48627. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
48628. Metin
أولُ تفسيرِ السورةِ التي يُذكرُ فيها الرعدُ
İçinde Ra'dın [Gök Gürültüsünün] Zikredildiği Surenin Tefsirinin Başlangıcı
48629. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١)}.
Yüce Allah'ın şu sözünün teviline dair görüş: {المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ (١)} “Elif. Lâm. Mîm. Râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Rabbinden sana indirilen haktır, fakat insanların çoğu iman etmezler.”
48630. Metin
قال أبو جعفرٍ: قد بَيَّنَّا القولُ في تأويلِ قولِه: {الر} [يوسف: ١]، و {المر}، ونظائرِها من حروفِ المعجمِ، التي افْتُتِح بها أوائلُ بعضِ سورِ القرآنِ فيما مَضَى، بما فيه الكفايةُ مِن إعادتها، غيرَ أنَّا نذكُرُ من الروايةِ ما جاء خاصًّا به كلَّ سورةٍ افتُتِح أوَّلُها بشيءٍ منها.
Ebu Ca'fer der ki: Kur'an'daki bazı surelerin başlarında yer alan hece harflerinden {الر} “Elif. Lâm. Râ.” [Yûsuf: 1], {المر} “Elif. Lâm. Mîm. Râ.” ve benzerlerinin teviline dair sözü, geçmişte tekrarına lüzum bırakmayacak derecede yeterli açıklamıştık. Ancak biz, başında bu harflerden biri bulunan her sureye özel olarak gelen rivayetleri zikretmekteyiz.
48631. Metin
فمما جاءِ من الروايةِ في ذلك في هذه السورةِ عن ابن عباسٍ مِن نَقْلِ أبى الضُّحى مسلمِ بن صُبيحٍ، وسعيدِ بن جبيرٍ عنه، التفريقُ بينَ معنى ما ابْتُدِئَ به أَوَّلُها، مع زيادةِ الميمِ التي فيها، على سائرِ السورِ (¬١) ذواتِ الراءِ، ومعنى ما ابُتدِئ به أخواتُها، مع نُقْصانِ ذلك منها عنها.
Bu sure hakkında İbn Abbâs'tan, Ebu'd-Duhâ Müslim b. Subayh ve Saîd b. Cübeyr yoluyla gelen rivayetlerden biri de; başındaki mim harfinin ziyadesiyle râ harfi bulunan diğer surelerden (¬١) ayrılması ve o benzer surelerin bu harften eksik olarak başlamasının anlamı arasındaki farktır.
48632. Metin
ذكرُ الرواية بذلك عنه
Bu hususta ondan gelen rivayetin zikri
48633. Metin
حدَّثنا ابن المُثَنَّى، قال: ثنا عبدُ الرحمنِ، عن هشيمٍ، عن عطاءِ بن السائبِ، عن سعيدِ بن جبيرٍ، عن ابن عباسٍ: {المر}. قال: أنا اللهُ أرى ٢.
Bize İbnü'l-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman, Hüşeym'den, o Atâ b. es-Sâib'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan {المر} “Elif. Lâm. Mîm. Râ.” [ayeti hakkında] şöyle dediğini [nakletti]: “Ben Allah'ım, görürüm.” 2
48634. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ إسحاقَ، قال: ثنا أبو أحمدَ، قال: ثنا شريكٌ، عن عطاءِ بن السائبِ، عن أبي الضُّحَى، عن ابن عباسٍ قولَه: {المر} قال: أنا اللهُ أرى (¬١).
Bize Ahmed b. İshak anlattı, dedi ki: Bize Ebu Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Şerîk, Atâ b. es-Sâib'den, o Ebu'd-Duhâ'dan, o da İbn Abbâs'tan {المر} “Elif. Lâm. Mîm. Râ.” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Ben Allah'ım, görürüm.” (¬١)
48635. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا أبو نعيمٍ الفضلُ بنُ دُكَينٍ، قال: ثنا سفيانُ، عن مجاهدٍ: {المر}: فواتحُ يَفْتحُ بها كلامَه (¬٢).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebu Nuaym el-Fadl b. Dükeyn anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Mücâhid'den {المر} “Elif. Lâm. Mîm. Râ.” hakkında: “Kelamına kendisiyle başladığı açılışlardır (hurûf-ı mukattaa).” dediğini nakletti. (¬٢)
48636. Metin
وقولُه: {تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ}. يقولُ تعالى ذكرُه: تلك التي قَصَصتُ عليك خبرَها، آياتُ الكتابِ الذي أنزلتُه قبلَ هذا الكتابِ الذي أنزلتُه إليك، إلى مَن أنزلتُه إليه مِن رسلي قبلَك.
Yüce Allah'ın: {تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ} “Bunlar Kitab'ın ayetleridir.” sözü; Yüce zikri şunu buyurmaktadır: Sana haberini anlattığım şu şeyler, sana indirdiğim bu Kitap'tan önce, senden önceki elçilerimden kime indirdiysem ona indirdiğim Kitab'ın ayetleridir.
48637. Metin
وقيل: عَنَى بذلك التوراةَ والإنجيلَ.
Bununla Tevrat ve İncil'in kastedildiği de söylenmiştir.
48638. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
48639. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ}: الكتب التي كانت قبلَ القرآنِ (¬٣).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ} “Elif. Lâm. Mîm. Râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir.” sözü hakkında: “Kur'an'dan önceki kitaplardır.” dediğini nakletti. (¬٣)
48640. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا أبو نعيمٍ، قال: ثنا سفيانُ، عن مجاهدٍ: {المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ}. قال: التوراةُ والإنجيلُ (¬٤).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebu Nuaym anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Mücâhid'den {المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ} “Elif. Lâm. Mîm. Râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir.” hakkında: “Tevrat ve İncil'dir.” dediğini nakletti. (¬٤)
48641. Metin
وقولُه: {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ} فاعمَلْ بما فيه، واعتصِمْ به.
Yüce Allah'ın: {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ} “Rabbinden sana indirilen haktır” sözü ise; onun içindekilerle amel et ve ona sımsıkı sarıl [demektir].
48642. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşü tevil (yorum) ehli de söylemiştir.
48643. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
48644. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا أبو نعيمٍ الفضلُ بنُ دُكَينٍ، قال: ثنا سفيانُ، عن مجاهدٍ: {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ}. قال: القرآنُ.
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebu Nuaym el-Fadl b. Dükeyn anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Mücâhid'den {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ} “Rabbinden sana indirilen haktır” hakkında: “Kur'an'dır.” dediğini nakletti.
48645. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ}. أي: هذا القرآنُ (¬١).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ} “Rabbinden sana indirilen haktır” sözü hakkında: “Yani şu Kur'an'dır.” dediğini nakletti. (¬١)
48646. Metin
وفى قولِه: {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ}. وَجْهان من الإعرابِ؛ أحدُهما، الرفعُ على أنه كلامٌ مبتدأٌ، فيكونُ مرفوعًا بـ {الْحَقُّ}، و {الْحَقُّ} به. وعلى هذا الوجهِ تأويلُ مجاهدٍ وقتادةَ، الذي ذَكَرنا قبلُ عنهما.
Yüce Allah'ın: {وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ} “Sana indirilen” sözünün irabında iki vecih vardır: Birincisi, yeni bir başlangıç cümlesi (mübteda) olması sebebiyle merfû olmasıdır; bu durumda {الْحَقُّ} “haktır” kelimesiyle merfû olur, {الْحَقُّ} da onunla [haber olarak] merfûdur. Daha önce kendilerinden aktardığımız Mücâhid ve Katâde'nin tevili de bu vecih üzeredir.
48647. Metin
والآخَرُ، الخفضُ على العطفِ به على {الْكِتَابِ}، فيكونُ معنى الكلامِ حينئذٍ: تلك آياتُ التوراةِ والإنجيلِ والقرآنِ. ثم يَبْتَدِئُ {الْحَقُّ}. بمعنى: ذلك الحقُّ. فيكونُ رفعه بمضمرٍ مِن الكلامِ قد اسْتُغْنِي بدلالةِ الظاهرِ عليه منه.
Diğer vecih ise, {الْكِتَابِ} “Kitab'ın” kelimesine atfedilerek mecrur olmasıdır. Bu takdirde kelamın anlamı: “Şunlar Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'an'ın ayetleridir.” şeklinde olur. Sonra {الْحَقُّ} “O haktır” diye başlanır; yani “O, haktır” anlamında olur. Bu durumda onun ref'i, zahirdeki ifadenin delaleti sebebiyle müstağni kalınmış gizli (muzmer) bir kelam iledir.
48648. Metin
ولو قيل: معنى ذلك: تلك آياتُ الكتابِ الذي أُنزِل إليك من ربِّك الحقُّ. وإنما أُدْخِلت الواوُ في {وَالَّذِي}، وهو نعتٌ لـ {الْكِتَابِ}، كما أَدْخَلها الشاعرُ في قولِه (¬٢):
Şayet şöyle denilse: Bunun anlamı; “Şunlar, Rabbinden sana hak olarak indirilen Kitab'ın ayetleridir” demektir. Şairin şu sözünde (¬٢) yaptığı gibi, {وَالَّذِي} kelimesi {الْكِتَابِ} kelimesinin sıfatı olduğu halde araya vâv harfi girmiştir:
48649. Metin
إلى المَلِكِ القَوْمِ وابنِ الهُمَامِ … ولَيْثِ الكَتِيبة في المُزْدَحَمْ
Kavmin hükümdarına, gayretli önderin oğluna… Ve kargaşa anında birliğin arslanına [giderim].
48650. Metin
فعَطَف بالواوِ، وذلك كلُّه مِن صفةِ واحدٍ - كان مذهبًا من التأويلِ، ولكن ذلك إذا تُؤُوِّل كذلك، فالصوابُ من القراءةِ في: {الْحَقُّ} الخفضُ ٣، على أنه
Böylece [şair] vâv ile atıf yapmıştır; oysa bunların tamamı tek bir kişinin sıfatıdır— [şeklinde bir açıklama] tevil yollarından biri olabilirdi. Fakat bu [ayet] o şekilde tevil edildiği takdirde {الْحَقُّ} kelimesindeki doğru kıraatin cer (esre) ile olması gerekirdi 3; zira o,
48651. Metin
نعتٌ لـ {وَالَّذِي}.
{وَالَّذِي} kelimesinin sıfatı konumundadır.
48652. Metin
وقولُه: {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ} مِن مشركي قومِك [{لَا يُؤْمِنُونَ}] (¬١): لا يُصدِّقون بالحقِّ الذي أُنزِل إليك مِن ربَّك، ولا يُقِرُّون بهذا القرآنِ وما فيه مِن مُحْكَمِ آيِه.
Yüce Allah'ın: {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ} “Fakat insanların çoğu” yani senin kavminin müşriklerinden çoğu [{لَا يُؤْمِنُونَ}] (¬١) “[iman etmezler]” sözü; Rabbinden sana indirilen hakkı tasdik etmezler, bu Kur'an'ı ve onun muhkem ayetlerini ikrar edip kabul etmezler [demektir].
48653. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢)}.
Yüce Allah'ın şu sözünün teviline dair görüş: {اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْأَمْرَ يُفَصِّلُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ (٢)} “Allah O'dur ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti, sonra Arş'a istiva etti; güneşi ve ayı emre amade kıldı. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşi O yönetir, ayetleri O açıklar; ta ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.”
48654. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: اللهُ يا محمدُ هو الذي رَفَع السماواتِ السبعَ بغيرِ عَمَدٍ تَرَونها، فجَعَلها للأرضِ سَقْفًا مَسْموكًا.
Yüce zikri buyuruyor ki: Ey Muhammed! Yedi kat göğü görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten ve onları yeryüzü için yüksek bir tavan kılan Allah'tır.
48655. Metin
والعَمَدُ جمعُ عمودٍ، وهى السَّوارى، وما يُعْمَدُ به البناءُ، كما قال النابغةُ (¬٢):
el-Amed (العَمَد), amûd (عمود) kelimesinin çoğuludur; bunlar sütunlar ve yapının kendisiyle dayandığı direklerdir. Nitekim Nâbiğa şöyle demiştir (¬٢):
48656. Metin
وَخَيِّسِ (¬٣) الجِنِّ إلى قد أذِنْتُ لهم … يَبْنُون تَدْمُرَ بِالصُّفَّاحِ (¬٤) والعَمَدِ
Ve boyun eğdirilmiş (¬٣) cinler; kendilerine izin verdim de… Tedmür'ü yassı taşlar (¬٤) ve sütunlarla inşa ediyorlar.
48657. Metin
وجمعُ العمودِ عَمَدٌ، كما جمعُ الأديم أَدَمٌ. ولو جُمِع بالضمِّ فقيل: عُمُدٌ. جاز، كما يُجْمَعُ الرسولُ رُسُلٌ، والشَّكورُ شُكُرٌ.
Âmûd (العمود) kelimesinin çoğulu, edîm (الأديم) kelimesinin çoğulunun edem (أَدَم) olması gibi amed (عَمَد) gelir. Damme ile cem yapılıp umud (عُمُد) denseydi o da caiz olurdu; nitekim resûl (الرسول) kelimesi rusul (رُسُل), şekûr (الشَّكور) kelimesi şukur (شُكُر) şeklinde çoğul yapılır.
48658. Metin
واختَلَف أهلُ التأويلِ في تأويلِ قولِه: {رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}؛ فقال بعضُهم: تأويلُ ذلك: اللَّهُ الذي رَفَع السماواتِ بِعَمَدٍ ٥ لا تَرَونها.
Te’vil ehli, O'nun: { رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا } “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti” sözünün tevilinde ihtilaf ettiler. Onlardan bazıları şöyle dedi: Bunun tevili; “Gökleri sizin görmediğiniz direklerle 5 yükselten Allah'tır” [demektir].
48659. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
48660. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ هشامٍ، قال: ثنا معاذُ بنُ معاذٍ، قال: ثنا عمرانُ بنُ حُدَيرٍ، عن عكرمةَ، قال: قلتُ لابنِ عباسٍ: إن فلانًا يقولُ: إنها على عَمَدٍ. يعنى السماء. قال: فقال: اقرأْها: {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}، أي: لا تَرَونها. (¬١)
Bize Ahmed b. Hişâm anlattı, dedi ki: Bize Muâz b. Muâz anlattı, dedi ki: Bize İmrân b. Hudeyr, İkrime'den anlattı; dedi ki: İbn Abbâs'a: “Falanca kişi onun –yani göğün– direkler üzerinde olduğunu söylüyor” dedim. Saîd dedi ki: Bunun üzerine [İbn Abbâs]: “Onu oku: {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} ‘Görebileceğiniz bir direk olmaksızın’; yani siz onu görmüyorsunuz [fakat direkleri vardır]” dedi. (¬١)
48661. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ محمدِ بن الصبَّاحِ، قال: ثنا معاذُ بنُ معاذٍ، عن عمرانَ بن حُدَيرٍ، عن عكرمةَ، عن ابن عباسٍ مثلَه.
Bize el-Hasen b. Muhammed b. es-Sabbâh anlattı, dedi ki: Bize Muâz b. Muâz, İmrân b. Hudeyr'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan aynısını nakletti.
48662. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ محمدٍ، قال: ثنا عفانُ، قال: ثنا حمادٌ، قال: ثنا حميدٌ، عن الحسنِ بن مسلمٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}. قال: بِعَمَدٍ لا تَرَونها (¬٢).
Bize el-Hasen b. Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Affân anlattı, dedi ki: Bize Hammâd anlattı, dedi ki: Bize Humeyd, el-Hasen b. Müslim'den, o da Mücâhid'den {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} “Görebileceğiniz bir direk olmaksızın” sözü hakkında: “Sizin göremediğiniz direklerledir.” dediğini nakletti. (¬٢)
48663. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا الحجاجُ، قال: ثنا حمادٌ، عن حميدٍ، عن الحسنِ بن مسلمٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللَّهِ: {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}. قال: هي لا تَرَونها.
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize el-Haccâc anlattı, dedi ki: Bize Hammâd, Humeyd'den, o el-Hasen b. Müslim'den, o da Mücâhid'den Allah'ın: {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} “Görebileceğiniz bir direk olmaksızın” sözü hakkında: “O [direklerledir], siz onları görmüyorsunuz.” dediğini nakletti.
48664. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ محمدٍ، قال: ثنا شَبابةً، قال: ثنا ورقاءُ، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ: {بِغَيْرِ عَمَدٍ}. يقولُ: عَمَدٍ لا (¬٣) تَرَوْنها (¬٤).
Bize el-Hasen b. Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Şebâbe anlattı, dedi ki: Bize Verkâ, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {بِغَيْرِ عَمَدٍ} “Direk olmaksızın” hakkında şöyle dediğini nakletti: “Göremediğiniz (¬٣) direkler demektir.” (¬٤)
48665. Metin
حدَّثني المثنى، قال: ثنا أبو حُذيفةَ، قال: ثنا شبلٌ، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ مثلَه
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebu Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den aynısını nakletti.
48666. Metin
قال: ثنا إسحاقُ، قال: ثنا عبدُ الرزاقِ، عن معمرٍ، عن الحسنِ وقتادةَ قولَه:
[el-Müsennâ] dedi ki: Bize İshak anlattı, dedi ki: Bize Abdürrezzâk, Ma‘mer'den, o da el-Hasen ve Katâde'den [naklen] O'nun şu sözü hakkında [şöyle dediklerini nakletti]:
48667. Metin
{اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}. قال قتادةُ: قال ابن عباسٍ: بعَمَدٍ ولكن لا تَرَونها (¬١).
{اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} “Allah O'dur ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti”. Katâde dedi ki: İbn Abbâs şöyle demiştir: “Direklerledir, fakat siz onları görmüyorsunuz.” (¬١)
48668. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ إسحاقَ، قال: ثنا أبو أحمد، قال: ثنا شريكٌ، عن سماكٍ، عن عكرمةَ، عن ابن عباسٍ قوله: {رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}. قال: ما يُدْرِيك، لعلها بعَمَدٍ لا تَرَونها (¬٢)؟
Bize Ahmed b. İshak anlattı, dedi ki: Bize Ebu Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Şerîk, Simâk'tan, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan {رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Nereden bileceksin, belki de göremediğiniz bir direk iledir?” (¬٢)
48669. Metin
ومَن تأوَّلَ ذلك كذلك، قصدَ مذهبَ تقديمِ العربِ الجحدَ مِن آخرِ الكلامِ إلى أوَّلِه، كقولِ الشاعرِ (¬٣)؟
Bunu bu şekilde tevil eden kimse, Arapların olumsuzluk edatını (cahd) kelamın sonundan başına takdim etme üslubunu kastetmiştir; nitekim şairin şu sözünde olduğu gibi (¬٣):
48670. Metin
ولا أَرَاهَا تَزَالُ ظالمةً … تُحْدِثُ لى نَكْبَةً (¬٤) وتَنْكَؤُها (¬٥)
Onu sürekli zalim olarak görmüyorum… Bana bir musibet (¬٤) açar ve o yarayı deşer (¬٥).
48671. Metin
يريدُ: وأَرَاها لا تزالُ ظالمةً. فقَدَّم الجَحْدَ عن موضعِه من "تزالُ"، وكما قال الآخرُ (¬٦):
Şair: “Onu sürekli zalim [haksızlık eder] görüyorum” demek istemiştir. Böylece olumsuzluğu “tezâlü” fiilindeki asıl yerinden öne almıştır. Diğer şairin şu sözünde olduğu gibi (¬٦):
48672. Metin
إذا أَعْجَبَتْكَ الدَّهْرَ حَالٌ مِن امْرِيءٍ … فَدَعْه وَوَاكِلْ حاله واللَّيَاليا
Zaman içinde bir kimsenin bir hali hoşuna giderse… Onu bırak da halini gecelere havale et.
48673. Metin
يَجِئْنَ على ما كان مِن صالحٍ به … وإنْ كان فيما لا يَرَى الناسُ الِيَا
Onda iyi olan ne varsa getirirler… İnsanların görmediği şeylerde kusur etse bile.
48674. Metin
يعني: وإن كان فيما يرى الناسُ لا يَأْلو.
Yani: “İnsanların gördüğü şeylerde kusur etmese bile” demektir.
48675. Metin
وقال آخرون: بل هي مرفوعةٌ بغيرِ عَمَدٍ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis onlar [gökler] bir direk olmaksızın yükseltilmiştir.123456
48676. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
48677. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ خَلَفٍ العَسْقَلانيُّ، قال: أخبَرنا آدمُ، قال: ثنا حمادٌ بنُ سَلمةَ، عن إياسِ بن معاويةَ في قولِه: {رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}. قال: السماءُ مُقَبَّبَةٌ على الأرضِ مثلَ القُبَّةِ (¬١).
Bana Muhammed b. Halef el-Askalânî anlattı, dedi ki: Bize Âdem haber verdi, dedi ki: Bize Hammâd b. Seleme, İyâs b. Muâviye'den {رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Gök, yeryüzü üzerine tıpkı bir kubbe gibi kubbelendirilmiştir.” (¬١)
48678. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}. قال: رَفَعها بغيرِ عَمَدٍ (¬٢).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} “Görebileceğiniz bir direk olmaksızın” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Onu direksiz yükseltmiştir.” (¬٢)
48679. Metin
وأَولى الأقوالِ في ذلك بالصحةِ أن يقالَ كما قال اللهُ جلَّ ثناؤُه: {اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا}. فهى مرفوعةٌ بغيرِ عَمَدٍ نَراها، كما قال ربُّنا جلَّ ثناؤُه، ولا خبرَ بغيرِ ذلك، ولا حجةَ يجبُ التسليمُ لها بقولٍ سِواه.
Bu konuda doğruluğa en layık görüş, Allah -övgüsü yüce olsun- buyurduğu gibi: {اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} “Allah O'dur ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti” denilmesidir. O, Rabbimiz -övgüsü yüce olsun- buyurduğu üzere gördüğümüz bir direk olmaksızın yükseltilmiştir; bunun aksine bir haber de yoktur, bunun dışındaki bir görüşe teslim olmayı gerektirecek bir delil de yoktur.
48680. Metin
وأما قوله: {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}. فإنه يعنى: عَلَا عليه.
{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} “Sonra Arş'a istiva etti” buyruğuna gelince; bunun anlamı: Onun üzerine yüceldi, demektir.
48681. Metin
وقد بَيَّنَّا معنى الاستواءِ، واختلافَ المختلفِين فيه، والصحيحَ مِن القولِ فيما قالوا فيه، بشواهده فيما مَضَى، بما أغنَى عن إعادتِه في هذا الموضعِ (¬٣).
İstivânın anlamını, bu hususta ihtilaf edenlerin görüş ayrılıklarını ve bu konuda söyledikleri içindeki doğru görüşü, delilleriyle birlikte geçmiş kısımlarda, bu yerde tekrar etmekten müstağni kılacak şekilde açıklamıştık (¬٣).
48682. Metin
وقولُه: {وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ}. يقولُ: وأجْرَى الشمسَ والقمرَ في السماءِ، فسَخَّرهما فيها (¬٤) لمصالحِ خلقِه، وذَلَّلَهما لمنافعِهم، ليَعْلموا بجَرْيِهما فيها عَدَدَ السنين والحسابَ، ويَفْصِلوا به بين الليلِ والنهارِ.
{وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} “Güneşi ve ayı da boyun eğdirdi” buyruğu hakkında der ki: Güneşi ve ayı gökte akıtıp yürüttü, yaratıklarının menfaatleri için onları orada (¬٤) emre amade kıldı ve faydalanmaları için onların hizmetine sundu ki, onların gökteki akışlarıyla yılların sayısını ve hesabı bilsinler ve bununla gece ile gündüzü birbirinden ayırsınlar.
48683. Metin
وقولُه: {كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: كلُّ ذلك يَجْرِى في السماءِ لأَجَلٍ مُسَمًّى، أي: لوقتٍ معلومٍ، وذلك إلى فَناءِ الدنيا وقيامِ
{كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى} “Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider” buyruğu hakkında [Allah] celle senâuh der ki: Bunların her biri gökte belirlenmiş bir vakte, yani muayyen bir zamana kadar akıp gider; bu da dünyanın yok oluşuna ve kıyametin kopmasına
48684. Metin
القيامةِ التي عندَها تُكَوَّرُ الشمسُ، ويُخْسَفُ القمرُ، وتَنْكَدِرُ النجومُ. وحُذِف "ذلك" مِن الكلامِ لفَهْمِ السامعِين مِن أهلِ لسانِ مَن نَزَل بلسانِه القرآنُ معناه، وأن {كُلٌّ} (¬١) لابدَّ لها مِن إضافةٍ إلى ما تُحيطُ به.
kıyametin; ki o vakit güneş dürülecek, ay tutulacak ve yıldızlar dökülüp kararacaktır. Kur'an kendilerinin diliyle inmiş olan lisan ehli dinleyiciler anlamını anladıkları için ve {كُلٌّ} (¬١) [kelimesi] kapsadığı şeye mutlaka bir tamlama (izafet) gerektirdiğinden kelamdan “bunların” ifadesi hazfedilmiştir.
48685. Metin
وبنحوِ الذي قُلنا في [قولِه: {لِأَجَلٍ مُسَمًّى}] (¬٢). قال أهلُ التأويلِ.
[{لِأَجَلٍ مُسَمًّى} “Belirlenmiş bir süreye kadar” buyruğu] (¬٢) hakkında bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de demiştir.
48686. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
48687. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا أبو حذيفةَ، قال: ثنا شِبلٌ، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ: {وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى}. قال: الدنيا (¬٣).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebu Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى} “Güneşi ve ayı boyun eğdirdi; her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir” hakkında şöyle dediğini nakletti: “Dünya[nın sonuna kadar]dır.” (¬٣)
48688. Metin
وقولُه: {يُدَبِّرُ الْأَمْرَ}. يقولُ تعالى ذكرُه: يَقْضِي اللَّه الذي رَفَع السماواتِ بغيرِ عَمَدٍ تَرَونها أمورَ الدنيا والآخرةِ كلَّها، ويُدبِّرُ ذلك كلَّه وحده بغيرِ شريكٍ ولا ظهيرٍ ولا معينٍ، سُبْحانه.
{يُدَبِّرُ الْأَمْرَ} “İşi çekip çevirir / yönetir” buyruğu hakkında [Allah] Teâlâ -zikri yücedir- şöyle der: Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten Allah, dünya ve ahiret işlerinin tamamına hükmeder ve tüm bunları ortağı, destekçisi ve yardımcısı olmaksızın tek başına çekip çevirir; O her türlü noksanlıktan münezzehtir.
48689. Metin
وبنحوِ الذي قُلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de demiştir.
48690. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
48691. Metin
حدَّثني المثنى، قال: ثنا أبو حذيفةَ، قال: ثنا شِبلٌ، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ: {يُدَبِّرُ الْأَمْرَ}: يَقْضِيه وحدَه (¬٣).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebu Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den nakletti: “{يُدَبِّرُ الْأَمْرَ} “İşi çekip çevirir”: Ona tek başına hükmeder.” (¬٣)
48692. Metin
قال: ثنا إسحاقُ، قال: ثنا عبدُ اللهِ، عن ورقاءَ، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ بنحوِه ٤.
[Müsennâ] dedi ki: Bize İshâk anlattı, dedi ki: Bize Abdullah, Verkâ'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den benzerini nakletti.4
48693. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنى حجاجٌ، عن ابن جُرَيجٍ، عن مجاهدٍ بنحوِه.
Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Huseyn anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den benzerini nakletti.
48694. Metin
وقولُه: {يُفَصِّلُ الْآيَاتِ}. يقولُ: يُفصِّلُ لكم ربُّكم آياتِ كتابِه فيُبَيِّنُها لكم، احْتجَاجًا بها عليكم أيُّها الناسُ، {لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ}. يقولُ: لتُوقِنوا بلقاءِ اللَّهِ والمعادِ إليه، فتُصَدِّقوا بوَعْدِه ووَعِيدِه، وتَنْزَجروا عن عبادةِ الآلهةِ والأوثانِ، وتُخلِصوا له العبادةَ إذا تَيَقَّنتُم (¬١) ذلك.
{يُفَصِّلُ الْآيَاتِ} “Ayetleri açıklar” buyruğu hakkında der ki: Rabbiniz, ey insanlar, aleyhinize bir hüccet (delil) olsun diye kitabının ayetlerini size detaylandırır ve açıklar. {لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ} “Umulur ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız” buyruğu hakkında der ki: Allah'a kavuşacağınıza ve O'na döndürüleceğinize kesin olarak inanasınız, böylece O'nun vaadini ve tehdidini tasdik edesiniz, ilahlara ve putlara tapmaktan vazgeçesiniz ve bunu kesin olarak bildiğinizde (¬١) ibadeti sadece O'na has kılasınız diye.
48695. Metin
وبنحوِ ما قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de demiştir.
48696. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
48697. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ}: وأن الله ﵎ إنما أنزَل كتابه وأَرسَل رُسُلَه؛ ليُؤْمَنَ بوَعْدِه، وليُسْتَيْقَنَ بلقائِه (¬٢).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ} “Umulur ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız”: “Allah -şan ve şerefi yücedir- kitabını ancak vaadine inanılması ve O'na kavuşulacağına kesin kanaat getirilmesi için indirmiş, peygamberlerini de bunun için göndermiştir.” (¬٢)
48698. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْهَارًا وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٣)}.
Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun teviline dair görüş: {وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الْأَرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْهَارًا وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٣)} “Yeri yayıp döşeyen, onda sarsılmaz dağlar ve nehirler var eden, orada her türlü meyveden ikişer çift yaratan O'dur. Geceyi gündüzün üzerine örtüp bürür. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler (ibretler) vardır. (3)”
48699. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: والله الذي مَدَّ الأرضَ، فبَسَطَها طولًا وعرضًا.
[Allah] Teâlâ -zikri yücedir- şöyle der: Yeri yayıp uzatan, böylece onu uzunlamasına ve enlemesine seren Allah'tır.
48700. Metin
وقولُه: {وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: وجَعَل في الأرضِ جبالًا ثابتةً.
Ve O'nun: {وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ} “Ve orada sarsılmaz dağlar kıldı” buyruğu hakkında [Allah] -övgüsü yücedir- şöyle buyurmaktadır: Ve yeryüzünde sabit dağlar var etti.
48701. Metin
والرَّواسي جمعُ راسيةٍ، وهى الثابتةُ، يقالُ منه: أرسيتُ الوَتِدَ في الأرضِ. إذا أثبَتَّه، كما قال الشاعرُ (¬١):
Revâsî (الرَّواسي), râsiye (راسية) kelimesinin çoğuludur; o da sabit olan demektir. Nitekim bundan türetilerek: [أرسيتُ الوَتِدَ في الأرضِ] “Kazığı yere sabitledim” denilir; şairin dediği gibi (¬١):
48702. Metin
بهِ (¬٢) خاِلداتٌ (¬٣) ما يَرِمْنَ (¬٤) وهايدٌ (¬٥) … وأَشْعَثُ (¬٦) أَرْسَتْه الوَلِيدَةُ بالفِهْرِ (¬٧)
Onda (¬٢) yerlerinden ayrılmayan (¬٤) ocak taşları (¬٣), sönmüş kül (¬٥) … Ve cariyelerin taşla (¬٧) çakıp sabitlediği (أَرْسَتْه) başı ezik bir kazık (¬٦) vardır.
48703. Metin
يعني: أَثْبَتَتْه.
Yani: Onu sabitleştirdi, demektir.
48704. Metin
وقولُه: {وَأَنْهَارًا}. يقولُ: وجَعَل في الأرضِ أنهارًا مِن ماءٍ.
{وَأَنْهَارًا} “Ve nehirler” buyruğu hakkında der ki: Yeryüzünde sudan nehirler var etti.
48705. Metin
وقولُه: {وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ}. فـ {وَمِنْ} الله في قولِه: {وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ}. مِن صلةِ {جَعَلَ} الثاني، لا الأولِ.
{وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} “Ve orada her türlü meyveden ikişer çift yarattı” buyruğuna gelince; {وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} sözündeki {وَمِنْ} edatı, birinci {جَعَلَ} fiiline değil, ikinci {جَعَلَ} fiiline bağlıdır.
48706. Metin
ومعنى الكلامِ: وجَعَل فيها زوجَين اثنين من كلِّ الثمراتِ.
Sözün anlamı: “Orada her meyveden ikişer çift kıldı” demektir.
48707. Metin
وعنى بـ {زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ}: مِن كلِّ ذَكَر اثنان، ومن كلِّ أنثى اثنان، فذلك أربعةٌ؛ من الذكورِ اثنان، ومِن الإناثِ اثنتان (¬٨)، في قولِ بعضِهم.
{زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} “İkişer çift” ifadesiyle kastettiği: Bazılarının görüşüne göre; her erkekten iki ve her dişiden iki, ki bu dörttür; erkeklerden iki ve dişilerden iki (¬٨) demektir.
48708. Metin
وقد بَيَّنَّا فيما مَضَى أن العرب تُسَمِّي الاثنين زوجَين، والواحدَ مِن الذكورِ زوجًا لأُنثاه، وكذلك الأُنثى الواحدةَ زَوْجًا، وزوجةً لذَكَرِها، بما أغنَى عن إعادتِه
Daha önce, Arapların iki şeye "zevceyn" (iki çift), erkeklerden tek olana dişisinin zevci, aynı şekilde tek bir dişiye de erkeğinin zevci ve zevcesi adını verdiklerini, tekrarına hacet bırakmayacak şekilde açıklamıştık
48709. Metin
في هذا الموضعِ (¬١).
açıklamıştık (¬١).
48710. Metin
ويزيدُ ذلك إيضاحًا قولُ اللَّهِ ﷿: {وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى} [النجم: ٤٥]. فسَمَّى الاثنين الذكر والأنثى زوجَين.
Allah Azze ve Celle'nin şu buyruğu bunu daha da açıklığa kavuşturmaktadır: {وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى} “Şüphesiz O, iki çifti; erkeği ve dişiyi yarattı” [Necm: 45]. Böylece iki şeye; erkeğe ve dişiye "zevcân" (iki çift) adını vermiştir.
48711. Metin
وإنما عَنَى بقولِه (¬٢): {زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ}. نوعَين وضَربَين.
O (¬٢), {زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} “İkişer çift” buyruğu ile sadece iki türü ve iki çeşidi kastetmiştir.
48712. Metin
وقولُه: {يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ}. يقولُ: يجلِّلُ الليلَ النهارَ فيُلْبِسُه ظُلْمتَه، والنهارَ الليلَ بضيائِه.
{يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ} “Geceyi gündüzün üzerine örter” buyruğu hakkında der ki: Geceyi gündüzün üzerine bürür ve ona karanlığını giydirir; gündüzü de aydınlığıyla gecenin üzerine [bürür].
48713. Metin
كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ}. أي: يُلْبِسُ الليل النهارَ (¬٣).
Nitekim bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ} “Geceyi gündüzün üzerine örter” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Yani geceye gündüzü [veya gündüze geceyi] giydirir.” (¬٣)
48714. Metin
وقولُه: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ}. يقولُ تعالى ذكرُه: إن فيما وَصَفتُ وذَكَرتُ من عجائبِ خلقِ اللَّهِ وعظيمِ قدرتِه التي خَلَق بها هذه الأشياءَ - لَدَلالاتٍ وحُجَبًا وعِظاتٍ لقومٍ يتفكَّرون فيها، فيَسْتَدِلُّون ويَعْتَبِرون بها، فيَعْلَمون أن العبادةَ لا تَصْلُحُ ولا تجوزُ إلا لَن خَلَقها ودَبَّرها، دونَ غيرِه مِن الآلهةِ والأصنامِ التي لا تقدِرُ على ضَرٍّ ولا نفعٍ، ولا لشيءٍ غيرها، إلا لمَن أنشأ ذلك فأحْدَثه مِن غيرِ شيءٍ، ﵎، وأن القُدْرةَ التي أبْدَع بها ذلك، هي القدرةُ التي لا يتعذَّرُ عليه إحياءُ مَن هَلَك من خلقِه، وإعادةُ ما فني وابتداعُ ما شاء ابْتِداعَه بها.
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler vardır” buyruğu hakkında [Allah] Teâlâ -zikri yücedir- şöyle der: Allah'ın yaratışındaki harikalardan ve bu şeyleri yarattığı yüce kudretinden vasfedip zikrettiğim hususlarda, onlar hakkında düşünen, onlardan delil çıkarıp ibret alan bir topluluk için kesin deliller, hüccetler ve öğütler vardır. Böylece onlar, ibadetin ne zarar vermeye ne de fayda sağlamaya gücü yetmeyen ilahlara ve putlara veya bunların dışındaki başka bir şeye değil; ancak bunları yoktan var eden ve idare eden zata -şan ve şerefi yücedir- layık ve caiz olduğunu ve bunları benzersiz şekilde yarattığı kudretin, yaratıklarından helak olanları diriltmekten, yok olanı iade etmekten ve yaratmayı dilediği şeyi onunla yaratmaktan aciz kalmayacak kudret olduğunu bilirler.
48715. Metin
والقولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٤)}
Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun teviline dair söz: {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الْأُكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٤)} “Yeryüzünde birbirine komşu parçalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten çatallı çıkan ve tek gövde halinde yetişen hurma ağaçları vardır ki hepsi tek bir su ile sulanır. Bununla birlikte yemişleri bakımından onların bir kısmını diğerine üstün kılarız. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için deliller vardır.”123
48717. Metin
[يعنى تعالى ذكرُه بقوله] (¬١): {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ}: وفي الأرضِ قِطَع منها مُتقارباتٌ مُتَدانياتٌ، يَشْرَبُ بعضُها مِن بعضٍ بالجوارِ، وتختلِفُ بالتفاضُلِ مع تَجاورِها وقربِ بعضِها من بعضٍ، فمنها قطعةٌ سَبِخةٌ (¬٢) لا تُنْبِتُ شيئًا، في جِوارِ قطعةٍ طيبةٍ تُنْبِتُ وتَنفَعُ.
[Allah Teâlâ -zikri yücedir- şu buyruğu ile kasteder ki] (¬١): {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} “Yeryüzünde birbirine komşu parçalar vardır”: Yeryüzünde birbirine yakın ve bitişik parçalar vardır; komşuluk sebebiyle bir kısmı bir kısmından su içer, ancak birbirine komşu ve yakın olmalarına rağmen farklı meziyetlerle ayrışırlar. Nitekim onlardan kimi çorak ve tuzludur (¬٢) hiçbir şey bitirmez; oysa bitiren ve fayda veren verimli bir toprağın yanı başındadır.
48718. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli de demiştir.
48719. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
48720. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن سفيانَ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ: {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ}. قال: السَّبَخةُ والعَذِية (¬٣)، والمالحُ والطيبُ (¬٤).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî', Süfyân'dan, o Leys'ten, o da Mücâhid'den {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} “Yeryüzünde birbirine komşu parçalar vardır” hakkında şöyle dediğini nakletti: “Çorak ve verimli (¬٣), tuzlu ve tatlı topraktır.” (¬٤)
48721. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ إسحاقَ، قال: ثنا أبو أحمدَ، قال: ثنا سفيانُ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ}. قال: سِباخٌ وعُذُوبةٌ (¬٥).
Bize Ahmed b. İshak anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Leys'ten, o da Mücâhid'den {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} “Yeryüzünde birbirine komşu parçalar vardır” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Çorak araziler ve tatlı [verimli] arazilerdir.” (¬٥)
48722. Metin
حدَّثني المثنى، قال: ثنا أبو نعيمٍ، قال: ثنا سفيانُ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Nuaym anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Leys'ten, o da Mücâhid'den aynısını nakletti.
48723. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ محمدٍ، قال: ثنا سعيدٌ بن سليمانَ، قال: ثنا إسحاقُ بنُ
Bize el-Hasen b. Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Saîd b. Süleymân anlattı, dedi ki: Bize İshâk b.
48724. Metin
سليمانَ، عن أبي سنانٍ، عن ابن عباسٍ في قولِه: {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ}. قال: العَذِيَةُ (¬١) والسَّبَخَةُ.
Süleymân, Ebû Sinân'dan, o da İbn Abbâs'tan {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} “Yeryüzünde birbirine komşu parçalar vardır” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Verimli (¬١) ve çorak topraktır.”
48725. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ}: يعنى الأرضَ السَّبِخةَ والأرضَ العَذِيَة (¬١)، يكونان جميعًا مُتجاوراتٍ، يُفضَّلُ (¬٢) بعضُها على بعضٍ في الأُكُلِ (¬٣).
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {وَفِي الْأَرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} “Yeryüzünde birbirine komşu parçalar vardır” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Çorak arazi ile verimli (¬١) araziyi kasteder; ikisi bir arada yan yanadır, ancak yemişlerinde bazısı bazısına üstün kılınır (¬٢) (¬٣).”
48726. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جُرَيجٍ، قال: قال ابن عباسٍ: {قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} (¬٤): العَذِيَةُ والسَّبَخةُ، مُتجاوراتٌ جميعًا، تُنْبِتُ هذه، وهذه إلى جَنْبِها لا تُنْبِتُ.
Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Huseyn anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı, dedi ki: İbn Abbâs {قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} (¬٤) “Birbirine komşu parçalar” hakkında şöyle dedi: “Verimli ve çorak topraktır; hepsi yan yanadır; şu [ürün] bitirir, yanı başındaki ise bitirmez.”
48727. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ محمدٍ، قال: ثنا شَبابةُ، قال: ثنا ورقاءُ، عن ابن أبي نَجيحٍ عن مجاهدٍ قولَه: {قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ}: طَيِّبُها [وعَذْبُها] (¬٥)، وخبيثُها السِّباخُ (¬٦).
Bize el-Hasen b. Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Şebâbe anlattı, dedi ki: Bize Verkā, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ} “Birbirine komşu parçalar” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “Onun verimlisi [ve tatlısı] (¬٥), çorağı ise tuzlusudur.” (¬٦)