44235. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
44236. Metin
ربُ يَسِّر
Rabbim, kolaylaştır!
44237. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (١)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin teviline dair açıklama: {الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (١)} “Elif. Lâm. Râ. [Bu], hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.”
44238. Metin
قال أبو جعفرٍ: قد ذكَرنا اختلافَ أهلِ التأويلِ في تأويلِ قولِه: {الر}، والصوابَ مِن القولِ فى ذلك عندَنا بشواهدِه، بما أغنَى عن إعادتِه في هذا الموضعِ (¬١).
Ebû Ca‘fer der ki: Tevil ehlinin {الر} “Elif. Lâm. Râ.” sözünün teviline dair görüş ayrılıklarını ve bu hususta bize göre doğru olan görüşü delilleriyle birlikte, bu yerde tekrar etmeye gerek bırakmayacak şekilde zikretmiştik (¬١).
44239. Metin
وقولُه: {كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ}: يعنى: هذا الكتابُ الذي أنزَله اللهُ على نبيِّه محمدٍ ﷺ، وهو القرآنُ.
O'nun {كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} “Âyetleri sağlamlaştırılmış bir kitaptır” sözü; Allah'ın, Peygamberi Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e indirdiği bu Kitap, yani Kur'an demektir.
44240. Metin
ورُفِع قولُه: {كِتَابٌ} بنيَّةِ: هذا كتابٌ. فأما على قولِ مَن زَعَم أن قولَه: {الر} مرادٌ به سائرُ حروفِ المعجمِ التي نَزَل بها القرآنُ، وجُعِلت هذه الحروفُ دلالةً على جميعِها، وأن معنى الكلامِ هذه الحروفُ كتابٌ أُحكِمت آياتُه. فإن الكتابَ على قولِه، ينبغي أن يكون مرفوعًا بقوله: {الر}.
{كِتَابٌ} “[Bu,] bir kitaptır” ifadesi, "Bu bir kitaptır" [takdiriyle] merfû kılınmıştır. {الر} “Elif. Lâm. Râ.” sözü ile Kur'an'ın kendisiyle indiği diğer hece harflerinin kastedildiğini, bu harflerin onların tamamına delalet kılındığını ve sözün anlamının da "Bu harfler, âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır" demek olduğunu ileri süren kimsenin görüşüne göre ise "el-Kitâb" kelimesinin, {الر} “Elif. Lâm. Râ.” sözü ile merfû olması gerekir.
44241. Metin
وأما قولُه: {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ}، فإن أهلَ التأويلِ اختلَفوا في تأويلِه؛ فقال بعضُهم: تأويلُه: أُحكِمت آياتُه بالأمرِ والنهيِ، ثم فُصِّلت بالثواب والعقابِ.
O'nun: {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmıştır”1 sözüne gelince; tevil ehli bunun tevili hususunda ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazısı: «Bunun tevili; âyetleri emir ve nehiy ile muhkem kılınmış (sağlamlaştırılmış), sonra da sevap ve ceza ile açıklanmıştır» demiştir.
44242. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bu görüşü savunanların zikri:
44243. Metin
حدَّثني يعقوبُ بنُ إبراهيمَ، قال: ثنا هشيمٌ، قال: أخبَرني أبو محمدٍ الثقفىُّ، عن الحسنِ فى قولِه: {كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ}. قال: أُحكِمتْ بالأمرِ (¬١) والنهي، وفُصِّلَت [بالثوابِ والعقابِ.
Bana Ya‘kūb b. İbrâhîm anlattı, dedi ki: Bize Huşeym anlattı, dedi ki: Bana Ebû Muhammed es-Sekafî, Hasan'dan naklen Allah'ın: {كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır” sözü hakkında haber verip şöyle dedi: “Emir (¬١) ve nehiy ile muhkem kılınmış, [sevap ve ceza ile] açıklanmıştır.”
44244. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا عبدُ الكريمِ بنُ محمدٍ الجُرْجانيُّ، عن أبي بكرٍ الهذليِّ، عن الحسنِ: {الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ}. قال: أُحكِمتْ في الأمرِ والنهيِ، وفُصِّلت] (¬٢) بالوعيدِ (¬٣).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Abdülkerîm b. Muhammed el-Cürcânî, Ebû Bekr el-Hüzelî'den, o da Hasan'dan naklen: {الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} “Elif. Lâm. Râ. Âyetleri sağlamlaştırılmış bir kitaptır” âyeti hakkında şöyle dediğini anlattı: “Emir ve nehiyde muhkem kılınmış, [korkutma (vaîd) ile] (¬٢) açıklanmıştır (¬٣).”
44245. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا إسحاقُ، قال: ثنا عبدُ اللِه بن الزبير، عن ابنِ عُيينةَ، عن رجلٍ، عن الحسنِ: {الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ}. قال: بالأمرِ والنهيِ، {ثُمَّ فُصِّلَتْ}. قال: بالثوابِ والعقابِ (¬٤).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize İshak anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. ez-Zübeyr, İbn Uyeyne'den, o bir adamdan, o da Hasan'dan naklen: {الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} “Elif. Lâm. Râ. Âyetleri sağlamlaştırılmış bir kitaptır” âyeti hakkında: “Emir ve nehiy ile” dediğini; {ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Sonra da açıklanmıştır” kısmı hakkında da: “Sevap ve ceza ile” dediğini anlattı (¬٤).
44246. Metin
ورُوِىَ عن الحسنِ قولٌ خلافُ هذا؛ وذلك ما حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابنِ جريجٍ، عن أبى بكرٍ، عن الحسنِ، قال: وحدَّثنا عبَّادُ بنُ العوَّامِ، عن رجلٍ، عن الحسنِ، قال: {أُحْكِمَتْ}: بالثوابِ والعقابِ، {ثُمَّ فُصِّلَتْ}: بالأمرِ والنهيِ.
Hasan'dan buna aykırı bir görüş de rivayet edilmiştir; şöyle ki: Bize el-Kāsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o Ebû Bekr'den, o da Hasan'dan anlattı. [Ebû Ca‘fer] dedi ki: Ve bize Abbâd b. el-Avvâm, bir adamdan, o da Hasan'dan naklen anlattı ki o şöyle demiştir: “{أُحْكِمَتْ} “Sağlamlaştırılmıştır”: Sevap ve ceza ile; {ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Sonra da açıklanmıştır”: Emir ve nehiy ile.”
44247. Metin
وقال آخرون: معنى ذلك: {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} مِن الباطلِ، {ثُمَّ فُصِّلَتْ}، فبُيِّنَ منها الحلالُ والحرامُ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bunun anlamı; {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} “Âyetleri sağlamlaştırılmıştır” yani bâtıldan [korunmuştur]; {ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Sonra da açıklanmıştır” yani içindeki helal ve haram beyan edilmiştir.
44248. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bu görüşü savunanların zikri:
44249. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ}: أَحْكَمها اللهُ مِن الباطلِ، ثم فَصَّلها بعلمه، فبيَّن حلالَه وحرامَه، وطاعتَه ومعصيتَه (¬١).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den naklen O'nun: {الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ} “Elif. Lâm. Râ. [Bu], hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: “Allah onu batıldan muhkem kılmış, sonra da ilmiyle açıklamış; böylece helalini ve haramını, O'na itaati ve isyanı beyan etmiştir (¬١).”
44250. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ الأَعْلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ}. قال: أحكَمها اللهُ مِن الباطلِ، ثم فَصَّلها: بَيَّنها (¬٢).
Bize Muhammed b. Abdila‘lâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma‘mer'den, o da Katâde'den: {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmıştır” âyeti hakkında şöyle dediğini anlattı: “Allah onu batıldan muhkem kılmış, sonra da onu tafsil etmiş, yani beyan etmiştir (¬٢).”
44251. Metin
وأولى القولين فى ذلك بالصوابِ قولُ مِن قال: معناه: أحكَم اللهُ آياتِه مِن الدَّخَلِ والخَللِ والباطلِ، ثم فَصَّلها بالأمرِ والنهيِ؛ وذلك أن إحكامَ الشيءِ إصلاحُه وإتقانُه، وإحكامَ آياتِ القرآنِ إحكامُها مِن خَلَلٍ يكونُ فيها، أو باطلٍ يقدِرُ ذو زَيْغٍ أن يَطْعُنَ فيها مِن قِبَلِه (¬٣). وأما تفصيلُ آياته، فإنه تمييزُ بعضها مِن بعضٍ بالبيانِ عما فيها مِن حلالٍ وحرامٍ وأمرٍ ونهيٍ.
Bu konuda iki görüşten doğruya en yakın olanı; bunun anlamının: "Allah onun âyetlerini şüpheden, bozukluktan ve batıldan muhkem kılmış, sonra da onu emir ve nehiy ile tafsil etmiştir" diyenin görüşüdür. Zira bir şeyi ihkâm etmek, onu ıslah edip kusursuzlaştırmaktır. Kur'an âyetlerini muhkem kılmak ise, onda bulunabilecek bir kusurdan yahut kalbinde eğrilik bulunan kimsenin kendisi sebebiyle ona dil uzatabileceği (¬٣) bir batıldan onu korumaktır. Âyetlerini tafsil etmeye gelince; bu, içindeki helal, haram, emir ve nehyi beyan ederek bir kısmını diğerinden ayırt etmektir.
44252. Metin
و كان بعضُ المفسرين يفسِّرُ قولَه: {فُصِّلَتْ}. بمعنى: فُسِّرت، وذلك نحوُ الذي قُلنا فيه مِن القولُ.
Müfessirlerden bazıları O'nun: {فُصِّلَتْ} “Açıklanmıştır” sözünü "tefsir edilmiştir" anlamında tefsir etmekteydi; bu da bizim bu konudaki sözümüze yakındır.
44253. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bu görüşü savunanların zikri:
44254. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، قال: ثنا ابنُ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللهِ: {ثُمَّ فُصِّلَتْ}. قال: فُسِّرت.
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Necîh, Mücâhid'den Allah Teâlâ'nın: {ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Sonra da açıklanmıştır” sözü hakkında [onun]: “Tefsir edilmiştir” dediğini anlattı.123
44255. Metin
حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا ابنُ نميرٍ، عن ورقاءَ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ: {فُصِّلَتْ}. قال: فُسِّرت (¬١).
Bize İbn Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize İbn Nümeyr, Varkā'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: {فُصِّلَتْ} “Açıklanmıştır” âyeti hakkında: “Tefsir edilmiştir” dediğini anlattı (¬١).
44256. Metin
قال: ثنا محمدٍ بنُ بكرٍ، عن ابنِ جريجٍ، قال: بَلَغنى عن مجاهدٍ: {ثُمَّ فُصِّلَتْ}. قال: فُسِّرت.
Dedi ki: Bize Muhammed b. Bekr, İbn Cüreyc'den anlattı, dedi ki: Mücâhid'den bana ulaştığına göre o, {ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Sonra da açıklanmıştır” hakkında: “Tefsir edilmiştir” demiştir.
44257. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا أبو حذيفةَ، قال: ثنا شبلٌ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den aynısını anlattı.
44258. Metin
قال: ثنا إسحاقُ، قال: ثنا عبدُ اللَّهِ، عن ورقاءَ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.
Dedi ki: Bize İshak anlattı, dedi ki: Bize Abdullah, Varkā'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den aynısını anlattı.
44259. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنى حجاجٌ، عن ابنِ جريجٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.
Bize el-Kāsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den aynısını anlattı.
44260. Metin
وقال قتادةُ: معناه: بُيِّنَتْ. وقد ذكَرنا الروايةَ بذلك قبلُ، وهو شبيهُ المعنى بقولِ مجاهد.
Katâde ise: "Bunun anlamı; beyan edilmiştir demektir" demiştir. Buna dair rivayeti daha önce zikretmiştik; bu da anlam bakımından Mücâhid'in sözüne benzemektedir.
44261. Metin
وأما قولُه: {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ}، فإن معناه: حكيمٌ بتدبيرِ الأشياءِ وتقديرها، خبيرٌ بما يئولُ إليه عواقبُها.
O'nun {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ} “Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından” sözüne gelince; bunun anlamı: Eşyayı yönetmede ve takdir etmede hikmet sahibi olan, işlerin varacağı akıbetlerden hakkıyla haberdar olan [Allah katından] demektir.
44262. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ في قولِه: {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ}. يقولُ: مِن عندِ حكيمٍ خبيرٍ ٢.
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den O'nun: {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ} “Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] katından” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etti: «Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah'ın] katından [demektir].» 2
44263. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (٢)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin teviline dair açıklama: {أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ (٢)} “Tâ ki Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz. Şüphesiz ben, O'nun tarafından size [gönderilmiş] bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
44264. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: ثم فُصِّلت بأن لا تَعْبدوا إلا اللهَ وحدَه لا شريكَ له، وتَخْلعوا (¬١) الآلهةَ والأندادَ. ثم قال تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: قلْ يا محمدُ للناسِ (¬٢): إننى لكم مِن عندِ اللهِ {نَذِيرٌ} يُنْذِرُكم عقابَه على معاصيه وعبادةِ الأصنامِ، {وَبَشِيرٌ} يُبَشِّرُكم بالجزيلِ مِن الثوابِ على طاعتِه، وإخلاصِ العبادةِ والألوهةِ له.
Zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Sonra [o âyetler], yalnızca tek olan ve ortağı bulunmayan Allah'a ibadet etmeniz, sahte ilahları ve putları terk etmeniz (¬١) şeklinde açıklanmıştır. Sonra zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e buyurdu ki: Ey Muhammed, insanlara de ki (¬٢): Şüphesiz ben sizin için Allah katından; O'na karşı işlenen günahlardan ve putlara tapmaktan ötürü O'nun azabıyla sizi korkutan bir {نَذِيرٌ} “uyarıcı”, O'na itaat etmeye ve ibadeti ile ilahlığı sadece O'na has kılmaya karşılık büyük bir mükafat ile sizi müjdeleyen bir {وَبَشِيرٌ} “müjdeleyiciyim”.
44265. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin teviline dair açıklama: {وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ (٣)} “Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin ki, sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde geçindirsin ve her lütuf sahibine lütfunu versin. Eğer yüz çevirirseniz, doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım.”
44266. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: ثم فُصِّلت آياتُه بأن لا تَعْبدوا إلا الله، وبأن استغْفِروا ربَّكم. ويعنى بقولِه: {وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ}: وأن اعْمَلوا أيُّها الناسُ مِن الأعمالِ ما يُرْضِى ربَّكم عنكم، فيَسْتُرَ عليكم عظيمَ ذنوبِكم التي رَكِبتُموها بعبادتِكم الأوثانَ والأصنامَ، وإشراكِكم الآلهةَ والأندادَ في عبادتِه.
Zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Sonra O'nun âyetleri; Allah'tan başkasına kulluk etmemeniz ve Rabbinizden bağışlanma dilemeniz şeklinde açıklanmıştır. O'nun {وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ} “Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin” sözü; ey insanlar, Rabbinizi sizden razı edecek ameller işleyin ki, putlara tapmak ve O'na kullukta sahte tanrıları ve ortakları şirk koşmak suretiyle irtikâp ettiğiniz büyük günahlarınızı örtsün demektir.
44267. Metin
وقولُه: {ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ}. يقولُ: ثم ارجِعوا إلى ربِّكم بإخلاصِ العبادةِ له دونَ ما سِواه مِن سائرِ ما تعبدون مِن دونِه، بعدَ خَلْعِكم الأندادَ، وبراءتِكم مِن عبادتِها؛ ولذلك قيل: {وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ}، ولم يقُلْ: وتُوبوا إليه ٣. لأن التوبةَ معناها الرجوعُ إلى العملِ بطاعةِ اللهِ، والاستغفارُ استغفارٌ مِن
O'nun: {ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ} “Sonra O'na tevbe edin” sözü [hakkında] şöyle buyurmaktadır: Sahte ortakları terk edip onlara kulluktan berî olduktan sonra, O'ndan başka taptığınız diğer şeyleri bırakıp yalnızca O'na ibadette ihlaslı davranarak Rabbinize dönün. İşte bundan dolayı: {وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ} “Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin” buyrulmuş, “ve O'na tevbe edin” denilmemiştir.3 Çünkü tevbenin anlamı Allah'a itaat doğrultusunda amel etmeye dönmektir; istiğfar ise,
44268. Metin
الشركِ الذى كانوا عليه مُقِيمين، والعملُ للهِ لا يكوُ عملًا له إلا بعدَ تركِ الشركِ به، فأما الشركُ فإن عملَه لا يكونُ إلا للشيطانِ، فلذلك (¬١) أمَرهم تعالى ذكرُه بالتوبة إليه بعدَ الاستغفارِ مِن الشركِ؛ لأن أهلَ الشركِ كانوا يَرَون أنهم يُطِيعون اللَّهَ بكثيرٍ مِن أفعالِهم، وهم على شركِهم مُقِيمون.
üzerinde ısrarla durdukları şirkten bağışlanma dilemektir. Allah için amel etmek ise ancak O'na şirk koşmayı terk ettikten sonra O'nun için yapılmış bir amel olur. Şirke gelince; onun ameli ancak şeytan içindir. İşte bu sebeple (¬١) zikri yüce olan [Allah], şirkten bağışlanma diledikten sonra Kendisine tevbe etmelerini emretmiştir; çünkü şirk ehli, şirkleri üzerinde devam edip dururken yaptıkları birçok eylemle Allah'a itaat ettiklerini sanıyorlardı.
44269. Metin
وقولُه: {يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى}. يقولُ تعالى ذكرُه للمشركين الذين خاطَبَهم بهذه الآياتِ: استغْفرِوا ربَّكم ثم تُوبوا إليه، فإنكم إذا فعَلتم ذلك بَسَطَ عليكم مِن الدنيا، ورَزَقَكم مِن زينتِها، وأنْسَأَلكم في آجالِكم إلى الوقتِ الذى قضَى فيه عليكم الموتَ.
O'nun {يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde geçindirsin” sözü hakkında zikri yüce olan [Allah], bu âyetlerle kendilerine hitap ettiği müşriklere şöyle buyurmaktadır: Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin; zira siz bunu yaparsanız dünyayı sizin için genişletir, onun süsünden size rızık verir ve hakkınızda ölümü takdir ettiği vakte kadar ecellerinizi erteler.
44270. Metin
وبنحوِ الذي قُلنا فى تأويلِ ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bunun tevilinde bizim söylediğimizin benzerini tevil ehli de söylemiştir.
44271. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bu görüşü savunanların zikri:
44272. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى}، فأنتم (¬٢) في ذلك المتاعِ (¬٣)، فخُذُوه بطاعةِ اللهِ ومعرفةِ حقِّه، فإن اللهَ مُنعِمٌ يحِبُّ الشاكرين، وأهلُ الشكرِ فى مزيدٍ مِن اللهِ، وذلك قضاؤُه الذى قَضَى (¬٤).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den O'nun: {يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde geçindirsin” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: “Sizler (¬٢) bu geçimlik içindesiniz (¬٣); öyleyse onu Allah'a itaatle ve O'nun hakkını bilerek alın. Çünkü Allah nimet verendir, şükredenleri sever. Şükür ehli ise Allah katından bir ziyadelik içindedir; bu O'nun takdir ettiği bir hükümdür (¬٤).”
44273. Metin
وقولُه: {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى}: يعنى الموتَ.
O'nun {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Belirlenmiş bir süreye kadar” sözü ise ölümü kastetmektedir.
44274. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا أبو حذيفةَ، قال: ثنا شبلٌ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, [o da]
44275. Metin
مجاهدٍ: {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى}. قال: الموتُ.
Mücâhid'den naklen {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Belirlenmiş bir süreye kadar” hakkında: “Ölümdür” dediğini anlattı.
44276. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى}: وهو الموتُ (¬١).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den O'nun: {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Belirlenmiş bir süreye kadar” sözü hakkında: “O ölümdür” dediğini anlattı (¬١).
44277. Metin
حدَّثنا الحسنُ، قال: أخبَرنا عبدُ الرزاقِ، قال: أخبَرنا معمرٌ، عن قتادةَ: {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى}. قال: الموتُ (¬٢).
Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde'den: {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Belirlenmiş bir süreye kadar” âyeti hakkında: “Ölümdür” dediğini haber verdi (¬٢).
44278. Metin
وأما قولُه: {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ}، فإنه يعنى: يُثِيبُ كلُّ مَن تَفَضَّلَ بفضلِ مالِه أو قوتِه أو معروفِه على غيرِه، مُحْتسِبًا بذلك، مُريدًا به وجهَ اللَّهِ، أَجزَلَ ثوابِه وفضْلِه في الآخرةِ.
O'nun {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ} “Ve her lütuf sahibine lütfunu versin” sözüne gelince; bu, malının fazlasıyla veya gücüyle ya da iyiliğiyle başkasına lütufta bulunan, bununla sevap uman ve Allah'ın rızasını dileyen herkese, ahirette sevabını ve lütfunu bolca verir demektir.
44279. Metin
كما حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ: {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ}. قال: ما احتَسَب به مِن مالِه، أو عملٍ بيدِه أو رجلِه، أو كلمةٍ، أو ما تطوَّعَ به مِن أمرِه كلِّه.
Nitekim bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ} “Ve her lütuf sahibine lütfunu versin” âyeti hakkında şöyle dediğini anlattı: “[Bu,] malından sevap umduğu şey, eliyle veya ayağıyla yaptığı bir amel, söylediği bir söz ya da tüm işlerinde nafile olarak yaptığı şeylerdir.”
44280. Metin
حدَّثنى المُثَنَّى، قال: ثنا أبو حذيفةَ، قال: ثنا شبلٌ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ، قال: وحدَّثنا إسحاقُ، قال: ثنا عبدُ اللهِ، عن ورقاءَ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ بنحوِه، إلا أنه قال: أو عَمَلٍ بيديه أو رِجْلَيه وكلامِه، وما تطوَّلَ (¬٣) به مِن أمره كلِّه (¬٤).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den anlattı. [Ebû Ca‘fer] dedi ki: Ve bize İshak anlattı, dedi ki: Bize Abdullah, Varkā'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den benzerini anlattı; ancak o: “Yahut iki eliyle veya iki ayağıyla yaptığı amel, sözü ve tüm işlerinde fazladan yaptığı (¬٣) şeylerdir” demiştir (¬٤).
44281. Metin
حدَّثنا القاسمُ:، قال: حدَّثنا الحسينُ، قال: حدَّثني حجاجٌ، عن ابنِ جريجٍ،
Bize el-Kāsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyn anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı,
44282. Metin
عن مجاهدٍ بنحوِه، إلا أنه قال: وما نَطَق به مِن أمرِه كلِّه.
o da Mücâhid'den benzerini anlattı; ancak o: “Ve tüm işlerinde konuştuğu şeylerdir” demiştir.
44283. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ}. أي: في الآخرةِ (¬١).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den: {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ} “Ve her lütuf sahibine lütfunu versin” hakkında: “Yani ahirette” dediğini anlattı (¬١).
44284. Metin
وقد رُوِيَ عن ابن مسعودٍ أنه كان يقولُ في تأويلِ ذلك ما حُدِّثْتُ به عن المسيَّبِ بنِ شريكٍ، عن أبى بكرٍ، عن سعيدِ بنِ جبيرٍ، عن ابن مسعودٍ في قولِه: {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ}. قال: مَن عَمِلَ سيئةً كُتبت عليه سيئةٌ، ومَن عَمِلَ حسنةٌ كُتبت له عشرُ حسناتٍ، فإن عُوقِب بالسيئةِ التي كان عَمِلها في الدنيا، بَقِيت له عشرُ حسناتٍ، وإن لم يُعاقَبْ بها في الدنيا، أُخِذَ مِن الحسناتِ العشرِ واحدةٌ وبَقِيت له تسعُ (¬٢) حسناتٍ. ثم يقولُ: هَلَكَ مَن غَلَبَ آحادُه أَعْشارَه (¬٣).
İbn Mes‘ûd'dan da bunun tevilinde şu görüşü söylediği rivayet edilmiştir: Bana Müseyyeb b. Şerîk'ten, onun Ebû Bekr'den, onun Saîd b. Cübeyr'den, onun da İbn Mes‘ûd'dan O'nun: {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ} “Ve her lütuf sahibine lütfunu versin” sözü hakkında anlattığına göre o şöyle demiştir: “Kim bir kötülük yaparsa aleyhine bir kötülük yazılır. Kim de bir iyilik yaparsa lehine on iyilik yazılır. Eğer dünyada iken yaptığı o kötülük sebebiyle cezalandırılırsa, ona on iyilik kalır. Şayet dünyada onunla cezalandırılmazsa, o on iyilikten biri alınır ve ona dokuz (¬٢) iyilik kalır.” Sonra şöyle derdi: “Birlikleri onluklarına galip gelen kimse helak olmuştur (¬٣)!”
44285. Metin
وقولُه: {وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ} يقولُ تعالى ذكرُه: وإن أعْرَضوا عما دعَوتَهم إليه مِن إخلاصِ العبادةِ للهِ، وتركِ عبادةِ الآلهةِ، وامتَنَعوا مِن الاستغفارِ للَّهِ والتوبةِ إليه، فأدْبَروا مُوَلِّين عن ذلك، فإني أَيُّها القومُ أَخافُ عليكم عذابَ يومٍ كبيرِ شأنُه، عظيمٍ هَوْلُه، وذلك يومَ تُجْزَى كلُّ نفس بما كَسَبَت وهم لا يُظْلَمون. وقال جلّ ثناؤُه: {وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ}. ولكنه مما قد تقدَّمَه قولٌ، والعربُ إذا قَدَّمَت قبل الكلامِ قولًا خاطَبَت، ثم عادَت إلى الخبرِ عن الغائبِ، ثم رَجَعَت بعدُ إلى الخطابِ. وقد بَيَّنَّا ذلك في غيرِ موضعِ، بما أغنى عن إعادتِه في هذا الموضعِ ٤.
Allah Teâlâ'nın: {وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ} “Eğer yüz çevirirseniz, doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım” sözü [hakkında]; yüce zikri [olan Allah] şöyle buyurmaktadır: Onları çağırdığın; ibadeti yalnızca Allah'a has kılmaktan ve ilahlara tapmayı bırakmaktan yüz çevirir, Allah'tan mağfiret dilemekten ve O'na tövbe etmekten kaçınıp bundan arkalarını dönerek uzaklaşırlarsa [de ki]: “Ey kavim! Doğrusu ben sizin adınıza şânı büyük, dehşeti azim bir günün azabından korkarım.” Bu da her nefse kazandığının karşılığının verileceği ve onların hiçbir haksızlığa uğratılmayacağı gündür. Senâsı yüce olan [Allah]: {وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ} “Eğer yüz çevirirseniz, doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım” buyurmuştur. Ancak bu, kendisinden önce bir söz geçmiş olan [ifadeler]dendir. Araplar kelamın öncesine bir söz getirdiklerinde [önce] hitap eder, sonra gaibden (üçüncü şahıstan) haber vermeye geçer, ardından tekrar hitaba dönerler. Biz bunu birden fazla yerde bu makamda tekrar etmeye gerek bırakmayacak şekilde açıklamıştık 4.
44286. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤)}.
Allah Teâlâ'nın: {إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٤)} “Dönüşünüz ancak Allah'adır. O, her şeye hakkıyla kādirdir” âyetinin tevili hakkında [söz]:
44287. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: إلى اللهِ أَيُّها القومُ مآبُكم ومصيرُكم، فاحْذَروا عقابَه إن تولَّيتم عما أدْعَوكم إليه مِن التوبةِ إليه مِن عبادتِكم الآلهةَ والأصنامَ، فإنه مُخَلَّدُكم نارَ جهنمَ إن هَلَكتم على شركِكم قبلَ التوبةِ إليه، {وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ}. يقولُ: وهو على إحيائكم بعدَ مماتِكم، وعقابِكم على إشْراكِكم به الأوثانَ، وغيرِ ذلك مما أرادَ بكم وبغيرِكم - قادرٌ.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey kavim! Dönüşünüz ve varışınız yalnızca Allah'adır. Sizi ilahlara ve putlara tapmaktan vazgeçip O'na tövbe etmeye çağırdığım şeyden yüz çevirirseniz O'nun cezasından sakının. Çünkü O'na tövbe etmeden önce şirkiniz üzere helak olursanız, O sizi cehennem ateşinde ebedî kılacaktır.” {وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ} “O, her şeye”; yani O, ölümünüzden sonra sizi diriltmeye, putları O'na ortak koşmanız sebebiyle sizi cezalandırmaya ve sizin hakkınızda yahut başkaları hakkında dilediği diğer şeylere güç yetirendir (kādirdir).
44288. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٥)}.
Allah Teâlâ'nın: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (٥)} “Haberiniz olsun; onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman bile O, gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir” âyetinin tevili hakkında [söz]:
44289. Metin
اخْتَلَفَت القرأةُ فى قراءةِ قولِه: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}؛ فقَرَأته عامةُ قرأةِ الأمصارِ: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}؛ على تقدير "يَفْعَلُون" مِن ثَنَيْتُ، والصدورُ منصوبةٌ (¬١)
Kıraat âlimleri {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} sözünün okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Şehirlerin kurrâsının geneli bunu, “seneytü” (büktüm) fiilinden “yef‘alûn” vezninde ve “sudûr” (göğüsler) kelimesini mansub olarak {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} şeklinde okumuşlardır (¬١).
44290. Metin
واخْتَلف قارِئو ذلك كذلك في تأويلِه؛ فقال بعضُهم: ذلك كان مِن فعلِ بعضٍ المنافقين، كان إذا مَرَّ برسولِ اللهِ ﷺ غَطَّى وجهَه، وثَنَى ظهرَه.
Bu şekilde okuyanlar da bunun tevilinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, münafıklardan bazılarının fiiliydi; Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yanından geçtiğinde yüzünü örter ve sırtını bükerdi.
44291. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
44292. Metin
حدَّثنا محمدٍ بن المُثَنَّى، قال: ثنا ابن أبى عدىٍّ، عن شعبةَ، عن حُصَينٍ، عن عبدِ ٢ اللهِ بنِ شدَّادٍ فى قولِه: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ}. قال: كان أحدُهم إذا مَرَّ برسول الله ﷺ قال بثوبِه على وجهِه، وثَنَى ظهرَه.
Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Adî, Şu‘be'den, [o] Husayn'dan, [o da] Abdullah2 b. Şeddâd'dan {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Haberiniz olsun; onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin; onlar elbiselerine büründükleri zaman...” ayeti hakkında şöyle dediğini anlattı: “Onlardan biri Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yanından geçtiğinde elbisesini yüzüne çeker ve sırtını bükerdi.”
44293. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنا هشيمٌ، قال: أخبَرنا حصينٌ، عن عبدِ اللهِ بنِ شَدَّادِ بنِ الهادِ قوله: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ}. قال: مِن رسولِ اللهِ ﷺ، قال: كان المنافقون إذا مَرُّوا به، ثَنَى أحدُهم صدرَه، ويُطأطِئُ رأسَه، فقال اللهُ: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} الآية.
Bize el-Kāsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bize Huşeym anlattı, dedi ki: Bize Husayn, Abdullah b. Şeddâd b. el-Hâd'dan: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} “Haberiniz olsun; onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler” sözü hakkında şöyle dediğini haber verdi: “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den [gizlenmek için]. Münafıklar onun yanından geçtiklerinde içlerinden biri göğsünü büker ve başını eğerdi. Bunun üzerine Allah: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} ‘Haberiniz olsun; onlar göğüslerini bükerler...’ âyetini indirdi.”
44294. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا عمرُو بنُ عونٍ، قال: ثنا هشيمٌ، عن حُصَينٍ، قال: سمِعتُ عبدَ اللَّهِ بنَ شدَّادٍ يقولُ فى قولِه: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}. قال: كان أحدُهم إذا مَرَّ بالنبى الله ثَنَى، صدرَه، وتَغَشَّى بثوبِه، كي لا يَراه النبي ﷺ (¬١).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Amr b. Avn anlattı, dedi ki: Bize Huşeym, Husayn'dan anlattı, dedi ki: Abdullah b. Şeddâd'ın {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Göğüslerini bükerler” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: “Onlardan biri Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yanından geçtiğinde, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisini görmesin diye göğsünü büker ve elbisesine bürünürdü (¬١).”
44295. Metin
وقال آخرون: بل كانوا يَفْعَلون ذلك جهلًا منهم باللهِ، وظَنَّا أن اللهَ يَخْفى عليه ما تُضْمِرُه صدورُهم إذا فَعلَوا ذلك.
Başkaları ise şöyle demiştir: Aksine onlar, Allah hakkındaki bilgisizliklerinden ve böyle yaptıkları takdirde göğüslerinin gizlediği şeylerin Allah'a gizli kalacağını sandıklarından dolayı bunu yapıyorlardı.
44296. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
44297. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}. قال: شَكَّا وامتراءً في الحقِّ، ليَسْتَخْفوا مِن اللهِ إن استطاعوا.
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Göğüslerini bükerler” hakkında şöyle dediğini anlattı: “Güçleri yeterse Allah'tan gizlenmek için hak hususunda şüphe ve tereddüt ederler.”
44298. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا أبو حذيفةَ، قال: ثنا شبلٌ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}: شَكًّا وامْتراءً فى الحقِّ، {لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ}. قال: مِن اللهِ إن اسِتطاعوا.
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Göğüslerini bükerler”: “Hak hususunda şüphe ve tereddüt ederler”; {لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} “O'ndan gizlenmek için” hakkında ise: “Güçleri yeterse Allah'tan [gizlenmek için]” dediğini anlattı.
44299. Metin
حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا ابنُ نميرٍ، عن ورقاءَ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن
Bize İbn Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize İbn Nümeyr, Varkā'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da...1
44300. Metin
مجاهدٍ: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}. قال: تَضِيقُ؛ شَكًّا.
Mücâhid'den: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Göğüslerini bükerler” hakkında şöyle dediğini anlattı: “Şüphe sebebiyle [göğüsleri] daralır.”
44301. Metin
حدَّثنا المُثَنَّى، قال: ثنا إسحاقُ، قال: ثنا عبدُ اللِه، عن ورقاءَ، عن ابنِ أبى نجيحٍ، عن مجاهدٍ: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}. قال: تَضِيقُ؛ شَكًّا وامْتراءً في الحقِّ.: قال: {لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ}. قال: مِن اللهِ إن استطاعوا (¬١).
Bize el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize İshak anlattı, dedi ki: Bize Abdullah, Varkā'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Göğüslerini bükerler” hakkında şöyle dediğini anlattı: “Hak hususunda şüphe ve tereddüt sebebiyle [göğüsleri] daralır.” Dedi ki: {لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} “O'ndan gizlenmek için” hakkında: “Güçleri yeterse Allah'tan [gizlenmek için]” dedi (¬١).
44302. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابنِ جريجٍ، عن مجاهدٍ بنحوِه.
Bize el-Kāsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den benzerini anlattı.
44303. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ بشارٍ، قال: ثنا هوذةُ، قال: ثنا عوفٌ، عن الحسنِ في قولِه: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ}. قال: مِن جهالتِهم به، قال اللهُ: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} فى ظلمةِ الليلِ في أجوافِ بيوتِهم {يَعْلَمُ} تلك الساعةَ {مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} (¬٢).
Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Hevze anlattı, dedi ki: Bize Avf, el-Hasan'dan: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Haberiniz olsun; onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman bile...” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: “[Bu,] O'na karşı cahilliklerindendir. Allah Teâlâ: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} ‘Dikkat edin! Elbiselerine büründükleri zaman’ yani gecenin karanlığında, evlerinin içindeyken {يَعْلَمُ} işte o vakit bilir, {مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} ‘gizlediklerini de açığa vurduklarını da. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir’ buyurmuştur” (¬٢).
44304. Metin
حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا أبي، عن سفيان، عن منصورٍ، عن أبى رَزينٍ: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ}. قال: كان أحدُهم يَحْنى ظهره، ويَسْتَغْشِى بثوبه (¬٣).
Bize İbn Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize babam, Süfyân'dan, o Mansûr'dan, o da Ebû Rezîn'den {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Haberiniz olsun; onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman bile...” hakkında şöyle dediğini anlattı: “Onlardan biri sırtını büker ve elbisesine bürünürdü (¬٣).”
44305. Metin
وقال آخرون: إنما كانوا يَفْعلون ذلك لئلا يَسْمعوا كتابَ ٤ اللهِ تعالى.
Başkaları ise şöyle demiştir: Onlar bunu sırf Allah Teâlâ'nın Kitabını4 işitmemek için yapıyorlardı.
44306. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
44307. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} الآية. قال: كانوا يَحْنون صدورهم لكيلا يَسْمعوا كتابَ اللهِ، قال تعالى: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ}. وذلك أخفَى ما يكونُ ابنُ آدمَ، إذا حَنَى صدرَه، واسْتَغْشَى بثوبِه، وأَضْمَرَ هَمَّه في نفسِه، فإن اللَّهَ لا يَخْفى ذلك عليه (¬١).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Haberiniz olsun; onlar göğüslerini bükerler...” âyeti hakkında şöyle dediğini anlattı: “Allah'ın Kitabını işitmemek için göğüslerini bükerlerdi. Allah Teâlâ: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ} ‘Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman bile O, gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir’ buyurmuştur. Âdemoğlunun en gizli olduğu an; göğsünü büküp elbisesine büründüğü ve niyetini içinde gizlediği andır. Şüphesiz bu da Allah'a gizli kalmaz (¬١).”
44308. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ}. قال: أخفَى ما يكونُ الإنسانُ إذا أسرَّ في نفسِه شيئًا، وتَغَطَّى بثوبِه، فذلك أخفَى ما يكونُ، واللَّهُ يَطَّلِعُ على ما في نفوسِهم، واللهُ يعلمُ ما يُسِرِّون وما يُعْلِنون (¬٢).
Bize Muhammed b. Abdila‘lâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma‘mer'den, o da Katâde'den: {يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Elbiselerine büründükleri zaman” hakkında şöyle dediğini anlattı: “İnsanın en gizli olduğu an; içinde bir şeyi gizleyip elbisesiyle örtündüğü andır; işte bu en gizli olduğu durumdur. Allah onların içlerinde olana muttalidir. Allah gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir (¬٢).”
44309. Metin
وقال آخرون: إنما هذا إخبارٌ مِن اللهِ نبيِّه ﷺ عن المنافقين الذين كانوا يُضْمِرون له العداوةَ والبغضاءَ، ويُبْدُون له المحبةَ والمودةَ، أنهم (¬٣) معه وعلى دينِه. يقولُ جلّ ثناؤُه: لا إنهم يَطْوون صدورَهم على الكفرِ ليَسْتَخْفُوا مِن اللهِ. ثم أخبرَ جلّ ثناؤُه أنه لا يخفى عليه سرائرُهم وعلانيتُهم.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bu, Allah'ın Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e, kendisine karşı içlerinde düşmanlık ve kin besleyen, dışa ise kendisiyle beraber ve onun dini üzere olduklarına (¬٣) dair sevgi ve muhabbet gösteren münafıkları bildirmesidir. Şânı yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Dikkat edin, onlar Allah'tan gizlenmek için göğüslerini küfür üzerine kapatıp bükerler. Sonra şânı yüce olan [Allah], onların gizlilerinin de açıklarının da Kendisine gizli kalmayacağını haber vermiştir.
44310. Metin
وقال آخرون: كانوا يَفْعَلون ذلك إذا ناجى بعضُهم بعضًا.
Başkaları ise şöyle demiştir: Onlar bunu birbirleriyle fısıldaştıkları zaman yapıyorlardı.
44311. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
44312. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ}. قال: هذا حينَ يُناجِي بعضُهم بعضًا. وقرأ: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} الآية.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} “Haberiniz olsun; onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler” sözü hakkında şöyle dedi: “Bu, birbirleriyle fısıldaştıkları zamandır.” Ve: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman bile...” âyetini okudu.
44313. Metin
ورُوِيَ عن ابنِ عباسٍ أنه كان يقرأُ ذلك: (ألا إنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ)، على مثالِ: "تَحْلَوْلِي الثمرةُ"، "تَفْعَوعِلُ" (¬١).
İbn Abbâs'tan bu âyeti, “tehlavlî's-semeratu” (meyve tatlılaştı) ve “tef‘av‘ilü” vezni üzere (ألا إنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ) “Esasen onların göğüsleri iki büklüm olur” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir (¬١).
44314. Metin
حدَّثنا [ابنُ وكيعٍ] (¬٢)، قال: ثنا أبو أسامةَ، عن ابنِ جريجٍ، عن ابنِ أبي مُلَيْكَةَ، قال: سمِعتُ ابنَ عباسٍ يقرأُ: (ألا إِنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ). قال: كانوا لا يأتون النساءَ ولا الغائطَ إلا وقد تَغَشَّوا بثيابِهم؛ كراهةَ أن يُفْضُوا بفروجِهم إلى السماءِ (¬٣).
Bize [İbn Vekî‘] (¬٢) anlattı, dedi ki: Bize Ebû Üsâme, İbn Cüreyc'den, o İbn Ebî Müleyke'den anlattı, dedi ki: İbn Abbâs'ın (ألا إِنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ) “Esasen onların göğüsleri iki büklüm olur” şeklinde okuduğunu işittim. O şöyle demiştir: “Avret yerlerini semaya açmaktan hoşlanmadıkları için ancak elbiselerine bürünmüş vaziyette kadınlara yaklaşır veya tuvalete giderlerdi (¬٣).”
44315. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنى حجاجٌ، عن ابنِ جريجٍ، قال: سمِعتُ محمدَ بنَ عبادِ بنِ جعفرٍ يقولُ: سمِعتُ ابنَ عباسٍ يقرؤُها: (ألا إِنَّهُمْ تَثْنَوْنِي ٤ صُدُورُهُمْ). قال: سألتُه عنها، فقال: كان ناسٌ يَسْتَحْيُون أن يتخلَّوا فيُفْضُوا إلى السماءِ، وأن يُصِيبوا فيُفْضُوا إلى السماءِ ٥.
Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bize Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı, dedi ki: Muhammed b. Abbâd b. Ca‘fer'in şöyle dediğini işittim: İbn Abbâs'ın bu [ayeti]: (ألا إِنَّهُمْ تَثْنَوْنِي 4 صُدُورُهُمْ) “Haberiniz olsun ki gerçekten onların göğüsleri iki büklüm olur” şeklinde okuduğunu işittim. [Muhammed] dedi ki: Kendisine bundan sordum; o da şöyle dedi: “Bir kısım insanlar tuvalet ihtiyacını giderirken [avret yerlerini] semaya açmaktan ve [eşleriyle] cinsel ilişkide bulunurken [avret yerlerini] semaya açmaktan hayâ ederlerdi 5.”
44316. Metin
ورُوِيَ عن ابنِ عباسٍ في تأويلِ ذلك قولٌ آخرُ، وهو ما حدَّثنا به محمدُ بنُ عبدِ الأعْلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثورٍ، عن معمرٍ، قال: أُخْبِرتُ عن عكرمةَ أن ابنَ عباسٍ قرأ: (ألا إِنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ). وقال ابنُ عباسٍ: (تَثْنَوْنِي صدورُهم): الشكُّ في اللَّهِ، وعملُ السيئاتِ، {يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ}: يستكبرُ، أو يَسْتَكِنُّ مِن اللَّهِ، واللَّهُ يَراه؛ {يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ} (¬١).
İbn Abbâs'tan bunun tevilinde başka bir görüş daha rivayet edilmiştir ki o da bize Muhammed b. Abdila‘lâ'nın anlattığı rivayettir: Bize Muhammed b. Sevr, Ma‘mer'den anlattı, dedi ki: Bana İkrime'den bildirildiğine göre İbn Abbâs (ألا إِنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ) şeklinde okumuştur. İbn Abbâs şöyle demiştir: “(تَثْنَوْنِي صدورُهم) ‘Göğüsleri iki büklüm olur’: Allah hakkında şüphe etmek ve kötülükler işlemektir. {يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} ‘Elbiselerine büründükleri zaman’: Kibre kapılır veya Allah kendisini gördüğü halde O'ndan saklanmaya çalışır; {يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ} ‘O, gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir’ (¬١).”
44317. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ يحيى، قال: أخبَرنا عبدُ الرزاقِ، قال: أخبَرنا معمرٌ، عن رجلٍ، عن عكرمةَ، عن ابنِ عباسٍ أنه قرأ: (ألا إنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ). قال عكرمةُ: (تَثْنَوْنِي صُدُورُهم). قال: الشَّكُّ في اللَّهِ، وعملُ السيئاتِ، فَيَسْتَغْشِي ثيابَه، ويَسْتكِنُّ مِن اللَّهِ، واللَّهُ [يراه، و] (¬٢) يعلمُ ما يُسِرُّون وما يُعْلنون.
Bize el-Hasan b. Yahyâ anlattı, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, bir adamdan, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan onun (ألا إنَّهُمْ تَثْنَوْنِي صُدُورُهُمْ) şeklinde okuduğunu haber verdi. İkrime dedi ki: “(تَثْنَوْنِي صُدُورُهم): Allah hakkında şüphe etmek ve kötülükler işlemektir. Böylece elbisesine bürünür ve Allah'tan saklanmaya çalışır; halbuki Allah [onu görür ve] (¬٢) onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.”
44318. Metin
والصوابُ مِن القراءةِ في ذلك عندَنا ما عليه قرأةُ الأمصارِ، وهو: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}. على مثالِ "يَفْعَلون"، و"الصدورُ" نَصْبٌ بمعنى: يَحْنون صدورَهم ويَكُنُّونها (¬٣).
Bu konuda bize göre doğru olan kıraat, şehirlerin kurrâsının üzerinde bulunduğu kıraattir; o da: “Yef‘alûn” vezninde ve “sudûr” kelimesi nasb ile, göğüslerini bükerler ve örterler anlamında {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} okunuşudur (¬٣).
44319. Metin
كما حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا عبدُ اللَّهِ بنُ صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}. يقولُ: يَكُنُّون (¬٤) (¬٥).
Nitekim bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan O'nun: {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Göğüslerini bükerler” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: “[Yani] gizlerler (¬٤) (¬٥).”
44320. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن
Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, [o da]...
44321. Metin
أبيه، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}. يقولُ: يَكْتُمون ما في قلوبِهم، {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} يعلمُ ما عمِلوا بالليلِ والنهارِ (¬١).
babasından, o da İbn Abbâs'tan O'nun: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Haberiniz olsun; onlar göğüslerini bükerler” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: “Kalplerinde olanı gizlerler; {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} ‘Dikkat edin! Elbiselerine büründükleri zaman’ gece ve gündüz ne işlediklerini bilir (¬١).”
44322. Metin
حُدِّثْتُ عن الحسينِ بنِ الفرجِ، قال: سمعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ}. يقولُ: تَثْنَوْنِي صُدُورُهُم (¬٢).
Bana el-Hüseyin b. el-Ferec'den anlatıldı, dedi ki: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın O'nun: {أَلَا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “Haberiniz olsun; onlar göğüslerini bükerler” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: “(تَثْنَوْنِي صُدُورُهُم) ‘Göğüsleri iki büklüm olur’ demektir (¬٢).”
44323. Metin
وهذا التأويلُ الذي تأوَّله الضحاكُ على مذهبِ قراءةِ ابنِ عباسٍ، إلا أن الذي حدَّثنا، هكذا ذَكَر القراءةَ في الروايةِ.
Dahhâk'ın yaptığı bu tevil İbn Abbâs'ın kıraat mezhebine göredir; ancak bize rivayet eden kişi, rivayette kıraati bu şekilde zikretmiştir.
44324. Metin
فإذا كانت القراءةُ التي ذكرنا أَولى القراءتَين في ذلك بالصوابِ؛ لإجماعِ الحجةِ مِن القرأةِ عليها، فأَوْلى التأويلاتِ بتأويلِ ذلك، تأويلُ مَن قال: إنهم كانوا يَفْعَلون ذلك جهلًا منهم باللَّهِ أنه يَخْفَى عليه ما تُضْمِرُه نفوسُهم، أو تَناجَوه بينَهم.
Zikrettiğimiz kıraat, kurrânın hüccet olan icmâı sebebiyle bu husustaki iki kıraatten doğru olmaya en lâyık olanı olduğuna göre; tevillerin de tevil edilmeye en lâyık olanı; nefislerinin gizlediği veya kendi aralarında fısıldaştıkları şeylerin Allah'a gizli kalacağını sanarak O'na karşı cahilliklerinden dolayı bunu yaptıklarını söyleyen kimsenin tevilidir.
44325. Metin
وإنما قلنا: ذلك أَولى التأويلاتِ بالآيةِ؛ لأن قولَه: {لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} بمعنى: ليَسْتَخْفوا مِن اللَّهِ، وأن الهاءَ في قولِه: {مِنْهُ} عائدةٌ على اسمِ اللَّهِ، ولم يَجْرِ لمحمدٍ ذكرٌ قبلُ فيُجعَلَ مِن ذكرِه ﷺ، وهي في سياقِ الخبرِ عن اللَّهِ. فإذ كان ذلك كذلك كانت بأن تكونَ مِن ذكرِ اللَّهِ أَوْلى، وإذا صَحَّ أن ذلك كذلك، كان معلومًا أنهم لم يحدِّثوا أنفسَهم أنهم ٣ يَسْتَخْفُون مِن اللَّهِ إلا بجهلِهم به، فلمّا أخبَرَهم جلّ ثناؤُه أنه لا يَخْفَى عليه سرُّ أمورِهم وعلانيتُها ٤، على أيِّ حالٍ كانوا،
Bunun, ayete [verilecek] tevillerin en lâyık olanı olduğunu söylememizin sebebi şudur: Çünkü O'nun {لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} “O'ndan gizlenmek için” sözü, “Allah'tan gizlenmek için” anlamındadır ve {مِنْهُ} “O'ndan” sözündeki “hû” zamiri Allah'ın ismine dönmektedir. Zira daha önce Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in zikri geçmemiştir ki [zamir] onun zikrinden sayılsın; üstelik bu ifade, Allah hakkındaki haberin akışı içindedir. Durum böyle olunca, [zamirin] Allah'ın zikrinden olması daha lâyıktır. Bunun böyle olduğu sabit olunca, onların ancak Allah'a karşı cahilliklerinden dolayı Allah'tan gizlenebileceklerini içlerinden geçirdikleri 3 anlaşılmış olur. Şânı yüce olan [Allah], hangi hâl üzere olurlarsa olsunlar işlerinin gizlisinin de açığının da 4 Kendisine gizli kalmayacağını onlara haber verince,
44326. Metin
تَغَشَّوا بالثيابِ، أو ظَهَروا بالبَرَازِ (¬١)، فقال: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ}. يعني: يَتَغَشَّون ثيابَهم، يَتَغَطَّونها ويَلْبَسون.
ister elbiselere bürünsünler, ister açık alanda bulunsunlar (¬١) şöyle buyurmuştur: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman bile...”; yani elbiselerine büründüklerinde, onlarla örtünüp onları giyindiklerinde.
44327. Metin
يقالُ منه: اسْتَغْشَى ثوبَه وتَغشَّاه. قال اللَّهُ: {وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ} [نوح: ٧]. وقالت الخنساءُ (¬٢):
Bu kökten olmak üzere “isteğşâ sevbehû ve teğaşşâhü” (elbisesine büründü ve örtündü) denir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ} “Ve elbiselerine büründüler” [Nûh: 7]. Hansâ da şöyle demiştir (¬٢):
44328. Metin
أَرْعَى النجومَ وما كُلِّفْتُ رِعْيَتَها … وتارةً أَتَغَشَّى فَضْلَ أَطْمَارِي (¬٣)
Yıldızları gözetlerim, onları gözetlemekle görevlendirilmediğim halde... / Kimi zaman da eski elbiselerimin (¬٣) fazlasına bürünürüm.
44329. Metin
{يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ}. يقولُ جلّ ثناؤُه: يعلمُ ما يُسِرُّ هؤلاء الجهلةُ بربِّهم، الظانُّون أن اللَّهَ يَخْفى عليه ما أضْمَرَته صدورُهم إذا حَنَوها على ما فيها وثَنَوها (¬٤)، وما تَناجَوه بينَهم فأخْفَوه، {وَمَا يُعْلِنُونَ}: سواءٌ عندَه سرائرُ عبادِه وعلانيتُهم، {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ}. يقولُ تعالى ذكره: إن اللَّهَ ذو علمٍ بكلِّ ما أَخْفَته صدورُ خلْقِه؛ مِن إيمانٍ وكفرٍ، وحقٍّ وباطلٍ، وخيرٍ وشرٍّ، وما تَسْتجِنُّه مما لم تُجِنَّه (¬٥) بعدُ.
{يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ} “Gizlediklerini bilir”. Şânı yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Rablerine karşı cahil olan, içindekileri saklayıp büktükleri (¬٤) zaman göğüslerinin gizlediği şeylerin ve aralarında gizlice fısıldaştıkları şeylerin Allah'a gizli kalacağını sanan bu kimselerin gizlediklerini bilir. {وَمَا يُعْلِنُونَ} “Ve açığa vurduklarını da”: Kullarının gizlileri de açıkları da O'nun katında birdir. {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir”. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz Allah, yarattıklarının göğüslerinin gizlediği iman ve küfürden, hak ve bâtıldan, hayır ve şerden ve henüz gizlememiş olup da gizleyecekleri şeylerin hepsinden (¬٥) tam bir ilim sahibidir.
44330. Metin
كما حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا عبدُ اللَّهِ بنُ صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ}. يقولُ: يُغَطُّون رءوسَهم (¬٦).
Nitekim bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan O'nun: {أَلَا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Dikkat edin! Onlar elbiselerine büründükleri zaman bile...” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: “Başlarını örterler (¬٦).”
44331. Metin
قال أبو جعفرٍ: فاحْذَروا أن يَطَّلِعَ عليكم ربُّكم وأنتم مُضْمِرون في صدورِكم
Ebû Ca'fer der ki: Rabbinizin, siz göğüslerinizde gizler vaziyetteyken size muttali olmasından sakının
44332. Metin
الشكَّ في شيءٍ مِن توحيدِه أو أمرِه أو نَهْيِه، أو فيما ألزَمكم الإيمانَ به والتصديقَ، فتَهْلِكوا باعْتقادِكم ذلك. واللَّهُ أعلمُ.
O'nun tevhidine, emrine, yasağına yahut inanıp tasdik etmenizi zorunlu kıldığı şeylere dair bir şüpheyi gizlerken size muttali olmasından sakının; aksi takdirde bu inancınız sebebiyle helak olursunuz. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
44333. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (٦)}.
Allah Teâlâ'nın: {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ (٦)} “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O, onun durduğu yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır” âyetinin tevili hakkında [söz]:
44334. Metin
يعني تعالى ذكرُه بقولِه: {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا}: وما تَدِبُّ دابَّةٌ في الأرضِ.
Allah Teâlâ: {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا} “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın” sözüyle şunu kastetmektedir: Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı yoktur ki...