Meâric

Şinkîtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

28776. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

28777. Metin

سُورَةُ الْمَعَارِجِ.

Meâric Suresi.

28778. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: سَأَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ

Yüce Allah'ın şu buyruğu: "Bir soran/isteyen, vuku bulacak azabı sordu/istedi."

28779. Metin

الْمَعْلُومُ أَنَّ مَادَّةَ سَأَلَ لَا تَتَعَدَّى بِالْبَاءِ، كَتَعَدِّيهَا هُنَا. وَلِذَا قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: إِنَّ الْفِعْلَ ضُمِّنَ مَعْنَى فِعْلٍ آخَرَ يَتَعَدَّى بِالْبَاءِ وَهُوَ مُقَدَّرٌ: مَا اسْتَعْجَلَ، وَاسْتَدَلَّ لِذَلِكَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ [٢٩ \ ٥٣] ، وَذُكِرَ عَنْ مُجَاهِدٍ: أَنَّ سَأَلَ بِمَعْنَى دَعَا.

Bilindiği üzere se'ele (سَأَلَ) kökü, buradaki geçişliliği gibi "bâ" (بِ) harf-i cerri ile geçişli (müteaddî) olmaz. Bundan dolayı İbn Kesîr şöyle demiştir: "Bu fiil, 'bâ' harf-i cerri ile geçişli olan başka bir fiilin anlamını tazammun etmiştir (içermiştir); o da takdiri 'ne çabuk istedi' (acele etti) manasıdır." Buna da Yüce Allah'ın: "Senden azabın çarçabuk gelmesini isterler" [29:53] ayetini delil getirmiştir. Mücâhid'den ise se'ele (سَأَلَ) fiilinin dua etti/istedi manasında olduğu nakledilmiştir.

28780. Metin

وَاسْتَدَلَّ لَهُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى عَنْهُمْ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ [٨ \ ٣٢] ، وَذَكَرَ هَذَا الْقَوْلَ ابْنُ جَرِيرٍ أَيْضًا عَنْ مُجَاهِدٍ.

Buna da Yüce Allah'ın onlar hakkında naklettiği şu sözü delil getirmiştir: "Ey Allah'ım! Eğer bu senin katından gelen bir hak ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acı veren bir azap getir" [8:32]. İbn Cerîr de bu görüşü yine Mücâhid'den nakletmiştir.

28781. Metin

وَقُرِئَ (سَالَ) بِدُونِ هَمْزَةٍ مِنَ السَّيْلِ، ذَكَرَهَا ابْنُ كَثِيرٍ وَابْنُ جَرِيرٍ، وَقَالُوا: هُوَ وَادٍ فِي جَهَنَّمَ، وَقِيلَ: مُخَفَّفُ (سَأَلَ) اهـ.

Hemzesiz olarak, seyl (akma/sel) kökünden (sâle - سَالَ) şeklinde de okunmuştur. Bunu İbn Kesîr ve İbn Cerîr zikretmiş ve şöyle demişlerdir: "O, cehennemde bir vadidir." Ayrıca bunun se'ele (سَأَلَ) kelimesinin hafifletilmiş (tahfif edilmiş) şekli olduğu da söylenmiştir.

28782. Metin

وَلَعَلَّ مِمَّا يُرَجِّحُ قَوْلَ ابْنِ جَرِيرٍ أَنَّ الْفِعْلَ ضُمِّنَ مَعْنَى مَثَلٍ آخَرَ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا الْآيَةَ [٤٢ \ ١٨] .

İbn Cerîr'in, fiilin başka bir benzer fiilin anlamını tazammun ettiği yönündeki görüşünü kuvvetlendiren hususlardan biri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Ona inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler..." [42:18].

28783. Metin

وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ هَذَا الْمَعْنَى عِنْدَ الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ [٨ \ ٣٢] ، وَأَحَالَ عَلَى سُورَةِ (سَأَلَ) وَقَالَ: وَسَيَأْتِي زِيَادَةُ إِيضَاحٍ إِنْ شَاءَ اللَّهُ.

Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Yüce Allah'ın: "Hani onlar: 'Ey Allah'ım! Eğer bu senin katından gelen bir hak ise, üzerimize gökten taş yağdır...' demişlerdi" [8:32] ayeti açıklanırken bu anlamı izah ettiği geçmiş, o da (Se'ele) Suresi'ne atıfta bulunarak: "İnşallah daha fazla açıklama gelecektir" demişti.

28784. Metin

وَقَدْ بَيَّنَ هُنَاكَ: أَنَّ قَوْلَهُمْ يَدُلُّ عَلَى جَهَالَتِهِمْ ; حَيْثُ لَمْ يَطْلُبُوا الْهِدَايَةَ إِلَيْهِ إِنْ كَانَ هُوَ الْحَقَّ.

Orada açıklamıştı ki; onların bu sözü cehaletlerine delalet etmektedir; zira o hak ise, ona hidayet olunmayı istememişlerdir.

28785. Metin

وَحَيْثُ إِنَّهُ ﵀ أَحَالَ عَلَى هَذِهِ السُّورَةِ لِزِيَادَةِ الْإِيضَاحِ ; فَإِنَّ الْمُنَاسِبَ إِنَّمَا هُوَ هَذِهِ الْآيَةُ: (سَأَلَ سَائِلٌ) بِمَعْنَى: اسْتَعْجَلَ أَوْ دَعَا ; لِوُجُودِ الِارْتِبَاطِ بَيْنَ آيَةِ (سَأَلَ) وَآيَةِ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ الْمَذْكُورَةِ. فَإِنَّهُمَا مُرْتَبِطَانِ بِسَبَبِ النُّزُولِ.

Kendisi rahimehullâh daha fazla açıklama için bu sureye atıfta bulunduğuna göre, uygun olan da işte bu "isteyen biri istedi/sordu" (se'ele sâilun) ayetidir ki anlamı: "acele istedi" yahut "dua etti/istedi" demektir. Çünkü (Se'ele) ayeti ile zikredilen "Ey Allah'ım! Eğer bu hak ise..." ayeti arasında bir irtibat bulunmaktadır. Zira bu ikisi iniş sebebi (sebeb-i nüzûl) bakımından birbiriyle bağlantılıdır.

28786. Metin

كَمَا قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ وَغَيْرُهُ عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: سَأَلَ سَائِلٌ، قَالَ: دَعَا دَاعٍ (بِعَذَابٍ وَاقِعٍ) . قَالَ: هُوَ قَوْلُهُمْ اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا الْآيَةَ. وَالْقَائِلُ هُوَ النَّضْرُ بْنُ الْحَارِثِ بْنِ كَلْدَةَ.

Nitekim İbn Cerîr ve başkaları Mücâhid'den naklen Yüce Allah'ın: "Bir soran sordu / Bir isteyen istedi" ayeti hakkında şöyle demiştir: "Dua eden biri (vuku bulacak bir azabı) istedi." Mücâhid şöyle demiştir: "Bu, onların: 'Ey Allah'ım! Eğer bu senin katından gelen hak ise üzerimize taş yağdır...' ayetindeki sözleridir." Bunu söyleyen kişi ise Nadr b. el-Hâris b. Kelede'dir.

28787. Metin

وَالْإِيضَاحُ الْمُنَوَّهُ عَنْهُ يُمْكِنُ اسْتِنْتَاجُهُ مِنْ هَذَا الرَّبْطِ، وَمِنْ قَوْلِهِ ﵀: إِنَّهُ يَدُلُّ عَلَى جَهَالَتِهِمْ، وَبَيَانِ مَا إِذَا كَانَ هَذَا الْعَذَابُ الْوَاقِعُ هَلْ وُقُوعُهُ فِي الدُّنْيَا أَمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ .

İşaret edilen açıklama; bu irtibattan, Şeyh'in rahimehullâh "bu onların cehaletine delalet eder" sözünden ve bu vuku bulacak azabın dünyada mı yoksa kıyamet gününde mi gerçekleşeceğinin beyanından çıkarılabilir.

28788. Metin

وَالَّذِي يَظْهَرُ - وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ -: أَنَّ جَهَالَةَ قُرَيْشٍ دَلَّ عَلَيْهَا الْعَقْلُ وَالنَّقْلُ ; لِأَنَّ الْعَقْلَ يَقْضِي بِطَلَبِ النَّفْعِ وَدَفْعِ الضُّرِّ كَمَا قِيلَ:

Açığa çıkan husus -en doğrusunu Allah Teâlâ bilir- şudur: Kureyş'in cehaletine akıl da nakil de delalet etmiştir. Zira akıl, menfaati celbetmeyi ve zararı defetmeyi gerektirir. Nitekim şöyle denilmiştir:

28789. Metin

لِمَا نَافِعٍ يَسْعَى اللَّبِيبُ فَلَا تَكُنْ سَاعِيًا.

"Akıllı kişi faydalı olan şey için çabalar, sakın [zararına] çabalayan olma."

28790. Metin

وَأَمَّا النَّقْلُ ; فَلِأَنَّ مِمَّا قَصَّ اللَّهُ عَلَيْنَا: أَنَّ سَحَرَةَ فِرْعَوْنَ وَقَدْ جَاءُوا مُتَحَدِّينَ غَايَةَ التَّحَدِّي لِمُوسَى ﵇، وَلَكِنَّهُمْ لَمَّا عَايَنُوا الْحَقَّ، قَالُوا: آمَنَّا، وَخَرُّوا سُجَّدًا وَلَمْ يُكَابِرُوا، كَمَا قَصَّ اللَّهُ عَلَيْنَا مِنْ نَبَئِهِمْ فِي كِتَابِهِ، قَالَ تَعَالَى: فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَى وَلَمَّا اعْتَرَضَ عَلَيْهِمْ فِرْعَوْنُ، وَقَالَ: آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِلَى آخِرِ كَلَامِهِ، قَالُوا وَهُوَ مَحَلُّ الشَّاهِدِ هُنَا: (لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلَى مَا جَاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذِي فَطَرَنَا) وَلَمْ يُبَالُوا بِوَعِيدِهِ وَلَا بِتَهْدِيدِهِ. وَقَالُوا فِي اسْتِخْفَافٍ: (فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ) [٢٠ \ ٧٠ - ٧٢] ، فَهُمْ لَمَّا عَايَنُوا الْبَيِّنَاتِ خَرُّوا سُجَّدًا وَأَعْلَنُوا إِيمَانَهُمْ، وَهَؤُلَاءِ كُفَّارُ قُرَيْشٍ يَقُولُونَ مَقَالَتَهُمْ تِلْكَ.

Nakle gelince; Allah'ın bize anlattığı kıssalardandır ki, Firavun'un sihirbazları Mûsâ'ya aleyhisselâm karşı son derece meydan okuyarak gelmişlerdi. Fakat hakkı açıkça görünce: "İman ettik" dediler, secdeye kapandılar ve kibirlenip büyüklük taslamadılar. Nitekim Allah Kitabı'nda onların haberini bize şöyle anlatmıştır; Yüce Allah buyurur: "Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar: 'Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine iman ettik' dediler." Firavun onlara itiraz edip: "Ben size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz?" deyip sözünün sonuna kadar devam edince, onlar -buradaki şahit de işte budur- şöyle dediler: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz." Onun ne tehdidine ne de korkutmasına aldırdılar. Ve onu hiçe sayarak: "Ne hüküm vereceksen ver!" [20:70-72] dediler. Onlar apaçık delilleri görünce secdeye kapandılar ve imanlarını ilan ettiler. Kureyş kâfirleri ise işte o [küfür dolu] sözlerini söylediler.

28791. Metin

أَمَّا وُقُوعُ الْعَذَابِ الْمَسْئُولِ عَنْهُ ; فَإِنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَإِنَّمَا عَبَّرَ بِالْمُضَارِعِ الدَّالِّ عَلَى الْحَالِ ; لِلتَّأْكِيدِ عَلَى وُقُوعِهِ، وَكَأَنَّهُ مُشَاهَدٌ، وَقَالَهُ الْفَخْرُ الرَّازِيُّ، وَقَالَ: هُوَ نَظِيرُ قَوْلِهِ تَعَالَى أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ [١٦ \ ١] .

İstenen azabın vuku bulmasına gelince; şüphesiz bu, kıyamet gününde onların başına gelecektir. Şimdiki zamanı bildiren muzari fiil ile ifade edilmesi ise, onun vuku bulacağını pekiştirmek ve sanki gözle görülüyormuş gibi olduğunu belirtmek içindir. Bunu Fahreddin er-Râzî söylemiş ve şöyle demiştir: "Bu, Yüce Allah'ın: 'Allah'ın emri geldi, artık onu acele istemeyin' [16:1] ayetinin bir benzeridir."

28792. Metin

وَفِي قَوْلِهِ تَعَالَى لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ دَلِيلٌ عَلَى تَأْكِيدِ وُقُوعِهِ ; لِأَنَّ مَا لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ لَا بُدَّ مِنْ وُقُوعِهِ. أَمَّا مَتَى يَكُونُ فَقَدْ دَلَّتْ آيَةُ (الطُّورِ) نَظِيرُةُ هَذِهِ أَنَّ ذَلِكَ سَيَكُونُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ [٥٢ \ ٧ - ٨] ، ثُمَّ بَيَّنَ ظَرْفَ وُقُوعِهِ: يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا [٥٢ \ ٩ - ١٠] ، وَفِي سِيَاقِ هَذِهِ السُّورَةِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ تَكُونُ

Yüce Allah'ın: "Kâfirler içindir, onu savacak kimse yoktur; yükselme derecelerinin sahibi olan Allah'tandır" buyruğunda onun vukuunun kesinliğine delil vardır. Çünkü savacak kimsesi olmayan şeyin vuku bulması kaçınılmazdır. Ne zaman olacağına gelince; bu ayetin benzeri olan Tûr Suresi'ndeki ayet, bunun kıyamet gününde olacağına delalet etmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır, onu savacak hiçbir şey yoktur" [52:7-8]. Sonra onun vuku bulacağı zamanı şöyle açıklamıştır: "O gün gök sarsıldıkça sarsılır, dağlar yürüdükçe yürür" [52:9-10]. Bu surenin bağlamında da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün ki,"

28793. Metin

السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ وَلَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا يُبَصَّرُونَهُمْ إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى وَجَمَعَ فَأَوْعَى [٧٠ \ ٨ - ١٨] ; فَإِنَّهَا كُلَّهَا مِنْ أَحْوَالِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَدَلَّ بِذَلِكَ عَلَى زَمَنِ وُقُوعِهِ. وَلَعَلَّ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّى وَجَمَعَ فَأَوْعَى رَدًّا عَلَى أُولَئِكَ الْمُسْتَخِفِّينَ بِالْعَذَابِ الْمُسْتَعْجِلِينَ بِهِ ; مُجَازَاةً لَهُمْ بِالْمِثْلِ، كَمَا دَعَوْا وَطَلَبُوا لِأَنْفُسِهِمُ الْعَذَابَ اسْتِخْفَافًا ; فَهِيَ تَدْعُوهُمْ إِلَيْهَا زَجْرًا وَتَخْوِيفًا، مُقَابَلَةَ دُعَاءٍ بِدُعَاءٍ، أَيْ: إِنْ كُنْتُمْ فِي الدُّنْيَا دَعَوْتُمْ بِالْعَذَابِ فَهَذَا هُوَ الْعَذَابُ يَدْعُوكُمْ إِلَيْهِ تَدْعُوا مَنْ أَدْبَرَ عَنْ سَمَاعِ الدَّعْوَةِ، وَأَعْرَضَ عَنْهَا وَتَوَلَّى، وَهَذَا الرَّدُّ بِهَذِهِ الصِّفَاتِ الَّتِي قَبْلَهُ مِنْ تَغْيِيرِ السَّمَاءِ كَالْمُهْلِ، وَتَسْيِيرِ الْجِبَالِ كَالْعِهْنِ، وَتَقَطُّعِ أَوَاصِرِ الْقَرَابَةِ مِنَ الْفَزَعِ وَالْهَوْلِ مِمَّا يَخْلَعُ الْقُلُوبَ، كَمَا وَقَعَ بِالْفِعْلِ فِي الدُّنْيَا، كَمَا ذَكَرَ الْقُرْطُبِيُّ قِصَّةَ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ.

"Gök erimiş maden gibi olur, dağlar atılmış yün gibi olur. Hiçbir candan dost bir candan dostu sormaz; birbirlerine gösterilirler..." buyruğundan Yüce Allah'ın: "O [cehennem], arkasını dönüp yüz çevireni, [mal] toplayıp yığanı çağırır" [70:8-18] buyruğuna kadar geçenlerin hepsi kıyamet gününün hallerindendir. Böylece onun vuku bulacağı zamana delalet etmiştir. Muhtemelen Yüce Allah'ın: "O, arkasını dönüp yüz çevireni, [mal] toplayıp yığanı çağırır" buyruğunda, azabı hafife alıp onun çarçabuk gelmesini isteyenlere bir karşılık vardır; onlara misliyle ceza vermek içindir. Zira onlar alay ve küçümseme ile kendi aleyhlerine azap istemiş ve dua etmişlerdi; o [cehennem] de onları azarlamak ve korkutmak için kendine çağırır; bu da duaya dua ile (çağrıya çağrı ile) karşılık vermektir. Yani: "Eğer siz dünyada azabı çağırdıysanız/istediyseniz, işte bu azap da sizi kendisine çağırıyor; daveti dinlemekten arkasını dönüp ondan yüz çevireni ve geri duranı çağırıyor." Göklerin erimiş maden gibi değişmesi, dağların atılmış yün gibi yürütülmesi ve korku ile dehşetten akrabalık bağlarının kopması gibi bu cevaptan önceki sıfatlar, dünyada fiilen meydana geldiği gibi yürekleri yerinden oynatan cinstendir; nitekim Kurtubî, Cübeyr b. Mut'ım'in kıssasını zikretmiştir.

28794. Metin

قَالَ: قَدِمْتُ الْمَدِينَةَ لِأَسْأَلَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فِي أَسَارَى بَدْرٍ، فَسَمِعْتُهُ يَقْرَأُ: وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ إِلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ [٥٢ \ ١ - ٨] ، فَكَأَنَّمَا صُدِعَ قَلْبِي فَأَسْلَمْتُ ; خَوْفًا مِنْ نُزُولِ الْعَذَابِ، وَمَا كُنْتُ أَظُنُّ أَنْ أَقُومَ مِنْ مَقَامِي حَتَّى يَقَعَ الْعَذَابُ.

[Cübeyr b. Mut'ım] şöyle dedi: "Bedir esirleri hakkında Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem ricada bulunmak için Medine'ye geldim. Onun: 'Tûr'a ve satır satır yazılmış Kitab'a andolsun...' ayetinden Yüce Allah'ın: 'Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır, onu savacak hiçbir şey yoktur' [52:1-8] buyruğuna kadar okuduğunu işittim. Sanki kalbim yarıldı ve azabın inmesi korkusundan Müslüman oldum; azap inmeden önce durduğum yerden kalkabileceğimi zannetmiyordum."

28795. Metin

وَذَكَرَ الْقُرْطُبِيُّ أَيْضًا عَنْ هِشَامِ بْنِ حَسَّانَ، قَالَ: انْطَلَقْتُ أَنَا وَمَالِكُ بْنُ دِينَارٍ إِلَى الْحَسَنِ، وَعِنْدَهُ رَجُلٌ يَقْرَأُ: (وَالطُّورِ) حَتَّى بَلَغَ: إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ، فَبَكَى الْحَسَنُ وَبَكَى أَصْحَابُهُ، فَجَعَلَ مَالِكٌ يَضْطَرِبُ حَتَّى غُشِيَ عَلَيْهِ.

Kurtubî yine Hişâm b. Hassân'dan şöyle nakletmiştir: "Ben ve Mâlik b. Dînâr, Hasan'ın yanına gittik. Yanında bir adam 'Ve't-Tûr' suresini okuyordu; nihayet: 'Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır' ayetine ulaştı. Bunun üzerine Hasan ağladı, arkadaşları da ağladı. Mâlik ise kendinden geçip bayılıncaya kadar titremeye başladı."

28796. Metin

وَذَكَرَ ابْنُ كَثِيرٍ عَنْ عُمَرَ ﵁: أَنَّهُ كَانَ يَعُسُّ بِالْمَدِينَةِ ذَاتَ لَيْلَةٍ، إِذْ سَمِعَ رَجُلًا يَقْرَأُ بِالطُّورِ; فَرَبَا لَهَا أُعِيدَ مِنْهَا عِشْرِينَ لَيْلَةً، فَكَانَ هَذَا الْوَصْفُ الْمُفْزِعُ رَدًّا عَلَى ذَاكَ الطَّلَبِ الْمُسْتَخِفِّ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ. وَنَأْمُلُ أَنْ نَكُونَ قَدْ وَفَّيْنَا الْإِيضَاحَ الَّذِي أَرَادَهُ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى -.

İbn Kesîr de Ömer'den radıyallâhu anh şöyle nakletmiştir: Bir gece Medine'de asayişi kontrol ederken Tûr Suresi'ni okuyan bir adam işitti; bundan dolayı rahatsızlandı ve bu sebeple yirmi gece boyunca [hasta olarak] ziyaret edildi. İşte bu korkutucu niteleme, o hafife alan talebe bir reddiye olmuştur. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir. Şeyh'in -Allah Teâlâ ona rahmet eylesin- kastettiği açıklamayı eksiksiz yerine getirdiğimizi umarız.

28797. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ.

Yüce Allah'ın şu buyruğu: "Melekler ve Rûh, miktarı elli bin yıl olan bir günde O'na yükselirler."

28798. Metin

فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ مِقْدَارُ هَذَا الْيَوْمِ خَمْسُونَ أَلْفَ سَنَةٍ، وَجَاءَتْ آيَاتٌ أُخَرَ بِأَنَّهُ أَلْفُ سَنَةٍ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ [٢٢ \ ٤٧] ، وَقَوْلِهِ: يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ [٣٢ \ ٥]

Bu yüce ayette bu günün miktarı elli bin yıldır. Başka ayetlerde ise onun bin yıl olduğu bildirilmiştir; Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Rabbinin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir" [22:47] buyruğunda ve: "Gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir, sonra da o iş miktarı bin yıl olan bir günde O'na yükselir" [32:5] buyruğunda olduğu gibi.

28799. Metin

فَكَانَ بَيْنَهُمَا مُغَايِرَةٌ فِي الْمِقْدَارِ بِخَمْسِينَ مَرَّةً.

Böylece ikisi arasında miktar bakımından elli katlık bir farklılık olmuştur.

28800. Metin

وَقَدْ بَحَثَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - هَذِهِ الْمَسْأَلَةَ فِي كِتَابِ دَفْعِ إِيهَامِ الِاضْطِرَابِ، وَفِي الْأَضْوَاءِ فِي سُورَةِ (الْحَجِّ) عِنْدَ الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ الْآيَةَ [٢٢ \ ٤٧] .

Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bu meseleyi Def'u Îhâmi'l-Iztırâb adlı kitabında ve el-Edvâ'da Hac Suresi'nde Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Rabbinin katında bir gün..." [22:47] ayeti ele alınırken incelemiştir.

28801. Metin

وَمِمَّا يَنْبَغِي أَنْ يُلَاحَظَ أَنَّ الْأَيَّامَ مُخْتَلِفَةٌ: فَفِي (سَأَلَ) هُوَ يَوْمُ عُرُوجِ الرُّوحِ وَالْمَلَائِكَةِ، وَفِي سُورَةِ (السَّجْدَةِ) هُوَ يَوْمُ عُرُوجِ الْأَمْرِ ; فَلَا مُنَافَاةَ.

Dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de şudur ki bu günler birbirinden farklıdır: (Se'ele) suresindeki gün Rûh'un ve meleklerin yükseldiği gündür; Secde Suresi'ndeki ise işin (emrin) yükseldiği gündür; dolayısıyla bir çelişki yoktur.

28802. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ

Yüce Allah'ın şu buyruğu: "O gün gök, erimiş maden gibi olur."

28803. Metin

الْمَهْلُ: دَرِيدِيُّ الزَّيْتِ، وَقِيلَ غَيْرُ ذَلِكَ.

el-Mühl (الْمُهْل): Zeytinyağının tortusudur; bundan başka açıklamalar da yapılmıştır.

28804. Metin

وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي سُورَةِ (الرَّحْمَنِ) عِنْدَ الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ [٥٥ \ ٣٧] .

Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Rahmân Suresi'nde Yüce Allah'ın: "Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kırmızı bir gül olduğu zaman" [55:37] buyruğu açıklanırken buna dair izahı geçmişti.

28805. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ

Yüce Allah'ın şu buyruğu: "Dağlar da atılmış yün gibi olur."

28806. Metin

الْعِهْنُ: الصُّوفُ، وَجَاءَ فِي آيَةٍ أُخْرَى وَصْفُ الْعِهْنِ بِالْمَنْفُوشِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ [١٠١ \ ٤ - ٥] ، وَجَاءَتْ لَهَا عِدَّةُ حَالَاتٍ أُخْرَى: كَالْكَثِيبِ الْمَهِيلِ، وَكَالسَّحَابِ.

el-'Ihn (الْعِهْن): Yün demektir. Başka bir ayette 'ıhn kelimesi "atılmış" (menfûş) sıfatıyla nitelenerek Yüce Allah'ın şu buyruğunda yer almıştır: "O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olur, dağlar da atılmış yün gibi olur" [101:4-5]. Dağlar için başka birtakım durumlar da zikredilmiştir: Çöken kum yığını gibi (kesîben mehîlâ) ve bulut gibi olmak.

28807. Metin

وَقَدْ تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ كُلِّ ذَلِكَ عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ [١٨ \ ٤٧] فِي سُورَةِ (الْكَهْفِ) .

Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Kehf Suresi'nde Yüce Allah'ın: "Dağları yürüteceğimiz gün..." [18:47] buyruğunun tefsirinde bütün bunları daha önce açıklamıştı.

28808. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا

Yüce Allah'ın şu buyruğu: "Hiçbir candan dost bir candan dostu sormaz."

28809. Metin

الْحَمِيمُ: الْقَرِيبُ وَالصَّدِيقُ وَالْوَلِيُّ الْمُوَالِي، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ [٤١ \ ٣٤] .

el-Hamîm (الْحَمِيم): Akraba, sadık dost ve candan koruyup kollayan velî demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kötülüğü en güzel olanla sav; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sımsıcak bir dost (veliyyun hamîm) oluverir" [41:34].

28810. Metin

وَفِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ: أَنَّهُ فِي يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا يَسْأَلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا، مَعَ أَنَّهُمْ يُبَصَّرُونَهُمْ بِأَبْصَارِهِمْ. وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى مُوجِبَ ذَلِكَ وَهُوَ اشْتِغَالُ كُلِّ إِنْسَانٍ بِنَفْسِهِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى:

Bu yüce ayette: Kıyamet gününde -gözleriyle birbirlerini görmelerine rağmen- hiçbir candan dostun bir candan dostu sormayacağı bildirilmektedir. Yüce Allah bunun sebebini de açıklamıştır ki o da her insanın kendi derdine düşmesidir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:

28811. Metin

لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ [٨٠ \ ٣٧] ، وَكُلٌّ يَفِرُّ مِنَ الْآخَرِ يَقُولُ: نَفْسِي نَفْسِي، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ [٨٠ \ ٣٤ - ٣٧] .

"O gün onlardan her bir kişinin kendine yetip artacak bir derdi vardır" [80:37]. Ve herkes birbirinden kaçıp "Nefsim! Nefsim!" (Ben ne olacağım!) der; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacağı gün; o gün onlardan her bir kişinin kendine yetip artacak bir derdi vardır" [80:34-37].

28812. Metin

وَقَدْ جَاءَ مَا هُوَ أَعْظَمُ مِنْ ذَلِكَ فِي حَدِيثِ الشَّفَاعَةِ ; كُلُّ نَبِيٍّ يَقُولُ: نَفْسِي نَفْسِي، وَجَاءَ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ [٢٢ \ ٢] ، وَلَيْسَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنْ فَزَعٍ إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ: وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ [٢٧ \ ٨٩] ، جَعَلَنَا اللَّهُ تَعَالَى مِنْهُمْ. آمِينَ.

Şefaat hadisinde bundan daha da büyüğü nakledilmiştir; her peygamber "Nefsim! Nefsim!" demektedir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da gelmiştir: "Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutup terk eder..." [22:2]. Bu dehşetten sonra müminler müstesna artık hiçbir korku kalmaz: "Onlar o günün korkusundan emniyettedirler" [27:89]. Allah Teâlâ bizi onlardan eylesin. Âmin.

28813. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ الْإِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا

Yüce Allah'ın şu buyruğu: "Şüphesiz insan pek hırslı ve sabırsız (helû') yaratılmıştır."

28814. Metin

الْهَلُوعُ: فَعُولٌ مِنَ الْهَلَعِ صِيغَةُ مُبَالَغَةٍ، وَالْهَلَعُ، قَالَ فِي الْكَشَّافِ: شِدَّةُ سُرْعَةِ الْجَزَعِ عِنْدَ مَسِّ الْمَكْرُوهِ، وَسُرْعَةُ الْمَنْعِ عِنْدَ مَسِّ الْخَيْرِ، وَقَدْ فَسَّرَهُ اللَّهُ فِي الْآيَةِ إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا وَإِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا [٧٠ \ ٢٠ - ٢١] .

el-Helû' (الْهَلُوع): Hele' (الْهَلَع) kökünden "fa'ûl" (فَعُول) vezninde bir mübalağa sigasıdır. el-Keşşâf'ta hele' hakkında şöyle denilmiştir: "Hoşa gitmeyen bir şey dokunduğunda aşırı ve hızlı bir sabırsızlık göstermek, bir hayır dokunduğunda ise hızla engel olup vermemektir." Nitekim Allah bunu ayette şöyle tefsir etmiştir: "Kendisine bir kötülük dokunduğunda feryat eder (cezû'), ona bir hayır dokunduğunda ise cimrileşip meneder (menû')" [70:20-21].

28815. Metin

وَلَفْظُ: (الْإِنْسَانِ) هُنَا مُفْرَدٌ، وَلَكِنْ أُرِيدَ بِهِ الْجِنْسُ، أَيْ: جِنْسُ الْإِنْسَانِ فِي الْجُمْلَةِ ; بِدَلِيلِ اسْتِثْنَاءِ الْمُصَلِّينَ بَعْدَهُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِلَّا الْمُصَلِّينَ [٧٠ \ ٢٢] ، وَمِثْلُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ [١٠٣ \ ١ - ٣] وَنَظِيرُهُ كَثِيرٌ.

Buradaki "el-İnsân" (الْإِنْسَانِ) lafzı tekildir, fakat bununla cins kastedilmiştir; yani genel olarak insan cinsidir. Bunun delili, ardından gelen Yüce Allah'ın: "Namaz kılanlar müstesna" [70:22] buyruğundaki istisnadır. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Asra andolsun ki insan kesin bir hüsrandadır; ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna" [103:1-3]. Bunun benzerleri pek çoktur.

28816. Metin

وَقَدْ قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ: إِنَّ هَذَا الْوَصْفَ بِالْهَلَعِ فِي الْكُفَّارِ، وَيَدُلُّ لِمَا قَالَهُ أَمْرَانِ:

İbn Cerîr şöyle demiştir: "Bu sabırsızlık/hırs (hele') niteliği kâfirler hakkındadır." Onun bu söylediğine iki husus delalet eder:

28817. Metin

الْأَوَّلُ: تَفْسِيرُهُ فِي الْآيَةِ وَاسْتِثْنَاءُ الْمُصَلِّينَ وَمَا بَعْدَهُ مِنْهُ ; لِأَنَّ تِلْكَ الصِّفَاتِ كُلَّهَا مِنْ خَصَائِصِ الْمُؤْمِنِينَ، وَلِذَا عَقَّبَ عَلَيْهِمْ بِقَوْلِهِ: أُولَئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ [٧٠ \ ٣٥] ، وَمَفْهُومُهُ أَنَّ الْمُسْتَثْنَى مِنْهُ عَلَى خِلَافِ ذَلِكَ.

Birincisi: Ayetteki tefsiri ve namaz kılanlar ile sonrasındakilerin bundan istisna edilmesidir. Zira o niteliklerin tümü müminlerin özelliklerindendir; bundan dolayı onlar hakkında: "İşte onlar cennetlerde ağırlanan kimselerdir" [70:35] buyurarak devam etmiştir. Bunun mefhumu (zıt anlamı), kendisinden istisna edilenlerin (müstesnâ minh) bunun aksine olduğudur.

28818. Metin

وَالثَّانِي: الْحَدِيثُ الصَّحِيحُ: «عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ! شَأْنُهُ كُلُّهُ خَيْرٌ: إِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَلَا يَكُونُ ذَلِكَ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ» ، فَمَفْهُومُهُ أَنَّ غَيْرَ الْمُؤْمِنِينَ بِخِلَافِ ذَلِكَ، وَهُوَ الَّذِي يَنْطَبِقُ عَلَيْهِ الْوَصْفُ الْمَذْكُورُ فِي الْآيَةِ: أَنَّهُ هَلُوعٌ.

İkincisi: Sahih hadistir: "Müminin durumuna şaşılır! Onun bütün işleri hayırdır: Kendisine bir sıkıntı dokunsa sabreder ve bu onun için hayır olur; kendisine bir sevinç/nimet dokunsa şükreder ve bu da onun için hayır olur. Bu durum müminden başkası için söz konusu değildir." Bunun mefhumu, mümin olmayanların bunun aksine olduğudur; işte ayette zikredilen "pek sabırsız ve doyumsuz" (helû') vasfı da tam olarak ona uymaktadır.

28819. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِلَّا الْمُصَلِّينَ الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ

Yüce Allah'ın şu buyruğu: "Ancak namaz kılanlar müstesna; onlar ki namazlarında devamlıdırlar."

28820. Metin

وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى مَنِ اسْتَثْنَاهُمْ مِنَ الْإِنْسَانِ الْهَلُوعِ بِتِسْعِ صِفَاتٍ:

Yüce Allah, sabırsız ve doyumsuz (helû') insandan istisna ettiği kimseleri dokuz nitelikle vasfetmiştir:

28821. Metin

اثْنَتَانِ مِنْهَا تَخْتَصُّ بِالصَّلَاةِ، وَهُمَا الْأُولَى وَالْأَخِيرَةُ ; مِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَهَمِّيَّةِ الصَّلَاةِ، وَوُجُوبِ شِدَّةِ الِاهْتِمَامِ بِهَا. وَهَذَا مِنَ الْمُسَلَّمَاتِ فِي الدِّينِ ; لِمَكَانَتِهَا مِنَ الْإِسْلَامِ، وَفِي وَصْفِهِمْ هُنَا بِأَنَّهُمْ: (عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ) ، وَفِي الْأَخِيرِ: (عَلَى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ) [٧٠ \ ٣٤] .

Bunlardan ikisi namaza aittir ki onlar da birincisi ve sonuncusudur; bu da namazın önemine ve ona son derece özen göstermenin gerekliliğine delalet eder. Bu husus, namazın İslam'daki konumundan ötürü dinde apaçık kabul görmüş gerçeklerdendir. Burada onlar: "Namazlarında devamlıdırlar" şeklinde nitelenmiş, sonda ise: "Namazlarını korurlar" [70:34] şeklinde vasfedilmişlerdir.

28822. Metin

قَالَ فِي الْكَشَّافِ: الدَّوَامُ عَلَيْهَا الْمُوَاظَبَةُ عَلَى أَدَائِهَا لَا يُخِلُّونَ بِهَا، وَلَا يَشْتَغِلُونَ عَنْهَا بِشَيْءٍ مِنَ الشَّوَاغِلِ.

el-Keşşâf'ta şöyle demiştir: "Ona devam etmek (ed-devâmü aleyhâ); onu ifa etmeyi sürdürmek, onu aksatmamak ve hiçbir meşguliyet sebebiyle ondan alıkonmamaktır."

28823. Metin

وَذَكَرَ حَدِيثَ عَائِشَةَ مَرْفُوعًا: «أَحَبُّ الْأَعْمَالِ إِلَى اللَّهِ أَدْوَمُهَا وَلَوْ قَلَّ» .

Âişe'nin merfû olarak naklettiği şu hadisi zikretmiştir: "Allah'a en sevimli gelen ameller, az da olsa en sürekli olanıdır."

28824. Metin

وَيَشْهَدُ لِهَذَا الَّذِي قَالَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا [٢٤ \ ٣٦ - ٣٧] ، وَقَوْلُهُ: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ [٦٢ \ ٩] .

Onun bu söylediğine Yüce Allah'ın şu buyruğu şahitlik eder: "Allah'ın yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde; sabah akşam O'nu tesbih ederler; öyle adamlar ki ticaret de alışveriş de onları Allah'ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar bir günden korkarlar..." [24:36-37] ve şu buyruğu: "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı zaman hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın" [62:9].

28825. Metin

قَالَ: وَالْمُحَافَظَةُ عَلَيْهَا أَنْ يُرَاعُوا إِسْبَاغَ الْوُضُوءِ لَهَا وَمَوَاقِيتَهَا، وَيُقِيمُوا أَرْكَانَهَا وَيُكْمِلُوهَا بِسُنَنِهَا وَآدَابِهَا، وَهَذَا يَشْهَدُ لَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ [٢٣ \ ١ - ٢] .

Şöyle dedi: "Namazı korumak (muhâfaza); onun için abdesti eksiksiz ve tastamam almayı, vakitlerine riayet etmeyi gözetmeleri, rükünlerini dosdoğru yerine getirmeleri ve sünnetleri ile edepleriyle onu kemale erdirmeleridir." Buna Yüce Allah'ın şu buyruğu şahitlik etmektedir: "Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir; onlar ki namazlarında derin bir saygı ve huşû içindedirler" [23:1-2].

28826. Metin

وَحَدِيثُ الْمُسِيءِ صَلَاتِهِ، حَيْثُ قَالَ لَهُ ﷺ: «ارْجِعْ فَصَلِّ ; فَإِنَّكَ لَمْ تُصَلِّ» ، فَنَفَى عَنْهُ أَنَّهُ صَلَّى مَعَ إِيقَاعِهِ الصَّلَاةَ أَمَامَهُ ; وَذَلِكَ لِعَدَمِ الْحِفَاظِ عَلَيْهَا بِتَوْفِيَتِهَا حَقَّهَا.

Namazını kötü kılan kimseyle ilgili hadis de [buna delildir]; nitekim ﷺ ona: «Dön ve yeniden namaz kıl; çünkü sen namaz kılmadın» buyurmuştur. Adam onun önünde namaz fiilini gerçekleştirdiği halde namaz kılmış olduğunu nefyetmiştir (kabul etmemiştir); bu da hakkını tastamam vererek namazı korumamış olmasından kaynaklanmaktadır.

28827. Metin

وَقَدْ بَدَأَ اللَّهُ أُولَئِكَ الْمُسْتَثْنَيْنَ وَخَتَمَهُمْ بِالصَّلَاةِ، مِمَّا يُفِيدُ أَنَّ الصَّلَاةَ أَصْلٌ لِكُلِّ خَيْرٍ، وَمَبْدَأٌ لِهَذَا الْمَذْكُورِ كُلِّهِ ; لِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ [٢ \ ٤٥] ، فَهِيَ عَوْنٌ عَلَى كُلِّ خَيْرٍ.

Allah o istisna edilen kimseleri namazla başlatıp namazla bitirmiştir; bu da namazın her hayrın aslı ve burada zikredilen bütün hususların başlangıcı olduğunu ifade eder. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ } “Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz o, huşû duyanlardan başkasına pek ağır gelir” [Bakara, 2:45]. Dolayısıyla namaz her hayır için bir yardımcıdır.

28828. Metin

وَلِقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ [٢٩ \ ٤٥] ، فَهِيَ سِيَاجٌ مِنْ كُلِّ مُنْكَرٍ، فَجَمَعَتْ طَرَفَيِ الْمَقْصِدِ شَرْعًا، وَهُمَا الْعَوْنُ عَلَى الْخَيْرِ وَالْحِفَاظُ مِنَ الشَّرِّ، أَيْ: جَلْبُ الْمَصَالِحِ وَدَرْءُ الْمَفَاسِدِ ; وَلِذَا فَقَدْ عُنِيَ بِهَا النَّبِيُّ ﷺ كُلَّ عِنَايَتِهَا، كَمَا هُوَ مَعْلُومٌ، إِلَى الْحَدِّ الَّذِي جَعَلَهَا الْفَارِقَ وَالْفَيْصَلَ بَيْنَ الْإِسْلَامِ وَالْكُفْرِ فِي قَوْلِهِ ﷺ: «الْعَهْدُ الَّذِي بَيْنَنَا

Ve Yüce Allah'ın şu buyruğundan ötürüdür: { إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ } “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” [Ankebût, 29:45]. Dolayısıyla namaz her türlü kötülüğe karşı bir kalkandır. Böylece namaz, şer'î maksadın iki tarafını, yani hayra yardımcı olmayı ve şerden korumayı –yani maslahatları celbetmeyi ve mefsedetleri defetmeyi– bir araya getirmiştir. Bu sebepledir ki bilindiği üzere Peygamber ﷺ ona son derece özen göstermiş, hatta ﷺ'in şu buyruğunda olduğu gibi onu İslam ile küfür arasındaki ayırt edici çizgi ve ölçüt kılmıştır: «Bizimle

28829. Metin

وَبَيْنَهُمُ الصَّلَاةُ، مَنْ تَرَكَ الصَّلَاةَ فَقَدْ كَفَرَ» .

onlar arasındaki ahit namazdır; kim namazı terk ederse kesinlikle kâfir olur.»

28830. Metin

وَاتَّفَقَ الْأَئِمَّةُ ﵏ عَلَى قَتْلِ تَارِكِهَا. وَكَلَامُ الْعُلَمَاءِ عَلَى أَثَرِ الصَّلَاةِ عَلَى قَلْبِ الْمُؤْمِنِ وَرُوحِهِ وَشُعُورِهِ، وَمَا تُكْسِبُهُ مِنْ طُمَأْنِينَةٍ وَارْتِيَاحٍ، كَلَامٌ كَثِيرٌ جِدًّا تُوحِي بِهِ كُلِّهِ مَعَانِي سُورَةِ (الْفَاتِحَةِ) .

İmamlar radıyallâhu anhum [özürsüz olarak] namazı terk edenin öldürüleceği hususunda icmâ etmişlerdir. Âlimlerin namazın müminin kalbi, ruhu ve duyguları üzerindeki etkisi ile ona kazandırdığı huzur ve ferahlık hakkındaki sözleri sayılamayacak kadar çoktur; Fâtiha Suresi'nin manaları da bütünüyle bunu telkin etmektedir.

28831. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ } { لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ } “Onlar ki mallarında isteyen ve [isteyemeyip] mahrum olan için bilinen bir hak vardır.”

28832. Metin

هَذَا هُوَ الْوَصْفُ الثَّانِي، وَيُسَاوِي إِيتَاءَ الزَّكَاةِ ; لِأَنَّ الْحَقَّ الْمَعْلُومَ لَا يَكُونُ إِلَّا فِي الْمَفْرُوضِ، وَهُوَ قَوْلُ أَكْثَرِ الْمُفَسِّرِينَ. وَلَا يَمْنَعُ أَنَّ السُّورَةَ مَكِّيَّةٌ ; فَقَدْ يَكُونُ أَصْلُ الْمَشْرُوعِيَّةِ بِمَكَّةَ، وَيَأْتِي التَّفْصِيلُ بِالْمَدِينَةِ، وَهُوَ فِي السَّنَةِ الثَّانِيَةِ مِنَ الْهِجْرَةِ، وَهُنَا إِجْمَالٌ فِي هَذِهِ الْآيَةِ.

Bu da ikinci niteliktir ve zekâtı vermeye denk gelir; çünkü bilinen hak (hakku'n-ma'lûm) ancak farz kılınan şeyde olur. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü budur. Surenin Mekkî olması buna engel değildir; zira meşruiyetin aslı Mekke'de olup ayrıntısı Medine'de –hicretin ikinci yılında– gelmiş olabilir. Bu ayette ise bir kapalılık (icmal) vardır.

28833. Metin

الْأَوَّلُ: فِي الْأَمْوَالِ.

Birincisi: Mallar konusundadır.

28834. Metin

وَالثَّانِي: فِي الْحَقِّ الْمَعْلُومِ. أَيِ: الْقَدْرِ الْمُخْرَجِ، وَلَمْ تَأْتِ آيَةٌ تُفَصِّلُ هَذَا الْإِجْمَالَ إِلَّا آيَةُ: وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ [٥٩ \ ٧] ، وَقَدْ بَيَّنَتِ السُّنَّةُ هَذَا الْإِجْمَالَ.

İkincisi ise: Bilinen hak, yani çıkarılacak miktar konusundadır. Bu icmali, { وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ } “Peygamber size ne verdiyse onu alın” [Haşr, 59:7] ayetinden başka tafsil eden bir ayet gelmemiştir; sünnet ise bu icmali açıklamıştır.

28835. Metin

أَمَّا الْأَمْوَالُ، فَهِيَ لِإِضَافَتِهَا تَعُمُّ كُلَّ أَمْوَالِهِمْ، وَلَيْسَ لِلْأَمْرِ كَذَلِكَ، فَالْأَمْوَالُ الزَّكَوِيَّةُ بَعْضٌ مِنَ الْجَمِيعِ، وَأُصُولُهَا عِنْدَ جَمِيعِ الْمُسْلِمِينَ هِيَ:

Mallara gelince; izâfetle kullanılmasından ötürü onların bütün mallarını kapsar gibi görünmektedir, ancak durum böyle değildir. Zira zekâta tabi mallar bütün malların bir kısmıdır ve bütün Müslümanlar nezdinde bunların asılları şunlardır:

28836. Metin

أَوَّلًا: النَّقْدَانِ: الذَّهَبُ وَالْفِضَّةُ.

Birincisi: İki nakit: Altın ve gümüş.

28837. Metin

ثَانِيًا: مَا يَخْرُجُ مِنَ الْأَرْضِ مِنْ حُبُوبٍ وَثِمَارٍ.

İkincisi: Hububat ve meyvelerden topraktan çıkanlar.

28838. Metin

ثَالِثًا: عُرُوضُ التِّجَارَةِ.

Üçüncüsü: Ticaret malları.

28839. Metin

رَابِعًا: الْحَيَوَانُ، وَلَهَا شُرُوطٌ وَأَنْصِبَاءُ. وَفِي كُلٍّ مِنْ هَذِهِ الْأَرْبَعَةِ تَفْصِيلٌ، وَفِي الثَّلَاثَةِ الْأُولَى بَعْضُ الْخِلَافِ.

Dördüncüsü: Hayvanlar. Bunların şartları ve nisapları vardır. Bu dördünün her birinde ayrıntı, ilk üçünde ise bazı ihtilaflar bulunmaktadır.

28840. Metin

وَقَدْ تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ كُلِّ مَا يَتَعَلَّقُ بِأَحْكَامِهَا جُمْلَةً وَتَفْصِيلًا عِنْدَ آيَتَيْ: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ [٩ \ ٣٤] وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَآتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ [٦٣ \ ١٤١] ، وَلَمْ يَتَقَدَّمْ ذِكْرٌ لِزَكَاةِ الْحَيَوَانِ

Şeyh –Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun– { وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ } “Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar...” [Tevbe, 9:34] ve Yüce Allah'ın: { وَآتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ } “Hasat edildiği gün hakkını verin” [En'âm, 6:141] ayetlerinde bunlara ilişkin genel ve ayrıntılı hükümleri açıklamıştı. Ancak hayvanların zekâtı

28841. Metin

وَلَا زَكَاةِ الْفِطْرِ، وَعَلَيْهِ نَسُوقُ طَرَفًا مِنْ ذَلِكَ لِتَفْصِيلِ النِّصَابِ فِي كُلٍّ مِنْهَا، وَمَا يَجِبُ فِي النِّصَابِ، وَمَا تَدْعُو الْحَاجَةُ لِذِكْرِهِ مِنْ مَبَاحِثَ فِي ذَلِكَ كَالْخُلْطَةِ مَثَلًا، وَالصِّفَاتِ فِي الْمُزَكَّى، وَالرَّاجِحِ فِيمَا اخْتُلِفَ فِيهِ، ثُمَّ نُتْبِعُ ذَلِكَ بِمُقَارَنَةٍ بَيْنَ هَذِهِ الْأَنْصِبَاءِ فِي بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ وَأَنْصِبَاءِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ ; لِبَيَانِ قُوَّةِ التَّرَابُطِ بَيْنَ الْجَمِيعِ، وَدِقَّةِ الشَّارِعِ فِي التَّقْدِيرِ.

ve fıtır sadakası daha önce zikredilmemişti. Bundan dolayı, her birindeki nisabı, nisapta neyin vacip olduğunu, ortaklık (hulta), zekâtı verilen maldaki nitelikler ve ihtilaf edilen hususlardaki tercih edilen görüş gibi zikredilmesine ihtiyaç duyulan konuları açıklamak üzere bundan bir miktar aktaracağız. Ardından aralarındaki güçlü bağı ve Şâri'in takdirindeki inceliği açıklamak için bu ehli hayvan (behîmetü'l-en'âm) nisapları ile altın ve gümüş nisapları arasında bir karşılaştırma yapacağız.

28842. Metin

أَوَّلًا: بَيَانُ النَّوْعِ الزَّكَوِيِّ مِنَ الْحَيَوَانِ.

Birincisi: Zekâta tabi hayvan türünün açıklaması.

28843. Metin

اعْلَمْ - رَحِمَنَا اللَّهُ وَإِيَّاكَ -: أَنَّ مَذْهَبَ الْجُمْهُورِ: أَنَّهُ لَا زَكَاةَ فِي الْحَيَوَانِ إِلَّا فِي بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ الثَّلَاثَةِ: الْإِبِلِ، وَالْبَقَرِ، وَالْغَنَمِ، الضَّأْنُ وَالْمَعِزُ سَوَاءٌ. وَأُلْحِقَ بِالْبَقَرِ الْجَوَامِيسُ، وَالْإِبِلُ تَشْمَلُ الْعِرَابَ وَالْبَخَاتِيَّ، وَالْخِلَافُ فِي الْخَيْلِ.

Bil ki –Allah bize de sana da merhamet etsin– cumhurun mezhebine göre: Üç ehli hayvan (behîmetü'l-en'âm) türü olan deve, sığır ve koyun dışında hayvanlarda zekât yoktur. Koyun ve keçi [hüküm bakımından] eşittir. Mandalar sığıra dahil edilmiş, deve ise Arap develeri ile çift hörgüçlü (bahtî) develeri kapsamaktadır. İhtilaf ise atlar konusundadır.

28844. Metin

وَلِأَبِي حَنِيفَةَ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى - دَلِيلُ أَبِي حَنِيفَةَ ﵀ اسْتَدَلَّ لِوُجُوبِ الزَّكَاةِ فِي الْخَيْلِ بِالْقِيَاسِ فِي حَمْلِهَا عَلَى الْأَصْنَافِ الثَّلَاثَةِ الْأُخْرَى، إِذَا كَانَتْ لِلنَّسْلِ أَيْ: كَانَتْ ذُكُورًا وَإِنَاثًا، بِخِلَافِ مَا إِذَا كَانَتْ كُلُّهَا ذُكُورًا بِجَامِعِ التَّنَاسُلِ فِي كُلٍّ وَاشْتَرَطَ لَهَا السَّوْمَ أَيْضًا.

Ebû Hanîfe'nin –Allah Teâlâ ona rahmet etsin– deliline gelince; Ebû Hanîfe radıyallâhu anh, atlarda zekâtın vücubuna, üreme için bulundurulduklarında –yani her birindeki üreme ortak paydasından ötürü sadece erkek oldukları durumun aksine erkekli dişili olduklarında– diğer üç türe kıyas yoluyla delil getirmiş ve onlar için otlakta yayılmalarını (sevm) da şart koşmuştur.

28845. Metin

وَبِحَدِيثِ: " مَا مِنْ صَاحِبِ ذَهَبٍ لَا يُؤَدِّي زَكَاتَهُ إِلَّا إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ صُفِّحَ لَهُ صَفَائِحُ مِنْ نَارٍ، فَتُكْوَى بِهَا جَبِينُهُ وَجَنْبُهُ وَظَهْرُهُ " الْحَدِيثَ. وَفِيهِ ذِكْرُ الْأَمْوَالِ الزَّكَوِيَّةِ كُلِّهَا، وَالْإِبِلِ، وَالْبَقَرِ، وَالْغَنَمِ. فَقَالُوا: وَالْخَيْلُ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَقَالَ " الْخَيْلُ ثَلَاثَةٌ: هِيَ لِرَجُلٍ أَجْرٌ، وَلِرَجُلٍ سَتْرٌ، وَلِرَجُلٍ وِزْرٌ. أَمَّا الَّتِي لِرَجُلٍ أَجْرٌ: فَرَجُلٌ رَبَطَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ، فَأَطَالَ لَهَا فِي مَرْجٍ أَوْ رَوْضَةٍ " إِلَى آخِرِ مَا جَاءَ فِي هَذَا الْقِسْمِ. وَرَجُلٌ رَبَطَهَا تَغَنِّيًا وَتَعَفُّفًا، ثُمَّ لَمْ يَنْسَ حَقَّ اللَّهِ فِي رِقَابِهَا وَلَا ظُهُورِهَا فَهِيَ لِذَلِكَ سَتْرٌ. وَرَجُلٌ رَبَطَهَا رِيَاءً وَفَوَاءً لِأَهْلِ الْإِسْلَامِ ; فَهِيَ عَلَى ذَلِكَ وِزْرٌ.

Bir de şu hadisle delil getirmiştir: «Zekâtını ödemeyen hiçbir altın sahibi yoktur ki kıyamet günü onun için ateşten levhalar kızdırılıp bunlarla alnı, böğrü ve sırtı dağlanmasın...» hadisi. Bu hadiste zekâta tabi bütün mallar, deve, sığır ve koyun zikredilmiştir. Sahabiler: 'Peki ya atlar ey Allah'ın Resulü?' dediler. Şöyle buyurdu: «Atlar üç kısımdır: Biri için ecir, biri için perde, biri için de günahtır. Ecir olan kimseye gelince; o, onu Allah yolunda bağlayıp bir çayırda yahut bahçede ipini uzatan kimsedir...» bu kısımda gelenlerin sonuna kadar. «Bir kimse de onu zenginlik ve iffet için bağlar, sonra da onların boyunlarındaki ve sırtlarındaki Allah'ın hakkını unutmaz; işte at bu kimse için bir perdedir. Bir kimse de onu riya ve İslam ehline düşmanlık/üstünlük taslamak için bağlar; işte bu kimseye at günahtır.»

28846. Metin

فَقَالَ ﵀: إِنَّ حَقَّ اللَّهِ فِي رِقَابِهَا وَظُهُورِهَا هُوَ الزَّكَاةُ. وَقَدْ خَالَفَهُ فِي ذَلِكَ صَاحِبَاهُ أَبُو يُوسُفَ وَمُحَمَّدٌ، وَوَافَقَهُ زُفَرُ، وَبِمَا رَوَاهُ الدَّارَقُطْنِيُّ وَالْبَيْهَقِيُّ وَالْخَطِيبُ مِنْ حَدِيثِ جَابِرٍ مَرْفُوعًا " فِي كُلِّ فَرَسٍ سَائِمَةٍ دِينَارٌ أَوْ عَشَرَةُ دَرَاهِمَ ".

Bunun üzerine [Ebû Hanîfe] radıyallâhu anh şöyle demiştir: 'Onların boyunlarındaki ve sırtlarındaki Allah'ın hakkı zekâttır.' Bu hususta iki talebesi Ebû Yûsuf ve Muhammed ona muhalefet etmiş, Züfer ise muvafakat etmiştir. Bir de Dârekutnî, Beyhakî ve Hatîb'in Câbir'den merfû olarak rivayet ettikleri şu hadisle [delil getirmiştir]: «Otlakta yayılan her at için bir dinar veya on dirhem [zekât vardır].»

28847. Metin

أَدِلَّةُ الْجُمْهُورِ عَلَى عَدَمِ

Cumhurun atlarda zekâtın

28848. Metin

وُجُوبِ الزَّكَاةِ فِيهَا وَالرَّدُّ عَلَى أَدِلَّةِ أَبِي حَنِيفَةَ ﵀:

vacip olmadığına dair delilleri ve Ebû Hanîfe'nin radıyallâhu anh delillerine verilen cevaplar:

28849. Metin

وَاسْتَدَلَّ الْجُمْهُورُ بِقَوْلِهِ ﷺ: " لَيْسَ عَلَى الْمُسْلِمِ فِي عَبْدِهِ وَلَا فَرَسِهِ صَدَقَةٌ ".

Cumhur, ﷺ'in şu buyruğu ile delil getirmiştir: «Müslümanın kölesi ve atı üzerine sadaka (zekât) yoktur.»

28850. Metin

وَالْفَرَسُ اسْمُ جِنْسٍ يَعُمُّ، وَبِعَدَمِ ذِكْرِهَا مَعَ بَقِيَّةِ الْأَجْنَاسِ الْأُخْرَى حَتَّى سُئِلَ عَنْهَا ﷺ، فَلَوْ كَانَتْ مِثْلَهَا فِي الْحُكْمِ لَمَا تَرَكَهَا فِي الذِّكْرِ.

At (feres) umum ifade eden bir cins ismidir. Ayrıca ﷺ'e soruluncaya kadar atın diğer cinslerle birlikte zikredilmemiş olması da [delildir]. Şayet hüküm bakımından onlar gibi olsaydı zikirde onu terk etmezdi.

28851. Metin

وَحَدِيثُ " قَدْ عَفَوْتُ عَنِ الخَيْلِ ; فَهَاتُوا زَكَاةَ الرِّقَّةِ ". رَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ.

Bir de: «Ben atları [zekâttan] bağışladım; siz gümüşün (rikka) zekâtını getirin» hadisidir. Bunu Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

28852. Metin

وَأَجَابُوا عَلَى اسْتِدْلَالِ أَبِي حَنِيفَةَ، بِأَنَّ حَقَّ اللَّهِ فِي رِقَابِهَا، وَظُهُورِهَا إِعَارَتُهَا، وَطَرْقُهَا إِذَا طُلِبَ ذَلِكَ مِنْهُ.

Ebû Hanîfe'nin istidlaline şöyle cevap vermişlerdir: Onların boyunlarındaki ve sırtlarındaki Allah'ın hakkı, kendisinden talep edildiğinde onları ödünç vermek ve çiftleşme için erkek hayvanı bilâbedel vermektir (tark).

28853. Metin

كَمَا أَجَابُوا عَلَى حَدِيثِ جَابِرٍ بِمَا نَقَلَهُ الشَّوْكَانِيُّ وَالدَّارَقُطْنِيُّ مِنْ أَنَّهُ: لَا تَقُومُ بِهِ حُجَّةٌ.

Nitekim Câbir hadisine de Şevkânî ve Dârekutnî'nin naklettiği üzere 'onunla delil ikâme edilemez' diyerek cevap vermişlerdir.

28854. Metin

وَرَدَّ أَبُو حَنِيفَةَ عَلَى دَلِيلِ الْجُمْهُورِ: بِأَنَّ فَرَسَهُ مُجْمَلٌ، وَهُوَ يَقُولُ بِالْحَدِيثِ إِذَا كَانَ الْفَرَسُ لِلْخِدْمَةِ. أَمَّا إِذَا كَانَتِ الْخَيْلُ لِلتَّنَاسُلِ، فَقَدْ خَصَّهَا الْقِيَاسُ، وَعَلَى حَدِيثِ (عَفَوْتُ عَنِ الْخَيْلِ) بِأَنَّهُ لَمْ يَثْبُتْ، وَهَذِهِ دَعْوَى تَحْتَاجُ إِلَى إِثْبَاتٍ، فَقَدْ ذَكَرَ الشَّوْكَانِيُّ أَنَّهُ حَسَنٌ.

Ebû Hanîfe cumhurun deliline şöyle cevap vermiştir: 'Atı' lafzı mücmeldir ve kendisi de hadisi atın hizmet için olması haline hamletmektedir. Atların üreme amacıyla bulundurulmasına gelince, kıyas onu tahsis etmiştir. «Atları bağışladım» hadisine ise onun sabit olmadığı şeklinde cevap vermiştir; ancak bu iddia ispata muhtaçtır, nitekim Şevkânî onun hasen olduğunu belirtmiştir.

28855. Metin

وَلَعَلَّ مِمَّا يَرُدُّ اسْتِدْلَالَ أَبِي حَنِيفَةَ نَفْسُ الْحَدِيثِ الَّذِي اسْتَدَلَّ بِهِ مِنْ قَرِينَةِ التَّقْسِيمِ، إِذَا أَنَاطَ الْأَجْرَ فِيهَا بِالْجِهَادِ عَلَيْهَا، وَلَمْ يَذْكُرِ الزَّكَاةَ، مَعَ أَنَّ الزَّكَاةَ قَدْ تَكُونُ أَلْزَمَ مِنَ الْأَجْرِ أَوْ أَعَمَّ مِنَ الْجِهَادِ ; لِأَنَّهَا تَكُونُ لِمَنْ لَا يَسْتَطِيعُ الْجِهَادَ: كَالْمَرْأَةِ مَثَلًا فَتُزَكِّي ; فَلَوْ كَانَتْ فِيهَا الزَّكَاةُ لَمَا خَرَجَتْ عَنْ قِسْمِ الْأَجْرِ.

Belki de Ebû Hanîfe'nin istidlalini reddeden şeylerden biri, bizzat delil getirdiği hadisteki taksim karinesidir; zira atlardaki ecri onlar üzerinde cihat etmeye bağlamış ve zekâttan bahsetmemiştir. Halbuki zekât ecirden daha bağlayıcı veya cihattan daha genel olabilir; çünkü cihat edemeyen kimseler –örneğin kadın gibi– için de geçerlidir ve o da zekât verir. Şayet atlarda zekât olsaydı ecir kısmının dışına çıkmazdı.

28856. Metin

ثَانِيًا: لَوْ كَانَ حَقُّ اللَّهِ فِي الْمَذْكُورِ هُوَ الزَّكَاةَ لَمَا تُرِكَ لِمُجَرَّدِ تَذَكُّرِهَا وَخِيفَ تَعَرُّضٌ لِلنِّسْيَانِ ; لِأَنَّ زَكَاةَ الْأَصْنَافِ الثَّلَاثَةِ الْأُخْرَى لَمْ تُتْرَكْ لِذَلِكَ بَلْ يُطَالَبُ بِهَا صَاحِبُهَا، وَيَأْتِي الْعَامِلُ فَيَأْخُذُهَا، وَإِنِ امْتَنَعَ صَاحِبُهَا أُخِذَتْ جَبْرًا عَلَيْهِ، وَبِهَذَا يَظْهَرُ رُجْحَانُ مَذْهَبِ الْجُمْهُورِ فِي عَدَمِ الْوُجُوبِ.

İkincisi: Şayet zikredilen husustaki Allah'ın hakkı zekât olsaydı, bu sadece sahibinin hatırlamasına bırakılmaz ve unutulma ihtimaline maruz kılınmazdı. Çünkü diğer üç türün zekâtı buna bırakılmamış, bilakis sahibi bundan sorumlu tutulmuş, zekât memuru gelip onu almış ve şayet sahibi imtina ederse zorla alınmıştır. Bununla cumhurun [at zekâtının] vacip olmadığı yönündeki mezhebinin tercihe şayan olduğu ortaya çıkmaktadır.

28857. Metin

وَمِنْ نَاحِيَةٍ أُخْرَى، فَقَدِ اخْتَلَفَ الْقَوْلُ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ ﵀ فِيمَا تُعَامَلُ بِهِ، وَفِيمَا يُخْرَجُ فِي زَكَاتِهَا، فَقِيلَ: إِنَّهُ مُخَيَّرٌ بَيْنَ أَنْ يُخْرِجَ عَنْ كُلِّ فَرَسٍ دِينَارًا أَوْ عَشَرَةَ دَرَاهِمَ، وَبَيْنَ أَنْ يُقَوِّمَهَا وَيَدْفَعَ عَنْ كُلِّ مِائَتَيْ دِرْهَمٍ خَمْسَةَ دَرَاهِمَ.

Diğer taraftan, Ebû Hanîfe'den radıyallâhu anh bu atlara nasıl muamele edileceği ve zekâtlarında ne çıkarılacağı konusunda farklı görüşler rivayet edilmiştir: Her at için bir dinar veya on dirhem çıkarmak ile onları kıymetlendirip her iki yüz dirhem için beş dirhem ödemek arasında muhayyer olduğu söylenmiştir.

28858. Metin

وَقَدْ جَعَلَ الْأَحْنَافُ زَكَاتَهَا لِصَاحِبِهَا، وَلَا دَخْلَ لِلْعَامِلِ فِيهَا، وَلَا يُجْبِرُ الْإِمَامُ عَلَيْهَا،

Hanefîler atın zekâtını sahibine bırakmışlardır; bunda zekât memurunun bir müdahalesi yoktur ve devlet başkanı bunun için zorlayamaz.

28859. Metin

وَقَدْ أَطَالَ فِي الْهِدَايَةِ الْكَلَامَ عَلَيْهَا، وَلَعَلَّ أَحْسَنَ مَا يُقَالُ فِي ذَلِكَ مَا جَاءَ عَنْ عُمَرَ ﵁ فِي سُنَنِ الدَّارَقُطْنِيِّ، قَالَ: جَاءَ نَاسٌ مِنْ أَهْلِ الشَّامِ إِلَى عُمَرَ ﵁، فَقَالُوا: إِنَّا قَدْ أَصَبْنَا أَمْوَالًا وَخَيْلًا وَرَقِيقًا، وَإِنَّا نُحِبُّ أَنْ نُزَكِّيَهُ، فَقَالَ: مَا فَعَلَهُ صَاحِبَايَ قَبْلِي فَأَفْعَلُهُ أَنَا، ثُمَّ اسْتَشَارَ أَصْحَابَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالُوا: حَسَنٌ، وَسَكَتَ عَلِيٌّ، فَسَأَلَهُ، فَقَالَ: هُوَ حَسَنٌ لَوْ لَمْ تَكُنْ جِزْيَةً رَاتِبَةً يُؤْخَذُونَ بِهَا بَعْدَكَ. فَأَخَذَ مِنَ الْفَرَسِ عَشَرَةَ دَرَاهِمَ، وَفِيهِ: فَوَضَعَ عَلَى الْفَرَسِ دِينَارًا.

el-Hidâye'de bu konudaki sözü uzatmıştır. Belki de bu konuda söylenebilecek en güzel şey, Sünen-i Dârekutnî'de Ömer'den radıyallâhu anh nakledilendir. Şöyle demiştir: Şam ehlinden bazı kimseler Ömer'e radıyallâhu anh gelip: 'Biz mallar, atlar ve köleler elde ettik ve bunların zekâtını vermek istiyoruz' dediler. O da: 'Benden önceki iki arkadaşımın yapmadığı bir şeyi ben yapmam' dedi. Sonra Resûlullah'ın ﷺ ashabına danıştı; onlar: 'Güzeldir' dediler. Ali ise sustu. Ömer ona sorunca şöyle dedi: 'Senden sonra üzerlerine yüklenen devamlı bir cizye haline gelmeyecekse güzeldir.' Bunun üzerine [Ömer] her attan on dirhem aldı. [Başka bir rivayette]: 'Her ata bir dinar koydu' denmektedir.

28860. Metin

وَفِي الْمُنْتَقَى عَنْ أَحْمَدَ ﵀ أَنَّهُمْ قَالُوا: نُحِبُّ أَنْ يَكُونَ لَنَا فِيهَا زَكَاةٌ وَطَهُورٌ، فَهِيَ إِذًا دَائِرَةٌ بَيْنَ الِاسْتِحْبَابِ وَالتَّرْكِ.

el-Müntekâ'da Ahmed'den radıyallâhu anh onların: 'Bizim için bunlarda bir zekât ve arınma olmasını arzu ediyoruz' dedikleri rivayet edilmiştir. Dolayısıyla bu mesele müstehaplık ile terk arasında dönüp durmaktadır.

28861. Metin

وَقَدْ جَاءَ فِي نَفْسِ الْحَدِيثِ الطَّوِيلِ الْمُتَقَدِّمِ أَنَّهُمْ قَالُوا: وَالْحُمُرُ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَقَالَ " مَا أُنْزِلَ عَلَيَّ فِيهَا شَيْءٌ إِلَّا هَذِهِ الْآيَةُ الْجَامِعَةُ الْفَاذَّةُ: فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ [٩٩ \ ٧] رَوَاهُ السِّتَّةُ إِلَّا التِّرْمِذِيُّ.

Nitekim yukarıda geçen aynı uzun hadiste sahabilerin: 'Peki ya merkepler ey Allah'ın Resulü?' dedikleri, onun da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Bu hususta bana şu kapsamlı ve eşsiz ayetten başka bir şey indirilmedi: { فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ } “Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür” [Zilzâl, 99:7]». Bunu Tirmizî hariç Kütüb-i Sitte sahipleri rivayet etmiştir.

28862. Metin

وَعَلَيْهِ ; فَإِنَّ الْأَحَادِيثَ الَّتِي هِيَ نَصٌّ فِي الْوُجُوبِ أَوْ لِلتَّرْكِ لَمْ تَصْلُحْ لِلِاحْتِجَاجِ، وَالْحَدِيثُ الَّذِي فِيهِ الِاحْتِمَالُ فِي مَعْنَى حَقِّ اللَّهِ فِي ظُهُورِهَا وَرِقَابِهَا، قَالَ ابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ: إِنَّهُ مُجْمَلٌ، فَلَمْ يَكُنْ فِي النُّصُوصِ الْمَرْفُوعَةِ مُتَمَسَّكٌ لِلْأَحْنَافِ فِي قَوْلِهِمْ: بِوُجُوبِ زَكَاةِ الْخَيْلِ، وَبَقِيَ مَفْهُومُ الْحَدِيثِ، وَقَوْلُ عُمَرَ ﵁.

Buna göre; vücub veya terk konusunda açık nas olan hadisler delil olmaya elverişli değildir. Sırtlarındaki ve boyunlarındaki Allah'ın hakkı ifadesinin anlamında ihtimal bulunan hadis hakkında ise İbn Abdilberr: 'O mücmeldir' demiştir. Dolayısıyla merfû naslarda Hanefîler için atların zekâtının vücubuna dair görüşlerinde tutunacakları bir dayanak kalmamış, geriye hadisin mefhumu ile Ömer'in radıyallâhu anh sözü kalmıştır.

28863. Metin

أَمَّا مَفْهُومُ الْحَدِيثِ ; فَقَدْ أَشَرْنَا إِلَى الْقَرَائِنِ الَّتِي فِيهِ عَلَى عَدَمِ الْوُجُوبِ.

Hadisin mefhumuna gelince; onda vücubun bulunmadığına dair karinelere işaret etmiştik.

28864. Metin

وَأَمَّا فِعْلُ عُمَرَ ﵁ فَفِيهِ قَرَائِنُ أَيْضًا، بَلْ أَدِلَّةٌ عَلَى عَدَمِ الْوُجُوبِ، وَهِيَ:

Ömer'in radıyallâhu anh uygulamasına gelince; onda da vücubun bulunmadığına dair birtakım karineler, hatta deliller vardır ki onlar şunlardır:

28865. Metin

أَوَّلًا: لِأَنَّهُمْ هُمُ الَّذِينَ طَلَبُوا مِنْهُ أَنْ يُزَكِّيَهَا وَيُطَهِّرَهَا بِالزَّكَاةِ، وَإِيجَابُ الزَّكَاةِ لَا يَتَوَقَّفُ عَلَى رَغْبَةِ الْمَالِكِ.

Birincisi: Onların zekâtını vermeyi ve zekâtla onları arındırmayı bizzat kendileri talep etmişlerdir. Zekâtın vacip kılınması ise mal sahibinin arzusuna bağlı değildir.

28866. Metin

ثَانِيًا: تَوَقُّفُ عُمَرَ وَعَدَمُ أَخْذِهَا مِنْهُمْ لِأَوَّلِ مَرَّةٍ، وَلَوْ كَانَتْ مَعْلُومَةً لَهُ مُزَكَّاةً لَمَا خَفِيَتْ عَلَيْهِ وَلَمَا تَوَقَّفَ.

İkincisi: Ömer'in ilk defasında duraksaması ve zekâtı onlardan almamasıdır. Şayet onun nezdinde zekâtı verilmesi gereken bilinen bir şey olsaydı ona gizli kalmaz ve duraksamazdı.

28867. Metin

ثَالِثًا: تَصْرِيحُهُ بِأَنَّهُ لَمْ يَفْعَلْهُ صَاحِبَاهُ مِنْ قَبْلِهِ، فَكَيْفَ يَفْعَلُهُ هُوَ؟ ! .

Üçüncüsü: Kendisinden önceki iki arkadaşının bunu yapmadığını, dolayısıyla kendisinin nasıl yapacağını açıkça belirtmesidir!

28868. Metin

رَابِعًا: قَوْلُ عَلِيٍّ: مَا لَمْ تَكُنْ جِزْيَةً مِنْ بَعْدِكَ. أَيْ: إِنْ أَخَذَهَا عُمَرُ اسْتِجَابَةً لِرَغْبَةِ أُولَئِكَ فَلَا بَأْسَ لِتَبَرُّعِهِمْ بِهَا، مَا لَمْ يَكُنْ ذَلِكَ سَبَبًا لِجَعْلِهَا لَازِمَةً عَلَى غَيْرِهِمْ فَتَكُونَ كَالْجِزْيَةِ عَلَى الْمُسْلِمِينَ.

Dördüncüsü: Ali'nin: 'Senden sonra bir cizye haline gelmeyecekse' sözüdür. Yani Ömer onların bu arzusuna icabetle bunu alırsa, onların kendi rızalarıyla bağışlamış olmaları sebebiyle bir sakınca yoktur; yeter ki bu durum başkalarına zorunlu kılınmasına ve böylece Müslümanlar üzerinde cizye gibi olmasına sebep teşkil etmesin.

28869. Metin

وَمِمَّا يُسْتَدَلُّ بِهِ لِلْجُمْهُورِ حَدِيثُ: " قَدْ عَفَوْتُ عَنِ الخَيْلِ وَالرَّقِيقِ فَأَدُّوا زَكَاةَ

Cumhur için delil getirilen hususlardan biri de şu hadistir: «Ben atları ve köleleri bağışladım; siz

28870. Metin

أَمْوَالِكُمْ ". رَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ.

mallarınızın zekâtını ödeyin.» Bunu Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

28871. Metin

قَالَ الشَّوْكَانِيُّ بِإِسْنَادٍ حَسَنٍ: وَهَذَا مَا يَتَّفِقُ مَعَ حَدِيثِ: " لَيْسَ عَلَى الْمُسْلِمِ فِي فَرَسِهِ وَلَا فِي عَبْدِهِ " رَوَاهُ الْجَمَاعَةُ.

Şevkânî hasen bir senetle [nakledildiğini] söylemiştir. Bu da cemaatin (hadis imamlarının) rivayet ettiği: «Müslümana atında ve kölesinde [zekât] yoktur» hadisiyle örtüşmektedir.

28872. Metin

وَقَدْ أَجَابَ الْأَحْنَافُ عَلَى تَرَدُّدِ عُمَرَ: بِأَنَّ الْخَيْلَ لَمْ تَكُنْ تُعْرَفُ سَائِمَةً لِلنَّسْلِ عِنْدَ الْعَرَبِ، وَلَكِنَّهَا ظَهَرَتْ بَعْدَ الْفُتُوحَاتِ فِي عَهْدِ عُمَرَ. وَفِي هَذَا الْقَوْلِ نَظَرٌ. وَعَلَيْهِ فَلَا دَلِيلَ عَلَى وُجُوبِ الزَّكَاةِ فِي الْخَيْلِ فَتَبْقَى عَلَى الْبَرَاءَةِ الْأَصْلِيَّةِ، وَلِهَذَا لَمْ يَأْتِ لِلْخَيْلِ ذِكْرٌ فِي كِتَابِ أَنْصِبَاءِ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ، وَلَا يَرُدُّ عَلَيْهِ أَنَّ الْبَقَرَ لَمْ يَأْتِ ذِكْرُهَا أَيْضًا فِيهِ ; لِأَنَّ زَكَاةَ الْبَقَرِ جَاءَتْ فِيهَا نُصُوصٌ مُتَعَدِّدَةٌ لِأَصْحَابِ السُّنَنِ.

Hanefîler Ömer'in tereddüdüne şöyle cevap vermişlerdir: Atlar Araplar nezdinde üreme amacıyla yayılan (sâime) hayvanlar olarak bilinmiyordu, ancak Ömer devrindeki fetihlerden sonra ortaya çıktı. Fakat bu görüşte tutarsızlık vardır. Buna göre atlarda zekâtın vacip olduğuna dair bir delil yoktur ve asıl olan beraet-i zimmettir (yükümlülüğün bulunmamasıdır). İşte bu sebeple ehli hayvanların nisapları kitabında (bölümünde) atlar zikredilmemiştir. Sığırın da orada zikredilmemiş olması buna bir itiraz teşkil etmez; çünkü sığırın zekâtı hakkında Sünen sahiplerinde müteaddit naslar gelmiştir.

28873. Metin

وَلِلْبُخَارِيِّ وَغَيْرِهِ بَيَانُ أَنْصِبَاءِ الزَّكَاةِ وَمَا يُؤْخَذُ فِيهَا: مَعْلُومٌ أَنَّهُ لَمْ يَأْتِ نَصٌّ مِنْ كِتَابِ اللَّهِ يُفَصِّلُ ذَلِكَ، وَلَكِنْ تَقَدَّمَ فِي مُقَدِّمَةِ الشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - أَنَّ مِنْ أَنْوَاعِ الْبَيَانِ بَيَانَ الْقُرْآنِ بِالسُّنَّةِ، وَهُوَ نَوْعٌ مِنْ بَيَانِ الْقُرْآنِ ; لِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ [٥٩ \ ٧] .

Buhârî ve diğerlerinde zekât nisaplarının ve bunlarda ne alınacağının açıklaması: Bilinmektedir ki bunu ayrıntılı olarak açıklayan bir nas Allah'ın Kitabı'ndan gelmemiştir. Ancak Şeyh'in –Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun– mukaddimesinde geçtiği üzere beyan türlerinden biri Kur'an'ın sünnetle beyanıdır; bu da Yüce Allah'ın: { وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ } “Peygamber size ne verdiyse onu alın” [Haşr, 59:7] buyruğundan ötürü Kur'an'ın beyanının bir türüdür.

28874. Metin

وَقَدْ بَيَّنَتِ السُّنَّةُ أَرْكَانَ الْإِسْلَامِ: كَعَدَدِ الرَّكَعَاتِ وَأَوْقَاتِ الصَّلَوَاتِ مُفَصَّلَةً وَمَنَاسِكِ الْحَجِّ.

Nitekim sünnet İslam'ın rükünlerini; rekâtların sayısı ve namaz vakitlerini ayrıntılı olarak, ayrıca haccın menasikini açıklamıştır.

28875. Metin

فَكَذَلِكَ بَيَّنَتِ السُّنَّةُ مُجْمَلَ هَذَا الْحَقِّ، وَفِي أَيِّ أَنْوَاعِ الْأَمْوَالِ، وَإِنَّ أَجْمَعَ نَصٍّ فِي ذَلِكَ هُوَ كِتَابُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ الَّذِي كَتَبَهُ وَقَرَنَهُ بِسَيْفِهِ، وَقَدْ عَمِلَ بِهِ أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ ﵄ وَمَضَى عَلَيْهِ الْعَمَلُ فِيمَا بَعْدُ.

Aynı şekilde sünnet, bu hakkın mücmel olan kısmını ve hangi mal türlerinde olduğunu da açıklamıştır. Bu konudaki en kapsamlı nas, Resûlullah'ın ﷺ yazıp kılıcına iliştirdiği mektubudur; Ebû Bekir ve Ömer radıyallâhu anhümâ onunla amel etmiş ve bundan sonra da uygulama bu şekilde devam etmiştir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.