58142. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
58143. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلَّ ثناؤُه: {طه (١) مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى (٢) إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى (٣)}.
Allah Teâlâ'nın: {طه (١) مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى (٢) إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى (٣)} “Tâhâ. Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin/bedbaht olasın diye indirmedik. Ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olarak [indirdik].” kavlinin teviline dair söz:
58144. Metin
اختلف أهلُ التأويلِ في تأويلِ قولِه: {طه}، فقال بعضُهم: معناه: يا رَجُلُ.
Tevil ehli, {طه} “Tâhâ” kavlinin tevilinde ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı: “Ey adam!” demektir.
58145. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
58146. Metin
حدَّثنا ابن حميدٍ، قال: ثنا أبو تُمَيلَةَ، عن الحسينِ (¬١) بن واقدٍ، عن يزيدَ النَّحْوِيِّ، عن عِكرمةَ، عن ابن عباسٍ: {طه}. قال: بالنَّبَطِيَّةِ: يا رَجُلُ (¬٢).
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Tumeyle, Hüseyin b. Vâkıd'dan, o Yezîd en-Nahvî'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan {طه} “Tâhâ” hakkında rivayet etti. [İbn Abbâs] dedi ki: “Nabatî dilinde: ‘Ey adam!’ demektir.”
58147. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {طه ١ مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى}: فَإِنَّ قومَه قالوا: لقد شَقِى هذا الرجلُ بربِّه. فأنزَل اللهُ تعالى ذكرُه: {طه}. يعني: يا رَجُلُ، {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} ٣.
Bana Muhammed b. Sa‘d rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs’tan nakletti; o, {طه 1 مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} “Tâhâ. Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekip bedbaht olasın diye indirmedik” âyeti hakkında şöyle demiştir: Kavmi, “Bu adam Rabbi yüzünden kesinlikle meşakkate/bedbahtlığa düştü!” dediler. Bunun üzerine zikri yüce olan Allah: {طه} “Tâhâ” yani: “Ey adam!”, {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekip bedbaht olasın diye indirmedik” âyetini indirdi.3
58148. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جريجٍ، قال: أخبَرنى عبدُ اللهِ بنُ مسلمٍ، أو يَعلَى بنُ مسلمٍ، عن سعيدِ بن جبيرٍ أنه قال: {طه}: يا رَجُلُ، بالسريانيةِ (¬١).
Bize Kāsım rivayet edip dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den rivayet etti, dedi ki: Bana Abdullah b. Müslim veya Ya'lâ b. Müslim, Saîd b. Cübeyr'den onun şöyle dediğini bildirdi: “{طه} “Tâhâ”, Süryanicede ‘Ey adam!’ demektir.”
58149. Metin
قال ابن جريجٍ: وأخبَرنى زمعةُ بنُ صالحٍ، عن سلَمةَ بن وَهْرامَ، عن عكرمةَ، عن ابن عباسٍ بذلك أيضًا (¬٢). قال ابن جريجٍ: قال مجاهدٌ ذلك أيضًا (¬٣).
İbn Cüreyc dedi ki: Bana Zem'a b. Sâlih, Seleme b. Vehrâm'dan, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan aynı şekilde bildirdi. İbn Cüreyc dedi ki: Mücâhid de aynı şeyi söylemiştir.
58150. Metin
حدَّثنا عمرانُ بنُ موسى القزَّازُ، قال: ثنا عبدُ الوارثِ بنُ سعيدٍ، قال: ثنا عمارةُ، عن عكرمةَ في قولِه: {طه}. قال: يا رجلُ، كلمةٌ بالنَّبَطيَّةِ.
Bize İmrân b. Mûsâ el-Kazzâz rivayet edip dedi ki: Bize Abdülvâris b. Saîd rivayet etti, dedi ki: Bize Umâre, İkrime'den {طه} “Tâhâ” kavli hakkında rivayet etti. [İkrime] dedi ki: “Nabatî dilinde ‘Ey adam!’ [anlamında bir] kelimedir.”
58151. Metin
حدَّثنا ابن حميدٍ، قال: ثنا يحيى بنُ واضحٍ، قال: ثنا [عبيدُ اللهِ] (¬٤)، عن عكرمةَ في قولِه: {طه}. قال: هي بالنَّبَطيَّةِ: يا إنسانُ.
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Yahyâ b. Vâdıh rivayet etti, dedi ki: Bize [Ubeydullah], İkrime'den {طه} “Tâhâ” kavli hakkında rivayet etti. [İkrime] dedi ki: “Nabatî dilinde: ‘Ey insan!’ demektir.”
58152. Metin
حدَّثنا [محمدُ بنُ سنانٍ القزازُ] (¬٥)، قال: ثنا أبو عاصمٍ، عن قرةَ بن خالدٍ، عن الضحاكِ في قولِه: {طه}. قال: يا رجلُ، بالنَّبَطِيَّةِ (¬٦).
Bize [Muhammed b. Sinân el-Kazzâz] rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım, Kurre b. Hâlid'den, o Dahhâk'tan {طه} “Tâhâ” kavli hakkında rivayet etti. [Dahhâk] dedi ki: “Nabatî dilinde: ‘Ey adam!’ demektir.”
58153. Metin
وحدَّثنا محمدُ بنُ بشارٍ، قال: ثنا عبدُ الرحمنِ، قال: ثنا سفيانُ، عن حُصَينٍ، عن عكرمةَ في قولِه: {طه}. قال: يا رجلُ ٧.
Bize Muhammed b. Beşşâr da rivayet edip dedi ki: Bize Abdurrahman rivayet etti, dedi ki: Bize Süfyân, Husayn'dan, o İkrime'den {طه} “Tâhâ” kavli hakkında rivayet etti. [İkrime] dedi ki: “Ey adam! [demektir].” 7
58154. Metin
وحدثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {طه}. قال: يا رجلُ، وهى بالسريانيةِ (¬١).
Bize Bişr de rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {طه} “Tâhâ” kavli hakkında rivayet etti. [Katâde] dedi ki: “Ey adam! [demektir] ve o Süryanicedir.”
58155. Metin
حدَّثنا الحسنُ، قال: أخبَرنا عبد الرزاقِ، قال: أخبَرنا معمرٌ، عن قتادةَ والحسنِ في قولِه: [طه}، قالا: يا رجلُ (¬٢).
Bize Hasan rivayet edip dedi ki: Bize Abdürrezzâk bildirdi, dedi ki: Bize Ma'mer, Katâde ve Hasan'dan {طه} “Tâhâ” kavli hakkında bildirdi. İkisi de şöyle demişlerdir: “Ey adam! [demektir].”
58156. Metin
حُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: أخبَرنا عبيدٌ -[يَعنى ابنَ سليمانَ] (¬٣) - قال: سمِعتُ الضحاك يقولُ في قولِه: {طه}. يقولُ: يا رجلُ.
Hüseyin'den bana rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Ebû Muâz'ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd -[yani İbn Süleymân]- haber verip dedi ki: Dahhâk'ı {طه} “Tâhâ” kavli hakkında şöyle derken işittim: “Ey adam! demektir.”
58157. Metin
وقال آخرون: هو اسمٌ مِن أسماءِ اللهِ، وقَسَمٌ أقسَم اللهُ به.
Başkaları ise şöyle demiştir: O, Allah'ın isimlerinden bir isim ve Allah'ın kendisiyle yemin ettiği bir yemindir.
58158. Metin
ذكرُ من قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
58159. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا عبدُ اللهِ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ في قولِه: {طه}. قال: فإنه قسمٌ [أقسمه اللهُ] (¬٤)، وهو اسمٌ مِن أسماءِ اللهِ (¬٥).
Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o İbn Abbâs'tan {طه} “Tâhâ” kavli hakkında rivayet etti. [İbn Abbâs] dedi ki: “O, [Allah'ın ettiği] bir yemindir ve Allah'ın isimlerinden bir isimdir.”
58160. Metin
وقال آخرون: هو حروفُ هجاءٍ.
Başkaları ise: “O, hece harfleridir” demişlerdir.
58161. Metin
وقال آخرون: هي ٦ حروفٌ مُقطَّعةٌ، يَدُلُّ كلُّ حرفٍ منها على معنًى. واختلَفوا في ذلك اختلافَهم في {الم}. وقد ذكَرنا ذلك في مواضعِه، وبيَّناه بشواهدِه ٧
Başkaları ise: “Onlar7 [her biri] ayrı harflerdir (hurûf-ı mukattaa); bu harflerin her biri bir anlama delalet eder” demişlerdir. Bu hususta da {الم} “Elif, Lâm, Mîm” konusundaki ihtilafları gibi ihtilaf etmişlerdir. Biz bunu [daha önce] ilgili yerlerinde zikretmiş ve delilleriyle açıklamıştık.8
58162. Metin
والذي هو أولَى بالصوابِ عندى مِن الأقوالِ فيه قولُ مَن قال: معناه: يا رجلُ. لأنها كلمةٌ معروفةٌ في عَكٍّ (¬١) فيما بلَغنى، وأن معناه فيهم: يا رجلُ، وأُنشِد لمتممِ بن نُويرةَ (¬٢):
Bu husustaki görüşler arasında bana göre doğruya en yakın olanı: “Bunun anlamı ‘Ey adam!’ demektir” diyenin görüşüdür. Çünkü bana ulaşan bilgiye göre bu, Akk kabilesinde bilinen bir kelimedir ve onların dilinde anlamı “Ey adam!” demektir. Mütemmim b. Nüveyre'nin şu beyti inşâd edilmiştir:
58163. Metin
هتفتُ بِطَهَ في القتالِ فلمْ يُجِبْ … فخِفتُ عليهِ أنْ يكونَ مُوائِلَا (¬٣)
Savaşta Tâhâ diye seslendim de cevap vermedi … Kurtulmak için kaçıp sığınmış olmasından korktum.
58164. Metin
وقال آخرُ (¬٤):
Bir başkası da şöyle demiştir:
58165. Metin
إن السَّفاهةَ طَهَ من خلائقِكم … لا بارَك اللهُ في القومِ الملاعينِ
Ey adam (Tâhâ)! Beyinsizlik sizin ahlakınızdandır … Allah lanetlenmiş topluluğu mübarek kılmasın!
58166. Metin
فإذ كان ذلك معروفًا فيهم على ما ذكَرْنا، فالواجبُ أن يُوجَّهَ تأويلُه إلى المعروفِ فيهم مِن معناه، ولا سِيَّما إذا وافَق ذلك تأويلَ أهلِ العلمِ مِن الصحابةِ والتابعينِ.
Zikrettiğimiz üzere bu [kelime] onların arasında bilindiğine göre, vacip olan onun tevilini aralarında bilinen manasına hamletmektir; bilhassa bu tevil sahabi ve tâbiîn ilim ehlinin teviline de uygun düştüğü zaman.
58167. Metin
فتأويلُ الكلامِ إذن: يا رجلُ، ما أنْزَلْنا عليك القرآن لتَشْقَى بإنزالِناه (¬٥) عليك، فنكلِّفَك ما لا طاقةَ لك به مِن العملِ.
Buna göre sözün tevili şöyledir: “Ey adam! Biz bu Kur'an'ı sana indirmekle güç yetiremeyeceğin amelleri sana yükleyip sıkıntıya düşesin/bedbaht olasın diye indirmedik.”
58168. Metin
وذُكِر أنه قيل له ذلك بسببِ ما كان يَلْقَى مِن النَّصَبِ والعَناءِ والسَّهِرِ في قيامِ الليلِ.
Ona [Peygamber'e] bunun, gece namazında çektiği yorgunluk, meşakkat ve uykusuzluk sebebiyle söylendiği zikredilmiştir.
58169. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
58170. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن
Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Îsâ rivayet etti. Bana el-Hâris de rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasan rivayet edip dedi ki: Bize Verkā rivayet etti; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da...
58171. Metin
مجاهدٍ: {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى}. قال: [في الصلاةِ. قال] (¬١): هي مِثلُ قولِه: {فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ} [المزمل: ٢٠]. فكانوا يُعلِّقون الحبالَ بصدُورِهم (¬٢) في الصلاةِ (¬٣).
o da Mücâhid'den {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin/bedbaht olasın diye indirmedik” kavli hakkında şöyle rivayet etti: “[Namazda güçlük çekesin diye indirmedik]. O, Allah'ın: {فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ} “Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun” kavli gibidir. Onlar namazda ipleri göğüslerine bağlıyorlardı.”
58172. Metin
وحدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جريجٍ، عن مجاهدٍ: {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى}. قال: في الصلاةِ؛ كقولِه: {فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ}. وكانوا يعلِّقون الحبالَ بصدورِهم في الصلاةِ.
Bize Kāsım da rivayet edip dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o Mücâhid'den {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin/bedbaht olasın diye indirmedik” kavli hakkında rivayet etti. [Mücâhid] dedi ki: “Namaz hususundadır; tıpkı {فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ} “Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun” buyruğu gibi. Onlar namazda ipleri göğüslerine bağlıyorlardı.”
58173. Metin
وحدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى}: لا واللهِ ما جعَله اللهُ شقاءً (¬٤)، ولكن جعَله رحمةً ونورًا، ودليلًا إلى الجنةِ (¬٥).
Bize Bişr de rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekesin/bedbaht olasın diye indirmedik” kavli hakkında rivayet etti. [Katâde] dedi ki: “Hayır, vallahi Allah onu bir meşakkat ve bedbahtlık kılmadı; aksine onu bir rahmet, bir nur ve cennete ulaştıran bir kılavuz kıldı.”
58174. Metin
وقولُه: {إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى}. يقولُ جلَّ ذكرُه: ما أنزَلنا عليك هذا القرآنَ إلا تذكرةً لمن يَخشَى عقابَ اللهِ، فيَتَّقِيه بأداءِ فرائضِ ربِّه واجتنابِ محارمِه.
Allah Teâlâ'nın: {إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى} “Ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olarak [indirdik]” kavline gelince; O zikri yüce olan şöyle buyurmaktadır: Biz bu Kur'an'ı, ancak Allah'ın azabından korkup Rabbinin farzlarını yerine getirerek ve haramlarından kaçınarak O'ndan sakınan kimseye bir öğüt olsun diye indirdik.
58175. Metin
كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى}: وإن الله أَنزَل كتابَه ٦، وبعث رسلَه رحمةً رحِم اللهُ بها العبادَ؛ ليتذَكَّر ذاكرٌ، ويَنْتِفِعَ رجلٌ بما سمِع مِن كتابِ اللهِ، وهو ذكرٌ له أنزَله ٧ اللهُ،
Nitekim bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى} “Ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olarak [indirdik]” kavli hakkında rivayet etti. [Katâde şöyle dedi]: “Kuşkusuz Allah, öğüt alan öğüt alsın ve kişi Allah'ın Kitabı'ndan işittiği şeylerden istifade etsin diye, kullarına bir rahmet olmak üzere Kitabı'nı6 indirmiş ve elçilerini göndermiştir. O [Kur'an], Allah'ın indirdiği7 bir öğüttür;
58176. Metin
فيه حلَالُه وحرامُه، فقال: {تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى} (¬١).
içinde helali ve haramı vardır. Nitekim şöyle buyurmuştur: {تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى} “[Bu Kitap] yeri ve yüce gökleri yaratan [Allah] tarafından peyderpey indirilmiştir.”
58177. Metin
حدَّثنا يونسُ، قال: أخبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ في قولِه: {إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى}. قال (¬٢): أنزَلناه عليك تذكرةً لمَن يَخشَى.
Bize Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb bildirdi, dedi ki: İbn Zeyd, {إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى} “Ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olarak [indirdik]” kavli hakkında şöyle dedi: “Biz onu sana, korkan kimse için bir öğüt olsun diye indirdik.”
58178. Metin
فمعنَى الكلامِ إذن: يا رجلُ ما أنزَلنا عليك هذا القرآنُ لتشقَى به، ما أنزَلناه إلا تذكرةً لمَن يَخشَى.
O halde sözün anlamı şudur: “Ey adam! Biz bu Kur'an'ı sana onunla sıkıntıya düşesin/bedbaht olasın diye indirmedik; onu ancak [Allah'tan] korkan kimse için bir öğüt olarak indirdik.”
58179. Metin
وقد اختلَف أهلُ العربيةِ في وجهِ نصبِ {تَذْكِرَةً}؛ فكان بعضُ نحويِّي البصرة يقولُ (¬٣): {إِلَّا تَذْكِرَةً}. بدلًا مِن قولِه: {لِتَشْقَى}. فجعَلَه: ما أنزَلنا عليك القرآنَ إلا تذكرةً.
Arap dili âlimleri {تَذْكِرَةً} “öğüt olarak” kelimesinin mansub oluş yönünde ihtilaf etmişlerdir. Basralı bazı nahivciler şöyle diyordu: {إِلَّا تَذْكِرَةً} “ancak bir öğüt olarak” ifadesi, {لِتَشْقَى} “güçlük çekesin diye” kavlinin bedelidir. Dolayısıyla bunu: “Biz sana Kur'an'ı ancak bir öğüt olarak indirdik” [anlamında] kılmıştır.
58180. Metin
وكان بعضُ نحويِّى الكوفةِ (¬٤) يقولُ: نُصِبت على قولِه: ما أنزلناه (¬٥) إلا تذكرةً.
Kûfeli bazı nahivciler ise şöyle diyordu: “Biz onu ancak bir öğüt olarak indirdik” sözü üzere mansub kılınmıştır.
58181. Metin
وكان بعضُهم يُنكرُ قول القائلِ: نُصبِت بدلًا مِن قولِه: {لِتَشْقَى}. ويقولُ: ذلك غيرُ جائزٍ؛ لأن: {لِتَشْقَى}. في الجَحْدِ، و: {إِلَّا تَذْكِرَةً}. في التحقيقِ، ولكنَّه تكريرٌ.
Onlardan bazıları ise: “{لِتَشْقَى} “güçlük çekesin diye” kavlinden bedel olarak mansub kılınmıştır” diyen kimsenin görüşünü kabul etmeyip şöyle diyordu: “Bu caiz değildir; zira {لِتَشْقَى} “güçlük çekesin diye” olumsuzluk (cahd) bağlamındadır, {إِلَّا تَذْكِرَةً} “ancak bir öğüt olarak” ise olumluluk/tahkik bağlamındadır. Fakat bu bir tekrardır.”
58182. Metin
وكان بعضُهم يقولُ: معنى الكلامِ: ما أنزَلنا عليك القرآنَ إلا تذكِرةً لمَن يَخْشَى، لا لِتَشْقَى.
Onlardan bazıları da şöyle diyordu: Sözün anlamı şudur: “Biz Kur'an'ı sana sıkıntıya düşesin diye değil, ancak [Allah'tan] korkan kimseye bir öğüt olsun diye indirdik.”
58183. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلَّ ثناؤُه: {تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى ٤ الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى ٥}.
Cenâb-ı Hakk'ın: {تَنْزِيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى 4 الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى 5} “[Bu Kur'an], yeri ve yüce gökleri yaratan katından peyderpey indirilmiştir. Rahmân Arş'a istivâ etmiştir.” kavlinin tefsirine dair söz:
58184. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: هذا القرآنُ تنزيلٌ مِن الرَّبِّ الذي خلَق الأرضَ والسماواتِ العُلى. والعُلَى: جمعُ عُلْيَا.
Zikri yüce olan Allah, Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: Bu Kur'an, yeri ve yüce gökleri yaratan Rab tarafından indirilmiştir. el-‘Ulâ (العُلَى), ‘ulyâ (عُلْيَا) kelimesinin çoğuludur.
58185. Metin
واختلَف أهلُ العربيةِ في وجهِ نصبِ قولِه: {تَنْزِيلًا}؛ فقال بعضُ نحويِّى البصرةِ: نُصِبَ ذلك بمعْنَى: أنزَل اللهُ ذلك تنزيلًا.
Arap dili ehli, {تَنْزِيلًا} “peyderpey indirilmiştir” kavlinin mansub oluş yönünde ihtilaf etmişlerdir. Basralı bazı nahivciler: “Bu, ‘Allah onu bir indirişle indirdi’ anlamında [mef'ûl-i mutlak olarak] mansub kılınmıştır” demiştir.
58186. Metin
وقال بعضُ مَن أنكَر ذلك مِن قيلِه: هذا مِن كلامَين، ولكن المعنَى: هو تنزيلٌ.
Onun bu sözünü kabul etmeyenlerden bazıları ise şöyle demiştir: “Bu iki ayrı kelamdandır; lakin anlamı: ‘O bir indirmedir (tênzildir)’ demektir.”
58187. Metin
ثم أَسقَط "هو"، واتَّصَل بالكلامِ الذي قبلَه، فخرَج مِنه، ولم يكُنْ مِن لفظِه.
Sonra “o (huvé)” hazfedilmiş ve kendisinden önceki kelama bağlanmış, böylece ondan [o cümlenin lafzından] olmamakla beraber ondan türemiş gibi olmuştur.
58188. Metin
والقولانِ جميعًا عندى غيرُ خطأ.
Bana göre bu iki görüşün ikisi de hatalı değildir.
58189. Metin
وقولُه: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}. يقولُ تعالى ذكرُه: الرحمنُ على عرشِه ارتفَع وعلَا.
Allah Teâlâ'nın: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} “O Rahmân Arş'a istivâ etmiştir” kavline gelince; zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Rahmân olan Allah, Arş'ının üzerine yükselmiş ve yücelmiştir.
58190. Metin
وقد بيَّنا معنى "الاستواء" بشواهده فيما مضَى، وذكَرنا اختلافَ المختلِفين فيه، فأغنَى ذلك عن إعادتِه في هذا الموضعِ (¬١).
Biz “istivâ”nın anlamını daha önce şahitleriyle açıklamış ve bu hususta ihtilaf edenlerin görüş ayrılıklarını zikretmiştik; dolayısıyla bu, burada onu tekrar etmekten müstağni kılmıştır.
58191. Metin
وللرفعِ في {الرَّحْمَنُ} وجهانِ؛ أحدُهما، بمعنَى قولِه: {تَنْزِيلًا}. فيكونُ معنى الكلامِ: نزَّله من خلَق الأرضَ والسماواتِ، نزَّله الرحمنُ الذي على العرشِ استوى. والآخرُ، بقولِه: {عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}؛ لأن في قولِه: {اسْتَوَى}. ذِكرًا مِن "الرحمنِ".
{الرَّحْمَنُ} “Rahmân” kelimesinin merfû oluşunun iki yönü vardır: Birincisi, {تَنْزِيلًا} “peyderpey indirilmiştir” kavlinin anlamı itibarıyladır; bu durumda kelamın anlamı: “Onu yeri ve gökleri yaratan indirmiştir; onu Arş'a istivâ eden Rahmân indirmiştir” şeklinde olur. Diğeri ise {عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} “Arş'a istivâ etmiştir” kavli sebebiyledir; zira {اسْتَوَى} “istivâ etti” fiilinde “Rahmân”a ait bir zamir (zikr) vardır.
58192. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلّ ثناؤُه: {لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى (٦)}.
Allah Teâlâ'nın: {لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى (٦)} “Göklerde olanlar, yerde olanlar, ikisinin arasında bulunanlar ve toprağın altında olanlar yalnızca O'nundur.” kavlinin teviline dair söz:
58193. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: {مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى} مِلْكًا له، وهو مُدبِّرُ ذلك كلِّه، ومُصرِّفُ جميعِه.
Allah Teâlâ zikri yüce olan şöyle buyurmaktadır: {مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى} “Göklerde olanlar, yerde olanlar, ikisinin arasında bulunanlar ve toprağın altında olanlar” mülk olarak O'na aittir; bütün bunların yöneticisi [ve tedbir edicisi], hepsini sevk ve idare edeni O'dur.1
58194. Metin
ويعنى بالثَّرَى النَّدَى، يُقالُ للترابِ الرَّطبِ المبتلِّ: ثرًى؛ مَنْقوصٌ (¬١)، يُقالُ مِنه: ثرِيَتِ الأرضُ تَثرَى ثرًى؛ مَنْقوصٌ، والثَّرَى مصدرٌ.
es-Serâ (الثَّرَى) ile nem/ıslaklık kastedilmektedir. Nemli ve ıslak toprağa serâ (ثرًى) denir; [sonu elif-i maksûre ile biten] mankûs bir kelimedir (¬١). Bu kökten olmak üzere: Seriyeti'l-ardu tesrâ serâ (ثرِيَتِ الأرضُ تَثرَى ثرًى) denir; mankûstur ve es-serâ (الثَّرَى) masdardır.
58195. Metin
وبنحوِ الذي قُلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bu hususta bizim söylediğimize benzer şekilde demiştir.
58196. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
58197. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {وَمَا تَحْتَ الثَّرَى}: والثَّرَى كلُّ شيءٍ مبتلٌّ (¬٢).
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den onun: {وَمَا تَحْتَ الثَّرَى} “ve toprağın altında olanlar” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etti: Serâ, ıslak olan her şeydir (¬٢).
58198. Metin
وحُدِّثتُ عن الحسينِ بن الفرجِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: أخبَرنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضَّحاكَ يقولُ في قولِه: {وَمَا تَحْتَ الثَّرَى}: ما حُفِر مِن الترابِ مُبتلًّا (¬٣).
Bana Hüseyin b. el-Ferec'den rivayet edildi; o dedi ki: Ebû Muâz'ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd haber verip dedi ki: Dahhâk'ı, Allah'ın: {وَمَا تَحْتَ الثَّرَى} “ve toprağın altında olanlar” kavli hakkında şöyle derken işittim: Topraktan ıslak olarak kazılıp çıkarılan şeylerdir (¬٣).
58199. Metin
وإنما عنَى بذلك: وما تحتَ الأرَضين السبعِ، كالذي حدَّثني محمدُ بن إبراهيمَ السَّلِيميُّ (¬٤)، المعروفُ بابنِ صُدْرانَ، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا محمدُ بنُ رفاعةَ، عن محمدِ بن كعبٍ: {وَمَا تَحْتَ الثَّرَى}. قال: الثَّرَى سبعُ أرَضِينَ (¬٣).
[Allah] bununla ancak yedi kat yerin altındakileri kastetmiştir; nitekim İbn Sudrân olarak bilinen Muhammed b. İbrâhîm es-Selîmî'nin (¬٤) bana rivayet ettiğine göre: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Muhammed b. Rifâa, Muhammed b. Ka'b'dan {وَمَا تَحْتَ الثَّرَى} “ve toprağın altında olanlar” hakkında rivayet etti; o şöyle demiştir: Serâ, yedi yerdir (¬٣).
58200. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلَّ ثناؤُه: {وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى (٧) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (٨)}.
Allah Teâlâ'nın: {وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى (٧) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (٨)} “Sesini yükseltsen de [bilesin ki] şüphesiz O, gizliyi de daha gizli olanı da bilir. Allah O'dur ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur.” kavlinin teviline dair söz:
58201. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: وإن تَجهَرْ يا محمدُ بالقولِ، أو تُخفِ به، فسواءٌ عندَ ربِّك الذي له ما في السماواتِ وما في الأرضِ؛ {فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ}. يقولُ:
Allah -zikri yücedir- şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Sözü ister açığa vur ister gizle; göklerde ve yerde olanların sahibi olan Rabbinin katında [ikisi de] birdir; {فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ} “Şüphesiz O, gizliyi bilir.” [Yani] şöyle buyurmaktadır:
58202. Metin
فإنه لا يَخْفَى عليه ما استَسْررتَه في نفسِك، فلم تُبدِه بجوارحِك ولم تتكلَّمْ بلسانِك، ولم تَنطِقْ به، {وَأَخْفَى}.
İçinde gizleyip de azalarınla açığa vurmadığın, dilinle konuşmadığın ve telaffuz etmediğin şey O'na gizli kalmaz; {وَأَخْفَى} “ve daha gizli olanı [da bilir]”.
58203. Metin
ثم اختلَف أهلُ التأويلِ في المَعْنِيِّ بقولِه: {وَأَخْفَى}؛ فقال بعضُهم: معناه: وأخفَى مِن السرِّ. قال: والذي هو أخفَى مِن السرِّ ما حدَّث به المرءُ نفسَه ولم يَعمَلْه.
Sonra tevil ehli, {وَأَخْفَى} “ve daha gizli olanı” kavli ile neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: “Bunun anlamı: ‘Gizliden daha gizli olanı’ demektir” demiştir. [Devamla] şöyle demiştir: “Gizliden daha gizli olan şey, kişinin içinden geçirdiği fakat henüz yapmadığı şeydir.”
58204. Metin
ذِكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
58205. Metin
حدَّثنا ابن حميدٍ، قال: ثنا حكَّامٌ، عن عمرٍو، عن عطاءٍ، عن سعيدِ بن جبيرٍ، عن ابن عبَّاسٍ: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. قال: السرُّ ما عَلِمتَه (¬١) أنتَ، {وَأَخْفَى}. ما قذَف اللهُ في قلبِك مما لم تعلَمْه (¬٢).
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Hukkâm, Amr'dan, o Atâ'dan, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” hakkında rivayet etti; o şöyle demiştir: Sır, senin bildiğin şeydir (¬١); {وَأَخْفَى} “daha gizli olan” ise Allah'ın senin kalbine attığı ve senin henüz bilmediğin şeydir (¬٢).
58206. Metin
وحدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثني عمِّي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عبَّاسٍ قولَه: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. يَعنِي بـ "أخفَى"، ما لم يَعمَلْه (¬٣) وهو عاملُه، وأما "السرُّ"، فيعنى ما أسرَّ في نفسِه.
Bana Muhammed b. Sa'd rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan onun: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında rivayet etti; [İbn Abbâs] “daha gizli” ile kişinin henüz yapmadığı fakat yapacağı şeyi kastetmektedir (¬٣). “Sır” ile de kişinin içinde gizlediği şeyi kastetmektedir.
58207. Metin
وحدَّثنى عليٌّ، قال: ثنا عبدُ اللهِ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عبَّاسٍ قولَه: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. قال: السرُّ ما أسرَّ ابن آدمَ في نفسِه، {وَأَخْفَى}. قال: ما أخفَى ابن آدمَ مما هو فاعلُه قبل أن يَعْمَلَه ٤، فاللهُ يعلَمُ ذلك، فعلْمُه ٥ فيما مضَى من ذلك وما بَقِى علمٌ واحدٌ، وجميعُ الخلائقِ عندَه في ذلك كنفسٍ واحدةٍ،
Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan onun: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında rivayet etti; o şöyle demiştir: Sır, Âdemoğlunun kendi içinde gizlediği şeydir; {وَأَخْفَى} “daha gizli olan” ise Âdemoğlunun yapacağı şeylerden henüz yapmadan önce gizlediği şeydir 4. Allah bunu bilir; bu hususta geçmiş olan ile kalmış olan hakkındaki ilmi tek bir ilimdir ve bütün yaratılmışlar bu hususta O'nun katında tek bir nefis gibidir.
58208. Metin
وهو قولُه: {مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ} (¬١) [لقمان: ٢٨].
Nitekim O'nun kavli şöyledir: {مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ} “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir nefis gibidir.” (¬١) [Lokmân: 28].
58209. Metin
وحدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، قال: قال ابن جريجٍ: قال سعيدُ بنُ جُبيرٍ، عن ابن عباسٍ: السرُّ ما أسرَّ الإنسانُ في نفسِه، {وَأَخْفَى}. ما لم (¬٢) يَعْلَمِ الإنسانُ مما هو كائنٌ.
Bize Kāsım rivayet edip dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc rivayet edip dedi ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan nakletti: Sır, insanın içinde gizlediği şeydir; {وَأَخْفَى} “daha gizli olan” ise olacak şeylerden insanın henüz bilmediği (¬٢) şeydir.
58210. Metin
وحدَّثني زكريا بنُ يحيى بن أبي زائدةَ ومحمدُ بنُ عمرٍو، قالا: ثنا أبو عاصمٍ، عن عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللهِ: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. قال: أخفى: الوسوسةُ. زاد ابن عمرٍو والحارثُ في حديثَيْهما: والسِّرُّ: العملُ الذي يُسِرُّونَ مِن الناسِ (¬٣).
Bana Zekeriyyâ b. Yahyâ b. Ebî Zâide ve Muhammed b. Amr rivayet edip dediler ki: Bize Ebû Âsım, Îsâ'dan rivayet etti; bana Hâris de rivayet edip dedi ki: Bize Hasan rivayet etti, dedi ki: Bize Verkā rivayet etti; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında rivayet etti; o şöyle demiştir: Daha gizli olan, vesvesedir. İbn Amr ve Hâris kendi rivayetlerinde şunu eklediler: Sır ise insanlardan gizledikleri ameldir (¬٣).
58211. Metin
وحدَّثني القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جريجٍ، عن مجاهدٍ: {وَأَخْفَى}. قال: الوسوسةُ.
Bana Kāsım rivayet edip dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den: {وَأَخْفَى} “ve daha gizli olanı” hakkında rivayet etti; o: Vesvesedir, demiştir.
58212. Metin
حدَّثنا هنَّادٌ، قال: ثنا أبو الأحوصِ، عن سماكٍ، عن عكرمةَ في قولِه: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} قال: أخفى: حدِيثُ نفسِك (¬٤).
Bize Hennâd rivayet edip dedi ki: Bize Ebü'l-Ahvas, Simâk'tan, o İkrime'den Allah'ın: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında rivayet etti; o şöyle demiştir: Daha gizli olan, iç konuşmandır (¬٤).
58213. Metin
حدَّثنا ابن [سنانٍ القزازُ] ٥، قال: ثنا الحسينُ بنُ الحسنِ الأشقرُ، قال: ثنا أبو كُدَينةَ، عن عطاءٍ، عن سعيدِ بن جبيرٍ، عن ابن عباسٍ في قولِه: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. قال: السرُّ: ما يكونُ في نفسِك اليومَ (¬١)، وأخفَى: ما يكونُ في غدٍ وبعدَ غدٍ، لا يعلمُه إلا اللهُ.
Bize İbn [Sinân el-Kazzâz] 5 rivayet edip dedi ki: Bize Hüseyin b. el-Hasan el-Eşkar rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Küdeyne, Atâ'dan, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan [Allah Teâlâ'nın]: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında rivayet etti; o şöyle demiştir: Gizli olan, bugün içinden geçirdiğindir (¬١); daha gizli olan ise yarın ve yarından sonra olacak olandır ki onu Allah'tan başkası bilemez.
58215. Metin
وقال آخرون: بل معناه: وأخفَى مِن السرِّ ما لم تُحدِّث به نفسَك.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bunun anlamı: “Gizliden daha gizli olan, içinden dahi geçirmediğin şeydir.”
58216. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
58217. Metin
حدَّثنا الفضلُ بنُ الصَّباح، قال: ثنا ابن فُضيل، عن عطاء، عن سعيد بن جبيرٍ في قولِه: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. قال: السرُّ: ما أسرَرتَ في نفسِك، وأخفَى مِن ذلك: ما لم تُحدِّثْ به نفسَك (¬٢).
Bize Fazl b. es-Sabbâh rivayet edip dedi ki: Bize İbn Fudayl, Atâ'dan, o Saîd b. Cübeyr'den Allah'ın: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında rivayet etti; o şöyle demiştir: Sır, içinde gizlediğindir; ondan daha gizli olan ise içinden dahi geçirmediğindir (¬٢).
58218. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتَادةَ قولَه: {وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}: كنا نُحدَّثُ أن السرَّ ما حدَّثتَ به نفسَك، وأن أخفَى مِن السرِّ ما هو كائنٌ مما لم تُحدِّثْ به نفسَك.
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den onun: {وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “Sesini yükseltsen de [bilesin ki] şüphesiz O, gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etti: Bize anlatılırdı ki; sır, içinden geçirdiğindir; sırdan daha gizli olan ise henüz içinden geçirmediğin vuku bulacak şeylerdir.
58219. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ بشَّارٍ، قال: ثنا سليمانُ بنُ حربٍ، قال: ثنا أبو هلالٍ، قال: ثنا قتادةُ (¬٣) في قولِ اللهِ: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. قال: يعلمُ ما أسرَرتَ في نفسِك، وأخفَى: ما لم يكنْ وهو كائنٌ.
Bize Muhammed b. Beşşâr rivayet edip dedi ki: Bize Süleymân b. Harb rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Hilâl rivayet edip dedi ki: Bize Katâde (¬٣) Allah'ın: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında rivayet etti; o şöyle demiştir: İçinde gizlediğini bilir; daha gizli olan ise henüz vuku bulmamış olup vuku bulacak olandır.
58220. Metin
حدَّثنا الحسنُ، قال: أخبَرنا عبدُ الرزاقِ، قال: أخبَرنا معمرٌ، عن قتادةَ في قولِه: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. قال: أخفَى مِن السرِّ: ما حدَّثتَ به نفسَك، وما لم تُحدِّثْ به نفسَك أيضًا مما هو كائنٌ ٤.
Bize el-Hasen rivayet edip dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verip dedi ki: Bize Ma'mer, Katâde'den onun: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında şöyle dediğini bildirdi: Sırdan daha gizli olan; içinden geçirdiğin ve vuku bulacak şeylerden olup henüz içinden geçirmediğin şeydir 4.
58221. Metin
وحُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ، قال: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضَّحاكَ يقولُ في قولِه: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}: أمَّا السرُّ: فما أسرَرتَ في نفسِك، وأما أخفَى مِن السرِّ: فما لم تعلَمْه (¬١) وأنتَ عاملُه، يعلمُ اللهُ ذلك كلَّه (¬٢).
Bana Hüseyin'den rivayet edildi; o dedi ki: Ebû Muâz'ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd rivayet etti, dedi ki: Dahhâk'ı, Allah'ın: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında şöyle derken işittim: Sırra gelince; o, içinde gizlediğin şeydir. Sırdan daha gizli olana gelince; senin henüz bilmediğin (¬١) fakat yapacağın şeydir; Allah bütün bunları bilir (¬٢).
58222. Metin
وقال آخرون: بل معنَى ذلك: إنه يعلمُ سرَّ العبادِ، وأخفَى سرَّ نفسِه، فلم يُطلِعْ عليه أحدًا.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bunun anlamı: “O kulların sırrını bilir, kendi sırrını ise gizlemiştir; dolayısıyla ona hiç kimseyi muttali kılmamıştır.”
58223. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
58224. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ في قولِه: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى}. قال: يعلمُ أسرارَ العبادِ، وأخفَى سرَّه فلا يُعلَمُ (¬٣).
Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, Allah'ın: {يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} “gizliyi de daha gizli olanı da bilir” kavli hakkında şöyle demiştir: Kulların sırlarını bilir, kendi sırrını ise gizlemiştir, bu yüzden o bilinmez (¬٣).
58225. Metin
وكأن الذين وجَّهوا تأويلِ ذلك إلى أن السِّرَّ هو ما حدَّث به الإنسانُ غيَره سرًّا، وأن أخفَى، معناه ما حدَّث به نفسَه - وجَّهوا تأويلَ "أخفَى" إلى الخفيِّ. وقال بعضُهم: قد توضَعُ "أفعَلُ" موضِعَ "الفاعلِ". واستشهَدوا لقولِهم (¬٤) ذلك بقولِ الشاعرِ (¬٥):
Bunun tevilini; sırrın, insanın başkasına gizlice söylediği şey olduğu, “daha gizli”nin ise içinden geçirdiği şey olduğu yönüne çekenler, “ahfâ (أخفى)” lafzının tevilini “hafî (gizli)” anlamında yorumlamış gibi görünmektedirler. Onlardan bazıları: “Bazen ef'al (أفعل) kalıbı fâil (فاعل) yerine konur” demiş ve bu sözlerine (¬٤) şairin (¬٥) şu beytini şahit getirmişlerdir:
58226. Metin
تَمَنَّى رِجالٌ أَنْ أَمُوتَ وإِنْ أُمُتْ … فتلك سبيلٌ (¬٦) لستُ فيها بأوحدِ
“Birtakım adamlar benim ölmemi temenni ettiler; şayet ölürsem… Bu öyle bir yoldur ki (¬٦), onda yalnız (tek başıma) değilim.”
58227. Metin
والصوابُ مِن القولِ في ذلك قولُ مَن قال: معناه ٧: يَعلَمُ السِّرَّ وأخفَى مِن
Bu hususta doğru olan görüş; [bunun] manasının 7: Sırrı ve [ondan] daha gizli olanı...
58228. Metin
السرِّ؛ لأن ذلك هو الظاهرُ مِن الكلامِ، ولو كان معنَى ذلك على (¬١) ما تأوَّله ابن زِيدٍ لكان الكلامُ: وأخفَى اللهُ سرَّه؛ لأن "أخفَى" فِعلٌ واقِعٌ مُتعدٍّ، إذا كان بمعنَى "فعَل" على ما تأوَّله ابن زيدٍ، وفى انفرادِ "أخفَى" مِن مفعولِه والذي يَعمَلُ فيه لو كان بمعنَى "فعَل" - الدليلُ الواضحُ على أنه بمعنى "أفعَلَ"، وأن تأويلِ الكلامِ: فإنه يَعْلَمُ السرَّ وأخفَى مِنه. فإذ كان ذلك تأويلَه، فالصوابُ مِن القولِ في معنَى أخفَى مِن السرِّ أن يُقالَ: هو ما علِم اللهُ ما خَفِيَ (¬٢) عن العبادِ ولم يعلَموه مما هو كائنٌ ولما يكُنْ؛ لأن ما ظهَر وكان، فغيرُ سِرٍّ، وأن ما لم يكنْ وهو غيرُ كائنٍ، فلا شيءَ، وأن ما لم يَكُنْ وهو كائنٌ، فهو أخْفى مِن السِّرِّ، لأن ذلك لا يعلَمُه إلا اللهُ، ثم مَن أَعلَمه ذلك مِن عبادِه.
gizli olanı bilir” olduğunu söyleyen kimsenin görüşüdür. Çünkü kelamdan zahir olan budur. Eğer bunun anlamı İbn Zeyd'in tevil ettiği (¬١) gibi olsaydı, söz: “Allah da sırrını gizledi” şeklinde olurdu. Zira “ahfâ (أخفى)”, İbn Zeyd'in tevil ettiği üzere “fa'ale (فَعَلَ)” [mâzî fiil] anlamında olursa müteaddî (geçişli) bir fiildir. “Ahfâ”nın -şayet “fa'ale” anlamında olsaydı- mef'ûlünden ve üzerinde amel edeceği ögeden soyutlanmış olması, onun “ef'ale (أفعل)” [ism-i tafdîl] anlamında olduğuna ve kelamın tevilinin: “Şüphesiz O, sırrı ve ondan daha gizli olanı bilir” şeklinde olduğuna açık bir delildir. Mademki tevili böyledir; o halde sırdan daha gizli olanın anlamı hakkında doğru olan söz şöyle denilmesidir: O, kullara gizli kalan (¬٢), gerçekleşecek olup da henüz gerçekleşmemiş bulunan ve kulların bilmedikleri şeyleri Allah'ın bilmesidir. Zira açığa çıkan ve vuku bulan şey sır değildir; vuku bulmamış ve vuku da bulmayacak olan şey ise zaten bir şey değildir; henüz vuku bulmamış fakat vuku bulacak olan şey ise sırdan daha gizlidir; çünkü bunu ancak Allah ve O'nun kullarından bunu bildirdiği kimseler bilebilir.
58229. Metin
وأما قولُه تعالى ذكرُه: {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ}. فإنه يعنِى بذلك: المعبودُ الذي لا تَصْلُحُ العبادةُ إلَّا {اللَّهُ} (¬٣). يقولُ: فإيَّاه فاعبدُوا أَيُّها النَّاسُ دونَ ما سِواه مِن الآلهةِ والأوثانِ، {لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: لمعبودِكم أيُّها الناسُ الأسماءُ الحسْنَى. فقال تعالى ذكرُه: {الْحُسْنَى}. فوحَّد، وهو نعتٌ لـ"الأسماءِ"، ولم يَقُلْ: الأحاسنُ. لأن الأسماءَ تَقَعُ عليها "هذه"، فيُقالُ: هذه أسماءٌ. و "هذه" في لفظِ (¬٤) واحدَةٍ (¬٥). ومنه قولُ الأعشَى (¬٦):
Zikri yüce olan Allah'ın: {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} “Allah O'dur ki O'ndan başka hiçbir ilah yoktur” kavline gelince; O bununla şunu kastetmektedir: İbadetin ancak kendisine layık olduğu Ma'bûd yalnız {اللَّهُ} “Allah”tır (¬٣). [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Başka ilahlar ve putlar yerine yalnızca O'na kulluk ediniz. {لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى} “En güzel isimler O'nundur”. Zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Sizin ma'bûdunuzun en güzel isimleri vardır. Zikri yüce olan Allah, “esmâ (isimler)” kelimesinin sıfatı olduğu halde {الْحُسْنَى} “en güzel” buyurmuş, “el-ehâsin” dememiştir; zira isimler kelimesi için “hâzihî (bu/bunlar)” kullanılır ve “hâzihî esmâun (bunlar isimlerdir)” denir. “Hâzihî” ise lafız (¬٤) bakımından tekildir (¬٥). A'şâ'nın (¬٦) şu sözü de bu kabildendir:
58230. Metin
وسوف يُعْقِبُنِيهِ إِنْ ظَفِرْتُ بِه … ربٌّ غفورٌ وبيضٌ ذاتُ أطهارِ
“Ona zaferle kavuşursam bana onun karşılığını verecektir; Bağışlayan bir Rab ve temiz kadınlar [karşılığında].”
58231. Metin
فوحَّد "ذات" وهى ٧ نعتٌ لـ "البيضِ"؛ لأنه يَقَعُ عليها "هذه"، كما
Böylece "zât" (ذات) [kelimesini] -ki o, 7 "el-bîd" (البيض) [kelimesinin] sıfatıdır- tekil getirmiştir; zira onun için "bu" (hâzihî) [işaret zamiri] kullanılabilmektedir; nitekim
58232. Metin
قال: {حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ} [النمل: ٦٠]. ومِنه قولُه جلَّ ثناؤُه: {مَآرِبُ أُخْرَى} [طه: ١٨]. فوحَّدَ {أُخْرَى}، وهى نعتٌ لـ {مَآرِبُ}، و "المآربُ" جمعٌ، واحدتُها مَأْرَبةٌ، ولم يَقُلْ: أُخَرَ. لما وصَفنا، ولو قِيل: أُخرُ. لكان صوابًا.
Allah Teâlâ: {حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ} “göz alıcı bahçeler” [Neml: 60] buyurmuştur. Zikri yüce olan Allah'ın: {مَآرِبُ أُخْرَى} “başka ihtiyaçlar” [Tâhâ: 18] kavli de bu kabildendir; {أُخْرَى} “başka” kelimesini tekil kılmıştır, halbuki o {مَآرِبُ} “ihtiyaçlar” kelimesinin sıfatıdır; “el-meârib” ise çoğuldur, tekili “me'rebe”dir. Açıkladığımız sebepten ötürü “uhar” dememiştir; şayet “uhar” denilseydi o da doğru olurdu.
58233. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلّ ثناؤُه: {وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى (٩) إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى (١٠)}.
Allah Teâlâ'nın: {وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى (٩) إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى (١٠)} “Mûsâ'nın haberi sana geldi mi? Hani o bir ateş görmüştü de ailesine: ‘Siz bekleyin, ben bir ateş fark ettim; umarım ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösterici bulurum’ demişti.” kavlinin teviline dair söz:
58234. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ مُسلِّيَه عما يلقَى فيه (¬١) مِن الشِّدَّةِ مِن مشرِكي قومِه، ومُعَرِّفَه ما إليه صائرٌ أمرُه وأمرُهم، وأنه مُعْلِيه عليهم، وموهنُ كيدِ الكافرين، ويَحُثُّه على الجِدِّ في أمرِه، والصَّبرِ على عبادَتِه، وأن يَتَذَكَّرَ فيما يَنوبُه (¬٢) فيه مِن أعدائِه من مُشرِكى قومِه وغيرِهم، وفيما يزاولُ مِن الاجتهادِ في طاعتِه - ما نال (¬٣) أخاه موسى بنَ عمرانَ ﵇ من عدوِّه فرعونَ (¬٤)، ثم مِن قومِه (¬٥) مِن بني إسرائيلَ، وما لَقِى فيه (¬٦) مِن البلاءِ والشدَّةِ طفلًا صغيرًا، ثم يافعًا مُترَعرِعًا، ثم رجلًا كاملًا، {وَهَلْ أَتَاكَ} يا محمدُ {حَدِيثُ مُوسَى} بن عِمرانَ {إِذْ رَأَى نَارًا}.
Zikri yüce olan Allah, Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e, kavminin müşriklerinden gördüğü (¬١) sıkıntılardan ötürü onu teselli etmek, kendi akıbetinin ve onların akıbetinin neye varacağını, kendisini onlara üstün kılacağını ve kâfirlerin tuzağını boşa çıkaracağını bildirmek; onu davasında gayretli olmaya ve Allah'a ibadette sabretmeye teşvik etmek ve kavminin müşriklerinden ve diğer düşmanlarından başına gelen (¬٢) sıkıntılarda ve O'na itaatte gösterdiği çabada, kardeşi Mûsâ b. İmrân aleyhisselâm'ın düşmanı Firavun'dan (¬٤) ve ardından kavmi (¬٥) İsrâiloğullarından gördüğü (¬٣) şeyleri, küçük bir çocukken, sonra gelişip büyüyen bir gençken ve sonra yetişkin bir adamken uğradığı (¬٦) bela ve meşakkatleri hatırlatmak üzere şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! {وَهَلْ أَتَاكَ} “sana geldi mi”, İmrân oğlu {حَدِيثُ مُوسَى} “Mûsâ'nın haberi”, {إِذْ رَأَى نَارًا} “hani o bir ateş görmüştü”.
58235. Metin
ذُكِر أن ذلك كان في الشتاءِ ليلًا، وأن موسى كان أضَلَّ الطريقَ، فلمَّا رأى ضوءَ النارِ قال لأهلِه ما قال.
Bunun kış mevsiminde bir gece vakti gerçekleştiği ve Mûsâ'nın yolu kaybettiği, ateşin ışığını görünce de ailesine söylemiş olduğu o sözleri söylediği zikredilmiştir.
58236. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
58237. Metin
حدَّثنا موسى بنُ هارونَ، قال: ثنا عمرٌو، قال: ثنا أسباطُ، عن السديِّ، عن أبي مالكٍ، وعن أبي صالحٍ، عن ابن عباسٍ، قال: لما قضَى موسى الأجلَ سار بأهلِه فضَلَّ الطريقَ. قال عبدُ اللهِ بنُ عباسٍ: كان في الشتاءِ، ورُفِعَتْ لهم نارٌ، فلمَّا رآها ظنَّ أنها نارٌ، وكانتْ مِن نورِ اللهِ، {فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} (¬١).
Bize Mûsâ b. Hârûn rivayet edip dedi ki: Bize Amr rivayet edip dedi ki: Bize Esbât, Süddî'den, o Ebû Mâlik'ten ve Ebû Sâlih'ten, onlar da İbn Abbâs'tan rivayet etti; o şöyle demiştir: Mûsâ süreyi tamamlayınca ailesiyle birlikte yola çıktı ve yolu kaybetti. Abdullah b. Abbâs dedi ki: Bu kış mevsimindeydi; onlara bir ateş göründü, [Mûsâ] onu görünce ateş zannetti, halbuki o Allah'ın nurundandı; {فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} “Bunun üzerine ailesine: ‘Bekleyin, ben bir ateş fark ettim’ dedi.” (¬١).
58238. Metin
حدَّثنا ابن حميدٍ، قال: ثنا سلمةُ، عن ابن إسحاقُ، عن وهبِ بن منبِّهٍ اليمانيِّ، قال: لما قضَى موسى الأجلَ، خرَج ومعه غنمٌ له، ومعه زندٌ ٢ له، وعَصاه في يدِه يَهُشُّ بها على غنمِه نهارًا، فإذا أمسَى اقتدَح بزَنْدِه نارًا، فبات عليها هو وأهلُه وغنمُه، فإذا أصبَح غدَا بغنمِه وأهلِه، يتوكَّأُ ٣ على عصَاه، فلما كانت الليلةُ التي أراد اللهُ بموسى كرامتَه، وابتداءَه فيها بنبوَّتِه وكلامِه، أخطَأ فيها الطريقَ حتى لا يدرِىَ أينَ يَتَوجَّهُ، فَأَخرَج زَنْدَه ليقتدِحَ نارًا لأهلِه؛ لَيبِيتُوا عليها حتى يُصْبِحَ، ويعلمَ وَجْهَ سبيلِه، فأَصلَد زَنْدُه فلا يُورِى له نارًا، فقدَح حتى إذا ٤ أعيَاه لاحَت النارُ فرآها فقَالَ لأهلِه: {امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى} ٥.
Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Seleme, İbn İshâk'tan, o da Vehb b. Münebbih el-Yemânî'den rivayet etti; o şöyle demiştir: Mûsâ süreyi tamamlayınca, yanında koyunları, çakmağı (zend) 2 ve elinde gündüzleri koyunlarına [yaprak] çırptığı asâsı olduğu halde yola çıktı. Akşam olunca çakmağıyla ateş yakar; kendisi, ailesi ve koyunları geceyi o ateşin başında geçirirdi. Sabah olunca asâsına dayanarak 3 koyunları ve ailesiyle erkenden yola koyulurdu. Allah'ın Mûsâ'ya ikramda bulunmayı, ona peygamberlik vermeyi ve onunla konuşmayı murat ettiği gece olunca, [Mûsâ] nereye yöneleceğini bilemeyecek şekilde yolu kaybetti. Ailesi için sabaha kadar başında geceleyecekleri ve yolunun istikametini öğrenebileceği bir ateş yakmak üzere çakmağını çıkardı; fakat çakmağı tutuşmadı ve ona ateş vermedi. Çakmağı çakmaya çalıştı, nihayet [bu durum] onu yorunca 4 uzaktan bir ateş parıldadı ve onu gördü; bunun üzerine ailesine: {امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى} “Durun; gerçekten ben bir ateş fark ettim. Umulur ki size ondan bir kor parçası getiririm veya ateşin yanında bir kılavuz bulurum” 5 dedi.
58239. Metin
[حدَّثني يونسُ، قال: ثنا سفيانُ، عن أبي سعدٍ، عن عكرمةَ، قال: قال ابن عباسٍ: كانوا شاتين، فلما النارَ قال: لعلِّى آتِيكم منها بخبرٍ] (¬١).
[Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize Süfyân, Ebû Sa'd'dan, o İkrime'den rivayet etti; o dedi ki: İbn Abbâs şöyle demiştir: İki koyun idiler; ateşi görünce: “Umarım ki size oradan bir haber getiririm” dedi] (¬١).
58240. Metin
وعَنَى بقولِه: {آنَسْتُ نَارًا}: وجَدتُ. ومِن أمثال العربِ: بعد اطِّلاعٍ إيناسٌ. ويقالُ أيضًا: بعدَ طلوعٍ إيناسٌ (¬٢). وهو مأخوذٌ مِن "الأُنْسِ".
O'nun: {آنَسْتُ نَارًا} “ben bir ateş fark ettim” kavliyle: “[Bir ateş] buldum/gördüm” anlamı kastedilmektedir. Arapların atasözlerinde: Ba'de't-tılâ'i înâs (Aramanın ardından bulmak/fark etmek gelir) denir. Yine: Ba'de tulû'in înâs (Görünmenin ardından fark etmek gelir) de denir (¬٢). Bu, el-üns (الأُنْس) kelimesinden türetilmiştir.
58241. Metin
وقولُه: {لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ}. يقولُ: لعلِّى أجيئُكم مِن النارِ التي آنستُ بشُعْلةٍ.
Allah Teâlâ'nın: {لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ} “Umarım ki size ondan bir kor getiririm” kavline gelince; [Mûsâ] şöyle demektedir: Umarım ki fark ettiğim o ateşten size bir meşale getiririm.
58242. Metin
والقبَسُ هو النارُ في طرَفِ العودِ أو القصَبةِ، يقولُ القائلُ لصاحبِه: أَقبِسْنِي نارًا. فيُعْطيه إيَّاها في طرفِ عودٍ أو قصبَةٍ.
Kabes (القَبَس), bir çöpün veya kamışın ucundaki ateştir. Bir kimse arkadaşına: “Bana bir parça ateş ver (akbisnî)” der, o da ona bir çöpün veya kamışın ucunda ateş verir.