Burûc

Şinkîtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

30834. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm

30835. Metin

سُورَةُ الْبُرُوجِ

Burûc Suresi

30836. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ

Yüce Allah'ın: "Burçlar sahibi göğe andolsun," buyruğu.

30837. Metin

الْبُرُوجُ: جَمْعُ بُرْجٍ، وَاخْتُلِفَ فِي الْمَعْنَى الْمُرَادِ بِهِ هُنَا: هَلْ هِيَ الْمَنَازِلُ أَوِ الْكَوَاكِبُ، أَوْ قُصُورٌ فِي السَّمَاءِ عَلَيْهَا حُرَّاسُهَا؟

el-Burûc (الْبُرُوجُ), burç (بُرْج) kelimesinin çoğuludur. Burada onunla kastedilen anlam hususunda ihtilaf edilmiştir: Bunlar [yıldızların] konakları mıdır, yıldızlar mıdır, yoksa gökte üzerlerinde bekçileri bulunan köşkler midir?

30838. Metin

وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ - بَيَانُ ذَلِكَ فِي سُورَةِ «الْحِجْرِ» ، عِنْدَ الْكَلَامِ عَلَى قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا [١٥ \ ١٦] ، وَفِي سُورَةِ «الْفُرْقَانِ» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنِيرًا [٢٥ \ ٦١] .

Şeyh'in -Allah Teâlâ'nın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun- bunun açıklaması, Hicr Suresi'nde Yüce Allah'ın: "Andolsun biz gökte burçlar kıldık..." [15:16] buyruğu ile Furkân Suresi'nde Yüce Allah'ın: "Gökte burçlar kılan, orada bir kandil ve aydınlatıcı bir ay var eden [Allah] ne yücedir!" [25:61] buyruğu tefsir edilirken geçmişti.

30839. Metin

وَقِيلَ: إِنَّ أَصْلَ هَذِهِ الْمَادَّةِ مِنَ الظُّهُورِ، وَمِنْهُ تَبَرُّجُ الْمَرْأَةِ، وَسَاقَ بَيَانَ الْمَعْنَى الْمَقْصُودِ مِنْ بُرُوجِ السَّمَاءِ وَعَدَدِ الْمَنَازِلِ الْمَذْكُورَةِ.

Bu kökün aslının "ortaya çıkmak/görünmek" (zuhûr) anlamından geldiği ve kadının teberrücünün (süsünü açığa vurmasının) de buradan türediği söylenmiştir. [Şeyh orada] göğün burçlarından kastedilen anlamı ve zikredilen menzillerin sayısını açıklamıştı.

30840. Metin

وَبِمُنَاسَبَةِ ارْتِبَاطِ السُّوَرِ بَعْضِهَا بِبَعْضٍ، فَإِنَّ بَعْضَ الْمُفَسِّرِينَ يَقُولُ: لَمَّا ذَكَرَ مَآلَ الْفَرِيقَيْنِ وَتَطَايُرَ الصُّحُفِ فِي السُّورَةِ الْأُولَى، ذَكَرَ هُنَا عَمَلًا مِنْ أَشَدِّ أَعْمَالِ الْكُفَّارِ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ فِي قِصَّةِ الْأُخْدُودِ.

Surelerin birbiriyle münasebeti ve irtibatı bağlamında bazı müfessirler şöyle demektedir: Bir önceki surede iki fırkanın akıbeti ve amel defterlerinin dağıtılması zikredilince, burada da Uhdûd kıssasında kâfirlerin müminlere karşı yaptıkları en şiddetli fiillerden birini zikretmiştir.

30841. Metin

وَالَّذِي يَظْهَرُ أَقْوَى مِنْ هَذَا، هُوَ - وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ - أَنَّهُ لَمَّا ذَكَرَ سَابِقًا انْفِطَارَ السَّمَاءِ، وَتَنَاثُرَ النُّجُومِ، وَانْشِقَاقَ السَّمَاءِ، وَإِذْنَهَا لِرَبِّهَا وَحُقَّ لَهَا ذَلِكَ - جَاءَ هُنَا بَيَانُ كُنْهِ هَذِهِ السَّمَاءِ أَنَّهَا عَظِيمَةُ الْبِنْيَةِ بِأَبْرَاجِهَا الضَّخْمَةِ أَوْ بُرُوجِهَا الْكَبِيرَةِ، فَهِيَ مَعَ ذَلِكَ تَأْذَنُ لِرَبِّهَا وَتُطِيعُ، وَتَنْشَقُّ لِهَوْلِ ذَلِكَ الْيَوْمِ وَتَنْفَطِرُ، فَأَوْلَى بِكَ أَيُّهَا الْإِنْسَانُ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.

Bundan daha kuvvetli görünen husus ise -doğrusunu Allah Teâlâ bilir- şudur: Daha önce göğün yarılmasını, yıldızların saçılmasını, göğün parçalanıp Rabbine boyun eğmesini ve buna layık olmasını zikrettikten sonra burada bu göğün mahiyetini; devasa kuleleri veya büyük burçlarıyla yapısının ne kadar azametli olduğunu beyan etmiştir. O [gök], bunca azametine rağmen Rabbine boyun eğer, itaat eder, o günün dehşetinden yarılıp parçalanır. O halde ey insan, [itaat etmek ve korkmak] sana çok daha evladır. Doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

30842. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ هُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ بِإِجْمَاعِ الْمُفَسِّرِينَ، وَقَدْ كَانُوا يُوعَدُونَ بِهِ فِي الدُّنْيَا، فَهُوَ الْيَوْمُ الْمَوْعُودُ بِهِ كُلٌّ مِنَ الْفَرِيقَيْنِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى فِي حَقٍّ الْمُؤْمِنِينَ: لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ [٢١ \ ١٠٣] ، وَفِي حَقِّ الْكُفَّارِ:

Yüce Allah'ın: "Ve vadedilen güne..." buyruğundaki vadedilen gün, müfessirlerin icmasıyla kıyamet günüdür. Onlar dünyada bununla vadedilirdi/uyarılırdı. Bu, her iki fırkaya da vadedilmiş olan gündür. Nitekim Yüce Allah müminler hakkında: "O en büyük korku onları tasalandırmaz ve melekler onları: 'İşte bu, size vadedilmiş olan gününüzdür' diye karşılarlar" [21:103] buyurmuş, kâfirler hakkında da şöyle buyurmuştur:

30843. Metin

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ [٤٣ \ ٨٣] ، وَسَيَعْتَرِفُونَ بِذَلِكَ عِنْدَ الْبَعْثِ، حِينَمَا يَقُولُونَ: قَالُوا يَاوَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ [٣٦ \ ٥٢] .

"Artık bırak onları, kendilerine vadedilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar ve oynayadursunlar" [43:83]. Diriliş vaktinde ise bunu: "Vay başımıza gelenlere! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın vadettiği şeydir ve peygamberler doğru söylemiştir" [36:52] dediklerinde itiraf edeceklerdir.

30844. Metin

فَالْيَوْمُ الْمَوْعُودُ هُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ الْمَوْعُودُ بِهِ لِمُجَازَاتِ كِلَا الْفَرِيقَيْنِ عَلَى عَمَلِهِمْ.

Dolayısıyla vadedilen gün; her iki fırkanın da amellerinin karşılığını görmesi için kendilerine vadedilmiş olan kıyamet günüdür.

30845. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ

Yüce Allah'ın: "Şahitlik edene ve şahitlik edilene [andolsun]" buyruğu.

30846. Metin

لَمْ يُصَرِّحْ هُنَا مَنِ الشَّاهِدُ وَمَا الْمَشْهُودُ، وَقَدْ ذُكِرَ الشَّاهِدُ فِي الْقُرْآنِ بِمَعْنَى الْحَاضِرِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ [٢ \ ١٨٥] ، وَقَوْلِهِ: عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ [٦ \ ٧٣] .

Burada şahidin kim olduğu ve meşhûdun ne olduğu açıkça belirtilmemiştir. Kur'an'da "şâhid", Yüce Allah'ın: "Sizden kim bu aya erişirse/hazır bulunursa onda oruç tutsun" [2:185] ve: "Görünmeyeni de görüneni (şehâdeti) de bilendir" [6:73] buyruklarında olduğu gibi hazır bulunan anlamında zikredilmiştir.

30847. Metin

وَذُكِرَ الْمَشْهُودُ بِمَعْنَى الْمُشَاهَدِ بِاسْمِ الْمَفْعُولِ، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: ذَلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ [١١ \ ١٠٣] .

"Meşhûd" ise, ism-i mef'ûl olarak "müşahede edilen/tanıklık edilen" anlamında, Yüce Allah'ın: "İşte o, insanların kendisi için toplanacağı bir gündür ve o, görülecek/tanıklık edilecek bir gündür" [11:103] buyruğunda olduğu gibi zikredilmiştir.

30848. Metin

فَالشَّاهِدُ وَالْمَشْهُودُ قَدْ يَكُونَانِ مِنَ الْمُشَاهَدَةِ، وَذُكِرَ الشَّاهِدُ مِنَ الشَّهَادَةِ، وَالْمَشْهُودُ مِنَ الْمَشْهُودِ بِهِ أَوْ عَلَيْهِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا [٤ \ ٤١] .

Dolayısıyla şâhid ve meşhûd "müşahede" (gözlemleme/hazır bulunma) kökünden gelebileceği gibi, "şâhid" şehâdet (tanıklık etme) kökünden, "meşhûd" ise lehine veya aleyhine şahitlik edilen anlamında da zikredilmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman halleri nice olur!" [4:41].

30849. Metin

فَشَهِيدُ الْأُولَى: أَيُ شَهِيدٌ عَلَى الْأُمَّةِ الَّتِي بُعِثَتْ فِيهَا، وَشَهِيدُ الثَّانِيَةِ: أَيْ شَاهِدٌ عَلَى الرُّسُلِ فِي أُمَمِهِمْ.

Birinci "şehîd": Yani gönderildiği ümmete şahit olan kimsedir; ikinci "şehîd" ise: Peygamberlerin ümmetlerine dair durumlarına şahit olan kimsedir.

30850. Metin

وَمِنْ هُنَا اخْتَلَفَتْ أَقْوَالُ الْمُفَسِّرِينَ إِلَى مَا يَقْرُبُ مِنْ عِشْرِينَ قَوْلًا.

Bundan dolayı müfessirlerin görüşleri yirmiye yakın kavle ayrılmıştır.

30851. Metin

قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ مَا مُلَخَّصُهُ: الشَّاهِدُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ، وَالْمَشْهُودُ: يَوْمُ عَرَفَةَ أَوِ النَّحْرِ، وَعَزَاهُ لِعَلِيٍّ وَأَبِي هُرَيْرَةَ، وَالشَّاهِدُ: مُحَمَّدٌ ﷺ وَالْمَشْهُودُ: يَوْمُ الْقِيَامَةِ. وَعَزَاهُ لِابْنِ عَبَّاسٍ وَالْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ. وَالشَّاهِدُ: الْإِنْسَانُ، وَالْمَشْهُودُ: يَوْمُ الْقِيَامَةِ وَعَزَاهُ لِمُجَاهِدٍ وَعِكْرِمَةَ. وَالشَّاهِدُ: هُوَ اللَّهُ، وَالْمَشْهُودُ: هُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَعَزَاهُ لِابْنِ عَبَّاسٍ. ثُمَّ قَالَ: وَالصَّوَابُ عِنْدِي أَنَّهُ صَالِحٌ لِكُلِّ مَا يُقَالُ لَهُ مُشَاهَدٌ، وَيُقَالُ لَهُ مَشْهُودٌ، فَلَمْ يَفْصِلْ مَا إِذَا كَانَ بِمَعْنَى الْحُضُورِ، أَوِ الشَّهَادَةِ، وَمِثْلُهُ الْقُرْطُبِيُّ وَابْنُ كَثِيرٍ.

İbn Cerîr özetle şöyle demiştir: Şâhid cuma günüdür, meşhûd ise arefe veya kurban günüdür; bunu Ali ve Ebû Hureyre'ye nispet etmiştir. Şâhid Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, meşhûd ise kıyamet günüdür; bunu İbn Abbâs ve el-Hasan b. Ali'ye nispet etmiştir. Şâhid insan, meşhûd ise kıyamet günüdür; bunu Mücâhid ve İkrime'ye nispet etmiştir. Şâhid Allah, meşhûd ise kıyamet günüdür; bunu da İbn Abbâs'a nispet etmiştir. Sonra şöyle demiştir: "Bana göre doğru olan, [bu lafzın] kendisine müşahede eden denilen her şeye ve kendisine meşhûd denilen her şeye elverişli olmasıdır." Böylece hazır bulunma anlamında mı yoksa şahitlik anlamında mı olduğu hususunda kesin bir ayrım yapmamıştır. Kurtubî ve İbn Kesîr de aynı şekildedir.

30852. Metin

وَقَدْ فَصَّلَ أَبُو حَيَّانَ عَلَى مَا قَدَّمْنَا، فَقَالَ: إِنْ كَانَ بِمَعْنَى الْحُضُورِ، فَالشَّاهِدُ الْإِنْسَانُ، وَالْمَشْهُودُ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَلَمَّا ذَكَرَ الْيَوْمَ الْمَوْعُودَ نَاسَبَ أَنْ يَذْكُرَ كُلَّ مَنْ يَشْهَدُ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ، وَمَنْ يَشْهَدُ عَلَيْهِ، وَذَكَرَ نَحْوًا مِنْ عِشْرِينَ قَوْلًا.

Ebû Hayyân daha önce belirttiğimiz üzere tafsilat vererek şöyle demiştir: Şayet hazır bulunma anlamındaysa, şâhid insan, meşhûd ise kıyamet günüdür. Vadedilen günü zikredince, o günde şahitlik edecek herkesi ve aleyhine şahitlik edilecek kimseleri zikretmesi münasip düşmüştür. Ve yirmiye yakın görüş zikretmiştir.

30853. Metin

وَقَالَ: كُلٌّ لَهُ مُتَمَسِّكٌ، وَالَّذِي يَظْهَرُ - وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ -: أَنَّهُ مِنْ بَابِ الشَّهَادَةِ ; لِأَنَّ ذِكْرَ الْيَوْمِ الْمَوْعُودِ وَهُوَ يَكْفِي عَنِ الْيَوْمِ الْمَشْهُودِ، بَلْ إِنَّهُ يَحْتَاجُ إِلَى مَنْ يَشْهَدُ فِيهِ، وَتُقَامُ الشَّهَادَةُ عَلَى مَا سَيُعْرَضُ فِيهِ ; لِإِقَامَةِ الْحُجَّةِ عَلَى الْخَلْقِ لَا لِإِثْبَاتِ الْحَقِّ.

Ve şöyle demiştir: Her birinin dayandığı bir delil vardır. Zahir olan ise -doğrusunu Allah Teâlâ bilir- bunun şehâdet (tanıklık) kabilinden olduğudur; çünkü vadedilen günün zikredilmesi, meşhûd günden müstağni kılar; bilakis o gün, hakkı [Allah katında] ispatlamak için değil, mahlukata karşı hüccet ikame etmek amacıyla o günde şahitlik edecek ve arz olunacak amellere şahitlik yapacak kimselere ihtiyaç duyar.

30854. Metin

وَقَدْ جَاءَ فِي الْقُرْآنِ تَعْدَادُ الشُّهُودِ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ، مِمَّا يَتَنَاسَبُ مَعَ الْعَرْضِ وَالْحِسَابِ.

Kur'an'da, o gündeki arz ve hesaba uygun düşecek şekilde şahitlerin sayımı yer almıştır.

30855. Metin

وَمُجْمَلُ ذَلِكَ أَنَّهَا تَكُونُ خَاصَّةً وَعَامَّةً وَأَعَمَّ مِنَ الْعَامَّةِ، فَمِنَ الْخَاصَّةِ: شَهَادَةُ الْجَوَارِحِ عَلَى الْإِنْسَانِ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ [٤١ \ ٢٠] ، وَقَوْلِهِ: الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ [٣٦ \ ٦٥] ، وَهَذِهِ شَهَادَةُ فِعْلٍ وَمَقَالٍ لَا شَهَادَةُ حَالٍ، كَمَا بَيَّنَهَا قَوْلُهُ تَعَالَى عَنْهُمْ: وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَا أَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلَكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ [٤١ \ ٢١ - ٢٢] ، وَرَدَّ اللَّهُ زَعْمَهُمْ ذَلِكَ بِقَوْلِهِ: وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ [٤١ \ ٢٣] .

Bunun özeti şudur: Bu şahitlikler hususi, umumi ve umumiden daha umumi olur. Hususi olanlardan biri: Yüce Allah'ın: "Nihayet oraya geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri işledikleri ameller hakkında onların aleyhine şahitlik eder" [41:20] ve: "Bugün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder" [36:65] buyruklarında olduğu gibi organların insan aleyhine şahitlik etmesidir. Bu, hal diliyle değil fiil ve söz ile yapılan bir şahitliktir; nitekim Yüce Allah'ın onlar hakkında aktardığı şu buyruk bunu açıklamaktadır: "Derilerine: 'Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?' derler. Onlar da: 'Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz. Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz; aksine yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz' derler" [41:21-22]. Allah onların bu zannını şu buyruğuyla reddetmiştir: "İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz" [41:23].

30856. Metin

وَتَقَدَّمَ لِلشَّيْخِ بَيَانُ شَهَادَةِ الْأَعْضَاءِ فِي سُورَةِ «يس» وَفِي سُورَةِ «النِّسَاءِ» عِنْدَ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَا يَكْتُمُونَ اللَّهَ حَدِيثًا [٤ \ ٤٢] ، وَشَهَادَةُ الْمَلَائِكَةِ وَهُمُ الْحَفَظَةُ كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَقَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَيَّ عَتِيدٌ [٥٠ \ ٢٣] ، وَقَوْلِهِ: وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ [٥٠ \ ٢١] ، ثُمَّ شَهَادَةُ الرُّسُلِ كُلُّ رَسُولٍ عَلَى أُمَّتِهِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ عَنْ عِيسَى - عَلَيْهِ وَعَلَى نَبِيِّنَا أَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَالتَّسْلِيمِ -: وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ [٥ \ ١١٧] ، فَهَذَا وَإِنْ كَانَ فِي الْحَيَاةِ فَسَيُؤَدِّيهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ.

Şeyh'in organların şahitliğine dair açıklaması Yâsîn Suresi'nde ve Nisâ Suresi'nde Yüce Allah'ın: "...ve Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler" [4:42] buyruğu tefsir edilirken geçmişti. Meleklerin -ki onlar koruyucu meleklerdir (hafaza)- şahitliği ise Yüce Allah'ın: "Yanındaki [melek] arkadaşı: 'İşte yanımdaki hazır' der" [50:23] ve: "Her can, beraberinde bir sürücü ve bir şahitle gelir" [50:21] buyruklarında geçtiği gibidir. Sonra peygamberlerin, her peygamberin kendi ümmetine şahitliği gelir; nitekim İsa -ona ve Peygamberimize salât ve selamın en faziletlisi olsun- hakkında şöyle buyrulmuştur: "Aralarında bulunduğum müddetçe onlar üzerinde şahittim" [5:117]. Bu her ne kadar hayatta iken olsa da bunu kıyamet gününde eda edecektir.

30857. Metin

وَكَقَوْلِهِ فِي عُمُومِ الْأُمَمِ: وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِمْ مِنْ أَنْفُسِهِمْ [١٦ \ ٨٩] .

Nitekim bütün ümmetler hakkında: "Her ümmet içinde kendilerinden aleyhlerine bir şahit göndereceğimiz gün..." [16:89] buyrulmaktadır.

30858. Metin

وَمِنْهَا: شَهَادَةُ الرَّسُولِ ﷺ عَلَى جَمِيعِ الرُّسُلِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا [٤ \ ٤١] .

Bunlardan biri de: Yüce Allah'ın: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman halleri nice olur!" [4:41] buyruğunda olduğu gibi Resûl'ün sallallâhu aleyhi ve sellem bütün peygamberlere şahitliğidir.

30859. Metin

وَمِنْهَا: شَهَادَةُ هَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى سَائِرِ الْأُمَمِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ [٢ \ ١٤٣] .

Bunlardan biri de: Yüce Allah'ın: "Böylece insanlara şahitler olasınız diye sizi vasat (hayırlı ve adil) bir ümmet kıldık" [2:143] buyruğunda olduğu gibi bu ümmetin diğer bütün ümmetlere şahitliğidir.

30860. Metin

وَمِنْهَا: شَهَادَةُ الرَّسُولِ ﷺ عَلَى هَذِهِ الْأُمَّةِ ; لِقَوْلِهِ تَعَالَى: وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا [٢ \ ١٤٣] .

Bunlardan biri de: Yüce Allah'ın: "...ve Resûl de sizin üzerinize şahit olsun" [2:143] buyruğu gereğince Resûl'ün sallallâhu aleyhi ve sellem bu ümmete şahitliğidir.

30861. Metin

وَمِنْهَا: شَهَادَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى الْجَمِيعِ.

Bunlardan biri de: Yüce Allah'ın herkes üzerine olan şahitliğidir.

30862. Metin

وَهَذَا مَا يَتَنَاسَبُ مَعَ ذِكْرِ الْيَوْمِ الْمَوْعُودِ وَمَا يَكُونُ فِيهِ مِنَ الْجَزَاءِ وَالْحِسَابِ عَلَى الْأَعْمَالِ، وَمُجَازَاةِ الْخَلَائِقِ عَلَيْهَا: وَسَيَأْتِي فِي نَفْسِ السِّيَاقِ قَوْلُهُ: وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ [٨٥ \ ٩] ، وَهُوَ كَمَا تَرَى لَا يَتَقَيَّدُ بِشَاهِدٍ وَاحِدٍ، وَأَيْضًا لَا يُعَارِضُ بَعْضُهَا بَعْضًا.

İşte bu, vadedilen günün zikredilmesiyle, o günde amellerin hesabı ve karşılığı ile yaratılanların cezalandırılması/mükâfatlandırılması ile uyum arz eden husustur. Nitekim aynı bağlamda: "Ve Allah her şeye hakkıyla şahittir" [85:9] buyruğu gelecektir. Görüldüğü üzere bu tek bir şahitle sınırlı kalmaz ve bunlar birbirleriyle de çelişmez.

30863. Metin

فَاخْتِلَافُ الشُّهُودِ وَتَعَدُّدِهِمْ بِاخْتِلَافِ الْمَشْهُودِ عَلَيْهِ وَتَعَدُّدِهِ، مِنْ فَرْدٍ إِلَى أُمَّةٍ إِلَى رُسُلٍ، إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ، وَكُلُّهَا دَاخِلَةٌ فِي الْمَعْنَى وَوَاقِعَةٌ بِالْفِعْلِ.

Şahitlerin farklılığı ve çeşitliliği; aleyhine şahitlik edilen fertten ümmete, peygamberlere ve diğerlerine kadar meşhûdun farklılığı ve çeşitliliğine göredir. Bunların hepsi anlama dâhildir ve fiilen gerçekleşecektir.

30864. Metin

وَقَدْ ذُكِرَتْ أَقْوَالٌ أُخْرَى، وَلَكِنْ لَا تَخْتَصُّ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ.

Başka görüşler de zikredilmiştir ancak kıyamet gününe mahsus değildir.

30865. Metin

وَمِنْهَا: أَنَّ الشَّاهِدَ اللَّهُ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُولُو الْعِلْمِ، وَالْمَشْهُودُ بِهِ وَحْدَانِيَّةُ اللَّهِ تَعَالَى.

Bunlardan biri: Şâhidin Allah, melekler ve ilim sahipleri; lehine şahitlik edilenin (meşhûd bih) ise Allah Teâlâ'nın birliği (vahdaniyet) olduğudur.

30866. Metin

وَمِنْهَا: الشَّاهِدُ الْمَخْلُوقَاتُ، وَالْمَشْهُودُ بِهِ قُدْرَةُ اللَّهِ تَعَالَى، فَتَكُونُ الشَّهَادَةُ بِمَعْنَى الْعَلَامَةِ.

Bunlardan biri de: Şâhidin mahlukat, şahitlik edilenin ise Allah Teâlâ'nın kudreti olduğudur. Bu durumda şehâdet, alâmet (işaret) anlamında olur.

30867. Metin

وَأَكْثَرُ الْمُفَسِّرِينَ إِيرَادًا فِي ذَلِكَ الْفَخْرُ الرَّازِيُّ ; حَيْثُ سَاقَهَا كُلَّهَا بِأَدِلَّتِهَا إِلَّا مَا ذَكَرْنَاهُ مِنَ السُّنَّةِ فَلَمْ يُورِدْهُ.

Bu konuda en çok [görüş] nakleden müfessir Fahreddin er-Râzî'dir; zira sünnetten zikrettiğimiz hususlar hariç bunların hepsini delilleriyle birlikte zikretmiş, onları ise getirmemiştir.

30868. Metin

وَقَدْ جَاءَ فِي السُّنَّةِ تَعْيِينُ الشَّهَادَاتِ لِغَيْرِ مَا ذُكِرَ.

Sünnette, zikredilenlerin dışındaki şeyler için de şahitliklerin belirlendiği rivayet edilmiştir.

30869. Metin

مِنْهَا الشَّهَادَةُ لِلْمُؤَذِّنِ: «مَا يَسْمَعُ صَوْتَهُ شَجَرٌ وَلَا حَجَرٌ وَلَا مَدَرٌ، إِلَّا شَهِدَ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ» .

Bunlardan biri müezzin lehine olan şahitliktir: «Sesini duyan hiçbir ağaç, taş veya toprak parçası yoktur ki kıyamet gününde onun lehine şahitlik etmesin.»

30870. Metin

وَمِنْهَا: شَهَادَةُ الْأَرْضِ عَلَى الْإِنْسَانِ بِمَا عَمِلَ عَلَيْهَا الْمُشَارُ إِلَيْهِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا [٩٩ \ ٤] .

Bunlardan biri de: Yüce Allah'ın: "O gün [yer], haberlerini anlatır" [99:4] buyruğunda işaret edilen, yeryüzünün insan aleyhine üzerinde işlediği amellere dair şahitliğidir.

30871. Metin

وَمِنْهَا: شَهَادَةُ الْمَالِ عَلَى صَاحِبِهِ فِيمَ أَنْفَقَهُ. وَمِنْهَا: شَهَادَةُ الصِّيَامِ وَالْقُرْآنِ وَشَفَاعَتُهُمَا لِصَاحِبِهِمَا، وَنَحْوُ ذَلِكَ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.

Bunlardan biri de: Malın, sahibinin aleyhine onu nereye harcadığına dair şahitliğidir. Yine bunlardan biri: Orucun ve Kur'an'ın sahipleri lehine şahitliği ve şefaati gibi hususlardır. Doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

30872. Metin

تَنْبِيهٌ

Uyarı

30873. Metin

فِي هَذَا الْعَرْضِ إِشْعَارٌ يَتَعَلَّقُ بِالْقَضَاءِ وَكَمَالِ الْعَدَالَةِ، وَهُوَ إِذَا كَانَ رَبُّ الْعِزَّةِ ﷾، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ، وَبِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ، وَمُوَكِّلٌ حَفَظَةً يَكْتُبُونَ أَعْمَالَ الْعِبَادِ، وَمَعَ ذَلِكَ لَمْ يَقْضِ بَيْنَ الْخَلَائِقِ بِمَا يَعْلَمُهُ مِنْهُمْ وَلَا بِمَا سَجَّلَتْهُ مَلَائِكَتُهُ، وَيَسْتَنْطِقُ أَعْضَاءَهُمْ، وَيَسْتَشْهِدُ الرُّسُلَ عَلَى الْأُمَمِ وَالرَّسُولَ ﷺ عَلَى الرُّسُلِ، أَيْ بِأَنَّهُمْ بَلَّغُوا أُمَمَهُمْ رِسَالَاتِ اللَّهِ إِلَيْهِمْ، فَلِأَنْ لَا يَقْضِيَ الْقَاضِي بِعِلْمِهِ مِنْ بَابِ أَوْلَى. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ تَعَالَى.

Bu sunumda yargı ve adaletin mükemmelliği ile ilgili bir işaret vardır: İzzet Rabbi celle celâluhu her şeye şahit ve her şeyi bilen olduğu, kulların amellerini yazan koruyucu melekler görevlendirdiği halde, yaratılanlar arasında sırf onlar hakkındaki ilmiyle ve meleklerinin kaydettikleriyle hüküm vermeyip organlarını konuşturuyor, peygamberleri ümmetlerine ve Resûl'ü sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberlere -yani Allah'ın risaletlerini ümmetlerine tebliğ ettiklerine dair- şahit tutuyorsa, hâkimin sırf kendi [şahsi] bilgisiyle hüküm vermemesi evleviyetle gerekir. İlim Allah Teâlâ katındadır.

30874. Metin

وَقَدْ جَاءَ عَنْهُ ﷺ قَوْلُهُ: «إِنَّكُمْ تَحْتَكِمُونَ إِلَيَّ، وَإِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ أَقْضِي لَكُمْ عَلَى نَحْوِ مَا أَسْمَعُ، فَمَنِ اقْتَطَعْتُ لَهُ شَيْئًا مِنْ حَقِّ أَخِيهِ، فَإِنَّمَا أَقْطَعُ لَهُ قِطْعَةً مِنْ نَارٍ» . الْحَدِيثَ. أَيْ: كَانَ مِنَ الْمُمْكِنِ أَنْ يَنْزِلَ عَلَيْهِ الْوَحْيُ، وَلَا سِيَّمَا فِي تِلْكَ الْقَضِيَّةِ بِعَيْنِهَا، إِذْ قَالُوا فِي مَوَارِيثَ دَرَسَتْ مَعَالِمُهَا وَلَا بَيِّنَةَ بَيْنَهُمَا، وَلَكِنْ إِذَا نَزَلَ الْوَحْيُ عَلَيْهِ ﷺ فِيهَا فَمَنْ بِالْوَحْيِ لِمَنْ يَأْتِي بَعْدَهُ فِي الْقَضَاءِ؟

Nitekim ondan sallallâhu aleyhi ve sellem şu buyruğu rivayet edilmiştir: «Sizler aranızdaki davalar için bana başvuruyorsunuz. Ben ancak bir beşerim ve bana anlattığınız/işittiğim kadarıyla aranızda hüküm veririm. Kime kardeşinin hakkından bir şey hükmedip verirsem, ona ancak ateşten bir parça vermiş olurum.» -Hadis-. Yani, özellikle izleri silinmiş ve aralarında delil bulunmayan miraslar hususunda [hüküm istediklerinde] bizzat o meselede kendisine vahiy inmesi pekâlâ mümkündü; fakat eğer o meselede kendisine sallallâhu aleyhi ve sellem vahiy inseydi, kendisinden sonra hüküm verecek olanlar için vahyi kim getirecekti?

30875. Metin

وَلِذَا قَالَ ﷺ: «الْبَيِّنَةُ عَلَى الْمُدَّعِي، وَالْيَمِينُ عَلَى مَنْ أَنْكَرَ» .

Bu yüzden o sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Delil getirmek iddia sahibine, yemin etmek ise inkâr edene düşer.»

30876. Metin

وَمَعْلُومٌ أَنَّ الْبَيِّنَةَ فَعِيلَةٌ مِنَ الْبَيَانِ، فَتَشْمَلُ كُلَّ مَا يُبَيِّنُ الْحَقَّ مِنْ شَهَادَةٍ وَقَرِينَةٍ، كَمَا فِي قِصَّةِ يُوسُفَ مِنَ الْقَرَائِنِ مَعَ إِخْوَتِهِ وَمَعَ امْرَأَةِ الْعَزِيزِ. إِلَخْ.

Malumdur ki beyyine (الْبَيِّنَةُ), beyân (الْبَيَان) kökünden fa'île (فَعِيلَة) veznindedir; dolayısıyla şahitlik ve karineden hakkı açıklayan her şeyi kapsar. Nitekim Yûsuf kıssasında kardeşleriyle ve Azîz'in karısıyla olan durumlardaki karineler gibi... ilah.

30877. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ

Yüce Allah'ın: "O hendek sahipleri, o çıralı/tutuşturulmuş ateş kahrolasılar!" buyruğu.

30878. Metin

قَالَ أَبُو حَيَّانَ: وَجَوَابُ الْقَسَمِ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ، قِيلَ: مَحْذُوفٌ، فَقِيلَ: لَتُبْعَثُنَّ وَنَحْوُهُ، وَقِيلَ: مَذْكُورٌ، فَقِيلَ: «إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ» [٨٥ \ ١٠] وَنَحْوُهُ، وَقِيلَ: «قُتِلَ» ، وَهَذَا نَخْتَارُهُ، وَحُذِفَتِ اللَّامُ - أَيْ لَقُتِلَ -

Ebû Hayyân şöyle demiştir: Yüce Allah'ın: "Burçlar sahibi göğe andolsun" buyruğundaki yeminin cevabının mahzuf olduğu söylenmiş ve: "Muhakkak diriltileceksiniz" ve benzeri bir ifade olduğu ileri sürülmüştür. Zikredilmiş olduğu da söylenmiş ve: "Şüphesiz mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edenler..." [85:10] ve benzeri olduğu söylenmiştir. Yine yeminin cevabının "Kahrolasılar!" (قُتِلَ) olduğu da söylenmiştir; bizim tercih ettiğimiz de budur. Burada lâm harfi hazfedilmiştir -yani "Andolsun kahrolasılar!" (لَقُتِلَ) takdirindedir-.

30879. Metin

وَحَسُنَ حَذْفُهَا كَمَا حَسُنَ فِي قَوْلِهِ: وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا [٩١ \ ١] ، ثُمَّ قَالَ: قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا [٩١ \ ٩] ، أَيْ: لَقَدْ أَفْلَحَ، وَيَكُونُ الْجَوَابُ دَلِيلًا عَلَى لَعْنَةِ اللَّهِ عَلَى مَنْ فَعَلَ ذَلِكَ، وَتَنْبِيهًا لِكُفَّارِ قُرَيْشٍ الَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ ; لِيَفْتِنُوهُمْ عَنْ دِينِهِمْ.

Onun hazfedilmesi, tıpkı: "Güneşe ve onun aydınlığına andolsun" [91:1] dedikten sonra: "Onu arındıran kurtulmuştur" [91:9] yani "Andolsun kurtulmuştur" (لَقَدْ أَفْلَحَ) buyurmasında olduğu gibi güzel düşmüştür. Bu cevap, bunu yapan kimselere Allah'ın lanetine bir delil ve müminleri dinlerinden döndürmek için onlara eziyet eden Kureyş kâfirlerine bir uyarı olmaktadır.

30880. Metin

وَإِذَا كَانَ «قُتِلَ» هِيَ الْجَوَابَ فَهِيَ جُمْلَةٌ خَبَرِيَّةٌ، وَإِذَا كَانَ الْجَوَابُ غَيْرَهَا فَهِيَ جُمْلَةٌ إِنْشَائِيَّةٌ، دُعَاءٌ عَلَيْهِمْ.

Eğer "kahrolasılar" (قُتِلَ) yeminin cevabı ise, haber cümlesidir; şayet cevap bundan başkası ise, inşâî bir cümle olup onların aleyhine bir bedduadır.

30881. Metin

وَقُرِئَ: «قُتِّلَ» بِالتَّشْدِيدِ، قَرَأَهَا الْحَسَنُ وَابْنُ مِقْسَمٍ، وَقَرَأَهَا الْجُمْهُورُ بِالتَّخْفِيفِ. اهـ.

Şedde ile "kuttile" (قُتِّلَ) şeklinde de okunmuştur; bunu Hasan ve İbn Mıksem okumuştur. Cumhur ise şeddesiz okumuştur. [Ebû Hayyân'ın sözü] bitti.

30882. Metin

وَالْأُخْدُودُ: جَمْعُ خَدٍّ، وَهُوَ الشَّقُّ فِي الْأَرْضِ طَوِيلًا. وَقَوْلُهُ: النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ، الْوَقُودُ بِالضَّمِّ وَبِالْفَتْحِ، وَالْقِرَاءَةُ بِالْفَتْحِ كَالسَّحُورِ، وَالْوَضُوءِ. فَبِالْفَتْحِ: مَا تُوقِدُ بِهِ كَصَبُورٍ وَالْمَاءُ الْمُتَوَضَّأُ بِهِ، وَالطَّعَامُ الْمُتَسَحَّرُ بِهِ. وَبِالضَّمِّ: الْمَصْدَرُ وَالْفِعْلُ، وَالْوُقُودُ بِالضَّمِّ: مَا تُوقِدُ بِهِ.

el-Uhdûd (الْأُخْدُودُ), hadd (خَدّ) kelimesinin çoğuludur; o da yerdeki uzun yarıktır. "O yakıtlı ateş" buyruğundaki el-Vakûd kelimesi damme ile (vukûd) ve fetha ile (vakûd) okunabilir. Kıraat; sehûr ve vadû kelimelerinde olduğu gibi fetha iledir. Fetha ile olunca: Sabûr vezninde tutuşturulan şey (yakıt), kendisiyle abdest alınan su ve sahurda yenen yemek gibidir. Damme ile olunca: Masdar ve fiildir. Damme ile vukûd ise: Kendisiyle tutuşturduğun şeydir.

30883. Metin

ذَكَرَ صَاحِبُ الْقَامُوسِ، وَ «النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ» : بَدَلٌ مِنَ الْأُخْدُودِ.

Kâmûs sahibi böyle zikretmiştir. "O yakıtlı ateş" ifadesi ise el-Uhdûd'dan bedeldir.

30884. Metin

وَقِيلَ فِي مَعْنَاهَا عِدَّةُ أَقْوَالٍ، حَتَّى قَالَ أَبُو حَيَّانَ: كَسَلْتُ عَنْ نَقْلِهَا.

Bunun anlamı hakkında pek çok görüş söylenmiştir; hatta Ebû Hayyân: "Onları aktarmaya üşendim" demiştir.

30885. Metin

وَنَقَلَ الْفَخْرُ الرَّازِيُّ ثَلَاثَةً مِنْهَا.

Fahreddin er-Râzî ise bunlardan üçünü aktarmıştır.

30886. Metin

وَالْمَشْهُورُ عِنْدَ ابْنِ كَثِيرٍ مَا رَوَاهُ أَحْمَدُ وَمُسْلِمٌ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ قَالَ: «كَانَ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مَلِكٌ، وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ، فَلَمَّا كَبِرَ السَّاحِرُ قَالَ لِلْمَلِكِ: إِنِّي قَدْ كَبِرَ سِنِّي، وَحَضَرَ أَجَلِي، فَادْفَعْ إِلَيَّ غُلَامًا لِأُعَلِّمَهُ السِّحْرَ، فَدَفَعَ إِلَيْهِ غُلَامًا كَانَ يُعَلِّمُهُ السِّحْرَ، وَكَانَ بَيْنَ السَّاحِرِ وَالْمَلِكِ رَاهِبٌ، فَأَتَى الْغُلَامُ الرَّاهِبَ، فَسَمِعَ مِنْ كَلَامِهِ فَأَعْجَبَهُ، وَكَانَ إِذَا أَتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ، وَقَالَ مَا حَبَسَكَ؟ وَإِذَا أَتَى أَهْلَهُ ضَرَبُوهُ وَقَالُوا: مَا حَبَسَكَ؟ فَشَكَا ذَلِكَ إِلَى الرَّاهِبِ، فَقَالَ: إِذَا أَرَادَ السَّاحِرُ ضَرْبَكَ، فَقُلْ: حَبَسَنِي أَهْلِي، وَإِذَا أَرَادَ أَهْلُكَ أَنْ يَضْرِبُوكَ، فَقُلْ: حَبَسَنِيَ السَّاحِرُ، فَبَيْنَمَا هُوَ ذَاتَ يَوْمٍ، إِذْ أَتَى عَلَى دَابَّةٍ عَظِيمَةٍ فَظِيعَةٍ قَدْ حَبَسَتِ النَّاسَ، فَلَا يَسْتَطِيعُونَ أَنْ يَجُوزُوا، فَقَالَ: الْيَوْمَ أَعْلَمُ أَمْرَ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَى اللَّهِ أَمْ أَمْرَ السَّاحِرِ؟ قَالَ: فَأَخَذَ حَجَرًا، فَقَالَ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ أَمْرُ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَيْكَ وَأَرْضَى مِنْ أَمْرِ السَّاحِرِ، فَاقْتُلْ هَذِهِ الدَّابَّةَ حَتَّى يَجُوزَ النَّاسُ، وَرَمَاهَا فَقَتَلَهَا، وَمَضَى النَّاسُ فَأَخْبَرَ الرَّاهِبَ بِذَلِكَ، فَقَالَ: أَيْ بُنَيَّ، أَنْتَ أَفْضَلُ مِنِّي، وَإِنَّكَ سَتُبْتَلَى، فَإِنِ ابْتُلِيتَ فَلَا

İbn Kesîr nezdinde meşhur olan ise Ahmed ve Müslim'in rivayet ettiği şu hadistir: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: «Sizden öncekiler arasında bir kral vardı; onun da bir sihirbazı bulunmaktaydı. Sihirbaz yaşlanınca krala: 'Ben yaşlandım ve ecelim yaklaştı; bana bir delikanlı ver de ona sihri öğreteyim' dedi. Kral da sihri öğretmesi için ona bir delikanlı verdi. Sihirbaz ile kral arasında [yolda] bir rahip vardı. Delikanlı rahibe uğradı, sözlerini dinledi ve bu sözler hoşuna gitti. Sihirbaza gittiğinde sihirbaz onu döver ve: 'Seni ne alıkoydu?' derdi. Ailesinin yanına gittiğinde de onlar onu döver ve: 'Seni ne alıkoydu?' derlerdi. Delikanlı bu durumu rahibe şikâyet etti. Rahip şöyle dedi: 'Sihirbaz seni dövmek istediğinde; ailem beni alıkoydu de. Ailen seni dövmek istediğinde ise; sihirbaz beni alıkoydu de.' Günlerden bir gün delikanlı [yürürken], insanları alıkoymuş ve onların geçmesine imkân vermeyen büyük ve korkunç bir canavara rastladı. Bunun üzerine: 'Rahibin işinin mi yoksa sihirbazın işinin mi Allah'a daha sevimli olduğunu bugün öğreneceğim' dedi. [Râvi] dedi ki: Bir taş aldı ve: 'Allahım! Eğer rahibin durumu Sana sihirbazın durumundan daha sevimli ve daha hoşnut edici ise, insanların geçebilmesi için şu canavarı öldür' dedi. Taşı atıp onu öldürdü ve insanlar geçti. Delikanlı bunu rahibe haber verince rahip: 'Ey oğulcuğum! Sen bugün benden daha üstünsün. Muhakkak ki sen imtihana çekileceksin; şayet imtihana çekilirsen sakın

30887. Metin

تَدُلَّ عَلَيَّ، فَكَانَ الْغُلَامُ يُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ وَسَائِرَ الْأَدْوَاءِ وَيَشْفِيهِمْ، وَكَانَ لِلْمَلِكِ جَلِيسٌ أَعْمَى فَسَمِعَ بِهِ، فَأَتَاهُ بِهَدَايَا كَثِيرَةٍ، فَقَالَ: اشْفِنِي. فَقَالَ: مَا أَنَا أَشْفِي أَحَدًا، إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ ﷿ فَإِنْ آمَنْتَ بِهِ دَعَوْتُ اللَّهَ فَشَفَاكَ، فَآمَنَ، فَدَعَا اللَّهَ فَشَفَاهُ، ثُمَّ أَتَى الْمَلِكَ فَجَلَسَ مِنْهُ نَحْوَ مَا كَانَ يَجْلِسُ، فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: يَا فُلَانُ، مَنْ رَدَّ عَلَيْكَ بَصَرَكَ؟ فَقَالَ: رَبِّي، فَقَالَ: أَنَا. قَالَ: لَا، رَبِّي وَرَبُّكَ اللَّهُ، قَالَ: أَوَلَكَ رَبٌّ غَيْرِي؟ قَالَ: نَعَمْ، رَبِّي وَرَبُّكَ اللَّهُ، فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتَّى دَلَّهُ عَلَى الْغُلَامِ، فَبَعَثَ إِلَيْهِ، فَقَالَ: أَيْ بُنَيَّ، بَلَغَ مِنْ سِحْرِكَ أَنْ تُبْرِئَ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ، وَهَذِهِ الْأَدْوَاءَ، فَقَالَ: أَمَّا أَنَا لَا أَشْفِي أَحَدًا، إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ ﷿ قَالَ: أَنَا. قَالَ: لَا، قَالَ: أَوَلَكَ رَبٌّ غَيْرِي؟ قَالَ: رَبِّي وَرَبُّكَ اللَّهُ، فَأَخَذَهُ أَيْضًا بِالْعَذَابِ حَتَّى دَلَّ عَلَى الرَّاهِبِ، فَأُوتِيَ بِالرَّاهِبِ، فَقِيلَ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ فَأَبَى، فَوَضَعَ الْمِنْشَارَ فِي مَفْرِقِ رَأْسِهِ حَتَّى وَقَعَ شِقَّاهُ، وَقَالَ لِلْأَعْمَى: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ، فَأَبَى، فَوَضَعَ الْمِنْشَارَ فِي مَفْرِقِهِ أَيْضًا، وَقَالَ لِلْغُلَامِ: ارْجِعْ عَنْ دِينِكَ، فَأَبَى، فَبَعَثَ بِهِ مَعَ نَفَرٍ إِلَى جَبَلِ كَذَا وَكَذَا، وَقَالَ: إِذَا بَلَغْتُمْ ذُرْوَتَهُ، فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإِلَّا فَدَهْدِهُوهُ، فَذَهَبُوا بِهِ فَلَمَّا عَلَوْا بِهِ الْجَبَلَ، قَالَ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ، فَرَجَفَ بِهِمُ الْجَبَلُ فَدُهْدِهُوا أَجْمَعُونَ، وَجَاءَ الْغُلَامُ يَتَلَمَّسُ حَتَّى دَخَلَ عَلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ: مَا فَعَلَ أَصْحَابُكَ؟ فَقَالَ: كَفَانِيهِمُ اللَّهُ تَعَالَى، فَبَعَثَ بِهِ نَفَرًا إِلَى الْبَحْرِ فِي قُرْقُورٍ، فَقَالَ: إِذَا لَجَجْتُمْ بِهِ الْبَحْرَ، فَإِنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإِلَّا فَأَغْرِقُوهُ، فَقَالَ الْغُلَامُ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ، فَغَرِقُوا هُمْ، وَجَاءَ الْغُلَامُ حَتَّى دَخَلَ عَلَى الْمَلِكِ، فَقَالَ لِلْمَلِكِ: إِنَّكَ لَسْتَ بِقَاتِلِي حَتَّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ، قَالَ: مَا هُوَ؟ قَالَ: تَجْمَعُ النَّاسَ فِي صَعِيدٍ وَاحِدٍ، ثُمَّ تَصْلُبُنِي عَلَى جِذْعٍ، وَتَأْخُذُ سَهْمًا مِنْ كِنَانَتِي، ثُمَّ قُلْ: بِسْمِ اللَّهِ رَبِّ الْغُلَامِ، فَإِنَّكَ إِنْ فَعَلْتَ ذَلِكَ قَتَلْتَنِي، فَفَعَلَ، وَوَضَعَ السَّهْمَ فِي قَوْسِهِ وَرَمَاهُ بِهِ فِي صُدْغِهِ، فَوَضَعَ الْغُلَامُ يَدَهُ عَلَى مَوْضِعِ السَّهْمِ وَمَاتَ، فَقَالَ النَّاسُ: آمَنَّا بِرَبِ الْغُلَامِ، فَقِيلَ لِلْمَلِكِ: أَرَأَيْتَ مَا كُنْتَ تَحْذَرُ، فَقَدْ وَاللَّهِ وَقَعَ بِكَ، قَدْ آمَنَ النَّاسُ كُلُّهُمْ، فَأَمَرَ بِأَفْوَاهِ السِّكَكِ، فَخُدَّتْ فِيهَا الْأَخَادِيدُ، وَأُضْرِمَتْ فِيهَا النِّيرَانُ، وَقَالَ: مَنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ فَدَعُوهُ وَإِلَّا فَأَقْحِمُوهُ فِيهَا، قَالَ: فَكَانُوا يَتَعَادَوْنَ وَيَتَدَافَعُونَ، فَجَاءَتِ امْرَأَةٌ بِابْنٍ لَهَا تُرْضِعُهُ، فَكَأَنَّهَا تَقَاعَسَتْ أَنْ تَقَعَ فِي النَّارِ، فَقَالَ الصَّبِيُّ: اصْبِرِي يَا أُمَّاهُ ; فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ. وَقَدْ قِيلَ: إِنَّ الْغُلَامَ دُفِنَ فَوُجِدَ زَمَنَ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَيَدُهُ عَلَى صُدْغِهِ، كُلَّمَا رُفِعَتْ خَرَجَ الدَّمُ مِنْ جُرْحِهِ، وَإِذَا تُرِكَتْ أُعِيدَتْ عَلَى الْجُرْحِ» .

beni ele verme' dedi. Delikanlı anadan doğma körü, alacalıyı ve diğer hastalıkları iyileştirip insanlara şifa veriyordu. Kralın kör bir nedimi vardı; bunu duyunca birçok hediye ile delikanlıya gelip: 'Bana şifa ver' dedi. Delikanlı: 'Ben kimseye şifa veremem, şifayı ancak Azîz ve Celîl olan Allah verir. Eğer O'na iman edersen, ben de Allah'a dua ederim, O da sana şifa verir' dedi. Adam iman etti; delikanlı da Allah'a dua etti ve Allah ona şifa verdi. Sonra adam kralın yanına varıp daha önce oturduğu gibi oturdu. Kral ona: 'Ey filan! Gözünü sana kim geri verdi?' dedi. O da: 'Rabbim' dedi. Kral: 'Ben mi?' deyince adam: 'Hayır, benim de senin de Rabbin olan Allah' dedi. Kral: 'Senin benden başka bir rabbin mi var?' dedi. Adam: 'Evet, benim de senin de Rabbin Allah'tır' dedi. Kral ona işkence etmeye devam etti, nihayet delikanlının yerini söyledi. Kral delikanlıyı çağırtıp: 'Ey oğulcuğum! Sihrin anadan doğma körü, alacalıyı ve şu hastalıkları iyileştirecek dereceye mi ulaştı?' dedi. Delikanlı: 'Bana gelince, ben kimseye şifa veremem; şifayı ancak Azîz ve Celîl olan Allah verir' dedi. Kral: 'Ben miyim?' dedi. Delikanlı: 'Hayır' dedi. Kral: 'Senin benden başka bir rabbin mi var?' dedi. O da: 'Benim de senin de Rabbin Allah'tır' dedi. Kral onu da işkenceye aldı, nihayet rahibi gösterdi. Rahip getirildi ve: 'Dininden dön' denildi, fakat o direndi. Bunun üzerine kral testereyi başının ortasına koydurup yardırdı, öyle ki iki parçası yere düştü. Sonra kör adama: 'Dininden dön' dedi; o da reddetti. Testereyi onun da başının ortasına koydurdu. Sonra delikanlıya: 'Dininden dön' dedi; o da reddetti. Bunun üzerine kral onu birkaç kişiyle falan falan dağa gönderip: 'Zirvesine vardığınızda dininden dönerse ne âlâ, dönmezse onu aşağı yuvarlayın' dedi. Onu götürdüler; dağın tepesine çıktıklarında delikanlı: 'Allahım! Dilediğin şekilde beni onlardan kurtar' dedi. Dağ onları sarstı ve hepsi aşağı yuvarlandılar. Delikanlı yürüyerek gelip kralın huzuruna girdi. Kral: 'Arkadaşların ne yaptı?' dedi. Delikanlı: 'Yüce Allah beni onlardan kurtardı' dedi. Kral onu birkaç kişiyle bir gemiye bindirip denize gönderdi ve: 'Denizin ortasına vardığınızda dininden dönerse ne âlâ, dönmezse onu denize atıp boğun' dedi. Delikanlı: 'Allahım! Dilediğin şekilde beni onlardan kurtar' dedi ve onlar boğuldular. Delikanlı gelip kralın huzuruna girdi ve krala: 'Sana emredeceğim şeyi yapmadıkça beni öldüremezsin' dedi. Kral: 'O nedir?' diye sordu. Delikanlı: 'İnsanları düz ve geniş bir alanda toplarsın; sonra beni bir hurma kütüğüne asarsın; sadakımdan bir ok alıp: «Delikanlının Rabbi olan Allah'ın adıyla» dersin. Şayet bunu yaparsan beni öldürürsün' dedi. Kral bunu yaptı, oku yayına koyup şakağına doğru fırlattı. Delikanlı elini okun isabet ettiği yere koydu ve vefat etti. Bunun üzerine insanlar: 'Delikanlının Rabbine iman ettik' dediler. Krala: 'Korkup çekindiğin şeyi gördün mü? Vallahi o başına geldi; insanların hepsi iman etti' denildi. Kral sokak başlarına hendekler kazılmasını emretti; hendekler kazılıp içlerinde ateşler tutuşturuldu. Kral: 'Kim dininden dönerse onu bırakın, dönmeyeni ise içine fırlatın' dedi. İnsanlar birbiriyle yarışırcasına ateşe atılıyor, birbirlerini itiyorlardı. Derken emzirdiği çocuğuyla bir kadın geldi; sanki ateşe düşmekten çekinir gibi oldu. Bunun üzerine çocuk: 'Sabret anneciğim! Şüphesiz sen hak üzeresin' dedi. Delikanlının gömüldüğü ve Ömer b. el-Hattâb döneminde eli şakağında olarak bulunduğu; eli kaldırıldığında yarasından kan aktığı, bırakıldığında ise tekrar yaranın üzerine geri döndüğü söylenmiştir.»

30888. Metin

وَقَدْ سُقْنَا هَذِهِ الْقِصَّةَ، وَهِيَ مِنْ أَمْثَلِ مَا جَاءَ فِي هَذَا الْمَعْنَى لِمَا فِيهَا مِنَ

Bu kıssayı aktardık; zira bu konuda gelen en güzel [rivayetlerden] biridir. Çünkü onda

30889. Metin

الْعِبَرِ، وَالَّتِي يُمْكِنُ أَنْ يُسْتَفَادَ مِنْهَا بَعْضُ الْأَحْكَامِ، حَيْثُ إِنَّ ابْنَ كَثِيرٍ، عَزَاهَا لِلْإِمَامِ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ وَمُسْلِمٍ، أَيْ لِصِحَّةِ سَنَدِهَا مَرْفُوعَةٌ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ مِنْ ذَلِكَ الْآتِي:

ibretler vardır ve kendisinden birtakım hükümler çıkarılabilir. Nitekim İbn Kesîr bunu İmam Ahmed b. Hanbel ve Müslim'e dayandırmıştır; yani Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e merfu olarak senedinin sahihliğinden dolayıdır. Bunlardan bazıları şunlardır:

30890. Metin

الْأَوَّلُ: أَنَّ السِّحْرَ بِالتَّعَلُّمِ كَمَا جَاءَ فِي قِصَّةِ الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ، هَارُوتَ وَمَارُوتَ يُعَلِّمَانِ النَّاسَ السِّحْرَ.

Birincisi: Babil'deki iki melek Hârût ve Mârût'un insanlara sihri öğretmeleri kıssasında geçtiği gibi, sihir öğrenimle olur.

30891. Metin

الثَّانِي: إِمْكَانُ اجْتِمَاعِ الْخَيْرِ مَعَ الشَّرِّ، إِذَا كَانَ الشَّخْصُ جَاهِلًا بِحَالِ الشَّرِّ، كَاجْتِمَاعِ الْإِيمَانِ مَعَ الرَّاهِبِ مَعَ تَعَلُّمِ السِّحْرِ مِنَ السَّاحِرِ.

İkincisi: Kişi şerrin durumunu bilmediği takdirde, hayır ile şerrin bir arada bulunabilmesidir; nitekim rahiple birlikte iman ile sihirbazdan sihir öğrenmenin bir arada bulunması böyledir.

30892. Metin

ثَالِثًا: إِجْرَاءُ خَوَارِقِ الْعَادَاتِ عَلَى أَيْدِي دُعَاةِ الْخَيْرِ، لِبَيَانِ الْحَقِّ، وَالتَّثْبِيتِ فِي الْأَمْرِ، كَمَا قَالَ الْغُلَامُ: الْيَوْمَ أَعْلَمُ أَمْرَ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَى اللَّهِ أَمْ أَمْرَ السَّاحِرِ؟

Üçüncüsü: Hakkı açıklamak ve meselede sebat kılmak için hayra çağıranların ellerinde olağanüstü hallerin zuhur etmesidir; nitekim delikanlının: "Rahibin durumunun mu yoksa sihirbazın durumunun mu Allah'a daha sevimli olduğunu bugün öğreneceğim" demesi böyledir.

30893. Metin

الرَّابِعُ: أَنَّهُ كَانَ أَمْيَلَ بِقَلْبِهِ إِلَى أَمْرِ الرَّاهِبِ، إِذْ قَالَ: اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ أَمْرُ الرَّاهِبِ أَحَبَّ إِلَيْكَ، فَسَأَلَ عَنْ أَمْرِ الرَّاهِبِ وَلَمْ يَسَلْ عَنْ أَمْرِ السَّاحِرِ؟

Dördüncüsü: Kalbiyle rahibin durumuna daha meyilli olmasıdır; zira: "Allahım! Eğer rahibin durumu Sana daha sevimli ise..." demiş, böylece rahibin durumunu sormuş da sihirbazın durumunu sormamıştır.

30894. Metin

الْخَامِسُ: اعْتِرَافُ الْعَالِمِ بِالْفَضْلِ لِمَنْ هُوَ أَفْضَلُ مِنْهُ، كَاعْتِرَافِ الرَّاهِبِ لِلْغُلَامِ.

Beşincisi: Âlimin, kendisinden daha faziletli olana faziletini itiraf etmesidir; rahibin delikanlıya [üstünlüğünü] itiraf etmesi gibi.

30895. Metin

السَّادِسُ: ابْتِلَاءُ الدُّعَاةِ إِلَى اللَّهِ وَوُجُوبُ الصَّبْرِ عَلَى ذَلِكَ، وَتَفَاوُتُ دَرَجَاتِ النَّاسِ فِي ذَلِكَ.

Altıncısı: Allah'a davet edenlerin imtihana çekilmesi, buna sabretmenin gerekliliği ve insanların bu husustaki derecelerinin farklılığıdır.

30896. Metin

السَّابِعُ: إِسْنَادُ الْفِعْلِ كُلِّهِ لِلَّهِ، إِنَّمَا يَشْفِي اللَّهُ.

Yedincisi: Bütün fiili Allah'a isnat etmektir: "Şifayı ancak Allah verir."

30897. Metin

الثَّامِنُ: رَفْضُ الدَّاعِي إِلَى اللَّهِ الْأَجْرَ عَلَى عَمَلِهِ وَهِدَايَتِهِ: قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ [٦ \ ٩٠] .

Sekizincisi: Allah'a davet edenin, ameli ve hidayet [çabası] karşılığında ücreti reddetmesidir: "De ki: 'Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum...'" [6:90].

30898. Metin

التَّاسِعُ: بَيَانُ رُكْنٍ أَصِيلٍ فِي قَضِيَّةِ التَّوَسُّلِ، وَهُوَ أَنَّ مَبْنَاهُ عَلَى الْإِيمَانِ بِاللَّهِ، ثُمَّ الدُّعَاءِ وَسُؤَالِ اللَّهِ تَعَالَى.

Dokuzuncusu: Tevessül meselesinde temel bir rüknün beyanıdır; o da bunun Allah'a imana, ardından dua edip Yüce Allah'tan istemeye dayalı olmasıdır.

30899. Metin

الْعَاشِرُ: غَبَاوَةُ الْمَلِكِ الْمُشْرِكِ الْمُغْلَقِ قَلْبُهُ بِظَلَامِ الشِّرْكِ، حَيْثُ ظَنَّ فِي نَفْسِهِ أَنَّهُ الَّذِي شَفَى جَلِيسَهُ. وَهُوَ لَمْ يَفْعَلْ لَهُ شَيْئًا، وَكَيْفَ يَكُونُ وَهُوَ لَا يَعْلَمُ؟

Onuncusu: Kalbi şirkin karanlığıyla kilitlenmiş müşrik kralın ahmaklığıdır; zira nedimine şifa verenin kendisi olduğunu zannetmiştir. Oysa ona hiçbir şey yapmamıştı; hem haberi bile yokken bu nasıl olabilirdi ki?

30900. Metin

الْحَادِيَ عَشَرَ: اللُّجُوءُ إِلَى الْعُنْفِ وَالْبَطْشِ عِنْدَ الْعَجْزِ عَنِ الْإِقْنَاعِ وَالْإِفْهَامِ أُسْلُوبُ الْجَهَلَةِ وَالْجَبَابِرَةِ.

On birincisi: İkna etmekten ve anlatmaktan aciz kalınca şiddete ve zorbalığa başvurmanın cahillerin ve zorbaların üslubu olmasıdır.

30901. Metin

الثَّانِيَ عَشَرَ: مُنْتَهَى الْقَسْوَةِ وَالْغِلْظَةِ فِي نَشْرِ الْإِنْسَانِ، بِدُونِ هَوَادَةٍ.

On ikincisi: İnsanı acımasızca testereyle biçmede katılık ve acımasızlığın zirve noktasıdır.

30902. Metin

الثَّالِثَ عَشَرَ: مُنْتَهَى الصَّبْرِ وَعَدَمِ الرُّجُوعِ عَنِ الدِّينِ، وَهَكَذَا كَانَ فِي الْأُمَمِ الْأُولَى، وَبَيَانُ فَضْلِ اللَّهِ عَلَى هَذِهِ الْأُمَّةِ، إِذْ جَازَ لَهَا التَّلَفُّظُ بِمَا يُخَالِفُ عَقِيدَتَهَا وَقَلْبُهَا مُطْمَئِنٌّ بِالْإِيمَانِ.

On üçüncüsü: Sabrın ve dinden dönmemenin zirvesidir; önceki ümmetlerde durum böyleydi. Ayrıca kalbi imanla mutmain olduğu halde inancına aykırı söz söylemesi kendisine caiz kılınarak Allah'ın bu ümmete olan lütfunun beyanıdır.

30903. Metin

وَقَدْ جَاءَ عَنِ الْفَخْرِ الرَّازِيِّ قَوْلُهُ:

Fahreddin er-Râzî'den şöyle bir söz nakledilmiştir:

30904. Metin

الْآيَةُ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُكْرَهَ عَلَى الْكُفْرِ بِالْإِهْلَاكِ الْعَظِيمِ الْأَوْلَى بِهِ أَنْ يَصْبِرَ عَلَى مَا خُوِّفَ مِنْهُ، وَأَنَّ إِظْهَارَ كَلِمَةِ الْكُفْرِ كَالرُّخْصَةِ فِي ذَلِكَ، وَقَالَ: وَرَوَى الْحَسَنُ أَنَّ مُسَيْلِمَةَ أَخَذَ رَجُلَيْنِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ فَقَالَ لِأَحَدِهِمَا: تَشْهَدُ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ؟ فَقَالَ: نَعَمْ، فَتَرَكَهُ، وَقَالَ لِلْآخَرِ مِثْلَهُ، فَقَالَ: لَا، بَلْ أَنْتَ كَذَّابٌ، فَقَتَلَهُ، فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: «أَمَّا الَّذِي تَرَكَ فَأَخَذَ بِالرُّخْصَةِ فَلَا تَبِعَةَ عَلَيْهِ، وَأَمَّا الَّذِي قُتِلَ فَأَخَذَ بِالْأَفْضَلِ فَهَنِيئًا لَهُ» .

"Ayet, büyük bir helakle küfre zorlanan kimsenin, korkutulduğu şeye sabretmesinin daha evla olduğuna ve küfür kelimesini telaffuz etmenin ise bunda bir ruhsat olduğuna delalet eder." Şöyle de demiştir: Hasan rivayet etti ki: Müseylime, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in ashabından iki kişiyi yakaladı. Onlardan birine: "Benim Allah'ın elçisi olduğuma şahitlik eder misin?" dedi. O: "Evet" deyince onu serbest bıraktı. Diğerine de aynısını söyledi, o ise: "Hayır, aksine sen yalancısın!" dedi. Bunun üzerine onu öldürdü. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: «Serbest bırakılan kimse ruhsatı almıştır, ona bir vebal yoktur. Öldürülen kimseye gelince, o en faziletli olanı seçmiştir; kutlu olsun ona!»

30905. Metin

وَتَقَدَّمَ بَحْثُ هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ لِلشَّيْخِ - رَحْمَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَيْنَا وَعَلَيْهِ -.

Bu meselenin Şeyh'e ait incelemesi daha önce geçmişti -Yüce Allah'ın rahmeti bizim ve onun üzerine olsun-.

30906. Metin

الرَّابِعَ عَشَرَ: إِجَابَةُ دَعْوَةِ الْغُلَامِ وَنُصْرَةُ اللَّهِ لِعِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ.

On dördüncüsü: Delikanlının duasının kabul olması ve Allah'ın mümin kullarına yardım etmesidir: "Allahım! Dilediğin şekilde beni onlardan kurtar."

30907. Metin

الْخَامِسَ عَشَرَ: التَّضْحِيَةُ بِالنَّفْسِ فِي سَبِيلِ نَشْرِ الدَّعْوَةِ، حَيْثُ دَلَّ الْغُلَامُ الْمَلِكَ عَلَى الطَّرِيقَةِ الَّتِي يَتَمَكَّنُ الْغُلَامُ بِهَا مِنْ إِقْنَاعِ النَّاسِ بِالْإِيمَانِ بِاللَّهِ، وَلَوْ كَانَ الْوُصُولُ لِذَلِكَ عَلَى حَيَاتِهِ هُوَ.

On beşincisi: Daveti yayma uğrunda canını feda etmektir; nitekim delikanlı, insanların Allah'a iman etmesini sağlaması kendi canına mal olacak olsa bile krala bu amaca ulaştıracak yolu göstermiştir.

30908. Metin

السَّادِسَ عَشَرَ: إِبْقَاءُ جِسْمِهِ حَتَّى زَمَنِ عُمَرَ ﵁ إِكْرَامًا لِأَوْلِيَاءِ اللَّهِ وَالدُّعَاةِ مِنْ أَنْ تَأْكُلَ الْأَرْضُ أَجْسَامَهُمْ.

On altıncısı: Allah'ın velilerine ve davetçilerine bir ikram olarak toprağın onların bedenlerini çürütmemesi babından, cesedinin Ömer (radıyallâhu anh) dönemine kadar korunup kalmasıdır.

30909. Metin

السَّابِعَ عَشَرَ: إِثْبَاتُ دَلَالَةِ الْقُدْرَةِ عَلَى الْبَعْثِ.

On yedincisi: Yeniden diriltmeye (ba's) gücün yeteceğine dair delilin ortaya konmasıdır.

30910. Metin

الثَّامِنَ عَشَرَ: حَيَاةُ الشُّهَدَاءِ لِوُجُودِ الدَّمِ وَعَوْدَةِ الْيَدِ مَكَانَهَا بِحَرَكَةٍ مَقْصُودَةٍ.

On sekizincisi: Kanın bulunması ve elin iradî bir hareketle yerine dönmesi sebebiyle şehitlerin diri olduğunun anlaşılmasıdır.

30911. Metin

التَّاسِعَ عَشَرَ: مَعْرِفَةُ تِلْكَ الْقِصَّةِ عِنْدَ أَهْلِ مَكَّةَ حَيْثُ حُدِّثُوا بِهَا تَخْوِيفًا مِنْ عَوَاقِبِ أَفْعَالِهِمْ بِضَعَفَةِ الْمُؤْمِنِينَ، كَمَا هُوَ مُوَضَّحٌ فِي تَمَامِ الْقِصَّةِ.

On dokuzuncusu: Kıssanın tamamında açıklandığı üzere, zayıf müminlere yaptıklarının sonuçlarından korkutulmak amacıyla bu kıssanın Mekkelilere anlatılması sebebiyle onların bu kıssayı bilmeleridir.

30912. Metin

الْعِشْرُونَ: نُطْقُ الصَّبِيِّ الرَّضِيعِ بِالْحَقِّ.

Yirmincisi: Emzikteki bebeğin hakkı konuşmasıdır.

30913. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ. الضَّمِيرُ فِي قَوْلِهِ: هُمْ، وَالضَّمِيرُ فِي قَوْلِهِ: قُعُودٌ، ذُكِرَ فِيهِمَا خِلَافٌ.

Yüce Allah'ın: "Hani onlar onun başında oturmuşlardı" buyruğu. "Onlar" (هُمْ) ifadesindeki zamir ile "oturmuşlardı" (قُعُودٌ) ifadesindeki zamir hakkında ihtilaf zikredilmiştir.

30914. Metin

فَقِيلَ: رَاجِعَانِ إِلَى مَنْ أُحْرِقُوا وَأُقْعِدُوا عَلَيْهَا.

Bir görüşe göre her iki zamir de yakılan ve onun üzerinde oturtulan kimselere dönmektedir.

30915. Metin

وَقِيلَ: رَاجِعَانِ إِلَى الْكُفَّارِ.

Diğer bir görüşe göre ise kâfirlere dönmektedir.

30916. Metin

وَعَلَيْهِ فَفِي قَوْلِهِ: «عَلَيْهَا قُعُودٌ» إِشْكَالٌ، وَهُوَ: كَيْفَ يَتَمَكَّنُ لَهُمُ الْقُعُودُ عَلَى النَّارِ.

Buna göre: "Onun başında oturmuşlardı" (عَلَيْهَا قُعُودٌ) ifadesinde bir müşkül ortaya çıkmaktadır; o da ateşin üzerinde oturmanın onlar için nasıl mümkün olacağıdır.

30917. Metin

فَقِيلَ: إِنَّهَا رَجَعَتْ عَلَيْهِمْ فَأَحْرَقَتْهُمْ، فَقُعُودُهُمْ عَلَيْهَا حَقِيقَةٌ.

Şöyle denilmiştir: Ateş onlara geri dönüp kendilerini yakmıştır; dolayısıyla onların ateşin üzerinde oturmaları hakikattir.

30918. Metin

وَقِيلَ: قُعُودٌ عَلَى حَافَّتِهَا، كَمَا تَقُولُ: قُعُودٌ عَلَى النَّهْرِ، أَوْ عَلَى الْبِئْرِ، أَوْ عَلَى حَافَّتِهِ وَحَوْلِهِ، كَمَا يُقَالُ: نَزَلَ فُلَانٌ عَلَى مَاءِ كَذَا، أَيْ: عِنْدَهُ.

Şöyle de denilmiştir: Tıpkı "nehir kenarında oturmuşlar" veya "kuyu başında/kenarında ve etrafında oturmuşlar" demen gibi, onun kenarında oturmuşlardır. Nitekim "falanca falan suyun başına indi" yani onun yanına konakladı denmesi de böyledir.

30919. Metin

وَأَنْشَدَ أَبُو حَيَّانَ بَيْتَ الْأَعْشَى:

Ebû Hayyân, el-A'şâ'nın şu beytini inşad etmiştir:

30920. Metin

تُشَبُّ لِمَقْرُورَيْنِ يَصْطَلِيَانِهَا ... وَبَاتَ عَلَى النَّارِ النَّدَى وَالْمُحَلِّقُ

"Ateş, başında ısınan üşümüş iki kişi için tutuşturulur... Cömertlik ve Muhallık ise ateşin başında geceler."

30921. Metin

وَقَدِ اسْتَدَلَّ صَاحِبُ الْقَوْلِ الْأَوَّلِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى الْآتِي: فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ [٨٥ \ ١٠] فَقَالَ: الْحَرِيقُ فِي الدُّنْيَا، وَجَهَنَّمُ فِي الْآخِرَةِ.

Birinci görüşün sahibi, ileride gelecek olan: "Onlar için cehennem azabı vardır ve onlar için yangın azabı vardır" [85:10] buyruğunu delil getirerek: "Yangın azabı dünyada, cehennem azabı ise ahirettedir" demiştir.

30922. Metin

وَلَكِنْ فِي الْآيَةِ قَرِينَةٌ عَلَى أَنَّ الضَّمَائِرَ رَاجِعَةٌ إِلَى الْكُفَّارِ الَّذِينَ قَتَلُوا الْمُؤْمِنِينَ وَأَحْرَقُوهُمْ، وَهِيَ قَوْلُهُ: ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ [٨٥ \ ١٠] حَيْثُ رَتَّبَ الْعَذَابَ الْمَذْكُورَ عَلَى عَدَمِ التَّوْبَةِ، وَجَاءَ بِثُمَّ الَّتِي هِيَ لِلتَّرَاخِي، مِمَّا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُمْ لَمْ تَحْرِقْهُمْ نَارُهُمُ انْتِقَامًا مِنْهُمْ حَالًا، بَلْ أُمْهِلُوا لِيَتُوبُوا مِنْ فِعْلَتِهِمُ الشَّنِيعَةِ، وَإِلَّا فَلَهُمُ الْعَذَابُ الْمَذْكُورُ فِي الْآخِرَةِ. وَاللَّهُ تَعَالَى أَعْلَمُ.

Ancak ayette, zamirlerin müminleri öldürüp yakan kâfirlere döndüğüne dair bir karine vardır; o da: "Sonra da tövbe etmemişlerse, onlar için cehennem azabı vardır" [85:10] buyruğudur. Zira söz konusu azabı tövbe etmeme şartına bağlamış ve terâhî (araya zaman girme) ifade eden "sümme" (sonra) lafzını getirmiştir. Bu da, ateşlerinin onlardan derhal intikam alırcasına kendilerini yakmadığını, aksine bu çirkin fiillerinden tövbe etmeleri için kendilerine mühlet verildiğini, aksi takdirde ahirette kendileri için zikredilen azabın bulunacağını gösterir. Doğrusunu en iyi Yüce Allah bilir.

30923. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ

Yüce Allah'ın: "Onlar, müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı" buyruğu.

30924. Metin

بِمَعْنَى حُضُورٌ، يَتَّفِقُ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ [٨٥ \ ٦] ، أَيْ: حُضُورٌ يُشَاهِدُونَ إِحْرَاقَ الْمُؤْمِنِينَ، وَهَذَا زِيَادَةٌ فِي التَّبْكِيتِ بِهِمْ، إِذْ يَرَوْنَ هَذَا الْمَظْهَرَ بِأَعْيُنِهِمْ وَلَمْ يُشْفِقُوا بِهِمْ، وَلَمْ يَعْتَبِرُوا بِثَبَاتِهِمْ.

Hazır bulunanlar anlamındadır; Yüce Allah'ın: "Hani onlar onun başında oturmuşlardı" [85:6] buyruğuyla örtüşmektedir. Yani müminlerin yakılışını bizzat seyreden hazır kimselerdir. Bu manzarayı gözleriyle gördükleri halde onlara acımadıkları ve onların sebatından ibret almadıkları için, bu durum onların kınanıp azarlanmasını daha da artırmaktadır.

30925. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ

Yüce Allah'ın: "Onlardan, sırf Azîz ve Hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam alıyorlardı / kin besliyorlardı" buyruğu.

30926. Metin

هَذَا مَا يُسَمَّى أُسْلُوبُ الْمَدْحِ بِمَا يُشْبِهُ الذَّمَّ، وَنَظِيرُهُ فِي الْعَرَبِيَّةِ قَوْلُ الشَّاعِرِ:

Bu, zemme (yermeye) benzer ifadeyle övgü (te'kîdü'l-medh bi-mâ yuşbihu'z-zemm) üslubu olarak adlandırılır. Arap dilinde bunun benzeri şairin şu sözüdür:

30927. Metin

وَلَا عَيْبَ فِيهِمْ غَيْرَ أَنَّ سُيُوفَهُمْ ... بِهِنَّ فُلُولٌ مِنْ قِرَاعِ الْكَتَائِبِ

"Onlarda hiçbir ayıp yoktur; şu kadar var ki, kılıçlarında ordularla çarpışmaktan gedikler açılmıştır."

30928. Metin

وَذَكَرَ أَبُو حَيَّانَ قَوْلَ الشَّاعِرِ - وَهُوَ قَيْسُ الرُّقَيَّاتِ -:

Ebû Hayyân, şairin -ki o İbn Kays er-Rukayyât'tır- şu sözünü zikretmiştir:

30929. Metin

مَا نَقَمُوا مِنْ بَنِي أُمَيَّةَ إِلَّا ... أَنَّهُمْ يَحْلُمُونَ إِنْ غَضِبُوا

"Ümeyyeoğullarına tek kızdıkları şey, onların öfkelendiklerinde yumuşak huylu davranmalarıdır."

30930. Metin

وَقَوْلَ الْآخَرِ:

Bir diğerinin de şu sözünü zikretmiştir:

30931. Metin

وَلَا عَيْبَ فِيهَا غَيْرَ شُكْلَةِ عَيْنِهَا ... كَذَاكَ عِنَاقُ الطَّيْرِ شُكْلًا عُيُونُهَا

"Gözündeki hafif kırmızılık dışında onda hiçbir kusur yoktur; nitekim yırtıcı kuşların gözleri de böyledir."

30932. Metin

يُقَالُ عَيْنٌ شَكْلَاءُ: إِذَا كَانَ فِي بَيَاضِهَا حُمْرَةٌ قَلِيلَةٌ يَسِيرَةٌ.

Beyazında az ve hafif bir kırmızılık bulunduğu zaman [o göze] "şeklâ göz" (عَيْنٌ شَكْلَاءُ) denir.

30933. Metin

وَقَدَّمْنَا أَنَّ نِقْمَتَهُمْ عَلَيْهِمْ لِلْمُسْتَقْبَلِ، كَمَا فِي قَوْلِهِ تَعَالَى: إِلَّا أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ، لَا عَلَى الْمَاضِي إِلَّا أَنْ آمَنُوا ; لِأَنَّهُمْ كَانُوا يَقُولُونَ لَهُمْ: إِمَّا أَنْ تَرْجِعُوا عَنْ دِينِكُمْ، وَإِمَّا أَنْ تُلْقَوْا فِي النَّارِ، وَلَمْ يَحْرِقُوهُمْ عَلَى إِيمَانِهِمُ السَّابِقِ، بَلْ عَلَى إِصْرَارِهِمْ عَلَى الْإِيمَانِ لِلْمُسْتَقْبَلِ.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Yüce Allah'ın: "Sırf Allah'a iman edecekleri için" buyruğunda olduğu gibi onların intikamı/öfkesi geleceğe yöneliktir; "iman ettikleri için" şeklinde geçmişe yönelik değildir. Çünkü onlara: "Ya dininizden dönersiniz ya da ateşe atılırsınız" diyorlardı. Onları geçmişteki imanlarından ötürü değil, gelecekte de iman üzere sebat etme konusundaki ısrarlarından ötürü yakmışlardır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.