birlikte yürüyün ve güvenin... Sığınılacak samed bir efendiden başka rehin yoktur.

3435. Metin

وَقَوْلُ الْآخَرِ: [الْبَسِيطُ]

Bir diğer şairin şu sözü de böyledir: [Basît]

3436. Metin

عَلَوْتُهُ بِحُسَامٍ ثُمَّ قُلْتُ لَهُ ... خُذْهَا حُذَيْفُ فَأَنْتَ السَّيِّدُ الصَّمَدُ

Keskin kılıcımla ona üstün geldim, sonra dedim ki ona... Al bunu ey Huzeyfe, zira sen samed bir efendisin.

3437. Metin

وَقَوْلُ الْآخَرِ: [الطَّوِيلُ]

Yine bir başkasının şu sözü: [Tavîl]

3438. Metin

أَلَا بَكَّرَ النَّاعِي بِخَيْرِ بَنِي أَسَدِ ... بِعَمْرِو بْنِ مَسْعُودٍ وَبِالسَّيِّدِ الصَّمَدِ

Ölüm habercisi Benî Esed'in en hayırlısının ölümünü sabah erkenden duyurdu... Amr b. Mes'ûd'un ve samed efendinin ölümünü.

3439. Metin

وَمِنَ الثَّانِي قَوْلُ الشَّاعِرِ: [الطَّوِيلُ]

İkinci manaya ise şairin şu beyti örnektir: [Tavîl]

3440. Metin

شِهَابُ حُرُوبٍ لَا تَزَالُ جِيَادُهُ ... عَوَابِسَ يَعْلِكْنَ الشَّكِيمَ الْمُصَمَّدَا

Savaşların parlak bir yıldızıdır ki küheylanları durmaksızın... Yüzleri asık halde o masif/dolu gemi çiğnerler.

3441. Metin

فَإِذَا عَلِمْتَ ذَلِكَ، فَاللَّهُ تَعَالَى هُوَ السَّيِّدُ الَّذِي هُوَ وَحْدَهُ الْمَلْجَأُ عِنْدَ الشَّدَائِدِ وَالْحَاجَاتِ، وَهُوَ الَّذِي تَنَزَّهَ وَتَقَدَّسَ وَتَعَالَى عَنْ صِفَاتِ الْمَخْلُوقِينَ، كَأَكْلِ الطَّعَامِ وَنَحْوِهِ، ﷾ عَنْ ذَلِكَ عُلُوًّا كَبِيرًا.

Bunu bildiğinde [anlaşılır ki]; Yüce Allah, şiddet ve ihtiyaç anlarında kendisine sığınılan tek Efendi'dir ve O, yemek yemek ve benzeri yaratılmışların sıfatlarından münezzeh, mukaddes ve pek yücedir; Allah bunlardan son derece yücedir.

3442. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ الْآيَةَ، يَعْنِي أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ الَّتِي أُرْسِلْتُ إِلَيْهَا، وَلَيْسَ الْمُرَادُ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ مِنْ جَمِيعِ النَّاسِ، كَمَا بَيَّنَهُ تَعَالَى بِآيَاتٍ كَثِيرَةٍ تَدُلُّ عَلَى وُجُودِ الْمُسْلِمِينَ قَبْلَ وُجُودِهِ ﷺ وَوُجُودِ أُمَّتِهِ، كَقَوْلِهِ عَنْ إِبْرَاهِيمَ: إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ [٢ \ ١٣١] ، وَقَوْلِهِ عَنْ يُوسُفَ: تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ [١٢ \ ١٠١] ، وَقَوْلِهِ: يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُوا [٥ \ ٤٤] ، وَقَوْلِهِ عَنْ لُوطٍ وَأَهْلِهِ: فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ [٥١ \ ٣٦] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

Yüce Allah'ın: { قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ } “De ki: Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi...” buyruğu, yani; 'kendilerine gönderildiğim bu ümmetten teslim olanların ilki olmam' demektir. Yoksa bütün insanların ilki olması kastedilmemiştir. Nitekim Yüce Allah, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ve onun ümmetinin varlığından önce Müslümanların var olduğunu gösteren birçok ayetle bunu açıklamıştır. İbrâhim'den haber veren şu ayet böyledir: { إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ } “Rabbi ona 'Teslim ol' dediğinde 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum' demişti” [Bakara, 2/131]. Yûsuf'tan nakille: { تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ } “Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlere kat” [Yûsuf, 12/101], { يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُوا } “...teslim olmuş peygamberler onunla hükmederlerdi” [Mâide, 5/44] ve Lût ile ailesi hakkında: { فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ } “Fakat orada Müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulamadık” [Zâriyât, 51/36] ayetleri ve diğer benzeri ayetler bu kabildendir.

3443. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، أَشَارَ تَعَالَى بِقَوْلِهِ هُنَا: فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ [٦ \ ١٧] ، بَعْدَ قَوْلِهِ: وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ، إِلَى أَنَّ فَضْلَهُ وَعَطَاءَهُ الْجَزِيلَ لَا يَقْدِرُ أَحَدٌ عَلَى رَدِّهِ، عَمَّنْ أَرَادَهُ لَهُ تَعَالَى، كَمَا صَرَّحَ بِذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ الْآيَةَ [١٠ \ ١٠٧] .

Yüce Allah'ın: { وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, şüphesiz O her şeye kadirdir” buyruğunda Yüce Allah; { وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ } “Eğer sana bir hayır dokundurursa” ifadesinden sonra { فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ } “O her şeye kadirdir” [En'âm, 6/17] buyurarak, O'nun dilediği kulu hakkındaki bol lütfunu ve ihsanını hiç kimsenin geri çevirmeye güç yetiremeyeceğine işaret etmiştir. Nitekim bunu şu buyruğunda açıkça belirtmiştir: { وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ } “Eğer senin için bir hayır dilerse, O'nun lütfunu geri çevirecek kimse yoktur; onu kullarından dilediğine eriştirir...” [Yûnus, 10/107].

3444. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لِأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ، صَرَّحَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ بِأَنَّهُ ﷺ مُنْذِرٌ لِكُلِّ مَنْ بَلَغَهُ هَذَا الْقُرْآنُ الْعَظِيمُ كَائِنًا مَنْ كَانَ، وَيُفْهَمُ مِنَ الْآيَةِ أَنَّ الْإِنْذَارَ بِهِ عَامٌّ لِكُلِّ مَنْ بَلَغَهُ، وَأَنَّ كُلَّ مَنْ بَلَغَهُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِهِ فَهُوَ فِي النَّارِ، وَهُوَ كَذَلِكَ.

Yüce Allah'ın: { وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لِأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ } “Bu Kur'an bana, onunla sizi ve [kendisine] ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolundu” buyruğunda, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in, kim olursa olsun bu yüce Kur'an'ın ulaştığı herkes için bir uyarıcı olduğu açıkça ifade edilmiştir. Ayetten anlaşılan şudur ki; Kur'an ile yapılan uyarı kendisine ulaştığı herkes için geneldir ve kime ulaşıp da ona inanmazsa o kimse cehennemliktir; nitekim durum böyledir.

3445. Metin

أَمَّا عُمُومُ إِنْذَارِهِ لِكُلِّ مَنْ بَلَغَهُ، فَقَدْ دَلَّتْ عَلَيْهِ آيَاتٌ أُخَرُ أَيْضًا كَقَوْلِهِ: قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا [٧ \ ١٥٨] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ [٣٤ \ ٢٨] ، وَقَوْلِهِ: تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا [٢٥ \ ١] .

Onun uyarısının kendisine ulaştığı herkes için genel olduğuna diğer ayetler de delalet etmektedir; Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi: { قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا } “De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, sizin hepinize [gönderilen] Allah'ın elçisiyim” [A'râf, 7/158], { وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ } “Biz seni ancak bütün insanlara gönderdik” [Sebe', 34/28] ve { تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا } “Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren [Allah] pek yücedir” [Furkân, 25/1].

3446. Metin

وَأَمَّا دُخُولُ مَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهِ النَّارَ، فَقَدْ صَرَّحَ بِهِ تَعَالَى فِي قَوْلِهِ: وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ [١١ \ ١٧] .

Ona inanmayan kimsenin ateşe gireceğine gelince; Yüce Allah bunu şu buyruğunda açıkça beyan etmiştir: { وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الْأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ } “Hiziplerden kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir” [Hûd, 11/17].

3447. Metin

وَأَمَّا مِنْ لَمْ تَبْلُغْهُ دَعْوَةُ الرَّسُولِ ﷺ فَلَهُ حُكْمُ أَهْلِ الْفَتْرَةِ الَّذِينَ لَمْ يَأْتِهِمْ رَسُولٌ، وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in daveti kendisine ulaşmayan kimseye gelince; o, kendilerine elçi gelmemiş olan fetret ehlinin hükmüne tabidir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.

3448. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ، هَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ اللَّهَ - جَلَّ وَعَلَا - الَّذِي أَحَاطَ عِلْمُهُ بِكُلِّ مَوْجُودٍ وَمَعْدُومٍ، يَعْلَمُ الْمَعْدُومَ الَّذِي سَبَقَ فِي الْأَزَلِ أَنَّهُ لَا يَكُونُ لَوْ وُجِدَ كَيْفَ يَكُونُ ; لِأَنَّهُ يَعْلَمُ أَنَّ رَدَّ الْكُفَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلَى الدُّنْيَا مَرَّةً أُخْرَى لَا يَكُونُ، وَيَعْلَمُ هَذَا الرَّدَّ الَّذِي لَا يَكُونُ لَوْ وَقَعَ كَيْفَ يَكُونُ، كَمَا صَرَّحَ بِهِ بِقَوْلِهِ: وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ [٦ \ ٢٨] ، وَهَذَا الْمَعْنَى جَاءَ مُصَرَّحًا بِهِ فِي آيَاتٍ أُخَرَ.

Yüce Allah'ın: { وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ } “Şayet geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi; muhakkak ki onlar yalancıdırlar” buyruğu; ilmi her var olanı ve yok olanı kuşatan Yüce Allah'ın -celle ve alâ-, ezelde meydana gelmeyeceği sabit olan yokun, şayet var olsaydı nasıl olacağını bildiğine delalet eder. Zira O, kâfirlerin kıyamet gününde dünyaya tekrar geri döndürülmelerinin gerçekleşmeyeceğini bilir ve vuku bulmayacak olan bu geri dönüşün, şayet gerçekleşseydi nasıl olacağını da bilir; nitekim bunu: { وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ } “Şayet geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi; muhakkak ki onlar yalancıdırlar” [En'âm, 6/28] buyruğuyla açıkça ifade etmiştir. Bu mana başka ayetlerde de açıkça bildirilmiştir.

3449. Metin

فَمِنْ ذَلِكَ أَنَّهُ تَعَالَى سَبَقَ فِي عِلْمِهِ أَنَّ الْمُنَافِقِينَ الَّذِينَ تَخَلَّفُوا عَنْ غَزْوَةِ تَبُوكَ، لَا يَخْرُجُونَ إِلَيْهَا مَعَهُ ﷺ وَاللَّهُ ثَبَّطَهُمْ عَنْهَا لِحِكْمَةٍ، كَمَا صَرَّحَ بِهِ فِي قَوْلِهِ: وَلَكِنْ كَرِهَ اللَّهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ الْآيَةَ [٩ \ ٤٦] ، وَهُوَ يَعْلَمُ هَذَا الْخُرُوجَ الَّذِي لَا يَكُونُ لَوْ وَقَعَ كَيْفَ يَكُونُ، كَمَا صَرَّحَ بِهِ تَعَالَى فِي قَوْلِهِ: لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَا زَادُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا الْآيَةَ [٩ \ ٤٧] ، وَمِنَ الْآيَاتِ الدَّالَّةِ عَلَى الْمَعْنَى الْمَذْكُورِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ [٢٣ \ ٧٥] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

Bu kabilden olmak üzere; Tebük Gazvesi'nden geri kalan münafıkların, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte oraya sefere çıkmayacakları Yüce Allah'ın ezelî ilminde sabitti ve Allah bir hikmete binaen onları bundan alıkoymuştu; nitekim bunu şu buyruğunda açıkça belirtmiştir: { وَلَكِنْ كَرِهَ اللَّهُ انْبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ } “Fakat Allah onların sefere çıkmalarını istemedi de onları alıkoydu...” [Tevbe, 9/46]. O, gerçekleşmeyecek olan bu sefere çıkışın, şayet gerçekleşseydi nasıl olacağını da bilir; nitekim Yüce Allah bunu şu buyruğunda açıkça beyan etmiştir: { لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَا زَادُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا } “Eğer aranızda [sefere] çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir şey artırmazlardı...” [Tevbe, 9/47]. Zikredilen bu manaya delalet eden ayetlerden biri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ } “Eğer onlara merhamet edip başlarındaki sıkıntıyı giderseydik, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlardı” [Mü'minûn, 23/75] ve benzeri diğer ayetlerdir.

3450. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ الْآيَةَ، صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: بِأَنَّهُ يَعْلَمُ أَنَّ رَسُولَهُ ﷺ يَحْزُنُهُ مَا يَقُولُهُ الْكُفَّارُ مِنْ تَكْذِيبِهِ ﷺ وَقَدْ نَهَاهُ تَعَالَى عَنْ هَذَا الْحُزْنِ الْمُفْرِطِ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ، كَقَوْلِهِ: فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ الْآيَةَ [٣٥ \ ٨] ، وَقَوْلِهِ: فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ [٥ \ ٦٨] ، وَقَوْلِهِ: فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا [١٨ \ ٦] ، وَقَوْلِهِ: لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ [٢٦ \ ٣] ، وَالْبَاخِعُ: هُوَ الْمُهْلِكُ نَفْسَهُ، وَمِنْهُ قَوْلُ غَيْلَانَ بْنِ عُقْبَةَ: [الطَّوِيلُ]

Yüce Allah'ın: { قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ } “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz...” buyruğunda, Yüce Allah kâfirlerin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanlamaya dair söyledikleri şeylerin onu üzdüğünü bildiğini açıkça belirtmiştir. Yüce Allah başka yerlerde onu bu aşırı üzüntüden nehyetmiştir; şu buyruklarında olduğu gibi: { فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ } “O halde onlara üzülerek kendini tüketme...” [Fâtır, 35/8], { فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ } “Kâfirler topluluğu için tasalanma!” [Mâide, 5/68], { فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا } “Demek onlar bu söze [Kur'an'a] inanmazlarsa, arkalarından üzülerek neredeyse kendini helak edeceksin!” [Kehf, 18/6] ve { لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ } “Onlar inanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!” [Şuarâ, 26/3]. Bahı' (الْبَاخِعُ), kendini helak eden demektir. Gaylân b. Ukbe'nin şu sözü de bu anlamdadır: [Tavîl]

3451. Metin

أَلَا أَيُّهَذَا الْبَاخِعُ الْوَجْدُ نَفْسَهُ ... لِشَيْءٍ نَحَتْهُ عَنْ يَدَيْهِ الْمَقَادِرُ

"Hey, kaderin elinden alıp uzaklaştırdığı bir şey için Derin bir aşk ve kederle kendini helak eden kişi!"

3452. Metin

وَقَوْلُهُ: لَعَلَّكَ بَاخِعٌ، فِي الْآيَتَيْنِ يُرَادُ بِهِ النَّهْيُ عَنْ ذَلِكَ، وَنَظِيرُهُ: فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ [١١ \ ١٢] ، أَيْ لَا تُهْلِكْ نَفْسَكَ حَزَنًا عَلَيْهِمْ فِي الْأَوَّلِ، وَلَا تَتْرُكْ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ فِي الثَّانِي.

Her iki ayetteki { لَعَلَّكَ بَاخِعٌ } “Neredeyse kendini helak edeceksin” ifadesiyle bundan menedilmek kastedilmiştir. Bunun benzeri: { فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ } “Belki de sen sana vahyolunanın bir kısmını terk edecek [misin?]” [Hûd, 11/12] buyruğudur. Yani birincisinde: "Onlara üzülerek kendini helak etme!", ikincisinde ise: "Sana vahyolunanın bir kısmını terk etme!" demektir.

3453. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ الْآيَةَ.

Yüce Allah'ın: { وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ } “Ölüleri ise Allah diriltir...” buyruğu.

3454. Metin

قَالَ جُمْهُورُ عُلَمَاءِ التَّفْسِيرِ: الْمُرَادُ بِالْمَوْتَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ: الْكُفَّارُ، وَتَدُلُّ لِذَلِكَ آيَاتٌ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ الْآيَةَ [٦ \ ١٢٢] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاءُ وَلَا الْأَمْوَاتُ [٣٥ \ ٢٢] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ [٣٥ \ ٢٢] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

Tefsir âlimlerinin cumhuru şöyle demiştir: Bu ayette "ölüler" ile kastedilen kâfirlerdir. Allah'ın Kitabı'ndan ayetler de buna delalet etmektedir; Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi: { أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ } “Ölü iken dirilttiğimiz... kimse mi?” [En'âm, 6/122], { وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاءُ وَلَا الْأَمْوَاتُ } “Dirilerle ölüler de bir olmaz” [Fâtır, 35/22] ve { وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ } “Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin” [Fâtır, 35/22] ve benzeri diğer ayetler.

3455. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ إِنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى أَنَّ يُنَزِّلَ آيَةً وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ، ذَكَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّهُ قَادِرٌ عَلَى تَنْزِيلِ الْآيَةِ الَّتِي اقْتَرَحَهَا الْكُفَّارُ عَلَى رَسُولِهِ، وَأَشَارَ لِحِكْمَةِ عَدَمِ إِنْزَالِهَا بِقَوْلِهِ: وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ [٦ \ ٣٧] ، وَبَيَّنَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ حِكْمَةَ عَدَمِ إِنْزَالِهَا: أَنَّهَا لَوْ أُنْزِلَتْ وَلَمْ يُؤْمِنُوا بِهَا لَنَزَلَ بِهِمُ الْعَذَابُ الْعَاجِلُ، كَمَا وَقَعَ بِقَوْمِ صَالِحٍ لَمَّا اقْتَرَحُوا عَلَيْهِ إِخْرَاجَ نَاقَةٍ عُشَرَاءَ، وَبْرَاءَ، جَوْفَاءَ، مِنْ صَخْرَةٍ صَمَّاءَ، فَأَخْرَجَهَا اللَّهُ لَهُمْ مِنْهَا بِقُدْرَتِهِ وَمَشِيئَتِهِ، فَعَقَرُوهَا وَقَالُوا يَاصَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا [٧ \ ٧٧] ، فَأَهْلَكَهُمُ اللَّهُ دُفْعَةً وَاحِدَةً بِعَذَابِ اسْتِئْصَالٍ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: وَمَا مَنَعَنَا أَنْ نُرْسِلَ بِالْآيَاتِ إِلَّا أَنْ كَذَّبَ بِهَا الْأَوَّلُونَ وَآتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَا وَمَا نُرْسِلُ بِالْآيَاتِ إِلَّا تَخْوِيفًا [١٧ \ ٥٩] ، وَبَيَّنَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ أَنَّهُ لَا دَاعِيَ إِلَى مَا اقْتَرَحُوا مِنَ الْآيَاتِ ; لِأَنَّهُ أَنْزَلَ عَلَيْهِمْ آيَةً أَعْظَمَ مِنْ جَمِيعِ الْآيَاتِ الَّتِي اقْتَرَحُوهَا وَغَيْرِهَا، وَتِلْكَ الْآيَةُ هِيَ هَذَا الْقُرْآنُ الْعَظِيمُ ; وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ [٢٩ \ ٥١] ، فَإِنْكَارُهُ جَلَّ وَعَلَا عَلَيْهِمْ عَدَمَ الِاكْتِفَاءِ بِهَذَا الْكِتَابِ عَنِ الْآيَاتِ الْمُقْتَرَحَةِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ أَعْظَمُ وَأَفْخَمُ مِنْ كُلِّ آيَةٍ، وَهُوَ كَذَلِكَ ; أَلَا تَرَى أَنَّهُ آيَةٌ وَاضِحَةٌ، وَمُعْجِزَةٌ بَاهِرَةٌ، أَعْجَزَتْ جَمِيعَ أَهْلِ الْأَرْضِ، وَهِيَ بَاقِيَةٌ تَتَرَدَّدُ فِي آذَانِ الْخَلْقِ غَضَّةً طَرِيَّةً حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ، بِخِلَافِ غَيْرِهِ مِنْ مُعْجِزَاتِ الرُّسُلِ - صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ وَسَلَامُهُ - فَإِنَّهَا كُلَّهَا مَضَتْ وَانْقَضَتْ.

Yüce Allah'ın: { قُلْ إِنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنَزِّلَ آيَةً وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ } “De ki: Şüphesiz Allah bir mucize indirmeye kadirdir, fakat onların çoğu bilmezler” buyruğunda; kâfirlerin peygamberinden talep ettikleri mucizeyi indirmeye kadir olduğu belirtilmiş ve indirmemesinin hikmetine ise { وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ } “Fakat onların çoğu bilmezler” [En'âm, 6/37] buyruğuyla işaret edilmiştir. Başka bir yerde mucizenin indirilmemesinin hikmetinin şu olduğunu açıklamıştır: Şayet o mucize indirilseydi ve onlar yine de inanmasalardı, üzerlerine peşin bir azap inecekti. Nitekim Sâlih'in kavmi ondan sert bir kayadan on aylık gebe, tüylü ve iri cüsseli bir deve çıkarmasını talep ettiğinde de böyle olmuştu; Allah da kudreti ve dilemesiyle o kayadan deve çıkardı. Fakat onlar deveyi kestiler ve { يَاصَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا } “Ey Sâlih! Bizi tehdit ettiğin şeyi getir!” [A'râf, 7/77] dediler; bunun üzerine Allah onları köklerini kazıyan bir azapla bir anda helak etti. Bu husus şu buyrukta yer almaktadır: { وَمَا مَنَعَنَا أَنْ نُرْسِلَ بِالْآيَاتِ إِلَّا أَنْ كَذَّبَ بِهَا الْأَوَّلُونَ وَآتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَا وَمَا نُرْسِلُ بِالْآيَاتِ إِلَّا تَخْوِيفًا } “Bizi mucizeler göndermekten alıkoyan şey, ancak öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır. Semûd kavmine açık bir mucize olarak o dişi deveyi verdik de ona zulmettiler. Oysa biz mucizeleri yalnız korkutmak için göndeririz” [İsrâ, 17/59]. Başka yerlerde ise talep ettikleri mucizelere gerek olmadığını, çünkü onlara talep ettikleri ve etmedikleri bütün mucizelerden daha büyük bir mucize indirdiğini beyan etmiştir; o mucize de bu yüce Kur'an'dır. Bu husus şu buyrukta geçmektedir: { أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ } “Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” [Ankebût, 29/51]. Yüce Allah'ın, talep edilen mucizeler yerine bu Kitap ile yetinmemelerini kınaması; onun her mucizeden daha büyük ve daha üstün olduğuna delalet eder ve hakikaten de öyledir. Görmez misin ki o, açık bir ayet ve bütün yeryüzü halkını aciz bırakan parlak bir mucizedir; Allah'ın emri gelinceye kadar taptaze bir şekilde mahlûkatın kulaklarında yankılanarak baki kalacaktır. Peygamberlerin -Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- diğer mucizeleri ise böyle değildir; zira onların hepsi geçmiş ve sona ermiştir.

3456. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ الْآيَةَ، ذَكَرَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ الْمُشْرِكِينَ إِذَا أَتَاهُمْ عَذَابٌ مِنَ اللَّهِ، أَوْ أَتَتْهُمُ السَّاعَةُ أَخْلَصُوا الدُّعَاءَ الَّذِي هُوَ مُخُّ الْعِبَادَةِ لِلَّهِ وَحْدَهُ، وَنَسُوا مَا كَانُوا يُشْرِكُونَ بِهِ ; لِعِلْمِهِمْ أَنَّهُ لَا يَكْشِفُ الْكُرُوبَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ جَلَّ وَعَلَا.

Yüce Allah'ın: { قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ } “De ki: Söyleyin bana, eğer size Allah'ın azabı gelir veya kıyamet saati gelip çatarsa, doğru sözlü iseniz Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Bilakis yalnız O'na yalvarırsınız...” buyruğunda; müşriklerin kendilerine Allah'tan bir azap geldiğinde yahut kıyamet saati çattığında, ibadetin özü olan duayı yalnızca Allah'a has kılacaklarını ve O'na koştukları ortakları unutacaklarını zikretmiştir; zira onlar sıkıntıları Yüce Allah'tan başka kimsenin gideremeyeceğini bilirler.

3457. Metin

وَلَمْ يُبَيِّنْ هُنَا نَوْعَ الْعَذَابِ الدُّنْيَوِيِّ الَّذِي يَحْمِلُهُمْ عَلَى الْإِخْلَاصِ لِلَّهِ، وَلَمْ يُبَيِّنْ هُنَا أَيْضًا إِذَا كَشَفَ عَنْهُمُ الْعَذَابَ هَلْ يَسْتَمِرُّونَ عَلَى إِخْلَاصِهِمْ، أَوْ يَرْجِعُونَ إِلَى كَفْرِهِمْ

Burada onları Allah'a ihlasla yönelmeye sevk eden dünyevi azabın türünü açıklamamış; ayrıca üzerlerindeki azap kaldırıldığında bu ihlaslarını sürdürecekler mi yoksa küfürlerine geri mi dönecekler

3458. Metin

وَشِرْكِهِمْ، وَلَكِنَّهُ بَيَّنَ كُلَّ ذَلِكَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ.

ve şirklerine mi dönecekler, bunu da belirtmemiştir; fakat bütün bunları başka yerlerde açıklamıştır.

3459. Metin

فَبَيَّنَ أَنَّ الْعَذَابَ الدُّنْيَوِيَّ الَّذِي يَحْمِلُهُمْ عَلَى الْإِخْلَاصِ، هُوَ نُزُولُ الْكُرُوبِ الَّتِي يَخَافُ مَنْ نَزَلَتْ بِهِ الْهَلَاكَ، كَأَنْ يَهِيجَ الْبَحْرُ عَلَيْهِمْ وَتَلْتَطِمَ أَمْوَاجُهُ، وَيَغْلِبُ عَلَى ظَنِّهِمْ أَنَّهُمْ سَيَغْرَقُونَ فِيهِ إِنْ لَمْ يُخْلِصُوا الدُّعَاءَ لِلَّهِ وَحْدَهُ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ الْآيَةَ [١٠ \ ٢٢، ٢٣] ، وَقَوْلِهِ: وَإِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إِلَّا إِيَّاهُ [١٧ \ ٦٧] ، وَقَوْلِهِ: فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ [٢٩ \ ٦٥] ، وَقَوْلِهِ: وَإِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ [٣١ \ ٣٢] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

Onları ihlasa sevk eden dünyevi azabın; başına gelen kimsenin helak olmaktan korktuğu sıkıntıların inmesi olduğunu açıklamıştır. Örneğin denizin üzerlerine kabarması, dalgalarının çarpışması ve duayı yalnızca Allah'a has kılmadıkları takdirde orada boğulacaklarına kesin kanaat getirmeleri gibi. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: { حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ } “Nitekim siz gemide bulunduğunuzda ve gemiler onları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve onlar da bununla sevindikleri sırada, şiddetli bir fırtına gelip çatar; her taraftan dalgalar üzerlerine gelir ve çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar. Dini yalnız O'na has kılarak: 'Eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız' diye Allah'a dua ederler. Fakat [Allah] onları kurtarınca, hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar...” [Yûnus, 10/22-23], { وَإِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إِلَّا إِيَّاهُ } “Denizde bir sıkıntıya düştüğünüzde, O'ndan başka yalvardığınız bütün varlıklar kaybolup gider” [İsrâ, 17/67], { فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ } “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O'na has kılarak Allah'a yalvarırlar” [Ankebût, 29/65] ve { وَإِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ } “Onları gölgeler gibi dalgalar sardığında, dini yalnız O'na has kılarak Allah'a yalvarırlar” [Lokmân, 31/32] ve benzeri diğer ayetler.

3460. Metin

وَبَيَّنَ أَنَّهُمْ إِذَا كَشَفَ اللَّهُ عَنْهُمْ ذَلِكَ الْكَرْبَ، رَجَعُوا إِلَى مَا كَانُوا عَلَيْهِ مِنَ الشِّرْكِ فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ، كَقَوْلِهِ: فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ الْإِنْسَانُ كَفُورًا، وَقَوْلِهِ: فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ، وَقَوْلِهِ: قُلِ اللَّهُ يُنَجِّيكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ أَنْتُمْ تُشْرِكُونَ [٦ \ ٦٤] ، وَقَوْلِهِ: فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

Allah onlardan bu sıkıntıyı kaldırdığında, daha önce bulundukları şirke geri döndüklerini pek çok yerde açıklamıştır; şu buyruklarında olduğu gibi: { فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ الْإِنْسَانُ كَفُورًا } “Sizi karaya çıkarıp kurtarınca yüz çevirirsiniz; insan pek nankördür”, { فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ } “Onları karaya çıkarıp kurtarınca hemen ortak koşarlar”, { قُلِ اللَّهُ يُنَجِّيكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ أَنْتُمْ تُشْرِكُونَ } “De ki: Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır; sonra siz yine ortak koşarsınız” [En'âm, 6/64] ve { فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ } “Fakat onları kurtarınca, hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar” ve benzeri diğer ayetler.

3461. Metin

وَبَيَّنَ تَعَالَى أَنَّ رُجُوعَهُمْ لِلشِّرْكِ، بَعْدَ أَنْ نَجَّاهُمُ اللَّهُ مِنَ الْغَرَقِ، مِنْ شِدَّةِ جَهْلِهِمْ وَعَمَاهُمْ ; لِأَنَّهُ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُهْلِكَهُمْ فِي الْبَرِّ، كَقُدْرَتِهِ عَلَى إِهْلَاكِهِمْ فِي الْبَحْرِ، وَقَادِرٌ عَلَى أَنْ يُعِيدَهُمْ فِي الْبَحْرِ مَرَّةً أُخْرَى، وَيُهْلِكَهُمْ فِيهِ بِالْغَرَقِ، فَجُرْأَتُهُمْ عَلَيْهِ إِذَا وَصَلُوا الْبَرَّ لَا وَجْهَ لَهَا ; لِأَنَّهَا مِنْ جَهْلِهِمْ وَضَلَالِهِمْ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ: أَفَأَمِنْتُمْ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ أَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ وَكِيلًا أَمْ أَمِنْتُمْ أَنْ يُعِيدَكُمْ فِيهِ تَارَةً أُخْرَى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفًا مِنَ الرِّيحِ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْ ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِهِ تَبِيعًا [١٧ \ ٦٨، ٦٩] .

Yüce Allah, kendilerini boğulmaktan kurtardıktan sonra şirke dönmelerinin, onların aşırı cehaletinden ve körlüğünden kaynaklandığını beyan etmiştir. Çünkü O, denizde helak etmeye kadir olduğu gibi karada da onları helak etmeye kadirdir; ayrıca onları denize tekrar döndürüp orada boğarak helak etmeye de kadirdir. Dolayısıyla karaya ulaştıklarında O'na karşı cüretkâr davranmalarının hiçbir tutar yanı yoktur; zira bu onların cehaletinden ve sapkınlığındandır. Bu husus şu buyrukta ifade edilmiştir: { أَفَأَمِنْتُمْ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ أَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ وَكِيلًا أَمْ أَمِنْتُمْ أَنْ يُعِيدَكُمْ فِيهِ تَارَةً أُخْرَى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفًا مِنَ الرِّيحِ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْ ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِهِ تَبِيعًا } “O'nun sizi karada yerin dibine geçirmesinden yahut üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermesinden, sonra da kendinize bir vekil bulamamaktan emin mi oldunuz? Yoksa O'nun sizi bir kere daha denize döndürüp üzerinize kırıp geçiren bir fırtına salarak inkârınız sebebiyle sizi boğmasından, sonra da bundan dolayı bize karşı kendinize bir yardımcı bulamamaktan emin mi oldunuz?” [İsrâ, 17/68-69].

3462. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ، نَهَى اللَّهُ جَلَّ وَعَلَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ نَبِيَّهُ ﷺ عَنْ طَرْدِ ضُعَفَاءِ الْمُسْلِمِينَ وَفُقَرَائِهِمُ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ، وَأَمَرَهُ فِي آيَةٍ أُخْرَى أَنْ يَصْبِرَ نَفْسَهُ مَعَهُمْ، وَأَنْ لَا تَعْدُوَ عَيْنَاهُ عَنْهُمْ إِلَى أَهْلِ الْجَاهِ وَالْمَنْزِلَةِ فِي الدُّنْيَا، وَنَهَاهُ عَنْ إِطَاعَةِ الْكَفَرَةِ فِي ذَلِكَ وَهِيَ قَوْلُهُ:

Yüce Allah'ın: { وَلَا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ } “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua edenleri kovma!” buyruğunda; Yüce Allah Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'i, sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua eden zayıf ve fakir Müslümanları kovmaktan nehyetmiş; başka bir ayette de onlarla beraber sabretmesini, dünya nezdinde makam ve mevki sahibi kimselere meyledip gözlerini onlardan ayırmamasını emretmiş ve bu konuda kâfirlere itaat etmekten onu menetmiştir. O ayet şudur:

3463. Metin

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا [١٨ \ ٢٨] ، كَمَا أَمَرَهُ هُنَا بِالسَّلَامِ عَلَيْهِمْ، وَبِشَارَتِهِمْ بِرَحْمَةِ رَبِّهِمْ جَلَّ وَعَلَا فِي قَوْلِهِ:

{ وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا } “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, hevasına uymuş ve işi taşkınlık olmuş kimseye boyun eğme!” [Kehf, 18/28]. Nitekim burada da şu buyruğunda onlara selam vermesini ve Rableri -celle ve alâ-'nın rahmetiyle onları müjdelemesini emretmiştir:

3464. Metin

وَإِذَا جَاءَكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ الْآيَةَ [٦ \ ٥٤] ، وَبَيَّنَ فِي آيَاتٍ أُخَرَ أَنَّ طَرْدَ ضُعَفَاءِ الْمُسْلِمِينَ الَّذِي طَلَبَهُ كُفَّارُ الْعَرَبِ مِنْ نَبِيِّنَا ﷺ فَنَهَاهُ اللَّهُ عَنْهُ، طَلَبَهُ أَيْضًا قَوْمُ نُوحٍ مِنْ نُوحٍ، فَأَبَى كَقَوْلِهِ تَعَالَى عَنْهُ: وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا الْآيَةَ [١١ \ ٢٩] ، وَقَوْلِهِ: وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ الْآيَةَ [١١ \ ٣٠] ، وَقَوْلِهِ: وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ [٢٦ \ ١١٤] ، وَهَذَا مِنْ تَشَابُهِ قُلُوبِ الْكُفَّارِ الْمَذْكُورِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ الْآيَةَ [٢ \ ١١٨] .

{ وَإِذَا جَاءَكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ } “Ayetlerimize inananlar sana geldikleri zaman: 'Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendi zatına yazmıştır...' de” [En'âm, 6/54]. Başka ayetlerde ise Arap kâfirlerinin Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'den talep ettiği ve Allah'ın da onu bundan nehyettiği zayıf Müslümanları kovma talebini, Nûh kavminin de Nûh'tan istediğini, onun ise bunu reddettiğini açıklamıştır; Yüce Allah'ın ondan naklettiği şu buyruklarda olduğu gibi: { وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا } “Ben iman edenleri kovacak değilim...” [Hûd, 11/29], { وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ } “Ey kavmim! Onları kovarsam beni Allah'tan kim koruyabilir?...” [Hûd, 11/30] ve { وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ } “Ben müminleri kovacak değilim” [Şuarâ, 26/114]. Bu durum, Yüce Allah'ın: { تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ } “Kalpleri birbirine benzedi...” [Bakara, 2/118] buyruğunda zikredilen kâfirlerin kalplerinin birbirine benzemesi kabilindendir.

3465. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا أَهَؤُلَاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ، أَجْرَى اللَّهُ تَعَالَى الْحِكْمَةَ بِأَنَّ أَكْثَرَ أَتْبَاعِ الرُّسُلِ ضُعَفَاءُ النَّاسِ، وَلِذَلِكَ لَمَّا سَأَلَ هِرَقْلُ مِلْكُ الرُّومِ أَبَا سُفْيَانَ عَنْ نَبِيِّنَا ﷺ: «أَأَشْرَافُ النَّاسِ يَتَّبِعُونَهُ، أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ؟ فَقَالَ: بَلْ ضُعَفَاؤُهُمْ، قَالَ: هُمْ أَتْبَاعُ الرُّسُلِ» .

Yüce Allah'ın: { وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا أَهَؤُلَاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ } “Böylece: 'Aramızdan Allah'ın lütufta bulunduğu kimseler bunlar mı?' desinler diye onların bir kısmını diğerleriyle imtihan ettik. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” buyruğu; Allah Teâlâ peygamberlerin takipçilerinin çoğunun insanların zayıfları olması hikmetini takdir etmiştir. Nitekim Bizans Kralı Herakliyus, Ebû Süfyân'a Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında: «Ona insanların ileri gelenleri mi uyuyor, yoksa zayıfları mı?» diye sorduğunda o: «Bilakis zayıfları» demiş; bunun üzerine Herakliyus: «Onlar peygamberlerin takipçileridir» demiştir.

3466. Metin

فَإِذَا عَرَفْتَ ذَلِكَ، فَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى أَشَارَ إِلَى أَنَّ مِنْ حِكْمَةِ ذَلِكَ فِتْنَةَ بَعْضِ النَّاسِ بِبَعْضٍ، فَإِنَّ أَهْلَ الْمَكَانَةِ وَالشَّرَفِ وَالْجَاهِ يَقُولُونَ: لَوْ كَانَ فِي هَذَا الدِّينِ خَيْرٌ لَمَا سَبَقَنَا إِلَيْهِ هَؤُلَاءِ ; لِأَنَّا أَحَقُّ مِنْهُمْ بِكُلِّ خَيْرٍ كَمَا قَالَ هُنَا: وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا أَهَؤُلَاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا الْآيَةَ [٦ \ ٥٣] ، إِنْكَارًا مِنْهُمْ أَنْ يُمُنَّ اللَّهُ عَلَى هَؤُلَاءِ الضُّعَفَاءِ دُونَهُمْ، زَعْمًا مِنْهُمْ أَنَّهُمْ أَحَقُّ بِالْخَيْرِ مِنْهُمْ، وَقَدْ رَدَّ اللَّهُ قَوْلَهُمْ هُنَا بِقَوْلِهِ: أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ.

Bunu bildiğine göre, bil ki Yüce Allah bunun hikmetlerinden birinin insanların bir kısmını diğerleriyle imtihana tabi tutmak olduğuna işaret etmiştir. Zira mevki, şeref ve makam sahipleri: "Eğer bu dinde bir hayır olsaydı, bunlar ona girmede bizi geçemezlerdi; çünkü biz her hayra onlardan daha layığız" derler. Nitekim burada: { وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا أَهَؤُلَاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا } “Böylece: 'Aramızdan Allah'ın lütufta bulunduğu kimseler bunlar mı?' desinler diye onların bir kısmını diğerleriyle imtihan ettik...” [En'âm, 6/53] buyurmuştur. Bu, kendilerini hayra onlardan daha layık zannettiklerinden ötürü, Allah'ın kendilerini bırakıp da bu zayıflara lütufta bulunmasını inkâr etmelerindendir. Allah onların bu sözünü burada: { أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ } “Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?” buyruğuyla reddetmiştir.

3467. Metin

وَقَدْ أَوْضَحَ هَذَا الْمَعْنَى فِي آيَاتٍ أُخَرَ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ الْآيَةَ [٤٦ \ ١١] ، وَقَوْلِهِ: وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَيُّ الْفَرِيقَيْنِ خَيْرٌ مَقَامًا وَأَحْسَنُ نَدِيًّا [١٩ \ ٧٣] .

Bu manayı başka ayetlerde de açıklamıştır; Yüce Allah'ın şu buyrukları gibi: { وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ } “İnkâr edenler, iman edenler hakkında: 'Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, onlar ona ulaşmada bizi geçemezlerdi' dediler...” [Ahkāf, 46/11] ve { وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَيُّ الْفَرِيقَيْنِ خَيْرٌ مَقَامًا وَأَحْسَنُ نَدِيًّا } “Ayetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, inkâr edenler iman edenlere: 'İki zümreden hangisinin makamı daha üstün, meclisi daha güzeldir?' dediler” [Meryem, 19/73].

3468. Metin

وَالْمَعْنَى: أَنَّهُمْ لَمَّا رَأَوْا أَنْفُسَهُمْ أَحْسَنَ مَنَازِلَ وَمَتَاعًا مِنْ ضُعَفَاءِ الْمُسْلِمِينَ اعْتَقَدُوا أَنَّهُمْ أَوْلَى مِنْهُمْ بِكُلِّ خَيْرٍ، وَأَنَّ اتِّبَاعَ الرَّسُولِ ﷺ لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُوهُمْ إِلَيْهِ، وَرَدَّ اللَّهُ افْتِرَاءَهُمْ هَذَا بِقَوْلِهِ: وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَحْسَنُ أَثَاثًا وَرِئْيًا

Bunun anlamı şudur: Onlar kendilerini, zayıf Müslümanlara göre evleri ve eşyaları daha güzel görünce, her hayra onlardan daha layık olduklarını ve Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'e uymanın bir hayır olması halinde onların kendilerini geçemeyeceğini düşündüler. Allah onların bu iftirasını şu buyruğuyla reddetti: { وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَحْسَنُ أَثَاثًا وَرِئْيًا }

3469. Metin

[١٩ \ ٧٤] ، وَقَوْلِهِ: أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَل لَا يَشْعُرُونَ [٢٣ \ ٥٥، ٥٦] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ.

“Biz onlardan önce, mal ve gösteriş bakımından daha güzel nice nesilleri helak ettik” [Meryem, 19/74] ve şu buyruğu: { أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَل لَا يَشْعُرُونَ } “Onlara mal ve evlat vermekle, kendilerine iyiliklerde acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, farkında değiller!” [Mü'minûn, 23/55-56] ve benzeri diğer ayetler.

3470. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: مَا عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ الْآيَةَ، أَمَرَ اللَّهُ تَعَالَى نَبِيَّهُ ﷺ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنْ يُخْبِرَ الْكُفَّارَ، أَنَّ تَعْجِيلَ الْعَذَابِ عَلَيْهِمُ الَّذِي يَطْلُبُونَهُ مِنْهُ ﷺ لَيْسَ عِنْدَهُ، وَإِنَّمَا هُوَ عِنْدَ اللَّهِ، إِنْ شَاءَ عَجَّلَهُ، وَإِنْ شَاءَ أَخَّرَهُ عَنْهُمْ، ثُمَّ أَمَرَهُ أَنْ يُخْبِرَهُمْ بِأَنَّهُ لَوْ كَانَ عِنْدَهُ لِعَجَّلَهُ عَلَيْهِمْ بِقَوْلِهِ: قُلْ لَوْ أَنَّ عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الْأَمْرُ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ الْآيَةَ [٦ \ ٥٨] .

Yüce Allah'ın: { مَا عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ } “Acele istediğiniz şey benim yanımda değildir...” buyruğunda; Yüce Allah Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e, kendisinden çarçabuk gelmesini istedikleri azabın kendi elinde olmadığını, onun ancak Allah katında olduğunu, dilerse onu çarçabuk getireceğini, dilerse erteleyeceğini kâfirlere haber vermesini emretmiş; sonra da eğer kendi elinde olsaydı onu üzerlerine çarçabuk getireceğini onlara bildirmesini şu buyruğuyla emretmiştir: { قُلْ لَوْ أَنَّ عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الْأَمْرُ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ } “De ki: Acele istediğiniz şey elimde olsaydı, benimle sizin aranızdaki iş elbette bitirilmiş olurdu...” [En'âm, 6/58].

3471. Metin

وَبَيَّنَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ أَنَّهُمْ مَا حَمَلَهُمْ عَلَى اسْتِعْجَالِ الْعَذَابِ إِلَّا الْكُفْرُ وَالتَّكْذِيبُ، وَأَنَّهُمْ إِنْ عَايَنُوا ذَلِكَ الْعَذَابَ عَلِمُوا أَنَّهُ عَظِيمٌ هَائِلٌ، لَا يَسْتَعْجِلُ بِهِ إِلَّا جَاهِلٌ مِثْلُهُمْ، كَقَوْلِهِ: وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ [١١ \ ٨] ، وَقَوْلِهِ: يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا الْآيَةَ [٤٢ \ ٥٤] ، وَقَوْلِهِ: يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ [٢٩ \ ٥٤] ، وَقَوْلِهِ: قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ [١٠ \ ٥٠] .

Başka yerlerde ise onları azabı acele istemeye sevk eden şeyin sırf inkâr ve yalanlama olduğunu, şayet o azabı gözleriyle görselerdi onun pek büyük ve korkunç olduğunu, bunu ancak kendileri gibi bir cahilin acele isteyebileceğini anlayacaklarını beyan etmiştir; şu buyruklarında olduğu gibi: { وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ } “Andolsun, eğer onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka: 'Onu engelleyen nedir?' derler. Bilesiniz ki o gün kendilerine geldiğinde, artık onlardan geri çevrilecek değildir ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatmış olacaktır” [Hûd, 11/8], { يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا } “Ona inanmayanlar onun acele gelmesini isterler; inananlar ise ondan korku içindedirler...” [Şûrâ, 42/18], { يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ } “Senden azabın acele gelmesini isterler; oysa cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır” [Ankebût, 29/54] ve { قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ } “De ki: Söyleyin bana, eğer O'nun azabı size geceleyin yahut gündüzün gelirse, suçlular bundan hangisini acele isterler?” [Yûnus, 10/50].

3472. Metin

وَبَيَّنَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّهُ لَوْلَا أَنَّ اللَّهَ حَدَّدَ لَهُمْ أَجَلًا لَا يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ قَبْلَهُ لَعَجَّلَهُ عَلَيْهِمْ، وَهُوَ قَوْلُهُ: وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَوْلَا أَجَلٌ مُسَمًّى لَجَاءَهُمُ الْآيَةَ [٢٩ \ ٥٣] .

Başka bir yerde ise şayet Allah onlar için öncesinde kendilerine azabın gelmeyeceği belirli bir ecel tayin etmemiş olsaydı, azabı hemen başlarına getireceğini açıklamıştır; o da şu buyruğudur: { وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَوْلَا أَجَلٌ مُسَمًّى لَجَاءَهُمُ } “Senden azabın acele gelmesini isterler; eğer belirlenmiş bir süre olmasaydı, onlara elbette [azap] gelirdi...” [Ankebût, 29/53].

3473. Metin

تَنْبِيهٌ

UYARI

3474. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: قُلْ لَوْ أَنَّ عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الْأَمْرُ الْآيَةَ، صَرِيحٌ فِي أَنَّهُ ﷺ لَوْ كَانَ بِيَدِهِ تَعْجِيلُ الْعَذَابِ عَلَيْهِمْ لَعَجَّلَهُ عَلَيْهِمْ، مَعَ أَنَّهُ ثَبَتَ فِي «الصَّحِيحَيْنِ» مِنْ حَدِيثِ عَائِشَةَ ﵂: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ أَرْسَلَ اللَّهُ إِلَيْهِ مَلَكَ الْجِبَالِ، وَقَالَ لَهُ: إِنْ شِئْتَ أَطْبَقْتُ عَلَيْهِمُ الْأَخْشَبَيْنِ، وَهُمَا جَبَلَا مَكَّةَ اللَّذَانِ يَكْتَنِفَانِهَا، فَقَالَ ﷺ: «بَلْ أَرْجُو أَنْ يُخْرَجَ اللَّهُ مِنْ أَصْلَابِهِمْ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ لَا يُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا» .

Yüce Allah'ın bu kerim ayetteki: { قُلْ لَوْ أَنَّ عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الْأَمْرُ } “De ki: Acele istediğiniz şey elimde olsaydı, iş elbette bitirilmiş olurdu...” buyruğu, şayet azabı acele getirmek Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in elinde olsaydı onu çarçabuk getireceği konusunda açıktır. Bununla birlikte Sahîhayn'da Hz. Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayet edilen hadiste sabit olduğuna göre: Allah Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e Dağlar Meleği'ni göndermiş ve melek ona: «Eğer dilersen şu iki yalçın dağı üzerlerine kapatayım» demiş; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ise: «Bilakis ben, Allah'ın onların soylarından O'na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah'a ibadet edecek kimseler çıkarmasını ümit ediyorum» buyurmuştur.

3475. Metin

وَالظَّاهِرُ فِي الْجَوَابِ: هُوَ مَا أَجَابَ بِهِ ابْنُ كَثِيرٍ ﵀ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ،

Bu konudaki cevabın zahir olanı, İbn Kesîr rahimehullâh'ın bu ayetin tefsirinde verdiği şu cevaptır:

3476. Metin

وَهُوَ: أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ دَلَّتْ عَلَى أَنَّهُ لَوْ كَانَ إِلَيْهِ وُقُوعُ الْعَذَابِ الَّذِي يَطْلُبُونَ تَعْجِيلَهُ فِي وَقْتِ طَلَبِهِمْ، لَعَجَّلَهُ عَلَيْهِمْ، وَأَمَّا الْحَدِيثُ فَلَيْسَ فِيهِ أَنَّهُمْ طَلَبُوا تَعْجِيلَ الْعَذَابِ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ، بَلْ عَرَضَ عَلَيْهِ الْمَلَكُ إِهْلَاكَهُمْ فَاخْتَارَ عَدَمَ إِهْلَاكِهِمْ، وَلَا يَخْفَى الْفَرْقُ بَيْنَ الْمُتَعَنِّتِ الطَّالِبِ تَعْجِيلَ الْعَذَابِ وَبَيْنَ غَيْرِهِ.

O da şudur: Bu ayet, talep ettikleri vakitte acele istedikleri azabın gerçekleşmesi onun elinde olsaydı onu üzerlerine çarçabuk getireceğine delalet etmiştir. Hadiste ise o vakitte onların azabın çarçabuk gelmesini talep ettiklerine dair bir husus yoktur; bilakis melek onlara helaki teklif etmiş, o ise onları helak etmemeyi tercih etmiştir. Azabın acele gelmesini inatla talep eden kimse ile başkası arasındaki fark ise gizli değildir.

3477. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يُعْلِمُهَا إِلَّا هُوَ الْآيَةَ، بَيَّنَ تَعَالَى الْمُرَادَ بِمَفَاتِحِ الْغَيْبِ بِقَوْلِهِ: إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ [٣١ \ ٣٤] ، فَقَدْ أَخْرَجَ الْبُخَارِيُّ، وَأَحْمَدُ، وَغَيْرُهُمَا عَنِ ابْنِ عُمَرَ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ: أَنَّ الْمُرَادَ بِمَفَاتِحِ الْغَيْبِ الْخَمْسِ الْمَذْكُورَةِ فِي الْآيَةِ الْمَذْكُورَةِ، وَالْمَفَاتِحُ الْخَزَائِنُ، جَمْعُ مَفْتَحٍ بِفَتْحِ الْمِيمِ بِمَعْنَى الْمَخْزَنِ، وَقِيلَ: هِيَ الْمَفَاتِيحُ، جَمْعُ مِفْتَحٍ بِكَسْرِ الْمِيمِ، وَهُوَ الْمِفْتَاحُ، وَتَدُلُّ لَهُ قِرَاءَةُ ابْنِ السُّمَيْقِعِ.

Yüce Allah'ın: { وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا إِلَّا هُوَ } “Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları ancak O bilir...” buyruğunda; Yüce Allah gaybın anahtarları ile kastedilen şeyi şu buyruğunda açıklamıştır: { إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ } “Şüphesiz kıyamet saatinin bilgisi ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır” [Lokmân, 31/34]. Nitekim Buhârî, Ahmed ve diğerleri İbn Ömer'den, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in gaybın anahtarlarından maksadın anılan ayette geçen beş şey olduğunu bildirdiğini rivayet etmişlerdir. Mefâtih (الْمَفَاتِحُ), hazineler demektir ve depo manasındaki mimin fethasıyla mefteh (مَفْتَح) kelimesinin çoğuludur. Mimin kesresiyle anahtar demek olan mifteh (مِفْتَح) kelimesinin çoğulu mefâtîh (الْمَفَاتِيحُ) olduğu da söylenmiştir; İbnu's-Sümeyka'ın kıraati de buna delalet etmektedir.

3478. Metin

«مَفَاتِيحُ» بِيَاءٍ بَعْدَ التَّاءِ جَمْعُ مِفْتَاحٍ، وَهَذِهِ الْآيَةُ الْكَرِيمَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْغَيْبَ لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ، وَهُوَ كَذَلِكَ ; لِأَنَّ الْخَلْقَ لَا يَعْلَمُونَ إِلَّا مَا عَلَّمَهُمْ خَالِقُهُمْ جَلَّ وَعَلَا.

Tâ harfinden sonra yâ ile olan «مَفَاتِيحُ» (mefâtîh), miftâh kelimesinin çoğuludur. Bu kerim ayet, gaybı Allah'tan başkasının bilmeyeceğine delalet eder ve hakikaten de böyledir; zira yaratılmışlar, Yaratıcıları -celle ve alâ-'nın kendilerine bildirdiğinden başka hiçbir şeyi bilemezler.

3479. Metin

وَعَنْ عَائِشَةَ ﵂ قَالَتْ: «مَنْ زَعَمَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ يُخْبِرُ بِمَا يَكُونُ فِي غَدٍ، فَقَدْ أَعْظَمَ عَلَى اللَّهِ الْفِرْيَةَ» ، وَاللَّهُ يَقُولُ: قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ [٢٧ \ ٦٥] ، أَخْرَجَهُ مُسْلِمٌ، وَاللَّهُ تَعَالَى فِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ أَمَرَهُ ﷺ أَنْ يُعْلِنَ لِلنَّاسِ أَنَّهُ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: قُلْ لَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ [٦ \ ٥٠] .

Hz. Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yarın ne olacağını haber verdiğini iddia eden kimse, Allah'a karşı pek büyük bir iftira atmış olur. Zira Allah şöyle buyurmaktadır: { قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ } 'De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez' [Neml, 27/65]». Bunu Müslim rivayet etmiştir. Yüce Allah bu kerim surede de ona, gaybı bilmediğini insanlara ilan etmesini emretmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { قُلْ لَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ } “De ki: Ben size 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, gaybı da bilmem. Size 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım...” [En'âm, 6/50].

3480. Metin

وَلِذَا لَمَّا رُمِيَتْ عَائِشَةُ ﵂ بِالْإِفْكِ، لَمْ يَعْلَمْ، أَهِيَ بَرِيئَةٌ أَمْ لَا، حَتَّى أَخْبَرَهُ اللَّهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ [٢٤ \ ٢٦] .

Bu yüzdendir ki Hz. Âişe radıyallâhu anhâ'ya iftira atıldığında, Yüce Allah: { أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ } “Onlar, [iftiracıların] söylediklerinden uzaktırlar...” [Nûr, 24/26] buyruğuyla ona haber verinceye kadar onun suçsuz olup olmadığını bilememiştir.

3481. Metin

وَقَدْ ذَبَحَ إِبْرَاهِيمُ - عَلَيْهِ وَعَلَى نَبِيِّنَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ - عِجْلَهُ لِلْمَلَائِكَةِ، وَلَا عِلْمَ لَهُ بِأَنَّهُمْ مَلَائِكَةٌ حَتَّى أَخْبَرُوهُ، وَقَالُوا لَهُ: إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ [١١ \ ٧٠] ، وَلَمَّا جَاءُوا لُوطًا لَمْ يَعْلَمْ أَيْضًا أَنَّهُمْ مَلَائِكَةٌ، وَلِذَا سِيءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ [١١ \ ٧٧] ، يَخَافُ عَلَيْهِمْ مِنْ أَنْ يَفْعَلَ بِهِمْ قَوْمُهُ فَاحِشَتَهُمُ الْمَعْرُوفَةَ، حَتَّى قَالَ: لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ [١١ \ ٨٠] ، وَلَمْ يَعْلَمْ خَبَرَهُمْ حَتَّى قَالُوا لَهُ: إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ الْآيَاتِ [١١ \ ٨١] .

İbrâhim -ona ve Peygamberimize salât ve selâm olsun- meleklere buzağı kesmişti ve melekler kendisine haber verip: { إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ } “Biz Lût'un kavmine gönderildik” [Hûd, 11/70] deyinceye kadar onların melek olduğunu bilmiyordu. Onlar Lût'a geldiklerinde de Lût onların melek olduğunu bilmemişti; bu yüzden onlar sebebiyle fenalaşmış, içi daralmış ve: { هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ } “Bu çok zorlu bir gündür!” [Hûd, 11/77] demişti. Kavminin onlara bilinen çirkin fiili yapmasından korkmuş, hatta: { لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ } “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı yahut sağlam bir kaleye sığınabilseydim!” [Hûd, 11/80] demişti. Onlar kendisine: { إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَنْ يَصِلُوا إِلَيْكَ } “Biz Rabbinin elçileriyiz, sana asla dokunamazlar...” [Hûd, 11/81] deyinceye kadar onların durumunu bilememişti.

3482. Metin

وَيَعْقُوبُ ﵇ ابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ عَلَى يُوسُفَ، وَهُوَ فِي مِصْرَ لَا يَدْرِي خَبَرَهُ حَتَّى أَظْهَرَ اللَّهُ خَبَرَ يُوسُفَ.

Ya'kūb aleyhisselâm da Yûsuf için duyduğu üzüntüden gözlerine ak düştüğü halde, Yûsuf Mısır'dayken Allah Yûsuf'un durumunu açığa çıkarıncaya kadar onun haberini bilememiştir.

3483. Metin

وَسُلَيْمَانُ ﵇ مَعَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَهُ الشَّيَاطِينَ وَالرِّيحَ، مَا كَانَ يَدْرِي عَنْ أَهْلِ مَأْرِبَ قَوْمِ بِلْقِيسَ حَتَّى جَاءَهُ الْهُدْهُدُ، وَقَالَ لَهُ: أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ الْآيَاتِ [٢٧ \ ٢٢] .

Süleymân aleyhisselâm ise Allah şeytanları ve rüzgârı onun emrine verdiği halde, hüdhüd gelip kendisine: { أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ } “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve Sebe'den sana kesin bir haber getirdim...” [Neml, 27/22] deyinceye kadar Me'rib ahalisinden, yani Belkıs'ın kavminden haberdar değildi.

3484. Metin

وَنُوحٌ - عَلَيْهِ وَعَلَى نَبِيِّنَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ - مَا كَانَ يَدْرِي أَنَّ ابْنَهُ الَّذِي غَرِقَ لَيْسَ مِنْ أَهْلِهِ الْمَوْعُودِ بِنَجَاتِهِمْ، حَتَّى قَالَ: رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ الْآيَةَ [١١ \ ٤٥] ، وَلَمْ يَعْلَمْ حَقِيقَةَ الْأَمْرِ حَتَّى أَخْبَرَهُ اللَّهُ بِقَوْلِهِ: قَالَ يَانُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ [١١ \ ٤٦] .

Nûh -ona ve Peygamberimize salât ve selâm olsun- boğulan oğlunun, kurtarılacakları vadedilen ehlinden olmadığını bilmiyordu; nitekim: { رَبِّ إِنَّ ابْنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ } “Rabbim! Şüphesiz oğlum benim ailemdendir ve senin vaadin elbette haktır...” [Hûd, 11/45] demişti. Allah ona şu buyruğuyla haber verinceye kadar işin hakikatini bilememişti: { قَالَ يَانُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلَا تَسْأَلْنِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّي أَعِظُكَ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ } “[Allah] buyurdu ki: Ey Nûh! O senin ailenden değildir; çünkü o, salih olmayan bir ameldir. O halde hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme! Şüphesiz ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum” [Hûd, 11/46].

3485. Metin

وَقَدْ قَالَ تَعَالَى عَنْ نُوحٍ فِي سُورَةِ هُودٍ: وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ الْآيَةَ [٦ \ ٥٠] ، وَالْمَلَائِكَةُ - عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ - لَمَّا قَالَ لَهُمْ: أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا [٢ \ ٣١، ٣٢] .

Yüce Allah, Hûd Suresi'nde Nûh'tan naklen şöyle buyurmuştur: { وَلَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ } “Size 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum, gaybı da bilmem...” [Hûd, 11/31]. Melekler de -üzerlerine salât ve selâm olsun- kendilerine: { أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “Doğru sözlü iseniz şunların isimlerini bana haber verin” [Bakara, 2/31] denildiğinde: { قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا } “Seni tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur...” [Bakara, 2/32] demişlerdir.

3486. Metin

فَقَدْ ظَهَرَ أَنَّ أَعْلَمَ الْمَخْلُوقَاتِ وَهُمُ الرُّسُلُ، وَالْمَلَائِكَةُ لَا يَعْلَمُونَ مِنَ الْغَيْبِ إِلَّا مَا عَلَّمَهُمُ اللَّهُ تَعَالَى، وَهُوَ تَعَالَى يُعَلِّمُ رُسُلَهُ مِنْ غَيْبِهِ مَا شَاءَ، كَمَا أَشَارَ لَهُ بِقَوْلِهِ: وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَجْتَبِي مِنْ رُسُلِهِ مَنْ يَشَاءُ [٣ \ ١٧٩] ، وَقَوْلِهِ: عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ الْآيَةَ [٧٢ \ ٢٦، ٢٧] .

Böylece yaratılmışların en bilgilileri olan peygamberlerin ve meleklerin, gayba dair ancak Yüce Allah'ın kendilerine bildirdiği kadarını bilebilecekleri ortaya çıkmıştır. Allah Teâlâ peygamberlerine gaybından dilediğini öğretir; nitekim şu buyruğunda buna işaret etmiştir: { وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَجْتَبِي مِنْ رُسُلِهِ مَنْ يَشَاءُ } “Allah sizi gayba muttali kılacak değildir; fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçer...” [Âl-i İmrân, 3/179] ve şu buyruğu: { عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ } “O gaybı bilendir; gaybına hiç kimseyi muttali kılmaz. Ancak seçip razı olduğu elçi müstesna...” [Cin, 72/26-27].

3487. Metin

تَنْبِيهٌ

UYARI

3488. Metin

لَمَّا جَاءَ الْقُرْآنُ الْعَظِيمُ بِأَنَّ الْغَيْبَ لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ، كَانَ جَمِيعُ الطُّرُقِ الَّتِي يُرَادُ بِهَا التَّوَصُّلُ إِلَى شَيْءٍ مِنْ عِلْمِ الْغَيْبِ غَيْرِ الْوَحْيِ مِنَ الضَّلَالِ الْمُبِينِ، وَبَعْضٌ مِنْهَا يَكُونُ كُفْرًا.

Yüce Kur'an gaybı Allah'tan başkasının bilmeyeceğini bildirdiğine göre, vahiy haricinde gayb ilminden herhangi bir şeye ulaşmak amacıyla başvurulan bütün yollar apaçık bir sapkınlıktır; bunların bir kısmı da küfürdür.

3489. Metin

وَلِذَا ثَبَتَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «مَنْ أَتَى عَرَّافًا فَسَأَلَهُ عَنْ شَيْءٍ لَمْ تُقْبَلْ لَهُ صَلَاةٌ أَرْبَعِينَ يَوْمًا» ، وَلَا خِلَافَ بَيْنَ الْعُلَمَاءِ فِي مَنْعِ الْعِيَافَةِ، وَالْكِهَانَةِ، وَالْعَرَافَةِ، وَالطَّرْقِ، وَالزَّجْرِ، وَالنُّجُومِ، وَكُلُّ ذَلِكَ يَدْخُلُ فِي الْكِهَانَةِ ; لِأَنَّهَا تَشْمَلُ جَمِيعَ أَنْوَاعِ ادِّعَاءِ الِاطِّلَاعِ عَلَى عِلْمِ الْغَيْبِ.

Bu yüzdendir ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğu sabit olmuştur: «Kim bir kâhine/falcıya gidip bir şey sorarsa, onun kırk gün namazı kabul olunmaz». Âlimler arasında ıyâfe (kuşların uçuşundan uğursuzluk çıkarma), kehânet (kâhinlik), arrâflık (fal/çalıntı mal buluculuk), tark (çakıl taşları veya kumla fala bakma), zecr (kuş vb. hayvanları kovarak kehanette bulunma) ve nücûmun (astroloji/yıldız falı) yasaklığı konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. Bütün bunlar kehânet kapsamına girer; çünkü kehânet, gayb bilgisine muttali olma iddiasının her çeşidini içerir.

3490. Metin

وَقَدْ سُئِلَ ﷺ عَنِ الْكُهَّانِ، فَقَالَ: «لَيْسُوا بِشَيْءٍ» .

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e kâhinler hakkında sorulmuş, o da: «Onlar bir şey değildir [kayda değer hiçbir şeyleri yoktur]» buyurmuştur.

3491. Metin

وَقَالَ الْقُرْطُبِيُّ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ مَا نَصُّهُ: فَمَنْ قَالَ إِنَّهُ يَنْزِلُ الْغَيْثُ غَدًا وَجَزَمَ بِهِ، فَهُوَ كَافِرٌ، أَخْبَرَ عَنْهُ بِأَمَارَةٍ ادَّعَاهَا أَمْ لَا، وَكَذَلِكَ مَنْ قَالَ إِنَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي الرَّحِمِ فَإِنَّهُ كَافِرٌ، فَإِنْ لَمْ يَجْزِمْ، وَقَالَ: إِنَّ النَّوْءَ يَنْزِلُ بِهِ الْمَاءُ عَادَةً، وَإِنَّهُ سَبَبُ الْمَاءِ عَادَةً، وَإِنَّهُ سَبَبُ الْمَاءِ عَلَى مَا قَدَّرَهُ وَسَبَقَ فِي عِلْمِهِ، لَمْ يَكْفُرْ، إِلَّا أَنَّهُ يُسْتَحَبُّ لَهُ أَلَّا يَتَكَلَّمَ بِهِ، فَإِنَّ فِيهِ تَشْبِيهًا بِكَلِمَةِ أَهْلِ الْكُفْرِ، وَجَهْلًا بِلَطِيفِ حِكْمَتِهِ ; لِأَنَّهُ يَنْزِلُ مَتَى شَاءَ مَرَّةً بِنَوْءِ كَذَا، وَمَرَّةً دُونَ النَّوْءِ.

Kurtubî bu ayetin tefsirinde aynen şöyle demiştir: "Kim yarın yağmur yağacağını söyler ve bunu kesin bir dille iddia ederse, iddia ettiği bir alamete dayanarak haber versin yahut vermesin kâfir olur. Aynı şekilde rahimde olanı bildiğini iddia eden kimse de kâfirdir. Şayet kesin konuşmayıp: 'Yıldızın batışı/doğuşu esnasında âdeten yağmur yağar, bu âdet gereği yağmurun bir sebebidir ve Allah'ın takdir ettiği ve ezelî ilminde geçtiği üzere bir sebeptir' derse kâfir olmaz; ancak böyle konuşmaması müstehaptır. Zira bu sözde küfür ehlinin sözüne benzeme ve O'nun latîf hikmetine karşı bir cehalet vardır; çünkü O dilediği vakit yağmuru bazen falanca yıldız batarken/doğarken, bazen de yıldız olmaksızın indirir.

3492. Metin

قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: «أَصْبَحَ مِنْ عِبَادِي مُؤْمِنٌ بِي وَكَافِرٌ بِالْكَوَاكِبِ» ، عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهُ فِي الْوَاقِعَةِ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى.

Nitekim Allah Teâlâ: «Kullarımdan bana iman eden ve yıldızları inkâr edenler olarak sabahlayanlar oldu» buyurmuştur; inşâallâh Vâkıa Suresi'nde açıklaması geleceği üzere.

3493. Metin

قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ: وَكَذَلِكَ قَوْلُ الطَّبِيبِ إِذَا كَانَ الثَّدْيُ الْأَيْمَنُ مُسْوَدَّ الْحَلَمَةِ، فَهُوَ ذَكَرٌ، وَإِنْ كَانَ فِي الثَّدْيِ الْأَيْسَرِ فَهُوَ أُنْثَى، وَإِنْ كَانَتِ الْمَرْأَةُ تَجِدُ الْجَنْبَ الْأَيْمَنَ أَثْقَلَ فَالْوَلَدُ أُنْثَى، وَادَّعَى ذَلِكَ عَادَةً لَا وَاجِبًا فِي الْخِلْقَةِ لَمْ يَكْفُرْ، وَلَمْ يَفْسُقْ.

İbnu'l-Arabî şöyle demiştir: 'Aynı şekilde bir doktorun: Sağ memenin ucu siyahlaşmışsa çocuk erkektir, sol memede ise dişidir; şayet kadın sağ tarafını daha ağır hissediyorsa çocuk dişidir demesi ve bunu yaratılışta zorunlu bir durum olarak değil de tecrübe gereği iddia etmesi halinde kişi ne kâfir olur ne de fâsık.'

3494. Metin

وَأَمَّا مَنِ ادَّعَى الْكَسْبَ فِي مُسْتَقْبَلِ الْعُمْرِ فَهُوَ كَافِرٌ، أَوْ أَخْبَرَ عَنِ الْكَوَائِنِ الْمُجْمَلَةِ، أَوِ الْمُفَصَّلَةِ، فِي أَنْ تَكُونَ قَبْلَ أَنْ تَكُونَ فَلَا رِيبَةَ فِي كُفْرِهِ أَيْضًا، فَأَمَّا مَنْ أَخْبَرَ عَنْ كُسُوفِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ، فَقَدْ قَالَ عُلَمَاؤُنَا: يُؤَدَّبُ وَلَا يُسْجَنُ، أَمَّا عَدَمُ كُفْرِهِ فَلِأَنَّ جَمَاعَةً قَالُوا: إِنَّهُ أَمْرٌ يُدْرَكُ بِالْحِسَابِ وَتَقْدِيرِ الْمَنَازِلِ، حَسْبَمَا أَخْبَرَ اللَّهُ عَنْهُ مِنْ قَوْلِهِ: وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ [٣٦ \ ٣٩] .

Ömrün geleceğinde kazancın ne olacağını iddia eden yahut gelecekte vuku bulacak genel veya ayrıntılı olayları daha gerçekleşmeden önce haber veren kimseye gelince; o kâfirdir ve onun kâfir olduğunda da hiçbir şüphe yoktur. Güneş ve ay tutulmasını haber veren kimseye gelince; âlimlerimiz: 'Terbiye edilir ama hapsedilmez' demişlerdir. Kâfir olmamasına gelince; çünkü bir topluluk şöyle demiştir: 'Bu, Allah'ın: { وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ } “Ay için de konaklar takdir ettik...” [Yâsîn, 36/39] buyruğunda haber verdiği üzere hesapla ve konakların tayiniyle bilinebilen bir husustur.'

3495. Metin

وَأَمَّا أَدَبُهُمْ، فَلِأَنَّهُمْ يُدْخِلُونَ الشَّكَّ عَلَى الْعَامَّةِ، إِذْ لَا يَدْرُونَ الْفَرْقَ بَيْنَ هَذَا وَغَيْرِهِ، فَيُشَوِّشُونَ عَقَائِدَهُمْ، وَيَتْرُكُونَ قَوَاعِدَهُمْ فِي الْيَقِينِ، فَأُدِّبُوا حَتَّى يَسْتُرُوا ذَلِكَ إِذَا عَرَفُوهُ وَلَا يُعْلِنُوا بِهِ.

Terbiye edilmelerine gelince; çünkü onlar halkın zihnine şüphe sokarlar; zira avam halk bununla diğerleri arasındaki farkı bilmez; böylece inançları karışır ve yakîn konusundaki esaslarını terk ederler. Bu yüzden bunu bildiklerinde gizli tutmaları ve açığa vurmamaları için terbiye edilirler."

3496. Metin

قُلْتُ: وَمِنْ هَذَا الْبَابِ مَا جَاءَ فِي «صَحِيحِ مُسْلِمٍ» عَنْ بَعْضِ أَزْوَاجِ النَّبِيِّ ﷺ: أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: «مَنْ أَتَى عَرَّافًا فَسَأَلَهُ عَنْ شَيْءٍ، لَمْ تُقْبَلْ لَهُ صَلَاةٌ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً» ، وَالْعَرَّافُ: هُوَ الْحَازِي وَالْمُنَجِّمُ الَّذِي يَدَّعِي عِلْمَ الْغَيْبِ، وَهِيَ الْعَرَافَةُ، وَصَاحِبُهَا عَرَّافٌ، وَهُوَ الَّذِي يَسْتَدِلُّ عَلَى الْأُمُورِ بِأَسْبَابٍ وَمُقَدِّمَاتٍ يَدَّعِي مَعْرِفَتَهَا، وَقَدْ يَعْتَضِدُ بَعْضُ أَهْلِ هَذَا الْفَنِّ فِي ذَلِكَ بِالزَّجْرِ، وَالطَّرْقِ، وَالنُّجُومِ، وَأَسْبَابٍ مُعْتَادَةٍ فِي ذَلِكَ، وَهَذَا الْفَنُّ هُوَ الْعِيَافَةُ بِالْيَاءِ، وَكُلُّهَا يَنْطَلِقُ عَلَيْهَا اسْمُ الْكِهَانَةِ، قَالَهُ الْقَاضِي عِيَاضٌ.

Derim ki: Sahîh-i Müslim'de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in eşlerinin bazısından rivayet edilen şu hadis de bu kabildendir: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kim bir kâhine/falcıya gidip bir şey sorarsa, onun kırk gece namazı kabul olunmaz». Arrâf; gaybı bildiğini iddia eden kâhin ve müneccimdir. Bu mesleğe arrâflık (el-arâfe), bunu yapana arrâf denir; o da bildiğini iddia ettiği birtakım sebepler ve öncüllerle olaylar hakkında çıkarımda bulunan kimsedir. Bu sanat ehlinin bir kısmı bunda zecr, tark, yıldızlar ve buna dair bilindik yollardan destek alabilir. Bu sanat yâ harfiyle ıyâfedir; bunların hepsine birden kehânet ismi verilir. Bunu Kādî İyâz söylemiştir.

3497. Metin

وَالْكِهَانَةُ: ادِّعَاءُ عِلْمِ الْغَيْبِ.

Kehânet ise gayb ilmini iddia etmektir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.