İçinde Yûsuf (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Zikredildiği Surenin Tefsiri

Taberî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

46163. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

46164. Metin

تفسيُر السورةِ التى يُذكَرُ فيها يوسفُ ﷺ-

İçinde Yûsuf'un (aleyhisselâm) zikredildiği surenin tefsiri.

46165. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (١)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (١)} “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.”

46166. Metin

قال أبو جعفرٍ محمدُ بنُ جريرٍ رحمةُ اللهِ عليه: قد ذكَرنا اختلافَ أهلِ التأويلِ في تأويلِ قولِه: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ} (¬١)، والقولَ الذي نختارُه في تأويلِ ذلك فيما مضَى بما أغنَى عن إعادتِه هاهنا (¬٢).

Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle dedi: Tevil ehlinin {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ} (¬١) “Elif. Lâm. Râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir” sözünün tevilindeki ihtilafını ve bunun tevilinde tercih ettiğimiz görüşü daha önce burada tekrarlamaya hacet bırakmayacak şekilde zikretmiştik (¬٢).

46167. Metin

وأما قولُه: {تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ}. فإن أهلَ التأويلِ اختلَفوا في تأويلِه؛ فقال بعضُهم: معناه: تلك آياتُ الكتابِ [المُبين؛ بيَّن] (¬٣) حلالَه وحرامَه، ورُشْدَه وهُدَاه.

{تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir” sözüne gelince; tevil ehli bunun tevilinde ihtilaf etmiştir. Bazıları: Bunun anlamı: Bunlar; helalini ve haramını, doğru yolunu ve hidayetini [apaçık kılan] (¬٣) Kitab'ın ayetleridir, demiştir.

46168. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

46169. Metin

حدَّثني سعيدُ بنُ عمرٍو السَّكُونيُّ، قال: ثنا الوليدُ بنُ سَلَمَةَ الفِلَسطينيُّ، قال: أخبرَني عبدُ الوهابِ بنُ مجاهدٍ، عن أبيه فى قولِ اللهِ تعالى: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} قال: بَيَّن ٤ حلالَه وحرامَه ٥.

Bana Saîd b. Amr es-Sekûnî rivayet edip dedi ki: Bize el-Velîd b. Seleme el-Filistînî rivayet edip dedi ki: Bana Abdülvehhâb b. Mücâhid, babasından Yüce Allah'ın: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Elif. Lâm. Râ. Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir” kavli hakkında şöyle dediğini haber verdi: [Allah] helalini ve haramını açıkladı4.5

46170. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ}: إى واللهِ، لمبينٌ بركتَه (¬١)، هُدَاه ورُشْدَه (¬٢).

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir” sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etti: Evet Allah'a yemin olsun ki, o bereketini (¬١), hidayetini ve doğruluğunu açıklayıcıdır (¬٢).

46171. Metin

حدَّثنا الحسنُ بن يحيى، قال: أخبَرنا عبدُ الرزاق، قال: أخبَرنا معمرٌ، عن قتادةَ في قولِه: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ}. قال بَيَّنَ اللهُ رُشْدَه وهُدَاهُ (¬٣).

Bize el-Hasen b. Yahyâ rivayet edip dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verip dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde'den {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir” sözü hakkında şöyle dediğini haber verdi: Allah onun doğruluğunu ve hidayetini açıklamıştır (¬٣).

46172. Metin

وقال آخرون في ذلك بما حدَّثني سعيدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا الوليدُ بنُ سَلَمةَ، قال: ثني ثورُ بنُ يزيدَ، عن خالدِ بنِ مَعْدانَ، عن معاذٍ أنه قال في قولِ اللهِ ﷿: {الْكِتَابِ الْمُبِينِ}. قال: بَيَّن الحروفَ التي سقَطت عن ألسنِ الأعاجمِ، وهى ستةُ أحرفٍ (¬٤).

Başkaları ise bu konuda bana Saîd b. Amr'ın rivayet ettiği şu görüşü söyledi: Bize Velîd b. Seleme anlatıp dedi ki: Bana Sevr b. Yezîd, Hâlid b. Ma‘dân'dan, Muâz'ın aziz ve celil olan Allah'ın: {الْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Apaçık Kitap” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: Yabancıların (Arap olmayanların) dillerinden düşen harfleri açıklamıştır; bunlar da altı harftir (¬٤).

46173. Metin

والصوابُ مِن القولِ فى ذلك عندى أن يقالَ: معناه: هذه آياتُ الكتابِ المبينِ، لمَن تَلَاه، وتَدَبَّرَ ما فيه، مِن حلالِه وحرامِه ونهيِه، وسائرِ ما حَواه مِن صنوفِ معانيه؛ لأن اللهَ، جل ثناؤُه، أخبرَ أنه مبينٌ، ولم يخصَّ إبانتَه (¬٥) عن بعضِ ما فيه دونَ جميعِه، فذلك على جميعِه، إذ كان جميعُه مبينًا عما فيه.

Bu konuda bana göre doğru olan görüş şöyle denilmesidir: Bunun anlamı: Bunlar; onu okuyan ve helalinden, haramından, yasağından ve içerdiği diğer türlü manalarından içinde olanları düşünen kimse için apaçık olan Kitab'ın ayetleridir. Zira övgüsü yüce olan Allah, onun apaçık olduğunu haber vermiş ve onun açıklamasını (¬٥) tamamı olmaksızın bir kısmına tahsis etmemiştir. Dolayısıyla bu, onun tamamına aittir; çünkü onun tamamı içindekileri açıklayıcıdır.

46174. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٢)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٢)} “Muhakkak ki biz onu, akledesiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.”

46175. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: إنا أنزلنا هذا الكتاب المبين قرآنًا عربيًّا على العربِ؛ لأن لسانَهم وكلامَهم عربيٌّ، فأنْزلنا هذا الكتاب بلسانِهم، ليَعْقِلوه ويفْقَهوا منه، وذلك

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Biz bu apaçık Kitab'ı, dilleri ve konuşmaları Arapça olduğu için Araplara Arapça bir Kur'an olarak indirdik; nitekim onu akletsinler ve ondan anlasınlar diye bu Kitab'ı onların diliyle indirdik. Bu da...

46176. Metin

قولُه ﷿: {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ}.

Aziz ve celil olan [Allah]'ın: {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “Umulur ki akledersiniz” sözüdür.

46177. Metin

القولُ في تأويل قولِه تعالى: {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ (٣)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ (٣)} “Sana bu Kur'an'ı vahyetmemizle kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz. Hâlbuki sen bundan önce elbette habersiz olanlardandın.”

46178. Metin

يقولُ جلَّ ثناؤُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ}، يا محمدُ، {أَحْسَنَ الْقَصَصِ}، بوَحْيِنا إليك هذا القرآنَ، فنُخْبِرُك فيه عن الأخبارِ الماضيةِ، وأنباءِ الأمم السالفةِ، والكُتُبِ التي أنزَلناها في العصورِ الخاليةِ، {وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ}. يقولُ تعالى ذكرُه: وإن كنتَ يا محمدُ، مِن قبلِ أن نوحيَه إليك، {لَمِنَ الْغَافِلِينَ} عن ذلك لا تعلمُه ولا شيئًا منه، كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ}، من الكتبِ الماضيةِ، وأمورِ اللهِ السالفةِ في الأممِ، {وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ} (¬١).

Övgüsü yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: Bu Kur'an'ı sana vahyetmemiz sebebiyle ey Muhammed, geçmiş haberleri, önceki ümmetlerin olaylarını ve geçmiş asırlarda indirdiğimiz kitapları onun içinde sana haber vererek {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ} “Sana anlatıyoruz” {أَحْسَنَ الْقَصَصِ} “kıssaların en güzelini”. {وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ} “Hâlbuki sen bundan önce elbette habersiz olanlardandın.” Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyuruyor: Sen ey Muhammed, biz onu sana vahyetmeden önce, bundan {لَمِنَ الْغَافِلِينَ} “habersiz olanlardandın”; onu da ondan herhangi bir şeyi de bilmiyordun. Nitekim bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ} “Sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz”, geçmiş kitaplardan ve Allah'ın ümmetler içindeki önceki işlerinden [anlatıyoruz], {وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ} (¬١) “Hâlbuki sen bundan önce elbette habersiz olanlardandın.”

46179. Metin

وذُكِر أن هذه الآيةَ نزَلت على رسولِ اللهِ ﷺ، لمسألةِ أصحابِه إياه أن يقصَّ عليهم.

Zikredildiğine göre bu ayet, ashabının kendilerine kıssa anlatmasını istemeleri üzerine Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) indirilmiştir.

46180. Metin

ذكرُ [الروايةِ بذلك] (¬٢)

[Buna dair rivayetin] (¬٢) zikri

46181. Metin

حدَّثني نصرُ بنُ عبدِ الرحمنِ الأَوْدِيُّ، قال: ثنا حَكَّامٌ الرازيُّ، عن أيوبَ، عن عمرٍو المُلائيِّ، عن ابنِ عباسٍ، قال: قالوا: يا رسولَ اللهِ، لو قصصتَ علينا؟ قال: فنزَلت {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ} ٣.

Bana Nasr b. Abdirrahmân el-Evdî rivayet edip dedi ki: Bize Hakkâm er-Râzî, Eyyûb'dan, o Amr el-Melâî'den, o İbn Abbâs'tan rivayet etti; dedi ki: Şöyle dediler: Ey Allah'ın Resûlü, bize kıssa anlatsan olmaz mı? Dedi ki: Bunun üzerine {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ} “Biz sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz” [ayeti] indi.3

46182. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا حكامٌ، عن أيوبَ بنِ سيّارٍ أبي عبدِ الرحمنِ، عن عمرِو بنِ قيسٍ، قال: قالوا: يا نبيَّ اللهِ، فذكَر مثلَه.

Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Hakkâm, Eyyûb b. Seyyâr Ebû Abdirrahmân'dan, o Amr b. Kays'tan rivayet etti; dedi ki: Ey Allah'ın Peygamberi, dediler; sonra da benzerini zikretti.

46183. Metin

حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا أبي، عن المسعوديِّ، عن عونِ بنِ عبدِ اللهِ، قال: مَلَّ أصحابُ رسولِ اللهِ ﷺ، مَلَّةً، فقالوا: يا رسولَ اللهِ، حَدِّثنا. فأنزَل اللهُ ﷿: {اللهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ} [الزمر: ٢٣]، ثم مَلُّوا مَلَّةً أخرى، فقالوا: يا رسول اللهِ حدِّثْنا فوقَ الحديثِ، و [دونَ القرآنِ. يعنون القصصَ] (¬١)، فأنزَل اللهُ: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (١) إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٢) نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ (٣)}. فأرادوا الحديثَ، فدلَّهم على أحسنِ الحديثِ، وأرادوا القصصَ، فدلَّهم على أحسنِ القصصِ (¬٢).

Bize İbn Vekî‘ rivayet edip dedi ki: Bize babam, el-Mes‘ûdî'den, o Avn b. Abdillâh'tan rivayet etti; dedi ki: Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabı bir usanma usandılar ve: Ey Allah'ın Resûlü, bize söz anlat, dediler. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah: {اللهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ} [Zümer: 23] “Allah, sözün en güzelini indirmiştir” [ayetini] indirdi. Sonra bir kez daha usandılar ve: Ey Allah'ın Resûlü, bize sözün üstünde ve [Kur'an'ın altında bir şey anlat -kıssaları kastediyorlar-] (¬١), dediler. Bunun üzerine Allah: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (١) إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٢) نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ (٣)} “Elif. Lâm. Râ. Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir. Muhakkak ki biz onu, akledesiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik. Sana bu Kur'an'ı vahyetmemizle kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz. Hâlbuki sen bundan önce elbette habersiz olanlardandın” [ayetlerini] indirdi. Onlar söz istediler, O da onlara sözün en güzelini gösterdi; kıssa istediler, O da onlara kıssaların en güzelini gösterdi (¬٢).

46184. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ سعيدٍ العطارُ، قال: ثنا عمرُو بنُ محمدٍ، قال: أخبرَنا خلَّادٌ الصَّفَّارُ، عن عمرِو بنِ قيسٍ، [عن عمرِو بنِ مرةَ] ٣، عن مصعبِ بنِ سعدٍ، عن سعدٍ، قال: أُنزِل على النبيِّ ﷺ القرآنُ. قال: فتَلَاه عليهم زمانًا، فقالوا: يا رسولَ اللهِ، لو قَصَصْتَ علينا؟ فأنزَل اللهُ: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} إلى قولِه: {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} الآية. قال: ثم تَلَاه عليهم زمانًا، فقالوا: يا رسولَ اللهِ لو حدَّثْتَنا؟ فأنزَل اللهُ تعالى: {اللهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا}.

Bize Muhammed b. Saîd el-Attâr rivayet edip dedi ki: Bize Amr b. Muhammed rivayet edip dedi ki: Bize Hallâd es-Saffâr, Amr b. Kays'tan, [o Amr b. Mürre'den]3, o Mus‘ab b. Sa‘d'dan, o Sa‘d'dan [şöyle] rivayet etti: Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur'an indirildi. Dedi ki: [Peygamber] onu onlara bir müddet okudu; bunun üzerine: “Ey Allah'ın Resûlü! Bize kıssa anlatsan ya?” dediler. Bunun üzerine Allah: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir” [ayetinden] {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “Umulur ki akıl edersiniz” sözüne kadar [olan] ayeti indirdi. Dedi ki: Sonra [Peygamber] onu onlara bir müddet [daha] okudu; bunun üzerine: “Ey Allah'ın Resûlü! Bize söz anlatsan ya?” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: {اللهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا} “Allah, birbiriyle uyumlu bir Kitap olarak sözün en güzelini indirmiştir” [ayetini] indirdi.

46185. Metin

قال خَلَّادٌ: [وزَاد فيه رجلٌ] (¬١) آخرُ: قالوا: يا رسولَ اللهِ لو (¬٢). . . .؟ -قال أبو يحيى: ذَهَبَت مِن كتابي كلمةٌ- فأنزل اللهُ: {أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللهِ} (¬٣) [الحديد: ١٦].

Hallâd dedi ki: [Buna bir başka adam da ilave etti] (¬١): Dediler ki: Ey Allah'ın Resûlü, keşke (¬٢)...? -Ebû Yahyâ dedi ki: Kitabımdan bir kelime kayboldu- Bunun üzerine Allah: {أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللهِ} (¬٣) [Hadîd: 16] “İman edenlerin, Allah'ın zikrine kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı gelmedi mi?” [ayetini] indirdi.

46186. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَاأَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (٤)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَاأَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (٤)} “Bir vakit Yûsuf babasına: ‘Babacığım! Doğrusu ben rüyamda on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm’ demişti.”

46187. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: وإن كنتَ، يا محمدُ (¬٤)، لمِن الغافِلين عن نبأ يوسفَ بنِ يعقوبَ بنِ إسحاقَ بنِ إبراهيمَ، إذ قال لأبيه يعقوبَ بنِ إسحاقَ: {يَاأَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا}. يقولُ: إني رأيتُ في مَنامي أحدَ عَشَرَ كوكبًا.

Zikri yüce olan Allah, Peygamberi Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: Ve sen, ey Muhammed (¬٤), Yûsuf b. Ya‘kūb b. İshâk b. İbrâhîm'in, babası Ya‘kūb b. İshâk'a: {يَاأَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا} “Babacığım! Doğrusu ben on bir yıldız gördüm” dediği andaki haberinden de habersiz olanlardandın. [Yûsuf] şöyle demektedir: Doğrusu ben uykumda on bir yıldız gördüm.

46188. Metin

وقيل: إن رؤيا الأنبياءِ كانت وحيًا.

Peygamberlerin rüyasının vahiy olduğu da söylenmiştir.

46189. Metin

حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا أبو أحمدَ، قال: ثنا سفيانُ، عن سِماكِ بنِ حربٍ، عن سعيدِ بنِ جبيرٍ، عن ابنِ عباسٍ في قولِه: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ}. قال: كانت رؤيا الأنبياءِ وحيًا (¬١).

Bize İbn Beşşâr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Ahmed rivayet edip dedi ki: Bize Süfyân, Simâk b. Harb'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o İbn Abbâs'tan Allah Teâlâ'nın: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ} “Doğrusu ben on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm” sözü hakkında rivayet etti; [İbn Abbâs] dedi ki: “Peygamberlerin rüyası vahiy idi.” (¬١)

46191. Metin

وحدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا أبو أسامةَ، عن سفيانَ، عن سِماكٍ، عن سعيدِ بنِ جبيرٍ، عن ابنِ عباسٍ: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا}. قال: كانت الرؤيا فيهم وحيًا.

Bize İbn Vekî‘ de rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Üsâme, Süfyân'dan, o Simâk'tan, o Saîd b. Cübeyr'den, o İbn Abbâs'tan rivayet etti: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا} “Doğrusu ben on bir yıldız gördüm.” Dedi ki: Onlar hakkındaki rüya vahiy idi.

46192. Metin

وذُكِرَ أن الأحدَ العشَرَ الكوكبَ التي رآها فى منامه ساجدةً مع الشمسِ والقمرِ، ما حدَّثنى عليُّ بن سعيدٍ الكنديُّ، قال: ثنا الحكمُ بنُ ظُهَيرٍ، عن السديِّ، عن عبد الرحمنِ بنِ سابطٍ، عن جابرٍ، قال: أتَى النبيَّ ﷺ رجلٌ من يهودَ يقالُ له: بستانةُ اليهوديُّ، فقال له: يا محمدُ، أخبِرْني عن الكواكبِ التي رآها يوسفُ ساجدةً له، ما أسماؤُها؟ قال: فسَكَت رسولُ اللهِ ﷺ، فلم يُجِبْه بشيءٍ، ونَزَل عليه جبريلُ، وأخبَره بأسمائِها، قال: فبَعَثَ رسولُ اللهِ ﷺ إليه: فقال: "هَلْ أَنْتَ مؤمنٌ إن أخبَرتُك بأسمائها؟ " قال: نعم. فقال: "حرثانُ ٢، والطارقُ، والذيالُ، وذو الكنفانِ ٣ وقابسٌ، ووثابٌ ٤ وعمودان، والفيلقُ ٥، والمصبحُ، والصروحُ ٦، وذو الفرعِ، والضياءُ، والنُّورُ ٧ ". فقال اليهوديُّ: واللهِ

[Yûsuf'un] rüyasında güneş ve ay ile birlikte secde ederken gördüğü on bir yıldıza dair şu rivayet zikredilmiştir: Bana Ali b. Saîd el-Kindî rivayet edip dedi ki: Bize el-Hakem b. Zuheyr, es-Süddî'den, o Abdurrahmân b. Sâbıt'tan, o Câbir'den rivayet etti; [Câbir] dedi ki: Yahudilerden Büstâne el-Yehûdî denen bir adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip ona: «Ey Muhammed! Yûsuf'un kendisine secde ederken gördüğü yıldızları bana haber ver, onların isimleri nedir?» dedi. [Câbir] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sustu ve ona hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine Cibrîl ona inip bu [yıldızların] isimlerini kendisine bildirdi. [Câbir] dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona [haber] gönderip: «Sana isimlerini haber verirsem iman eder misin?» buyurdu. O da: «Evet» dedi. Bunun üzerine [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Harsân 2, et-Târık, ez-Zeyyâl, Zü'l-Kenefân 3, Kâbis, Vessâb 4, Amûdân, el-Feylak 5, el-Musbıh, es-Surûh 6, Zü'l-Fer', ed-Dıyâ ve en-Nûr 7'dur» buyurdu. Bunun üzerine Yahudi: «Vallahi

46193. Metin

إنها لأسماؤها (¬١).

Gerçekten de bunlar onların isimleridir (¬١).

46194. Metin

وقولُه: {وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ}. يقولُ: والشمسَ والقمرَ رأيتُهم فى منامى سجودًا.

Ve O'nun: {وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ} “...ve güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm” sözü; [Yûsuf] şöyle demektedir: Güneşi ve ayı uykumda bana secde eder vaziyette gördüm.

46195. Metin

وقال: {سَاجِدِينَ} والكواكبُ والشمسُ والقمرُ، إنما يُخْبَرُ عنها بـ "فاعلةٍ" و "فاعلاتٍ" لا بالواوِ والنونِ؛ إنما هي (¬٢) علامةُ جمعِ أسماءِ ذكورِ بنى آدمَ، أو الجنِّ أو الملائكةِ. وإنما قيل ذلك كذلك؛ لأن السجودَ مِن أفعالِ مَن يُجمعُ أسماءُ ذكورِهم بالياءِ والنونِ، أو الواوِ والنونِ، فأخرَج جمعَ أسمائِها مخرجَ جمعِ أسماءِ مَن يفعلُ ذلك، كما قيل: {يَاأَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ} [النمل: ١٨].

[Cenâb-ı Hak] {سَاجِدِينَ} “secde ederlerken” buyurmuştur. Hâlbuki yıldızlar, güneş ve ay hakkında vâv ve nûn ile değil, ancak "fâiletün" ve "fâilâtün" kalıbıyla haber verilir; bu [vâv ve nûn] (¬٢) ise ancak Âdemoğullarının, cinlerin veya meleklerin erkek isimlerinin çoğul alametidir. Bunun bu şekilde söylenmesinin sebebi şudur: Secde etmek, erkeklerinin isimleri yâ ve nûn veya vâv ve nûn ile çoğul yapılan varlıkların fiillerindendir; bu sebeple onların isimlerinin çoğulunu, bu fiili yapan varlıkların isimlerinin çoğulu kalıbında getirmiştir; nitekim şöyle buyrulmuştur: {يَاأَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ} [Neml: 18] “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin.”

46196. Metin

وقال: {رَأَيْتُهُمْ}. وقد قيل: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا}. فكَرَّر الفعلَ، وذلك على لغةِ مَن قال: كَلَّمتُ أخاك كَلَّمتُه. توكيدًا للفعلِ بالتكريرِ.

[Ayrıca] {رَأَيْتُهُمْ} “onları gördüm” buyurmuştur. Hâlbuki daha önce {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا} “Doğrusu ben on bir yıldız gördüm” denilmişti. Fiili tekrarlayarak tekit etmek amacıyla "kellemtü ehâke kellemtühû (kardeşinle konuştum, onunla konuştum)" diyen kimsenin lehçesi üzere fiili tekrarlamıştır.

46197. Metin

وقد قيل: إن الكواكبَ الأحدَ عشَرَ كانت إخوتَه، والشمسَ والقمرَ أبويه.

On bir yıldızın onun kardeşleri, güneş ve ayın ise anne babası olduğu da söylenmiştir.12

46198. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

46199. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَاأَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا}: إخوتَه أحدَ عَشَرَ كوكبًا، {وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ}، يعنى بذلك أبويه (¬١).

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den şu sözü hakkında rivayet etti: {إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَاأَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا} “Bir vakit Yûsuf babasına: ‘Babacığım! Doğrusu ben rüyamda on bir yıldız gördüm’ demişti”: On bir yıldız onun kardeşleridir, {وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} “güneşi ve ayı [gördüm]”, bununla anne babasını kastetmektedir (¬١).

46200. Metin

حدَّثني الحارثُ، قال: ثنا عبدُ العزيزِ، قال: ثنا شَرِيكٌ، عن السديِّ في قولِه: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} الآية. قال: رأى أبويه (¬٢) وإخوتَه سجودًا له. فإذا قيل له: عمن؟ قال: إن كان حقًّا، فإن ابنَ عباسٍ فسَّره (¬٣).

Bana el-Hâris rivayet edip dedi ki: Bize Abdülazîz rivayet edip dedi ki: Bize Şerîk, es-Süddî'den {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} “Doğrusu ben on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm...” ayeti hakkında rivayet etti; dedi ki: Anne babasını (¬٢) ve kardeşlerini kendisine secde ederken gördü. Ona: Kimden [rivayetle]? denilince şöyle dedi: Eğer doğruysa, bunu İbn Abbâs tefsir etmiştir (¬٣).

46201. Metin

حدَّثنا الحسنُ بنُ يحيى، قال: أخبرَنا عبدُ الرزاقِ، قال: أخبرَنا معمرٌ، عن قتادةَ في قوله: {أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ}. قال: الكواكبُ إخوتُه، والشمسُ والقمرُ أبواه (¬٤).

Bize el-Hasen b. Yahyâ rivayet edip dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verip dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde'den {أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} “on bir yıldız, güneşi ve ayı...” sözü hakkında şöyle dediğini haber verdi: Yıldızlar kardeşleri, güneş ve ay ise anne babasıdır (¬٤).

46202. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابنِ جريجٍ قولَه: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا}: إخوتَه، والشَّمسُ أمُّه، والقمرُ أبوه (¬٥).

Bize el-Kâsım rivayet edip dedi ki: Bize el-Hüseyin rivayet edip dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den şu sözü hakkında rivayet etti: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا} “Doğrusu ben on bir yıldız gördüm”: Kardeşleridir; güneş annesi, ay ise babasıdır (¬٥).

46203. Metin

حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا أبو أحمدَ، قال: قال سفيانُ: كان أبويه وإخوتَه (¬٦).

Bize İbn Beşşâr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Ahmed rivayet edip dedi ki: Süfyân şöyle dedi: Anne babası ve kardeşleri idi (¬٦).

46204. Metin

حُدِّثتُ عن الحسينِ بنِ الفرجِ، قال: سمعتُ أبا معاذٍ، قال: ثنا عبيدُ بنُ

Bana el-Hüseyn b. el-Ferec'den rivayet edildi [ki] o şöyle dedi: Ebû Muâz'ı işittim, o şöyle dedi: Bize Ubeyd b.

46205. Metin

سليمانَ، قال: سمِعتُ الضحاكَ في (¬١) قولِه: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا}: هم إخوةُ يوسفَ، {وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ}: هما أبواه (¬٢).

Süleymân rivayet edip dedi ki: Dahhâk'ı (¬١) şu sözü hakkında [şöyle derken] işittim: {إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا} “Doğrusu ben on bir yıldız gördüm”: Onlar Yûsuf'un kardeşleridir. {وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} “güneşi ve ayı [gördüm]”: Bu ikisi de anne babasıdır (¬٢).

46206. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {يَاأَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا} الآية. قال: أبَواه وإخوتُه. قال: فبغاه (¬٣) إخوتُه، وكانوا أنبياءَ. فقالوا: ما رَضِيَ أن يَسْجُدَ له إخوتُه حتى سجَد له أبواه، حينَ بلَغَهم (¬٤).

Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd: {يَاأَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا} “Babacığım! Doğrusu ben on bir yıldız gördüm...” ayeti hakkında şöyle dedi: Anne babası ve kardeşleridir. Dedi ki: Kardeşleri ona haksızlık edip düşmanlık besledi (¬٣), hâlbuki onlar peygamberlerdi. Bu haber kendilerine ulaşınca: (¬٤) Kardeşlerinin ona secde etmesine razı olmadı da ta ki anne babası da ona secde etti, dediler.

46207. Metin

ورُوِيَ عن ابنِ عباسٍ أنه قال: الكواكبُ إخوتُه، والشمسُ والقمرُ أبوه وخالتُه، من وجهٍ غيرِ محمودٍ، فكرِهتُ ذكرَه.

İbn Abbâs'tan, yıldızların onun kardeşleri, güneş ve ayın ise babası ve teyzesi olduğunu söylediği de makbul olmayan bir yoldan rivayet edilmiştir; bu yüzden onu zikretmeyi hoş görmedim.

46208. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {قَالَ يَابُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ (٥)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {قَالَ يَابُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ (٥)} “[Babası] dedi ki: ‘Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.’”

46209. Metin

يقولُ جلّ ذكره: {قَالَ} يعقوبُ لابنه يوسفَ: {يَابُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ} هذه {عَلَى إِخْوَتِكَ} فيَحْسُدوك {فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا}. يقولُ: فيَبْغوك ٥ الغَوائلَ، ويُناصِبوك ٦ العداوةَ، ويُطِيعوا فيك الشيطانَ، {إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ}. يقولُ: إن الشيطانَ لآدمَ وبَنِيه عدوٌّ، قد أبان لهم عداوتَه وأظهرَها. يقولُ: فاحذرِ الشيطانَ أن يُغْرِىَ إخوتَك بك، بالحسدِ منهم لك، إن أنت قَصَصتَ عليهم رؤياك. وإنما قال يعقوبُ ذلك له ٧؛ لأنه قد كان تبيَّن من

Celle zikruhû buyurur ki: Ya‘kūb oğlu Yûsuf'a {قَالَ} “[Babası] dedi ki:” {يَابُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ} “‘Yavrucuğum! [bu] rüyanı anlatma” {عَلَى إِخْوَتِكَ} “kardeşlerine” [ki sana haset etmesinler], {فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} “sonra sana bir tuzak kurarlar.’” [Cenâb-ı Hak] buyurur ki: [Rüyanı anlatırsan] sana kötülük ve helak tuzakları ararlar5, sana açıktan düşmanlık ederler6 ve senin hakkında şeytana uyarlar. {إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ} “Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.” [Cenâb-ı Hak] buyurur ki: Şüphesiz şeytan Âdem'e ve evlatlarına bir düşmandır; onlara düşmanlığını açıkça göstermiş ve izhar etmiştir. [Ya‘kūb] buyurur ki: Şayet rüyanı onlara anlatırsan, sana karşı içlerinde duyacakları haset sebebiyle şeytanın kardeşlerini senin aleyhine kışkırtmasından sakın! Ya‘kūb'un ona böyle söylemesinin sebebi ise sadece şuydu7; zira o,

46210. Metin

إخوتِه له قبلَ ذلك حسدًا (¬١).

kardeşlerinin ona karşı bir hasedi olduğunu açıkça görmüştü (¬١).

46211. Metin

كما حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا عمرُو بنُ محمدِ العَنْقَزِيُّ، عن أسباطَ، عن السديِّ، قال: نزَل يعقوبُ الشامَ، فكان همُّه يوسفَ وأخاه (¬٢)، فحسَدَه إخوتُه لمَّا رَأَوا حبَّ أبيه له، ورأى يوسفُ فى المنامِ كأن أحدَ عشَرَ كوكبًا والشمسَ والقمرَ رآهم (¬٣) له ساجدين، فحدَّث أباه بها، فقال: {يَابُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} الآية (¬٤).

Nitekim bize İbn Vekî‘ rivayet edip dedi ki: Bize Amr b. Muhammed el-Ankazî, Esbât'tan, o es-Süddî'den rivayet etti; dedi ki: Ya‘kūb Şam'a yerleşti; bütün ilgisi ve meşguliyeti Yûsuf ve kardeşi üzerine idi (¬٢). Kardeşleri babalarının ona olan sevgisini görünce ona haset ettiler. Yûsuf ise rüyasında sanki on bir yıldız, güneş ve ayın (¬٣) kendisine secde ettiklerini gördü. Bunu babasına anlatınca [babası]: {يَابُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar...” ayetini söyledi (¬٤).

46212. Metin

واختَلَف أهلُ العربيةِ فى وجهِ دخولِ "اللامِ" في قولِه: {فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا}.

Arap dili ehli, {فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} “sonra sana bir tuzak kurarlar” sözündeki "lâm" harfinin geliş sebebi hususunda ihtilaf etmişlerdir.

46213. Metin

فقال بعضُ نحويِّى البصرةِ: معناه: فيَتَّخِذوا لك كيدًا، وليست مثل {إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ} [يوسف: ٤٣]، تلك أراد ٥ أن يوصَلَ الفعلُ إليها باللامِ، كما يوصلُ بالباءِ ٦، كما تقولُ: قَدَّمتُ له طعامًا. تريدُ: قَدَّمتُ إليه. وقال: {يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ} [يوسف: ٤٨]. ومثلُه قولُه: {قُلِ اللهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ} [يونس: ٣٥]. قال: وإن شئتَ كان {فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} في معنى: فيَكِيدوك ٧، وتَجعَلُ "اللامَ" مثلَ {لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ} [الأعراف: ١٥٤]. وقد قال:

Basra nahivcilerinden (dilbilgicilerinden) bazıları şöyle demiştir: Bunun manası, "sana karşı bir tuzak tertip ederler" demektir. Bu, {إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ} “Eğer rüya tabir ediyorsanız” [Yûsuf, 43] ayetindeki gibi değildir; orada fiilin mef'ûle (nesneye) "lâm" ile ulaştırılması kastedilmiştir 5, tıpkı "bâ" ile ulaştırıldığı gibi 6. Nitekim "Ona yemek takdim ettim / sundum" dersin; [bununla] "ona doğru sundum" manasını kastedersin. [Nitekim Allah Teâlâ] {يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ} “Onlar için önceden hazırlayıp biriktirdiğinizi yerler” [Yûsuf, 48] buyurmuştur. Bunun bir benzeri de O'nun: {قُلِ اللهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ} “De ki: Allah gerçeğe iletir” [Yûnus, 35] kavlidir. Şöyle devam etti: İstersen {فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} [ifadesini] "sana tuzak kurarlar" 7 anlamında kabul edip buradaki "lâm" harfini {لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ} “Rablerinden korkarlar” [el-A‘râf, 154] ayetindeki gibi kılabilirsin. Nitekim şöyle demiştir:

46214. Metin

{لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ}. إنما هو بمكان: ربَّهم يَرْهَبون.

{لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ} “Rablerinden korkarlar”. Bu ancak, "Rablerinden korkarlar" yerindedir.

46215. Metin

وقال بعضُهم: أدخلت "اللامُ" فى ذلك، كما تدخلُ في قولِهم: حَمِدتُ لك، وحَمِدتُك وشَكَرتُ لك، وشَكَرتُك. وقال: هذه "لامٌ" جلبها (¬١) الفعلُ، فكذلك قولُه: {فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} تقولُ: فيَكِيدوك، ويَكيدوا لك، فيَقْصِدوك، ويَقْصِدوا لك. قال: وكيدًا توكيدٌ.

Onlardan bazıları da şöyle demiştir: Buraya "lâm", Arapların "seni övdüm" ve "sana teşekkür ettim" sözlerinde girdiği gibi girmiştir. Şöyle demiştir: Bu, fiilin getirdiği (¬١) bir "lâm"dır. Nitekim {فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} “sonra sana bir tuzak kurarlar” sözü de böyledir; hem "sana tuzak kurarlar" hem de "senin için tuzak kurarlar", yani "seni kastederler" veya "senin aleyhine kastederler" dersin. Şöyle demiştir: {كَيْدًا} "tuzak" kelimesi ise tekit (pekiştirme)dir.

46216. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٦)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٦)} “İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana rüyaların tabirini öğretecek ve daha önce ataların İbrâhim ve İshak’a tamamladığı gibi sana ve Ya‘kūb ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

46217. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه مخبرًا عن قيلِ يعقوبَ لابنِه يوسفَ، لمَّا قصَّ عليه رؤياه: {وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ}: وهكذا يَجْتَبِيك ربُّك. يقولُ: كما أراك ربُّك الكواكبَ والشمسَ والقمرَ لك سجودًا، فكذلك يَصْطَفِيك ربُّك، كما حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا عمرٌو العَنْقَزِيُّ، عن أبى بكرٍ الهُذَليِّ، عن عكرمةَ: {وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ}. قال: يَصْطَفِيك.

Zikri yüce olan [Allah], Ya‘kūb'un oğlu Yûsuf'a rüyasını anlattığı vakit söylediği sözü haber vererek şöyle buyurmaktadır: {وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ} “İşte böylece Rabbin seni seçecek”. Yani: Rabbin sana yıldızları, güneşi ve ayı sana secde ederken gösterdiği gibi, işte böylece Rabbin seni seçecektir. Nitekim bize İbn Vekî‘ rivayet edip dedi ki: Bize Amr el-Ankazî, Ebû Bekr el-Hüzelî'den, o İkrime'den {وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ} “İşte böylece Rabbin seni seçecek” ayeti hakkında rivayet etti; [İkrime]: "Seni seçecek" dedi.

46218. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ}: فاجْتَباه واصْطَفاه وعَلَّمه مِن عِبَرِ الأحاديثِ، وهو تأويلُ الأحاديثِ (¬٢).

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den O'nun şu sözü hakkında rivayet etti: {وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ} “İşte böylece Rabbin seni seçecek ve sana rüyaların tabirini öğretecek”: [Allah] onu seçti, süzüp çıkardı ve ona sözlerin ibretlerinden öğretti; bu da rüyaların tabiridir (¬٢).

46219. Metin

وقولُه: {وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ}. يقولُ: ويُعَلِّمُك ربُّكَ مِن علمِ ما يَئولُ إليه أحاديثُ الناسِ، عما يَرَونه فى منامِهم، وذلك تعبيرُ الرؤيا.

O'nun: {وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ} “Ve sana rüyaların tabirini öğretecek” sözüne gelince; [Ebû Ca‘fer] der ki: Rabbin sana, insanların uykularında gördüklerine dair anlattıkları şeylerin varacağı akıbetin1 bilgisinden öğretecektir; bu da rüya tabiridir.2

46220. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابنِ جريجٍ، عن مجاهدٍ: {وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ}. قال: عبارةُ الرؤيا (¬١).

Bize el-Kâsım rivayet edip dedi ki: Bize el-Hüseyn rivayet edip dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o Mücâhid'den {وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ} “Ve sana rüyaların tabirini öğretecek” ayeti hakkında rivayet etti; [Mücâhid]: "Rüya tabiridir" dedi (¬١).

46221. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ}. قال: تأويلُ الكلامِ؛ العلمُ والحُكْمُ (¬٢)، وكان يوسفُ أعبرَ الناسِ. وقرأ: {وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا} (¬٣) [يوسف: ٢٢].

Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd O'nun: {وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ} “Ve sana rüyaların tabirini öğretecek” sözü hakkında şöyle dedi: "Sözün tevili; ilim ve hikmettir (¬٢). Yûsuf ise insanların en iyi rüya tabir edeni idi." Ve şu ayeti okudu: {وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا} “Olgunluk çağına erişince ona hikmet ve ilim verdik” (¬٣) [Yûsuf 22].

46222. Metin

وقولُه: {وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ}: باجْتبائِه إياك واختيارِه وتعليمِه إياك تأويلَ الأحاديثِ، {وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ}. يقولُ: وعلى أهلِ دينِ يعقوبَ وملتِه، من ذريتِه وغيرِهم، {كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ} باتخاذِه هذا خليلًا وتَنْجيتِه مِن النارِ، وفديتِه هذا بذبحٍ عظيمٍ.

O'nun: {وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ} “ve sana nimetini tamamlayacaktır” sözü: Seni seçerek, seni üstün kılarak ve sana rüyaların tabirini öğreterek [tamamlayacaktır]; {وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ} “ve Ya‘kūb ailesine de”. Şöyle demektedir: Ya‘kūb'un dinine ve milletine tabi olanlara, gerek zürriyetinden gerekse başkalarından olanlara da [tamamlayacaktır], {كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ} “daha önce ataların İbrâhim ve İshak’a tamamladığı gibi”. Bunu [İbrâhim'i] dost edinerek ve ateşten kurtararak; diğerini [İshak'ı] ise büyük bir kurbanlıkla fidye verip kurtararak [tamamladığı gibi].

46223. Metin

كالذي حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، قال: أخبرَنا أبو إسحاقَ، عن عكرمةَ فى قولِه: {وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ}. قال: فنعمتُه على إبراهيمَ أن نجَّاه من النارِ، وعلى إسحاقَ أن نَجَّاه مِن الذَّبْحِ (¬٤).

Nitekim bize el-Kâsım rivayet edip dedi ki: Bize el-Hüseyn rivayet edip dedi ki: Bana Haccâc rivayet edip dedi ki: Bize Ebû İshâk, İkrime'den O'nun şu sözü hakkında haber verdi: {وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ} “Ve daha önce ataların İbrâhim ve İshak’a tamamladığı gibi sana ve Ya‘kūb ailesine de nimetini tamamlayacaktır”. Dedi ki: "O'nun İbrâhim'e olan nimeti, onu ateşten kurtarması; İshak'a olan nimeti ise, onu boğazlanmaktan kurtarmasıdır" (¬٤).

46224. Metin

وقولُه: {إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ}. يقولُ: {إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ} بمواضعِ الفضلِ، ومَن هو أهلٌ للاجتباءِ والنعمةِ، {حَكِيمٌ} في تدبيرِه خلقَه.

O'nun: {إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} “Şüphesiz Rabbin her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” sözü. [Şöyle] demektedir: {إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ} “Şüphesiz Rabbin her şeyi bilendir”; lütuf ve ihsanın konulacağı yerleri, seçilmeye ve nimete kimin ehil olduğunu en iyi bilendir; {حَكِيمٌ} “hüküm ve hikmet sahibidir”; yarattıklarını sevk ve idare etmesinde hikmet sahibidir.

46225. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ (٧)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ (٧)} “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, soranlar için ibretler vardır.”

46226. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: {لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ} الأحَدَ عشَرَ {آيَاتٌ}. يعني: عِبَرٌ وذِكْرٌ {لِلسَّائِلِينَ}. يعنى: السائلين عن أخبارِهم وقصصِهم. وإنما أرادَ جلّ ثناؤُه بذلك نبيَّه محمدًا ﷺ؛ وذلك أنه يقالُ: إن اللهَ ﵎ إنما أنزَل هذه السورةَ على نبيِّه، يُعْلِمُه فيها ما لقى يوسفُ مِن أدانيه (¬١) وإخوتِه من الحسدِ، مع تكرمةِ اللهِ إياه، تسليةً له بذلك مما يَلْقَى مِن أدانيه (¬١) وأقاربِه من مشركي قريشٍ. كذلك كان ابنُ إسحاقَ يقولُ.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: {لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ} “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde” -yani on bir kardeşinde- {آيَاتٌ} “ibretler vardır”. Yani: {لِلسَّائِلِينَ} “soranlar için” -onların haberlerini ve kıssalarını soranlar için- ibretler ve öğütler vardır. Övgüsü yüce olan [Allah] bununla ancak Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastetmiştir. Şöyle ki: Allah Teâlâ'nın bu sûreyi Peygamberine, Yûsuf'un yakınlarından (¬١) ve kardeşlerinden gördüğü hasedi ve bununla birlikte Allah'ın onu ikramla şereflendirdiğini bildirmek, Kureyş müşriklerinden olan yakınlarından (¬١) ve akrabalarından gördüğü eziyetlere karşı kendisini teselli etmek üzere indirdiği söylenmiştir. İbn İshâk da böyle diyordu.

46227. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا سلمةُ، عن ابنِ إسحاقَ، قال: إِنما قَصَّ اللهُ ﵎ على محمدٍ خبرَ يوسفَ، وبَغْىِ إخوتِه عليه وحسدِهم إياه، حينَ ذَكَرَ رؤْياه، لِمَا رأى رسولُ اللهِ ﷺ مِن بَغْيِ قومِه وحسدِه، حينَ أكرَمه اللهُ ﷿ بنبوّتِه؛ ليأْتَسىَ به (¬٢).

Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Seleme, İbn İshâk'tan rivayet etti; dedi ki: Allah Teâlâ, Yûsuf'un rüyasını anlattığı vakit kardeşlerinin ona taşkınlık edip haset etmesi haberini Muhammed'e ancak, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Allah Azze ve Celle kendisini peygamberlikle şereflendirdiği zaman kavminin azgınlığını ve hasedini gördüğü için onu örnek alsın diye anlatmıştır (¬٢).

46228. Metin

واختَلَفت القرأةُ فى قراءةِ قولِه: {آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ} (¬٣)؛ فقرأته عامةُ قرأةِ الأمصارِ {آيَاتٌ}، على الجِماعِ.

Kıraat imamları O'nun: {آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ} “soranlar için ibretler [vardır]” (¬٣) sözünün kıraatinde ihtilaf etmişlerdir; şehirlerin kıraat imamlarının geneli bunu çoğul olarak {آيَاتٌ} şeklinde okumuştur.

46229. Metin

ورُوِى عن مجاهدٍ وابنِ كثيرٍ أنهما قرآ ذلك على التوحيدِ.

Mücâhid ve İbn Kesîr'den ise bunu tekil olarak okudukları rivayet edilmiştir.

46230. Metin

والذى هو أولى القراءتين بالصوابِ قراءةُ مَن قرأ ذلك على الجماعِ ٤،

İki kıraatten doğruya daha yakın olanı, bunu çoğul olarak okuyanın kıraatidir4,

46231. Metin

لإجماعِ الحجةِ مِن القرأةِ عليه.

zira kıraat imamlarının hüccet teşkil eden icmâı bunun üzerinedir.

46232. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٨)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٨)} “Hani [kardeşleri] demişlerdi ki: ‘Biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde, Yûsuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Doğrusu babamız apaçık bir yanılgı içindedir.’”

46233. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: لقد كان فى يوسفَ وإخوتِه آياتٌ لمن سأل عن شأنِهم، حينَ قال (¬١) إخوةُ يوسفَ: {لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ} مِن أُمِّه {أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ}. يقولون: ونحن جماعةٌ ذوو عددٍ، أحدَ عشَرَ رجلًا.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Yûsuf'un kardeşleri şöyle dediğinde (¬١), onların durumunu soranlar için Yûsuf ve kardeşlerinde elbette ibretler vardı: {لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ} “Yûsuf ve kardeşi” -öz kardeşi- {أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ} “babamıza bizden daha sevgilidir, biz ise güçlü bir topluluğuz”. Şöyle diyorlar: Bizler sayıca çok bir topluluğuz, on bir erkeğiz.

46234. Metin

والعصبةُ مِن الناسِ، هم عشرةٌ فصاعدًا، قيل: إلى خمسةَ عشرَ (¬٢)، ليس لها واحدٌ مِن لفظِها، كالنَّفَرِ والرهطِ.

İnsanlardan oluşan "usbe" (topluluk), on ve daha fazla kişidir; on beşe kadar olduğu da söylenmiştir (¬٢). Tıpkı "nefer" ve "raht" kelimeleri gibi kendi lafzından tekili yoktur.

46235. Metin

{إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ}. يعنون: إن أبانا يعقوبَ لفي خطإٍ مِن فعلِه، في إيثارِه يوسفَ وأخاه من أمِّه علينا بالمحبةِ. ويعنى بالمبينِ: أنه خطأٌ يُبِينُ عن نفسِه أنه خطأٌ لمن تأمَّله ونَظَر إليه.

{إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “Doğrusu babamız apaçık bir yanılgı içindedir.” Şunu kastetmektedirler: Babamız Ya‘kūb, sevgi hususunda Yûsuf'u ve öz kardeşini bize tercih etme fiilinde bir yanılgı içindedir. {مُبِينٍ} "apaçık" sözüyle de şunu kastetmektedir: İyice düşünüp bakan kimseye kendisinin bir hata olduğunu açıkça gösteren bir hatadır.

46236. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyler söylemişlerdir.

46237. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

46238. Metin

حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا عمرُو بنُ محمدٍ العَنْقَزِيُّ، عن أسباطَ، عن السديِّ: {إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا}. قال: يعنون بنيامينَ. قال: وكانوا عشرةً ٣.

Bize İbn Vekî‘ rivayet edip dedi ki: Bize Amr b. Muhammed el-Ankazî, Esbât'tan, [o da] es-Süddî'den rivayet etti: {إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا} “Hani onlar: 'Yûsuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevimlidir' demişlerdi.” [es-Süddî] dedi ki1: "[Onunla] Bünyâmîn'i kastediyorlar." [Yine es-Süddî] dedi ki: "Onlar on kişi idiler2."3

46239. Metin

قال: ثنا عمرُو بنُ محمدٍ، عن أسباط، [عن السديِّ] (¬١): {إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ}. قال: في ضلالٍ مِن أمرِنا (¬٢).

Dedi ki: Bize Amr b. Muhammed, Esbât'tan, [es-Süddî'den] (¬١) {إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “Doğrusu babamız apaçık bir yanılgı içindedir” ayeti hakkında rivayet etti; [es-Süddî]: "Bizim işimiz hususunda bir yanılgı içindedir" dedi (¬٢).

46240. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زِيدٍ، في قولِه: {وَنَحْنُ عُصْبَةٌ}. قال: العصبةُ الجماعةُ (¬٣).

Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd O'nun: {وَنَحْنُ عُصْبَةٌ} “Biz ise bir topluluğuz” sözü hakkında şöyle dedi: "Usbe, cemaat (topluluk) demektir" (¬٣).

46241. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ (٩)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ (٩)} “‘Yûsuf’u öldürün veya onu [ıssız] bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın ve ondan sonra salih bir topluluk olasınız.’”

46242. Metin

يقولُ جلّ ثناؤُه: قال إخوةُ يوسفَ بعضُهم لبعضٍ: اقتُلوا يوسفَ أو اطرَحوه في أرضٍ مِن الأرضِ -يعنون مكانًا من الأرضِ- {يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ}. يعنون: يَخْلُ لكم وجهُ أبيكم مِن شغلِه بيوسفَ، فإنه قد شغَله عنا، [وصرَف وجهَه عنا] (¬٤) إليه، {وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ}. يعنون أنهم يتوبون من قتلِهم يوسفَ، وذنبِهم الذى يَرْكَبونه فيه، فيكونون بتوبتِهم مِن قتلِه، مِن بعدِ هلاكِ يوسفَ، قومًا صالحين.

Övgüsü yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Yûsuf'un kardeşleri birbirlerine şöyle dediler: Yûsuf'u öldürün yahut onu yeryüzünden bir yere atın -yeryüzünde bir mekânı kastediyorlar- {يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ} “ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın”. Şunu kastetmektedirler: Yûsuf'la meşguliyetinden arınarak babanızın yüzü yalnız size kalsın; zira o, [bizi bırakıp] Yûsuf'la meşgul olmuş [ve yüzünü bizden çevirip] (¬٤) ona yöneltmiştir. {وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ} “ve ondan sonra salih bir topluluk olasınız.” Yûsuf'u öldürmekten ve onun hakkında işleyecekleri günahtan tövbe edeceklerini; böylece Yûsuf'un helakinden sonra, onu öldürme suçundan tövbe etmeleriyle salih bir kavim olacaklarını kastetmektedirler.

46243. Metin

وبنحوِ الذي قلنا ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Tevil ehli de bu hususta bizim söylediğimize benzer şeyler söylemişlerdir.

46244. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

46245. Metin

حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا عمرُو بنُ محمدٍ، عن أسباطَ، عن السديِّ: {اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ (٩)}، قال: تَتوبون مما صَنَعتم. أو: من صنيعِكم (¬١).

İbn Vekî‘ bize rivayet edip dedi ki: Bize Amr b. Muhammed, Esbât’tan, o da es-Süddî’den [naklettiğine göre, o]: {اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ (٩)} “Yûsuf’u öldürün veya onu [ıssız] bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnızca size kalsın ve ondan sonra da sâlih bir topluluk olasınız” [ayeti hakkında] şöyle dedi: “Yaptığınız şeyden tevbe edersiniz.”12 Veya: “[Yaptığınız] işten [tevbe edersiniz].”34

46247. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (١٠)}.

Allah Teâlâ'nın şu sözünün teviline dair açıklama: {قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (١٠)} “İçlerinden bir sözcü: ‘Yûsuf’u öldürmeyin; eğer mutlaka bir şey yapacaksanız onu kuyunun derinliklerine bırakın ki bir kervan onu bulup alsın’ dedi.”

46248. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: قال قائلٌ مِن إخوةِ يوسفَ: {لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ}.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Yûsuf'un kardeşlerinden bir sözcü: {لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ} “Yûsuf'u öldürmeyin” dedi.

46249. Metin

وقيل: إن قائلَ ذلك روبيلُ، كان ابنَ خالةِ يوسفَ.

Bunu söyleyenin Rûbîl olduğu söylenmiştir; o Yûsuf'un teyze oğlu idi.

46250. Metin

ذكرُ من قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

46251. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ}: ذُكِرَ لنا أنه روبيلُ، كان أكبرَ القومِ، وهو ابنُ خالةِ يوسفَ، فنَهاهم عن قتلِه (¬٢).

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ} “Yûsuf'u öldürmeyin” ayeti hakkında rivayet etti: Bize anlatıldığına göre o Rûbîl idi; topluluğun en büyüğü idi ve Yûsuf'un teyze oğlu idi. Onları onu öldürmekten nehyetti (¬٢).

46252. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا سلمةُ، عن ابن إسحاقَ: {اقْتُلُوا يُوسُفَ} إلى قوله: {إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ}. قال: ذُكِرَ لى -واللهُ أعلمُ- أن الذي قال ذلك منهم روبيلُ الأكبرُ، مِن بنى يعقوبَ، وكان أقصدَهم فيه رأيًا (¬٣).

Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Seleme, İbn İshâk'tan {اقْتُلُوا يُوسُفَ} “Yûsuf'u öldürün” sözünden: {إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ} “eğer mutlaka bir şey yapacaksanız” sözüne kadar olan kısım hakkında rivayet etti; dedi ki: Bana anlatıldığına göre -doğrusunu Allah bilir- onlardan bunu söyleyen kişi, Ya‘kūb oğullarının en büyüğü olan Rûbîl idi ve Yûsuf hakkında onların görüşçe en mutedil olanıydı (¬٣).

46253. Metin

حدَّثنا الحسنُ، قال: أخبَرنا عبدُ الرزاقِ، قال: أخبرَنا معمرٌ، عن قتادةَ قولَه: {لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ}. قال: كان أكبرَ إخوتِه، وكان ابنَ خالةِ يوسفَ، فنَهاهم عن قتلِه (¬٤).

Bize el-Hasan rivayet edip dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verip dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde'den O'nun: {لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ} “Yûsuf'u öldürmeyin” sözü hakkında haber verdi; [Katâde]: "O, kardeşlerinin en büyüğü idi ve Yûsuf'un teyze oğlu idi; onları onu öldürmekten nehyetti" dedi (¬٤).

46254. Metin

وقيل: كان قائلُ ذلك منهم شمعونَ.

Onlardan bunu söyleyenin Şem‘ûn olduğu da söylendi.

46255. Metin

ذكرُ من قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

46256. Metin

حدَّثنى المُثَنَّى، قال: ثنا إسحاقُ، قال: ثنا عبدُ اللهِ بنُ الزبيرِ، عن سفيانَ، عن ابنِ جريجٍ، عن مجاهدٍ، في قولِه: {قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ}. قال: هو شمعونُ (¬١).

Bana el-Müsennâ rivayet edip dedi ki: Bize İshak rivayet edip dedi ki: Bize Abdullah b. ez-Zübeyr, Süfyân'dan, o İbn Cüreyc'den, o Mücâhid'den O'nun: {قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ} “İçlerinden bir sözcü: ‘Yûsuf’u öldürmeyin’ dedi” sözü hakkında rivayet etti; [Mücâhid]: "O Şem‘ûn'dur" dedi (¬١).

46257. Metin

وقولُه: {وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ}. يقولُ: وأَلْقُوه في قعرِ الجبِّ، حيث يغيبُ خبرُه.

O'nun: {وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ} “onu kuyunun derinliklerine bırakın” sözü; şöyle demektedir: Onu kuyunun dibine, haberi kaybolup gizlenecek bir yere bırakın.

46258. Metin

واختلفت القرأةُ في قراءةِ ذلك؛ فقرأته عامةُ قرأةِ أهلِ المدينةِ (غيَاباتِ الجُبّ)، على الجماعِ (¬٢)، وقرأ ذلك عامةُ قرأة سائرِ الأمصارِ {غَيَابَتِ الْجُبِّ}، بتوحيدِ الغَيابةِ. وقراءةُ ذلك بالتوحيدِ أحبُّ إليَّ، والجُبُّ بئرٌ.

Kıraat imamları bunun okunuşunda ihtilaf etmişlerdir; Medine ehli kıraat imamlarının geneli bunu çoğul olarak (غَيَابَاتِ الْجُبِّ) şeklinde okumuştur (¬٢). Diğer şehirlerin kıraat imamlarının geneli ise bunu {غَيَابَتِ الْجُبِّ} şeklinde "gayâbe" kelimesini tekil olarak okumuştur. Bunun tekil olarak okunması bana daha sevimlidir. "el-Cübb" ise kuyu demektir.

46259. Metin

وقيل: إنه اسمُ بئر ببيتِ المقدسِ.

Bunun Beytülmakdis'te bir kuyunun ismi olduğu da söylenmiştir.

46260. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

46261. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ الأعْلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ}. قال: بئرٌ ببيتِ المقدسِ (¬٣).

Bize Muhammed b. Abdila‘lâ rivayet edip dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma‘mer'den, o Katâde'den {فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ} “kuyunun derinliklerine” ayeti hakkında rivayet etti; [Katâde]: "Beytülmakdis'te bir kuyudur" dedi (¬٣).

46262. Metin

حدَّثنا الحسنُ بنُ يحيى، قال: أخبَرنا عبدُ الرزاقِ، قال: أخبرَنا معمرٌ، عن

Bize el-Hasen b. Yahyâ rivayet edip dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verip dedi ki: Bize Ma‘mer, şundan haber verdi:

46263. Metin

ءقتادةَ في قولِه: {غَيَابَتِ الْجُبِّ}. قال: بئرٌ ببيتِ المقدسِ (¬١).

Katâde'den O'nun: {غَيَابَتِ الْجُبِّ} “kuyunun derinliklerine” sözü hakkında rivayet etti; [Katâde]: "Beytülmakdis'te bir kuyudur" dedi (¬١).

46264. Metin

والغَيابةُ: كلُّ شيءٍ غَيَّبَ شيئًا فهو غَيابةٌ، والجُبُّ البئرُ غيرُ المطويةِ.

el-Gayâbe (غَيَابَة): Bir şeyi gizleyip örten her şey gayâbedir. el-Cübb (جُبّ) ise içi taşla örülmemiş kuyu demektir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.