35334. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
35335. Metin
تفسيرُ السورةِ التي يُذكرُ فيها الأعرافُ
İçinde A‘râf'ın zikredildiği surenin tefsiri.
35336. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جل ثناؤُه وتقدَّست أسماؤه: {المص (١)}.
Övgüsü yüce ve isimleri mukaddes olan Allah'ın: {المص (١)} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd.” kavlinin teviline dair açıklama.
35337. Metin
قال أبو جعفرٍ: اختَلف أهلُ التأويلِ في تأويلِ قولِ الله تعالى ذكره: {المص}؛ فقال بعضُهم: معناه: أنا اللهُ أَفصِلُ.
Ebû Ca‘fer der ki: Tevil ehli, zikri yüce olan Allah'ın: {المص} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd.” kavlinin tevilinde ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun anlamının: "Hüküm verip ayıran Allah benim (Enallâhu afsıl)" şeklinde olduğunu söylemiştir.
35338. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
35339. Metin
حدَّثني الحارثُ، قال: ثنا القاسمُ بنُ سلّامٍ، قال: ثنا عمارُ بنُ محمدٍ، عن عطاءِ بن السائبِ، عن سعيدِ بن جبيرٍ في قولهِ: {المص}: أنا اللهُ أفصِلُ (¬١).
Bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Kâsım b. Sellâm anlattı, dedi ki: Bize Ammâr b. Muhammed, Atâ b. es-Sâib'den, o da Saîd b. Cübeyr'den O'nun: {المص} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd.” kavli hakkında rivayet etti: "Hüküm verip ayıran Allah benim" dedi (¬١).
35340. Metin
وقال آخرون: هو هجاءُ حروف اسمِ اللهِ تعالى الذي هو المُصَوِّرُ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bu, Allah Teâlâ'nın el-Musavvir isminin hece harfleridir.
35341. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
35342. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ الحسينِ، قال: ثنا أحمدُ بنُ المفضلِ، قال: ثنا أسباطُ، عن السدِّيِّ {المص}. قال: هي هجاءُ المُصوّرِ (¬٢).
Bana Muhammed b. el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. el-Mufaddal anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî'den {المص} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd.” hakkında anlattı. O: "Bu, el-Musavvir'in hece harfleridir" dedi (¬٢).
35343. Metin
وقال آخرون: هي اسمٌ مِن أسماءِ اللَّهِ أَقسَم ربُّنا به.
Başkaları ise şöyle dedi: O, Rabbimizin kendisiyle yemin ettiği, Allah'ın isimlerinden bir isimdir.
35344. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
35345. Metin
حدَّثني المثنى، قال: ثنا عبدُ اللهِ بنُ صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليِّ بن أبى طلحةَ، عن ابن عباسٍ قولَه: {المص}: قَسَمٌ أقسَمه اللهُ، وهو مِن أسماءِ اللهِ (¬١).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali b. Ebî Talha'dan, o da İbn Abbâs'tan O'nun: {المص} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd.” kavli hakkında rivayet etti: "Allah'ın ettiği bir yemindir ve o, Allah'ın isimlerindendir" dedi (¬١).
35346. Metin
وقال آخرون: هو اسمٌ مِن أسماءِ القرآنِ.
Başkaları da şöyle demiştir: Bu, Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir.
35347. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
35348. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثورٍ، عن معمر، عن قتادة: {المص}. قال: اسمٌ مِن أسماءِ القرآنِ.
Bize Muhammed b. Abdilalâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {المص} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd.” hakkında anlattı. O: "Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir" dedi.
35349. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ يحيى، قال: أخبرَنا عبدُ الرزاقِ، قال: أخبرَنا معمرٌ، عن قتادةَ مثلَه (¬٢).
Bize el-Hasen b. Yahyâ anlattı, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma'mer, Katâde'den aynısını haber verdi (¬٢).
35350. Metin
وقال آخرون: هي حروفُ هجاءٍ مقطعةٌ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bunlar kesik hece (hurûf-ı mukattaa) harfleridir.
35351. Metin
وقال آخرون: هي مِن حسابِ الجُمَّلِ.
Başkaları da şöyle demiştir: Bunlar cümel (ebced) hesabındandır.
35352. Metin
وقال آخرون: هي حروفٌ تَحْوى معانىَ كثيرةً، دلَّ اللهُ بها خلقَه على مرادِه مِن كلِّ ذلك.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bunlar pek çok anlamı içeren harflerdir ki Allah bunlarla yaratıklarına bütün bunlardan kastettiği muradını göstermiştir.
35353. Metin
وقال آخرون: هي حروفُ اسمِ اللهِ الأعظم.
Başkaları da şöyle demiştir: Bunlar Allah'ın İsm-i Âzam'ının harfleridir.
35354. Metin
وقد ذَكرْنا كلَّ ذلك بالروايِة فيه، وتعلُّلَ ٣ كلِّ فريقٍ قال فيه قولًا، وما الصوابُ مِن القولِ عندَنا في ذلك، بشواهدِه وأدلِته فيما مَضَى، بما أغنَى عن إعادتِه
Bütün bunları, bu konudaki rivayetlerle, hakkında görüş bildiren her grubun gerekçesiyle3 ve bu hususta bize göre doğru olan görüşü şahitleri ve delilleriyle geçmiş kısımlarda zikretmiştik; öyle ki [bu açıklamalarımız], onu
35355. Metin
في هذا الموضعٍ (¬١).
bu yerde tekrar etmekten müstağni kılmıştır (¬١).
35356. Metin
القولُ في تأويلِ قولِ اللَّهِ تعالى ذكرُه: {كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ}.
Zikri yüce olan Allah'ın: {كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ} “Sana indirilen bir kitaptır.” kavlinin teviline dair açıklama.
35357. Metin
قال أبو جعفرٍ: يعنى تعالى ذكرُه (¬٢): هذا القرآنُ يا محمدُ، كتابٌ أنزَله اللهُ إليك.
Ebû Ca‘fer der ki: Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır (¬٢): "Ey Muhammed! Bu Kur'an, Allah'ın sana indirdiği bir kitaptır."
35358. Metin
ورفْعُ "الكتابِ" بتأويلِ: هذا كتابٌ.
"Kitâb" kelimesinin merfû (ötreli) oluşu, "Bu bir kitaptır" takdirindedir.
35359. Metin
القولُ في تأويلٍ قوله: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ}.
O'nun: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ} “Bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” kavlinin teviline dair açıklama.
35360. Metin
يقولُ جل ثناؤه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: فلا يَضِيقْ صدرُك يا محمدُ مِن الإنذارِ به مَن أرسلتُك لإنذارِه به، وإبلاغِه (¬٣) مَن أمرتُك بإبلاغِه إياه، ولا تشكَّكْ (¬٤) في أنه مِن عندى، واصبِرْ للمُضِيِّ لأمرِ اللَّهِ، واتباعِ طاعتِه فيما كَلَّفَك وحَمَّلك مِن عبءِ أثقالِ النبوةِ، كما صَبَر أولو العزمِ مِن الرسلِ، فإن الله معك.
Övgüsü yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Kendilerini uyarman için sana gönderdiğim kimseleri onunla uyarmaktan ve kendilerine ulaştırmanı emrettiğim kimselere onu ulaştırmaktan (¬٣) dolayı göğsün daralmasın; onun benim katımdan olduğuna dair şüpheye düşme (¬٤); peygamberlik ağırlıklarının yükünden sana teklif edip yüklediğim hususlarda Allah'ın emrini yerine getirmeye ve O'na itaate uymaya, azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret; zira şüphesiz ki Allah seninle beraberdir.
35361. Metin
و "الحَرَجُ" هو الضيقُ في كلامِ العربِ، وقد بَيَّنا معنى ذلك بشواهدِه وأدلتِه في قولِه: {ضَيِّقًا حَرَجًا} [الأنعام: ١٢٥]. بما أغنَى عن إعادِته (¬٥).
Arap kelamında Harac (حَرَج), darlık demektir. Biz bunun anlamını, şahitleri ve delilleriyle birlikte O'nun: {ضَيِّقًا حَرَجًا} [En'âm: 125] “iyice daralmış ve sıkışmış” kavlinde, tekrar etmekten müstağni kılacak şekilde açıklamıştık (¬٥).
35362. Metin
وقال أهلُ التأويلِ في ذلك ما حدَّثني به محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ في قولِه: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ}. قال: لا تكنْ في شكّ منه (¬٦).
Tevil ehli bu hususta, bana Muhammed b. Sa'd'ın anlattığı şu rivayeti söylemiştir: Dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan O'nun: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ} “Bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” kavli hakkında rivayet etti: "Ondan yana bir şüphe içinde olma" dedi (¬٦).
35363. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، عن ابنٍ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللَّهِ: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ}. قال:
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ} “Bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” kavli hakkında rivayet etti, dedi ki:
35364. Metin
شَكٌّ (¬١).
"Şüphe" [demektir] (¬١).
35365. Metin
حدَّثني المثنى، قال: ثنا أبو حذيفةَ، قال: ثنا شبلٌ، عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den aynısını anlattı.
35366. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ الأعْلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثورٍ، قال: ثنا معمرٌ، عن قتادةَ: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ}. [قال: لا يكنْ في صدرِك] (¬٢) شكٌّ منه (¬٣).
Bize Muhammed b. Abdilalâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr anlattı, dedi ki: Bize Ma'mer, Katâde'den {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ} “Bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” hakkında anlattı: [Dedi ki: Göğsünde] (¬٢) ondan yana bir şüphe [olmasın] (¬٣).
35367. Metin
حدَّثنا بشرُ بنُ معاذٍ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ مثلَه.
Bize Bişr b. Muâz anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den aynısını anlattı.
35368. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ الحسينِ، قال: ثنا أحمدُ بنُ المفضلِ، قال: ثنا أسباطُ، عن السديّ: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ}. قال: أَمَّا الحَرَجُ، فشَكٌّ (¬٤).
Bana Muhammed b. el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. el-Mufaddal anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî'den {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ} “Bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” hakkında anlattı. Dedi ki: "Haraca gelince, o şüphedir" (¬٤).
35369. Metin
حدَّثني الحارثُ، قال: ثنا عبدُ العزيزِ، قال: ثنا أبو سعدٍ المدنيُّ، قال: سمِعتُ مجاهدًا في قولِه: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ}. قال: شَكٌّ مِن القرآنِ.
Bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize Abdülazîz anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sa'd el-Medenî anlattı, dedi ki: Mücâhid'i {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ} “Bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” kavli hakkında işittim, şöyle dedi: "Kur'an'dan yana bir şüphe [olmasın]".
35370. Metin
قال أبو جعفرٍ: وهذا الذي ذكرتُه من التأويلِ عن أهلِ التأويلِ، هو معنى ما قُلنا في الحَرَجِ؛ لأن الشكَّ فيه لا يكونُ إلا مِن ضيقِ الصدرِ به، وقلةِ الاتساعِ لتَوْجيهِه وِجْهتَه التي هي وِجْهتُه الصحيحةُ. وإنما اخترنا العبارةَ عنه بمعنى الضِّيقِ؛ لأن ذلك هو الغالبُ عليه مِن معناه في كلامِ العربِ، كما قد بَيَّناه قبلُ.
Ebû Ca‘fer der ki: Tevil ehlinden aktardığım bu tevil, harac hakkında söylediğimiz şeyin anlamıdır; çünkü onda şüpheye düşmek, ancak ondan dolayı göğsün daralmasından ve onu doğru yönlendirme şekline ulaştırmadaki genişlik azlığından kaynaklanır. Bizim onu darlık anlamıyla ifade etmeyi tercih edişimiz ise, daha önce açıkladığımız gibi Arap kelamında kelimenin galip olan anlamının bu olmasındandır.
35371. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ ٢}.
[Allah] Teâlâ'nın: {لِتُنْذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ 2} “[İnsanları] onunla uyarman için ve müminlere bir öğüt [olsun diye].” kavlinin tevili hakkındaki görüş:
35372. Metin
يعنى بذلك تعالى ذكرُه: هذا كتابٌ أنزلْناه إليك يا محمدُ لتنذِرَ به مَن أمرتُك بإنذارِه، وذِكْرَى للمؤمنين. وهو (¬١) من المؤخَّرِ الذي معناه التقديمُ، ومعناه: كتابٌ أُنزِل إليك لتُنْذرَ به وذِكْرَى للمؤمنين، فلا يكنْ في صدرِك حَرَجٌ منه.
Bununla zikri yüce olan [Allah] şunu kastetmektedir: Bu, kendilerini uyarmanı emrettiğim kimseleri uyarman için ve müminlere bir öğüt olsun diye sana indirdiğimiz bir kitaptır. Bu (¬١), anlamı öne alınmış olan (takdim-tehir kabilinden) sonraya bırakılmış ifadelerdendir; manası şudur: "[Bu,] kendisiyle uyarman için ve müminlere bir öğüt olmak üzere sana indirilen bir kitaptır; bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın."
35373. Metin
وإذا كان ذلك معناه، كان موضعُ قولِه: {وَذِكْرَى} نصبًا، بمعنى: أَنزَلنا إليك هذا الكتاب لتُنذِرَ به وتُذَكِّر به المؤمنين. ولو قيل: معنى ذلك: هذا كتابٌ أُنزِل إليك فلا يكنْ في صدرِك حَرَجٌ منه أن تُنْذِرَ به وتُذَكِّرَ به المؤمنين - كان قولًا غيرَ مدفوعةٍ صحتُه. وإذا وُجّه معنى الكلامِ إلى هذا الوجهِ، كان في قوله: {وَذِكْرَى}. من الإعرابِ وجهان؛ أحدُهما، النصبُ بالرّد على موضع {لِتُنْذِرَ بِهِ}. والآخرُ، الرفعُ عطفًا على "الكتابِ"، كأنه قيل: المص، كتابٌ أُنزل إليك وذِكْرى للمؤمنين.
Anlamı böyle olunca {وَذِكْرَى} “ve bir öğüttür” kavlinin iraptaki yeri mansub olur; yani: "Sana bu Kitabı onunla uyarman ve müminlere hatırlatman (öğüt vermen) için indirdik" demektir. Şayet: Bunun manası, "Bu, kendisiyle uyarman ve müminlere öğüt vermen hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın diye sana indirilen bir kitaptır" denilseydi, bu da doğruluğu reddedilemez bir görüş olurdu. Kelamın anlamı bu veche yönlendirildiğinde O'nun: {وَذِكْرَى} “ve bir öğüttür” kavlinde iki irap vechi bulunur; birincisi, {لِتُنْذِرَ بِهِ} “onunla uyarman için” kavlinin mahallen mansub oluşuna atfedilerek mansub olmasıdır. Diğeri ise "el-Kitâb" kelimesine atfedilerek merfû olmasıdır; sanki şöyle denilmiş gibidir: "Elif, Lâm, Mîm, Sâd; sana indirilen bir kitaptır ve müminlere bir öğüttür."
35374. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٣)}.
O'nun: {اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ (٣)} “Rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka velilerin ardına düşmeyin. Ne kadar da az öğüt tutuyorsunuz!” kavlinin teviline dair açıklama.
35375. Metin
يقولُ جلّ ثناؤه لنبيّه محمدٍ ﷺ: قلْ يا محمدُ لهؤلاء المشركين مِن قومِك الذين يعبُدون الأوثانَ والأصنامَ: اتَّبِعوا أيُّها الناسُ ما جاءكم مِن عندِ ربِّكم بالبيناتِ والهُدى، واعمَلوا بما أمَرَكم به ربُّكم، ولا تَتَّبِعُوا شيئًا من دونه. يعني: شيئًا غيرَ ما أَنزَل إليكم ربُّكم. يقولُ: لا تَتَّبعوا أمرَ أوليائِكم الذين يأمُرُونكم بالشركِ باللهِ وعبادةِ الأوثانِ، فإنهم يُضِلُّونكم ولا يَهْدونكم.
Övgüsü yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Kavminden putlara ve heykellere tapan bu müşriklere de ki: Ey insanlar! Rabbinizden size apaçık delillerle ve hidayetle gelen şeye uyun ve Rabbinizin size emrettiği şeylerle amel edin; O'ndan başka hiçbir şeyin ardına düşmeyin. Yani: Rabbinizin size indirdiğinden başkasına uymayın. Şöyle buyurmaktadır: Size Allah'a şirk koşmayı ve putlara tapmayı emreden velilerinizin emrine uymayın; zira onlar sizi saptırırlar, doğru yola iletmezler.
35376. Metin
فإن قال قائلٌ: وكيف قلتَ: معنى الكلامِ: قل: اتَّبِعوا. وليس في الكلامِ موجودًا ذكرُ القولِ؟
Eğer birisi: "Kelamda söyleme (kul) emrinin zikri mevcut değilken, sözün anlamının 'De ki: Uyun' şeklinde olduğunu nasıl söyledin?" derse,
35377. Metin
قيل: إنه وإن لم يكنْ مذكورًا صريحًا، فإن في الكلامِ دلالةً عليه، وذلك
Şöyle denilir: [Söz konusu emir] açıkça zikredilmemiş olsa da sözün içinde buna bir delalet vardır; bu da1
35378. Metin
قولُه: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِهِ}. ففي قوله: {لِتُنذِرَ بِهِ}. الأمرُ بالإنذارِ، وفى الأمرِ بالإنذارِ الأمرُ بالقولِ؛ لأن الإنذارَ قولٌ، فكأن معنى الكلامِ: أنذرِ القومَ وقلْ لهم: اتَّبِعوا ما أُنزِل (¬١) إليكم مِن رَبِّكُم.
O'nun: {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِنْهُ لِتُنْذِرَ بِهِ} “Onunla uyarman için bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” kavlidir. Zira O'nun: {لِتُنذِرَ بِهِ} “onunla uyarman için” kavlinde uyarma emri vardır; uyarma emrinde ise söyleme emri bulunmaktadır, çünkü uyarmak bir sözdür. Sanki kelamın anlamı şöyledir: "Topluluğu uyar ve onlara: Rabbinizden size indirilene (¬١) uyun, de."
35379. Metin
ولو قيل: معناه: لتنذِرَ به وتُذكِّرَ به المؤمنين، فتقولَ لهم: اتَّبِعوا ما أُنزِل إليكم. كان غيرَ مدفوع. وقد كان بعضُ أهلِ العربية (¬٢) يقولُ: قولُه: {اتَّبِعُوا}. خطابٌ للنبيّ ﷺ، ومعناه: كتابٌ (¬٣) أُنزلِ إليك فلا يكُنْ في صدرِك حرجٌ منه، اتبعْ ما أُنزِل إليك مِن ربّك. ويَرَى أن ذلك نظيرُ قولِ اللَّهِ: {يأَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} [الطلاق: ١]. إذ ابتدَأ خطابَ النبيّ ﷺ، ثم جَعَل الفعلَ للجميعِ، إذ كان أمرُ اللهِ نبيَّه بأمرٍ، أمرًا منه لجميعِ أمتِه، كما يقالُ للرجلِ يُفْرَدُ بالخطابِ، والمرادُ به هو وجماعةُ أتباعِه أو عشيرتِه وقبيلتِه: أمَا تتقون الله، أما تَسْتَحْيون مِن اللهِ. ونحو ذلك من الكلام.
Şayet: "Bunun anlamı; 'Onunla uyarman ve müminlere öğüt vermen ve onlara: Size indirilene uyun, demen içindir' şeklindedir" denilseydi, bu da reddedilemezdi. Bazı Arap dili âlimleri (¬٢) O'nun: {اتَّبِعُوا} “Uyun” kavlinin Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem hitap olduğunu söylerdi; anlamı: "Sana indirilen bir kitaptır (¬٣), bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın; Rabbinden sana indirilene uy" demektir. O, bunun Allah'ın: {يأَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ} [Talâk: 1] “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman onları iddetlerini gözeterek boşayın.” kavlinin bir benzeri olduğunu düşünmektedir; zira Allah hitaba Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile başlamış, sonra da fiili herkes için kılmıştır; çünkü Allah'ın Peygamberine bir şeyi emretmesi, bütün ümmetine O'ndan bir emirdir. Nitekim hitapta tek bir kişiye yönelinip kendisi ile birlikte ona tabi olanlar topluluğu yahut aşireti ve kabilesi kastedildiğinde adama: "Allah'tan korkmaz mısınız, Allah'tan utanmaz mısınız?" denilmesi ve kelamdaki benzeri kullanımlar böyledir.
35380. Metin
وذلك وإن كان وجهًا غيرَ مدفوعٍ، فالقولُ الذي اخْترناه أَولى بمعنى الكلام؛ لدلالةِ الظاهرِ الذي وصفْنا عليه.
Bu da reddedilemez bir vecih olmakla birlikte, nitelediğimiz zahirin delaleti sebebiyle kelamın anlamına en evlâ olanı tercih ettiğimiz görüştür.
35381. Metin
وقولُه: {قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ}. يقولُ: قليلًا ما تتَّعِظون وتَعْتَبرون، فتُراجِعون الحقَّ.
O'nun: {قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} “Ne kadar da az öğüt tutuyorsunuz!” kavli ise şöyle demektir: Ne kadar da az öğüt alıp ibret alıyor ve hakka dönüyorsunuz!
35382. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ (٤)}.
[Allah'ın]1: {وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ (٤)}23 “Nice memleketler vardır ki biz onları helak ettik; azabımız onlara geceleyin yahut gündüz uykusundayken geliverdi.” kavlinin teviline dair açıklama:
35383. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: حَذِّرْ هؤلاء العابدين غيرى، والعادِلين بي الآلهةَ والأوثانَ سَخَطِى، [لا أحلُّ] (¬١) بهم عقوبتى فأُهلِكَهم كما أهلَكْتُ من سَلَكَ سبيلَهم مِن الأممِ قبلَهم، فكثيرًا ما أهلكتُ قبلَهم مِن أَهلِ قُرًى عَصَونى، وكذَّبوا رسولى، وعبدوا غيرى، {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا}. يقولُ: فجاءتهم عقوبتُنا ونِقْمَتُنا ليلًا قبلَ أن يُصبحوا، أو جاءتهم قائلين، يعني: نهارًا في وقتِ القائلةِ.
Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: Benden başkasına tapan ve ilahları ile putları bana denk tutan bu kimseleri gazabıma karşı uyar; [başlarına] (¬١) cezamı indirip de onlardan önce onların yolundan giden ümmetleri helak ettiğim gibi onları da helak etmeyeyim. Zira onlardan önce bana isyan eden, elçilerimi yalanlayan ve benden başkasına tapan nice memleket halkını çokça helak etmiştim. {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا} “Öyle ki azabımız onlara geceleyin geliverdi.” Şöyle buyurmaktadır: Cezamız ve intikamımız onlara geceleyin, sabahlamalarından önce geldi yahut onlar kaylûle uykusunda iken, yani gündüzün kaylûle vaktinde geldi.
35384. Metin
وقيل: {وَكَمْ}. لأن المرادَ بالكلامِ ما وصفْتُ مِن الخبرِ عن كثرةِ ما قد أصابَ الأممَ السالفةَ مِن المثلاتِ بتَكْذيبِهم رسلَه، وخلافِهم عليه، وكذلك تفعَلُ العربُ إذا أرادوا الخبرَ عن كثرةِ العددِ، كما قال الفَرَزْدَقُ (¬٢):
Şöyle denilmiştir: {وَكَمْ} “[ve] nice” [ifadesi kullanılmıştır]; çünkü kelam ile kastedilen, elçilerini yalanlamaları ve O'na muhalefet etmeleri sebebiyle geçmiş ümmetlerin başına gelen ibretlik cezaların çokluğunu haber vermektir -ki bunu daha önce nitelemiştim-. Nitekim Araplar da sayı çokluğunu haber vermek istediklerinde böyle yaparlar; Ferazdak'ın (¬٢) şöyle dediği gibi:
35385. Metin
كُمْ عَمَّةٍ لكَ يا جريرُ وخالةٍ … فَدْعاءَ (¬٣) قد حَلَبَتْ عليّ عِشَارِى
"Ey Cerîr! Senin eklemleri çarpık (¬٣) nice halan ve teyzen vardır ki benim gebe develerimi sağmıştır."
35386. Metin
فإن قال قائلٌ: فإن الله تعالى ذكرُه إنما أخبَر أنه أهلَك قُرًى، فما في خبرِه عن إهلاكِه القُرى مِن الدليلِ على إهلاكِه أهلَها؟
Şayet birisi: "Zikri yüce olan Allah sadece beldeleri helak ettiğini haber vermiştir; O'nun beldeleri helak ettiğini haber vermesinde, onların ahalisini helak ettiğine dair ne gibi bir delil vardır?" derse,
35387. Metin
قيل: إن القُرى لا تُسمَّى قُرًى، ولا القريةَ قريةً، إلا وفيها مساكنُ لأهلِها وسكانٌ منهم، ففى إهلاكِها إهلاكُ مَن فيها مِن أهلِها.
Şöyle denilir: Beldelere belde (kura) veya karyeye karye (şehir/köy) ismi, ancak içinde ahalisine ait meskenler ve onlardan sakinler bulunduğunda verilir. Dolayısıyla onların helak edilmesinde, içlerindeki ahalinin de helak edilmesi vardır.
35388. Metin
وقد كان بعضُ أهلِ العربيةِ يرى أن الكلامَ خَرَجَ مخرجَ الخبرِ عن القريةِ، والمرادُ به أهلُها.
Arap dili âlimlerinden bazıları ise bu kelamın, karyeden haber verme üslubuyla çıktığını, ancak bununla ahalisinin kastedildiğini düşünmekteydi.
35389. Metin
والذي قلنا في ذلك أَولى بالحقِّ، لموافقتِه ظاهرَ التنزيلِ المَتَلُوِّ.
Bu hususta söylediğimiz görüş, tilavet olunan vahyin zahirine uygunluğu sebebiyle gerçeğe daha evlâdır.
35390. Metin
فإن قال قائلٌ: وكيف قيل: {وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ}؟ وهل هَلَكَت قريةٌ إلا بمجيءِ بأسِ اللَّهِ وحلولِ نِقْمَتِه وسَخَطِه بها (¬١)؟ فكيف قيل: {أَهْلَكْنَهَا فَجَاءَهَا}؟ وإن كان مجئُ بأسِ اللَّهِ إياها بعدَ هلاكِها، فما وجهُ مجئِ ذلك قومًا قد هَلكوا وبادُوا، ولا يشعُرون بما ينزِلُ بهم ولا بمساكنِهم؟
Eğer birisi: “{ وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ } “Nice memleketleri helak ettik; azabımız onlara geceleyin yahut gündüz uykusundayken geldi.” buyruğu nasıl söylenmiştir? Zira bir memleket ancak Allah’ın azabının gelmesi ve intikamı ile gazabının oraya inmesiyle helak olmaz mı? O hâlde nasıl { أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا } “onları helak ettik de [azabımız] onlara geldi” denilmiştir? Şayet Allah’ın azabının onlara gelişi helak olmalarından sonra ise, helak olup yok olmuş, kendilerine ve yurtlarına inen şeyin farkında bile olmayan bir topluluğa bunun gelmesinin vechi (izahı) nedir?” diye soracak olursa;
35392. Metin
قيل: إن لذلك مِن التأويلِ وجهين، كلاهما صحيحٌ واضحٌ منهجُه؛ أحدُهما، أن يكونَ معناه: وكم من قريةٍ أهلكْناها بخِذْلانِنا إياها عن اتباعِ ما أنزلنا إليها مِن البيناتِ والهُدى، واختيارِها اتباعَ أمرِ أوليائِها المُغْوِيَتِها (¬٢) عن طاعةِ ربَّها، فجاءَها بأْسُنا إذ فَعَلَت ذلك بياتًا أو هم قائِلُون. فيكونُ إهلاكُ اللَّهِ إياها خذلانَه لها عن طاعتِه، ويكونُ مجئُ بأسِ اللَّهِ إياهم جزاءً لمعصيتِهم ربَّهم بخِذْلانِه إياهم. والآخرُ منهما، أن يكونَ الإهلاكُ هو البأسَ بعينِه، فيكونُ في ذكرِ الإهلاكِ الدلالُة على ذكرِ مجئِ البأسِ، وفى ذكرِ مجئِ البأسِ الدلالُة على ذكرِ الإهلاكِ. وإذا كان ذلك كذلك، كان سواءً عندَ العربِ بُدِئَ بالإهلاكِ ثم عُطِفَ عليه بالبأسِ، أو بُدِئَ بالبأسِ ثم عُطِفَ عليه بالإهلاكِ، وذلك كقولِهم: زُرتنى فأكرمتَنى. إذا كانت الزيارةُ هي الكرامةَ، فسواءٌ عندَهم قَدَّمَ الزيارةَ وأخَّر الكرامةَ، أو قَدَّمَ الكرامةَ وأخَّر الزيارةَ، فقال: أكرمتَنى فزُرْتَني.
Şöyle denilir: Bunun tevilinde her ikisi de sahih ve yöntemi açık iki vecih vardır. Birincisi, anlamının şöyle olmasıdır: Kendilerine indirdiğimiz apaçık delillere ve hidayete uymaktan onları yüzüstü bırakmamız (hızlan), onların da Rablerinin itaatinden saptıran (¬٢) dostlarının emrine uymayı seçmeleri sebebiyle nice beldeleri helak ettik; onlar bunu yapınca da azabımız onlara geceleyin yahut onlar kaylûle vaktinde iken geliverdi. Bu durumda Allah'ın onları helak etmesi, onları Kendi itaatinden yüzüstü bırakması olur; Allah'ın azabının onlara gelmesi ise O'nun kendilerini yüzüstü bırakması sebebiyle Rablerine isyan etmelerinin bir cezası olur. İkincisi ise, helak etmenin bizzat azabın kendisi olmasıdır; böylece helakin zikredilmesinde azabın gelişinin zikrine delalet, azabın gelişinin zikredilmesinde de helakin zikrine delalet bulunmuş olur. Durum böyle olunca, Arapların nezdinde önce helak ile başlanıp ardından azabın ona atfedilmesi ile önce azap ile başlanıp ardından helakin ona atfedilmesi farksızdır. Bu, onların: "Beni ziyaret ettin, böylece bana ikramda bulundun" demeleri gibidir. Ziyaret bizzat ikramın kendisi olduğunda, onlara göre ziyareti öne alıp ikramı sonraya bırakmakla, ikramı öne alıp ziyareti sonraya bırakarak: "Bana ikramda bulundun, böylece beni ziyaret ettin" demek farksızdır.
35393. Metin
وكان بعضُ أهلِ العربيةِ ٣ يزعُمُ أن في الكلامِ محذوفًا، لولا ذلك لم يكن الكلامُ صحيحًا، وأن معنى ذلك: وكم مِن قريةٍ أهْلكناها، فكان مجئُ بأسِنا إياها قبلَ إهلاكِناها ٤.
Arap dili ehlinden bazıları 3 sözde hazfedilmiş bir kısım bulunduğunu, bu olmasaydı sözün sahih olmayacağını ve bunun anlamının şöyle olduğunu ileri sürmekteydi: “Nice memleketleri helak ettik; [fakat] azabımızın onlara gelişi, onları helak edişimizden önceydi.” 4
35394. Metin
وهذا قولٌ لا دلالةَ على صحتِه مِن ظاهرِ التنزيلِ، ولا مِن خبرٍ يجبُ التسليمُ له، وإذا خلا القولُ مِن دلالةٍ على صحتِه مِن بعضِ الوجوهِ التي يجبُ التسليمُ لها كان بَيِّنًا فسادُه.
Bu, ne vahyin zahirinden ne de teslim olunması zorunlu olan bir haberden sıhhatine dair delil bulunmayan bir görüştür. Bir görüş, teslim olunması zorunlu olan vecihlerden herhangi birinden sıhhatine delalet eden bir delilden yoksun olduğunda, onun tutarsızlığı açıkça ortaya çıkar.
35395. Metin
وقال آخرُ منهم أيضًا: معنى الفاءِ في هذا الموضعِ معنى الواوِ، وقال: تأويلُ الكلامِ: وكم مِن قريةٍ أهلكْناها وجاءها بأسُنا بياتًا.
Onlardan bir başkası da şöyle demiştir: Bu konumdaki fâ (ف) harfinin anlamı, vâv (و) anlamındadır. O şöyle demiştir: Kelamın tevili: "Nice beldeleri helak ettik ve azabımız onlara geceleyin geldi" şeklindedir.
35396. Metin
وهذا قولٌ لا معنى له، إذ كان للفاءِ عندَ العربِ [مِن الحُكْمِ] (¬١) ما ليس للواوِ في الكلامِ، فصَرْفُها إلى الأغلبِ مِن معناها عندَهم ما وُجِد إلى ذلك سبيلٌ، أَوْلى مِن صرفِها إلى غيره.
Bu ise anlamsız bir sözdür; zira Arapların nezdinde fâ harfinin kelamda, vâv harfinde olmayan bir [hükmü] (¬١) vardır. Dolayısıyla bir yol bulunduğu sürece onu Arapların yanındaki galip olan anlamına hamletmek, başka bir anlama hamletmekten daha evlâdır.
35397. Metin
فإن قال: وكيف قيل: {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ}. وقد علِمتَ أن الأغلبَ مِن شأنِ (أو) في الكلامِ اجْتلابُ الشكِّ، وغيرُ جائزٍ أن يكونَ في خبرِ اللهِ شكٌّ؟
Şayet birisi: "Kelamda 'ev' (أو - veya/yahut) edatının galip vasfının şüphe bildirmek olduğunu bildiğin halde, nasıl: {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَائِلُونَ} “Öyle ki azabımız onlara geceleyin yahut onlar gündüz uykusunda iken geliverdi.” denilmiştir? Zira Allah'ın haberinde şüphe bulunması caiz değildir" derse,
35398. Metin
قيل: إن تأويلَ ذلك خلافُ ما إليه ذهبتَ، وإنما معنى الكلامِ: وكم مِن قريةٍ أهْلكناها فجاء بعضَها بأسُنا بياتًا، وبعضَها وهم قائِلون. ولو جَعَل مكانَ "أو" في هذا الموضِع الواوَ، لكان الكلامُ كالمُحالِ، ولصار الأغلبُ مِن معنى الكلامِ أن القريةَ التي أهْلكها اللهُ جاءها بأسُه بيانًا وفى وقتِ القائلِة. وذلك خبرٌ عن البأسِ أنه أَهْلَكَ مَن قد هَلَكَ، وأفنَى مَن قد فَنِىَ، وذلك مِن الكلامِ خَلْفٌ (¬٢). ولكنَّ الصحيحَ مِن الكلامِ هو ما جاء به التنزيلُ، إذ لم يَفْصِلِ القرى التي جاءها البأسُ بياتًا، مِن القرى التي جاءها ذلك قائلةً. ولو فُصِلت لم يُخْبَر عنها إلا بالواو.
Şöyle denilir: Bunun tevili senin düşündüğünün aksinedir. Kelamın anlamı sadece şudur: "Nice beldeleri helak ettik ki onların bazısına azabımız geceleyin geldi, bazısına da onlar kaylûle vaktinde iken geldi." Şayet bu konumda "ev" (أو) yerine vâv (و) konsaydı, söz imkânsız gibi olurdu ve kelamın anlamından en galip olanı; Allah'ın helak ettiği beldeye azabının hem geceleyin hem de kaylûle vaktinde gelmiş olduğu şeklinde anlaşılırdı. Bu ise azabın, zaten helak olmuş kimseyi helak ettiğini ve yok olmuş kimseyi yok ettiğini haber vermek olurdu ki bu da kelamda tutarsızlıktır/boş sözdür (¬٢). Fakat doğru olan kelam, vahyin getirdiğidir; zira o, azabın gece geldiği beldeleri, azabın kaylûle vaktinde geldiği beldelerden tafsilatlı olarak ayırmamıştır. Şayet ayrılsaydı, onlar hakkında ancak vâv ile haber verilirdi.
35399. Metin
وقيل: {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا}. خبرًا عن القريةِ أن البأسَ أتاها، وأجرى الكلامَ
[Ayrıca] {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا} “azabımız ona geliverdi” ifadesi, azabın beldeye geldiğini bildiren bir haber olarak söylenmiş1 ve söz...2
35400. Metin
على ما ابتُدِئ به في أوّلِ الآيةِ. ولو قيل: فجاءهم بأسُنا بياتًا. لكان صحيحًا فصيحًا، ردًّا للكلامِ إلى معناه، إذ كان البأسُ إنما قُصِد به سكانُ القريةِ دونَ بُنيانها، وإن كان قد نالَ بُنْيانَها ومساكنَها مِن البأسِ بالخرابِ نحوٌ مِن الذي نالَ سكانَها، وقد رُجع في قولِه: {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ}. إلى خصوصِ الخبرِ عن سكانِها دونَ مساكنِها؛ لما وصفنا مِن أن المقصودَ بالبأسِ كان السكانُ، وإن كان في هلاكِهم هلاكُ مساكنِهم وخرابُها. ولو قيل: أو هي قائلةٌ. كان صحيحًا، إذ كان السامعون قد فهِموا المرادَ مِن الكلامِ.
ayetin başında başlanan üslup üzere yürütülmüştür. Şayet: "فجاءهم بأسنا بياتًا / Azabımız onlara geceleyin geldi" denilseydi, sözü anlamına döndürmek suretiyle sahih ve fasih olurdu; zira azap ile binaları değil, yalnızca beldenin sakinleri kastedilmiştir. Her ne kadar sakinlerine isabet eden şeyin bir benzeri harap olma suretiyle binalarına ve meskenlerine de isabet etmiş olsa da... O'nun: {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ} “yahut onlar gündüz uykusunda iken” kavlinde ise meskenleri hariç tutularak sadece sakinleri hakkında özel habere dönülmüştür; nitekim nitelediğimiz üzere azap ile kastedilen sakinler idi, gerçi onların helakinde meskenlerinin de helak olması ve harap olması söz konusudur. Şayet: "أو هي قائلة / yahut o [belde] kaylûle vaktinde iken" denilseydi de sahih olurdu; zira dinleyenler kelamdan kastedileni anlamışlardı.
35401. Metin
فإن قال قائلٌ: أوَ ليس قولُه: {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ}. خبرًا عن الوقتِ الذي أتاهم فيه بأسُ اللهِ مِن النهارِ؟
Şayet birisi: "O'nun: {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ} “yahut onlar gündüz uykusunda iken” kavli, Allah'ın azabının gündüzden kendilerine geldiği vakit hakkında bir haber değil midir?" derse,
35402. Metin
قيل: بلى.
"Evet, öyledir" denilir.
35403. Metin
فإن قال: أوَ ليس المواقيتُ في مثلِ هذا تكونُ في كلامِ العربِ بالواوِ (¬١) الدالّ على الوقتِ؟
Şayet: "Bunun gibisinde vakit bildiren ifadeler, Arap kelamında vakte delalet eden vâv (¬١) ile olmaz mı?" derse,
35404. Metin
قيل: إن ذلك وإن كان كذلك، فإنهم قد يَحْذِفون مِن مثلِ هذا الموضعِ، اسْتثْقالًا للجمعِ بينَ حَرْفى عطفٍ، إذ كان "أو" عندَهم مِن حروفِ العطفِ، وكذلك "الواوُ"، فيقولون: لقيتَنى مُمْلِقًا أو أنا مسافرٌ. بمعنى: أو وأنا مسافرٌ. فيَحْذِفون الواوَ وهم مُريدوها في الكلامِ؛ لما وصفتُ.
Şöyle denilir: Bu durum her ne kadar böyle olsa da onlar, iki atıf harfini bir araya getirmeyi ağır bularak böyle bir konumdan [vâv'ı] hazfederler; zira onlara göre "ev" (أو) de atıf harflerindendir, "vâv" (الواو) da böyledir. Nitekim: "أو وأنا مسافر / yahut ben yolcu iken" anlamında olmak üzere: "لقيتَني مُمْلِقًا أو أنا مسافرٌ / Benimle fakirken veya ben yolcuyken karşılaştın" derler. Böylece nitelediğim sebepten ötürü kelamda onu kastettikleri halde vâv harfini hazfederler.
35405. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٥)}
O'nun: {فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (٥)} “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: 'Gerçekten biz zalimlermişiz!' demekten başka bir şey olmadı.” kavlinin teviline dair açıklama.
35406. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: فلم يكنْ دَعْوى أهلِ القريةِ التي أهْلكناها، إذ جاءهم بأسُنا
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Helak ettiğimiz belde halkının, azabımız1 kendilerine geldiğinde...
35407. Metin
وسطوتُنا بيانًا أو هم (¬١) قائلون - إلا اعترافَهم على أنفسِهم بأنهم كانوا إلى أنفسِهم مُسِيئِين، وبربِّهم آثمِين، ولأمرِه ونَهْيِه مخالِفين.
ve baskınımız kendilerine geceleyin yahut onlar (¬١) kaylûle vaktinde iken geldiğinde yakarışları/sözleri; ancak kendi nefislerine karşı kötülük ettiklerini, Rablerine karşı günahkâr olduklarını, O'nun emrine ve yasağına muhalefet ettiklerini kendi aleyhlerine itiraf etmelerinden ibaret oldu.
35408. Metin
وعنى بقولِه جلّ ثناؤه: {دَعْوَاهُمْ}. في هذا الموضعِ دعاءَهم.
Övgüsü yüce olan [Allah], bu konumdaki: {دَعْوَاهُمْ} “feryatları / yakarışları” kavliyle onların duasını/yakarışını kastetmiştir.
35409. Metin
وللدعَوى في كلامِ العربِ وجهان؛ أحدُهما الدعاءُ، والآخرُ الادِّعاءُ للحقِّ. ومن الدَّعْوى التي معناها الدعاءُ، قولُ اللهِ ﵎: {فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ} [الأنبياء: ١٥]. ومنه قولُ الشاعر (¬٢):
Arap kelamında Da'vâ (دَعْوَى) kelimesinin iki vechi vardır: Birincisi duâ (yakarış), diğeri ise hakkı iddia etmektir. Anlamı dua/yakarış olan da'vâya, Allah celle senâuh'nun: {فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ} [Enbiyâ: 15] “Onların feryatları/yakarışları hep bu olageldi” kavli örnektir. Şairin (¬٢) şu sözü de bundandır:
35410. Metin
وإنْ مَذِلَتْ (¬٣) رِجْلَى دَعَوْتُكِ أَشْتَفِى … بدَعْواكِ مِن مَذْلٍ بها فَيَهُونُ
"Ayağım uyuşursa (¬٣) sana seslenirim; senin adını anmakla (da'vâ) onda olan uyuşukluktan şifa bulurum da hafifler."
35411. Metin
وقد بَيَّنا فيما مَضَى قبلُ أن البأسَ والبأساءَ، الشدةُ، بشواهِد ذلك الدالِة على صحتِه، بما أغنَى عن إعادته في هذا الموضع (¬٤).
Be's (بَأْس) ve be'sâ (بَأْسَاء) kelimelerinin şiddet/zorluk anlamına geldiğini, sıhhatine delalet eden şahitleriyle daha önce açıklamıştık; bu da onun bu konumda tekrar edilmesine ihtiyaç bırakmamıştır (¬٤).
35412. Metin
وفى هذه الآيةِ الدلالةُ الواضحةُ على صحةِ ما جاءت به الروايةُ عن رسولِ اللهِ ﷺ من قولِه: "ما هَلَكَ قومٌ حتى يُعْذِروا (¬٥) مِن أنفسِهم".
Bu ayette, Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet olunan: "Hiçbir kavim, kendi aleyhlerine mazereti ortadan kaldırıp [suçlarını itiraf edecek duruma gelmedikçe] (¬٥) helak olmamıştır" sözünün sıhhatine dair apaçık delil vardır.
35413. Metin
وقد تأوَّل ذلك كذلك بعضُهم.
Bazıları da bunu bu şekilde tevil etmiştir.
35414. Metin
حدَّثنا ابن حميدٍ، قال: ثنا جريرٌ، عن أبي سنانٍ، عن عبدِ الملكِ بن ميسرةَ الزرَّادِ، قال: قال عبدُ اللهِ بنُ مسعودِ: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "ما هَلَكَ قوم حتى
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Ebû Sinân'dan, [o da] Abdülmelik b. Meysere ez-Zerrâd'dan nakletti; o dedi ki: Abdullah b. Mes'ûd şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Hiçbir kavim... [kendi aleyhlerine mazereti tüketmedikçe] helak olmamıştır.»
35415. Metin
يُعْذِروا من أنفسهم". قال: قلتُ لعبدِ الملكِ: كيف يكونُ ذلك؟ قال: فقرَأ هذه الآية: {فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا} الآية (¬١).
kendi aleyhlerine mazereti ortadan kaldırmadıkça helak olmamıştır." [Râvi] dedi ki: Abdülmelik'e: "Bu nasıl olur?" dedim. O da şu ayeti okudu: {فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا} “Azabımız onlara geldiğinde feryatları... olmadı” ayetini [sonuna kadar okudu] (¬١).
35416. Metin
فإن قال قائلٌ: وكيف قيل: {فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ}؟ وكيف أمكَنتْهم الدَّعْوى بذلك وقد جاءهم بأسُ اللَّهِ بالهلاكِ؟ أقالوا ذلك قبلَ الهلاكِ؟ فإن كانوا قالوه قبلَ الهلاكِ، فإنهم قالوا قبلَ مجئِ البأسِ، واللهُ يخبرُ عنهم أنهم قالوه حينَ جاءهم لا قبلَ ذلك؟ أو قالوه بعدَ ما جاءهم، فتلك حالةٌ قد هَلَكوا فيها، فكيف يجوزُ وصفُهم بقيلِ ذلك إذا عايَنوا بأسَ اللهِ وحقيقةَ ما كانت الرسلُ تَعِدُهم من سطوةِ الله؟
Şayet birisi: "Nasıl: {فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} “Azabımız onlara geldiğinde feryatları: 'Gerçekten biz zalimlermişiz!' demekten başka bir şey olmadı.” denilmiştir? Allah'ın helak edici azabı onlara gelmişken böyle bir feryat/yakarış kendileri için nasıl mümkün olmuştur? Bunu helaktan önce mi söylediler? Eğer helaktan önce söyledilerse, azabın gelmesinden önce söylemiş olurlar; halbuki Allah onların bunu daha önce değil, azap kendilerine geldiği anda söylediklerini haber vermektedir? Yoksa bunu kendilerine azap geldikten sonra mı söylediler ki o, helak oldukları bir durumdur; öyleyse Allah'ın azabını ve elçilerin kendilerine vaat ettiği Allah'ın baskınının hakikatini gözleriyle gördüklerinde bunu söylemiş olmakla nitelenmeleri nasıl caiz olur?" derse,
35417. Metin
قيل ٢: ليس كلُّ الأممِ كان هلاكُها في لحظةٍ ليس بينَ أَوَّلِه وآخرِه مَهَلٌ، بل كان منهم مَن غَرِقَ بالطوفانِ، فكان بينَ أوّلِ ظهورِ السببِ الذي عَلِموا أنهم به هالِكون، وبينَ آخرِه الذي عَمَّ جميعَهم هلاكُه، المدةُ التي لاخفاءَ بها على ذى عقلٍ، ومنهم مَن مُتِّعَ بالحياةِ بعدَ ظهورِ علامةِ الهلاكِ لأعينِهم أيامًا ثلاثةً، كقومِ صالح وأشْباهِهم. فحينَئذٍ لمَّا عايَنوا أوائلَ بأسِ اللهِ الذي كانت رسلُ اللهِ تَتَوعَّدُهم به، وأيْقَنوا حقيقةً نزولِ سطوةِ اللهِ بهم، دَعَوا: يا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ. فلم يَكُ يَنْفَعُهم إيمانُهم مع مجئِ وعيدِ اللهِ وحلولِ نِقْمتِه بساحتِهم ٣، فحَذَّر ربُّنا جلّ ثناؤه الذين أرسَل إليهم نبيَّه محمدًا ﷺ مِن سطوتِه وعقابِه على كفرِهم به، وتَكْذيبِهم رسولَه ما حلَّ بَمن كان قبلَهم مِن الأممِ، إذ عَصَوا رسلَه، واتَّبَعوا أمرَ كلّ جبارٍ عنيد.
Şöyle denildi2: Bütün ümmetlerin helaki, başı ile sonu arasında mühlet bulunmayan tek bir an içinde gerçekleşmemiştir. Bilakis onlardan tufanda boğulanlar vardı ki, kendisiyle helak olacaklarını anladıkları ilk sebebin zuhur etmesi ile helaklerinin hepsini kuşattığı son an arasında akıl sahibi kimseye gizli kalmayacak bir süre bulunmaktaydı. Onlardan kimi de helak alametini gözleriyle gördükten sonra Sâlih'in kavmi ve benzerleri gibi üç gün boyunca yaşatıldı. İşte o vakit, Allah'ın elçilerinin kendilerini tehdit edegeldiği Allah'ın azabının başlangıcını müşahede ettiklerinde ve Allah'ın ezici cezasının üzerlerine inişinin kesinliğini anladıklarında: "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz zalimlermişiz!" diye feryat ettiler. Allah'ın tehdidinin gelmesi ve intikamının yurtlarına inmesiyle birlikte artık imanları kendilerine fayda vermedi3. Bunun üzerine övgüsü yüce olan Rabbimiz, Peygamberi Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem gönderdiği kimseleri, Allah'ı inkâr etmeleri ve elçisini yalanlamaları sebebiyle, kendilerinden önceki ümmetlerin elçilerine isyan edip her inatçı zorbanın emrine uyduklarında başlarına gelen azabıyla ve şiddetli cezasıyla uyardı.
35418. Metin
القولُ في تأويلِ قوله: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ (٦)}
O'nun: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ (٦)} “Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız ve elbette gönderilen peygamberlere de soracağız.” kavlinin teviline dair açıklama.
35419. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: لنسألُنَّ الأمَم الذين أرسلتُ إليهم رُسلى، ماذا عَمِلت فيما جاءتْهم به الرسلُ مِن عندى، مِن أمرى ونَهْيى؟ هل عمِلوا بما أمرتُهم به، وانتهَوا عما نهيتُهم عنه (¬١)، وأطاعوا أمرى، أم عَصَونى فخالَفوا ذلك؟ {وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ}. يقولُ: ولنسألنَّ الرسلَ الذين أرسلتُهم إلى الأممِ، هل بَلَّغَتهم رسالاتى (¬٢)، وأدَّت إليهم ما أمرتُهم بأدائِه إليهم، أم قَصَّروا في ذلك ففَرَّطوا ولم يُبَلِّغوهم؟
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Kendilerine elçilerimi gönderdiğim ümmetlere, elçilerin Katımdan kendilerine getirdiği emir ve yasaklarım hususunda ne yaptıklarını elbette soracağız; kendilerine emrettiğim şeylerle amel edip yasakladığım şeylerden kaçındılar mı (¬١), emrime itaat mi ettiler, yoksa bana isyan edip buna muhalefet mi ettiler? {وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ} “Ve elbette gönderilen peygamberlere de soracağız.” Şöyle buyurmaktadır: Ümmetlere gönderdiğim elçilere de, mesajlarımı onlara tebliğ ettiler mi (¬٢) ve kendilerine ulaştırmalarını emrettiğim şeyleri onlara ulaştırdılar mı, yoksa bu hususta kusur edip gevşeklik göstererek tebliğ etmediler mi diye elbette soracağız.
35420. Metin
وكذلك كان أهلُ التأويلِ يتأوَّلُونه.
Tevil ehli de bunu böyle tevil etmekteydi.
35421. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
35422. Metin
حدَّثني المثنى، قال: ثنا عبدُ اللهِ بنُ صالحٍ، قال: ثني معاويةُ بنُ صالحٍ، عن عليِّ بن أبي طلحةَ، عن ابن عباسٍ قولَه: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ}. قال: يسألُ اللهُ الناسَ عما أجابوا المرسلين (¬٣)، ويسألُ المرسلين عما بَلَّغوا (¬٤).
Bana el-Müsennâ rivayet edip dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih rivayet edip dedi ki: Bana Muâviye b. Sâlih, Ali b. Ebî Talha'dan, o İbn Abbâs'tan O'nun: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ} “Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız ve elbette gönderilen peygamberlere de soracağız.” kavli hakkında şöyle dediğini nakletti: Allah insanlara elçilere ne cevap verdiklerini soracak (¬٣); elçilere de ne tebliğ ettiklerini soracaktır (¬٤).
35423. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبى، قال: ثنى عمى، قال: ثنى أبى، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ}. إلى قولِه:
Bana Muhammed b. Sa‘d rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet edip dedi ki: Bana amcam rivayet edip dedi ki: Bana babam babasından, [o da] İbn Abbâs’tan nakletti; O, {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ} “Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız.” [ayetinden] şu kavline kadar [olan kısım hakkında şöyle dedi]:
35424. Metin
{غَائِبِينَ}. قال: يوضعُ الكتابُ يومَ القيامةِ فيتكلَّمُ بما كانوا يعمَلون (¬١).
{غَائِبِينَ} “[onlardan] uzak değildik.” [kavline kadar olan kısım hakkında] şöyle dedi: Kıyamet günü kitap konulur ve onların yapmakta olduklarını söyler/dile getirir (¬١).
35425. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ الحسينِ، قال: ثنا أحمدُ بنُ المفضلِ، قال: ثنا أسباطُ، عن السديّ: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ}. يقولُ: فلنسألنَّ الأمَم ما عمِلوا فيما جاءت به الرسلُ، ولنسألنَّ الرسلَ هل بَلَّغوا ما أُرسِلوا به؟
Bana Muhammed b. el-Hüseyin rivayet edip dedi ki: Bize Ahmed b. el-Mufaddal rivayet edip dedi ki: Bize Esbât, Süddî'den nakletti: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ} “Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız ve elbette gönderilen peygamberlere de soracağız.” kavli hakkında şöyle dedi: Ümmetlere elçilerin getirdiği hususlarda ne yaptıklarını elbette soracağız; elçilere de kendileriyle gönderildikleri şeyleri tebliğ edip etmediklerini elbette soracağız.
35426. Metin
حدَّثني الحارثُ، قال: ثنا عبدُ العزيزِ، قال: ثنا أبو سعدٍ (¬٢) المدنيُّ، قال: قال مجاهدٌ: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ}: الأمَم، ولنسألُنَّ الذين أرسلنا إليهم عما اثْتَمَناهم عليه، هل بَلَّغوا؟
Bana el-Hâris rivayet edip dedi ki: Bize Abdülazîz rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Sa'd (¬٢) el-Medenî rivayet edip dedi ki: Mücâhid şöyle dedi: {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ} “Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız”: Ümmetlerdir; kendilerine [elçi] gönderdiklerimize de kendilerini neye emin kıldıysak onu soracağız: Tebliğ ettiler mi?
35427. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ (٧)}.
O'nun: {فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ (٧)} “Elbette onlara bir ilim ile [yaptıklarını] anlatacağız; zira biz [onlardan] uzak değildik.” kavlinin teviline dair açıklama.
35428. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: فَلَنُخبرِ الرسلَ ومَن أرسلْتُهم إليه بيقينِ علمٍ بما عمِلوا في الدنيا فيما كنتُ أمرْتُهم به، وفيما (¬٣) كنتُ نهيتُهم عنه، {وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ} عنهم وعن أفعالِهم التي كانوا يفعَلونها.
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Elçilere ve kendilerine elçi gönderdiğim kimselere, kendilerine emrettiğim ve kendilerini yasakladığım (¬٣) hususlarda dünyada ne yaptıklarını kesin bir bilgiyle elbette haber vereceğiz; {وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ} “zira biz [onlardan] uzak değildik”, onlardan ve yapmakta oldukları eylemlerinden uzakta değildik.
35429. Metin
فإن قال قائلٌ: وكيف يسألُ الرسلَ والمرسلَ إليهم، وهو يخبِرُ أنه يقصُّ عليهم بعلمٍ بأعمالِهم وأفعالِهم في ذلك؟
Şayet birisi: "O, bu husustaki amellerini ve eylemlerini tam bir ilim ile kendilerine anlatacağını haber verirken, peygamberlere ve kendilerine peygamber gönderilenlere nasıl sual soracaktır?" derse,
35430. Metin
قيل: إن ذلك منه تعالى ذكرُه ليس بمسألِة اسْترشادٍ، ولا مسألِة تعرُّفٍ منهم ما هو به غيرُ عالمٍ، وإنما هو مسألةُ توبيخٍ وتقريرٍ معناها الخبرُ، كما يقولُ الرجلُ للرجلِ: ألم أُحسِنْ إليك فأسأتَ؟ وألم أصِلْكَ فقطعْتَ؟ فكذلك مسألةُ اللَّهِ المرسَلَ
Şöyle denilir: Zikri yüce olan [Allah] tarafından bunun [sorulması], bir yol gösterme isteme (istirşâd) sorusu olmadığı gibi, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şeyi onlardan öğrenme sorusu da değildir. Aksine bu, anlamı haber vermek olan bir azarlama (tevbîh) ve ikrar ettirme (takrîr) sorusudur. Nitekim bir kimsenin diğerine: "Ben sana iyilik etmedim mi ki sen kötülük yaptın? Ben seninle bağı gözetmedim mi ki sen ilişiği kestin?" demesi gibidir. Allah'ın kendilerine elçi gönderilenlere
35431. Metin
إليهم بأن يقولَ لهم: ألم يأتِكم رسلى بالبيناتِ؟ ألم أبعثْ إليكم النُّذُرَ فتُنذِرَكم عذابى وعقابي في هذا اليومِ مَن كَفَرَ بى وعَبَدَ غيرى؟ كما أخبَر جلّ ثناؤه أنه قائلٌ لهم يومَئِذٍ: {أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (٦٠) وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ} [يس: ٦٠، ٦١]. ونحو ذلك من القولِ الذي ظاهِرُه ظاهرُ مسألةٍ، ومعناه الخبرُ والقصصُ، وهو بعدُ توبيخٌ وتقريرٌ.
olan suali de onlara şöyle demesi şeklindedir: "Elçilerim size apaçık delillerle gelmedi mi? Size uyarıcılar gönderip de beni inkâr eden ve benden başkasına tapan kimseye bugündeki azabımı ve cezamı haber vererek sizi uyarmadılar mı?" Nitekim övgüsü yüce olan [Allah], o gün onlara şöyle diyeceğini haber vermiştir: {أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ (٦٠) وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ} [Yâsîn: 60-61] “Ey Âdemoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır; bana kulluk edin, dosdoğru yol budur, diye ahdetmedim mi?” Zahiri bir soru görünümünde olup anlamı haber ve kıssa anlatımı olan ve neticede azarlama ve ikrar ettirme mahiyetinde bulunan diğer sözler de böyledir.
35432. Metin
وأما مسألةُ الرسلِ الذي هو قَصَصٌ وخبرٌ، فإن الأمَم المشركةَ لما سُئِلت في القيامةِ قيل لها: {أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ} [الزمر: ٧١]. أنكَر ذلك كثيرٌ منهم وقالوا: ما جاءنا من بشيرٍ ولا نذيرٍ. فقيل للرسلِ: هل بلَّغتُم ما أُرْسِلْتُم به؟ أو قيل لهم: ألم تُبَلِّغوا إلى هؤلاء ما أُرسِلتم به؟ كما جاء الخبرُ عن رسولِ اللهِ ﷺ، وكما قال جلّ ثناؤُه لأمةِ نبيِّنا محمدٍ ﷺ: {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا} [البقرة: ١٤٣]. فكلُّ ذلك مِن اللهِ مسألةٌ للرسلِ على وجهِ الاستشهادِ لهم على مَن أُرسلوا إليه من الأممِ، وللمُرسَلِ إليهم على وجهِ التقريرِ والتوبيخِ، وكلُّ ذلك بمعنى القصصِ والخبرِ. فأما الذي هو عن اللهِ منفيٌّ مِن مسألتِه خلقَه، فالمسألةُ التي هي مسألةُ اسْترشادٍ واستثباتٍ فيما لا يعلمُه السائلُ عنها ويعلَمُه المسئولُ؛ ليعلمَ السائلُ علمَ ذلك من قبله، فذلك غير جائز أن يوصف الله به؛ لأنه العالم بالأشياء قبل كونِها ذلك وفي حالِ كونِها وبعدَ كونِها، وهى المسألةُ التي نَفاها جلّ ثناؤُه عن نفسِه بقولِه: {فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ} [الرحمن: ٣٩]. وبقولِه: {وَلَا يُسْأَلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ} [القصص: ٧٨]. يعنى: لا يسألُ عن ذلك أحدًا منهم علمَ مُسْتَثْبِتٍ، ليعلمَ علمَ ذلك من قِبَلِ مَن سأل منه ١؛ لأنه العالِمُ بذلك كلِّه وبكلِّ شيءٍ غيرِه.
Resullere yöneltilen ve anlatıp haber verme niteliğinde olan soruya gelince: Müşrik ümmetlere kıyamet günü soru sorulup kendilerine: {أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ} “Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan peygamberler gelmedi mi?” [ez-Zümer: 71] denildiğinde, onların birçoğu bunu inkâr edip: "Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi" dediler. Bunun üzerine resullere: "Tarafınıza vahyolunanı tebliğ ettiniz mi?" veya kendilerine: "Gönderildiğiniz şeyleri bunlara tebliğ etmediniz mi?" denildi; nitekim bu husus Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet edilen haberde geçtiği ve övgüsü yüce olan [Allah]'ın, Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetine şöyle buyurduğu gibidir: {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا} “İşte böylece, insanlara şahit olasınız ve Resul de size şahit olsun diye sizi vasat (hayırlı ve adil) bir ümmet kıldık” [el-Bakara: 143]. Bütün bunlar, Allah tarafından peygamberlere, kendilerine gönderildikleri ümmetler aleyhine şahitlik yaptırmak amacıyla; gönderilen ümmetlere ise ikrar ettirmek ve azarlamak amacıyla yöneltilmiş birer sorudur ve bunların tamamı anlatma ve haber verme anlamındadır. Allah'ın mahlûkatına yöneltmesinden nefyedilen (uzak olan) soruya gelince; bu, soranın bilmeyip sorulanın bildiği bir konuda, soranın o konudaki bilgiyi sorulandan öğrenmesi maksadıyla yöneltilen yol sorma (istirşâd) ve gerçeği teyit ettirme (istisbât) sorusudur ki Allah'ın bununla vasıflanması caiz değildir. Çünkü O, şeyleri var olmadan önce, var oldukları anda ve var olduktan sonra bilendir. İşte övgüsü yüce olan [Allah]'ın: {فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلَا جَانٌّ} “İşte o gün ne insana ne de cine günahından sorulmaz” [er-Rahmân: 39] kavliyle ve: {وَلَا يُسْأَلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ} “Mücrimlerden günahları sorulmaz” [el-Kasas: 78] kavliyle kendisinden nefyettiği soru budur. Yani, sorulan kimseden o bilgiyi öğrenmek için gerçeği teyit ettirmek isteyen birinin sorusu tarzında onlardan hiçbirine bunu sormaz 1; zira O, bunların tamamını ve bunlardan başka her şeyi hakkıyla bilendir.
35433. Metin
وقد ذكَرْنا ما رُوِىَ في معنى ذلك من الخبر في غير هذا الموضعِ، فكَرِهْنا إعادتَه (¬١).
Bu anlamda rivayet edilen haberleri bu yerin dışında zikretmiştik; bu sebeple onu burada tekrar etmeyi uygun görmedik (¬١).
35434. Metin
وقد رُوِى عن ابن عباسٍ أنه كان يقولُ في معنى قولِه: {فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ}. أنه يُنْطَقُ لهم كتابُ عملِهم، [فيقصُّ بذلك] (¬٢) عليهم أعمالَهم (¬٣).
İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o, [Allah'ın]: {فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ} “Onlara [olup bitenleri] bir ilim ile mutlaka anlatacağız” kavlinin anlamı hakkında şöyle diyordu: "Onların amel defterleri kendilerine konuşturulur, [böylece O], amellerini onlara anlatır." (¬٢) (¬٣)