4368. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
4369. Metin
سُورَةُ الْأَنْفَالِ
Enfâl Suresi
4370. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ الْآيَةَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ } “Sana ganimetleri sorarlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve Resûl'e aittir...” ayeti.
4371. Metin
اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي الْمُرَادِ بِالْأَنْفَالِ هُنَا عَلَى خَمْسَةِ أَقْوَالٍ:
Âlimler burada geçen «enfâl»den ne kastedildiği hususunda beş görüşe ayrılmışlardır:
4372. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا خُصُوصُ مَا شَذَّ عَنِ الْكَافِرِينَ إِلَى الْمُؤْمِنِينَ، وَأُخِذَ بِغَيْرِ حَرْبٍ كَالْفَرَسِ وَالْبَعِيرِ يَذْهَبُ مِنَ الْكَافِرِينَ إِلَى الْمُسْلِمِينَ، وَعَلَى هَذَا التَّفْسِيرِ فَالْمُرَادُ بِالْأَنْفَالِ هُوَ الْمُسَمَّى عِنْدَ الْفُقَهَاءِ فَيْئًا، وَهُوَ الْآتِي بَيَانُهُ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ [٥٩ \ ٦] ، وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ عَطَاءُ بْنُ أَبِي رَبَاحٍ.
Birincisi: Bununla özellikle kâfirlerden müminlerin eline geçen ve savaşsız alınan şeyler kastedilmektedir; kâfirlerden kaçıp Müslümanlara gelen at ve deve gibi. Bu tefsire göre enfâlden kasıt, fakihler nezdinde «fey» olarak isimlendirilen şeydir. Bunun açıklaması Yüce Allah'ın şu buyruğunda gelecektir: { وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ } “Allah'ın, onlardan Resûlüne verdiği feye gelince; siz onun üzerine ne at sürdünüz ne de deve...” [Haşr 59/6]. Bu görüşü savunanlardan biri de Atâ b. Ebî Rebâh'tır.
4373. Metin
الثَّانِي: أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا الْخُمُسُ وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ.
İkincisi: Bununla humusun (beşte birin) kastedildiğidir ki bu Mâlik'in görüşüdür.
4374. Metin
الثَّالِثُ: أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا خُمُسُ الْخُمُسِ.
Üçüncüsü: Bununla humusun humusu (beşte birin beşte biri) kastedilmektedir.
4375. Metin
الرَّابِعُ: أَنَّهَا الْغَنِيمَةُ كُلُّهَا، وَهُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ وَمِمَّنْ قَالَ بِهِ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَمُجَاهِدٌ وَعِكْرِمَةُ، وَعَطَاءٌ، وَالضَّحَّاكُ، وَقَتَادَةُ، وَعَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ، وَمُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ، وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، وَغَيْرُ وَاحِدٍ قَالَهُ ابْنُ كَثِيرٍ.
Dördüncüsü: Enfâlin ganimetin tamamı olduğudur. Bu, cumhurun görüşüdür. Bunu söyleyenler arasında İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Atâ, Dahhâk, Katâde, Atâ el-Horasânî, Mukâtil b. Hayyân, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem ve daha birçok kimse yer alır; bunu İbn Kesîr belirtmiştir.
4376. Metin
الْخَامِسُ: أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا أَنْفَالُ السَّرَايَا خَاصَّةً، وَمِمَّنْ قَالَ بِهِ الشَّعْبِيُّ، وَنَقَلَهُ ابْنُ جَرِيرٍ عَنْ عَلِيِّ بْنِ صَالِحِ بْنِ حَيٍّ، وَالْمُرَادُ بِهَذَا الْقَوْلِ: مَا يُنَفِّلُهُ الْإِمَامُ لِبَعْضِ السَّرَايَا زِيَادَةً عَلَى قِسْمِهِمْ مَعَ بَقِيَّةِ الْجَيْشِ، وَاخْتَارَ ابْنُ جَرِيرٍ أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا الزِّيَادَةُ عَلَى الْقَسْمِ. قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ: وَيَشْهَدُ لِذَلِكَ مَا وَرَدَ فِي سَبَبِ نُزُولِ الْآيَةِ، وَهُوَ مَا رَوَاهُ أَحْمَدُ حَيْثُ قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، حَدَّثَنَا أَبُو إِسْحَاقَ الشَّيْبَانِيُّ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عُبَيْدِ اللَّهِ الثَّقَفِيِّ، عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ قَالَ: لَمَّا كَانَ يَوْمُ بَدْرٍ، وَقُتِلَ أَخِي عُمَيْرٌ قَتَلْتُ سَعِيدَ بْنَ الْعَاصِ، وَأَخَذْتُ سَيْفَهُ وَكَانَ يُسَمَّى ذَا الْكَتِيفَةِ، فَأَتَيْتُ بِهِ النَّبِيَّ ﷺ فَقَالَ: «اذْهَبْ فَاطْرَحْهُ فِي الْقَبْضِ» قَالَ: فَرَجَعْتُ وَبِي مَا لَا يَعْلَمُهُ إِلَّا اللَّهُ مِنْ قَتْلِ أَخِي وَأَخْذِ سَلَبِي، قَالَ: فَمَا جَاوَزْتُ إِلَّا يَسِيرًا حَتَّى نَزَلَتْ سُورَةُ الْأَنْفَالِ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «اذْهَبْ فَخُذْ سَلَبَكَ» ، وَقَالَ الْإِمَامُ أَحْمَدُ أَيْضًا:
Beşincisi: Bununla özellikle müfrezelere verilen nefellerin (fazlalıkların) kastedildiğidir. Bunu söyleyenler arasında Şa‘bî vardır; İbn Cerîr de bunu Ali b. Sâlih b. Hayy'dan nakletmiştir. Bu görüşten kasıt, devlet başkanının ordunun geri kalanıyla paylaştıkları paylarına ilave olarak bazı müfrezelere fazladan verdiği şeydir. İbn Cerîr de enfâlden kastın paya yapılan ilave olduğu görüşünü tercih etmiştir. İbn Kesîr şöyle der: Ayetin nüzul sebebi hakkında rivayet edilen şu hadis de buna şahitlik etmektedir: İmam Ahmed rivayet edip şöyle demiştir: Bize Ebû Muâviye anlattı, bize Ebû İshak eş-Şeybânî, Muhammed b. Ubeydillâh es-Sekafî'den, o da Sa‘d b. Ebî Vakkâs'tan anlattı; [Sa‘d] dedi ki: «Bedir günü olup kardeşim Umeyr öldürüldüğünde, ben de Saîd b. el-Âs'ı öldürdüm ve kılıcını aldım. Kılıca ‘Zü'l-Ketîfe’ denilirdi. Onu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e getirdim. O: “Git, onu toplanan ganimetlerin arasına at” buyurdu. [Sa‘d] dedi ki: Kardeşimin öldürülmesi ve elde ettiğim ganimetin benden alınması sebebiyle içimde ancak Allah'ın bildiği [büyük bir üzüntüyle] geri döndüm. Çok geçmeden Enfâl Suresi indi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Git, ganimetini al” buyurdu.» İmam Ahmed yine şöyle demiştir:
4377. Metin
حَدَّثَنَا أَسْوَدُ بْنُ عَامِرٍ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ، عَنْ عَاصِمِ بْنِ أَبِي النَّجُودِ، عَنْ مُصْعَبِ بْنِ سَعْدٍ، عَنْ سَعْدِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ قَدْ شَفَانِيَ اللَّهُ الْيَوْمَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ فَهَبْ لِي هَذَا السَّيْفَ، فَقَالَ: «إِنَّ هَذَا السَّيْفَ لَا لَكَ وَلَا لِي ضَعْهُ» قَالَ: فَوَضَعْتُهُ، ثُمَّ رَجَعْتُ فَقُلْتُ: عَسَى أَنْ يُعْطَى هَذَا السَّيْفُ مَنْ لَا يُبْلِي بَلَائِي، قَالَ: فَإِذَا رَجُلٌ يَدْعُونِي مِنْ وَرَائِي قَالَ: قُلْتُ قَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ فِيَّ شَيْئًا، قَالَ: كُنْتَ سَأَلْتَنِي السَّيْفَ، وَلَيْسَ هُوَ لِي وَإِنَّهُ قَدْ وُهِبَ لِيَ فَهُوَ لَكَ، قَالَ: وَأَنْزَلَ اللَّهُ هَذِهِ الْآيَةَ: يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ [٨ \ ١] ، وَرَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ وَالتِّرْمِذِيُّ وَالنَّسَائِيُّ مِنْ طُرُقٍ عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَيَّاشٍ، وَقَالَ التِّرْمِذِيُّ: حَسَنٌ صَحِيحٌ، وَهَكَذَا رَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ الطَّيَالِسِيُّ: أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، أَخْبَرَنَا سِمَاكُ بْنُ حَرْبٍ قَالَ: سَمِعْتُ مُصْعَبَ بْنَ سَعْدٍ يُحَدِّثُ عَنْ سَعْدٍ قَالَ: نَزَلَتْ فِيَّ أَرْبَعُ آيَاتٍ مِنَ الْقُرْآنِ: أَصَبْتُ سَيْفًا يَوْمَ بَدْرٍ فَأَتَيْتُ النَّبِيَّ ﷺ فَقُلْتُ: نَفِّلْنِيهِ، فَقَالَ: «ضَعْهُ مِنْ حَيْثُ أَخَذْتَهُ» مَرَّتَيْنِ، ثُمَّ عَاوَدْتُهُ فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «ضَعْهُ مِنْ حَيْثُ أَخَذْتَهُ» فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ الْآيَةَ، وَتَمَامُ الْحَدِيثِ فِي نُزُولِ وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا [٢٩ \ ٨] ، وَقَوْلِهِ تَعَالَى: إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ الْآيَةَ [٥ \ ٩٠] ، وَآيَةِ الْوَصِيَّةِ، وَقَدْ رَوَاهُ مُسْلِمٌ فِي صَحِيحِهِ مِنْ حَدِيثِ شُعْبَةَ بِهِ، وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي بَكْرٍ، عَنْ بَعْضِ بَنِي سَاعِدَةَ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا أُسَيْدٍ مَالِكَ بْنَ رَبِيعَةَ يَقُولُ: أَصَبْتُ سَيْفَ ابْنِ عَائِذٍ يَوْمَ بَدْرٍ، وَكَانَ السَّيْفُ يُدْعَى بِالْمَرْزُبَانِ، فَلَمَّا أَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ النَّاسَ أَنْ يَرُدُّوا مَا فِي أَيْدِيهِمْ مِنَ النَّفْلِ أَقْبَلْتُ بِهِ فَأَلْقَيْتُهُ فِي النَّفْلِ، وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ لَا يَمْنَعُ شَيْئًا يُسْأَلُهُ، فَرَآهُ الْأَرْقَمُ بْنُ أَبِي الْأَرْقَمِ الْمَخْزُومِيُّ فَسَأَلَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَأَعْطَاهُ إِيَّاهُ، وَرَوَاهُ ابْنُ جَرِيرٍ مِنْ وَجْهٍ آخَرَ، اهـ كَلَامُ ابْنُ كَثِيرٍ.
Bize Esved b. Âmir anlattı, bize Ebû Bekir, Âsım b. Ebi'n-Necûd'dan, o Mus‘ab b. Sa‘d'dan, o da Sa‘d b. Mâlik'ten bildirdi; [Sa‘d] dedi ki: «‘Ey Allah'ın Resûlü! Allah bugün müşriklere karşı [zafer vererek] gönlüme şifa verdi, bu kılıcı bana bağışla!’ dedim. O da: “Bu kılıç ne senindir ne de benimdir, onu bırak!” buyurdu. Ben de onu bıraktım, sonra geri dönüp: ‘Olur ki bu kılıç benim gösterdiğim yararlılığı göstermeyen birine verilir’ dedim. Birden arkamdan bir adamın bana seslendiğini duydum. Kendi kendime: ‘Allah benim hakkımda bir şey indirdi herhalde’ dedim. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem] buyurdu ki: “Benden kılıcı istemiştin, oysa o benim değildi; fakat o artık bana bağışlandı, binaenaleyh o senindir.”» [Sa‘d] dedi ki: Allah şu ayeti indirdi: { يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ } “Sana ganimetleri sorarlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve Resul'e aittir...” [Enfâl 8/1]. Bunu Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî, Ebû Bekir b. Ayyâş tarikiyle rivayet etmişlerdir. Tirmizî: «Hasen-sahihtir» demiştir. Ebû Dâvûd et-Tayâlisî de böylece rivayet etmiştir: Bize Şu‘be bildirdi, bize Simâk b. Harb bildirdi ve dedi ki: Mus‘ab b. Sa‘d'ın Sa‘d'dan şöyle anlattığını işittim: «Benim hakkımda Kur'an'dan dört ayet indi: Bedir günü bir kılıç ele geçirmiştim. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: ‘Bunu bana nefel (ganimet) olarak ver’ dedim. O: “Onu aldığın yere koy” buyurdu; [bunu] iki defa [tekrarladı]. Sonra tekrar müracaat ettim, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yine: “Onu aldığın yere koy” buyurdu. Bunun üzerine şu ayet indi: { يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ } “Sana ganimetleri sorarlar...” ayeti.» Hadisin tamamı; { وَوَصَّيْنَا الْإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا } “Biz insana, anne babasına iyilik etmesini tavsiye ettik...” [Ankebût 29/8] ayetinin, Yüce Allah'ın: { إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ } “İçki ve kumar ancak...” [Mâide 5/90] ayetinin ve vasiyet ayetinin nüzulü hakkındadır. Bunu Müslim de Sahîh'inde Şu‘be hadisiyle bu şekilde rivayet etmiştir. Muhammed b. İshâk dedi ki: Bana Abdullah b. Ebî Bekir, Benî Sâide'den birinden nakletti, o da Ebû Useyd Mâlik b. Rebîa'nın şöyle dediğini işitmiş: «Bedir günü İbn Âiz'in kılıcını ele geçirmiştim, o kılıca ‘el-Merzubân’ denirdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem insanlara ellerindeki ganimetleri geri vermelerini emredince, onu getirip ganimetlerin içine attım. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendisinden istenen hiçbir şeyi esirgemezdi. Erkam b. Ebi'l-Erkam el-Mahzûmî onu gördü ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den istedi, o da kılıcı ona verdi.» Bunu İbn Cerîr başka bir tarikten de rivayet etmiştir. İbn Kesîr'in sözü burada bitti.
4378. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: جُمْهُورُ الْعُلَمَاءِ عَلَى أَنَّ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي غَنَائِمِ بَدْرٍ لَمَّا اخْتَلَفَ الصَّحَابَةُ فِيهَا، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: نَحْنُ هُمُ الَّذِينَ حُزْنَا الْغَنَائِمَ، وَحَوَيْنَاهَا فَلَيْسَ لِغَيْرِنَا فِيهَا نَصِيبٌ، وَقَالَتِ الْمَشْيَخَةُ: إِنَّا كُنَّا لَكُمْ رِدْءًا، وَلَوْ هُزِمْتُمْ لَلَجَأْتُمْ إِلَيْنَا فَاخْتَصَمُوا إِلَى النَّبِيِّ ﷺ. وَقَدْ رَوَى الْإِمَامُ أَحْمَدُ، وَالتِّرْمِذِيُّ، وَابْنُ مَاجَهْ، عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ: أَنَّهَا نَزَلَتْ فِي ذَلِكَ. وَقَالَ التِّرْمِذِيُّ: هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ، وَرَوَاهُ ابْنُ حِبَّانَ فِي «صَحِيحِهِ» ، وَالْحَاكِمُ فِي «الْمُسْتَدْرَكِ» ، وَقَالَ، صَحِيحُ الْإِسْنَادِ عَلَى شَرْطِ مُسْلِمٍ وَلَمْ يُخَرِّجَاهُ ; وَرَوَى نَحْوَ ذَلِكَ أَبُو دَاوُدَ، وَالنَّسَائِيُّ وَابْنُ حِبَّانَ، وَالْحَاكِمُ، وَابْنُ جَرِيرٍ، وَابْنُ مَرْدَوَيْهِ مِنْ طُرُقٍ عَنْ دَاوُدَ بْنِ أَبِي هِنْدَ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ. وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ الَّذِي هُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ، فَالْآيَةُ
Kitabın müellifi -Allah onu affetsin- der ki: Âlimlerin cumhuruna göre ayet, Bedir ganimetleri hakkında inmiştir. Zira sahabiler ganimetler hususunda ihtilafa düşmüşlerdi. Bazıları: «Ganimetleri toplayıp ele geçiren biziz, dolayısıyla başkasının bunda payı yoktur» demişler; yaşlılar ise: «Biz sizin için bir dayanak idik, şayet bozguna uğrasaydınız bize sığınacaktınız» demişler ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e başvurup davalaşmışlardı. İmam Ahmed, Tirmizî ve İbn Mâce, Ubâde b. es-Sâmit'ten ayetin bu hususta indiğini rivayet etmişlerdir. Tirmizî: «Bu hadis sahihtir» demiştir. İbn Hibbân Sahîh'inde, Hâkim de el-Müstedrek'inde rivayet edip «Müslim'in şartına göre isnadı sahihtir, ancak tahriç etmemişlerdir» demiştir. Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Hibbân, Hâkim, İbn Cerîr ve İbn Merdûye de Dâvûd b. Ebî Hind tarikiyle İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan benzerini rivayet etmişlerdir. Cumhurun görüşü olan bu kavle göre ayet,
4379. Metin
مُشْكِلَةٌ مَعَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ الْآيَةَ [٨ \ ٤١] .
Yüce Allah'ın: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ } “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin...” [Enfâl 8/41] ayetiyle [ilk bakışta] çelişkili gibi görünmektedir.
4380. Metin
وَأَظْهَرُ الْأَقْوَالِ الَّتِي يَزُولُ بِهَا الْإِشْكَالُ فِي الْآيَةِ، هُوَ مَا ذَكَرَهُ أَبُو عُبَيْدٍ وَنَسَبُهُ الْقُرْطُبِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ لِجُمْهُورِ الْعُلَمَاءِ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ الْآيَةَ، نَاسِخٌ لِقَوْلِهِ: يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ، إِلَّا أَنَّ قَوْلَ أَبِي عُبَيْدٍ: إِنَّ غَنَائِمَ بَدْرٍ لَمْ تُخَمَّسْ لِأَنَّ آيَةَ الْخُمُسِ لَمْ تَنْزِلْ إِلَّا بَعْدَ قَسْمِ غَنَائِمِ بَدْرٍ - غَيْرُ صَحِيحٍ، وَيَدُلُّ عَلَى بُطْلَانِهِ مَا ثَبَتَ فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ مِنْ حَدِيثِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ ﵁: «كَانَ لِي شَارِفٌ مِنْ نَصِيبِي مِنَ الْمَغْنَمِ يَوْمَ بَدْرٍ، وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَعْطَانِي شَارِفًا مِنَ الْخُمُسِ يَوْمَئِذٍ» الْحَدِيثَ. فَهَذَا نَصٌّ صَحِيحٌ فِي تَخْمِيسِ غَنَائِمِ بَدْرٍ ; لِأَنَّ قَوْلَ عَلَيٍّ فِي هَذَا الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ يَوْمَئِذٍ صَرِيحٌ فِي أَنَّهُ يَعْنِي يَوْمَ بَدْرٍ كَمَا تَرَى.
Ayet hakkında bu müşkülatı gideren en açık görüş, Ebû Ubeyd'in zikrettiği ve Kurtubî'nin tefsirinde cumhur-ı ulemaya nispet ettiği şu görüştür: Yüce Allah'ın: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ } “Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şey...” ayeti, { يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ } “Sana ganimetleri sorarlar...” ayetini neshetmiştir (hükmünü kaldırmıştır). Ancak Ebû Ubeyd'in «Bedir ganimetlerinden humus (beşte bir) ayrılmadı; çünkü humus ayeti ancak Bedir ganimetlerinin taksiminden sonra indi» şeklindeki sözü doğru değildir. Bunun batıl olduğuna, Sahîh-i Müslim'de Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'tan sabit olan şu hadis delildir: «Bedir günü ganimetten düşen payımdan bir yaşlı devem vardı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de o gün bana humustan yaşlı bir deve daha vermişti...» Bu hadis, Bedir ganimetlerinden humus ayrıldığına dair sahih bir nasstır. Zira Ali'nin bu sahih hadisteki «o gün» ifadesi, gördüğün gibi açıkça Bedir gününü kastetmektedir.
4381. Metin
فَالْحَاصِلُ أَنَّ آيَةَ وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ الْآيَةَ، بَيَّنَتْ أَنَّهُ لَيْسَ الْمُرَادُ قَصْرَ الْغَنَائِمِ عَلَى الرَّسُولِ الْمَذْكُورِ فِي أَوَّلِ السُّورَةِ، وَأَنَّهَا تُعْطَى أَرْبَعَةُ أَخْمَاسٍ مِنْهَا لَلْغَانِمِينَ، وَقَدْ ذَكَرْنَا آنِفًا أَنَّ أَبَا عُبَيْدٍ قَالَ: إِنَّهَا نَاسِخَةٌ لَهَا، وَنَسَبَهُ الْقُرْطُبِيُّ لِلْجُمْهُورِ، وَسَيَأْتِي لِهَذَا الْمَبْحَثِ زِيَادَةُ إِيضَاحٍ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى فِي الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ الْآيَةَ.
Hülasa, { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ } “Bilin ki ganimet aldığınız her şey...” ayeti, surenin başında zikredilen ganimetlerin sadece Resûl'e ait kılınmasının murat edilmediğini, bilakis onun beşte dördünün gazilere verileceğini açıklamıştır. Az önce Ebû Ubeyd'in bu ayetin diğerini neshettiğini söylediğini ve Kurtubî'nin bunu cumhura nispet ettiğini belirtmiştik. İnşâallahu Teâlâ bu konunun daha geniş izahı, { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ } ayetinin tefsirinde gelecektir.
4382. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا الْآيَةَ. فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ التَّصْرِيحُ بِزِيَادَةِ الْإِيمَانِ، وَقَدْ صَرَّحَ تَعَالَى بِذَلِكَ فِي مَوَاضِعَ أُخَرَ كَقَوْلِهِ: وَإِذَا مَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ أَيُّكُمْ زَادَتْهُ هَذِهِ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ [٩ \ ١٢٤] ، وَقَوْلِهِ: هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ الْآيَةَ [٤٨ \ ٤] ، وَقَوْلِهِ: لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا الْآيَةَ [٧٤ \ ٣١] ، وَقَوْلِهِ: وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى الْآيَةَ [٤٧ \ ١٧] .
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا } “Onlara O'nun ayetleri okunduğu zaman, [bu] onların imanını artırır...” ayeti. Bu kerim ayette imanın arttığı açıkça belirtilmiştir. Yüce Allah başka yerlerde de bunu açıkça ifade buyurmuştur; nitekim şöyle buyurmaktadır: { وَإِذَا مَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ أَيُّكُمْ زَادَتْهُ هَذِهِ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ } “Bir sure indirildiği zaman onlardan kimi: ‘Bu hanginizin imanını artırdı?’ der. İman edenlere gelince, onların imanını artırmıştır ve onlar müjdelenip sevinirler” [Tevbe 9/124]; { هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ } “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine sekineti indiren O'dur...” [Fetih 48/4]; { لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ آمَنُوا إِيمَانًا } “Kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsin, iman edenlerin de imanı artsın diye...” [Müddessir 74/31] ve { وَالَّذِينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى } “Doğru yolu bulanlara gelince, [Allah] onların hidayetini artırmıştır...” [Muhammed 47/17].
4383. Metin
وَتَدُلُّ هَذِهِ الْآيَاتُ بِدَلَالَةِ الِالْتِزَامِ عَلَى أَنَّهُ يَنْقُصُ أَيْضًا ; لِأَنَّ كُلَّ مَا يَزِيدُ يَنْقُصُ، وَجَاءَ مُصَرَّحًا بِهِ فِي أَحَادِيثِ الشَّفَاعَةِ الصَّحِيحَةِ كَقَوْلِهِ: «يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ مَنْ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَفِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ إِيمَانٍ» ، وَنَحْوِ ذَلِكَ.
Bu ayetler delâlet-i iltizâmiyye yoluyla (dolaylı olarak) imanın eksileceğine de delalet eder; zira artan her şey eksilir. Bu husus sahih şefaat hadislerinde açıkça belirtilmiştir; nitekim şöyle buyrulmuştur: «Kalbinde bir dane ağırlığınca iman bulunduğu halde ‘Lâ ilâhe illallâh’ diyen kimse cehennemden çıkar» ve benzeri rivayetler.
4384. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِنْهُ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِنْهُ } “Hani O, katından bir güven olarak sizi bir uyuklama ile bürüyordu...”
4385. Metin
ذَكَرَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ أَلْقَى النُّعَاسَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ لِيَجْعَلَ قُلُوبَهُمْ آمِنَةً غَيْرَ خَائِفَةٍ مِنْ عَدُوِّهَا ; لِأَنَّ الْخَائِفَ الْفَزِعَ لَا يَغْشَاهُ النُّعَاسُ، وَظَاهِرُ سِيَاقِ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ هَذَا النُّعَاسَ أُلْقِيَ عَلَيْهِمْ يَوْمَ بَدْرٍ ; لِأَنَّ الْكَلَامَ
Yüce Allah bu kerim ayette, kalpleri düşmanlarından korkmayıp güven içinde olsun diye müminlerin üzerine bir uyuklama verdiğini zikretmiştir; çünkü korkan ve dehşete kapılan kimseyi uyuklama bürümez. Bu ayetin bağlamından açıkça anlaşıldığına göre bu uyuklama onlara Bedir günü verilmiştir; çünkü söz
4386. Metin
هُنَا فِي وَقْعَةِ بَدْرٍ، كَمَا لَا يَخْفَى.
burada gizli olmadığı üzere Bedir Savaşı hakkındadır.
4387. Metin
وَذَكَرَ فِي سُورَةِ آلِ عِمْرَانَ أَنَّ النُّعَاسَ غَشِيَهُمْ أَيْضًا يَوْمَ أُحُدٍ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى فِي وَقْعَةِ أُحُدٍ: ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا الْآيَةَ [١٥٤] .
Âl-i İmrân Suresi'nde ise bu uyuklamanın Uhud günü de onları bürüdüğünü zikretmiştir. Bu da Yüce Allah'ın Uhud Savaşı hakkındaki şu buyruğundadır: { ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا } “Sonra kederin ardından üzerinize bir güven, bir uyuklama indirdi...” [Âl-i İmrân 3/154].
4388. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَاءَكُمُ الْفَتْحُ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { إِنْ تَسْتَفْتِحُوا فَقَدْ جَاءَكُمُ الْفَتْحُ } “Eğer fetih (hüküm) istiyorsanız, işte size fetih (hüküm) gelmiştir...”
4389. Metin
الْمُرَادُ بِالْفَتْحِ هُنَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ عِنْدَ جُمْهُورِ الْعُلَمَاءِ: الْحُكْمُ وَذَلِكَ أَنَّ قُرَيْشًا لَمَّا أَرَادُوا الْخُرُوجَ إِلَى غَزْوَةِ بَدْرٍ تَعَلَّقُوا بِأَسْتَارِ الْكَعْبَةِ، وَزَعَمُوا أَنَّهُمْ قُطَّانُ بَيْتِ اللَّهِ الْحَرَامِ، وَأَنَّهُمْ يَسْقُونَ الْحَجِيجَ، وَنَحْوَ ذَلِكَ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا ﷺ فَرَّقَ الْجَمَاعَةَ، وَقَطَعَ الرَّحِمَ، وَسَفَّهَ الْآبَاءَ، وَعَابَ الدِّينَ، ثُمَّ سَأَلُوا اللَّهَ أَنْ يَحْكُمَ بَيْنَهُمْ، وَبَيْنَ النَّبِيِّ ﷺ، بِأَنْ يُهْلِكَ الظَّالِمَ مِنْهُمْ، وَيَنْصُرَ الْمُحِقَّ، فَحَكَمَ اللَّهُ بِذَلِكَ وَأَهْلَكَهُمْ، وَنَصَرَهُ، وَأَنْزَلَ الْآيَةَ، وَيَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالْفَتْحِ هُنَا الْحُكْمُ أَنَّهُ تَعَالَى أَتْبَعَهُ بِمَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْخِطَابَ لِكُفَّارِ مَكَّةَ، وَهُوَ قَوْلُهُ: وَإِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَعُودُوا نَعُدْ [٨ \ ١٩] ، وَيُبَيِّنُ ذَلِكَ إِطْلَاقُ الْفَتْحِ بِمَعْنَى الْحُكْمِ فِي الْقُرْآنِ فِي قَوْلِهِ عَنْ شُعَيْبٍ وَقَوْمِهِ: عَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَأَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ [٧ \ ٨٧] ، أَيِ احْكُمْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَأَنْتَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ، وَيَدُلُّ لِذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: عَنْ شُعَيْبٍ فِي نَفْسِ الْقِصَّةِ وَإِنْ كَانَ طَائِفَةٌ مِنْكُمْ آمَنُوا بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ وَطَائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ بَيْنَنَا وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ [٧ \ ٨٧] ، وَهَذِهِ لُغَةُ حِمْيَرَ؛ لِأَنَّهُمْ يُسَمُّونَ الْقَاضِيَ فَتَّاحًا وَالْحُكُومَةَ فَتَّاحَةً.
Âlimlerin cumhuruna göre bu ayette geçen fetihten kasıt hükümdür. Şöyle ki Kureyşliler Bedir Gazvesi'ne çıkmak istediklerinde Kâbe'nin örtülerine yapışarak kendilerinin Beytullah'ın sakinleri olduklarını, hacılara su ikram ettiklerini ve benzeri şeyleri iddia etmişler; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ise birliği bozduğunu, akrabalık bağlarını kopardığını, ataları akılsızlıkla suçladığını ve dinlerini ayıpladığını öne sürmüşlerdi. Sonra Allah'tan, aralarındaki zalim olanı helak edip haklı olana yardım etmek suretiyle kendileri ile Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem arasında hüküm vermesini istemişlerdi. Allah da böylece hükmetti; onları helak etti, Peygamberine yardım etti ve bu ayeti indirdi. Burada fetihten kastın hüküm olduğuna delil, Yüce Allah'ın bunun peşinden hitabın Mekke kâfirlerine olduğuna delalet eden şu buyruğudur: { وَإِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَعُودُوا نَعُدْ } “Eğer vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yok eğer dönerseniz, biz de döneriz...” [Enfâl 8/19]. Kur'an'da fethin hüküm anlamında kullanılması da bunu açıklar; nitekim Şuayb ve kavmi hakkında şöyle buyurmaktadır: { عَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَأَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ } “Biz Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet, Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın” [A‘râf 7/89]; yani bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver, Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın demektir. Aynı kıssada Şuayb hakkında geçen şu ayet de buna delalet eder: { وَإِنْ كَانَ طَائِفَةٌ مِنْكُمْ آمَنُوا بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ وَطَائِفَةٌ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاصْبِرُوا حَتَّى يَحْكُمَ اللَّهُ بَيْنَنَا وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ } “Eğer içinizden bir topluluk benimle gönderilene inanmış, bir topluluk da inanmamışsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır” [A‘râf 7/87]. Bu, Himyer kabilesinin lehçesidir; zira onlar kadıya (hâkime) «fettâh», mahkeme hükmüne de «fütâha» derler.
4390. Metin
وَمِنْهُ قَوْلُ الشَّاعِرِ: [الْوَافِرُ]
Şairin şu sözü de bu kabildendir: [Vâfir]
4391. Metin
أَلَا أَبْلِغْ بَنِي عَمْرٍو رَسُولًا ... بِأَنِّي عَنْ فُتَاحَتِكُمْ غَنِيٌّ
«Haber ver Amr oğullarına bir elçiyle... / Sizin fütâhanıza (hükmünüze) ihtiyacım olmadığını.»
4392. Metin
أَيْ عَنْ حُكُومَتِكُمْ وَقَضَائِكُمْ، أَمَّا مَا ذَكَرَهُ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ مِنْ أَنَّ الْخِطَابَ فِي قَوْلِهِ: إِنْ تَسْتَفْتِحُوا لِلْمُؤْمِنِينَ، أَيْ: تَطْلُبُوا الْفَتْحَ وَالنَّصْرَ مِنَ اللَّهِ، وَأَنَّ الْخِطَابَ فِي قَوْلِهِ بَعْدَهُ: وَإِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِلْكَافِرِينَ، فَهُوَ غَيْرُ ظَاهِرٍ، كَمَا تَرَى.
Yani sizin mahkemenize ve hükmünüze [ihtiyacım yok]. Bazı ilim ehlinin, { إِنْ تَسْتَفْتِحُوا } “Eğer fetih istiyorsanız...” buyruğundaki hitabın müminlere yönelik olduğu, yani «Allah'tan fetih ve zafer talep ederseniz» manasına geldiği, bundan sonraki: { وَإِنْ تَنْتَهُوا فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ } “Eğer vazgeçerseniz bu sizin için daha hayırlıdır...” buyruğundaki hitabın ise kâfirlere yönelik olduğu yönündeki görüşleri ise gördüğün gibi açık/isabetli değildir.
4393. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ } “Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihandır ve büyük ecir ancak Allah katındadır.”
4394. Metin
أَمَرَ تَعَالَى النَّاسَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنْ يَعْلَمُوا: أَنَّ أَمْوَالَهُمْ وَأَوْلَادَهُمْ فِتْنَةٌ يُخْتَبَرُونَ بِهَا، هَلْ يَكُونُ الْمَالُ وَالْوَلَدُ سَبَبًا لِلْوُقُوعِ فِيمَا لَا يُرْضِي اللَّهَ؟ وَزَادَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ الْأَزْوَاجَ فِتْنَةٌ أَيْضًا، كَالْمَالِ وَالْوَلَدِ، فَأَمَرَ الْإِنْسَانَ بِالْحَذَرِ مِنْهُمْ أَنْ يُوقِعُوهُ فِيمَا لَا يُرْضِي اللَّهَ، ثُمَّ أَمَرَهُ إِنِ اطَّلَعَ عَلَى مَا يَكْرَهُ مِنْ أُولَئِكَ الْأَعْدَاءِ الَّذِينَ هُمْ أَقْرَبُ النَّاسِ لَهُ وَأَخَصُّهُمْ بِهِ وَهُمُ الْأَوْلَادُ وَالْأَزْوَاجُ - أَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْ وَيَصْفَحَ وَلَا يُؤَاخِذَهُمْ فَيَحَذَرَ مِنْهُمْ أَوَّلًا وَيَصْفَحَ
Yüce Allah bu kerim ayette insanlara, mallarının ve çocuklarının kendileriyle sınandıkları bir imtihan olduğunu, mal ve çocuğun Allah'ın razı olmayacağı şeylere düşmeye sebep olup olmayacağını bilmelerini emretmiştir. Başka bir yerde, tıpkı mal ve çocuk gibi eşlerin de bir fitne (imtihan) olduğunu ilave etmiş; böylece insana, kendisini Allah'ın razı olmayacağı şeylere düşürmelerinden ötürü onlardan sakınmasını emretmiştir. Daha sonra, insana en yakın ve en has olan bu düşmanlardan, yani çocuklardan ve eşlerden hoşlanmadığı bir şey gördüğü takdirde onları affetmesini, hoş görmesini ve cezalandırmamasını emretmiştir. Dolayısıyla önce onlardan sakınmalı,
4395. Metin
عَنْهُمْ إِنْ وَقَعَ مِنْهُمْ بَعْضُ الشَّيْءِ، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ فِي «التَّغَابُنِ» : يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ [٦٤ \ ١٤، ١٥] .
kendilerinden bir kusur sadır olduğunda da onları bağışlamalıdır. Bu husus Tegâbün Suresi'ndeki şu buyrukta yer almaktadır: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَإِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ } “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır; onlardan sakının. Yine de affeder, kusurlarını örter ve bağışlarsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız ancak bir imtihandır; büyük mükâfat ise Allah katındadır” [Tegâbün 64/14-15].
4396. Metin
وَصَرَّحَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ بِنَهْيِ الْمُؤْمِنِينَ عَنْ أَنْ تُلْهِيَهُمُ الْأَمْوَالُ وَالْأَوْلَادُ عَنْ ذِكْرِهِ جَلَّ وَعَلَا، وَأَنَّ مَنْ وَقَعَ فِي ذَلِكَ فَهُوَ الْخَاسِرُ الْمَغْبُونُ فِي حُظُوظِهِ، وَهُوَ قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ [٦٣ \ ٩] ، وَالْمُرَادُ بِالْفِتْنَةِ فِي الْآيَاتِ: الِاخْتِبَارُ وَالِابْتِلَاءُ، وَهُوَ أَحَدُ مَعَانِي الْفِتْنَةِ فِي الْقُرْآنِ.
Başka bir yerde de malların ve çocukların kendilerini Yüce Allah'ı anmaktan alıkoymasını müminlere açıkça yasaklamış ve buna düşen kimsenin nasibinde ziyana uğrayıp aldanan kişi olduğunu bildirmiştir. Bu da Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ أَمْوَالُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ } “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir” [Münâfikûn 63/9]. Ayetlerde geçen fitneden kasıt deneme ve imtihandır ki bu da fitnenin Kur'an'daki anlamlarından biridir.
4397. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ } “Ey iman edenler! Eğer Allah'tan sakınıp O'na karşı takvalı olursanız, O size bir furkân (hakkı batıldan ayıran bir nur/kurtuluş) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.”
4398. Metin
قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ، وَالسُّدِّيُّ، وَمُجَاهِدٌ، وَعِكْرِمَةُ، وَالضَّحَاكُ، وَقَتَادَةُ، وَمُقَاتِلُ بْنُ حَيَّانَ، وَغَيْرُ وَاحِدٍ: فُرْقَانًا: مَخْرَجًا، زَادَ مُجَاهِدٌ: فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَفِي رِوَايَةٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ: فُرْقَانًا: نَجَاةً، وَفِي رِوَايَةٍ عَنْهُ: نَصْرًا. وَقَالَ مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ: فُرْقَانًا أَيْ: فَصْلًا بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، قَالَهُ ابْنُ كَثِيرٍ.
İbn Abbâs, Süddî, Mücâhid, İkrime, Dahhâk, Katâde, Mukâtil b. Hayyân ve pek çok âlim: «{ فُرْقَانًا } bir çıkış yolu [demektir]» demişlerdir. Mücâhid: «Dünyada ve ahirette» ilavesini yapmıştır. İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette «{ فُرْقَانًا }: bir kurtuluş», başka bir rivayette ise «bir zafer» anlamında olduğu belirtilmiştir. Muhammed b. İshâk ise: «{ فُرْقَانًا }, yani hak ile batıl arasında bir ayırt edici ölçü [demektir]» demiştir. Bunu İbn Kesîr zikretmiştir.
4399. Metin
قَالَ مُقَيِّدُهُ عَفَا اللَّهُ عَنْهُ: قَوْلُ الْجَمَاعَةِ الْمَذْكُورَةِ: إِنَّ الْمُرَادَ بِالْفُرْقَانِ: الْمَخْرَجُ يَشْهَدُ لَهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا الْآيَةَ [٦٥ \ ٢] ، وَالْقَوْلُ بِأَنَّهُ النَّجَاةُ أَوِ النَّصْرُ، رَاجِعٌ فِي الْمَعْنَى إِلَى هَذَا ; لِأَنَّ مَنْ جَعَلَ اللَّهُ لَهُ مَخْرَجًا أَنْجَاهُ وَنَصَرَهُ، لَكِنَّ الَّذِي يَدُلُّ الْقُرْآنُ وَاللُّغَةُ عَلَى صِحَّتِهِ فِي تَفْسِيرِ الْآيَةِ الْمَذْكُورَةِ هُوَ قَوْلُ ابْنِ إِسْحَاقَ ; لِأَنَّ الْفُرْقَانَ مَصْدَرٌ زِيدَتْ فِيهِ الْأَلِفُ وَالنُّونُ، وَأُرِيدَ بِهِ الْوَصْفُ أَيِ الْفَارِقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، وَذَلِكَ هُوَ مَعْنَاهُ فِي قَوْلِهِ: تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ [٢٥ \ ١] ، أَيِ الْكِتَابَ الْفَارِقَ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، وَقَوْلِهِ: وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ [٣ \ ٤] ، وَقَوْلِهِ: وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ [٢ \ ٥٣] ، وَقَوْلِهِ: وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ [٢١ \ ٤٨] ، وَيَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالْفُرْقَانِ هُنَا: الْعِلْمُ الْفَارِقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، قَوْلُهُ تَعَالَى فِي الْحَدِيدِ: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ الْآيَةَ [٥٧ \ ٢٨] .
Kitabın müellifi -Allah onu affetsin- der ki: Zikredilen cemaatin «Furkândan kasıt çıkış yoludur» sözüne, Yüce Allah'ın şu buyruğu şahitlik etmektedir: { وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا } “Kim Allah'tan sakınırsa, O ona bir çıkış yolu sağlar...” [Talâk 65/2]. Onun kurtuluş veya zafer olduğunu söyleyenlerin görüşü de mana bakımından buna racidir; çünkü Allah kime bir çıkış yolu sağlarsa onu kurtarır ve ona yardım eder. Ancak Kur'an ve lügat kurallarının mezkûr ayetin tefsirinde doğruluğuna delalet ettiği görüş, İbn İshâk'ın görüşüdür. Zira «furkân», sonuna elif ve nûn eklenmiş bir masdardır ve bununla sıfat manası kastedilmiştir; yani hak ile batılı ayırt eden demektir. Nitekim Yüce Allah'ın: { تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ } “Furkân'ı indiren [Allah] ne yücedir...” [Furkân 25/1] yani hak ile batılı ayıran kitabı indiren; { وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ } “Ve Furkân'ı indirdi” [Âl-i İmrân 3/4]; { وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ } “Hani Mûsâ'ya Kitab'ı ve Furkân'ı vermiştik...” [Bakara 2/53] ve { وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ } “Andolsun ki Biz Mûsâ ve Hârûn'a Furkân'ı verdik...” [Enbiyâ 21/48] buyruklarındaki manası da budur. Burada furkândan kastın hak ile batılı ayırt eden ilim olduğuna, Yüce Allah'ın Hadîd Suresi'ndeki şu buyruğu delalet etmektedir: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ } “Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve O'nun Resûlüne iman edin ki, size rahmetinden iki pay versin, sizin için aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur var etsin ve sizi bağışlasın...” [Hadîd 57/28].
4400. Metin
لِأَنَّ قَوْلَهُ هُنَا: وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ، يَعْنِي: عِلْمًا وَهُدًى تُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ، وَيَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالنُّورِ هُنَا الْهُدَى، وَمَعْرِفَةُ الْحَقِّ قَوْلُهُ تَعَالَى فِيمَنْ كَانَ
Çünkü buradaki: { وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ } “Sizin için aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur var etsin” buyruğu; kendisiyle hak ile batılı ayırt edeceğiniz bir ilim ve hidayet [var etsin] demektir. Burada nurdan kastın hidayet ve hakkı tanıma olduğuna, Yüce Allah'ın önceden
4401. Metin
كَافِرًا فَهَدَاهُ اللَّهُ: لَمُشْرِكُونَ أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ الْآيَةَ [٦ \ ١٢٢] ، فَجَعَلَ النُّورَ الْمَذْكُورَ فِي الْحَدِيدِ: هُوَ مَعْنَى الْفُرْقَانِ الْمَذْكُورِ فِي الْأَنْفَالِ كَمَا تَرَى، وَتَكْفِيرَ السَّيِّئَاتِ، وَالْغُفْرَانَ الْمُرَتَّبَ عَلَى تَقْوَى اللَّهِ فِي آيَةِ الْأَنْفَالِ، كَذَلِكَ جَاءَ مُرَتَّبًا أَيْضًا عَلَيْهَا فِي آيَةِ الْحَدِيدِ، وَهُوَ بَيَانٌ وَاضِحٌ كَمَا تَرَى.
kâfir olup da Allah'ın hidayet ettiği kimse hakkındaki şu buyruğu delalet eder: { أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ } “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimse...” [En‘âm 6/122]. Gördüğün gibi Hadîd Suresi'nde zikredilen nuru, Enfâl Suresi'nde zikredilen furkânın anlamı kılmıştır. Enfâl ayetinde Allah korkusuna/takvaya bağlanan günahların örtülmesi ve bağışlanma mükafatı da aynı şekilde Hadîd ayetinde takvaya bağlanmıştır. Gördüğün gibi bu gayet açık bir beyandır.
4402. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هَذَا الْآيَةَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هَذَا } “‘İşittik, dileseydik biz de bunun benzerini söylerdik’ dediler...” ayeti.
4403. Metin
قَدْ بَيَّنَّا قَبْلُ هَذِهِ الْآيَاتِ الْمُصَرِّحَةَ بِكَذِبِهِمْ، وَتَعْجِيزِ اللَّهِ لَهُمْ عَنِ الْإِتْيَانِ بِمِثْلِهِ، فَلَا حَاجَةَ إِلَى إِعَادَتِهَا هُنَا، وَقَوْلُهُ هُنَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ عَنْهُمْ: إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ [٨ \ ٣١] ، رَدَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ كَذِبَهُمْ وَافْتِرَاءَهُمْ هَذَا فِي آيَاتٍ كَثِيرَةٍ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا [٢٥ \ ٥، ٦] ، وَمَا أَنْزَلَهُ عَالِمُ السِّرِّ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ فَهُوَ بَعِيدٌ جِدًّا مِنْ أَنْ يَكُونَ أَسَاطِيرَ الْأَوَّلِينَ، وَكَقَوْلِهِ: وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ [١٦ \ ١٠٣] ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ:
Onların yalancılığını ve Allah'ın onları benzerini getirmekten aciz bıraktığını açıkça bildiren ayetleri daha önce açıklamıştık; dolayısıyla bunları burada tekrar etmeye gerek yoktur. Bu ayette onlardan nakledilen: { إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” [Enfâl 8/31] sözlerine gelince; Allah Teâlâ onların bu yalan ve iftiralarını pek çok ayette reddetmiştir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: { وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا } “Ve dediler ki: ‘Bu, öncekilerin masallarıdır; onu yazdırmış, sabah akşam kendisine okunmaktadır.’ De ki: ‘Onu göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir’” [Furkân 25/5-6]. Göklerdeki ve yerdeki sırrı bilenin indirdiği bir kitabın, öncekilerin masalları olması kesinlikle düşünülemez. Yine şöyle buyurmaktadır: { وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ } “Andolsun ki Biz onların: ‘Ona ancak bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz. İsnat ettikleri kimsenin dili yabancıdır; bu ise apaçık Arapça bir dildir” [Nahl 16/103]. Daha başka birçok ayet de bu kabildendir.
4404. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ أَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ } “Hani onlar: ‘Ey Allah'ım! Eğer bu Senin katından gelen hak ise, gökten üzerimize taş yağdır yahut bize acı bir azap getir’ demişlerdi.”
4405. Metin
ذَكَرَ هُنَا فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ كُفَّارَ مَكَّةَ فِي غَايَةِ الْجَهْلِ حَيْثُ قَالُوا: فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا الْآيَةَ [٨ \ ٣٢] ، وَلَمْ يَقُولُوا فَاهْدِنَا إِلَيْهِ، وَجَاءَ فِي آيَاتٍ أُخَرَ مَا يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ أَيْضًا كَقَوْلِهِ عَنْهُمْ: وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ [٣٨ \ ١٦] ، وَقَوْلِهِ: وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ الْآيَةَ [٢٢ \ ٤٧] ، وَقَوْلِهِ: وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ [١١ \ ٨] ، وَذَكَرَ عَنْ بَعْضِ الْأُمَمِ السَّالِفَةِ شِبْهَ ذَلِكَ كَقَوْلِهِ فِي قَوْمِ شُعَيْبٍ: فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ [٢٦ \ ١٨٧] ، وَقَوْلِهِ عَنْ قَوْمِ صَالِحٍ: يَاصَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ [٧ \ ٧٧] ، وَسَيَأْتِي لِهَذَا إِنْ شَاءَ اللَّهُ زِيَادَةُ إِيضَاحٍ فِي سُورَةِ «سَأَلَ سَائِلٌ» [٧٠ \ ١]
Bu kerim ayette, Mekke kâfirlerinin: { فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا } “...üzerimize yağdır” [Enfâl 8/32] deyip «bizi ona ilet/hidayet et» dememeleri sebebiyle son derece koyu bir cehalet içinde olduklarına delalet eden hususu zikretmiştir. Başka ayetlerde de buna delalet eden ifadeler gelmiştir; nitekim onlardan naklen şöyle buyrulmaktadır: { وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ } “Dediler ki: ‘Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim payımızı (azabımızı) çabucak ver’” [Sâd 38/16]; { وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ } “Senden azabı acele istiyorlar...” [Hac 22/47] ve { وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ } “Andolsun, eğer onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka ‘Onu engelleyen nedir?’ diyeceklerdir” [Hûd 11/8]. Geçmiş ümmetlerden bazılarından da buna benzer durumlar zikretmiştir; nitekim Şuayb'ın kavmi hakkında: { فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “Eğer doğrulardan isen, gökten üzerimize parçalar düşür” [Şuarâ 26/187]; Sâlih'in kavmi hakkında da: { يَاصَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ } “Ey Sâlih! Eğer gönderilmiş peygamberlerdensen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” [A‘râf 7/77] buyurmuştur. İnşâallah bunun daha fazla izahı Se'ele Sâilün Suresi'nde [Meâric 70/1] gelecektir.
4406. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا لَهُمْ أَلَّا يُعَذِّبَهُمُ اللَّهُ وَهُمْ يَصُدُّونَ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَا كَانُوا أَوْلِيَاءَهُ إِنْ أَوْلِيَاؤُهُ إِلَّا الْمُتَّقُونَ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَمَا لَهُمْ أَلَّا يُعَذِّبَهُمُ اللَّهُ وَهُمْ يَصُدُّونَ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَا كَانُوا أَوْلِيَاءَهُ إِنْ أَوْلِيَاؤُهُ إِلَّا الْمُتَّقُونَ } “Onlar Mescid-i Haram'dan menederken ve onun velileri de değillerken, Allah onlara ne diye azap etmesin? Onun velileri ancak takva sahipleridir...”
4407. Metin
صَرَّحَ تَعَالَى فِي هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ بِنَفْيِ وِلَايَةِ الْكُفَّارِ عَلَى الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَأَثْبَتَهَا لِخُصُوصِ الْمُتَّقِينَ، وَأَوْضَحَ هَذَا الْمَعْنَى فِي قَوْلِهِ: مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ
Yüce Allah bu kerim ayette kâfirlerin Mescid-i Haram üzerindeki velayetini açıkça nefyetmiş ve onu yalnızca takva sahiplerine has kılmıştır. Bu manayı şu buyruğunda da açıklamıştır: { مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ } “Müşriklerin, kendi küfürlerine bizzat kendileri şahitlik ederlerken Allah'ın mescitlerini imar etmeye hakları yoktur.
4408. Metin
أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلَّا اللَّهَ فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ [٩ \ ١٧، ١٨] .
{ أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلَّا اللَّهَ فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ } “İşte onların amelleri boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır. Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte bunların doğru yolda olanlardan olmaları umulur” [Tevbe 9/17-18].
4409. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ إِلَّا مُكَاءً وَتَصْدِيَةً.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ إِلَّا مُكَاءً وَتَصْدِيَةً } “Onların Beytullah yanındaki namazları (ibadetleri), ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi.”
4410. Metin
الْمُكَاءُ: الصَّفِيرُ، وَالتَّصْدِيَةُ: التَّصْفِيقُ، قَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: وَالْمَقْصُودُ عِنْدَهُمْ بِالصَّفِيرِ وَالتَّصْفِيقِ التَّخْلِيطُ حَتَّى لَا يَسْمَعَ النَّاسُ الْقُرْآنَ مِنَ النَّبِيِّ ﷺ، وَيَدُلُّ لِهَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ [٤١ \ ٢٦] .
«Mükâ’» ıslık çalmak, «tasdiye» ise el çırpmaktır. Bazı âlimler şöyle demiştir: Onların ıslık çalıp el çırpmaktan maksatları, insanlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den Kur'an'ı işitmesinler diye kargaşa çıkarmaktı. Yüce Allah'ın şu buyruğu da buna delalet etmektedir: { وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ } “Kâfirler dediler ki: ‘Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onun hakkında yaygara koparın (gürültü yapın), belki üstün gelirsiniz’” [Fussilet 41/26].
4411. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ.
Yüce Allah'ın şu buyruğu: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ } “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a, Resûl'e, [ona] yakınlığı bulunan akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir.”
4412. Metin
ظَاهِرُ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّ كُلَّ شَيْءٍ حَوَاهُ الْمُسْلِمُونَ مِنْ أَمْوَالِ الْكُفَّارِ فَإِنَّهُ يُخَمَّسُ حَسْبَمَا نُصَّ عَلَيْهِ فِي الْآيَةِ، سَوَاءً أَوْجَفُوا عَلَيْهِ الْخَيْلَ وَالرِّكَابَ أَوْ لَا، وَلَكِنَّهُ تَعَالَى بَيَّنَ فِي سُورَةِ «الْحَشْرِ» أَنَّ مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ غَيْرِ إِيجَافِ الْمُسْلِمِينَ عَلَيْهِ الْخَيْلَ وَالرِّكَابَ، أَنَّهُ لَا يُخَمَّسُ وَمَصَارِفُهُ الَّتِي بَيَّنَ أَنَّهُ يُصْرَفُ فِيهَا كَمَصَارِفِ خُمُسِ الْغَنِيمَةِ الْمَذْكُورَةِ هُنَا، وَذَلِكَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فِي فَيْءِ بَنِي النَّضِيرِ وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ الْآيَةَ [٦] ، ثُمَّ بَيَّنَ شُمُولَ الْحُكْمِ لِكُلِّ مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ جَمِيعِ الْقُرَى بِقَوْلِهِ: مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ الْآيَةَ [٧] .
Bu kerim ayetin zahiri, Müslümanların kâfirlerin mallarından elde ettikleri her şeyin, ayette belirtildiği üzere humusa (beşte bir paya) tabi tutulacağıdır; ister üzerine at ve deve sürülerek savaşılsın, ister savaşılmasın. Fakat Yüce Allah Haşr Suresi'nde, Müslümanların üzerine at ve deve sürmeden Allah'ın Resûlüne fey olarak verdiği malların humusa tabi tutulmayacağını açıklamıştır. Ancak feyin harcanacağı yerler olarak belirttiği merciler, burada zikredilen ganimetin humusu gibidir. Bu husus Yüce Allah'ın Benî Nadîr feyi hakkındaki şu buyruğunda yer alır: { وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْهُمْ فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ } “Allah'ın onlardan Resûlüne verdiği feye gelince; siz onun üzerine ne at sürdünüz ne de deve...” [Haşr 59/6]. Ardından bütün beldelerden Allah'ın Resûlüne verdiği feylerin tümünü kapsayan hükmü şu buyruğuyla açıklamıştır: { مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ } “Allah'ın, o kent halkından Resûlüne verdiği feyler Allah'a ve Resûl'e aittir...” [Haşr 59/7].
4413. Metin
اعْلَمْ أَوَّلًا أَنَّ أَكْثَرَ الْعُلَمَاءِ: فَرَّقُوا بَيْنَ الْفَيْءِ وَالْغَنِيمَةِ فَقَالُوا: الْفَيْءُ: هُوَ مَا يَسَّرَهُ اللَّهُ لِلْمُسْلِمِينَ مِنْ أَمْوَالِ الْكُفَّارِ مِنْ غَيْرِ انْتِزَاعِهِ مِنْهُمْ بِالْقَهْرِ، كَفَيْءِ بَنِي النَّضِيرِ الَّذِينَ نَزَلُوا عَلَى حُكْمِ النَّبِيِّ ﷺ، وَمَكَّنُوهُ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَفْعَلُ فِيهَا مَا يَشَاءُ لِشِدَّةِ الرُّعْبِ الَّذِي أَلْقَاهُ اللَّهُ فِي قُلُوبِهِمْ، وَرَضِيَ لَهُمْ ﷺ أَنْ يَرْتَحِلُوا بِمَا يَحْمِلُونَ عَلَى الْإِبِلِ غَيْرَ السِّلَاحِ، وَأَمَّا الْغَنِيمَةُ: فَهِيَ مَا انْتَزَعَهُ الْمُسْلِمُونَ مِنَ الْكَفَّارِ بِالْغَلَبَةِ وَالْقَهْرِ، وَهَذَا التَّفْرِيقُ يُفْهَمُ مِنْ قَوْلِهِ: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ الْآيَةَ، مَعَ قَوْلِهِ: فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ، فَإِنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ الْآيَةَ، ظَاهِرٌ فِي أَنَّهُ يُرَادُ بِهِ بَيَانُ الْفَرْقِ بَيْنَ مَا أَوْجَفُوا عَلَيْهِ وَمَا لَمْ يُوجِفُوا عَلَيْهِ كَمَا تَرَى، وَالْفَرْقُ الْمَذْكُورُ بَيْنَ الْغَنِيمَةِ وَالْفَيْءِ عَقَدَهُ الشَّيْخُ أَحْمَدُ الْبَدَوِيُّ الشِّنْقِيطِيُّ فِي نَظْمِهِ لِلْمَغَازِي بِقَوْلِهِ فِي غَزْوَةِ بَنِيَ النَّضِيرِ: [الرَّجَزُ]
Öncelikle bil ki, âlimlerin çoğu fey ile ganimet arasını ayırmış ve şöyle demişlerdir: Fey, Müslümanların kâfirlerden zorla çekip almadan Allah'ın kendilerine kolaylaştırdığı mallardır; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hükmüne boyun eğip, Allah'ın kalplerine düşürdüğü şiddetli korku sebebiyle canları ve malları üzerinde dilediğini yapması için kendisine teslim olan Benî Nadîr'in feyi gibi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de silah hariç develerin taşıyabileceği kadar eşyayı alıp göç etmelerine razı olmuştu. Ganîmete gelince; o, Müslümanların galebe çalarak ve zor kullanarak kâfirlerden söküp aldıkları şeydir. Bu ayrım, { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ } “Bilin ki ganimet aldığınız her şey...” ayeti ile birlikte { فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ } “Siz onun üzerine ne at sürdünüz ne deve...” ayetinden anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah'ın: { فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ } “Siz onun üzerine [at ve deve] sürmediniz...” buyruğu, gördüğün gibi üzerine sefer düzenlenen şey ile düzenlenmeyen şey arasındaki farkı açıklamak kastını taşımaktadır. Ganimet ile fey arasında zikredilen bu farkı, Şeyh Ahmed el-Bedevî eş-Şinkîtî meğâzî manzumesinde Benî Nadîr Gazvesi hakkında şöyle ifade etmiştir: [Recez]
4414. Metin
وَفَيْئُهُمْ وَالْفَيْءُ فِي الْأَنْفَالِ ... مَا لَمْ يَكُنْ أُخِذَ عَنْ قِتَالِ
«Onların feyi ve enfâldeki fey... / Savaşsız ele geçirilen şeylerdir.»
4415. Metin
أَمَّا الْغَنِيمَةُ فَعَنْ زِحَافٍ
«Ganimete gelince, o savaş meydanından olandır;»
4416. Metin
وَالْأَخْذُ عَنْوَةً لَدَى الزِّحَافِ
«Savaş esnasında zorla almaktır,»
4417. Metin
لِخَيْرِ مُرْسَلٍ إِلَخْ.
«Gönderilmiş peygamberlerin en hayırlısı için... ilh.»
4418. Metin
وَقَوْلُهُ: وَفَيْئُهُمْ مُبْتَدَأٌ خَبَرُهُ لِخَيْرِ مُرْسَلٍ، وَقَوْلُهُ: وَالْفَيْءُ فِي الْأَنْفَالِ. . . إِلَخْ، كَلَامٌ اعْتِرَاضِيٌّ بَيْنَ الْمُبْتَدَأِ وَالْخَبَرِ بَيَّنَ بِهِ الْفَرْقَ بَيْنَ الْغَنِيمَةِ وَالْفَيْءِ، وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ فَلَا إِشْكَالَ فِي الْآيَاتِ ; لِأَنَّ آيَةَ: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ، ذُكِرَ فِيهَا حُكْمُ الْغَنِيمَةِ، وَآيَةَ: مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ ذُكِرَ فِيهَا حُكْمُ الْفَيْءِ وَأُشِيرَ لِوَجْهِ الْفَرْقِ بَيْنَ الْمَسْأَلَتَيْنِ بِقَوْلِهِ: فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ أَيْ فَكَيْفَ يَكُونُ غَنِيمَةً لَكُمْ، وَأَنْتُمْ لَمْ تَتْعَبُوا فِيهِ وَلَمْ تَنْتَزِعُوهُ بِالْقُوَّةِ مِنْ مَالِكِيهِ.
Şairin "Ve fey'uhum" sözü mübtedâ (özne), haberi (yüklemi) ise "li-hayri murselin"dir. "Ve'l-fey'u fi'l-enfâli... ilh." sözü ise mübtedâ ile haber arasında ganimet ile fey arasındaki farkı açıkladığı bir ara cümledir (cümle-i mu'teriza). Bu görüşe göre ayetlerde hiçbir müşkillik yoktur; çünkü { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ } “Bilin ki ganimet aldığınız her şey...” ayetinde ganimetin hükmü zikredilmiş, { مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ } “Allah'ın Resûlüne verdiği feyler...” ayetinde ise feyin hükmü zikredilmiştir. İki mesele arasındaki farkın yönüne de { فَمَا أَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ } “Siz onun üzerine ne at sürdünüz ne de deve...” buyruğuyla işaret edilmiştir; yani: Siz onun için yorulmamış ve onu sahiplerinden zorla söküp almamışken o nasıl sizin için ganimet olabilir?
4419. Metin
وَقَالَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ: إِنَّ الْغَنِيمَةَ وَالْفَيْءَ وَاحِدٌ، فَجَمِيعُ مَا أُخِذَ مِنَ الْكُفَّارِ عَلَى أَيِّ وَجْهٍ كَانَ غَنِيمَةً وَفَيْئًا، وَهَذَا قَوْلُ قَتَادَةَ ﵀ وَهُوَ الْمَعْرُوفُ فِي اللُّغَةِ، فَالْعَرَبُ تُطْلِقُ اسْمَ الْفَيْءِ عَلَى الْغَنِيمَةِ، وَمِنْهُ قَوْلُ مُهَلْهِلِ بْنِ رَبِيعَةَ التَّغْلِبِيِّ: [الْوَافِرُ]
Bazı âlimler ise ganimet ile feyin aynı şey olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla kâfirlerden ne şekilde olursa olsun alınan her şey hem ganimet hem de feydir. Bu, Katâde'nin -rahimehullâh- görüşüdür ve dilde bilinen de budur; çünkü Araplar ganimete de fey adını verirler. Mühelhil b. Rebîa et-Tağlibî'nin şu sözü de bundandır: [Vâfir]
4420. Metin
فَلَا وَأَبِي جَلِيلَةَ مَا أَفَأْنَا ... مِنَ النَّعَمِ الْمُؤَبَّلِ مِنْ بَعِيرِ
«Hayır, Celîle'nin babasına andolsun ki biz deve sürülerinden / Hiçbir deveyi ganimet olarak almadık (fe-mâ efe'nâ).»
4421. Metin
وَلَكِنَّا نَهَكْنَا الْقَوْمَ ضَرْبًا ... عَلَى الْأَثْبَاجِ مِنْهُمْ وَالنُّحُورِ
«Fakat biz o topluluğu, sırtlarına ve boyunlarına / [Kılıç] vurarak kıyımdan geçirdik.»
4422. Metin
يَعْنِي أَنَّهُمْ لَمْ يَشْتَغِلُوا بِسَوْقِ الْغَنَائِمِ وَلَكِنْ بِقَتْلِ الرِّجَالِ فَقَوْلُهُ:
Yani onlar ganimetleri sürüp götürmekle değil, adam öldürmekle meşgul olmuşlardır. Şairin şu sözünde:
4423. Metin
أَفَأْنَا: يَعْنِي غَنِمْنَا، وَيَدُلُّ لِهَذَا الْوَجْهِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَيْكَ [٣٣ \ ٥٠] ; لِأَنَّ ظَاهِرَ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ شُمُولُ ذَلِكَ لِجَمِيعِ الْمَسْبِيَّاتِ وَلَوْ كُنَّ مُنْتَزَعَاتٍ قَهْرًا، وَلَكِنَّ الِاصْطِلَاحَ الْمَشْهُورَ عِنْدَ الْعُلَمَاءِ هُوَ مَا قَدَّمْنَا مِنَ الْفَرْقِ بَيْنَهُمَا، وَتَدُلُّ لَهُ آيَةُ الْحَشْرِ الْمُتَقَدِّمَةُ، وَعَلَى قَوْلِ قَتَادَةَ فَآيَةُ الْحَشْرِ مُشْكِلَةٌ مَعَ آيَةِ الْأَنْفَالِ هَذِهِ، وَلِأَجْلِ ذَلِكَ الْإِشْكَالِ قَالَ قَتَادَةُ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى -: إِنَّ آيَةَ وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ الْآيَةَ، نَاسِخَةٌ لِآيَةِ وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ الْآيَةَ، وَهَذَا الْقَوْلُ الَّذِي ذَهَبَ إِلَيْهِ ﵀ بَاطِلٌ بِلَا شَكٍّ، وَلَمْ يُلْجِئْ قَتَادَةَ ﵀ إِلَى هَذَا الْقَوْلِ إِلَّا دَعْوَاهُ اتِّحَادَ الْفَيْءِ وَالْغَنِيمَةِ، فَلَوْ فَرَّقَ بَيْنَهُمَا كَمَا فَعَلَ غَيْرُهُ لَعُلِمَ أَنَّ آيَةَ الْأَنْفَالِ فِي الْغَنِيمَةِ، وَآيَةَ الْحَشْرِ فِي الْفَيْءِ، وَلَا إِشْكَالَ. وَوَجْهُ بُطْلَانِ الْقَوْلِ الْمَذْكُورِ: أَنَّ آيَةَ وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ الْآيَةَ، نَزَلَتْ بَعْدَ وَقْعَةِ بَدْرٍ، قَبْلَ قَسْمِ غَنِيمَةِ بَدْرٍ بِدَلِيلِ حَدِيثِ عَلِيٍّ الثَّابِتِ فِي «صَحِيحِ مُسْلِمٍ» ، الدَّالِّ عَلَى أَنَّ غَنَائِمَ بَدْرٍ خُمِّسَتْ، وَآيَةُ التَّخْمِيسِ الَّتِي شَرَعَهُ اللَّهُ بِهَا هِيَ هَذِهِ، وَأَمَّا آيَةُ الْحَشْرِ فَهِيَ نَازِلَةٌ فِي غَزْوَةِ بَنِيَ النَّضِيرِ بِإِطْبَاقِ الْعُلَمَاءِ، وَغَزْوَةُ بَنِي النَّضِيرِ بَعْدَ غَزْوَةِ بَدْرٍ بِإِجْمَاعِ
«efe'nâ», ganimet aldık demektir. Bu yöne Yüce Allah'ın şu buyruğu delalet eder: { وَمَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ مِمَّا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَيْكَ } “...Allah'ın sana fey (ganimet) olarak verdiklerinden elinin altında bulunan [cariyeleri]...” [Ahzâb 33/50]; zira bu ayet-i kerimenin zahiri, zorla ele geçirilmiş olsalar dahi tüm esir kadınları kapsar. Fakat âlimler nezdinde meşhur olan ıstılah, daha önce belirttiğimiz üzere ikisi arasındaki farktır ve buna daha önce geçen Haşr ayeti delalet etmektedir. Katâde'nin kavline göre ise Haşr ayeti bu Enfâl ayetiyle çelişkili (müşkil) olmaktadır. İşte bu müşkillik sebebiyle Katâde -rahimehullâhu teâlâ- şöyle demiştir: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ } “Bilin ki ganimet aldığınız her şey...” ayeti, { وَمَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ } “Allah'ın Resûlüne verdiği feyler...” ayetini neshetmiştir. Onun -rahimehullâh- gittiği bu görüş şüphesiz bâtıldır. Katâde'yi -rahimehullâh- bu görüşe sevk eden şey, fey ile ganimetin aynı şey olduğu iddiasından başkası değildir. Şayet başkalarının yaptığı gibi ikisini birbirinden ayırsaydı, Enfâl ayetinin ganimet hakkında, Haşr ayetinin ise fey hakkında olduğu ve ortada bir müşkillik bulunmadığı bilinirdi. Zikredilen görüşün bâtıl olmasının gerekçesi şudur: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ } “Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin...” ayeti, Bedir savaşından sonra, Bedir ganimetleri taksim edilmeden önce inmiştir. Bunun delili Ali'nin [radıyallâhu anh] Sahîh-i Müslim'de sabit olan ve Bedir ganimetlerinin beşte birinin (tahmîs) ayrıldığına delalet eden hadisidir. Allah'ın tahmîsi meşru kıldığı tahmîs ayeti de işte budur. Haşr ayetine gelince; o, âlimlerin ittifakıyla Benî Nadîr Gazvesi hakkında inmiştir. Benî Nadîr Gazvesi ise Müslümanların icmasıyla Bedir Gazvesi'nden sonradır
4424. Metin
الْمُسْلِمِينَ، وَلَا مُنَازَعَةَ فِيهِ الْبَتَّةَ، فَظَهَرَ مِنْ هَذَا عَدَمُ صِحَّةِ قَوْلِ قَتَادَةَ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى، وَقَدْ ظَهَرَ لَكَ أَنَّهُ عَلَى الْقَوْلِ بِالْفَرْقِ بَيْنَ الْغَنِيمَةِ وَالْفَيْءِ لَا إِشْكَالَ فِي الْآيَاتِ، وَكَذَلِكَ عَلَى قَوْلِ مَنْ يَرَى أَمْرَ الْغَنَائِمِ وَالْفَيْءِ رَاجِعًا إِلَى نَظَرِ الْإِمَامِ، فَلَا مُنَافَاةَ عَلَى قَوْلِهِ بَيْنَ آيَةِ «الْحَشْرِ» ، وَآيَةِ التَّخْمِيسِ إِذَا رَآهُ الْإِمَامُ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ.
ve bu konuda kesinlikle hiçbir ihtilaf yoktur. Buradan Katâde'nin -rahimehullâhu teâlâ- görüşünün sahih olmadığı açığa çıkmıştır. Sana açıkça belli olmuştur ki ganimet ile fey arasında fark olduğunu savunan görüşe göre ayetlerde hiçbir müşkillik yoktur. Aynı şekilde ganimet ve fey işinin devlet başkanının (imamın) takdirine bağlı olduğunu savunanların görüşüne göre de -imam uygun gördüğü takdirde- Haşr ayeti ile tahmîs ayeti arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
4425. Metin
مَسَائِلُ مِنْ أَحْكَامِ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ
Bu Ayet-i Kerimenin Hükümlerine Dair Meseleler
4426. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّ جَمَاهِيرَ عُلَمَاءِ الْمُسْلِمِينَ عَلَى أَنَّ أَرْبَعَةَ أَخْمَاسِ الْغَنِيمَةِ لِلْغُزَاةِ الَّذِينَ غَنِمُوهَا، وَلَيْسَ لِلْإِمَامِ أَنْ يَجْعَلَ تِلْكَ الْغَنِيمَةَ لِغَيْرِهِمْ، وَيَدُلُّ لِهَذَا قَوْلُهُ تَعَالَى: غَنِمْتُمْ فَهُوَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهَا غَنِيمَةٌ لَهُمْ فَلَمَّا قَالَ: فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ، عَلِمْنَا أَنَّ الْأَخْمَاسَ الْأَرْبَعَةَ الْبَاقِيَةَ لَهُمْ لَا لِغَيْرِهِمْ، وَنَظِيرُ ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلِأُمِّهِ الثُّلُثُ، أَيْ: وَلِأَبِيهِ الثُّلْثَانِ الْبَاقِيَانِ إِجْمَاعًا، فَكَذَلِكَ قَوْلُهُ: فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ، أَيْ: وَلِلْغَانِمِينَ مَا بَقِيَ، وَهَذَا الْقَوْلُ هُوَ الْحَقُّ الَّذِي لَا شَكَّ فِيهِ، وَحَكَى الْإِجْمَاعَ عَلَيْهِ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ وَمِمَّنْ حَكَى إِجْمَاعَ الْمُسْلِمِينَ عَلَيْهِ ابْنُ الْمُنْذِرِ، وَابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ، وَالدَّاوُدِيُّ، وَالْمَازِرِيُّ، وَالْقَاضِي عِيَاضٌ، وَابْنُ الْعَرَبِيِّ، وَالْأَخْبَارُ بِهَذَا الْمَعْنَى مُتَظَاهِرَةٌ، وَخَالَفَ فِي ذَلِكَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ، وَهُوَ قَوْلُ كَثِيرٍ مِنَ الْمَالِكِيَّةِ، وَنَقَلَهُ عَنْهُمُ الْمَازِرِيُّ ﵀ أَيْضًا، قَالُوا: لِلْإِمَامِ أَنْ يَصْرِفَ الْغَنِيمَةَ فِيمَا يَشَاءُ مِنْ مَصَالِحِ الْمُسْلِمِينَ، وَيَمْنَعَ مِنْهَا الْغُزَاةَ الْغَانِمِينَ.
Birinci Mesele: Bil ki Müslüman âlimlerin cumhuruna göre ganimetin beşte dördü onu elde eden gazilere aittir; devlet başkanının o ganimeti başkalarına vermesi caiz değildir. Buna Yüce Allah'ın { غَنِمْتُمْ } “Ganimet aldığınız...” buyruğu delalet etmektedir; zira bu ifade ganimetin onlara ait olduğunu gösterir. { فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ } “Onun beşte biri Allah'ındır...” buyurunca anladık ki geriye kalan beşte dört başkasına değil, onlara aittir. Bunun benzeri Yüce Allah'ın: { فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلِأُمِّهِ الثُّلُثُ } “Eğer çocuğu yok da anne babası ona mirasçı olursa, üçte biri annesinindir...” buyruğudur; yani icma ile geriye kalan üçte iki babasınındır. İşte { فَأَنَّ لِلَّهِ خُمُسَهُ } “Onun beşte biri Allah'ındır...” buyruğu da böyledir; yani geriye kalanı ganimeti alanlarındır. Bu görüş şüphe götürmez bir haktır ve birden çok âlim bu hususta icma nakletmiştir. Müslümanların bu konudaki icmasını nakledenler arasında İbnü'l-Münzir, İbn Abdilberr, ed-Dâvûdî, el-Mâzerî, Kādî İyâz ve İbnü'l-Arabî yer almaktadır; bu anlamdaki rivayetler de birbirini desteklemektedir. Bazı ilim ehli ise buna muhalefet etmiştir ki bu, Mâlikîlerin çoğunun görüşüdür ve el-Mâzerî -rahimehullâh- de bunu onlardan nakletmiştir. Onlar şöyle demişlerdir: İmam, ganimeti Müslümanların maslahatlarından dilediği yere harcayabilir ve ganimeti elde eden gazileri ondan mahrum bırakabilir.
4427. Metin
وَاحْتَجُّوا لِذَلِكَ بِأَدِلَّةٍ مِنْهَا قَوْلُهُ تَعَالَى: يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ الْآيَةَ [١٨ \ ١] قَالُوا: الْأَنْفَالُ: الْغَنَائِمُ كُلُّهَا، وَالْآيَةُ مُحْكَمَةٌ لَا مَنْسُوخَةٌ، وَاحْتَجُّوا لِذَلِكَ أَيْضًا بِمَا وَقَعَ فِي فَتْحِ مَكَّةَ، وَقِصَّةِ حُنَيْنٍ قَالُوا: إِنَّهُ ﷺ فَتَحَ مَكَّةَ عَنْوَةً بِعَشَرَةِ آلَافِ مُقَاتِلٍ، وَمَنَّ عَلَى أَهْلِهَا فَرَدَّهَا عَلَيْهِمْ، وَلَمْ يَجْعَلْهَا غَنِيمَةً وَلَمْ يُقَسِّمْهَا عَلَى الْجَيْشِ، فَلَوْ كَانَ قَسْمُ الْأَخْمَاسِ الْأَرْبَعَةِ عَلَى الْجَيْشِ وَاجِبًا لَفَعْلَهُ ﷺ لَمَّا فَتَحَ مَكَّةَ، قَالُوا: وَكَذَلِكَ غَنَائِمُ هَوَازِنَ فِي غَزْوَةِ حُنَيْنٍ، أَعْطَى مِنْهَا عَطَايَا عَظِيمَةً جِدًّا، وَلَمْ يُعْطِ الْأَنْصَارَ مِنْهَا مَعَ أَنَّهُمْ مِنْ خِيَارِ الْمُجَاهِدِينَ الْغَازِينَ مَعَهُ ﷺ، وَقَدْ أَشَارَ لِعَطَايَاهُ مِنْ غَنَائِمِ هَوَازِنَ فِي وَقْعَةِ حُنَيْنٍ الشَّيْخُ أَحْمَدُ الْبَدَوِيُّ الشِّنْقِيطِيُّ فِي نَظْمِهِ لِلْمَغَازِي فِي غَزْوَةِ حُنَيْنٍ بِقَوْلِهِ: [الرَّجَزُ]
Bunun için birtakım deliller öne sürmüşlerdir; bunlardan biri Yüce Allah'ın: { يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ قُلِ الْأَنْفَالُ لِلَّهِ وَالرَّسُولِ } “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah'a ve Resûl'e aittir...” [Enfâl 8/1] ayetidir. Onlar: Enfâl, bütün ganimetlerdir ve ayet mensuh değil muhkemdir, dediler. Yine buna Mekke'nin fethinde ve Huneyn kıssasında gerçekleşen olayları delil getirdiler; şöyle dediler: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'yi on bin savaşçıyla zor kullanarak (anveten) fethetti, sonra halkına lütufta bulunup [şehri ve malları] kendilerine bıraktı; onu ganimet yapmadı ve orduya paylaştırmadı. Eğer beşte dördün orduya dağıtılması vacip olsaydı, Mekke'yi fethettiğinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunu yapardı. Şöyle de dediler: Aynı şekilde Huneyn Gazvesi'nde Hevâzin ganimetlerinden çok büyük bağışlar yaptı; fakat Ensar, kendisiyle sallallâhu aleyhi ve sellem birlikte savaşan mücahitlerin en hayırlılarından olduğu halde onlara bundan hiçbir şey vermedi. Şeyh Ahmed el-Bedevî eş-Şinkîtî, Huneyn Gazvesi'nde Hevâzin ganimetlerinden verilen bu bağışlara meğâzî manzumesinde Huneyn Gazvesi bahsinde şu sözleriyle işaret etmiştir: [Recez]
4428. Metin
أَعْطَى عَطَايَا شَهِدَتْ بِالْكَرَمِ ... يَوْمَئِذٍ لَهُ وَلَمْ تُجَمْجَمِ
«O gün öyle bağışlar yaptı ki cömertliğine tanıklık etti / Ve tereddütsüzce, açıkça verildi.»
4429. Metin
أَعْطَى عَطَايَا أَخْجَلَتْ دَلْحَ الدِّيَمْ ... إِذْ مَلَأَتْ رَحْبَ الْغَضَا مِنَ النَّعَمْ
«Yağmur yüklü bulutları utandıran bağışlar verdi / Gada vadisinin genişliğini develerle doldurduğu vakit.»
4430. Metin
زُهَاءَ أَلْفَيْ نَاقَةٍ مِنْهَا وَمَا ... مَلَأَ بَيْنَ جَبَلَيْنِ غَنَمَا
«Onlardan yaklaşık iki bin deve / Ve iki dağın arasını dolduran koyunlar;»
4431. Metin
لِرَجُلٍ وَبَلِهٍ مَا لِحَلْقِهِ ... مِنْهَا وَمِنْ رَقِيقِهِ وَوَرْقِهِ
«Bir adama [verdi]; ayrıca boğazına düşkün bir kimseye / Esirlerden ve gümüşten [bolca verdi].»
4432. Metin
إِلَخْ. . .
ilh...
4433. Metin
قَالُوا: لَوْ كَانَ يَجِبُ قَسْمُ الْأَخْمَاسِ الْأَرْبَعَةِ عَلَى الْجَيْشِ الَّذِي غَنِمَهَا، لَمَا أَعْطَى ﷺ أَلْفَيْ نَاقَةٍ مِنْ غَنَائِمِ هَوَازِنَ لِغَيْرِ الْغُزَاةِ، وَلَمَا أَعْطَى مَا مَلَأَ بَيْنَ جَبَلَيْنِ مِنَ الْغَنَمِ لِصَفْوَانَ بْنِ أُمَيَّةَ، وَفِي ذَلِكَ الْيَوْمِ أَعْطَى الْأَقْرَعَ بْنَ حَابِسٍ التَّمِيمِيَّ مِائَةً مِنَ الْإِبِلِ، وَكَذَلِكَ عُيَيْنَةُ بْنُ حِصْنٍ الْفَزَارِيُّ، حَتَّى غَارَ مِنْ ذَلِكَ الْعَبَّاسُ بْنُ مِرْدَاسٍ السُّلَمِيُّ، وَقَالَ فِي ذَلِكَ شِعْرَهُ الْمَشْهُورَ: [الْمُتَقَارِبُ]
Şöyle dediler: Eğer ganimeti elde eden orduya beşte dördün paylaştırılması vacip olsaydı, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hevâzin ganimetlerinden iki bin deveyi gazilerin dışındakilere vermezdi ve iki dağın arasını dolduran koyunları da Safvân b. Ümeyye'ye vermezdi. O gün el-Akra' b. Hâbis et-Temîmî'ye yüz deve, aynı şekilde Uyeyne b. Hısn el-Fezârî'ye [de yüz deve] verdi; öyle ki Abbâs b. Mirdâs es-Sülemî bunu kıskandı ve bu hususta meşhur şiirini söyledi: [Mütekārib]
4434. Metin
أَتَجْعَلُ نَهْبِي وَنَهْبَ الْعَبِيدِ ... بَيْنَ عُيَيْنَةَ وَالْأَقْرَعِ
«Benim ganimet payımı ve Ubeyd'in (atımın) payını / Uyeyne ile Akra' arasında mı paylaştırıyorsun?»
4435. Metin
فَمَا كَانَ حِصْنٌ وَلَا حَابِسٌ ... يَفُوقَانِ مِرْدَاسَ فِي مَجْمَعِ
«Oysa ne Hısn ne de Hâbis / Herhangi bir mecliste Mirdâs'tan üstün değildi.»
4436. Metin
وَمَا كُنْتُ دُونَ امْرِئٍ مِنْهُمَا ... وَمَنْ تَضَعِ الْيَوْمَ لَا يُرْفَعِ
«Ben de o ikisinden aşağı bir adam değildim / Bugün senin alçalttığın kişi bir daha yükseltilmez.»
4437. Metin
وَقَدْ كُنْتُ فِي الْحَرْبِ ذَا تُدْرَإٍ ... فَلَمْ أُعْطَ شَيْئًا وَلَمْ أُمْنَعِ
«Savaşta öne atılan bir kalkan idim / Bana ne bir şey verildi ne de büsbütün mahrum edildim,»
4438. Metin
إِلَّا أَبَاعِيرَ أُعْطِيتُهَا ... عَدِيدَ قَوَائِمِهِ الْأَرْبَعِ
«Bana verilen sadece / Dört ayağının sayısınca birkaç devedir.»
4439. Metin
وَكَانَتْ نِهَابًا تَلَافَيْتُهَا ... بِكَرِّي عَلَى الْمُهْرِ فِي الْأَجْرَعِ
«Oysa o ganimetleri, kum tepesinde tayımın üstünde / Tekrar hücum ederek kurtarmıştım.»
4440. Metin
وَإِيقَاظِيَ الْقَوْمَ إِنْ يَرْقُدُوا ... إِذَا هَجَعَ النَّاسُ لَمْ أَهْجَعِ
«Uyumak istediklerinde kavmi uyandırmıştım / İnsanlar uyuduğunda ben uyumamıştım.»
4441. Metin
قَالُوا: فَلَوْ كَانَ قَسْمُ الْأَخْمَاسِ الْأَرْبَعَةِ عَلَى الْجَيْشِ الْغَانِمِينَ وَاجِبًا، لَمَا فُضِّلَ الْأَقْرَعُ وَعُيَيْنَةُ فِي الْعَطَاءِ مِنَ الْغَنِيمَةِ عَلَى الْعَبَّاسِ بْنِ مِرْدَاسٍ فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ شِعْرَهُ الْمَذْكُورَ، وَأُجِيبَ مِنْ جِهَةِ الْجُمْهُورِ عَنْ هَذِهِ الِاحْتِجَاجَاتِ: فَالْجَوَابُ عَنْ آيَةِ يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ هُوَ مَا قَدَّمْنَا مِنْ أَنَّهَا مَنْسُوخَةٌ بِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ الْآيَةَ [٨ \ ٤١] ، وَنَسَبَهُ الْقُرْطُبِيُّ لِجُمْهُورِ الْعُلَمَاءِ، وَالْجَوَابُ عَمَّا وَقَعَ فِي فَتْحِ مَكَّةَ مِنْ أَوْجُهٍ:
Dediler ki: Eğer beşte dördün ganimeti alan orduya taksim edilmesi vacip olsaydı, Abbâs b. Mirdâs söz konusu şiirini söylemeden önce ilk başta ganimet bağışında el-Akra' ve Uyeyne ona üstün tutulmazdı. Bu delillere cumhur tarafından şöyle cevap verilmiştir: { يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْأَنْفَالِ } “Sana ganimetleri soruyorlar...” ayetine verilen cevap, daha önce belirttiğimiz üzere bu ayetin Yüce Allah'ın: { وَاعْلَمُوا أَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ } “Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin...” [Enfâl 8/41] buyruğu ile neshedilmiş olmasıdır; Kurtubî bunu âlimlerin cumhuruna nispet etmiştir. Mekke'nin fethinde meydana gelen olaya verilen cevap ise birkaç yöndendir:
4442. Metin
الْأَوَّلُ: أَنَّ بَعْضَ الْعُلَمَاءِ زَعَمُوا أَنَّ مَكَّةَ لَمْ تُفْتَحْ عَنْوَةً، وَلَكِنَّ أَهْلَهَا أَخَذُوا الْأَمَانَ مِنْهُ ﷺ، وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الشَّافِعِيُّ ﵀.
Birincisi: Bazı âlimler Mekke'nin zor kullanılarak (anveten) fethedilmediğini, bilakis halkının Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den eman aldığını ileri sürmüşlerdir. Bunu söyleyenlerden biri de Şâfiî'dir -rahimehullâh-.
4443. Metin
وَاسْتَدَلَّ قَائِلُوا هَذَا الْقَوْلِ بِقَوْلِهِ ﷺ: «مَنْ دَخَلَ دَارَ أَبِي سُفْيَانَ فَهُوَ آمِنٌ» ، وَهُوَ
Bu görüşü savunanlar, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse güvendedir» sözünü delil getirmişlerdir. Bu hadis
4444. Metin
ثَابِتٌ فِي الصَّحِيحِ، وَهَذَا الْخِلَافُ فِي مَكَّةَ هَلْ أَخَذَهَا النَّبِيُّ ﷺ عَنْوَةً؟ وَهُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ، أَوْ أَخَذَ لَهَا الْأَمَانَ ; وَالْأَمَانُ شِبْهُ الصُّلْحِ، عَقَدَهُ الشَّيْخُ أَحْمَدُ الْبَدَوِيُّ الشِّنْقِيطِيُّ فِي مَغَازِيهِ بِقَوْلِهِ: فِي غَزْوَةِ الْفَتْحِ يَعْنِي مَكَّةَ: [الرَّجَزُ]
Sahîh'te sabittir. Mekke hakkında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in orayı zorla mı (anveten) aldığı -ki cumhurun kavlidir- yoksa halkına eman mı verdiği -eman ise sulh gibidir- şeklindeki bu ihtilafı, Şeyh Ahmed el-Bedevî eş-Şinkîtî meğâzîsinde Mekke Fethi Gazvesi hakkında şöyle nazmetmiştir: [Recez]
4445. Metin
وَاخْتَلَفُوا فِيهَا فَقِيلَ أَمِنَتْ وَقِيلَ عَنْوَةً وَكَرْهًا أُخِذَتْ وَالْحَقُّ أَنَّهَا فُتِحَتْ عَنْوَةً كَمَا سَيَأْتِي تَحْقِيقُهُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ، وَمِنْ أَظْهَرِ الْأَجْوِبَةِ عَمَّا وَقَعَ فِي فَتْحِ مَكَّةَ، أَنَّ مَكَّةَ لَيْسَتْ كَغَيْرِهَا مِنَ الْبِلَادِ ; لِأَنَّهَا حَرَامٌ بِحُرْمَةِ اللَّهِ مِنْ يَوْمِ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَإِنَّمَا أُحِلَّتْ لَهُ ﷺ سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ، وَلَمْ تَحِلَّ لِأَحَدٍ قَبْلَهُ وَلَا بَعْدَهُ، وَمَا كَانَ بِهَذِهِ الْمَثَابَةِ، فَلَيْسَ كَغَيْرِهِ مِنَ الْبِلَادِ الَّتِي لَيْسَتْ لَهَا هَذِهِ الْحُرْمَةُ الْعَظِيمَةُ.
«Onun hakkında ihtilaf ettiler; kimi eman verildi dedi, kimi de zorla ve cebren alındı dedi.» Hak olan ise inşâallah tahkiki geleceği üzere zorla (anveten) fethedilmiş olmasıdır. Mekke'nin fethinde meydana gelen duruma verilen en açık cevaplardan biri de şudur: Mekke diğer beldeler gibi değildir; zira orası gökleri ve yeri yarattığı günden kıyamet gününe kadar Allah'ın hürmetiyle haram kılınmıştır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ise yalnızca gündüzün bir vaktinde helal kılınmış, ne ondan önce ne de ondan sonra hiç kimseye helal kılınmamıştır. Bu konumda olan bir yer, böylesine yüce bir hürmete sahip olmayan diğer beldeler gibi değildir.
4446. Metin
وَأَمَّا مَا وَقَعَ فِي قِصَّةِ حُنَيْنٍ فَالْجَوَابُ عَنْهُ ظَاهِرٌ، وَهُوَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ اسْتَطَابَ نُفُوسَ الْغُزَاةِ عَنِ الْغَنِيمَةِ ; لِيُؤَلِّفَ بِهَا قُلُوبَ الْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ لِأَجْلِ الْمَصْلَحَةِ الْعَامَّةِ لِلْإِسْلَامِ وَالْمُسْلِمِينَ، وَيَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ أَنَّهُ ﷺ لَمَّا سَمِعَ أَنَّ بَعْضَ الْأَنْصَارِ قَالَ: يَمْنَعُنَا وَيُعْطِي قُرَيْشًا، وَسُيُوفُنَا تَقْطُرُ مِنْ دِمَائِهِمْ، جَمَعَهُمُ النَّبِيُّ ﷺ، وَكَلَّمَهُمْ كَلَامَهُ الْمَشْهُورَ الْبَالِغَ فِي الْحُسْنِ، وَمِنْ جُمْلَتِهِ أَنَّهُ قَالَ لَهُمْ: «أَلَا تَرْضَوْنَ يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ أَنْ يَذْهَبَ النَّاسُ بِالشَّاءِ وَالْبَعِيرِ وَتَرْجِعُونَ بِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ إِلَى رِحَالِكُمْ» ، إِلَى آخِرِ كَلَامِهِ، فَرَضِيَ الْقَوْمُ، وَطَابَتْ نُفُوسُهُمْ، وَقَالُوا: رَضِينَا بِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ قِسْمًا وَحَظًّا، وَهَذَا ثَابِتٌ فِي الصَّحِيحِ، وَنَوَّهَ الشَّيْخُ أَحْمَدُ الْبَدَوِيُّ الشِّنْقِيطِيُّ فِي مَغَازِيهِ بِحُسْنِ هَذَا الْكَلَامِ الَّذِي خَاطَبَهُمْ بِهِ ﷺ بِقَوْلِهِ: فِي غَزْوَةِ حُنَيْنٍ: [الرَّجَزُ]
Huneyn kıssasında meydana gelen olaya gelince, bunun cevabı açıktır: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, İslam'ın ve Müslümanların genel maslahatı uğruna kalpleri [İslam'a] ısındırılacak olanların (müellefe-i kulûb) kalplerini kazanmak amacıyla ganimet hususunda gazilerin rızasını ve gönlünü almıştır. Buna delil şudur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bazı Ensar'ın: "Kılıçlarımızdan onların kanı damlarken bizi mahrum bırakıyor da Kureyş'e veriyor" dediğini işitince onları topladı ve kendilerine son derece güzel olan meşhur konuşmasını yaptı. Bu konuşmanın bir yerinde onlara şöyle buyurdu: «Ey Ensar topluluğu! İnsanlar koyun ve deveyle giderken, siz evlerinize Allah'ın Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem ile dönmeye razı olmaz mısınız?» Sözünün sonuna kadar [bunu sürdürdü]. Bunun üzerine topluluk razı oldu, gönülleri hoşnut kaldı ve: "Pay ve nasip olarak Allah'ın Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem razı olduk" dediler. Bu durum Sahîh'te sabittir. Şeyh Ahmed el-Bedevî eş-Şinkîtî meğâzîsinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in onlara hitap ettiği bu sözün güzelliğini Huneyn Gazvesi bahsinde şu sözleriyle övmüştür: [Recez]
4447. Metin
وَوَكَّلَ الْأَنْصَارَ خَيْرَ الْعَالَمِينَ ... لِدِينِهِمْ إِذْ أَلَّفَ الْمُؤَلَّفِينَ
«Âlemlerin en hayırlısı, müellefeyi ısındırırken / Ensar'ı sağlam dinlerine havale etti.»
4448. Metin
فَوَجَدُوا عَلَيْهِ أَنْ مَنَعَهُمْ ... فَأَرْسَلَ النَّبِيُّ مَنْ جَمَعَهُمْ
«Onları mahrum bıraktı diye [nefislerinde] kırgınlık duydular / Bunun üzerine Peygamber onları toplayacak birini gönderdi.»
4449. Metin
وَقَالَ قَوْلًا كَالْفَرِيدِ الْمُؤْنَقِ ... عَنْ نَظْمِهِ ضَعُفَ سِلْكُ مَنْطِقِي
«Ve benzersiz, göz alıcı inci gibi bir söz söyledi / Sözlerimin dizisi onu nazmetmekten aciz kaldı.»
4450. Metin
فَالْحَاصِلُ أَنَّ أَرْبَعَةَ أَخْمَاسِ الْغَنِيمَةِ الَّتِي أَوْجَفَ الْجَيْشُ عَلَيْهَا الْخَيْلَ وَالرِّكَابَ لِلْغُزَاةِ الْغَانِمِينَ عَلَى التَّحْقِيقِ، الَّذِي لَا شَكَّ فِيهِ، وَهُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ.
Özetle; ordunun üzerine at ve deve sürdüğü ganimetin beşte dördü, şüphe götürmez tahkike göre ganimeti elde eden gazilere aittir ve bu da cumhurun kavlidir.
4451. Metin
وَقَدْ عَلِمْتَ الْجَوَابَ عَنْ حُجَجِ الْمُخَالِفِينَ فِي ذَلِكَ ; وَمِنَ الْعُلَمَاءِ مَنْ يَقُولُ: لَا يَجُوزُ لِلْإِمَامِ أَنْ يُنْفِّلَ أَحَدًا شَيْئًا مِنْ هَذِهِ الْأَخْمَاسِ الْأَرْبَعَةِ ; لِأَنَّهَا مِلْكٌ لِلْغَانِمِينَ، وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ.
Bu hususta muhaliflerin delillerine verilen cevabı öğrenmiş oldun. Âlimlerden bazıları şöyle demektedir: Devlet başkanının bu beşte dörtten herhangi bir kimseye fazladan pay (nefel) vermesi caiz değildir; çünkü o ganimeti elde edenlerin mülküdür. Bu, Mâlik'in kavlidir.
4452. Metin
وَذَهَبَ بَعْضُ الْعُلَمَاءِ إِلَى أَنَّ لِلْإِمَامِ أَنْ يُنْفِّلَ مِنْهَا بَعْضَ الشَّيْءِ بِاجْتِهَادِهِ، وَهُوَ أَظْهَرُ دَلِيلًا، وَسَيَأْتِي لَهُ زِيَادَةُ إِيضَاحٍ إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى.
Bazı âlimler ise imamın kendi ictihadıyla ondan bir miktar nefel (fazladan pay) verebileceği görüşüne varmışlardır ki delil bakımından daha üstün olan da budur. İnşâallahu teâlâ buna dair daha geniş açıklama gelecektir.
4453. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: هِيَ تَحْقِيقُ الْمَقَامِ فِي مَصَارِفِ الْخُمُسِ الَّذِي يُؤْخَذُ مِنَ الْغَنِيمَةِ قَبْلَ الْقِسْمَةِ ; فَظَاهِرُ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ أَنَّهُ يُجْعَلُ سِتَّةَ أَنْصِبَاءَ: نُصِيبٍ لِلَّهِ جَلَّ وَعَلَا، وَنَصِيبٍ لِلرَّسُولِ ﷺ، وَنَصِيبٍ لِذِي الْقُرْبَى، وَنَصِيبٍ لِلْيَتَامَى، وَنَصِيبٍ لِلْمَسَاكِينِ، وَنَصِيبٍ لِابْنِ السَّبِيلِ.
İkinci Mesele: Taksimden önce ganimetten alınan beşte birin (humus) sarf yerleri hakkındaki tahkiktir. Ayet-i kerimenin zahiri, onun altı paya ayrılmasını gerektirir: Allah celle ve alâ için bir pay, Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem için bir pay, akrabalar (zî'l-kurbâ) için bir pay, yetimler için bir pay, yoksullar (mesâkîn) için bir pay ve yolda kalmışlar (ibnü's-sebîl) için bir pay.
4454. Metin
وَبِهَذَا قَالَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ: قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ الرَّازِيُّ، عَنِ الرَّبِيعِ، عَنْ أَبِي الْعَالِيَةِ الرِّيَاحِيِّ، قَالَ: «كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يُؤْتَى بِالْغَنِيمَةِ فَيُخَمِّسُهَا عَلَى خَمْسَةٍ تَكُونُ أَرْبَعَةُ أَخْمَاسٍ مِنْهَا لِمَنْ شَهِدَهَا، ثُمَّ يُؤْخَذُ الْخُمُسُ فَيَضْرِبُ بِيَدِهِ فِيهِ، فَيَأْخُذُ الَّذِي قَبَضَ كَفَّهُ، فَيَجْعَلُهُ لِلْكَعْبَةِ وَهُوَ سَهْمُ اللَّهِ، ثُمَّ يُقَسِّمُ مَا بَقِيَ عَلَى خَمْسَةِ أَسْهُمٍ، فَيَكُونُ سَهْمٌ لِلرَّسُولِ ﷺ، وَسَهْمٌ لِذِي الْقُرْبَى، وَسَهْمٌ لِلْيَتَامَى، وَسَهْمٌ لِلْمَسَاكِينِ، وَسَهْمٌ لِابْنِ السَّبِيلِ.
Bazı ilim ehli de böyle söylemiştir: Ebû Ca'fer er-Râzî, Rebî'den, o da Ebü'l-Âliye er-Riyâhî'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ganimet getirilir, o da onu beşe bölerdi; beşte dördü savaşa katılanlara ait olurdu. Sonra beşte biri alır, elini içine daldırır, avucuna geleni alır ve onu Kâbe'ye ayırırdı ki bu Allah'ın payıydı. Sonra geriye kalanı beş paya bölerdi: Bir pay Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in, bir pay akrabaların, bir pay yetimlerin, bir pay yoksulların ve bir pay da yolda kalmışların olurdu.»
4455. Metin
وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ فَنَصِيبُ اللَّهِ جَلَّ وَعَلَا يُجْعَلُ لِلْكَعْبَةِ، وَلَا يَخْفَى ضَعْفُ هَذَا الْقَوْلِ لِعَدَمِ الدَّلِيلِ عَلَيْهِ.
Bu görüşe göre Allah celle ve alâ'nın payı Kâbe'ye tahsis edilir. Hakkında delil bulunmaması sebebiyle bu görüşün zayıflığı gizli değildir.
4456. Metin
وَقَالَ بَعْضُ مَنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ: إِنَّ نَصِيبَ اللَّهِ جَلَّ وَعَلَا يُرَدُّ عَلَى ذَوِي الْحَاجَةِ.
Bu görüşü savunanlardan bazıları da: "Allah celle ve alâ'nın payı ihtiyaç sahiplerine verilir" demişlerdir.
4457. Metin
وَالتَّحْقِيقُ أَنَّ نَصِيبَ اللَّهِ جَلَّ وَعَلَا، وَنَصِيبَ الرَّسُولِ ﷺ وَاحِدٌ، وَذِكْرُ اسْمِهِ جَلَّ وَعَلَا اسْتِفْتَاحُ كَلَامٍ لِلتَّعْظِيمِ، وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ ابْنُ عَبَّاسٍ، كَمَا نَقَلَهُ عَنْهُ الضَّحَّاكُ. وَهُوَ قَوْلُ إِبْرَاهِيمَ النَّخَعِيِّ، وَالْحَسَنِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ الْحَنَفِيَّةِ، وَالْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ، وَالشَّعْبِيِّ، وَعَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ، وَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُرَيْدَةَ، وَقَتَادَةَ، وَمُغِيرَةَ وَغَيْرِ وَاحِدٍ كَمَا نَقَلَهُ عَنْهُمُ ابْنُ كَثِيرٍ.
Tahkik şudur ki Allah celle ve alâ'nın payı ile Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in payı tek bir paydır; O'nun -celle ve alâ- isminin zikredilmesi tazim için bir söze başlangıçtır (istiftâhtır). Dahhâk'ın kendisinden naklettiğine göre İbn Abbâs da bu görüşü benimseyenlerdendir. İbn Kesîr'in kendilerinden aktardığı üzere İbrâhim en-Nehaî, Hasan b. Muhammed b. el-Hanefiyye, Hasan-ı Basrî, Şa'bî, Atâ b. Ebî Rebâh, Abdullah b. Büreyde, Katâde, Mugīre ve birden çok âlimin görüşü de budur.
4458. Metin
وَالدَّلِيلُ عَلَى صِحَّةِ هَذَا الْقَوْلِ مَا رَوَاهُ الْبَيْهَقِيُّ بِإِسْنَادٍ صَحِيحٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ شَقِيقٍ، عَنْ رَجُلٍ، قَالَ: أَتَيْتُ النَّبِيَّ ﷺ وَهُوَ بِوَادِي الْقُرَى، وَهُوَ يَعْرِضُ فَرَسًا، فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا تَقُولُ فِي الْغَنِيمَةِ؟ فَقَالَ:» لِلَّهِ خُمُسُهَا، وَأَرْبَعَةُ أَخْمَاسِهَا لِلْجَيْشِ «، قُلْتُ: فَمَا أَحَدٌ أَوْلَى بِهِ مِنْ أَحَدٍ؟ قَالَ:» لَا وَلَا السَّهْمُ تَسْتَخْرِجُهُ مِنْ جَيْبِكَ لَسْتَ أَحَقَّ بِهِ مِنْ أَخِيكَ الْمُسْلِمِ «، وَهَذَا دَلِيلٌ وَاضِحٌ عَلَى مَا ذَكَرْنَا.
Bu görüşün sıhhatinin delili, Beyhakī'nin sahih bir senetle Abdullah b. Şakīk'tan, onun da bir adamdan rivayet ettiği şu hadistir: O adam dedi ki: Vâdi'l-Kurâ'da bir atı teftiş ederken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına vardım ve: "Ey Allah'ın Resûlü! Ganimet hakkında ne buyurursun?" dedim. Buyurdu ki: «Onun beşte biri Allah'ındır, beşte dördü ise ordunundur.» Ben: "Hiç kimse onda bir başkasından daha fazla hak sahibi değil midir?" dedim. Buyurdu ki: «Hayır! Cebinden çıkardığın bir ok dahi olsa onda Müslüman kardeşinden daha fazla hak sahibi değilsin.» Bu, zikrettiğimiz hususa apaçık bir delildir.
4459. Metin
وَيُؤَيِّدُهُ أَيْضًا مَا رَوَاهُ الْإِمَامُ أَحْمَدُ عَنِ الْمِقْدَامِ بْنِ مَعْدِ يكَرِبَ الْكِنْدِيِّ، أَنَّهُ جَلَسَ مَعَ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، وَأَبِي الدَّرْدَاءِ، وَالْحَارِثِ بْنِ مُعَاوِيَةَ الْكِنْدِيِّ ﵃، فَتَذَاكَرُوا
Yine bunu İmam Ahmed'in Mikdâm b. Ma'dîkerib el-Kindî'den rivayet ettiği şu olay da desteklemektedir: O, Ubâde b. es-Sâmit, Ebü'd-Derdâ ve el-Hâris b. Muâviye el-Kindî radıyallâhu anhum ile birlikte oturmuştu. Birbirlerine
4460. Metin
حَدِيثَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ أَبُو الدَّرْدَاءِ لِعُبَادَةَ: يَا عُبَادَةُ: يَا عُبَادَةُ كَلِمَاتُ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ فِي غَزْوَةِ كَذَا وَكَذَا فِي شَأْنِ الْأَخْمَاسِ، فَقَالَ عُبَادَةُ: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ صَلَّى بِهِمْ فِي غَزْوَةٍ إِلَى بَعِيرٍ مِنَ الْمَغْنَمِ ; فَلَمَّا سَلَّمَ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَتَنَاوَلَ وَبَرَةً بَيْنَ أُنْمُلَتَيْهِ، فَقَالَ:» إِنَّ هَذِي مِنْ غَنَائِمِكُمْ، وَإِنَّهُ لَيْسَ لِي فِيهَا إِلَّا نَصِيبِي مَعَكُمُ الْخُمُسُ، وَالْخُمُسُ مَرْدُودٌ عَلَيْكُمْ، فَأَدُّوا الْخَيْطَ وَالْمَخِيطَ وَأَكْبَرَ مِنْ ذَلِكَ وَأَصْغَرَ، وَلَا تَغُلُّوا فَإِنَّ الْغُلُولَ عَارٌ وَنَارٌ عَلَى أَصْحَابِهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَجَاهِدُوا النَّاسَ فِي اللَّهِ الْقَرِيبَ وَالْبَعِيدَ، وَلَا تُبَالُوا فِي اللَّهِ لَوْمَةَ لَائِمٍ، وَأَقِيمُوا حُدُودَ اللَّهِ فِي السَّفَرِ وَالْحَضَرِ، وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ، فَإِنَّ الْجِهَادَ بَابٌ مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ عَظِيمٌ يُنْجِي اللَّهُ بِهِ مِنَ الْهَمِّ وَالْغَمِّ «.
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hadisini hatırlattılar. Ebü'd-Derdâ Ubâde'ye: "Ey Ubâde! Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in falan falan gazvede humus hususunda söylediği sözler nasıldı?" dedi. Ubâde şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gazvede ganimetten bir deveye doğru durarak onlara namaz kıldırdı. Selam verince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ayağa kalktı, iki parmağının ucuyla bir deve tüyü aldı ve şöyle buyurdu: «Şüphesiz bu da sizin ganimetlerinizdendir. Benim onda sizinle beraber beşte birden başka bir payım yoktur; o beşte bir de [yine] size geri döner. İğneyi de ipliği de, bundan büyüğünü de küçüğünü de [ganimet idaresine] teslim edin. Ganimetten bir şey aşırmayın (gulûl yapmayın); zira ganimet malından çalmak, dünya ve ahirette sahipleri için bir utanç ve bir ateştir. Allah yolunda yakına da uzağa da karşı insanlarla cihat edin. Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyin. Seferde ve hazarda Allah'ın hududunu ikame edin ve Allah yolunda cihat edin; zira cihat, cennet kapılarından yüce bir kapıdır ki Allah onunla gam ve kederden kurtarır.»
4461. Metin
قَالَ ابْنُ كَثِيرٍ بَعْدَ أَنْ سَاقَ حَدِيثَ أَحْمَدَ هَذَا عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ: هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ عَظِيمٌ، وَلَمْ أَرَهُ فِي شَيْءٍ مِنَ الْكُتُبِ السِّتَّةِ مِنْ هَذَا الْوَجْهِ، وَلَكِنْ رَوَى الْإِمَامُ أَحْمَدُ أَيْضًا، وَأَبُو دَاوُدَ، وَالنَّسَائِيُّ مِنْ حَدِيثِ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ، عَنْ أَبِيهِ عَنْ جَدِّهِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ نَحْوَهُ فِي قِصَّةِ الْخُمُسِ، وَالنَّهْيِ عَنِ الْغُلُولِ.
İbn Kesîr, Ubâde b. es-Sâmit'ten gelen Ahmed'in bu hadisini aktardıktan sonra şöyle demiştir: "Bu, hasen ve yüce bir hadistir; Kütüb-i Sitte'nin hiçbirinde bu vecihten geçtiğini görmedim. Ancak İmam Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâî de Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da dedesi Abdullah b. Amr'dan, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den humus kıssası ve ganimetten aşırmanın (gulûl) yasaklanması hakkında bunun benzerini rivayet etmişlerdir."
4462. Metin
وَعَنْ عَمْرِو بْنِ عَبَسَةَ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ صَلَّى بِهِمْ إِلَى بَعِيرٍ مِنَ الْمَغْنَمِ، فَلَمَّا سَلَّمَ أَخَذَ وَبَرَةً مِنْ هَذَا الْبَعِيرِ، ثُمَّ قَالَ:» وَلَا يَحِلُّ لِي مِنْ غَنَائِمِكُمْ مِثْلُ هَذِهِ إِلَّا الْخُمُسُ، وَالْخُمُسُ مَرْدُودٌ عَلَيْكُمْ «رَوَاهُ أَبُو دَاوُدَ، وَالنَّسَائِيُّ.
Amr b. Abese'den rivayet edildiğine göre: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ganimetten bir deveye doğru durarak onlara namaz kıldırdı. Selam verince bu deveden bir tüy aldı ve sonra şöyle buyurdu: «Ganimetlerinizden bana bunun kadarı dahi helal olmaz; ancak beşte bir müstesna, o beşte bir de [yine] size geri döner.» Bunu Ebû Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir.
4463. Metin
فَإِذَا عَرَفْتَ أَنَّ التَّحْقِيقَ أَنَّ الْخُمُسَ فِي حَيَاةِ النَّبِيِّ ﷺ، يُقَسَّمُ خَمْسَةَ أَسْهُمٍ ; لِأَنَّ اسْمَ اللَّهِ ذُكِرَ لِلتَّعْظِيمِ وَافْتِتَاحِ الْكَلَامِ بِهِ، مَعَ أَنَّ كُلَّ شَيْءٍ مَمْلُوكٌ لَهُ جَلَّ وَعَلَا، فَاعْلَمْ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ كَانَ يَصْرِفُ نَصِيبَهُ، الَّذِي هُوَ خُمُسُ الْخُمُسِ، فِي مَصَالِحِ الْمُسْلِمِينَ. بِدَلِيلِ قَوْلِهِ فِي الْأَحَادِيثِ الَّتِي ذَكَرْنَاهَا آنِفًا:» وَالْخُمُسُ مَرْدُودٌ عَلَيْكُمْ «، وَهُوَ الْحَقُّ.
Tahkike göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hayatta olduğu dönemde beşte birin (humusun) beş paya bölündüğünü -çünkü her şey O'nun -celle ve alâ- mülkü olmakla birlikte Allah'ın ismi tazim ve söze onunla başlamak için zikredilmiştir- öğrendiğine göre, bil ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem beşte birin beşte biri olan kendi hissesini Müslümanların maslahatlarına sarf ederdi. Bunun delili az önce zikrettiğimiz hadislerdeki: «O beşte bir de size geri döner» buyruğudur ve hak olan da budur.
4464. Metin
وَيَدُلُّ لَهُ مَا ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ: مِنْ أَنَّهُ كَانَ يَأْخُذُ قُوتَ سَنَتِهِ مِنْ فَيْءِ بَنِيَ النَّضِيرِ، كَمَا سَيَأْتِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى.
Sahîh'te sabit olan, inşâallahu teâlâ geleceği üzere Benî Nadîr feyinden kendisinin bir yıllık nafakasını alıyor olması da buna delalet eder.
4465. Metin
وَأَمَّا بَعْدَ وَفَاتِهِ، وَانْتِقَالِهِ إِلَى الرَّفِيقِ الْأَعْلَى صَلَوَاتُ اللَّهِ وَسَلَامُهُ عَلَيْهِ ; فَإِنَّ بَعْضَ الْعُلَمَاءِ يَقُولُ بِسُقُوطِ نَصِيبِهِ بِوَفَاتِهِ.
Vefatından ve Refîk-i A'lâ'ya irtihalinden -salavâtullâhi ve selâmuhû aleyh- sonrasına gelince; bazı âlimler onun vefatıyla kendi hissesinin düştüğünü söylerler.
4466. Metin
وَمِمَّنْ قَالَ بِذَلِكَ: أَبُو حَنِيفَةَ ﵀، وَاخْتَارَهُ ابْنُ جَرِيرٍ.
Bunu söyleyenlerden biri de Ebû Hanîfe'dir -rahimehullâh- ve İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir.
4467. Metin
وَزَادَ أَبُو حَنِيفَةَ سُقُوطَ سَهْمِ ذَوِي الْقُرْبَى أَيْضًا بِوَفَاتِهِ ﷺ.
Ebû Hanîfe, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in vefatıyla akrabaların (zî'l-kurbâ) payının da düştüğünü buna eklemiştir.