30218. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
30219. Metin
سُورَةُ النَّازِعَاتِ.
NÂZİÂT SURESİ.
30220. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا } “Andolsun söküp çıkaranlara,”
30221. Metin
الْوَاوُ لِلْقَسَمِ، وَالْمُقْسَمُ بِهِ مَحْذُوفٌ، ذُكِرَتْ صِفَاتُهُ فِي كُلِّ الْمَذْكُورَاتِ، إِلَى قَوْلِهِ: فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا [٧٩ \ ٥] .
Vav (vav-ı kasem) yemin içindir; üzerine yemin edilen şey (muksemun bih) hazfedilmiş olup, { فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا } [Nâziât, 79/5] buyruğuna kadar zikredilenlerin hepsinde onun sıfatları zikredilmiştir.
30222. Metin
وَقَدِ اخْتُلِفَ فِي الْمُقْسَمِ بِهِ فِيهَا كُلِّهَا، عَلَى مَا سَيَأْتِي بَيَانُهُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ.
Bunların tamamında üzerine yemin edilen şey hakkında ihtilaf edilmiştir; bu husus Allah'ın izniyle ileride açıklanacağı üzeredir.
30223. Metin
«وَالنَّازِعَاتِ» : جَمْعُ نَازِعَةٍ، وَالنَّزْعُ: جَذْبُ الشَّيْءِ بِقُوَّةٍ مِنْ مَقَرِّهِ، كَنَزْعِ الْقَوْسِ عَنْ كَبِدِهِ، وَيُسْتَعْمَلُ فِي الْمَحْسُوسِ وَالْمَعْنَوِيِّ، فَمِنَ الْأَوَّلِ نَزْعُ الْقَوْسِ كَمَا قَدَّمْنَا، وَمِنْهُ قَوْلُهُ: «وَنَزَعَ يَدَهُ» [٧ \ ١٠٨] ، وَقَوْلُهُ: تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ [٥٤ \ ٢٠] ، وَقَوْلُهُ: «يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا» [٧ \ ٢٧] ، وَمِنَ الْمَعْنَوِيِّ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ إِخْوَانًا [١٥ \ ٤٧] ، وَقَوْلُهُ: فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ [٤ \ ٥٩] ، وَالْحَدِيثُ: «لَعَلَّهُ نَزَعَهُ عِرْقٌ» .
«en-Nâziât» (وَالنَّازِعَاتِ): nâzia kelimesinin çoğuludur. en-Nez' (النَّزْعُ): Bir şeyi bulunduğu yerden kuvvetle çekip çıkarmaktır; yayın kabzasından gerilip çekilmesi gibi. Hem somut (hissî) hem de soyut (manevî) anlamda kullanılır. Birincisine örnek, daha önce belirttiğimiz yayın çekilmesi gibidir; nitekim Yüce Allah'ın şu buyrukları da bundandır: { وَنَزَعَ يَدَهُ } [A'râf, 7/108] “Elini çekip çıkardı”, { تَنْزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ } [Kamer, 54/20] “İnsanları kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibi söküp atıyordu” ve { يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا } [A'râf, 7/27] “Elbiselerini onların üzerinden soyup çıkarıyordu”. Soyut (manevî) olana örnek ise Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: { وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ إِخْوَانًا } [Hicr, 15/47] “Göğüslerindeki kini söküp attık; artık kardeşler olarak...” ve { فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ } [Nisâ, 4/59] “Eğer bir hususta çekişirseniz (anlaşmazlığa düşerseniz) onu Allah'a ve Resûl'e götürün”. Hadiste geçen: «لَعَلَّهُ نَزَعَهُ عِرْقٌ» "Belki de onu bir damar çekmiştir (soya çekim olmuştur)" ifadesi de bu kabildendir.
30224. Metin
وَالْإِغْرَاقُ: الْمُبَالَغَةُ، وَالِاسْتِغْرَاقُ: الِاسْتِيعَابُ.
el-İğrâk (الْإِغْرَاقُ): İleri gitmek, mübalağa etmek; istiğrâk (الِاسْتِغْرَاقُ) ise: bütünüyle kapsamak demektir.
30225. Metin
أَمَّا الْمُرَادُ بِـ «النَّازِعَاتِ غَرْقًا» هُنَا، فَقَدِ اخْتُلِفَ فِيهِ إِلَى حَوَالِي عَشَرَةِ أَقْوَالٍ مِنْهَا: أَنَّهَا الْمَلَائِكَةُ تَنْزِعُ الْأَرْوَاحَ، وَالنُّجُومُ تَنْتَقِلُ مِنْ مَكَانٍ إِلَى مَكَانٍ آخَرَ، وَالْأَقْوَاسُ تَنْزِعُ السِّهَامَ، وَالْغُزَاةُ يَنْزِعُونَ عَلَى الْأَقْوَاسِ، وَالْغُزَاةُ يَنْزِعُونَ مِنْ دَارِ الْإِسْلَامِ إِلَى دَارِ الْحَرْبِ لِلْقِتَالِ، وَالْوُحُوشُ تَنْزِعُ إِلَى الطَّلَا، أَيِ: الْحَيَوَانُ الْوَحْشِيُّ.
Buradaki «en-Nâziâti garka» ifadesinden ne kastedildiği hususunda yaklaşık on görüş ileri sürülmüştür. Bunlardan bazıları şunlardır: Ruhları çekip alan meleklerdir; bir yerden başka bir yere intikal eden yıldızlardır; okları fırlatan yaylardır; yayları çeken gazilerdir; savaşmak için İslam yurdundan harb yurduna çıkan gazilerdir; ve vahşi hayvana doğru yönelen/koşan vahşi hayvanlardır.
30226. Metin
«وَالنَّاشِطَاتِ» : قِيلَ أَصْلُ الْكَلِمَةِ: النَّشَاطُ وَالْخِفَّةُ، وَالْأُنْشُوطَةُ: الْعُقْدَةُ سَهْلَةُ الْحَلِّ، وَنَشَّطَهُ بِمَعْنَى رَبَطَهُ، وَأَنْشَطَهُ حَلَّهُ بِسُرْعَةٍ وَخِفَّةٍ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ ﷺ: «كَأَنَّمَا أُنْشِطَ مِنْ عِقَالٍ» .
«en-Nâşitât» (وَالنَّاشِطَاتِ): Kelimenin aslının canlılık, çeviklik ve hafiflik (en-neşât) olduğu söylenmiştir. el-Unşûta (الْأُنْشُوطَةُ): Kolayca çözülen düğümdür. "Neşşatahû" (نَشَّطَهُ) onu bağladı, "enşatahû" (أَنْشَطَهُ) ise onu süratle ve hafifçe çözdü demektir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğu da bundandır: «كَأَنَّمَا أُنْشِطَ مِنْ عِقَالٍ» "Sanki bağından çözülmüş gibi".
30227. Metin
أَمَّا الْمُرَادُ بِهِ هُنَا فَقَدِ اخْتُلِفَ فِيهِ عَلَى النَّحْوِ الْمُتَقَدِّمِ تَقْرِيبًا، فَقِيلَ: الْمَلَائِكَةُ تَنْشَطُ
Burada kastedilen manaya gelince, yukarıda geçtiğine benzer şekilde ihtilaf edilmiştir. Denildi ki: Ruhları çeken
30228. Metin
الْأَرْوَاحَ، وَقِيلَ: أَرْوَاحُ الْمُؤْمِنِينَ تَنْشَطُ عِنْدَ الْفَزَعِ، وَلَمْ يُرَجِّحِ ابْنُ جَرِيرٍ مَعْنًى مِنْهَا، وَقَالَ: كُلُّهَا مُحْتَمَلَةٌ، وَحَكَاهَا غَيْرُهُ كُلَّهَا.
meleklerdir; denildi ki: Korku anında canlanan müminlerin ruhlarıdır. İbn Cerîr bunlardan hiçbirini tercih etmemiş, "Hepsi muhtemeldir" demiştir; diğerleri de bunların tamamını aktarmıştır.
30229. Metin
وَقَدْ ذُكِرَ فِي الْجَلَالَيْنِ الْمَعْنَى الْأَوَّلُ مِنْهَا فَقَطْ، وَالَّذِي يَشْهَدُ لَهُ السِّيَاقُ وَالنُّصُوصُ الْأُخْرَى: أَنَّ كُلًّا مِنَ «النَّازِعَاتِ» وَ «النَّاشِطَاتِ» : هُمُ الْمَلَائِكَةُ، وَهُوَ مَا رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ وَمُجَاهِدٍ، وَهِيَ صِفَاتٌ لَهَا فِي قَبْضِ الْأَرْوَاحِ.
Celâleyn'de bunlardan sadece birinci anlam zikredilmiştir. Bağlamın ve diğer metinlerin (nassların) tanıklık ettiği mana şudur: Hem «en-Nâziât» hem de «en-Nâşitât» meleklerdir. İbn Abbâs ve Mücâhid'den rivayet edilen de budur. Bunlar, ruhları kabzetme hususunda meleklerin sıfatlarıdır.
30230. Metin
وَدَلَالَةُ السِّيَاقِ عَلَى هَذَا الْمَعْنَى: هُوَ أَنَّهُمَا وَصْفَانِ مُتَقَابِلَانِ: الْأَوَّلُ نَزْعٌ بِشِدَّةٍ، وَالْآخَرُ نَشَاطٌ بِخِفَّةٍ، فَيَكُونُ النَّزْعُ غَرْقًا لِأَرْوَاحِ الْكُفَّارِ، وَالنَّشْطُ بِخِفَّةٍ لِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ، وَقَدْ جَاءَ ذَلِكَ مُفَسَّرًا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى فِي حَقِّ نَزْعِ أَوَرَاحِ الْكُفَّارِ: وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلَائِكَةُ بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنْفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ الْآيَةَ [٦ \ ٩٣] . وَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ [٨ \ ٥٠] ، وَقَالَ تَعَالَى فِي حَقِّ الْمُؤْمِنِينَ: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً [٨٩ \ ٢٧ - ٢٨] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ [٤١ \ ٣٠] .
Bağlamın bu manaya delaleti şöyledir: Bunlar birbirine mukabil iki vasıftır: Birincisi şiddetle söküp çıkarmak (nez'), diğeri ise kolaylıkla ve yumuşakça çekip almaktır (neşt). Dolayısıyla kökünden söküp çıkarma (nez'an garkan) kâfirlerin ruhları için, kolayca çekip alma (neştan) ise müminlerin ruhları içindir. Bu durum, kâfirlerin ruhlarının sökülüp alınması hakkında Yüce Allah'ın şu buyruğunda açıklanmıştır: { وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلَائِكَةُ بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنْفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ } [En'âm, 6/93] “O zalimleri, ölümün şiddetli dalgaları içindeyken ve melekler de ellerini uzatmış: 'Çıkarın canlarınızı! Bugün alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız' derken bir görsen!” ve Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ } [Enfâl, 8/50] “Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vurarak: 'Tadın yangın azabını!' diyerek canlarını alırken bir görsen!”. Müminler hakkında ise Yüce Allah şöyle buyurmuştur: { يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً } [Fecr, 89/27-28] “Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” ve şu buyruğu: { إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ } [Fussilet, 41/30] “Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner: 'Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle müjdelenip sevinin!' [derler].”
30231. Metin
وَهَذَا يَتَنَاسَبُ كُلَّ الْمُنَاسَبَةِ مَعَ آخَرِ السُّورَةِ الَّتِي قَبْلَهَا إِذْ جَاءَ فِيهَا: إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ [٧٨ \ ٤٠] ، وَنَظَرُ الْمَرْءِ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ يَبْدَأُ مِنْ حَالَةِ النَّزْعِ حِينَمَا يَثْقُلُ اللِّسَانُ عَنِ النُّطْقِ فِي حَالَةِ الْحَشْرَجَةِ، حِينَ لَا تُقْبَلُ التَّوْبَةُ عِنْدَ الْعَايِنَةِ لِمَا سَيَئُولُ إِلَيْهِ، فَيَنْظُرُ حِينَئِذٍ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ، وَهَذَا عِنْدَ نَزْعِ الرُّوحِ أَوْ نَشْطِهَا. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
Bu durum, bir önceki surenin sonuyla son derece uyumludur; zira orada şöyle buyrulmuştur: { إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ } [Nebe', 78/40] “Şüphesiz biz sizi yakın bir azapla uyardık; o gün insan, ellerinin önceden takdim ettiğine bakar”. İnsanın ellerinin takdim ettiğine bakması, can çekişme esnasında hırıltı halinde dilin konuşmaktan ağırlaştığı, varacağı yer ayan beyan görüldüğünde tevbenin kabul edilmediği ölüm anından (nez' hali) itibaren başlar; işte o zaman ellerinin takdim ettiğine bakar. Bu da ruhun sökülüp alınması veya kolayca çekilmesi vaktindedir. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
30232. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا } “Andolsun yüzüp gidenlere, yarıştıkça yarışanlara,”
30233. Metin
قِيلَ: «السَّابِحَاتُ» النُّجُومُ. وَقِيلَ: الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَاللَّيْلُ وَالنَّهَارُ، وَالسَّحَابُ وَالسُّفُنُ وَالْحِيتَانُ فِي الْبِحَارِ، وَالْخَيْلُ فِي الْمَيْدَانِ.
«es-Sâbihât»ın (السَّابِحَاتُ) yıldızlar olduğu söylenmiştir. Güneş, ay, gece ve gündüz; bulutlar; denizlerdeki gemiler ve balıklar; meydandaki atlar olduğu da söylenmiştir.
30234. Metin
وَذَكَرَهَا كُلَّهَا أَيْضًا ابْنُ جَرِيرٍ وَلَمْ يُرَجِّحْ. وَقَالَ: كُلُّهَا مُحْتَمَلَةٌ، وَذَكَرَهَا غَيْرُهُ كَذَلِكَ.
İbn Cerîr bunların tamamını da zikretmiş ve bir tercihte bulunmayarak: "Hepsi muhtemeldir" demiştir; diğerleri de aynı şekilde zikretmiştir.
30235. Metin
وَالْوَاقِعُ، فَإِنَّهَا كُلَّهَا آيَاتٌ عِظَامٌ تَدُلُّ عَلَى قُدْرَتِهِ تَعَالَى، إِلَّا أَنَّ السِّيَاقَ فِي أَمْرِ
Gerçek şu ki, bunların hepsi Yüce Allah'ın kudretine delalet eden büyük ayetlerdir (delillerdir); ancak bağlam
30236. Metin
الْبَحْثِ وَالْمَعَادِ، وَأَقْرَبُ مَا يَكُونُ إِلَيْهِ الْآيَاتُ الْكَوْنِيَّةُ: الشَّمْسُ، وَالْقَمَرُ، وَالنُّجُومُ. وَقَدْ وَصَفَ اللَّهُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ بِالسَّابِحَاتِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ [٣٦ \ ٤٠] ، «وَالسَّابِقَاتِ» مِنَ النُّجُومِ، السَّيَّارَةِ.
yeniden dirilme ve ahiret konusundadır; buna en yakın olanlar ise kevni ayetlerdir: Güneş, ay ve yıldızlar. Nitekim Yüce Allah güneşi ve ayı Yüce Allah'ın şu buyruğunda yüzenler (sâbihât) olarak vasfetmiştir: { لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ } [Yâsîn, 36/40] “Ne güneşin aya yetişmesi uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Hepsi bir yörüngede yüzmektedirler.” «es-Sâbikât» (وَالسَّابِقَاتِ) ise akıp giden gezegen yıldızlardır.
30237. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا } “Ve bir işi düzenleyip yönetenlere!”
30238. Metin
اتَّفَقَ الْمُفَسِّرُونَ عَلَى أَنَّهَا الْمَلَائِكَةُ، وَذَكَرَ الْفَخْرُ الرَّازِيُّ رَأْيًا لَهُ بَعِيدًا، وَهُوَ أَنَّهَا الْأَرْوَاحُ، وَأَنَّهَا قَدْ تُدَبِّرُ أَمْرَ الْإِنْسَانِ فِي الْمَنَامَاتِ، وَهُوَ قَوْلٌ لَا يُعَوَّلُ عَلَيْهِ كَمَا تَرَى.
Müfessirler bunların melekler olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Fahreddin er-Râzî uzak bir görüş zikrederek bunların ruhlar olduğunu ve insanın uykularında işlerini düzenleyebileceğini söylemiştir; ancak bu, gördüğün gibi itibar edilmeyecek bir sözdür.
30239. Metin
وَالَّذِي يَشْهَدُ لَهُ النَّصُّ أَنَّهَا الْمَلَائِكَةُ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ [٩٧ \ ٤] ، وَكَمَا وَصَفَ اللَّهُ الْمَلَائِكَةَ بِقَوْلِهِ: لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ [٦٦ \ ٦] .
Nassın tanıklık ettiği mana bunların melekler olduğudur; nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğunda geçtiği gibidir: { تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ } [Kadr, 97/4] “Melekler ve Rûh, o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler” ve Yüce Allah'ın melekleri şu buyruğu ile vasfettiği gibi: { لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ } [Tahrîm, 66/6] “Allah'ın kendilerine emrettiği şeylere karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri yaparlar.”
30240. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ } “O gün sarsan sarsacak, onu ardınca gelen takip edecektir.”
30241. Metin
هُمَا النَّفْخَتَانِ فِي الصُّوَرِ، الرَّاجِفَةُ هِيَ الْأُولَى، وَالرَّادِفَةُ هِيَ الثَّانِيَةُ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَنْ شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ [٣٩ \ ٦٨] .
Bu ikisi Sûr'a üflenişlerdir; Râcife birincisidir, Râdife ise ikincisidir. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğunda ifade edildiği gibidir: { وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَنْ شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ } [Zümer, 39/68] “Sûr'a üflenir; Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi çarpılıp yıkılır. Sonra ona bir daha üflenir; bir de bakarsın ki onlar ayağa kalkmış bakınıp duruyorlar.”
30242. Metin
وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - فِي سُورَةِ «يس» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ [٣٦ \ ٥١] ، وَسُمِّيَتِ الْأُولَى الرَّاجِفَةُ ; لِمَا يَأْخُذُ الْعَالَمَ كُلَّهُ مِنْ شِدَّةِ الرَّجْفَةِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً [٦٩ \ ١٤] ، وَقَوْلِهِ: فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ [٣٩ \ ٦٨] .
Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Yâsîn Suresi'nde Yüce Allah'ın şu buyruğu açıklanırken buna dair açıklaması geçmişti: { وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ } [Yâsîn, 36/51] “Sûr'a üflenmiştir; bir de bakarsın ki kabirlerinden Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.” Birincisine "Râcife" (sarsıcı) denilmiştir; çünkü bütün âlemi şiddetli bir sarsıntı kaplar. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: { وَحُمِلَتِ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً } [Hâkka, 69/14] “Yer ve dağlar kaldırılıp birbirine bir tek çarpışla çarpılarak darmadağın edildiğinde” ve şu buyruğu: { فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ } [Zümer, 39/68] “Göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi çarpılıp yıkılır.”
30243. Metin
وَذَكَرَ ابْنُ كَثِيرٍ عَنِ الْإِمَامِ أَحْمَدَ ﵀ بِسَنَدِهِ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «جَاءَتِ الرَّجْفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ، جَاءَ الْمَوْتُ بِمَا فِيهِ. فَقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَرَأَيْتَ إِنْ جَعَلْتُ صَلَاتِي كُلَّهَا عَلَيْكَ؟ قَالَ:» إِذَنْ يَكْفِيكَ اللَّهُ مَا أَهَمَّكَ مِنْ دُنْيَاكَ وَآخِرَتِكَ «وَسَنَدُهُ قَالَ أَحْمَدُ: حَدَّثَنَا وَكِيعٌ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَقِيلٍ، عَنْ أَبِي الطُّفَيْلِ بْنِ أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ:» قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ الْحَدِيثَ.
İbn Kesîr, İmam Ahmed'den -rahimehullâh- senediyle şunu zikretmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «جَاءَتِ الرَّجْفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ، جَاءَ الْمَوْتُ بِمَا فِيهِ» "Sarsıntı geldi, ardından ikinci sarsıntı onu takip ediyor; ölüm içindekilerle birlikte geldi." Bir adam: 'Ey Allah'ın Resûlü, bütün duamı sana salat kılmaya ne dersin?' dedi. Şöyle buyurdu: «إِذَنْ يَكْفِيكَ اللَّهُ مَا أَهَمَّكَ مِنْ دُنْيَاكَ وَآخِرَتِكَ» "O takdirde Allah, dünya ve ahiretine dair seni tasalandıran şeylerde sana yeter." Hadisin senedi: Ahmed dedi ki: Bize Vekî' anlattı, bize Süfyân, Abdullah b. Muhammed b. Akîl'den, o Ebü't-Tufeyl b. Übey b. Ka'b'dan, o babasından anlattı; dedi ki: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu..." hadisi aktardı.
30244. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَقُولُونَ أَئِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: يَسْتَنْكِرُ الْمُشْرِكُونَ الْبَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ، وَ «الْحَافِرَةُ» : الْحَيَاةُ بَعْدَ مَوْتِهِمْ وَمَصِيرِهِمْ إِلَى الْقُبُورِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَقُولُونَ أَئِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ } “Derler ki: 'Biz gerçekten eski halimize mi döndürüleceğiz?'” İbn Kesîr dedi ki: Müşrikler ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmektedirler. «el-Hâfire» (الْحَافِرَةُ): Ölümlerinden ve kabirlere intikal edişlerinden sonraki hayattır.
30245. Metin
وَنُقِلَ أَنَّ الْحَافِرَةَ النَّارُ، وَأَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ عَلَى أَنَّهَا الْحَيَاةُ الْأُولَى، يُقَالُ: عَادَ فِي حَافِرَتِهِ رَجَعَ فِي طَرِيقِهِ، كَأَنَّ مَحْيَاهُ الْأَوَّلَ حَفَرَ طَرِيقَهُ بِمَشْيِهِ فِيهَا، وَعَلَيْهِ لَا عَلَاقَةَ لَهُ بِحُفْرَةِ الْقَبْرِ، وَإِنَّمَا هُوَ تَعْبِيرٌ عَرَبِيٌّ عَنِ الْعَوْدَةِ فِي الْأَمْرِ، وَيَشْهَدُ لَهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ:
Hâfire'nin cehennem ateşi olduğu da nakledilmiştir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre ise o, ilk hayattır. "Âde fî hâfiretihî" (عَادَ فِي حَافِرَتِهِ) denir ki, geldiği yola geri döndü demektir; sanki ilk hayatında yürümekle yolunu kazımış (iz bırakmış) gibidir. Buna göre bunun kabir çukuru (hufre) ile bir ilgisi yoktur; bu sadece Arapların bir işteki eski duruma geri dönüş için kullandıkları bir ifadedir. Şairin şu sözü de buna tanıklık eder:
30246. Metin
أَحَافِرَةٌ عَلَى صَلَعٍ وَشَيْبٍ ... مَعَاذَ اللَّهِ مِنْ صَلَعٍ وَعَارِ
Kel ve ak saçlı olduktan sonra eski hale mi dönülecek? ... Allah korusun kellikten ve utançtan!
30247. Metin
أَيْ: أَرْجِعُ إِلَى الصِّبَا بَعْدَ الصَّلَعِ وَالشَّيْبِ.
Yani: Kellik ve ağaran saçlardan sonra çocukluğa mı döneceğim?
30248. Metin
وَقَوْلُ الْآخَرِ:
Bir diğer şairin şu sözü de böyledir:
30249. Metin
أَقْدِمْ أَخَا نَهْمٍ عَلَى الْأَسَاوِرَهْ ... وَلَا يَهُولَنْكَ رُءُوسٌ نَادِرَهْ
İlerle ey Nehm kardeşi süvarilere karşı ... ve seni ürkütmesin havada uçuşan başlar,
30250. Metin
فَإِنَّمَا قَصْرُكَ تُرْبُ السَّاهِرَهْ ... حَتَّى تَعُودَ بَعْدَهَا فِي الْحَافِرَهْ
Zira senin nihai durağın Sâhire'nin toprağıdır ... ta ki ondan sonra eski haline dönünceye kadar,
30251. Metin
مِنْ بَعْدِ مَا صِرْتَ عِظَامًا نَاخِرَهْ
Çürümüş kemikler haline geldikten sonra.
30252. Metin
وَقَدْ دَلَّتِ الْآيَةُ بَعْدَهَا، إِلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالْحَافِرَةِ الْعَوْدَةُ إِلَى الْحَيَاةِ مَرَّةً أُخْرَى، فِي قَوْلِهِ: قَالُوا تِلْكَ إِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ [٧٩ \ ١٢] .
Ondan sonraki ayet de hâfireden maksadın tekrar hayata dönüş olduğuna delalet etmiştir; nitekim şöyle buyrulmaktadır: { قَالُوا تِلْكَ إِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ } [Nâziât, 79/12] “'Öyleyse bu, ziyanlı bir dönüştür' dediler.”
30253. Metin
وَالْكَرَّةُ: هِيَ الْعَوْدَةُ إِلَى الْحَيَاةِ الْأُولَى، وَهِيَ مَا قَبْلَ حُفْرَةِ الْقَبْرِ مِنْ تَكْرَارِ الْحَيَاةِ السَّابِقَةِ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.
el-Kerre (الْكَرَّةُ): İlk hayata dönüştür; bu da önceki hayatın tekrarlanması olup kabir çukurundan önceki durumdur. En doğrusunu Yüce Allah bilir.
30254. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةً الْعِظَامُ النَّخِرَةُ الْبَالِيَةُ، وَالَّتِي تَخَلَّلَهَا الرِّيحُ، كَمَا فِي قَوْلِ الشَّاعِرِ:
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةً } “'Çürümüş kemikler olduğumuz zaman mı?'” Çürümüş kemikler (el-ızâmu'n-nahire); ufalanmış, yıpranmış ve şairin şu sözünde olduğu gibi içine rüzgar işlemiş kemiklerdir:
30255. Metin
وَأَخْلَيْتُهَا مِنْ مُخِّهَا فَكَأَنَّهَا قَوَارِيرُ ... فِي أَجْوَافِهَا الرِّيحُ تَنْخُرُ
İliğini boşalttım da onlar sanki sırçalar gibi oldu ... içlerinde rüzgar uğuldayıp ses çıkarır.
30256. Metin
وَنَخْرَةُ الرِّيحِ شِدَّةُ صَوْتِهَا، وَمِنْهُ الْمَنْخَرُ، لِأَخْذِ الْهَوَاءِ مِنْهُ، وَيَدُلُّ لِهَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ [٣٦ \ ٧٨] .
Rüzgarın nahrası (نَخْرَةُ الرِّيحِ) sesinin şiddetidir. Havanın oradan alınması sebebiyle burun deliğine menhar (الْمَنْخَرُ) denmesi de bundandır. Buna Yüce Allah'ın şu buyruğu delalet etmektedir: { وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ } [Yâsîn, 36/78] “Kendi yaratılışını unutarak bize bir misal getirdi: 'Çürümüş gitmiş kemikleri kim diriltecek?' dedi.”
30257. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى } “Musa'nın haberi sana geldi mi?”
30258. Metin
بَيَّنَ تَعَالَى هَذَا الْحَدِيثَ وَمَوْضُوعَهُ وَمَكَانَهُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى بَعْدَهُ: إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ طُوًى اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى إِلَى قَوْلِهِ فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى [٧٩ \ ٢٤] .
Yüce Allah bu haberi, konusunu ve yerini bundan sonraki şu buyruğuyla açıklamıştır: { إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ طُوًى اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى } “Hani Rabbi ona mukaddes vadide, Tuva'da şöyle seslenmişti: Firavun'a git, çünkü o azdı!” ayetinden { فَقَالَ أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى } [Nâziât, 79/24] “Ve: 'Ben sizin en yüce Rabbinizim!' dedi” buyruğuna kadar.
30259. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ، بَيَّنَ الْقُرْآنُ الْكَرِيمُ أَنَّهُ الطُّورُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًا إِلَى قَوْلِهِ فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِي الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ [٢٨ \ ٢٩ - ٣٠] وَالْمُبَارَكَةُ تُسَاوِي الْمُقَدَّسَ.
Yüce Allah'ın: { نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ } “Rabbi ona mukaddes vadide seslendi” buyruğu hakkında Kur'ân-ı Kerîm, bunun Tûr olduğunu Yüce Allah'ın şu buyruğunda açıklamıştır: { فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًا } “Musa süreyi tamamlayıp ailesiyle yola çıkınca Tûr tarafından bir ateş gördü...” buyruğundan { فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِي الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ } [Kasas, 28/29-30] “Oraya vardığında o mübarek yerdeki vadinin sağ yamacından seslenildi” buyruğuna kadar. el-Mubâreke (mübarek kılınmış) mukaddes ile aynı anlamdadır.
30260. Metin
فَبَيَّنَ تَعَالَى أَنَّ الْمُنَادَاةَ كَانَتْ بِالطُّورِ وَهُوَ الْوَادِي الْمُقَدَّسُ، وَهُوَ طُوًى، وَفِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ. وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى مَا كَانَ فِي ذَلِكَ الْمَكَانِ مِنْ مُنَاجَاةٍ وَأَمْرِ الْعَصَا وَالْآيَاتِ الْأُخْرَى فِي سُورَةِ «طه» مِنْ أَوَّلِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى إِذْ رَأَى نَارًا إِلَى قَوْلِهِ اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ [٢٠ \ ٩ - ٢٤] .
Yüce Allah bu nidanın Tûr'da, yani mukaddes vadi olan Tuvâ'da ve mübarek beldede gerçekleştiğini açıklamıştır. Yüce Allah o mekânda gerçekleşen münacatı, asa meselesini ve diğer mucizeleri Tâhâ Suresi'nde Yüce Allah'ın şu buyruğunun başından itibaren açıklamıştır: { وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى إِذْ رَأَى نَارًا } “Musa'nın haberi sana geldi mi? Hani bir ateş görmüştü...” buyruğundan { اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ } [Tâhâ, 20/9-24] “Firavun'a git!” buyruğuna kadar.
30261. Metin
وَقَدْ فَصَّلَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - الْقَوْلَ فِي ذَلِكَ الْمَوْقِفِ فِي سُورَةِ «مَرْيَمَ» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ [١٩ \ ٥٢] .
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Meryem Suresi'nde Yüce Allah'ın: { وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ } [Meryem, 19/52] “Ona Tûr'un sağ yanından seslendik” buyruğunun tefsirinde bu makam hakkındaki açıklamayı detaylandırmıştır.
30262. Metin
وَقَدْ بَيَّنَ تَعَالَى فِي سُورَةِ «طه» ، كَامِلَ قِصَّةِ الْمُنَادَاةِ مِنْ قَوْلِهِ: إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ طُوًى وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ [٢٠ \ ١٢ - ١٥] .
Yüce Allah Tâhâ Suresi'nde seslenme kıssasının tamamını şu buyruğundan itibaren açıklamıştır: { إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ طُوًى وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ } [Tâhâ, 20/12-15] “Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Pabuçlarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadide, Tuvâ'dasın. Ben seni seçtim; artık vahyolunanı dinle! Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilah yoktur; öyleyse bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl. Şüphesiz kıyamet gelecektir...”
30263. Metin
ثُمَّ قِصَّةَ الْعَصَا وَالْآيَةَ فِي يَدِهِ ﵇ وَإِرْسَالَهُ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى، وَسُؤَالَ مُوسَى: رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي [٢٠ \ ٢٥ - ٢٦] ، وَاسْتِوْزَارَ أَخِيهِ مَعَهُ، دُونَ التَّعَرُّضِ إِلَى أُسْلُوبِ الدَّعْوَةِ، وَفِي هَذِهِ السُّورَةِ الْكَرِيمَةِ بَيَانٌ لِمَنْهَجِ الدَّعْوَةِ، وَمَا يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ عَلَيْهِ نَبِيُّ اللَّهِ مُوسَى مَعَ عَدُوِّ اللَّهِ فِرْعَوْنَ.
Sonra asa kıssasını, Musa aleyhisselâm'ın elindeki mucizeyi, azgınlaşmış olan Firavun'a gönderilişini, Musa'nın: { رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي } [Tâhâ, 20/25-26] “Rabbim! Göğsümü genişlet ve işimi kolaylaştır” talebini ve kardeşinin kendisine yardımcı kılınmasını istemesini -davet üslubuna değinmeksizin- açıklamıştır. Bu yüce surede ise davet metodunun ve Allah'ın peygamberi Musa'nın Allah'ın düşmanı Firavun'a karşı nasıl bir tavır içinde olması gerektiğinin beyanı yer almaktadır.
30264. Metin
وَأُسْلُوبُ الْعَرْضِ: «هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى وَأَهْدِيَكَ إِلَى رَبِّكَ فَتَخْشَى» [٧٩ \ ١٨ - ١٩] ، ثُمَّ تَقْدِيمُ الْآيَةِ الْكُبْرَى، وَدَلِيلِ صِحَّةِ دَعْوَاهُ مِمَّا يَلْزَمُ كُلَّ دَاعِيَةٍ الْيَوْمَ أَنْ يَقِفَ هَذَا الْمَوْقِفَ، حَيْثُ لَا يُوجَدُ الْيَوْمَ أَكْثَرُ مِنْ فِرْعَوْنَ، وَلَا أَشَدُّ طُغْيَانًا مِنْهُ ; حَيْثُ ادَّعَى الرُّبُوبِيَّةَ وَالْأُلُوهِيَّةَ مَعًا، فَقَالَ: أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى [٧٩ \ ٢٤] ، وَقَالَ: مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرِي [٢٨ \ ٣٨] ،
Tebliğ ve takdim üslubu şöyledir: { هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى وَأَهْدِيَكَ إِلَى رَبِّكَ فَتَخْشَى } [Nâziât, 79/18-19] “Arınmak ister misin? Ve seni Rabbine ileteyim de O'ndan korkasın?” Sonra en büyük mucizenin ve davasının doğruluğunun delilinin sunulmasıdır ki, bugün her davetçinin bu duruşu sergilemesi gerekir. Zira bugün Firavun'dan daha fazlası ve ondan daha azgını yoktur; nitekim o hem rablik hem de ilahlık iddiasında bulunarak: { أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى } [Nâziât, 79/24] “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” demiş ve { مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرِي } [Kasas, 28/38] “Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum” demiştir.
30265. Metin
وَلَا يُوجَدُ الْيَوْمَ أَكْرَمُ عَلَى اللَّهِ مِنْ نَبِيِّ اللَّهِ مُوسَى وَأَخِيهِ هَارُونَ.
Bugün Allah katında Allah'ın peygamberi Musa ve kardeşi Harun'dan daha keremli kimse de yoktur.
30266. Metin
وَمَعَ ذَلِكَ فَيَكُونُ مَنْهَجُ الدَّعْوَةِ مِنْ أَكْرَمِ خَلْقِ اللَّهِ إِلَى أَكْفَرِ عِبَادِ اللَّهِ بِهَذَا الْأُسْلُوبِ الْهَادِئِ اللَّيِّنِ الْحَكِيمِ، مُنْطَلِقًا مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى [٢٠ \ ٤٤] فَكَانَا كَمَا أَمَرَهُمَا اللَّهُ، وَقَالَا كَمَا عَلَّمَهُمَا اللَّهُ هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى وَأَهْدِيَكَ إِلَى رَبِّكَ فَتَخْشَى، وَهَذَا الْمَنْهَجُ هُوَ تَحْقِيقٌ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ [١٦ \ ١٢٥] .
Buna rağmen, Allah'ın yarattıklarının en değerlisinden Allah'ın kullarının en kâfirine yapılan davetin yöntemi; Yüce Allah'ın: { فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى } [Tâhâ, 20/44] “Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar” buyruğundan hareketle bu sakin, yumuşak ve hikmetli üslup olmuştur. Nitekim ikisi de Allah'ın kendilerine emrettiği gibi yapmış ve Allah'ın kendilerine öğrettiği gibi: "Arınmak ister misin? Ve seni Rabbine ileteyim de O'ndan korkasın?" demişlerdir. Bu metot, Yüce Allah'ın şu buyruğunun bir gerçekleşmesidir: { ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ } [Nahl, 16/125] “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.”
30267. Metin
وَقَدْ وَضَعَ الْقُرْآنُ مَنْهَجًا مُتَكَامِلًا لِلدَّعْوَةِ إِلَى اللَّهِ، وَفَصَّلَهُ الْعُلَمَاءُ بِمَا يُشْتَرَطُ فِي الدَّاعِي وَالْمَدْعُوِّ إِلَيْهِ، وَمُرَاعَاةِ حَالِ الْمَدْعُوِّ.
Kur'an, Allah'a davet konusunda eksiksiz bir metot koymuş; âlimler de bunu davetçide, davet edilen hususta bulunması gereken şartlar ve muhatabın durumunun gözetilmesi çerçevesinde detaylandırmışlardır.
30268. Metin
وَقَدْ قَدَّمَ الشَّيْخُ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ -: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ [٥ \ ١٠٥] مِنْ سُورَةِ «الْمَائِدَةِ» .
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Mâide Suresi'nden şu ayeti öne sürmüştü: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ } [Mâide, 5/105] “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olursanız sapan kimse size zarar veremez.”
30269. Metin
وَقَوْلَهُ تَعَالَى: وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ [١١ \ ٨٨] فِي سُورَةِ «هُودٍ» .
Ve Hûd Suresi'ndeki şu ayet-i kerimeyi: { وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ } [Hûd, 11/88] “Size yasakladığım şeylerde size aykırı hareket etmek istemiyorum.”
30270. Metin
وَقَوْلَهُ تَعَالَى: وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ [١٦ \ ١٢٥] فِي سُورَةِ «النَّحْلِ» .
Ve Nahl Suresi'ndeki şu ayet-i kerimeyi: { وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ } [Nahl, 16/125] “Onlarla en güzel şekilde mücadele et.”
30271. Metin
وَمَجْمُوعُ ذَلِكَ كُلِّهِ يُشَكِّلُ مَنْهَجًا كَامِلًا لِمَادَّةِ طَرِيقِ الدَّعْوَةِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى، فِيمَا يَتَعَلَّقُ بِالدَّاعِي وَالْمَدْعُوِّ وَمَا يَدْعُو إِلَيْهِ، وَكَيْفِيَّةِ ذَلِكَ. وَالْحَمْدُ لِلَّهِ.
Bütün bunların toplamı; davetçi, davet edilen kişi, davet edilen şey ve bunun yöntemi hususunda Allah Teâlâ'ya davet yolunun esası için eksiksiz bir metot oluşturmaktadır. Hamd Allah'a mahsustur.
30272. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَأَرَاهُ الْآيَةَ الْكُبْرَى فَكَذَّبَ وَعَصَى
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَأَرَاهُ الْآيَةَ الْكُبْرَى فَكَذَّبَ وَعَصَى } “Derken ona en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o yalanladı ve isyan etti.”
30273. Metin
ذَكَرَ هُنَا الْآيَةَ الْكُبْرَى فَقَطْ، وَذَكَرَ تَعَالَى مِنْهَا أَنَّ فِرْعَوْنَ جَمْعَ بَيْنَ التَّكْذِيبِ وَالْعِصْيَانِ، وَتَقَدَّمَ فِي سُورَةِ «الْقَمَرِ» قَوْلُهُ: وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ.
Burada yalnızca en büyük mucizeyi zikretmiş ve Firavun'un hem yalanlamayı hem de isyanı bir arada işlediğini belirtmiştir. Kamer Suresi'nde ise şu buyruğu geçmişti: { وَلَقَدْ جَاءَ آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ }
30274. Metin
[٥٤ \ ٤١ - ٤٢] ، وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ ذَلِكَ هُنَاكَ.
[Kamer, 54/41-42] “Andolsun Firavun ailesine de uyarıcılar gelmişti. Bütün ayetlerimizi yalanladılar; biz de onları mutlak güç ve kudret sahibinin yakalayışıyla yakalayıverdik.” Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- orada bunun açıklamasını yapmıştı.
30275. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَى
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { فَأَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَى } “Bunun üzerine Allah onu, ahiret ve dünya azabıyla yakalayıp cezalandırdı.”
30276. Metin
النَّكَالُ: هُوَ اسْمٌ لِمَا جُعِلَ نَكَالًا لِلْغَيْرِ، أَيْ: عُقُوبَةً لَهُ حَتَّى يُعْتَبَرَ بِهِ، وَالْكَلِمَةُ مِنْ
Nekâl (النَّكَالُ): Başkasına ibret olsun diye uygulanan cezanın adıdır; yani kendisinden ibret alınsın diye ona verilen cezadır. Bu kelime kök itibarıyla
30277. Metin
الِامْتِنَاعُ، وَمِنْهُ النُّكُولُ عَنِ الْيَمِينِ، وَالنَّكْلُ الْقَيْدُ. قَالَهُ الْقُرْطُبِيُّ.
alıkoymak/engellemek (el-imtinâ‘) anlamındandır. Yeminden kaçınmaya nükûl (النُّكُولُ), bukağı/prangaya da nekl (النَّكْلُ) denmesi bu köktendir. Bunu Kurtubî söylemiştir.
30278. Metin
وَاخْتُلِفَ فِي «الْآخِرَةِ وَالْأُولَى» : أَهُمُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةُ؟ أَمْ هُمُ الْكَلِمَتَانِ الْعَظِيمَتَانِ اللَّتَانِ تَكَلَّمَ بِهِمَا فِرْعَوْنُ فِي قَوْلِهِ: مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرِي [٢٨ \ ٣٨] .
Ahiret ve dünya (الْآخِرَةِ وَالْأُولَى) ifadesi hakkında ihtilaf edilmiştir: Bunlar dünya ve ahiret midir, yoksa Firavun'un söylediği iki büyük söz müdür? Birincisi şu sözüdür: { مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرِي } [Kasas, 28/38] “Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum.”
30279. Metin
وَالثَّانِيَةُ قَوْلُهُ: أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى [٧٩ \ ٢٤] .
İkincisi ise şu sözüdür: { أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى } [Nâziât, 79/24] “Ben sizin en yüce Rabbinizim!”
30280. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَكَانَ بَيْنَهُمَا أَرْبَعُونَ سَنَةً. وَقَدِ اخْتَارَ ابْنُ كَثِيرٍ الْأَوَّلَ، وَاخْتَارَ ابْنُ جَرِيرٍ الثَّانِيَ، وَمَعَهُ كَثِيرٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ.
İbn Abbâs: "Bu iki sözün arasında kırk yıl vardı" demiştir. İbn Kesîr birinci görüşü tercih etmiş, İbn Cerîr ve onunla birlikte birçok müfessir ise ikinci görüşü tercih etmiştir.
30281. Metin
وَلَكِنْ يُرَدُّ عَلَى اخْتِيَارِ ابْنِ كَثِيرٍ: أَنَّ السِّيَاقَ قَدَّمَ الْآخِرَةَ، مَعَ أَنَّ تَعْذِيبَ فِرْعَوْنَ مُقَدَّمٌ فِيهِ نَكَالُ الْأُولَى، وَهِيَ الدُّنْيَا.
Ancak İbn Kesîr'in tercihine şöyle itiraz edilir: Firavun'un cezalandırılmasında önce gelen ceza ilk olanın yani dünyanın cezası olduğu halde, siyak ahireti öne almıştır.
30282. Metin
كَمَا يُرَدُّ عَلَى اخْتِيَارِ ابْنِ جَرِيرٍ، أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى جَعَلَ أَخْذَهُ إِيَّاهُ نَكَالًا، لِيَعْتَبِرَ بِهِ مَنْ يَخْشَى، وَالْعِبْرَةُ تَكُونُ أَشَدَّ بِالْمَحْسُوسِ، وَكَلِمَتَاهُ قِيلَتَا فِي زَمَنِهِ.
İbn Cerîr'in tercihine de şöyle itiraz edilir: Allah Teâlâ, korkan kimseler ibret alsın diye onu yakalayıp cezalandırmıştır; ibret almak ise somut/gözle görülür olanla daha kuvvetli olur. Oysa onun iki sözü kendi döneminde söylenmiştir.
30283. Metin
وَالْقُرْآنُ يَشْهَدُ لِمَا قَالَهُ ابْنُ كَثِيرٍ، فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً [١٠ \ ٩٢] ، وَهَذَا هُوَ مَحَلُّ الِاعْتِبَارِ.
Kur'an da Yüce Allah'ın şu buyruğu ile İbn Kesîr'in söylediğine şahitlik etmektedir: { فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً } [Yûnus, 10/92] “Senden sonrakilere bir ibret olasın diye bugün seni bedeninle [cansız olarak] kurtaracağız.” İbret yeri işte burasıdır.
30284. Metin
وَقَدْ قَالَ تَعَالَى بَعْدَ الْآيَةِ: إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى [٧٩ \ ٢٦] .
Nitekim Yüce Allah bu ayetin ardından şöyle buyurmuştur: { إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى } [Nâziât, 79/26] “Şüphesiz bunda korkan kimse için kesin bir ibret vardır.”
30285. Metin
وَاسْمُ الْإِشَارَةِ فِي قَوْلِهِ: «إِنَّ فِي ذَلِكَ» : رَاجِعٌ إِلَى الْأَخْذِ وَالنَّكَالِ الْمَذْكُورَيْنِ، أَيِ: الْمَصْدَرُ الْمَفْهُومُ ضِمْنًا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَأَخَذَهُ اللَّهُ، وَقَوْلِهِ: «نَكَالَ» ، بَلْ إِنَّ «نَكَالَ» مَصْدَرٌ بِنَفْسِهِ، أَيْ: فَأَخَذَهُ اللَّهُ وَنَكَّلَ بِهِ، وَجَعَلَ نَكَالَهُ بِهِ عِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى.
{ إِنَّ فِي ذَلِكَ } “Şüphesiz bunda” ifadesindeki işaret ismi, zikredilen yakalama ve cezalandırmaya racidir; yani Yüce Allah'ın { فَأَخَذَهُ اللَّهُ } “Allah onu yakaladı” ve { نَكَالَ } “cezalandırdı” buyruğundan zımnen anlaşılan mastara racidir. Hatta nekâl (نَكَالَ) kelimesi bizzat kendisi bir mastardır; yani “Allah onu yakaladı, ona ibretlik bir ceza verdi ve ona verdiği bu cezayı korkan kimse için bir ibret kıldı” demektir.
30286. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ بَنَاهَا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ بَنَاهَا } “Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa O'nun bina ettiği göğü mü?”
30287. Metin
لَمَّا كَانَ فِرْعَوْنُ عَلَى تِلْكَ الْمَثَابَةِ مِنَ الطُّغْيَانِ وَالْكُفْرِ، وَكَانَ مِنْ أَسْبَابِ طُغْيَانِهِ الْمُلْكُ وَالْقُوَّةُ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ [٨٩ \ ١٠] ، وَقَوْلِهِ: إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ [٢٨ \ ٤] ، وَقَوْلِهِ عَنْهُ: أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي [٤٣ \ ٥١] .
Firavun bu denli azgınlık ve küfür üzere olduğunda -ki Yüce Allah'ın: { وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ } [Fecr, 89/10] “Kazıklar sahibi Firavun'a”, { إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ } [Kasas, 28/4] “Şüphesiz Firavun yeryüzünde ululuk tasladı” ve ondan naklen: { أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي } [Zuhruf, 43/51] “Mısır'ın mülkü ve altımdan akan şu ırmaklar bana ait değil mi?” buyruklarında olduğu gibi mülk ve güç onun azgınlığının sebeplerindendi-
30288. Metin
وَهَذِهِ كُلُّهَا مَظَاهِرُ طُغْيَانِهِ وَعَوَامِلُ قُوَّتِهِ، خَاطَبَهُمُ اللَّهُ بِمَا آلَ إِلَيْهِ هَذَا الطُّغْيَانُ، ثُمَّ خَاطَبَهُمْ فِي أَنْفُسِهِمْ مُحَذِّرًا مِنْ طُغْيَانِ الْقُوَّةِ: أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ، حَتَّى لَوْ
ve bütün bunlar onun azgınlığının tezahürleri ve güç unsurları olduğunda, Allah onlara bu azgınlığın varıp dayandığı akıbeti hitap olarak yöneltmiş, sonra da güçten kaynaklanan azgınlığa karşı uyararak bizzat kendilerine şöyle hitap etmiştir: “Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü mü?” Öyle ki,
30289. Metin
ادَّعَيْتُمْ أَنَّكُمْ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ فِرْعَوْنَ، الَّذِي أَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَى، فَهَلْ أَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ؟
Allah'ın dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdığı Firavun'dan daha güçlü olduğunuzu iddia etseniz bile, sizi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü mü?
30290. Metin
وَقَدْ جَاءَ الْجَوَابُ مُصَرِّحًا بِأَنَّ السَّمَاءَ أَشَدُّ خَلْقًا مِنْهُمْ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ [٤٠ \ ٥٧] .
Cevap, göğün yaratılışça onlardan daha çetin/büyük olduğunu açıkça belirterek Yüce Allah'ın şu buyruğunda gelmiştir: { لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ } [Mü'min, 40/57] “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür; fakat insanların çoğu bilmezler.”
30291. Metin
وَبَيَّنَ ضَعْفَ الْإِنْسَانِ فِي قَوْلِهِ فِي نَفْسِ الْمَعْنَى: فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ [٣٧ \ ١١] .
İnsanın zayıflığını da aynı anlamdaki şu buyruğunda açıklamıştır: { فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ } [Sâffât, 37/11] “Şimdi onlara sor: Yaratılışça kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Şüphesiz biz onları cıvık bir balçıktan yarattık.”
30292. Metin
وَفِي هَذَا بَيَانٌ عَلَى قُدْرَتِهِ تَعَالَى عَلَى بَعْثِهِمْ بَعْدَ إِمَاتَتِهِمْ وَصَيْرُورَتِهِمْ عِظَامًا نَخِرَةً.
Bunda, onları öldürdükten ve çürümüş kemikler haline geldikten sonra yeniden diriltmeye Teâlâ'nın gücünün yettiğine dair bir açıklama vardır.
30293. Metin
وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - شَيْءٌ مِنْ ذَلِكَ عِنْدَ آيَةِ «الصَّافَّاتِ» : فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا [٣٧ \ ١١] .
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Sâffât Suresi'ndeki şu ayette buna dair açıklamada bulunmuştu: { فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا } [Sâffât, 37/11] “Şimdi onlara sor: Yaratılışça kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?”
30294. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: بَنَاهَا رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { بَنَاهَا رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا } “Onu bina etti; tavanını yükseltip kusursuz bir düzene koydu.”
30295. Metin
تَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ ذَلِكَ فِي سُورَةِ «ق» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا الْآيَةَ [٥٠ \ ٦] .
Şeyh -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- Kâf Suresi'nde Yüce Allah'ın: { أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا } [Kâf, 50/6] “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina ettik...” ayetinde bunu açıklamıştı.
30296. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعَاهَا وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعَاهَا وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا } “Ondan sonra da yeri yayıp döşedi. Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları da sağlamca yerleştirdi.”
30297. Metin
فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ وَصْفُ الْأَرْضِ بِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى «دَحَاهَا» ، وَجَاءَ فِي آيَةٍ أُخْرَى أَنَّهُ «طَحَاهَا» بِالطَّاءِ، وَجَاءَ فِي آيَةٍ أُخْرَى أَنَّهُ بَسَطَهَا، وَهِيَ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ [٨٨ \ ٢٠] .
Bu yüce ayette yer, Allah Teâlâ'nın onu «دَحَاهَا» (yayıp döşediği) şeklinde nitelendirilmiştir. Başka bir ayette ise tı (ط) harfiyle «طَحَاهَا» (yayıp serdiği) şeklinde gelmiştir. Bir diğer ayette de onu yayıp düzleştirdiği gelmiştir ki o da Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ } [Gâşiye, 88/20] “Yere bakmazlar mı, nasıl yayılıp serilmiş?”
30298. Metin
وَقَدِ اخْتُلِفَ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ: «دَحَاهَا» ، فَقَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: تَفْسِيرُهُ مَا بَعْدَهُ أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعَاهَا وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا [٧٩ \ ٣١ - ٣٢] وَهَذَا قَوْلُ ابْنِ جَرِيرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ.
Onun: «دَحَاهَا» buyruğunun tefsirinde ihtilaf edilmiştir. İbn Kesîr: "Bunun tefsiri kendisinden sonra gelen: { أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعَاهَا وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا } [Nâziât, 79/31-32] “Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları da sağlamca yerleştirdi” kısmıdır" demiştir. Bu, İbn Cerîr'in İbn Abbâs'tan aktardığı görüştür.
30299. Metin
وَقَالَ الْقُرْطُبِيُّ: «دَحَاهَا» أَيْ: بَسَطَهَا.
Kurtubî: «دَحَاهَا» yani "onu yayıp döşedi (besetahâ)" demiştir.
30300. Metin
وَالْعَرَبُ تَقُولُ: دَحَا الشَّيْءَ إِذَا بَسَطَهُ.
Araplar, bir şeyi yayıp açtığında "dehâ eş-şey'e" (دَحَا الشَّيْءَ) derler.
30301. Metin
وَقَالَ أَبُو حَيَّانَ: «دَحَاهَا» بَسَطَهَا وَمَهَّدَهَا لِلسُّكْنَى وَالِاسْتِقْرَارِ عَلَيْهَا، ثُمَّ فَسَّرَ ذَلِكَ التَّمْهِيدَ بِمَا لَا بُدَّ مِنْهُ مِنْ إِخْرَاجِ الْمَاءِ وَالْمَرْعَى، وَإِرْسَائِهَا بِالْجِبَالِ.
Ebû Hayyân şöyle demiştir: «دَحَاهَا» onu yayıp döşedi, üzerinde ikamet edilip yerleşilmeye elverişli kıldı; sonra bu elverişli kılmayı, zorunlu olan suyunu ve otlağını çıkarmak ve dağlarla onu sabitleştirmekle tefsir etti.
30302. Metin
وَمِمَّا ذُكِرَ يَتَأَتَّى السُّكْنَى وَالْمَعِيشَةُ حَتَّى الْمِلْحَ وَالْمَأْكَلَ وَالْمَشْرَبَ، وَهَذَا هُوَ كَلَامُ الزَّمَخْشَرِيِّ بِعَيْنِهِ.
Zikredilen bu şeylerle tuz, yiyecek ve içeceğe varıncaya kadar barınma ve geçim imkânı hasıl olur. Bu, bizzat Zemahşerî'nin sözüdür.
30303. Metin
وَقَالَ الْفَخْرُ الرَّازِيُّ: «دَحَاهَا» : بَسَطَهَا، فَتَرَى أَنَّ جَمِيعَ الْمُفَسِّرِينَ تَقْرِيبًا مُتَّفِقُونَ عَلَى أَنَّ دَحَاهَا بِمَعْنَى بَسَطَهَا.
Fahreddîn er-Râzî ise: «دَحَاهَا»: "Onu yayıp döşedi" demiştir. Görüldüğü üzere neredeyse bütün müfessirler "dehâhâ" kelimesinin "onu yayıp döşedi" anlamında olduğu konusunda ittifak halindedir.
30304. Metin
وَقَوْلُ ابْنِ جَرِيرٍ وَابْنِ كَثِيرٍ: إِنَّ «دَحَاهَا» فُسِّرَ بِمَا بَعْدَهُ لَا يَتَعَارَضُ مَعَ الْبَسْطِ وَالتَّمْهِيدِ، كَمَا قَالَ أَبُو حَيَّانِ: إِنَّهُ ذَكَرَ لَوَازِمَ التَّسَكُّنِ إِلَى الْمَعِيشَةِ عَلَيْهَا مِنْ إِخْرَاجِ مَائِهَا وَمَرْعَاهَا ; لِأَنَّ بِهِمَا قِوَامَ الْحَيَاةِ.
İbn Cerîr ve İbn Kesîr'in: "«دَحَاهَا» kelimesi kendisinden sonraki kısımla tefsir edilmiştir" şeklindeki sözleri, yayıp döşeme ve elverişli kılma manasıyla çelişmez. Nitekim Ebû Hayyân'ın belirttiği gibi; suyunun ve otlağının çıkarılması gibi onun üzerinde yaşayıp barınmanın gereklerini zikretmiştir, zira hayatın devamı bu ikisine bağlıdır.
30305. Metin
وَمِمَّا يُسْتَأْنَسُ بِهِ أَنَّ الدَّحْوَ مَعْرُوفٌ بِمَعْنَى الْبَسْطِ، قَوْلُ ابْنِ الرُّومِيِّ:
Dehv (الدَّحْوُ) kelimesinin yaymak/açmak (el-bast) anlamında bilindiğine tanıklık eden hususlardan biri de İbnü'r-Rûmî'nin şu beytidir:
30306. Metin
مَا أَنْسَ لَا أَنْسَ خَبَّازًا مَرَرْتُ بِهِ ... يَدْحُو الرُّقَاقَةَ وَشْكَ اللَّمْحِ بِالْبَصَرِ
Unutmam, asla unutamam yanından geçtiğim fırıncıyı... / Yufkayı açıyordu bir göz kırpması kadar çabukça,
30307. Metin
مَا بَيْنَ رُؤْيَتِهَا فِي كَفِّهِ كُرَةً ... وَبَيْنَ رُؤْيَتِهَا قَوْرَاءَ كَالْقَمَرِ
Onun avucunda bir küre gibi görülmesiyle / Dolunay gibi yuvarlak görülmesi arasında geçen süre,
30308. Metin
إِلَّا بِمِقْدَارِ مَا تَنْدَاحُ دَائِرَةٌ ... فِي صَفْحَةِ الْمَاءِ تَرْمِي فِيهِ بِالْحَجَرِ
İçine taş atılan suyun yüzeyinde / Genişleyen bir halkanın süresi kadardır ancak.
30309. Metin
وَقَدْ أُثِيرَ حَوْلَ هَذِهِ الْآيَةِ مَبْحَثُ شَكْلِ الْأَرْضِ أَمَبْسُوطَةٌ هِيَ أَمْ كُرَوِيَّةٌ مُسْتَدِيرَةٌ؟
Bu ayet etrafında yerin şekli, yani düz mü yoksa yuvarlak/küresel mi olduğu meselesi gündeme getirilmiştir.
30310. Metin
وَإِذَا رَجَعْنَا إِلَى أُمَّهَاتِ كُتُبِ اللُّغَةِ نَجِدُ الْآتِي:
Temel lügat kitaplarına müracaat ettiğimizde şunları görmekteyiz:
30311. Metin
أَوَّلًا: فِي مُفْرَدَاتِ الرَّاغِبِ: قَالَ «دَحَاهَا» ، أَزَالَهَا مِنْ مَوْضِعِهَا وَمَقَرِّهَا.
Birincisi: Râgıb'ın Müfredât'ında şöyle denilmiştir: «دَحَاهَا», onu yerinden ve karar kıldığı mahaldan giderdi/uzaklaştırdı demektir.
30312. Metin
وَمِنْهُ قَوْلُهُمْ: دَحَا الْمَطَرُ الْحَصَى مِنْ وَجْهِ الْأَرْضِ، أَيْ: جَرَفَهَا، وَمَرَّ الْفَرَسُ يَدْحُو دَحْوًا: إِذَا جَرَّ يَدَهُ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ فَيَدْحُو تُرَابَهَا.
Arapların: "Yağmur yeryüzündeki çakılları dehâ etti (دَحَا الْمَطَرُ الْحَصَى)" yani sürükleyip götürdü sözü ve at elini yere sürtüp toprağını savurduğunda "At dehv ederek geçti (مَرَّ الْفَرَسُ يَدْحُو دَحْوًا)" denmesi bu köktendir.
30313. Metin
وَمِنْهُ أُدْحِيُّ النَّعَامِ، وَقَالَ: الطَّحْوُ كَالدَّحْوِ، وَهُوَ بَسْطُ الشَّيْءِ وَالذَّهَابُ بِهِ وَالْأَرْضَ وَمَا طَحَاهَا، وَأَنْشَدَ قَوْلَ الشَّاعِرِ:
Devekuşunun yumurtladığı yere üdhiyy (أُدْحِيُّ) denmesi de bundandır. [Râgıb] şöyle demiştir: Tahv (الطَّحْوُ) de dehv (الدَّحْوُ) gibidir; o da bir şeyi yaymak ve alıp götürmektir. { وَالْأَرْضِ وَمَا طَحَاهَا } [Şems, 91/6] ayeti de böyledir. Ve şairin şu beytini inşad etmiştir:
30314. Metin
طَحَا بِكَ قَلْبٌ فِي الْحِسَانِ طَرُوبُ
Güzeller peşinde coşan bir kalp alıp götürdü seni,
30315. Metin
أَيْ ذَهَبَ بِكَ.
Yani "seni alıp gitti" demektir.
30316. Metin
وَفِي مُعْجَمِ مَقَايِيسِ اللُّغَةِ، مَادَّةُ دَحْوٍ: الدَّالُ وَالْحَاءُ وَالْوَاوُ أَصْلٌ وَاحِدٌ يَدُلُّ عَلَى بَسْطٍ وَتَمْهِيدٍ.
Mu‘cemü Mekâyîsi'l-Luga'da dehv (دَحْوٌ) maddesinde şöyle denmektedir: Dâl, ha ve vav (د-ح-و) harfleri yayma ve döşemeye delalet eden tek bir köktür.
30317. Metin
يُقَالُ: دَحَى اللَّهُ الْأَرْضَ يَدْحُوهَا دَحْوًا إِذَا بَسَطَهَا. وَيُقَالُ: دَحَا الْمَطَرُ الْحَصَى
"Allah yeri yayıp döşediğinde 'dehâllâhu'l-arda yedhûhâ dehven' (دَحَى اللَّهُ الْأَرْضَ يَدْحُوهَا دَحْوًا) denir. Yine 'Yağmur çakılları sürükledi' anlamında 'dehâ'l-mataru'l-hasâ' (دَحَا الْمَطَرُ الْحَصَى) denir.