Müellifin Mukaddimesi

Taberî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

1. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2. Metin

(¬١)

(¬١)

3. Metin

[قُرِئ على أبي جعفرٍ محمدِ بنِ جريرٍ الطَّبَرِيِّ، في سنةِ ستٍّ وثلاثِمائةٍ، قال] (¬٢):

[Üç yüz altı senesinde Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî’ye okundu, [o da] şöyle dedi] (¬٢):

4. Metin

الحمدُ للَّهِ الذي حَجَّت ٣ الألبابَ بَدائعُ حُكْمِه ٤، وخصَمَت العقولَ لَطائفُ حُجَجِه، وقَطعَت عُذْرَ المُلْحِدِين عَجائبُ صُنْعِه، وهتَف ٥ في أسماعِ العالمين ألْسُنُ أدلَّتِه، شاهدةً أنه اللَّهُ الذي لا إلهَ إلَّا هو، الذي لا عِدْلَ له مُعادِلٌ ٦، ولا مِثْلَ له مُماثِلٌ، ولا شريكَ له مُظاهِرٌ، ولا ولدَ له ولا والدٌ، ولم يَكُنْ له صاحبةٌ، ولا كُفُوًا أحدٌ، وأنه الجبارُ الذي خضَعَت لجَبروتِه الجَبابرةُ، والعزيزُ الذي ذلَّت لعزَّتِه الملوكُ الأعِزَّةُ، وخشَعَت لمَهابةِ سَطْوتِه ٧ ذَوُو المَهابةِ، وأذْعَن له جميعُ الخلقِ بالطاعةِ، طَوْعًا وكَرْهًا، كما قال جلَّ ثناؤه وتقدَّسَتْ أسماؤه: {وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ} [الرعد: ١٥].

Hamd; eşsiz hükümleri 5 akıllara üstün gelen 4, delillerinin incelikleri akılları susturup bağlayan, sanatının harikaları mülhidlerin (haktan sapanların) mazeretlerini kesip atan ve delillerinin dilleri âlemlerin kulaklarına nida ederek 6 O’nun; Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan, Kendisine denk bir dengi 7, benzeri bir misli, Kendisine arka çıkacak hiçbir ortağı, çocuğu ve babası olmayan, hiçbir eş edinmemiş bulunan ve hiçbir dengi bulunmayan Allâh olduğuna şahitlik eden; zorbaların O’nun ceberûtuna (mutlak hâkimiyetine) boyun eğdiği Cebbâr, güçlü ve aziz meliklerin O’nun izzeti karşısında zelil olduğu Azîz, satvetinin 8 heybeti karşısında heybet sahiplerinin huşû duyduğu ve övgüsü yüce, isimleri mukaddes olan [Allâh]’ın şöyle buyurduğu gibi bütün yaratılmışların ister istemez itaatle boyun eğdiği Allâh’a mahsustur: {وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ} “Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam, ister istemez Allâh’a secde eder.” [er-Ra‘d: 15].

5. Metin

فكلُّ موجودٍ إلى وَحْدانيتِه داعٍ، وكلُّ مَحْسوسٍ إلى ربُوبيتِه هادٍ، بما وسَمهم به مِن آثارِ الصَّنْعةِ؛ مِن نقصٍ وزيادةٍ، وعجزٍ وحاجةٍ، وتصَرُّفٍ في عاهاتٍ عارضةٍ (¬١)، ومُقارَنةِ أحداثٍ لازمةٍ؛ لِتَكونَ له الحُجَّةُ البالغةُ، ثم أرْدَف ما شهِدت به مِن ذلك أدلتُه، وأكَّد ما اسْتَنارت في القلوبِ منه بهجتُه، برسلٍ ابْتَعَثهم إلى (¬٢) عبادِه، دُعاةً إلى ما اتَّضَحَت لديهم صحتُه، وثبَتَت في العقولِ حُجَّتُه؛ {لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللَّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ} [النساء: ١٦٥]. ولِيَذَّكَّرَ أولو النُّهَى والحِلْمِ، فأمَدَّهم بعونِه، وأبانَهم مِن سائرِ خلقِه، بما دلَّ به على صدقِهم مِن الأدلةِ، وأيَّدَهم به مِن الحُجَجِ البالغةِ، والآيِ المُعْجِزةِ؛ لئلا يقولَ القائلُ منهم (¬٣): {مَا هَذَا (¬٤) إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ (٣٣) وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ} [المؤمنون: ٣٣، ٣٤].

Böylece var olan her şey, O’nun birliğine bir davetçi; duyularla algılanan her varlık, O’nun rabliğine bir rehberdir. Zira O, Kendisinin kesin hücceti kaim olsun diye onları eksiklik ve fazlalık, acziyet ve muhtaçlık, arızi kusurlara maruz kalma (¬١) ve ayrılmaz hâdiselerle birlikte bulunma gibi yaratılış eserleriyle damgalamıştır. Sonra [Allâh], delillerinin şahitlik ettiği bu hususları pekiştirmiş ve kalplerde aydınlanan nurunu, kullarına gönderdiği elçilerle teyit etmiştir. Bu elçiler, doğruluğu kendilerince apaçık olan ve aklî hücceti sabit bulunan hususlara davetçilerdir; {لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللَّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ} “Peygamberlerden sonra insanların Allâh’a karşı bir hücceti olmasın diye.” [en-Nisâ: 165] ve akıl ile hilim sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye [gönderilmişlerdir]. Allâh onlara yardımıyla destek vermiş, doğruluklarına delalet eden kanıtlarla, desteklediği kesin hüccetlerle ve mucize ayetlerle onları diğer yaratılmışlarından üstün ve farklı kılmıştır; ta ki onlardan bir söz söyleyen şöyle demesin (¬٣): {مَا هَذَا (¬٤) إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ (٣٣) وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ} “Bu (¬٤), sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğinizden yer, içtiğinizden içer. Eğer kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, mutlaka hüsrana uğrarsınız.” [el-Mü’minûn: 33, 34].

6. Metin

فجعَلهم سُفَراءَه ٥ بينَه وبينَ خلقِه، وأُمناءَه على وَحْيِه، واخْتَصَّهم بفضلِه، واصْطَفاهم برسالتِه، ثم جعَلهم فيما خصَّهم به مِن مَواهبِه، ومَنَّ به عليهم مِن كَراماتِه - مَراتبَ مُختلفةً، ومَنازلَ مُفْتَرقةً، ورفَع بعضَهم فوقَ بعضٍ دَرَجاتٍ مُتَفاضِلاتٍ مُتَبايِناتٍ؛ فكرَّم بعضَهم بالتَّكْليمِ والنَّجْوَى، وأيَّد بعضَهم برُوحِ القُدُسِ، وخصَّه بإحياءِ الموتى، وإبْراءِ أُولِي العاهةِ والعَمَى، وفضَّل نبيَّنا محمدًا ﷺ مِن الدرجاتِ بالعُلْيا، ومِن المراتبِ بالعُظْمَى، فحَباه مِن أقسامِ كَرامتِه بالقسمِ الأفْضلِ، وخصَّه مِن درجاتِ النبوَّةِ بالحظِّ الأجْزَلِ، ومِن الأتْباعِ والأصحابِ بالنصيبِ الأوْفرِ، وابْتَعَثه بالدَّعوةِ التامَّةِ، والرسالةِ العامةِ، وحاطه

Böylece onları Kendisi ile yarattıkları arasında elçileri 5, vahyinin eminleri kılmış; lütfuyla onları hususi kılıp risaleti için seçmiştir. Sonra onları, kendilerine bahşettiği mevhibeler ve lütfettiği ikramlar hususunda farklı mertebelere, ayrı konumlara yerleştirmiş ve bir kısmını diğerlerinin üzerine, birbirine üstün ve farklı derecelerle yükseltmiştir. Nitekim bazısını [aracısız] konuşma ve gizli hitap ile şereflendirmiş; bazısını Rûhu’l-Kudüs ile destekleyip ölüleri diriltmek, illetli ve kör olanları iyileştirmekle imtiyazlı kılmış; Peygamberimiz Muhammed’i sallallâhu aleyhi ve sellem ise derecelerin en yücesi ve mertebelerin en büyüğü ile üstün kılmıştır. Ona ikram nevilerinden en faziletli payı bağışlamış, nübüvvet derecelerinden en bol hisseyi ve tâbiler ile ashabdan en geniş nasibi ona tahsis etmiştir. Onu tastamam bir davet ve evrensel bir risalet ile göndermiş ve onu

7. Metin

وحيدًا، وعصَمه (¬١) فَريدًا، مِن كلِّ جبارٍ عاندٍ، وكلِّ شيطانٍ ماردٍ، حتى أظْهَر به الدينَ، وأوْضَح به السبيلَ، وأنْهَج (¬٢) به مَعالمَ الحقِّ، ومحَق به مَنارَ الشركِ، وزهَق به الباطلُ، واضْمَحَلَّ به الضلالُ، وخُدَعُ الشيطانِ، وعبادةُ الأصنامِ والأوْثانِ، مُؤَيَّدًا بدَلالةٍ على الأيامِ باقيةٍ، وعلى الدُّهورِ والأزْمانِ ثابتةٍ، وعلى مرِّ (¬٣) الشهورِ والسنينَ دائمةٍ، يَزدادُ ضِياؤُها على كَرِّ الدُّهورِ إشْراقًا، وعلى مرِّ الليالي والأيامِ ائْتِلاقًا (¬٤)، خِصِّيصَى (¬٥) مِن اللَّهِ له بها دونَ سائرِ رسلِه الذين قهَرَتهم الجبَابرةُ، واسْتَذَلَّتهم الأممُ الفاجرةُ، فتعفَّت بعدَهم منهم الآثارُ، وأخْمَلَت ذكرَهم الليالي والأيامُ، ودونَ مَن كان منهم مُرْسَلًا إلى أمةٍ دونَ أمةٍ، وخاصةٍ دونَ عامَّةٍ، وجماعةٍ دون كافَّةٍ.

yalnızken koruyup gözetmiş ve tek başınayken (¬١) her inatçı zorbaya ve her azgın şeytana karşı muhafaza etmiştir. Nihayet onun vesilesiyle dini üstün kılmış, yolu apaçık etmiş, hakkın alametlerini belirginleştirmiş (¬٢), şirkin işaretlerini yok etmiş; onunla batıl zail olmuş, sapkınlık, şeytanın hileleri, putlara ve heykellere tapınma ortadan kalkmıştır. O, devirler boyunca baki kalacak, çağlar ve zamanlar üstü sabit duracak, ayların ve yılların akışıyla (¬٣) devam edecek bir delille desteklenmiştir; öyle ki bu delilin ışığı devirlerin yinelenmesiyle daha da parıldar, gecelerin ve gündüzlerin geçmesiyle daha da ışıldar (¬٤). Bu, zorbaca boyunduruk altına alınan, fâcir ümmetlerce alçaltılan, arkalarından izleri silinen ve gecelerle gündüzlerin adlarını unutturduğu diğer peygamberlerinden ayrı olarak ve sadece bir ümmete gönderilip diğerine gönderilmeyen, genele değil özele, bütüne değil bir topluluğa gönderilenlerden ayrı olarak Allâh’ın ona özel bir lütfudur (¬٥).

8. Metin

فالحمدُ للَّهِ الذي كرَّمَنَا بتصديقِه، وشرَّفَنا باتِّباعِه، وجعَلَنا مِن أهلِ الإِقْرارِ والإيمانِ به، وبما دعا إليه وجاء به، صلى اللَّهُ عليه وعلى آلِهِ وسلَّم، أزْكَى صَلواتِه، وأفضلَ سلامِه، [وأتمَّ تحيّاتِه] (¬٦).

Bizi onu tasdik etmekle onurlandıran, ona uymakla şereflendiren, bizi onu ikrar edip iman edenlerden, onun davet ettiği ve getirdiği şeylere inananlardan kılan Allâh’a hamdolsun. Allâh’ın en temiz salâtları, en faziletli selamları [ve en mükemmel tebrikleri] (¬٦) onun ve ehlibeytinin üzerine olsun.

9. Metin

ثُمَّ أمَّا بعدُ، فإن مِن جَسيمِ ما خصَّ اللَّهُ به أمَّةَ نبيِّنا محمدٍ ﷺ مِن الفَضيلةِ، وشرَّفهم به على سائرِ الأممِ مِن المنازلِ الرفيعةِ، وحَبَاهم به مِن الكرامةِ السَّنِيّةِ، حِفْظَه ما حفِظ عليهم جل ذكرُه وتقدَّست أسماؤُه، مِن وحيِه وتَنْزِيلِه، الذي جعَله على

Bundan sonra; Allâh’ın, Peygamberimiz Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetine tahsis buyurduğu büyük faziletlerden, diğer ümmetlere üstün kıldığı yüce mertebelerden ve kendilerine ihsan ettiği pek değerli ikramlardan biri de; zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allâh’ın, vahyi ve tenzilinden onlar için koruduğu şeyi muhafaza buyurmuş olmasıdır ki onu...

10. Metin

حقيقةِ نُبُوَّةِ نبيِّهم ﷺ دَلالةً، وعلى ما خصَّه به مِن الكرامةِ علامةً واضحةً، وحُجَّةً بالغةً، أبانه به مِن كلِّ كاذبٍ ومُفْتَرٍ، وفصَل به بينَهم وبينَ كلِّ جاحدٍ ومُلْحِدٍ، وفرَق به بينَهم وبينَ كلِّ كافرٍ ومشركٍ، الذي لو اجْتَمَع جميعُ مَن بينَ أقطَارِها؛ مِن جِنِّها وإنْسِها، وصغيرِها وكبيرِها، على أن يأتوا بسورةٍ من مثلِه، لم يأتوا بمثلِه ولو كان بعضُهم لبعضٍ ظَهيرًا (¬١)، فجعَله لهم في دُجَى الظُّلَمِ نورًا ساطعًا، وفي سُدَفِ (¬٢) الشُّبَهِ (¬٣) شِهابًا لامعًا، وفي مَضَلَّةِ المَسَالكِ دليلًا هاديًا، وإلى سُبُلِ النجاةِ والحقِّ حاديًا، {يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} [المائدة: ١٦]. حرَسه بعينٍ منه لا تَنامُ، وحاطه برُكْنٍ منه لا يُضامُ، لا تَهِي على الأيامِ دَعائمُه، ولا تَبِيدُ على طولِ الأزمانِ مَعالمُه، ولا يَجورُ (¬٤) عن قصدِ المَحَجَّةِ تابعُه، ولا يَضِلُّ عن سُبُلِ الهُدَى مُصاحِبُه، مَن اتَّبَعه فاز وهَدَى، ومَن حاد عنه ضلَّ وغَوَى، فهو مَوْئِلُهم الذي إليه عندَ الاخْتلافِ يَئِلون، ومَعْقِلُهم الذي إليه في النَّوازل يَعْتَقِلون (¬٥)، وحِصْنُهم الذي به مِن وَساوسِ الشيطانِ يَتَحَصَّنون، وحِكْمةُ ربِّهم التي إليها يَحْتَكِمون، وفَصْلُ قَضائِه بينَهم الذي إليه يَنْتَهون، وعن الرِّضا به يَصْدُرون، وحَبْلُه الذي بالتَّمَسُّكِ (¬٦) به مِن الهَلَكةِ يَعْتَصِمون.

peygamberlerinin [sallallâhu aleyhi ve sellem] peygamberliğinin hakikatine bir delil, ona tahsis ettiği ikrama apaçık bir alamet ve kesin bir hüccet kılmıştır; onunla peygamberini her yalancı ve müfteriden ayırmış, onunla onlar ile her inkârcı ve mülhidin arasını tefrik etmiş, onunla onlar ile her kâfir ve müşriki birbirinden ayırmıştır. Öyle bir kitaptır ki yeryüzünün her köşesindekiler; cinleri ve insanları, küçükleri ve büyükleri onun bir benzeri sure getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine arka çıksalar bile onun bir benzerini getiremezlerdi (¬١). Allâh onu, onlar için zifiri karanlıklarda parıldayan bir nur, şüphelerin (¬٣) karanlığında (¬٢) ışık saçan bir meşale, yolların sapıklığında doğruyu gösteren bir kılavuz, kurtuluş ve hak yollarına sevk eden bir öncü kılmıştır: {يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} “Allâh onunla rızasına uyanları esenlik yollarına eriştirir, onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola iletir.” [el-Mâide: 16]. Allâh onu uyumayan bir gözle korumuş, sarsılmaz bir rükün ile muhafaza etmiştir. Zamanın geçmesiyle onun dayanakları zayıflamaz, çağların uzamasıyla onun işaretleri yok olmaz; ona uyan doğru caddeden sapmaz (¬٤), onunla arkadaşlık eden hidayet yollarından ayrılmaz. Ona uyan kazanır ve doğru yolu bulur, ondan sapan ise sapkınlığa ve azgınlığa düşer. O, ihtilaf anında sığındıkları bir sığınak, felaketler anında tutundukları (¬٥) bir kaledir; şeytanın vesveselerine karşı korundukları bir hisar, hükmüne başvurdukları Rablerinin hikmetidir; aralarında nihayete erdirdikleri kesin hükmü, rıza ile ayrıldıkları merci ve sarılarak helakten korundukları Allâh’ın ipidir (¬٦).

11. Metin

اللهم فوفِّقْنا لإصابةِ صَوابِ القولِ في مُحْكَمِه ومُتَشابِهِه، وحَلالِه وحَرامِه،

Allâhım! Bizi onun muhkemi ve müteşâbihi, helâli ve harâmı hususunda doğru söze isabet etmeye muvaffak kıl!

12. Metin

وعامِّه وخاصِّه، ومُجْمَلِه ومُفَسَّرِه، وناسخِه ومَنْسوخِه، وظاهرِه وباطنِه، وتأْويلِ آيِه، وتفسيرِ مُشْكِلِه، وألْهِمْنا التمسكَ به، والاعْتِصامَ بمُحْكَمِه، والثَّباتَ (¬١) على التسليمِ لمُتَشابِهِه، وأوْزِعْنا الشكرَ على ما أنْعَمْتَ به علينا، مِن حفظِه، والعلمِ بحُدودِه، إنك سميعُ الدعاءِ، قريبُ الإجابةِ، وصلى اللَّهُ على محمدٍ النبيِّ وآلِه، وسلَّم تسليمًا.

umumisi ve hususisi, mücmeli ve müfessiri, nasîhi ve mensûhu, zahiri ve batını, ayetlerinin tevili ve kapalı kısımlarının tefsiri hususunda doğru söze isabet etmeye bizi muvaffak kıl! Bize ona sımsıkı sarılmayı, muhkemine tutunmayı, müteşabihine teslimiyette sebat (¬١) göstermeyi ilham et! Onu korumak ve sınırlarını bilmek suretiyle bize bahşettiğin nimetlere şükretmeyi bize nasip eyle. Şüphesiz Sen duaları işiten, icabete pek yakın olansın. Allâh, Nebî Muhammed’e ve onun âline salât ve çokça selam eylesin.

13. Metin

اعْلَموا عبادَ اللَّهِ، رحِمكم اللَّهُ، أن أحقَّ ما صُرِفت إلى علمِه العِنايةُ، وبُلِغت في معرفتِه الغايةُ، ما كان للَّهِ في العلمِ به رِضًا، وللعالمِ به إلى سبيلِ الرشادِ هُدًى، وأنّ أجْمَعَ ذلك لباغيه، كتابُ اللَّهِ الذي لا ريبَ فيه، وتَنْزيلُه الذي لا مِرْيةَ فيه، الفائزُ بجَزيلِ الذُّخْرِ وسَنِيِّ الأجرِ تاليه، الذي لا يَأْتيه الباطلُ مِن بينِ يديه ولا مِن خلفِه، تنزيلٌ مِن حكيمٍ حميدٍ (¬٢).

Bilin ki ey Allâh’ın kulları -Allâh size rahmet etsin-, ilmine özen gösterilmeye ve marifetinde son noktaya ulaşılmaya en layık olan şey; bilinmesinde Allâh’ın rızası bulunan ve onu bilene doğru yola kılavuzluk eden ilimdir. Bunu arayan için en kapsamlı kaynak ise içinde hiçbir şüphe bulunmayan Allâh’ın Kitabı ve kendisinde hiçbir tereddüt olmayan tenzilidir. Onu okuyan, bol bir azık ve yüce bir ecir kazanır; O öyle bir kitaptır ki önünden de ardından da ona batıl gelemez, O çok hüküm ve hikmet sahibi, her türlü övgüye layık olan [Allâh] katından indirilmiştir (¬٢).

14. Metin

ونحن في شرحِ تأويلِه وبيانِ ما فيه مِن معانيه، مُنْشِئون، إن شاء اللَّهُ ذلك، كتابًا مُسْتَوْعِبًا لكلِّ ما بالناسِ إليه الحاجةُ مِن علمِه، جامعًا، ومِن سائرِ الكتبِ غيرِه في ذلك كافيًا، ومُخْبِرون في كلِّ ذلك بما انْتَهَى إلينا مِن اتفاقِ الحجةِ فيما اتَّفَقَت عليه منه، واختلافِها فيما اختَلَفَت فيه منه، ومُبَيِّنو ٣ عِلَلِ كلِّ مذهبٍ مِن مذاهبِهم، ومُوَضِّحو الصحيحِ لدينا مِن ذلك، بأوْجَزِ ما أمْكَن مِن الإيجازِ في ذلك، وأخْصَرِ ما أمْكَن مِن الاخْتِصارِ فيه، واللَّهَ أسْأَلُ ٤ عونَه وتوفيقَه لما يُقَرِّبُ مِن مَحابِّه، ويُبْعِدُ مِن مَساخِطِه، وصلَّى اللَّهُ على صَفْوتِه مِن خلقِه وعلى آلِه، وسلَّم تسليمًا كثيرًا.

Biz de -Allâh dilerse- onun tevilinin şerhi ve içerdiği manaların beyanı hususunda; insanların onun ilminden muhtaç olduğu her şeyi bütünüyle kuşatan, toplayıcı ve bu alanda onun dışındaki diğer tüm kitaplara ihtiyaç bırakmayan [kapsamda] bir kitap meydana getireceğiz. Bütün bunlarda hüccet ehlinin üzerinde icma ettiği hususlardaki ittifaklarını ve ayrılığa düştüğü konulardaki ihtilaflarını bize ulaştığı kadarıyla haber verecek, onların mezheplerinden her birinin gerekçelerini açıklayacak 3, bu hususta bize göre doğru olanı da mümkün olan en veciz ve en muhtasar ifadeyle ortaya koyacağız. Allâh’tan 4, Kendisinin hoşnut olduğu şeylere yaklaştıracak ve gazaplandırdıklarından uzaklaştıracak hususlarda yardımını ve muvaffakiyetini dilerim. Allâh, yaratılmışların en seçkini [olan Hz. Peygamber]’e ve onun âline salât ve pek çok selâm eylesin.

15. Metin

و (¬١) أولُ ما نَبْدَأُ به مِن القِيلِ في ذلك الإبانةُ عن الأسبابِ التي البِدايةُ بها أَوْلَى، وتقديمُها قبلَ ما عداها أحْرَى؛ وذلك البيانُ عما في آيِ القرآنِ مِن المعاني التي مِن قِبَلِها يَدْخُلُ اللَّبْسُ على مَن لم يُعانِ رِياضةَ العلومِ العربيةِ، ولم تَسْتَحْكِمْ معرفتُه بتَصاريفِ وُجوهِ مَنْطِقِ الألسنِ السَّلِيقيَّةِ الطبيعيةِ.

Bu hususta söz söylemeye (¬١) başlayacağımız ilk şey; söze kendisiyle başlamanın en evla ve diğerlerinden öne almanın en uygun olduğu sebepleri açıklamaktır. Bu da Kur’an ayetlerinde bulunan ve Arap ilimlerinin terbiyesinden geçmemiş, doğal ve fıtri dillerin konuşma tarzlarının çeşitli yönlerini sağlam bir şekilde kavrayamamış kimselere kapalılık ve karışıklık getiren manaları beyan etmektir.

16. Metin

القولُ في البيانِ عن اتِّفاقِ مَعاني آيِ القرآنِ ومعاني مَنْطِقِ مَن نزَل بلسانِه مِن وجهِ البيانِ، والدَّلالةُ على أن ذلك مِن اللَّهِ - جل وعز - هو الحكمةُ البالغةُ، مع الإبانةِ (¬٢) عن فضلِ المعنى الذي به بايَن القرآنُ سائرَ الكلامِ

Kur’an ayetlerinin manaları ile Kur’an’ın diliyle indiği kimselerin konuşma manalarının beyan yönünden uygunluğu, bunun aziz ve celil olan Allâh katından kesin bir hikmet oluşunun delili ve Kur’an’ın diğer sözlerden (¬٢) ayrıldığı anlam üstünlüğünün beyanı hakkındaki söz:

17. Metin

قال أبو جعفرٍ: إن مِن عظيمِ (¬٣) نعمِ اللَّهِ على عبادِه، وجَسيمِ مِنَّتِه (¬٤) على خلقِه، ما منَحهم مِن فضلِ البَيانِ، الذي به عن ضمائرِ صُدورِهم يُبينون، وبه على عَزائمِ نفوسِهم يَدُلُّون، فذلَّل به منهم الألسنَ، وسهَّل به عليهم المُسْتَصْعبَ، فبه إياه يُوَحِّدون، وإياه به يُسَبِّحون ويُقَدِّسون، وإلى حاجاتِهم به يَتَوَصَّلون، وبه بينَهم يَتَحاوَرون، فيتَعارَفون ويَتَعامَلون.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Allâh’ın kulları üzerindeki büyük (¬٣) nimetlerinden ve yaratılmışlarına olan yüce lütuflarından (¬٤) biri de onlara bahşettiği beyan (ifade) faziletidir. Onlar bu sayede göğüslerindeki gizli düşünceleri açığa vururlar ve onunla nefislerinin azmettiği şeyleri gösterirler. Allâh bu sayede dillerini çözmüş ve zor olanı onlara kolaylaştırmıştır. İşte onunla O’nu birlerler, O’nu tesbih ve takdis ederler; ihtiyaçlarına onunla ulaşırlar ve kendi aralarında onunla konuşup diyalog kurar, birbirlerini tanır ve alışverişte bulunurlar.

18. Metin

ثم جعَلهم جل ذكرُه - فيما منَحهم مِن ذلك - طبقاتٍ، ورفَع بعضَهم فوقَ بعضٍ درجاتٍ، فبَيْنَ خَطيبٍ مُسْهِبٍ، وذَلِقِ اللسانِ مُهْذِبٍ، ومُفْحَمٍ عن نفسِه لا يُبِينُ، وعَيِيٍّ عن ضميرِ قلبِه لا يُعَبِّرُ، وجعَل أعْلاهم فيه رُتْبةً، وأرْفَعَهم فيه درجةً، أبْلَغَهم فيما أراد به بلاغًا، وأبينَهم عن نفسِه به بيانًا، ثم عرَّفهم في تنزيلِه ومُحْكَمِ

Sonra şanı yüce olan [Allâh], onlara bahşettiği bu nimet hususunda onları tabakalara ayırmış ve kimini kiminden derecelerle üstün kılmıştır. Nitekim [aralarında] sözü uzatan bir hatip, dili akıcı ve seri konuşan biri, derdini anlatamayıp susup kalan biri ve kalbindeki duyguları ifade edemeyen dili tutuk biri vardır. Bu hususta rütbece en üstün ve derece bakımından en yüksek olanlarını ise kastettiği meramı en beliğ şekilde ulaştıran ve onunla kendisini en açık biçimde ifade eden kimseler kılmıştır. Sonra indirdiği vahyinde ve muhkem

19. Metin

آيِ كتابِه، فضْلَ ما حَباهم به من البيانِ، على مَن فضَّلهم به عليه مِن ذي البَكَمِ والمُسْتَعْجِمِ اللسانِ، فقال تعالى ذكرُه: {أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ} [الزخرف: ١٨].

ayetlerinde, dilsiz ve meramını anlatamayan kimselere üstün kıldığı bu beyan kabiliyetinin faziletini onlara bildirmiş ve şanı yüce olan [Allâh] şöyle buyurmuştur: {أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ} “Yoksa süs içinde yetiştirilip de tartışmada meramını apaçık anlatamayan kimseyi mi [Allâh’a isnat ediyorlar]?” [ez-Zuhruf: 18].

20. Metin

فقد وضَح إذن لذَوِي الأفْهامِ، وتبَيَّن لأُولي الألبابِ، أنَّ فضْلَ أهلِ البيانِ على أهلِ البَكَمِ والمُسْتَعْجِمِ اللسانِ، بفضلِ اقْتِدارِ هذا مِن نفسِه على إبانةِ ما أراد إبانتَه عن نفسِه ببيانِه، واسْتِعْجامِ لسانِ هذا عما حاوَل إبانتَه بلسانِه.

Böylece anlayış sahipleri için açıklığa kavuşmuş ve akıl sahiplerine ayan olmuştur ki beyan ehlinin dilsiz ve meramını anlatamayan kimselere olan üstünlüğü; birinin beyanıyla ifade etmek istediğini bizzat kendisinin açıklayabilme kudretinin fazlalığı, diğerinin ise diliyle ifade etmeye çalıştığı şeyi anlatmaktan aciz kalması sebebiyledir.

21. Metin

فإن كان ذلك كذلك، وكان المعنى الذي به بايَن الفاضلُ ١ المفضولَ في ذلك، فصار به فاضلًا، والآخرُ مفضولًا، هو ما وصَفْنا ٢ مِن فضلِ إبانةِ ذي البيانِ عما قصَّر عنه المُسْتَعْجِمُ اللسانِ، وكان ذلك مُخْتَلِفَ الأقْدارِ، مُتَفاوِتَ الغاياتِ والنِّهاياتِ، فلا شكَّ أن أعْلَى منازلِ البيانِ دَرَجةً، وأسْنَى مَراتبِه مرتبةً، أبْلَغُه في حاجةِ المُبِينِ عن نفسِه، وأبينُه عن مرادِ قائلِه، وأقربُه ٣ مِن فهمِ سامعِه، فإن تجاوَز ذلك المِقْدارَ، وارْتَفع عن وُسْعِ الأنامِ، وعجَز عن أن يأتِيَ بمثلِه جميعُ العبادِ، كان حُجَّةً وعَلَمًا لرسلِ الواحدِ القهارِ، كما كان حجةً وعَلَمًا لها إحياءُ الموتى وإبراءُ الأبْرصِ وذَوِي العَمَى، بارتفاعِ ذلك عن مقاديرِ أعلى منازلِ طبِّ المتطبِّبِين، وأرْفَعِ مراتبِ علاجِ المُعالجِين، إلى ما يَعْجِزُ عنه جميعُ العالَمِين، وكالذي كان لها حُجَّةً وعَلَمًا قطعُ مسافةِ شهرَيْن في الليلةِ الواحدةِ، بارتفاعِ ذلك عن وُسْعِ الأنامِ، وتعَذُّرِ مثلِه على جميعِ العبادِ، وإن كانوا على قطعِ القليلِ مِن المسافةِ قادرين، ولليسيرِ منه فاعلين.

Durum böyle olunca ve bu hususta üstün olanın 1 üstün olmayandan ayrılmasına vesile olan ve bu sayede birinin üstün, diğerinin ise üstünlükten yoksun kalmasını sağlayan mana; beyan sahibinin, dili meramını anlatmaktan aciz kimsenin kifayetsiz kaldığı hususları açıklama üstünlüğü olarak vasfettiğimiz 2 şeyden ibaret olup bu da farklı ölçülerde ve farklı nihai gayelerde bulununca, şüphe yoktur ki beyan makamlarının derece bakımından en yükseği ve mertebelerinin en yücesi; meramını anlatan kimsenin ihtiyacını bildirmede en beliğ olanı, söyleyenin muradını en açık şekilde ortaya koyanı ve dinleyenin anlayışına en yakın 3 olanıdır. Şayet [bu beyan] bu ölçüyü de aşar, insanların takatinin fevkine çıkar ve bütün kullar onun bir benzerini getirmekten aciz kalırsa; tabiplik taslayanların tıp ilminin en yüksek derecelerinin ve tedavi edenlerin tedavilerinin en üst mertebelerinin ötesine geçerek bütün âlemlerin aciz kaldığı bir dereceye ulaşması hasebiyle ölüleri diriltmenin, alacalıyı ve körleri iyileştirmenin peygamberler için bir hüccet ve alamet olması gibi, Vâhid ve Kahhâr olan [Allâh’ın] peygamberleri için de bir hüccet ve alamet olur. Tıpkı -her ne kadar az bir mesafeyi katetmeye güçleri yetip bunu yapabilseler de- insanların takatinin fevkine çıkması ve benzerinin bütün kullar için imkânsız hale gelmesi sebebiyle bir gecede iki aylık mesafenin katedilmesinin peygamberler için bir hüccet ve alamet olması gibi.

22. Metin

فإن كان ما وصَفْنا مِن ذلك كالذي وصَفْنا، فبَيِّنٌ ألا بيانَ أبْيَنُ، ولا حِكْمةَ أبلغُ، ولا مَنْطِقَ أعلى، ولا كلامَ أشرفُ، مِن بيانٍ ومَنْطِقٍ تحَدَّى به امرُؤٌ قومًا، في زمانٍ هما فيه رُؤساءُ صناعةِ الخُطَبِ والبلاغةِ، وقِيل الشعرِ والفَصاحةِ، والسَّجْعِ والكِهانة ١، على ٢ كلِّ ٣ خطيبٍ منهم وبليغٍ، وشاعرٍ منهم وفَصيحٍ، وكلِّ ذي سَجْعٍ وكِهانةٍ - فسفَّه أحلامَهم، وقصَّر بعقولِهم ٤، وتبَرَّأ مِن دينِهم، ودعا جميعَهم إلى اتِّباعِه، والقَبولِ منه، والتَّصديقِ به، والإقرارِ بأنه رسولٌ إليهم مِن ربِّهم، وأخْبَرهم أنّ دَلالتَه على صدقِ مقالتِه، وحجّتَه على حقيقةِ نبوتِه، ما أتاهم به مِن البيانِ والحكمةِ والفُرْقانِ، بلسانٍ مثلِ ألسنتِهم، ومَنْطِقٍ موافقةٍ معانيه معانيَ مَنْطِقِهم، ثم أنْبَأ جميعَهم أنهم عن أن يأتوا بمثلِ بعضِه عَجَزةٌ، ومِن القُدْرةِ عليه نَقَصةٌ، قأقرَّ جميعُهم بالعجزِ، وأذْعَنوا له بالتَّصْديقِ، وشهِدوا على أنفسِهم بالنقصِ، إلا مَن تجاهَل منهم وتَعامَى، واسْتَكْبَر وتعاشَى، فحاوَل تكَلُّفَ ما قد علِم أنه عنه عاجزٌ، ورام ما قد تيَقَّن أنه عليه غيرُ قادرٍ، فأبْدَى مِن ضعفِ عقلِه ما كان مُسْتَتِرًا، ومن عِيِّ لسانِه ما كان مَصُونًا، فأتَى بما لا يَعْجِزُ عنه الضعيفُ الأخْرَقُ، والجاهلُ الأحمقُ، فقال ٥: والطاحناتِ طحنًا، والعاجناتِ عجنًا، فالخابزاتِ خبزًا، والثارداتِ ثَرْدًا، واللاقماتِ لَقْمًا. ونحو ذلك مِن الحَماقاتِ ٦ المُشْبِهةِ دَعْواه الكاذبةَ.

Eğer bu hususta vasfettiğimiz şey vasfettiğimiz gibi ise; bir kimsenin, aralarındaki her bir hatip, beliğ, şair, fasih ile her bir seci ve kehanet sahibine 2 üstün 3 gelecek şekilde hitabet ve belagat sanatının, şiir söyleme ve fesahatin, seci ve kehanetin 1 önderleri oldukları bir zamanda bir kavme meydan okuduğu; akıllarını kıt bulup anlayışlarını yetersiz gördüğü 4, dinlerinden beri olduğunu bildirdiği, hepsini kendisine tabi olmaya, kendisinden [geleni] kabule, kendisini tasdike ve rablerinden kendilerine [gönderilmiş] bir elçi olduğunu ikrara davet ettiği; sözünün doğruluğuna delilinin ve peygamberliğinin hakikatine hüccetinin, onlara kendi lisanları gibi bir lisanla ve manaları kendi mantıklarının manalarına uygun düşen bir mantıkla getirdiği beyan, hikmet ve Furkan (hakkı batıldan ayıran) olduğunu haber verdiği, ardından bir kısmının benzerini dahi getirmekten aciz ve buna güç yetirmek hususunda noksan olduklarını hepsine bildirdiği; bunun üzerine -aralarından bilmezden gelen, körleşen, kibre kapılıp görmezlikten gelen; aciz olduğunu bildiği şeye özenmeye kalkışan ve güç yetiremeyeceğinden emin olduğu şeyi elde etmeye yeltenen kimseler müstesna- hepsinin acziyetini ikrar ettiği, tasdik ederek ona boyun eğdiği ve kendi aleyhlerine noksanlığa şahitlik ettiği; [müstesna olan o kimsenin ise] aklının gizli kalmış zaafını ve dilinin örtülü kalmış kusurunu açığa vurup zayıf ve beceriksiz, cahil ve ahmak kimsenin dahi aciz kalmayacağı türden hezeyanlar getirerek şöyle dediği 5: "Öğüttükçe öğütenlere, yoğurdukça yoğuranlara, pişirdikçe pişirenlere, tirit yaptıkça yapanlara, lokma lokma yutanlara [yemin olsun]." ve yalan davasına benzeyen bu kabil ahmaklıklar 6 sergilediği [o mucizevi] beyan ve mantıktan daha açık bir beyanın, daha beliğ bir hikmetin, daha yüce bir mantığın ve daha şerefli bir kelamın bulunmadığı aşikârdır.

23. Metin

فإذْ كان تَفاضُلُ مراتبِ البَيانِ، وتَبايُنُ منازلِ دَرَجاتِ الكلامِ بما وصَفْنا قبلُ، وكان اللَّهُ تعالى ذِكْرُه وتقَدَّست أسماؤُه أحْكمَ الحُكماءِ، وأحْلَمَ الحُلماءِ، كان معلومًا أن أبينَ البيانِ بيانُه، وأفضلَ الكلامِ كلامُه، وأنَّ قدرَ فضلِ بيانِه جل ذكرُه على بيانِ (¬١) جميعِ خلقِه، كفضلِه على جميعِ عبادِه.

Mademki beyan mertebelerinin üstünlüğü ve kelam derecelerinin farklılığı daha önce vasfettiğimiz gibidir; şanı yüce ve isimleri mukaddes olan Allâh da hüküm verenlerin en hikmetlisi ve hilim sahiplerinin en halimidir; şu halde en açık beyanın O’nun beyanı, en faziletli sözün O’nun sözü olduğu ve şanı yüce olan [Allâh’ın] beyanının bütün yaratılmışlarının beyanına (¬١) olan üstünlük derecesinin, O’nun bütün kullarına olan üstünlüğü gibi olduğu malumdur.

24. Metin

فإن كان ذلك كذلك، وكان غيرَ مُبِينٍ منا عن نفسِه مَن خاطَب غيرَه بما لا يَفْهَمُه عنه المخاطَبُ، كان معلومًا أنه غيرُ جائزٍ أن يُخاطِبَ جل ذكرُه أحدًا مِن خلقِه إلا بما يَفْهَمُه المخاطَبُ، ولا يُرْسِلَ إلى أحدٍ منهم رسولًا برسالةٍ إلا بلسانٍ وبيانٍ يَفْهَمُه المُرْسَلُ إليه؛ لأن [المُخاطَبَ و] (¬٢) المُرْسَلَ إليه إن لم يَفْهَمْ ما خُوطِبَ به وأُرْسِل به إليه، فحالُه قبلَ الخطابِ وقبلَ مَجيءِ الرسالةِ إليه وبعدَه سَواءٌ، إذ لم يُفِدْه الخطابُ والرسالةُ شيئًا كان به قبلَ ذلك جاهلًا، واللَّهُ جل ذكرُه يَتَعالَى عن أن يُخاطِبَ خِطابًا أو يُرْسِلَ رسالةً لا تُوجِبُ فائدةً لمن خُوطِب أو أُرْسِلَت إليه؛ لأن ذلك فينا مِن فعلِ أهلِ النقصِ والعَبَثِ، واللَّهُ تعالى عن ذلك مُتَعالٍ، ولذلك قال جل ثناؤُه في مُحْكَمِ تَنْزيلِه: {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ} [إبراهيم: ٤]. وقال لنبيِّه محمدٍ ﷺ: {وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} [النحل: ٦٤]. فغيرُ جائزٍ أن يَكونَ به (¬٣) مُهْتَدِيًا مَن كان بما (¬٤) يُهْدَى إليه جاهلًا.

Eğer durum böyleyse ve bizden biri, muhatabına onun anlamayacağı bir şeyle hitap ettiğinde kendisini ifade etmiş sayılmıyorsa; şanı yüce olan [Allâh’ın] da yaratılmışlarından birine ancak muhatabın anlayacağı bir dille hitap etmesinin ve onlardan birine ancak gönderilen kimsenin anlayacağı bir lisan ve beyanla elçi göndermesinin caiz olduğu malumdur. Zira [muhatap ve] (¬٢) kendisine elçi gönderilen kimse, kendisine söylenen hitabı ve getirilen risaleti anlamazsa; hitaptan ve risaletin gelişinden önceki hali ile sonraki hali eşit olur; çünkü hitap ve risalet ona daha önce bilmediği hiçbir fayda sağlamamış olur. Şanı yüce Allâh ise muhataba yahut kendisine elçi gönderilene hiçbir fayda sağlamayan bir hitapta bulunmaktan veya böyle bir risalet göndermekten münezzehtir. Zira bu durum bizler arasında noksan ve abesle iştigal eden kimselerin fiilidir; Allâh Teâlâ ise bundan pek yücedir. Bundan dolayı şanı yüce olan [Allâh] muhkem tenzilinde şöyle buyurmuştur: {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ} “Biz hiçbir elçiyi, kendilerine açıklasın diye kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik.” [İbrâhîm: 4]. Ve Peygamberi Muhammed’e [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur: {وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “Biz bu Kitabı sana ancak hakkında ihtilaf ettikleri şeyi kendilerine açıklayasın ve iman eden bir kavim için bir hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” [en-Nahl: 64]. Şu halde, kendisine hidayet rehberi olarak getirilen şeyi (¬٤) bilmeyen bir kimsenin onunla (¬٣) hidayete ermiş olması caiz değildir.

25. Metin

فقد تبَيَّنَ إذن - بما عليه دلَّلْنا مِن الدَّلالةِ - أن كلَّ رسولٍ للَّهِ جل

O halde -ortaya koyduğumuz delillerle- açıkça ortaya çıkmıştır ki şânı yüce Allâh’ın

26. Metin

ثناؤُه أرْسَله إلى قومٍ، فإنما أرْسَله بلسانِ مَن أرْسَله إليه، وكلَّ كتابٍ أنْزَله على نبيٍّ، ورسالةٍ أرْسَلَها إلى أُمَّةٍ، فإنما أنْزَلَه بلسانِ مَن أنْزَلَه أو أرْسَله إليه. فاتَّضَح بما قلْنا ووصَفْنا أنَّ كتابَ اللَّهِ الذي أنْزَله إلى نبيِّنا محمدٍ ﷺ[بلسانِ محمدٍ ﷺ، وإذْ كان لسانُ محمدٍ ﷺ] (¬١) عربيًّا، فبَيِّنٌ أن القرآنَ عربيٌّ، وبذلك أيضًا نطَق مُحْكَمُ تنزيلِ ربِّنا، فقال جل ذكرُه: {إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} [يوسف: ٢]. وقال: {وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٩٢) نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ (١٩٣) عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ (١٩٤) بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ} [الشعراء: ١٩٢ - ١٩٥]. وإذْ كانت واضحةً صحةُ ما قلْنا - بما عليه اسْتَشْهَدْنا مِن الشَّواهدِ، ودلَّلْنا عليه مِن الدَّلائلِ - فالواجبُ أن تكونَ معاني كتابِ اللَّهِ المُنَزَّلِ على نبيِّنا محمدٍ ﷺ، لمعاني كلامِ العربِ موافقةً، وظاهرُه لظاهرِ كلامِها ملائمًا، وإن بايَنه كتابُ اللَّهِ بالفَضيلةِ (¬٢) التي فضَل بها سائرَ الكلامِ والبَيانِ، بما قد تقَدَّم وَصْفُناه (¬٣).

bir kavme gönderdiği her peygamberi, mutlaka kendisine gönderdiği kimselerin diliyle göndermiştir; bir peygambere indirdiği her kitabı ve bir ümmete gönderdiği her risaleti de mutlaka kendisine indirdiği veya gönderdiği kimselerin diliyle indirmiştir. Söylediğimiz ve vasfettiğimiz hususlarla açıklığa kavuşmuştur ki Allâh’ın Peygamberimiz Muhammed’e [sallallâhu aleyhi ve sellem] indirdiği Kitabı [Muhammed’in [sallallâhu aleyhi ve sellem] lisanı üzeredir; mademki Muhammed’in [sallallâhu aleyhi ve sellem] lisanı] (¬١) Arapçadır, şu halde Kur’an’ın da Arapça olduğu apaçıktır. Rabbimizin muhkem tenzili de bunu dile getirmiş ve şanı yüce olan [Allâh] şöyle buyurmuştur: {إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “Şüphesiz Biz onu, akıl edesiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” [Yûsuf: 2]. Ve şöyle buyurmuştur: {وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٩٢) نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ (١٩٣) عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ (١٩٤) بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ} “Muhakkak ki o, Âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu’l-Emîn indirmiştir; uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arapça bir lisan ile senin kalbine.” [eş-Şu‘arâ: 192-195]. Getirdiğimiz şahitler ve sunduğumuz delillerle söylediğimiz şeyin doğruluğu apaçık olduğuna göre, Peygamberimiz Muhammed’e [sallallâhu aleyhi ve sellem] indirilen Allâh’ın Kitabının manalarının Arapların kelamının manalarına uygun olması ve zahirinin onların sözlerinin zahirine uyması vaciptir; her ne kadar daha önce vasfettiğimiz üzere Allâh’ın Kitabı, diğer tüm sözlere ve beyanlara üstün geldiği o faziletle (¬٢) onlardan ayrılmış (¬٣) olsa bile.

27. Metin

فإذْ كان ذلك كذلك، فبَيِّنٌ - إذ كان موجودًا في كلامِ العربِ الإيجازُ والاخْتِصارُ، والاجْتِزاءُ ٤ بالإخْفاءِ مِن الإظْهارِ، وبالقلةِ مِن الإكْثارِ في بعضِ الأحوالِ، واسْتِعْمالُ الإطالةِ والإكْثارِ، والتَّرْدادِ والتَّكْرارِ، وإظهارُ المعاني بالأسماءِ دونَ الكِنايةِ عنها ٥، والإسرارُ في بعضِ الأوقاتِ، والخبرُ عن الخاصِّ في المرادِ بالعامِّ الظاهرِ، وعن العامِّ في المرادِ بالخاصِّ الظاهرِ، وعن الكِنايةِ والمرادُ منه المُصَرَّحُ، وعن

Durum böyle olduğuna göre; Arap kelamında îcâz (kısa anlatım) ve ihtisar (özetleme), bazı durumlarda açıkça söylemek yerine gizlemekle ve çok söz yerine azıyla yetinme 4; [bazen de] uzatma ve çok söz kullanma, ardı ardına söyleme ve tekrarlama, anlamları kinayeli anlatmak yerine açık isimlerle ifade etme 5, bazı vakitlerde gizli tutma; lafzen genel olup kastedilenin özel olması, lafzen özel olup kastedilenin genel olması, kinaye zikredilip kastedilenin açık ifade olması ve

28. Metin

الصفةِ والمرادُ الموصوفُ، وعن الموصوفِ والمرادُ الصفةُ، وتقديمُ (¬١) ما هو في المعنى مُؤَخَّرٌ، وتأخيرُ ما هو في المعنى مُقَدَّمٌ، والاكْتِفاءُ ببعضٍ مِن بعضٍ، وبما يَظْهَرُ عما يُحْذَفُ (¬٢)، وإظهارُ ما حظُّه الحذفُ - أن يكونَ ما في كتابِ اللَّهِ المُنَزَّلِ على نبيِّه محمدٍ ﷺ مِن ذلك، في كلِّ ذلك له نَظيرًا، وله مِثْلًا وشَبيهًا (¬٣).

sıfat zikredilip mevsun (nitelenen) kastedilmesi, mevruf zikredilip sıfatın kastedilmesi, manada sonra olanın öne alınması (¬١), manada önce olanın sonraya bırakılması, bütünü kastederek parçayla veya açıkta olanı zikrederek hazfedilenle (¬٢) yetinilmesi ve asıl hakkı hazfedilmek olanın açıkça gösterilmesi mevcut olduğuna göre; Allâh’ın Peygamberi Muhammed’e [sallallâhu aleyhi ve sellem] indirdiği Kitabında da bütün bu hususların bir benzeri, bir misli ve dengi (¬٣) bulunacağı apaçıktır.

29. Metin

ونحن مُبَيِّنو جميعِ ذلك في أماكنِه، إن شاء اللَّهُ ذلك، وأيَّد (¬٤) منه بعونٍ وقوةٍ.

Allâh dilerse ve O’ndan bir yardım ve kuvvetle destek verirse (¬٤), bütün bunları yerli yerinde açıklayacağız.

30. Metin

القولُ في البَيانِ عن الأحْرُفِ التي اتَّفَقَت فيها ألفاظُ العربِ وأَلفاظُ غيرِها مِن بعضِ أجناسِ الأممِ

Arap lafızları ile bazı diğer ümmetlerin lafızlarının birleştiği kelimelerin beyanı hakkındaki söz:

31. Metin

قال أبو جعفرٍ: إن سأَلَنا سائلٌ، فقال: إنك ذكَرْتَ أنه غيرُ جائزٍ أن يُخاطِبَ اللَّهُ أحدًا مِن خلقِه إلا بما يَفْهَمُه، وأن يُرْسِلَ إليه رسالةً إلا باللسانِ الذي يَفْقَهُه، فما أنت قائلٌ فيما حدَّثكم به محمدُ بنُ حُمَيْدٍ الرازيُّ، قال: حدَّثنا حَكَّامُ بنُ سَلْمٍ، قال: حدَّثنا عَنْبَسةُ، عن أبي إسحاق، عن أبي الأحْوَصِ، عن أبي موسى: {يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ} [الحديد: ٢٨]. قال: الكِفْلان ضِعْفان مِن الأجرِ، بلسانِ الحبشةِ.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Eğer bir soran bize: “Sen Allâh’ın yaratılmışlarından hiçbirine anlayacağı şeyden başkasıyla hitap etmesinin ve kavrayacağı dilden başkasıyla elçi göndermesinin caiz olmadığını belirttin. Peki, Muhammed b. Humeyd er-Râzî’nin bize rivayet edip şöyle dediği haber hakkında ne dersin: Bize Hekkâm b. Selm anlattı, dedi ki: Bize Anbese, Ebû İshak’tan, o Ebü’l-Ahvas’tan, o Ebû Mûsâ’dan rivayet etti: {يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ} “Size rahmetinden iki pay versin.” [el-Hadîd: 28] ayeti hakkında o şöyle dedi: Kifleyn (كفلين), Habeş dilinde iki kat ecir demektir.”

32. Metin

وفيما حدَّثكم به ابنُ حُمَيْدٍ، قال: حدَّثنا حَكَّامٌ، قال حدَّثنا عَنْبَسةُ، عن أبي إسحاقَ، عن سعيدِ بنِ جُبَيْرٍ، عن ابنِ عباسٍ: {إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ} [المزمل: ٦].

Yine İbn Humeyd’in size rivayet ettiği1 şu haber hakkında [ne dersin]2: O dedi ki: Bize Hekkâm anlattı, dedi ki: Bize Anbese, Ebû İshak’tan, o Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbâs’tan [şu ayet hakkında] rivayet etti3: {إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ} “Şüphesiz gece kalkışı...” [el-Müzzemmil: 6].4

33. Metin

قال: بلسانِ الحبشةِ إذا قام الرجلُ مِن الليلِ قالوا: نشَأ.

[İbn Abbâs] şöyle dedi: “Habeş dilinde bir adam gece kalktığı zaman ‘Neşee’ (نشأ) derler.”

34. Metin

وفيما حدَّثكم به ابنُ حُمَيْدٍ، قال: حدَّثنا حَكَّامٌ، قال. حدَّثنا عَنْبَسةُ، عن أبي إسحاقَ، عن أبي مَيْسَرةَ: {يَاجِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ} [سبأ: ١٠]. قال: سبِّحي، بلسانِ الحبشةِ.

Yine İbn Humeyd’in bize rivayet edip şöyle dediği haber hakkında [ne dersin]: Bize Hekkâm anlattı, dedi ki: Bize Anbese, Ebû İshak’tan, o Ebû Meysere’den rivayet etti: {يَاجِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ} “Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin.” [Sebe’: 10] ayeti hakkında o: “Habeş dilinde tesbih et demektir” dedi.

35. Metin

قال أبو جعفرٍ: وكُلُّ ما قلْنا في هذا الكتابِ: حدَّثكم. فقد حدَّثونا به.

Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu kitapta: “Bize rivayet ettiğiniz...” şeklinde söylediğimiz her ifade, bize rivayet ettikleri şeylerdir.

36. Metin

وفيما حدَّثكم به محمدُ بنُ خالدِ بنِ خِداشٍ (¬١) الأزْدِيُّ، قال: حدَّثنا سَلْمُ (¬٢) بنُ قُتَيْبةَ، قال: حدَّثنا حمادُ بنُ سَلَمةَ، عن عليِّ بنِ زيدٍ، عن يوسفَ بنِ مِهْرانَ، عن ابنِ عباسٍ، ﵄، أنه سُئِل عن قولِه: {فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ} [المدثر: ٥١]. قال: هو بالعربيةِ الأسدُ، وبالفارسيةِ شار (¬٣)، وبالنَّبَطيةِ أريا، وبالحبشيةِ قَسْورةٌ.

Yine Muhammed b. Hâlid b. Hıdâş (¬١) el-Ezdî’nin bize rivayet edip şöyle dediği haber hakkında [ne dersin]: Bize Selm (¬٢) b. Kuteybe anlattı, dedi ki: Bize Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd’den, o Yûsuf b. Mihrân’dan, o da İbn Abbâs’tan [radıyallâhu anhümâ] rivayet ettiğine göre kendisine Allâh Teâlâ’nın: {فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ} “Aslandan kaçan...” [el-Müddessir: 51] kavli sorulduğunda şöyle demiştir: “O, Arapçada esed (aslan), Farsçada şâr (¬٣), Nabatîcede eryâ, Habeşçede ise kasveredir (قسورة).”

37. Metin

وفيما حدَّثكم به ابنُ حُمَيْدٍ، قال: حدَّثنا يعقوبُ القُمِّيُّ، عن جعفرِ بنِ أبي المُغيرةِ، عن سعيدِ بنِ جُبَيْرٍ، قال: قالت قريشٌ: لولا أُنْزِل هذا القرآنُ ٤ أعجميًّا وعربيًّا؟ فأنْزَل اللَّهُ تعالى ذكرُه: {وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ} [فصلت: ٤٤]. فأنْزَل اللَّهُ بعدَ هذه الآيةِ في القرآنِ بكلِّ لسانٍ، فمنه ٥: {حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ} [هود: ٨٢]. قال: فارسيةٌ أُعْرِبَت "سنكَئْ وكَلْ" (¬١).

Yine İbn Humeyd’in bize rivayet edip şöyle dediği haber hakkında [ne dersin]: Bize Ya‘kūb el-Kummî, Ca‘fer b. Ebi’l-Muğîre’den, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti; o şöyle dedi: Kureyş: “Bu Kur’an 4 yabancı dilde ve Arapça olarak indirilseydi ya!” dedi. Bunun üzerine zikri yüce olan Allâh: {وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ} “Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık, mutlaka: ‘Ayetleri açıkça anlatılsaydı ya! Yabancı bir dille [Arap] bir peygamber öyle mi?’ derlerdi. De ki: ‘O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır.’” [Fussilet: 44] ayetini indirdi. Allâh bu ayetten sonra Kur’an’da her dilden [kelimeler] indirdi; onlardan biri de 5: {حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ} “Pişirilmiş çamurdan taşlar...” [Hûd: 82] ayetidir. [İbn Cübeyr] dedi ki: [Siccîl kelimesi] Farsça olup Arapçalaştırılmıştır; [aslı] “seng ü gil”dir (¬١).

39. Metin

وفيما حدَّثكم به محمدُ بنُ بَشَّارٍ، قال: حدّثنا عبدُ الرحمنِ بنُ مَهْديٍّ، قال: حدَّثنا إسرائيلُ، عن أبي إسحاقَ، عن أبي مَيْسَرةَ، قال: في القرآنِ مِن كلِّ لسانٍ (¬٢).

Yine Muhammed b. Beşşâr’ın bize rivayet edip şöyle dediği haber hakkında [ne dersin]: Bize Abdurrahman b. Mehdî anlattı, dedi ki: Bize İsrâîl, Ebû İshak’tan, o Ebû Meysere’den rivayet etti; o şöyle dedi: “Kur’an’da her dilden [kelime] vardır (¬٢).”

40. Metin

وفيما أشْبَهَ ذلك مِن الأخْبارِ التي يَطُولُ بذكرِها الكتابُ، مما يَدُلُّ على أن فيه مِن غيرِ لسانِ العربِ؟

Ve Kur’an’da Arap dilinden başkasının da bulunduğuna delalet eden, zikredilmesiyle kitabın uzayacağı benzer haberler hakkında [ne dersin]?”

41. Metin

قيل له: إن الذي قالوه مِن ذلك غيرُ خارجٍ مِن معنى ما قلْنا - مِن أجلِ أنهم لم يقولوا: هذه الأحرفُ وما أشْبَهَها لم تَكُنْ للعربِ كلامًا، ولا كان ذاك لها مَنْطِقًا قبلَ نزولِ القرآنِ، ولا كانت بها العربُ عارفةً قبلَ مجيءِ الفُرْقانِ - فيكونَ ذلك قولًا لقولِنا خِلافًا، وإنما قال بعضُهم: حرفُ كذا بلسانِ الحبشةِ معناه كذا، وحرْفُ كذا بلسانِ العجمِ معناه كذا. ولم نَسْتَنْكِرْ أن يكونَ مِن الكلامِ ما يَتَّفِقُ فيه ألفاظُ جميعِ أجناسِ الأممِ المختلفةِ الألْسُنِ بمعنًى واحدٍ، فكيف بجنسَيْن منها؟ كما قد وجَدْنا اتفاقَ كثيرٍ منه فيما قد علِمْناه مِن الألسنِ المختلفةِ، وذلك كالدرهمِ والدينارِ والدَّوَاةِ والقلمِ والقِرْطاسِ، وغيرِ ذلك - مما يُتْعِبُ إحصاؤُه، ويُمِلُّ تَعدادُه، كرِهْنا إطالةَ الكتابِ بذكرِه - مما اتَّفَقَت فيه الفارسيةُ والعربيةُ باللفظِ والمعنى. ولعل ذلك كذلك في سائرِ الألسنِ التي يُجْهَلُ مَنْطِقُها، ولا يُعْرَفُ كلامُها.

Ona şöyle denilir: Onların bu konuda söyledikleri şeyler bizim söylediğimiz anlamın dışına çıkmaz. Zira onlar: “Bu ve benzeri kelimeler Kur’an inmeden önce Arapların dili değildi, onların konuştuğu şeyler arasında yoktu ve Furkan gelmeden önce Araplar bunları bilmiyordu” dememişlerdir ki bu bizim sözümüze muhalif bir söz olsun. Onlardan bazısı sadece: “Falan kelime Habeş dilinde şu anlama gelir, filan kelime Acem (Arap olmayanların) dilinde şu anlama gelir” demiştir. Biz dilleri farklı olan bütün ümmetlerin lafızlarının tek bir manada birleşmesini imkânsız görmüyoruz; nitekim bunlardan iki sınıfın birleşmesi nasıl imkânsız olsun? Tıpkı bildiğimiz farklı dillerde pek çok kelimenin uyuştuğunu gördüğümüz gibi. Dirhem, dinar, devât (divit/hokka), kalem, kırtas (kâğıt) ve sayılması yorucu, teker teker zikredilmesi bıktırıcı olan ve kitabı uzatmamak için zikretmekten kaçındığımız Farsça ile Arapçanın lafız ve mana bakımından uyuştuğu diğer kelimeler buna örnektir. Konuşması bilinmeyen ve sözü tanınmayan diğer dillerde de durum belki böyledir.

42. Metin

فلو أن قائلًا قال فيما ذكَرْنا مِن الأشياءِ التي عدَدْنا، وأخْبَرْنا اتفاقَه في اللفظِ والمعنى بالفارسيةِ والعربيةِ، وما أشْبَه ذلك، مما سكَتْنا عن ذكرِه: ذلك كلُّه فارسيٌّ لا

Eğer bir kimse saydığımız, Farsça ve Arapçada lafız ve mana bakımından örtüştüğünü bildirdiğimiz hususlar ile burada zikretmeyip geçtiğimiz benzerleri hakkında: “Bunların hepsi Farsçadır, asla

43. Metin

عربيٌّ، أو ذلك كلُّه عربيٌّ لا فارسيٌّ، أو قال: بعضُه عربيٌّ وبعضُه فارسيٌّ. أو قال: كان مَخْرَجُ أصلِه مِن عندِ العربِ، فوقَع إلى العجمِ فنطَقوا به. أو قال: كان مَخْرَجُ أصلِه مِن عندِ الفرسِ، فوقَع إلى العربِ فأعْرَبَته. كَانَ مُسْتَجْهَلًا؛ لأنَّ العربَ ليست بأوْلَى أن تكونَ كان مَخْرَجُ أصلِ ذلك منها إلى العجمِ، ولا العجمَ بأحقَّ أن تكونَ كان مخرجُ أصلِ ذلك منها إلى العربِ، إذْ كان استعمالُ ذلك بلفظٍ واحدٍ ومعنًى واحدٍ موجودًا في الجنسَيْن.

Arapça değildir” yahut “Bunların hepsi Arapçadır, asla Farsça değildir” veya “Bir kısmı Arapça, bir kısmı Farsçadır” dese; ya da “Bunun asıl çıkış yeri Araplardır, sonra Arap olmayanlara geçmiş ve onlar da konuşmuştur” yahut “Bunun asıl çıkış yeri Farslardır, sonra Araplara geçmiş ve Araplar onu Araplaştırmıştır” dese, cehaletle suçlanır. Zira bu kelimelerin asıl kaynağının Araplardan diğerlerine geçtiğini söylemek Araplara daha layık olmadığı gibi, bunun asıl kaynağının diğerlerinden Araplara geçtiğini söylemek de diğerlerine daha layık değildir; çünkü bu kelimelerin tek bir lafız ve tek bir manayla kullanımı her iki grupta da mevcuttur.

44. Metin

وإذْ كان ذلك موجودًا على ما وصَفْنا في الجنسَيْن، فليس أحدُ الجنسين بأَولى أن يكونَ أصلُ ذلك كان مِن عندِه مِات الجنسِ الآخرِ، والمُدَّعِي أنَّ مخرجَ أصلِ ذلك إنما كان من أحدِ الجنسين إلى الآخرِ - مُدَّعٍ (¬١) أمرًا لا يُوصَلُ إلى حقيقةِ صحَّتِه إلا بخبرٍ (¬٢) يُوجِبُ العلمَ، ويُزِيلُ الشكَّ، ويَقْطَعُ العُذْرَ مَجِيئُه (¬٣).

Bu durum vasfettiğimiz üzere her iki grupta da mevcut olduğuna göre, bu kelimelerin aslının bir tarafa ait olduğunu söylemek diğer tarafa ait olduğunu söylemekten daha evla değildir. Bunun asıl kaynağının bir taraftan diğerine geçtiğini iddia eden kimse; doğruluğunun hakikatine ancak kesin bilgi gerektiren, şüpheyi gideren ve gelişiyle mazereti ortadan kaldıran (¬٣) bir haberle (¬٢) ulaşılabilecek bir şeyi iddia etmiş (¬١) olur.

45. Metin

بل الصوابُ في ذلك عندَنا أن يُسَمَّى عربيًّا أعْجميًّا، أو حبشيًّا عربيًّا؛ إذْ كانت الأُمَّتانِ له مستعملتَيْن في بيانِها ومنطلقِها، استعمالَ سائرِ مَنْطِقِها وبيانِها، فليس غيرُ ذلك مِن كلامِ كلِّ أمةٍ منهما بأولى أن يَكونَ إليها منسوبًا منه.

Aksine bu hususta bize göre doğru olan, her iki ümmet de kendi beyan ve konuşmalarında diğer sözleri gibi bunu kullandığından dolayı onun hem Arapça hem Acemce yahut hem Habeşçe hem Arapça olarak isimlendirilmesidir; dolayısıyla her iki ümmetin diğer kelamları buna nispet edilmeye bundan daha layık değildir.

46. Metin

فكذلك سبيلُ كلِّ كلمةٍ واسمٍ اتَّفَقت ألفاظُ ٤ أجناسِ أممٍ فيها وفي ٥ معناها، ووُجِد ذلك مُسْتَعْمَلًا في كلِّ جنسٍ منها، استعمالَ سائرِ مَنْطِقِهم ٦، فسبيلُ

Çeşitli milletlerin lafızlarında4 ve anlamında5 uyuştuğu ve bu milletlerin her birinde diğer konuşmaları6 gibi kullanıldığı görülen her bir kelime ve ismin durumu da böyledir; dolayısıyla...

47. Metin

إضافتِه إلى كلِّ جنسٍ منها سبيلُ ما وصَفْنا مِن الدرهمِ والدينارِ والدَّواةِ والقلمِ، التي اتَّفَقَت ألسنُ الفرسِ والعربِ فيها بالألفاظِ الواحدةِ، والمعنى الواحدِ، في أنه مُسْتَحِقٌّ إضافتَه إلى كلِّ جنسٍ مِن تلك الأجناسِ باجتماعٍ وافتراقٍ (¬١).

bu gruplardan her birine nispet edilme durumu, tıpkı Farsların ve Arapların dillerinin aynı lafızlar ve tek bir manada uyuştuğu dirhem, dinar, devât ve kalem örneğinde anlattığımız gibidir; yani o kelimeler gerek birlikte gerek ayrı ayrı bu toplulukların her birine nispet edilmeyi hak etmektedir (¬١).

48. Metin

وذلك هو معنى قولِ (¬٢) مَن رَويْنا عنه القولَ في الأحرفِ التي مضَت في صدرِ هذا البابِ (¬٣)، مِن نسبةِ بعضِهم بعضَ ذلك إلى لسانِ الحبشةِ، ونسبةِ بعضِهم بعضَ ذلك إلى لسانِ الفرسِ، ونسبةِ بعضِهم بعضَ ذلك إلى لسانِ الرومِ؛ لأنَّ مَن نسَب شيئًا مِن ذلك إلى ما نسَبه إليه، لم يَنْفِ - بنسبتِه (¬٤) إياه إلى ما نسَبه إليه - أن يكونَ عربيًّا، ولا مَن قال منهم: هو عربيٌّ. نفَى ذلك أن يكون مُسْتَحِقًّا النسبةَ إلى مَن هو مِن كلامِه مِن سائرِ أجناسِ الأممِ غيرِها، وإنما يكونُ الإثباتُ دليلًا على النفيِ فيما لا يَجوزُ اجْتماعُه مِن المعاني، كقولِ القائلِ: فلانٌ قائمٌ. فيكونُ بذلك مِن قولِه دالًّا على أنه غيرُ قاعدٍ، ونحوِ ذلك مما يَمْتَنِعُ اجتماعُه لتنافيهما.

Bu babın (¬٣) başında geçen kelimeler hakkında görüşlerini rivayet ettiğimiz kimselerin sözünün (¬٢) manası da işte budur. Onlardan bazısının bu kelimeleri Habeş diline, bazısının Fars diline, bazısının da Rum diline nispet etmesi böyledir; zira bunlardan bir şeyi o dile nispet eden kimse, onu nispet etmekle (¬٤) onun Arapça oluşunu nefyetmiş (inkâr etmiş) olmadığı gibi; onlardan “bu Arapçadır” diyen kimse de onun diğer ümmetlerin konuşmalarına nispet edilmeyi hak edişini nefyetmiş değildir. İsbat (varlığını belirtme) ancak bir arada bulunması caiz olmayan manalarda nefyetmeye (yokluğa) delil olur. Tıpkı bir kimsenin “Falanca ayaktadır” demesi gibi; bu sözüyle o kimsenin oturmadığına delalet etmiş olur ve birbirine zıt oldukları için bir arada bulunması imkânsız olan diğer hususlar da böyledir.

49. Metin

فأما ما جاز اجتماعُه، فهو خارجٌ مِن هذا المعنى، وذلك كقولِ القائلِ: فلانٌ قائمٌ مُكَلِّمٌ فلانًا. فليس في تَثْبيتِ القيامِ له ما دلَّ على نفيِ كلام آخرَ؛ لجوازِ اجتماعِ ذلك في حالٍ واحدةٍ مِن شخصٍ واحدٍ، فقائلُ ذلك صادقٌ إذا كان صاحبُه على ما وصَفه به.

Bir arada bulunması caiz olan hususlar ise bu mananın dışındadır. Bu da bir kimsenin: “Falanca ayaktadır ve filan kimseyle konuşmaktadır” demesi gibidir; zira onun ayakta olduğunu belirtmek, başkasıyla konuşmasını nefyetmeye delalet etmez. Çünkü tek bir şahısta aynı anda bu iki durumun bir arada bulunması caizdir; dolayısıyla bunu söyleyen kimse, arkadaşı vasfettiği gibi ise doğru söylemiştir.

50. Metin

فكذلك ما قلْنا في الأحرفِ التي ذكَرْنا، وما أشْبَهَها، غيرُ مستحيلٍ أن يكونَ عربيًّا بعضُها أعجميًّا، وحبشيًّا بعضُها عربيًّا؛ إذ كان موجودًا استعمالُ ذلك في كلتا الأُمَّتَيْنِ، فناسِبُ ما نسَب مِن ذلك إلى إحدى الأُمَّتَيْن أو كلتيهما مُحِقٌّ غيرُ مُبْطِلٍ.

Zikrettiğimiz bu kelimeler ve benzerleri hakkında söylediğimiz husus da böyledir; bunların bazısının hem Arapça hem yabancı dilde, bazısının da hem Habeşçe hem Arapça olması imkânsız değildir. Çünkü bu kelimelerin her iki millette de kullanımı mevcuttur. Dolayısıyla bunlardan bir şeyi bu iki milletten birine veya her ikisine nispet eden kimse haklıdır, bâtıl (asılsız) bir iddiada bulunmuş değildir.

51. Metin

فإن ظنَّ ذو غَباءٍ أن اجتماعَ ذلك في الكلامِ مستحيلٌ - كما هو مستحيلٌ في أنسابِ بني آدمَ - فقد ظن جهلًا، وذلك أن أنسابَ بني آدمَ مَحصورةٌ على أحدِ الطرفَيْن دونَ الآخرِ، لقولِ اللَّهِ تعالى ذكرُه: {ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ} [الأحزاب: ٥]. وليس ذلك كذلك في المنطِقِ والبيانِ؛ لأن المنطِقَ إنما هو منسوبٌ إلى مَن كان به معروفًا استعمالُه.

Şayet anlayışı kıt biri, Âdemoğullarının neseplerinde imkânsız olduğu gibi sözde de bunun bir arada bulunmasının imkânsız olduğunu zannederse, cahilce bir zanda bulunmuş olur. Zira Âdemoğullarının nesepleri, Allah Teâlâ’nın zikrinin: {ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ} “Onları babalarına nispet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adaletlidir.” [el-Ahzâb: 5] kavlinden dolayı diğer taraf hariç iki taraftan birine hasredilmiştir. Konuşma ve beyanda ise durum böyle değildir; çünkü konuşma ancak onu kullanmasıyla bilinen kimseye nispet edilir.

52. Metin

فلو عُرِف استعمالُ بعضِ الكلامِ في أجناسٍ من الأممِ - جنسَيْن (¬١) أو أكثرَ - بلفظٍ واحدٍ ومعنًى واحدٍ، كان ذلك منسوبًا إلى كلِّ جنسٍ مِن تلك الأجناسِ، لا يَسْتَحِقُّ جنسٌ منها أن يكونَ به أولى مِن سائرِ الأجْناسِ غيرِه؛ كما لو أن أرضًا بينَ سَهْلٍ وجبلٍ، لها هواءُ السهلِ وهواءُ الجبلِ، أو بينَ برٍّ وبحرٍ، لها هواءُ البرِّ وهواءُ البحرِ، لم يَمْتَنِعْ ذو عقلٍ صحيحٍ أن يَصِفَها بأنها سُهْليةٌ جبليةٌ، أو بأنها بريةٌ بحريةٌ، إذ لم تَكُنْ نسبتُها إلى إحدى صفتَيْها [نافيةً حقَّها مِن النسبةِ إلى الأخرى، ولو أفْرَد لها مُفْرِدٌ إحدى صفتَيْها] (¬٢) ولم يَسْلُبْها صفتَها الأخرى، كان صادقًا مُحِقًّا.

Dolayısıyla bazı kelimelerin ümmetlerin cinsleri arasında -iki (¬١) veya daha fazla cinsinde- tek bir lafız ve tek bir mana ile kullanıldığı bilinseydi bu kelime, o cinslerden hiçbirinin diğer cinslerden daha fazla ona layık olma hakkı bulunmaksızın o cinslerin her birine nispet edilirdi. Tıpkı ova ile dağ arasında yer alan, hem ovanın hem dağın havasına sahip olan veya kara ile deniz arasında yer alan, hem karanın hem denizin havasına sahip olan bir arazide olduğu gibi; aklıselim hiçbir kimse onu hem ovalık hem dağlık veya hem karasal hem denizsel olarak nitelemekten geri durmaz. Çünkü onun iki vasfından birine nispet edilmesi, [diğerine nispet edilme hakkını ortadan kaldırmaz. Eğer bir kimse onun vasıflarından yalnızca birini zikretse] (¬٢) ve diğer vasfını da ondan soyutlamasa, doğru ve haklı söylemiş olur.

53. Metin

وكذلك القولُ في الأحرفِ التي تقَدَّم ذكرُناها (¬٣) في أولِ هذا البابِ.

Bu babın başında zikri geçen (¬٣) kelimeler hakkındaki söz de böyledir.

54. Metin

وهذا المعنى الذي قلْناه في ذلك، هو معنى قولِ مَن قال: في القرآنِ مِن كلِّ لسانٍ. عندَنا بمعنى - واللَّهُ أعلمُ - أن فيه مِن كلِّ لسانٍ اتَّفَق فيه لفظُ العربِ ولفظُ غيرِها مِن الأممِ التي تَنْطِقُ به، نظيرَ ما وصَفْنا مِن القولِ فيما مضَى.

Bu hususta söylediğimiz bu mana, bize göre -Allah en iyisini bilir ya- daha önce yaptığımız açıklamalara benzer şekilde; “Kur’an’da her dilden [kelimeler] vardır” diyen kimsenin, onda Arapların lafzı ile onu konuşan diğer ümmetlerin lafzının birbiriyle uyuştuğu her dilden [kelimeler bulunduğu] anlamındaki sözünün manasıdır.

55. Metin

وذلك أنه غيرُ جائزٍ أن يُتَوَهَّمَ على ذي فِطْرةٍ صحيحةٍ مُقِرٍّ بكتابِ اللَّهِ، ممَّن قد قرَأ القرآنَ، وعرَف حدودَ اللَّهِ، أن يَعْتَقِدَ أن بعضَ القرآنِ فارسيٌّ لا عربيٌّ، وبعضَه

Zira Kur’an’ı okumuş ve Allah’ın koyduğu sınırları (hükümlerini) kavramış olup Allah’ın Kitabı’nı ikrar eden ve selim fıtrat sahibi bir kimsenin; Kur’an’ın bir kısmının Arapça olmayıp Farsça olduğuna, bir kısmının da

56. Metin

نَبَطيٌّ لا عربيٌّ، بعضَه [روميٌّ لا عربيٌّ] (¬١)، وبعضَه حَبَشيٌّ لا عربيٌّ، بعدَ ما أخْبَر اللَّهُ تعالى ذكرُه عنه أنه جعَله قرآنًا عربيًّا؛ لأن ذلك إن كان كذلك، فليس قولُ القائلِ: القرآنُ حبشيٌّ أو فارسيٌّ. ولا نسبةُ مَن نسَبه إلى بعضِ ألسنِ الأممِ التي بعضُه بلسانِها دونَ العربِ، بأولى بالتَّطْويلِ (¬٢) مِن قولِ القائلِ: هو عربيٌّ. ولا قولُ القائلِ: هو عربيٌّ. بأولى بالصحةِ والصوابِ مِن قولِ ناسِبِه إلى بعضِ الأجناسِ التي ذكَرْنا، إذ كان الذي بلسانِ غيرِ العربِ مِن سائرِ ألسنِ أجناسِ الأممِ فيه، نَظيرَ الذي فيه مِن لسانِ العربِ.

Arapça olmayıp Nabatîce olduğuna, bir kısmının [Arapça olmayıp Rumca olduğuna] (¬١) ve bir kısmının da Arapça olmayıp Habeşçe olduğuna inanabileceği vehmedilemez; zira Allah Teâlâ’nın zikri, onu Arapça bir Kur’an kıldığını haber vermiştir. Çünkü eğer durum böyle olsaydı, “Kur’an Habeşçedir veya Farsçadır” diyenin sözü ve onu bir kısmı kendi dilleriyle olup da Arapların diliyle olmayan diğer ümmetlerin bazı dillerine nispet edenin nispeti, “O Arapçadır” diyenin sözünden daha fazla lafı uzatmaya/gevezelik sayılmaya (¬٢) layık olmazdı. Yine “O Arapçadır” diyenin sözü de, onu zikrettiğimiz cinslerin bazılarına nispet eden kimsenin sözünden sıhhat ve isabet bakımından daha öncelikli olmazdı; zira onda diğer ümmetlerin cinslerinin dillerinden olup da Arap dışındakilerin dilinde bulunan şey, onda Arap dilinden bulunan şeyin bir benzeri olurdu.

57. Metin

وإذْ كان ذلك كذلك، فبَيِّنٌ إذن خطأُ قولِ مَن عَم أن القائلَ مِن السلفِ: في القرآنِ مِن كلِّ لسانٍ. إنما عنَى بقِيلِه ذلك أن فيه مِن البيانِ ما ليس بعربيٍّ، ولا جائزةً نسبتُه (¬٣) إلى لسانِ العربِ.

Durum böyle olunca, selef âlimlerinden “Kur’an’da her dilden vardır” diyen kimsenin bu sözüyle Kur’an’da Arapça olmayan ve Arap diline nispet edilmesi caiz bulunmayan (¬٣) bir beyanın yer aldığını kastettiğini iddia eden kimsenin sözünün yanlışlığı apaçık ortaya çıkmaktadır.

58. Metin

ويقالُ لمَن أبَى ما قلْنا - ممَّن زعَم أن الأحرفَ التي قدَّمْنا ذكرَها في أولِ البابِ وما أشْبَهَها، إنما هي كلامُ أجناسٍ من ٤ الأممِ سوى العربِ، وقَعَت إلي العربِ فعرَّبَتْه ٥ -: ما برهانُك على صحةِ ما قلتَ في ذلك مِن الوجهِ الذي يَجِبُ التسليمُ له، فقد علِمْتَ مَن خالَفك في ذلك، فقال فيه خلافَ قولِك؟ وما الفرقُ بينَك وبينَ مَن عارَضك في ذلك، فقال: هذه الأحرفُ وما أشبهَها مِن الأحرفِ غيرِها

Bölümün başında zikrettiğimiz kelimelerin ve benzerlerinin sadece Araplar dışındaki muhtelif milletlerin4 sözleri olduğunu, Araplara intikal ettiğini ve Arapların da onları ta‘rib ettiğini (Arapçalaştırdığını)5 iddia ederek bizim söylediğimizi kabul etmeyen kimseye şöyle denilir: “Bu hususta sana muhalefet edip senin söylediğinin aksini söyleyen kimseyi bildiğin halde, teslim olunması zorunlu olan yönden bu konuda söylediğinin doğruluğuna dair delilin nedir? Senin ile bu hususta sana karşı çıkıp ‘Bu kelimelerin ve benzeri diğer kelimelerin

59. Metin

أصلُها عربيٌّ، غيرَ أنها وقَعَت إلى سائرِ أجناسِ الأممِ غيرِها، فنطَقَت كلُّ أُمَّةٍ منها ببعضِ ذلك بألسنتِها، مِن الوجهِ الذي يَجِبُ التسليمُ له؟ فلن يَقولَ في شيءٍ مِن ذلك قولًا إلا أُلْزِم في الآخرِ مثلَه.

aslı Arapçadır; ancak bunlar diğer ümmetlerin cinslerine ulaşmış, her ümmet de bunlardan bazısını kendi diliyle telaffuz etmiştir” diyen kimse ile senin arandaki -teslim olunması zorunlu olan yönden- fark nedir? Bu kimse bunlardan biri hakkında ne söylerse söylesin, diğeri hakkında da benzeriyle ilzam olunur (bağlanır).

60. Metin

فإن اعْتَلَّ في ذلك بأقوالِ السلفِ التي قد ذكَرْنا بعضَها وما أشبهَها، طُولِب مطالبتَنا مَن تأوَّل عليهم في ذلك تأويلَه، بالذي قد تقَدَّم في بيانِنا، وقيل له: ما أنْكَرْتَ أن يكونَ مَن نسَب شيئًا مِن ذلك منهم إلى مَن نسَبه مِن أجناسِ الأممِ سوى العربِ، إنما نسَبه إلى إحدى نسبتَيْه التي هو لها مُسْتَحِقٌّ، مِن غيرِ نفيٍ منه عنه النسبةَ الأخرى. ثم يقالُ له: أرأيتَ مَن قال لأرضٍ سُهْليةٍ جبليةٍ: هي سُهْليةٌ. ولم يُنْكِرْ أن تكون جبليةً. أو قال: هي جبليةٌ. ولم يَدْفَعْ أن تكونَ سُهْليةً، أَنافٍ عنها أن تكونَ لها الصفةُ الأخرى بقيلِه ذلك؟ فإن قال: نعم. كابَر عقلَه، وإن قال: لا. قيل له: فما أنْكَرْتَ أن يكونَ قولُ مَن قال في سجِّيل: هي فارسيةٌ. وفي القِسْطاسِ: هي روميةٌ. نظيرَ ذلك. وسُئِل الفَرْقَ بينَ ذلك، فلن يقولَ في أحدِهما قولًا إلَّا أُلْزِم في الآخرِ مثلَه.

Eğer bu hususta bir kısmını zikrettiğimiz selef sözlerini ve benzerlerini gerekçe gösterecek olursa, açıklamamızda daha önce geçtiği üzere, onların görüşlerini kendi yorumuna göre tevil eden kimseye yönelttiğimiz talep kendisine yöneltilir ve ona şöyle denir: Selef âlimlerinden bu kelimelerden birini Araplar dışındaki ümmetlerin cinslerine nispet eden kimsenin, diğer nispeti nefyetmeksizin onu hak ettiği iki nispettendir birine nispet etmiş olabileceğini nasıl inkâr edersin? Sonra ona şöyle denir: Hem ovalık hem dağlık olan bir arazi için “Bu ovalıktır” diyen ve dağlık oluşunu da inkâr etmeyen yahut “Bu dağlıktır” diyen ve ovalık oluşunu da reddetmeyen kimse hakkında ne dersin; bu sözüyle o arazinin diğer vasfa sahip oluşunu nefyetmiş olur mu? Eğer “Evet” derse, aklına karşı inat etmiş olur. Şayet “Hayır” derse, ona şöyle denir: O halde siccîl (سِجِّيل) hakkında “Bu Farsçadır”, kıstâs (قِسْطَاس) hakkında da “Bu Rumcadır” diyen kimsenin sözünün de bunun benzeri olabileceğini nasıl inkâr edersin? Kendisinden bu ikisi arasındaki farkı açıklaması istenir ve o, bu ikisinden biri hakkında ne söylerse söylesin, diğeri hakkında da benzeriyle ilzam olunur.

61. Metin

القولُ في اللغةِ التي نزَل بها القرآنُ مِن لُغاتِ العربِ

Kur’an’ın Arap Dillerinden Hangi Dil ile İndiğine Dair Görüş

62. Metin

قال أبو جعفرٍ: قد دلَّلْنا على صحةِ القولِ، بما فيه الكفايةُ لمن وُفِّق لفهمِه، على أن اللَّهَ جلَّ ثناؤُه أنْزَل جميعَ القرآنِ بلسانِ العربِ دونَ غيرِها مِن ألسنِ سائرِ أجناسِ الأممِ، وعلى فسادِ قولِ مَن زعَم أن منه ما ليس بلسانِ العربِ ولغتِها (¬١).

Ebû Ca‘fer der ki: Allah celle senâuhu’nun Kur’an’ın tamamını diğer bütün ümmet cinslerinin dilleri hariç sadece Arap diliyle indirdiğine ve Kur’an’dan bir kısmının Arap dili ve lügati dışında olduğunu iddia eden kimsenin sözünün batıl olduğuna dair, bunu anlamaya muvaffak kılınan kimse için yeterli olacak şekilde deliller getirdik (¬١).

63. Metin

فنقولُ الآن - إذْ كان ذلك صحيحًا - في الدَّلالةِ عليه بأيِّ ألسنِ العربِ أُنْزِل: أبألسنِ جميعِها، أم بألسنِ بعضِها؟ إذ كانت العربُ، وإن جمَع جميعَها اسمُ أنهم

Mademki bu husus sahihtir; şimdi [Kur’an’ın] Arapların hangi dilleriyle1 indirildiğine dair delil hususunda şöyle deriz: Acaba hepsinin dilleriyle mi, yoksa bir kısmının dilleriyle mi indirildi? Zira Arapları, her ne kadar hepsini kendilerinin

64. Metin

عربٌ، فهم مُخْتَلِفو الألسنِ بالبيانِ، مُتبايِنو المنطِقِ والكلامِ.

“Arap” ismi bir araya getirse de, beyan bakımından dilleri farklı, konuşma ve kelam bakımından birbirinden değişiktir.

65. Metin

وإذْ كان ذلك كذلك، وكان اللَّهُ جل ذكرُه قد أخْبَر عبادَه أنه قد جعَل القرآنَ عربيًّا، وأنه أُنْزِل بلسانٍ عربيٍّ مبينٍ، ثم كان ظاهرُه (¬١) مُحْتَمِلًا خُصوصًا وعُمومًا، لم يَكُنْ لنا السبيلُ إلى العلمِ بما عنَى اللَّهُ تعالى ذكرُه مِن خُصوصِه وعمومِه، إلا ببيانِ مَن جُعِل إليه بيانُ القرآنِ، وهو رسولُ اللَّهِ ﷺ.

Durum böyle olunca ve Allah celle zikruhu kullarına Kur’an’ı Arapça kıldığını, onun apaçık bir Arap diliyle indirildiğini haber vermiş olup bunun zahiri de (¬١) hususilik ve umumilik ihtimali taşıdığından; Allah Teâlâ’nın zikrinin bu ifadedeki hususilikten ve umumilikten neyi kastettiğini bilmenin, Kur’an’ı açıklama görevi kendisine verilen kimsenin, yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in açıklaması dışında bir yolu yoktu.

66. Metin

فإن كان ذلك كذلك، وكانت الأخبارُ قد تظاهَرت عنه ﷺ بما حدَّثنا به خَلَّادُ بنُ أسلمَ، قال: حدَّثنا أنسُ بنُ عِياضٍ، عن أبي (¬٢) حازمٍ، عن أبي سلمةَ، قال: لا أعْلَمُه إلا عن أبي هريرةَ، أن رسولَ اللَّهِ ﷺ قال: "أُنْزِلَ القُرْآنُ على سَبْعَةِ أَحْرُفٍ، فالمِرَاءُ فِي القُرآنِ كُفْرٌ" ثلاثَ مراتٍ "فما عَرَفْتُم منه فاعْمَلُوا به، وما جَهِلْتُم منه فرُدُّوه إِلى عَالِمِه" (¬٣).

Durum böyle olup sallallâhu aleyhi ve sellem’den gelen haberler şu rivayetle de birbirini teyit etmiş bulunmaktadır: Bize Hallâd b. Eslem anlattı, dedi ki: Bize Enes b. ‘İyâd, Ebû (¬٢) Hâzim’den, o da Ebû Seleme’den anlattı; o şöyle dedi: Bunu ancak Ebû Hureyre’den rivayet edilmiş olarak biliyorum; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir. Kur’an hakkında münakaşa etmek küfürdür” -bunu üç kere söyledi- “Ondan bildiğinizle amel edin, bilmediğinizi ise onun âlimine havale edin” (¬٣).

67. Metin

وحدَّثني عُبَيْدُ بنُ أسْباطَ بنِ محمدٍ، قال: حدَّثنا أبي، عن محمدِ بنِ عمرٍو، عن أبي سلمةَ، عن أبي هريرةَ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "أُنْزِلَ القُرْآنُ على سَبْعَةِ أَحْرُفٍ؛ عَلِيمٌ حَكِيمٌ غَفُورٌ رَحِيمٌ" (¬٤).

Bana ‘Ubeyd b. Esbât b. Muhammed anlattı, dedi ki: Bize babam, Muhammed b. ‘Amr’dan, o Ebû Seleme’den, o da Ebû Hureyre’den anlattı; Ebû Hureyre dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kur’an yedi harf üzere indirildi; [örneğin] ‘Alîmun Hakîm’, ‘Gafûrun Rahîm’ [gibi]” (¬٤).

68. Metin

وحدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثني عَبْدةُ بنُ سليمانَ، عن محمدِ بنِ عمرٍو، عن أبي سَلَمةَ، عن أبي هريرةَ، عن النبيِّ ﷺ مثلَه ٥.

Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bana ‘Abde b. Süleymân, Muhammed b. ‘Amr’dan, o Ebû Seleme’den, o Ebû Hureyre’den, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den bunun bir benzerini rivayet etti.5

69. Metin

وحدَّثنا محمدُ بنُ حُمَيدٍ الرازيُّ، قال: حدَّثنا جَريرُ بنُ عبدِ الحميدِ، عن مُغيرةَ (¬١)، عن واصلِ بنِ حَيَّانَ، عمَّن ذكَره، عن أبي الأحْوَصِ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ مسعودٍ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "أُنْزِلَ القُرْآنُ على سَبْعَةِ أَحْرُفٍ، لكُلِّ حَرْفٍ منها ظَهْرٌ وبَطْنٌ، ولكُلِّ حَرْفٍ حَدٌّ، ولكُلِّ حَدٍّ مُطَّلَعٌ" (¬٢).

Bize Muhammed b. Humeyd er-Râzî anlattı, dedi ki: Bize Cerîr b. ‘Abdilhamîd, Mugîre’den (¬١), o Vâsıl b. Hayyân’dan, o zikrettiği bir kimseden, o Ebü’l-Ahvas’tan, o da ‘Abdullah b. Mes‘ûd’dan anlattı; ‘Abdullah b. Mes‘ûd dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir. Bu harflerden her birinin bir zahiri (dış manası) ve bir bâtını (iç manası) vardır. Her harfin bir sınırı ve her sınırın da bir muttalaı (anlaşılma/çıkış noktası) vardır” (¬٢).

70. Metin

حدَّثنا ابنُ حُمَيْدٍ، قَال: حدَّثنا مِهْرانُ، قال: حدَّثنا سفيانُ، عن إبراهيمَ الهَجَريِّ، عن أبي الأحوصِ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ مسعودٍ، عن النبيِّ ﷺ مثلَه (¬٣).

Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, İbrâhîm el-Hecerî’den, o Ebü’l-Ahvas’tan, o ‘Abdullah b. Mes‘ûd’dan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den bunun bir benzerini rivayet etti (¬٣).

71. Metin

حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ محمدُ بنُ العَلاءِ، قال: حدَّثنا أبو بكرِ بنُ عَيَّاشٍ، قال: حدَّثنا عاصمٌ، عن زِرٍّ، عن عبدِ اللَّهِ، قال: اخْتَلَف رجلان في سورةٍ، فقال هذا: أقْرَأَني النبيُّ ﷺ. وقال هذا: أقْرَأَنِي النبيُّ ﷺ. فأتَى النبيَّ ﷺ فأَخْبَر بذلك، قال: فتغَيَّر وجهُه، وعندَه رجلٌ، فقال: اقرَءُوا كما عُلِّمْتُم - فلا أدْرِي أبشيءٍ أُمِر، أم بشيءٍ ابْتَدَعه مِن قِبَلِ نفسِه - فإنما أَهلَكَ مَن كان قبلَكم اخْتِلافُهم على

Bize Ebû Küreyb Muhammed b. el-‘Alâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Bekr b. ‘Ayyâş anlattı, dedi ki: Bize ‘Âsım, Zirr’den, o da ‘Abdullah’tan anlattı; ‘Abdullah dedi ki: İki adam bir sure hakkında ihtilaf etti. Biri: “Bunu bana Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem okuttu” dedi. Diğeri de: “Bunu bana Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem okuttu” dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e varıp durumu haber verdi. [‘Abdullah] dedi ki: [Bunun üzerine] Peygamber’in yüzünün rengi değişti. Yanında bir adam vardı, o adam şöyle dedi: “Size öğretildiği şekilde okuyun” -[‘Abdullah der ki:] Kendisine [böyle demesi] emredildiği için mi, yoksa kendiliğinden söylediği bir şey miydi bilemiyorum- “Çünkü sizden öncekileri ancak

72. Metin

أنبيائِهم. قال: فقام كلُّ رجلٍ منا، وهو لا يَقْرَأُ على قراءةِ صاحبِه (¬١). نحوَ هذا ومعناه.

ihtilaf etmeleri helak etmiştir.” ‘Abdullah dedi ki: Bunun üzerine bizden her bir adam, arkadaşının kıraati üzere okumaksızın kalktı gitti (¬١) - yahut buna benzer ve bu manada bir söz söyledi.

73. Metin

حدَّثنا سعيدُ بنُ يحيى بنِ سعيدٍ الأُمويُّ، قال: حدَّثنا أبي، قال: حدَّثنا الأعمشُ، [وحدَّثني أحمدُ بنُ منيعٍ، قال: حدَّثنا يحيى بنُ سعيدٍ الأمويُّ، عن الأعمشِ] (¬٢)، عن عاصمٍ، عن زِرِّ بنِ حُبَيْشٍ، قال: قال عبدُ اللَّهِ بنُ مسعودٍ: تمارَيْنا في سورةٍ مِن القرآنِ، فقلْنا: خمسٌ وثلاثون، أو ستٌّ وثلاثون آيةً. قال: فانْطَلَقْنا إلى رسولِ اللَّهِ ﷺ فوجَدْنا عليًّا يُناجِيه (¬٣)، قال: فقلنا: إنا اخْتَلَفْنا في القراءةِ، قال: فاحْمَرَّ وجهُ رسولِ اللَّهِ ﷺ وقال: "إِنَّما هَلَكَ مَن كان قَبْلَكم باخْتِلَافِهم بَيْنَهم". قال: ثم أسَرَّ إلى عليٍّ شيئًا، فقال لنا عليٌّ: إنَّ رسولَ اللَّهِ ﷺ يَأْمُرُكُم أنْ تَقْرَءُوا كَمَا عُلِّمْتم (¬٤).

Bize Sa‘îd b. Yahyâ b. Sa‘îd el-Emevî anlattı, dedi ki: Bize babam anlattı, dedi ki: Bize el-A‘meş anlattı; [bana Ahmed b. Menî‘ de anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Sa‘îd el-Emevî, el-A‘meş’ten anlattı] (¬٢), o ‘Âsım’dan, o Zirr b. Hubeyş’ten anlattı; Zirr dedi ki: ‘Abdullah b. Mes‘ûd şöyle dedi: Kur’an’dan bir sure hakkında tartıştık ve “Otuz beş mi, otuz altı ayet mi?” dedik. ‘Abdullah dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gittik; Ali’yi onunla fısıldaşarak (gizlice) konuşurken (¬٣) bulduk. Dedik ki: “Biz kıraat hususunda ihtilaf ettik.” ‘Abdullah dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yüzü kızardı ve: “Sizden öncekiler ancak kendi aralarındaki ihtilafları sebebiyle helak olmuşlardır” buyurdu. Sonra Ali’ye gizlice bir şey fısıldadı; Ali de bize: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem size öğretildiği gibi okumanızı emrediyor” dedi (¬٤).

74. Metin

حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا ٥ عُبَيدُ اللَّهِ بنُ موسى، عن عيسى بنِ قِرْطاسٍ،

Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize 5 ‘Ubeydullâh b. Mûsâ, ‘Îsâ b. Kırtâs’tan anlattı:

75. Metin

[عن زيدٍ القَصَّارِ] (¬١)، عن زيدِ بنِ أَرْقمَ، قال: كنا معه في المسجدِ، فحدَّثنا ساعةً، ثم قال: جاء رجلٌ إلى رسولِ اللَّهِ ﷺ فقال: أقْرَأَني عبدُ اللَّهِ بن مسعودٍ سورةً أقْرَأَنيها زيدٌ، وأقْرَأَنيها أُبَيُّ بنُ كعبٍ، فاخْتَلَفتْ قراءتُهم، فقراءةُ (¬٢) أيِّهم آخُذُ؟ قال: فسكَت رسولُ اللَّهِ ﷺ، قال: وعليٌّ إلى جنبِه، فقال عليٌّ: لِيَقْرَأْ كلُّ إنسانٍ كما عُلِّم، كلٌّ حسنٌ جميلٌ (¬٣).

[Zeyd el-Kassâr’dan] (¬١), o Zeyd b. Erkam’dan; Zeyd dedi ki: Mescitte onunla beraberdik, bize bir süre hadis anlattı, sonra şöyle dedi: Bir adam Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip: “‘Abdullah b. Mes‘ûd bana bir sure okuttu; Zeyd de bana onu okuttu, Übey b. Ka‘b da okuttu. Fakat kıraatleri birbirinden farklı oldu. Hangisinin kıraatini (¬٢) alayım?” dedi. Zeyd dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sustu. Zeyd dedi ki: Ali onun yanındaydı; Ali şöyle dedi: “Herkes kendisine öğretildiği gibi okusun; hepsi de güzel ve hoştur” (¬٣).

76. Metin

حدَّثني يونُسُ بنُ عبدِ الأعْلَى، قال: أخْبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: أخبَرني يونُسُ، عن ابنِ شِهابٍ، قال: أخْبَرني عُرْوةُ بنُ الزبيرِ، أنَّ المِسْوَرَ بنَ مَخْرَمةَ وعبدَ الرحمنِ بنَ عبدٍ القارِيَّ، أخْبَراه أنهما سمِعا عمرَ بنَ الخطابِ يقولُ: سمِعْتُ هشامَ بنَ حَكيمٍ يَقْرَأُ سورةَ "الفرقانِ" ٤ في حياةِ رسولِ اللَّهِ ﷺ، فاسْتَمَعْتُ لقراءتِه، فإذا هو يَقْرَؤُها على حروفٍ كثيرةٍ لَمْ يُقْرئْنِيها رسولُ اللَّهِ ﷺ كذلك ٥، فكِدْتُ أُساوِرُه ٦ في الصلاةِ، فتصَبَّرْتُ حتى سلَّم، فلما سلَّم لبَّبْتُه ٧ بردائِه، فقلتُ: مَن أقْرَأك هذه السورةَ التي سمِعْتُك تَقْرَؤُها؟ قال: أقْرَأَنِيها رسولُ اللَّهِ ﷺ. قال ٥: فقلْتُ: كذبْتَ، فواللَّهِ إنَّ رسولَ اللَّهِ ﷺ هو ٨ أقْرَأَنِي هذه السورةَ التي سمِعْتُك تَقْرَؤُها. فانْطَلَقْتُ به أَقُودُه إلى رسولِ اللَّهِ ﷺ، فقلتُ: يا رسولَ اللَّهِ، إني سمِعْتُ

Bana Yûnus b. ‘Abdi’l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Yûnus, İbn Şihâb’dan haber verdi, dedi ki: Bana ‘Urve b. ez-Zübeyr haber verdi; el-Misver b. Mahrame ile ‘Abdurrahmân b. ‘Abdi’l-Kārî kendisine haber vermişler ki onlar ‘Ömer b. el-Hattâb’ı şöyle derken işitmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sağlığında Hişâm b. Hakîm’i “el-Furkân” suresini 4 okurken işittim. Kıraatine kulak verdim; bir de baktım ki o, [bu sureyi] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bana okutmadığı pek çok harf (vecih) üzere böylece 5 okuyor. Neredeyse namazda iken onun üzerine atılacaktım 6; ancak selam verinceye kadar sabrettim. Selam verince hırkasıyla yakasına yapıştım 7 ve: “Okurken işittiğim bu sureyi sana kim okuttu?” dedim. “Bana onu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem okuttu” dedi. [Ömer] dedi 5 ki: Bunun üzerine: “Yalan söyledin! Vallahi okurken işittiğim bu sureyi bana bizzat 8 Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem okuttu” dedim. Ardından onu önüme katıp Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e götürdüm ve: “Ey Allah’ın Resûlü! Şüphesiz ben...

77. Metin

هذا يَقْرَأُ سورةَ الفُرْقانِ على حروفٍ لَمْ تُقْرِئْنِيها، وأنت أقْرَأْتَنِي سورةَ "الفُرْقانِ"! قال: فقال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "أَرْسِلْهُ يَا عُمَرُ، اقْرَأْ يَا هِشَامُ". فقرَأ عليه القراءةَ التي سمِعْتُه يَقْرَؤُها، فقال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "هكذا أُنْزِلَتْ". ثم قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "اقْرَأْ يَا عُمَرُ". فقرَأْتُ القراءةَ التي أقْرَأَني رسولُ اللَّهِ ﷺ، فقال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "هكذا أُنْزِلَتْ". ثم قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ هذا القُرْآنَ أُنْزِلَ على سَبْعَةِ أَحْرُفٍ، فاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهَا (¬١) " (¬٢).

bu adamın Furkân suresini bana okutmadığın birtakım harflerle okuduğunu işittim; hâlbuki bana ‘Furkân’ suresini sen okutmuştun!” dedim. Ömer dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Onu bırak ey Ömer! Sen oku ey Hişâm!” buyurdu. Hişâm kendisini okurken işittiğim kıraatle ona okudu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Böyle indirildi” buyurdu. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Sen oku ey Ömer!” buyurdu. Ben de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bana okuttuğu kıraatle okudum. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Böyle indirildi” buyurdu. Sonra da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki bu Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir; ondan kolayınıza geleni (¬١) okuyun” (¬٢).

78. Metin

حدَّثني أحمدُ بنُ منصورٍ، قال: [حدَّثنا عبدُ الصمدِ بنُ عبدِ الوارثِ، قال] ٣: حدَّثنا [حربُ بنُ أبي ثابتٍ] ٤ مِن بني سُلَيْمٍ، قال: حدَّثنا إسحاقُ بنُ عبدِ اللَّهِ بنِ أبي طَلْحةَ، عن أبيه، عن جدِّه، قال: قرَأ رجلٌ عندَ عمرَ بنِ الخطابِ فعيَّر عليه، فقال: لقد قرَأْتُ على رسولِ اللَّهِ ﷺ فلم يُغَيِّرْ عليَّ. قال: فاخْتَصَما عندَ النبيِّ ﷺ، فقال: يا رسولَ اللَّهِ، ألم تُقْرِئْني آيةَ كذا وكذا؟ قال: "بَلَى". قال: فوقَع في صدرِ عمرَ شيءٌ، فعرَف النبيُّ ﷺ ذلك في وجهِه، قال: فضرَب صدرَه، وقال: "ابْعَدْ شَيْطَانًا". قالها ثلاثًا، ثم قال: "يَا عمرُ، إِنَّ الْقُرْآنَ كُلَّه صَوابٌ، مَا لَم تَجْعَلْ رَحْمَةً عَذَابًا، أَوْ عَذَابًا رَحْمَةً" ٥.

Bana Ahmed b. Mansûr anlattı, dedi ki: [Bize ‘Abdussamed b. ‘Abdilvâris anlattı, dedi ki] 3: Bize Benî Süleym’den [Harb b. Ebî Sâbit] 4 anlattı, dedi ki: Bize İshâk b. ‘Abdillâh b. Ebî Talha, babasından, o da dedesinden anlattı; [dedesi] şöyle dedi: Bir adam Ömer b. el-Hattâb’ın yanında [bir ayet] okudu, Ömer de onu ayıpladı (kıraatini tenkit etti). Bunun üzerine adam: “Ben [bunu] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e okumuştum da o beni ayıplamamıştı” dedi. [Ravi] dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda davalaştılar. [Adam]: “Ey Allah’ın Resûlü! Bana falan falan ayeti sen okutmadın mı?” dedi. Resûlullah: “Evet” buyurdu. [Ravi] dedi ki: Bunun üzerine Ömer’in içine bir şüphe düştü; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunu onun yüzünden anladı. [Ravi] dedi ki: [Peygamber] onun göğsüne vurdu ve: “Defol ey şeytan!” buyurdu. Bunu üç defa söyledi, sonra da şöyle buyurdu: “Ey Ömer! Rahmeti azap veya azabı rahmet kılmadığın müddetçe Kur’an’ın tamamı doğrudur.” 5

79. Metin

حدَّثنا عُبيدُ اللَّهِ بنُ محمدٍ الفِرْيابيُّ، قال: حدَّثنا عبدُ اللَّهِ بنُ مَيْمونٍ، قال: حدَّثنا عُبيدُ اللَّهِ - يعني ابنَ عمرَ - عن نافعٍ، عن ابنِ عمرَ، قال: سمِع عمرُ بنُ الخطابِ رجلًا يَقْرَأُ القرآنَ، فسمِع آيةً على غيرِ ما سمِع مِن النبيِّ ﷺ، فأتَى به عمرُ إلى النبيِّ ﷺ فقال: يا رسولَ اللَّهِ، إنَّ هذا قرَأ آيةَ كذا وكذا. فقال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "أُنْزِلَ الْقُرْآنُ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ، كُلُّهَا شَافٍ كَافٍ" (¬١).

Bize ‘Ubeydullâh b. Muhammed el-Firyâbî anlattı, dedi ki: Bize ‘Abdullâh b. Meymûn anlattı, dedi ki: Bize ‘Ubeydullâh -yani İbn ‘Ömer- Nâfi‘den, o da İbn ‘Ömer’den anlattı; İbn ‘Ömer dedi ki: Ömer b. el-Hattâb bir adamı Kur’an okurken işitti ve bir ayeti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den işittiğinden farklı bir şekilde duydu. Bunun üzerine Ömer o adamı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e getirip: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu adam falan ve falan ayeti [şöyle] okudu” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir; hepsi de şifa verici ve kafidir” buyurdu (¬١).

80. Metin

حدَّثني يونُسُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: أخْبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: أخْبَرني هشامُ بنُ سعدٍ، عن عليِّ بنِ أبي عليٍّ، عن زُبَيْدٍ، عن عَلْقمةَ النَّخَعيِّ، قال: لما خرَج عبدُ اللَّهِ بنُ مسعودٍ مِن الكوفةِ اجْتَمَع إليه أصحابُه فودَّعهم، ثم قال: لا تَنازَعوا في القرآنِ؛ فإنه لا يَخْتَلِفُ ولا يَتَلاشَى ٢، ولا يَتْفَهُ ٣ لكثرةِ الردِّ، وإن شريعةَ الإسلامِ وحدودَه وفرائضَه فيه واحدةٌ، ولو كان شيءٌ مِن الحرفَيْن يَنْهَى عن شيءٍ يَأْمُرُ به الآخرُ، كان ذلك الاختلافَ، ولكنه جامعٌ ذلك كلَّه، لا تَخْتَلِفُ فيه الحدودُ ولا الفرائضُ، ولا شيءٌ مِن شرائعِ الإسلامِ، ولقد رأيْتُنا نَتَنازَعُ فيه عندَ رسولِ اللَّهِ ﷺ، فيَأْمُرُنا فنَقْرَأُ عليه، فيُخْبِرُنا أَنَّا كلَّنا مُحْسِنٌ، ولو أَعْلَمُ ٤ أحدًا أعْلَمَ بما أنْزَلَ اللَّهُ على رسولِه منِّي لطلَبْتُه حتى أَزْدادَ عِلمَه إلى علمي، ولقد قرأْتُ من لسانِ رسولِ اللَّهِ ﷺ سبعين سورةً، وقد كنتُ علِمْتُ أنه يُعْرَضُ عليه القرآنُ في كلِّ رمضانَ، حتى كان عامُ قُبِض، فعُرِض عليه مرَّتَيْن، فكان إذا فرَغ أَقْرَأُ عليه، فيُخْبِرُني أنِّي مُحْسِنٌ، فمَن قرَأ على قراءتي فلا يَدَعَنَّها رغبةً عنها، ومَن قرَأ على شيءٍ مِن هذه

Bana Yûnus b. ‘Abdil‘a‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Hişâm b. Sa‘d, ‘Alî b. Ebî ‘Alî’den, o Zübeyd’den, o da ‘Alkame en-Neha‘î’den anlattı; ‘Alkame dedi ki: ‘Abdullâh b. Mes‘ûd Kûfe’den ayrılacağı zaman arkadaşları onun yanında toplandılar, o da onlarla vedalaştı. Sonra şöyle dedi: “Kur’an hakkında çekişmeyin; zira o ne ihtilafa düşer ne yok olup gider2 ne de çokça tekrar edilmekle değerini yitirir / eskir3. Şüphesiz İslam’ın şeriatı, cezai sınırları (hadler) ve farzları onda birdir. Şayet iki harften (kıraatten) biri diğerinin emrettiği bir şeyi yasaklasaydı işte ihtilaf bu olurdu; fakat o bunların tamamını bünyesinde toplamıştır; onda ne hadler, ne farzlar ne de İslam şeriatından herhangi bir şey ihtilaf eder. Bizim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda bu hususta tartıştığımızı hatırlarım; bunun üzerine bize emreder, biz de onun huzurunda okurduk; o da hepimizin güzel yaptığını (doğru okuduğunu) bildirirdi. Şayet Allah’ın Peygamberi’ne indirdiği [Kitab]ı benden daha iyi bilen bir kimse olduğunu bilsem4, onun ilmini kendi ilmime katmak için mutlaka onu arar bulurdum. Yemin olsun ki ben bizzat Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ağzından yetmiş sure okudum. Kendisine her ramazan ayında Kur’an’ın arz edildiğini (mukabele edildiğini) biliyordum; nihayet vefat ettiği yıl gelince Kur’an ona iki defa arz edildi. O [Cebrail ile mukabelesini] bitirdiğinde ben ona okurdum, o da bana güzel yaptığımı (doğru okuduğumu) bildirirdi. Artık kim benim kıraatime göre okuyorsa, [başka bir kıraate] meylederek sakın onu terk etmesin! Kim de bu

81. Metin

الحروفِ فلا يَدَعَنَّه رغبةً عنه، فإنه مَن جحَد بآيةٍ جحَد به كلِّه (¬١).

harflerden biri üzere okumuşsa, yüz çevirerek onu sakın terk etmesin! Çünkü bir ayeti inkâr eden kimse, onun tamamını inkâr etmiş olur” (¬١).

82. Metin

حدَّثني يونُسُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: أنْبَأَنا ابنُ وهبٍ، قال: أخْبَرني يونُسُ، وحدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا رِشْدينُ بنُ سعدٍ، عن عُقَيْلِ بنِ خالدٍ، جميعًا عن ابنِ شِهابٍ، قال: حدَّثني عُبيدُ اللَّهِ بنُ عبدِ اللَّهِ بنِ عُتْبةَ، أن ابنَ عباسٍ حدَّثه، أن رسولَ اللَّهِ ﷺ قال: "أَقْرَأَنِي جِبْرِيلُ على حَرْفٍ، فَراجَعْتُه، فلم أزَلْ أَسْتَزِيدُه فَيَزِيدُنِي، حَتَّى انْتَهَى إِلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ". قال ابنُ شِهابٍ: بلَغَني أن تلك السبعةَ الأحرفِ إنما هي في الأمرِ االذى يَكونُ واحدًا، لا يَخْتَلِفُ في حلالٍ ولا حرامٍ (¬٢).

Bana Yûnus b. ‘Abdil‘a‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Yûnus bildirdi; bize Ebû Kureyb de anlattı, dedi ki: Bize Rişdîn b. Sa‘d, ‘Ukayl b. Hâlid’den anlattı; hepsi birden İbn Şihâb’dan naklettiler; İbn Şihâb dedi ki: Bana ‘Ubeydullâh b. ‘Abdillâh b. ‘Utbe, İbn ‘Abbâs’ın kendisine şöyle anlattığını bildirdi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cibrîl bana [Kur’an’ı] bir harf üzere okuttu; ben de ona tekrar müracaat ettim. Ondan artırmasını istemeye devam ettim, o da bana artırdı; nihayet yedi harfe ulaştı.” İbn Şihâb dedi ki: Bana ulaştığına göre bu yedi harf, helal ve haram konusunda farklılık göstermeyen, tek bir anlam ifade eden husustadır (¬٢).

83. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عبدِ اللَّهِ بنِ أبي مَخْلَدٍ الواسطيُّ ويونسُ بنُ عبدِ الأعلى الصَّدَفيُّ، قالا: حدَّثنا سفيانُ بنُ عُيَيْنةَ، عن عُبيدِ اللَّهِ، أخْبَره أبوه، أن أمَّ أيوبَ أخْبَرَته، أن النبيَّ ﷺ قال: "نزلَ ٣ القُرْآنُ على سَبْعَةِ أحْرُفٍ، أَيَّهَا قَرَأْتَ

Bana Muhammed b. ‘Abdillâh b. Ebî Mahled el-Vâsıtî ve Yûnus b. ‘Abdil‘a‘lâ es-Sadefî anlattılar; dediler ki: Bize Süfyân b. ‘Uyeyne, ‘Ubeydullâh'tan anlattı; babası ona Ümmü Eyyûb'un kendisine şöyle haber verdiğini bildirdi: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kur’an yedi harf üzere indi3; bunlardan hangisini okursan

84. Metin

أَصَبْتَ" (¬١).

isabet etmiş olursun” (¬١).

85. Metin

حدَّثنا إسماعيلُ بنُ موسى السُّدِّيُّ (¬٢)، قال: أنْبَأَنا شريكٌ، عن أبي إسحاقَ، عن سليمانَ بنِ صُرَدَ يَرْفَعُه قال: "أَتَاني مَلَكَانِ فقال أَحدُهما: اقْرَأْ. قَالَ: عَلَى كم؟ قال: على حَرْفٍ. قال: زِدْهُ. حَتَّى انْتَهَى بِهِ إِلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ" (¬٣).

Bize İsmâîl b. Mûsâ es-Süddî (¬٢) anlattı, dedi ki: Bize Şerîk, Ebû İshâk’tan, o da Süleymân b. Surad’dan merfû olarak rivayet etti; [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: “Bana iki melek geldi. Onlardan biri: ‘Oku’ dedi. O: ‘Kaç [harf] üzere?’ dedi. [Diğeri]: ‘Bir harf üzere’ dedi. O: ‘Ona artır’ dedi; nihayet bunu yedi harfe kadar ulaştırdı” (¬٣).

86. Metin

حدَّثنا ابنُ البَرْقِيَّ، قال: حدَّثنا ابنُ أبي مَرْيمَ، قال: حدَّثنا نافعُ بنُ يزيدَ، قال: حدَّثني عُقَيْلُ بنُ خالدٍ، عن ابنِ شِهابٍ، عن عُبَيدِ اللَّهِ بنِ عبدِ اللَّهِ، عن ابنِ عباسٍ، عن رسولِ اللَّهِ ﷺ قال: "أَقْرَأَنِي جِبْرِيلُ الْقُرْآنَ عَلَى حَرْفٍ، فَاسْتَزَدْتُه فزَادَنِي، ثم اسْتَزَدْتُه فَزَادَنِي، حتَّى انْتَهَى إلى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ" (¬٤).

Bize İbnü’l-Berkî anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Meryem anlattı, dedi ki: Bize Nâfi‘ b. Yezîd anlattı, dedi ki: Bana ‘Ukayl b. Hâlid, İbn Şihâb’dan, o ‘Ubeydullâh b. ‘Abdillâh’tan, o İbn ‘Abbâs’tan, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet etti; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cibrîl bana Kur’an’ı bir harf üzere okuttu; ben de artırmasını istedim, o da bana artırdı. Sonra yine artırmasını istedim, o da bana artırdı; nihayet yedi harfe ulaştı” (¬٤).

87. Metin

حدَّثني الربيعُ بنُ سليمانَ، قال: حدَّثنا أسدُ بنُ موسى، قال: حدَّثنا سفيانُ، عن عُبيدِ اللَّهِ بنِ أبي يَزيدَ، عن أبيه، أنه سمِع أمَّ أيوبَ تُحَدِّثُ عن النبيِّ ﷺ، فذكَر نحوَه. [يعني نحوَ حديث ابنِ أبي مَخْلَدٍ] ٥.

Bana er-Rebî‘ b. Süleymân anlattı, dedi ki: Bize Esed b. Mûsâ anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, ‘Ubeydullâh b. Ebî Yezîd’den, o da babasından rivayet etti; babası, Ümmü Eyyûb’un Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiğini işitmiştir; [râvi] bunun benzerini zikretti. [Yani İbn Ebî Mahled’in hadisinin benzerini] 5.

88. Metin

حدَّثنا الربيعُ بنُ سليمانَ، قال: حدَّثنا أسدُ بنُ مُوسى، قال: حدَّثنا أبو الربيعِ السَّمَّانُ، قال: أخبرني [عُبَيدُ اللَّهِ] (¬١) بنُ أبي يزيدَ، عن أبيه، عن أمِّ أيوبَ، أنها سمِعَت النبيَّ ﷺ يقولُ: "نَزَلَ الْقُرْآنُ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ، فَمَا قَرَأْتَ أَصَبْتَ".

Bize er-Rebî‘ b. Süleymân anlattı, dedi ki: Bize Esed b. Mûsâ anlattı, dedi ki: Bize Ebü’r-Rebî‘ es-Semmân anlattı, dedi ki: Bana [‘Ubeydullâh] (¬١) b. Ebî Yezîd babasından, o da Ümmü Eyyûb’dan bildirdi; Ümmü Eyyûb Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işitmiştir: “Kur’an yedi harf üzere inmiştir; ne okursan isabet etmiş olursun.”

89. Metin

حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا يحيى بنُ آدمَ، قال: حدَّثنا إسرائيلُ، عن أبي إسحاقَ، عن فلانٍ العَبْديِّ - قال أبو جعفرٍ: ذهَب عني اسمُه - عن سليمانَ بنِ صُرَدَ، عن أُبَيِّ بنِ كعبٍ، قال: رُحْتُ إلى المسجدِ، فسمِعْتُ رجلًا يَقْرَأُ، فقلتُ: مَن أَقْرَأَك؟ فقال: رسولُ اللَّهِ ﷺ. فانْطَلَقْتُ به إلى رسولِ اللَّهِ ﷺ، فقلتُ: اسْتَقْرِئْ هذا. قال: فقرَأ، فقال: "أَحْسَنْتَ". قال: فقلتُ: إنك ٢ أقْرَأْتَني كذا وكذا. فقال: "وَأَنْتَ قَدْ أَحْسَنْتَ". قال: فقلتُ: قد أحسَنْتَ! قد أحسَنْتَ! قال: فضرَب بيدِه على صدري، ثم قال: "اللَّهُمَّ أَذْهِبْ عَنْ أُبَيٍّ الشَّكَّ". قال: ففِضْتُ عرفًا، وامْتَلأ جوفي فَرَقًا ٣، ثم قال: "إِنَّ المَلَكَيْنِ أتَيَاني، فقال أحَدُهما: اقْرَإِ الْقُرْآنَ على حَرْفٍ. وقال الآخَرُ: زِدْهُ. قال: فَقُلْتُ ٤: زِدْنِي. قَالَ: اقْرَأْهُ عَلَى حَرْفَيْنِ. حَتَّى بَلَغَ سَبْعَةَ أَحْرُفٍ، [فقال: اقْرَأْ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ] ٥ " ٦.

Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Âdem anlattı, dedi ki: Bize İsrâîl, Ebû İshâk’tan, o el-‘Abdî [adında] bir adamdan —Ebû Ca‘fer dedi ki: ‘Onun ismi hafızamdan çıktı’—, o Süleymân b. Surad’dan, o da Übey b. Ka‘b’dan rivayet etti; [Übey] dedi ki: Mescide gittim ve bir adamın [Kur’an] okuduğunu işittim. ‘Sana bunu kim okuttu?’ dedim. ‘Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’ dedi. Bunun üzerine onu Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e götürdüm ve: ‘Şuna bir okut!’ dedim. [Übey] dedi ki: Adam okudu, [Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Güzel okudun» buyurdu. [Übey] dedi ki: Ben: ‘Sen bana 2 şöyle şöyle okutmuştun’ dedim. [Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Sen de güzel okudun» buyurdu. [Übey] dedi ki: ‘[İkimize birden] güzel okudun! güzel okudun! [diyorsun]’ dedim. [Übey] dedi ki: Bunun üzerine eliyle göğsüme vurdu, sonra: «Allahım! Übey’den şüpheyi gider» diye dua etti. [Übey] dedi ki: [Öyle bir hale geldim ki] benden ter boşandı ve içim korkuyla doldu 3. Sonra [Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: «İki melek bana geldi; onlardan biri: ‘Kur’an’ı bir harf üzere oku’ dedi. Diğeri ise: ‘Ona artır’ dedi. Ben de: ‘Bana artır’ dedim 4. O: ‘Onu iki harf üzere oku’ dedi. Nihayet yedi harfe ulaştı [ve: ‘Yedi harf üzere oku’ dedi] 5.» 6

90. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ بَشَّارٍ، قال: حدَّثنا ابنُ أبي عَدِيٍّ، وحدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا محمدُ بنُ مَيْمونٍ الزَّعْفَرَانِيُّ، جميعًا عن حُمَيْدٍ الطَّويلِ، عن أنسِ بنِ مالكٍ، عن أبيِّ بنِ كعبٍ، قال: ما حاك ١ في صدري شيءٌ منذ أسْلَمْتُ، إلا أني [قرَأْتُ آيةً] ٢، فقرَأها رجلٌ غيرَ قِراءتي، فقلتُ: أقْرَأَنيها رسولُ اللَّهِ ﷺ. فقال الرجلُ: أقْرَأَنيها رسولُ اللَّهِ ﷺ. فأتَيْتُ رسولَ اللَّهِ ﷺ، فقلتُ: أقْرَأْتَني آيةَ كذا وكذا؟ قال: "بَلَى". قال الرجلُ: ألم تُقْرِئْني آيةَ كذا وكذا؟ قال: "بَلَى، إِنَّ جِبْرِيلَ وَمِيكَائِيلَ أَتَيَانِي، فَقَعَدَ جِبْرِيلُ عَنْ يَمينِي وَمِيكَائِيلُ عَنْ يَسَارِي، فقال جِبْرِيلُ: اقْرَإِ القُرْآنَ على [حَرْفٍ وَاحِدٍ] ٣، وقال مِيكَائِيلُ: اسْتَزِدْهُ. قال جِبْرِيلُ: اقْرَإِ الْقُرْآنَ عَلَى حَرْفَيْنِ. فقال مِيكَائِيلُ: اسْتَزِدْهُ. حَتَّى بلَغ ستةً أو سبعةً" ٤ الشكُّ من أبي كُرَيْبٍ. وقال ابنُ بَشَّارٍ في حديثِه: "حَتَّى بَلَغَ سَبْعَةَ أَحْرُفٍ - ولم يَشُكَّ ٥ فيه - وَكُلٌّ شَافٍ كَافٍ". ولفظُ الحديثِ لأبي كُريبٍ ٦.

1 Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî ‘Adî anlattı; ve bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Meymûn ez-Za‘ferânî anlattı; her ikisi birden Humeyd et-Tavîl’den, o Enes b. Mâlik’ten, o da Übey b. Ka‘b’dan nakletti; Übey dedi ki: «Müslüman olduğumdan beri içime [şüpheden] hiçbir şey doğmamıştı 2; ancak [bir gün bir ayet okumuştum] 3, derken bir adam o ayeti benim okuyuşumdan farklı okudu. Ben: “Bunu bana Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem okuttu” dedim. Adam da: “Bunu bana Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem okuttu” dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e varıp: “Bana falan falan ayeti sen okutmadın mı?” dedim. “Evet” buyurdu. Diğer adam da: “Bana falan falan ayeti sen okutmadın mı?” dedi. Resûlullah: “Evet; Cibrîl ve Mîkâîl bana geldiler; Cibrîl sağıma, Mîkâîl ise soluma oturdu. Cibrîl: ‘Kur’an’ı [tek bir harf] 4 üzere oku’ dedi. Mîkâîl: ‘Ondan [ümmetin için] artırmasını iste’ dedi. Cibrîl: ‘Kur’an’ı iki harf üzere oku’ dedi. Mîkâîl: ‘Ondan artırmasını iste’ dedi. Nihayet altı veya yediye ulaştı” buyurdu.» 5 —[Altı mı yedi mi olduğu hususundaki] şüphe Ebû Kureyb’e aittir—. İbn Beşşâr ise rivayetinde şöyle dedi: «—Bu hususta hiç şüphe etmeksizin 6— “Nihayet yedi harfe ulaştı; hepsi şifa verici ve kafidir.”» Hadisin lafzı Ebû Kureyb’e aittir 7.

91. Metin

وحدَّثني يونسُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: أخْبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: أخْبَرني يحيى بنُ أيوبَ، عن حُميدٍ الطويلِ، عن أنسِ بنِ مالكٍ، عن أُبَيِّ بنِ كعبٍ، عن النبيِّ ﷺ بنحوِه. وقال في حديثِه: "حَتَّى بَلَغَ سِتَّةَ (¬١) أَحْرُفٍ، قَالَ: اقْرَأْهُ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ، كُلٌّ شَافٍ كَافٍ".

Bana Yûnus b. ‘Abdil‘a‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Yahyâ b. Eyyûb, Humeyd et-Tavîl’den, o Enes b. Mâlik’ten, o Übey b. Ka‘b’dan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den bunun benzerini bildirdi ve hadisinde şöyle dedi: “Nihayet altı (¬١) harfe ulaştı. [Cibrîl]: ‘Onu yedi harf üzere oku; hepsi şifa verici ve kafidir’ dedi.”

92. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ مرزوقٍ، قال: حدَّثنا أبو الوليدِ، قال: حدَّثنا حمادُ بنُ سلمةَ، عن حميدٍ، عن أنسِ بنِ مالكٍ، عن عُبادةَ بنِ الصامتِ، عن أُبَيِّ بنِ كعبٍ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "أُنْزِلَ الْقُرْآنُ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ" (¬٢).

Bize Muhammed b. Merzûk anlattı, dedi ki: Bize Ebü’l-Velîd anlattı, dedi ki: Bize Hammâd b. Seleme, Humeyd’den, o Enes b. Mâlik’ten, o ‘Ubâde b. es-Sâmit’ten, o da Übey b. Ka‘b’dan anlattı; Übey dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir” (¬٢).

93. Metin

حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا حسينُ بنُ عليٍّ وأبو أسامةَ، عن زائدةَ، عن عاصمٍ، عن زِرٍّ، عن أُبيٍّ، قال: لقِي رسولُ اللَّهِ ﷺ جبريلَ عندَ أحْجارِ المِرَاءِ ٣، فقال: "إِنِّي بُعِثْتُ إِلَى أُمَّةٍ أُمِّيِّينَ، مِنْهُمُ الغُلَامُ والْخَادِمُ والشَّيْخُ العاسي ٤ والعَجُوزُ". فقال جِبْريلُ: فَلْيَقْرَءوا القرآنَ على سبعةِ أحرفٍ. ولفظُ الحديثِ لأبي أسامةَ ٥.

Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize Hüseyin b. ‘Alî ve Ebû Üsâme, Zâide’den, o Âsım’dan, o Zirr’den, o da Übey’den anlattı; Übey dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Ahcârü’l-Mirâ’ mevkiinde 3 Cibrîl ile karşılaştı ve şöyle buyurdu: «Ben ümmî bir ümmete gönderildim; aralarında çocuk, hizmetçi, pirifani ihtiyar 4 ve yaşlı kadın da bulunmaktadır.» Cibrîl de: “Kur’an’ı yedi harf üzere okusunlar” dedi. Hadisin lafzı Ebû Üsâme’ye aittir 5.

94. Metin

حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا ابنُ نُمَيْرٍ، قال: حدَّثنا إسماعيلُ بنُ أبي خالدٍ، وحدَّثنا عبدُ الحميدِ بنُ بَيانٍ القَنَّادُ، قال: حدَّثنا محمدُ بنُ يزيدَ الواسطيُّ، عن إسماعيلَ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ عيسى بنِ ١ عبدِ الرحمنِ بنِ أبي ليلى، عن جدِّه، عن أُبَيِّ بنِ كعبٍ، قال: كنتُ في المسجدِ، فدخَل رجلٌ يُصَلِّي، فقرَأ قراءةً أنْكَرْتُها عليه ٢، ثم دخَل رجلٌ آخرُ، فقرَأ قراءةً غيرَ قراءةِ صاحبِه، فدخَلْنا جميعًا على رسولِ اللَّهِ ﷺ. قال: فقلتُ: يا رسولَ اللَّهِ، إنّ هذا قرَأ قراءةً أنْكَرْتُها عليه، ثم دخَل هذا فقرَأ قراءةً غيرَ قراءةِ صاحبِه. فأمَرهما رسولُ اللَّهِ ﷺ فَقَرَأا، فحسَّن رسولُ اللَّهِ ﷺ شأنَهما، فوقَع في نفسي مِن التكذيبِ ولا إذ كنتُ في الجاهليةِ، فلما رأَى رسولُ اللَّهِ ﷺ ما غشِيني ضرَب في صدري، ففِضْتُ عرقًا، كأنما أَنْظُرُ إلى اللَّهِ فَرَقًا، فقال لي: "يَا أُبَيُّ، أُرْسِلَ إِلَيَّ: أَنِ اقْرَإِ الْقُرْآنَ عَلَى حَرْفٍ فَرَدَدْتُ عليه: أنْ هَوِّنْ على أُمَّتِي. فَرَدَّ عَلَيَّ في الثَّانِيَةِ: أَنِ اقْرَإِ الْقُرْآنَ عَلَى حَرْفٍ. فَرَدَدْتُ عليه: أنْ هَوِّنْ على أُمَّتِي. فَرَدَّ عَلَيَّ فِي الثَّالِثَةِ: أَنِ اقْرَأْهُ على سَبْعَةِ أحْرُفٍ، ولك بِكُلِّ رَدَّةٍ رَدَدْتُكها ٣ مَسْأَلَةٌ تَسْألُنِيهَا. فقلْتُ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لأُمَّتِي، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لأُمَّتِي. وأَخَّرْتُ الثَّالِثَةَ ليَوْمٍ يَرْغَبُ إِلَيَّ فيه الخَلْقُ كُلُّهم حتى إِبْراهِيمُ". إلا أن ابنَ بَيانٍ قال في حديثِه: فقال لهم ٤ النبيُّ ﷺ: "قد أصَبْتُم وأحْسَنْتُم". وقال أيضًا: فارفضَضْتُ ٥ عرقًا ٦.

Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Nümeyr anlattı, dedi ki: Bize İsmâîl b. Ebî Hâlid anlattı. [Bir diğer rivayet zinciriyle:] Bize ‘Abdülhamîd b. Beyân el-Kânnâd anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Yezîd el-Vâsıtî, İsmâîl’den, o ‘Abdullâh b. ‘Îsâ b. 2 ‘Abdirrahmân b. Ebî Leylâ’dan, o dedesinden, o da Übey b. Ka‘b’dan anlattı; Übey dedi ki: Mescitte idim; derken bir adam namaz kılmak üzere girdi ve [Kur’an’dan] yadırgadığım bir kıraat okudu 3. Sonra başka bir adam girdi ve arkadaşının kıraatinden farklı bir kıraat okudu. Bunun üzerine hep birlikte Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzuruna vardık. Übey dedi ki: «Ey Allah’ın Resûlü! Şu adam yadırgadığım bir kıraat okudu; sonra bu girdi, o da arkadaşının kıraatinden farklı bir kıraat okudu» dedim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem her ikisine de emretti, onlar da okudular. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ikisinin de okuyuşunu güzel buldu. Bunun üzerine içime Câhiliye döneminde bile olmayan bir yalanlama [ve şüphe] düştü. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem beni bürüyen bu hâli görünce göğsüme vurdu; [o anda] korkudan sanki Allah’a bakıyormuşum gibi ter boşandım. Bunun üzerine bana şöyle buyurdu: «Ey Übey! Bana: “Kur’an’ı bir harf üzere oku” diye haber gönderildi. Ben de O’na: “Ümmetime kolaylık tanı” diye müracaat ettim. İkinci defa bana: “Kur’an’ı bir harf üzere oku” diye haber gönderildi. Ben de O’na: “Ümmetime kolaylık tanı” diye müracaat ettim. Üçüncü defa bana: “Onu yedi harf üzere oku; Bana yaptığın her müracaata 4 karşılık Benden isteyeceğin bir dilek hakkın vardır” diye haber gönderildi. Ben de: “Allah’ım, ümmetimi bağışla! Allah’ım, ümmetimi bağışla!” dedim. Üçüncüsünü ise İbrâhim de dâhil olmak üzere bütün mahlûkatın bana rağbet edeceği [şefaatimi isteyeceği] güne erteledim.» Şu kadar var ki İbn Beyân kendi rivayetinde şunu nakletti: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onlara 5: «İsabet ettiniz ve güzel yaptınız» buyurdu. Ayrıca o [şöyle] dedi: «...benden oluk oluk ter aktı 6» 7.

95. Metin

حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا محمدُ بنُ فُضَيْلٍ، عن إسماعيلَ بنِ أبي خالدٍ، بإسنادِه عن النبيِّ ﷺ نحوَه (¬١)، وقال: قال لي: "أُعِيذُكَ بِاللَّهِ مِن الشَّكِّ والتَّكْذِيبِ". وقال أيضًا: "إِنَّ اللَّهَ أَمَرَنِي أَنْ أَقْرَأَ القُرْآنَ على حَرْفٍ، فقُلْتُ: اللَّهُمَّ رَبِّ خَفِّفْ عن أُمَّتِي. فقال: اقْرَأْهُ على حَرْفَيْنِ. فأمَرَنِي (¬٢) أن أقْرَأَهُ على سَبْعَةِ أَحْرُفٍ، مِن سَبْعَةِ أَبْوَابٍ مِنَ الجَنَّةِ، كُلُّهَا شَافٍ كَافٍ".

Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Fudayl, İsmâîl b. Ebî Hâlid’den aynı isnadıyla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den bunun bir benzerini nakletti (¬١) ve şöyle dedi: [Peygamber] bana: “Şüpheden ve yalanlamaktan seni Allah’a sığındırırım” buyurdu. Ayrıca şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki Allah bana Kur’an’ı bir harf üzere okumamı emretti; ben de: ‘Allah’ım, Rabbim! Ümmetime hafiflet’ dedim. Bunun üzerine: ‘Onu iki harf üzere oku’ buyurdu. Nihayet bana (¬٢) cennetin yedi kapısından [gelen] ve hepsi de şifa verici ve kafi olan yedi harf üzere okumamı emretti.”

96. Metin

حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا وَكيعٌ، عن إسماعيلَ بنِ أبي خالدٍ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ عيسى بنِ أبي ليلى، عن ابنِ أبي ليلى، [وعن ابنِ أبي ليلى] ٣، عن الحكمِ، عن ابنِ أبي ليلى، عن أُبَيٍّ، قال: دخَلْتُ المسجدَ فصلَّيْتُ، فقرَأْتُ "النحلَ"، ثم جاء رجلٌ آخرُ، فقرَأها على غيرِ قراءتي، ثم جاء رجلٌ آخرُ فقرَأ خلافَ قراءتِنا، فدخَل ٤ نفسي مِن الشكِّ والتكذيبِ أشدُّ مما كان في الجاهليةِ، فأخَذْتُ بأيديهما، فأتَيْتُ بهما النبيَّ ﷺ، فقلتُ: يا رسولَ اللَّهِ، اسْتَقْرِئْ هذين. فقرَأ أحدُهما، فقال: "أَصَبْتَ". قال: ثم اسْتَقْرَأ الآخرَ، فقال: "أَصَبْتَ". فدخَل قلبي أشدُّ مما كان في الجاهليةِ مِن الشكِّ والتكذيبِ، فضرَب رسولُ اللَّهِ ﷺ

Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘, İsmâîl b. Ebî Hâlid’den, o ‘Abdullâh b. ‘Îsâ b. Ebî Leylâ’dan, o İbn Ebî Leylâ’dan, [ve İbn Ebî Leylâ’dan]4, o el-Hakem’den, o İbn Ebî Leylâ’dan, o da Übey’den nakletti; [Übey] dedi ki: Mescide girip namaz kıldım ve en-Nahl [suresini] okudum. Sonra başka bir adam geldi ve onu benim okuyuşumdan farklı bir şekilde okudu. Sonra başka bir adam daha geldi ve bizim okuyuşumuzdan farklı okudu. Bunun üzerine içime5 Câhiliye dönemindekinden daha şiddetli bir şüphe ve yalanlama duygusu girdi. Hemen ikisinin elinden tutup onları Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e getirdim ve: “Ey Allah’ın Resûlü! Şu ikisine [Kur’an] okut” dedim. Onlardan biri okudu; [Resûlullâh]: «Doğru okudun» buyurdu. [Übey] dedi ki: Sonra diğerine okuttu; [ona da]: «Doğru okudun» buyurdu. Bunun üzerine kalbime Câhiliye dönemindekinden daha şiddetli bir şüphe ve yalanlama duygusu girdi. Bunun üzerine Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem

97. Metin

صدري، وقال: "أعَاذَكَ اللَّهُ مِن الشَّكِّ، وَأَخْسَأَ عَنك الشَّيْطانَ". قال إسماعيلُ: ففِضْتُ عرقًا. ولم يَقُلْه ابنُ أبي ليلى. قال: فقال: "أَتَانِي جِبْرِيلُ، فَقَالَ: اقْرَإِ الْقُرْآنَ عَلَى حَرْفٍ وَاحِدٍ. فَقُلْتُ: إِنَّ أُمَّتِي لَا تَسْتَطِيعُ ذَلِكَ. حَتَّى قَالَ سَبْعَ مَرَّاتٍ، فقال لي: اقْرَأْ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ، وَلَكَ بِكُلِّ رَدَّةٍ رُدِدْتَها مسألةٌ". قال: "فَاحْتَاجَ إِلَيَّ فِيهَا الْخَلَائِقُ، حَتَّى إِبْرَاهِيمُ".

göğsüme vurdu ve: “Allah seni şüpheden korusun ve şeytanı senden uzaklaştırıp zelil kılsın” buyurdu. İsmâîl [b. Ebî Hâlid] dedi ki: “Başımdan aşağı ter boşaldı.” Ancak bunu İbn Ebî Leylâ söylememiştir. Übey dedi ki: Peygamber şöyle buyurdu: “Cibrîl bana geldi ve: ‘Kur’an’ı tek bir harf üzere oku’ dedi. Ben de: ‘Ümmetim buna güç yetiremez’ dedim. Nihayet bunu yedi defa söyledi ve bana: ‘Yedi harf üzere oku; sana her geri çevrildiğinde bir dilek hakkın vardır’ dedi.” Peygamber: “İbrâhim de dâhil bütün mahlûkat bu dilekte bana muhtaç oldu” buyurdu.

98. Metin

حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا عبدُ اللَّهِ (¬١)، عن ابنِ أبي ليلى، عن الحكمِ، عن عبدِ الرحمنِ بنِ أبي ليلى، عن أُبَيٍّ، عن النبيِّ ﷺ بنحوِه.

Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize ‘Abdullâh (¬١), İbn Ebî Leylâ’dan, o el-Hakem’den, o ‘Abdurrahmân b. Ebî Leylâ’dan, o Übey’den, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den bunun bir benzerini rivayet etti.

99. Metin

حدَّثني أحمدُ بنُ محمدٍ الطُّوسيُّ، قال: حدَّثنا عبدُ الصمدِ، قال: [حدَّثني أبي، قال] (¬٢): حدَّثنا محمدُ بنُ جُحَادةَ، عن الحكمِ بنِ عُتَيْبةَ (¬٣)، عن مجاهدٍ، عن ابنِ أبي ليلى، عن أُبيِّ بنِ كعبٍ، قال: أتَى جبريلُ النبيَّ ﷺ وهو عندَ أَضَاةِ بني غِفارٍ (¬٤)، فقال: إن اللَّهَ ﵎ يَأْمُرُك أن تُقْرِئَ أمَّتَك القرآنَ على سبعةِ أحرفٍ، فمَن قرَأ منها حرفًا فهو كما قرَأ (¬٥).

Bana Ahmed b. Muhammed et-Tûsî anlattı, dedi ki: Bize ‘Abdussamed anlattı, dedi ki: [Bana babam anlattı, dedi ki] (¬٢): Bize Muhammed b. Cühâde, el-Hakem b. ‘Uteybe’den (¬٣), o Mücâhid’den, o İbn Ebî Leylâ’dan, o da Übey b. Ka‘b’dan anlattı; Übey dedi ki: Cibrîl, Benî Gıfâr Göleti’nin (Edâtü Benî Gıfâr) (¬٤) yanında iken Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip: “Şüphesiz Allah celle celâluhu ümmetine Kur’an’ı yedi harf üzere okutmanı emrediyor; onlardan kim bir harfi okursa o okuduğu gibidir (doğrudur)” (¬٥) dedi.

100. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ المثنى، قال: حدَّثنا محمدُ بنُ جعفرٍ، قال: حدَّثنا شعبةُ، عن

Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Ca‘fer anlattı, dedi ki: Bize Şu‘be, ...

101. Metin

الحكمِ، عن مُجاهدٍ، عن ابنِ أبي ليلى، عن أُبيِّ بنِ كعبٍ، أن النبيَّ ﷺ كان عندَ أضاةِ بني غِفارٍ، قال: فأتاه جبريلُ، فقال: إنّ اللَّهَ يَأْمُرُك أن تُقْرِئَ أمَّتَك القرآنَ على حرفٍ. قال: "أَسْأَلُ اللَّهَ مُعَافَاتَه ومَغْفِرَتَه، وَإِنَّ أُمَّتِي لا تُطِيقُ ذلك". قال: ثم أتاه الثانيةَ، فقال: إنَّ اللَّهَ يَأْمُرُك أن تُقْرِئَ أمَّتَك القرآنَ على حرفين. قال: "أَسْأَلُ اللَّهَ مُعَافَاتَه ومَغْفِرَتَه، وإِنَّ أُمَّتِي لَا تُطِيقُ ذلك". ثم جاءه الثالثةَ، فقال: إن اللَّهَ يَأْمُرُك، أن تُقْرِئَ أمَّتَك القرآنَ على ثلاثةِ أحرفٍ. قال: "أسْأَلُ اللَّهَ مُعَافَاتَه ومَغْفِرَتَه، وإِن أُمَّتِي لَا تُطِيقُ ذلك". ثم جاءه الرابعةَ، فقال: إنَّ اللَّهَ يَأْمُرُك أن تُقْرِئَ أمَّتَك القرآنَ على سبعةِ أحرفٍ، فأيَّما حرفٍ قرَءوا عليه فقد أصابوا (¬١).

el-Hakem’den, o Mücâhid’den, o İbn Ebî Leylâ’dan, o da Übey b. Ka‘b’dan rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Benî Gıfâr Göleti’nin yanındaydı. Übey dedi ki: Cibrîl ona gelip: “Şüphesiz Allah, ümmetine Kur’an’ı tek bir harf üzere okutmanı emrediyor” dedi. Peygamber: “Allah’tan afiyetini ve bağışlamasını dilerim; şüphesiz ümmetim buna güç yetiremez” buyurdu. Übey dedi ki: Sonra ona ikinci defa geldi ve: “Şüphesiz Allah, ümmetine Kur’an’ı iki harf üzere okutmanı emrediyor” dedi. Peygamber: “Allah’tan afiyetini ve bağışlamasını dilerim; şüphesiz ümmetim buna güç yetiremez” buyurdu. Sonra ona üçüncü defa geldi ve: “Şüphesiz Allah, ümmetine Kur’an’ı üç harf üzere okutmanı emrediyor” dedi. Peygamber: “Allah’tan afiyetini ve bağışlamasını dilerim; şüphesiz ümmetim buna güç yetiremez” buyurdu. Sonra ona dördüncü defa geldi ve: “Şüphesiz Allah, ümmetine Kur’an’ı yedi harf üzere okutmanı emrediyor; hangi harf üzere okurlarsa isabet etmiş olurlar” (¬١) dedi.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.