Enbiyâ (aleyhimussalâtü vesselâm) Suresinin Tefsiri

Taberî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

59560. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

59561. Metin

تفسيرُ سورةِ الأنبياءِ عليهم الصلاةُ والسلامُ

Enbiyâ Suresi'nin -aleyhimüssalâtü vesselâm- Tefsiri

59562. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

59563. Metin

القولُ في تأويلِ قوله عزّ ذكرُه: {اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ (١)}.

Yüce zikri olan Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ (١)} “İnsanların hesaba çekilecekleri [zaman] yaklaştı; hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler.”

59564. Metin

يقولُ تعالى ذِكرُه: دنا حسابُ اللهِ للناسِ على أعمالِهم التي عَمِلوها في دُنياهم، ونِعَمهم التي أنعَمها عليهم فيها؛ في أبْدَانِهم وأجْسامِهم ومَطاعمِهم ومَشاربِهم وملابسِهم، وغيرِ ذلك من نعمِه عندَهم، ومسألتِه إيَّاهم ماذا عمِلوا فيها، وهل أطاعوه فيها، فانْتَهَوا إلى أمْرِه ونَهيِه في جميعِها، أم عَصَوه فخَالَفَوا أَمْرَه فيها؟ {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ}. يقولُ: وهم في الدنيا عمَّا اللهُ فاعلٌ بهم من ذلك يومَ القيامةِ، وعن دُنوِّ محاسبته إيَّاهم منهم (¬١)، واقْترابِه لهم، في سَهْوٍ وغَفْلَةٍ، وقد أعْرَضوا عن ذلك، فتَرَكوا الفِكْرَ فيه، والاستعدادَ له، والتأهُّبَ؛ جهلًا منهم بما هم لاقُوه عند ذلك من عظيمِ البلاءِ، وشديدِ الأهوالِ.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: İnsanların dünyalarında işledikleri amelleri ve kendilerine orada ihsan ettiği nimetleri; bedenleri, cisimleri, yiyecekleri, içecekleri, giyecekleri ve katındaki diğer nimetleri hakkında Allah'ın onları hesaba çekmesi ve bütün bunlarda ne yaptıklarını, O'na itaat edip emir ve yasaklarına bütünüyle uyup uymadıklarını, yoksa O'na isyan edip bu hususta emrine karşı mı geldiklerini sorması yaklaşmıştır. {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ} “Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler.” [Allah] buyuruyor ki: Onlar dünyada, kıyamet gününde Allah'ın kendilerine yapacağı şeylerden, kendilerini hesaba çekmesinin kendilerine yaklaşmasından (¬١) ve yakınlaşmasından yana dalgınlık ve gaflet içindedirler; bundan yüz çevirmiş, bu hususta düşünmeyi, ona hazırlık yapmayı ve tedarikli olmayı terk etmişlerdir. Bu da o sırada karşılaşacakları büyük belayı ve şiddetli korkuları bilmemelerinden kaynaklanmaktadır.

59565. Metin

وبنحوِ الذي قُلنا في تأويل قوله: {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ} (¬٢) جاء الأثَرُ عن رسولِ اللهِ ﷺ.

{وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ} “Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler.” (¬٢) buyruğunun tevilinde söylediğimize benzer bir rivayet Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem nakledilmiştir.

59566. Metin

ذِكرُ [الرواية بذلك] (¬٣)

[Buna dair rivayetin] (¬٣) zikri

59567. Metin

حدَّثنا أبو موسى محمدُ بنُ المثنى، قال: ثنا أبو الوليد، قال: ثني أبو معاويةَ،

Bize Ebû Mûsâ Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebü'l-Velîd anlattı, dedi ki: Bize Ebû Muâviye anlattı,

59568. Metin

قال: أخبَرنا الأعمشُ، عن أبي صالحٍ، عن أبي هريرةَ ﵁، عن النبيِّ ﷺ: {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ}. قال: "في الدُّنيا" (¬١).

Dedi ki: Bize A'meş, Ebû Sâlih'ten, o da Ebû Hureyre'den radıyallâhu anh, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem {وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَ} “Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler.” ayeti hakkında şöyle buyurduğunu bildirdi: “Dünyada” (¬١).

59569. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (٢)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (٢)} “Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı, mutlaka eğlenerek dinlerler.”

59570. Metin

يقولُ تعالى ذِكرُه: ما يُحْدِثُ الله من تنزيلِ شيءٍ من هذا القرآنِ للناس (¬٢)، ويُذَكِّرُهم به ويَعِظُهم، {إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ}: [لا يَعْتَبرون به، ولا يتفكَّرون في وعدِه ووعيدِه، ولكنَّهم يَسْتمِعونه وهم يلعَبون] (¬٣) لاهيةً قلوبُهم.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Allah insanlara bu Kur'an'dan yeni bir şey indirip (¬٢) onunla kendilerine hatırlatmada ve öğütte bulunduğunda, {إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ} “mutlaka eğlenerek dinlerler”: [Ondan ibret almazlar, vaad ve tehdidi üzerinde tefekkür etmezler, aksine] kalpleri oyunda ve gaflette olarak [onu eğlenerek dinlerler] (¬٣).

59571. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في تأويلِ ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bunun tevilinde söylediğimize benzer bir açıklamayı tevil ehli de yapmıştır.

59572. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

59573. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ} الآية. يقولُ: ما يُنَزَّلُ عليهم من شيءٍ من القرآنِ إِلا اسْتَمَعوه وهم يَلْعَبون (¬٤).

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin {مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ} “Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı...” ayeti hakkında şöyle dediğini anlattı: Kendilerine Kur'an'dan indirilen her şeyi mutlaka eğlenerek dinlerler (¬٤).

59574. Metin

القولُ في تأويلِ قوله تعالى: {لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٣)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ (٣)} “Kalpleri oyunda ve gaflette olarak. O zulmedenler gizlice şöyle fısıldaştılar: 'Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Şimdi siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?'”

59575. Metin

يعنى ٥ تعالى ذِكرُه بقولِه ٦: {لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ}: غافلةٌ. يقولُ: ما

Zikri yüce olan [Allah], {لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ} “Kalpleri oyunda ve gaflette olarak” buyruğuyla6 [onların kalplerinin] gafil olduğunu kastetmektedir5. Şöyle buyurmaktadır: [Nitelikleri anlatılan bu topluluk...]

59576. Metin

يَسْتَمِعُ هؤلاءِ القوُم الذين وصَف صفتهم، هذا القرآنَ إِلَّا وهم يَلْعَبون، غافلةً عنه قلوبُهم، لا يتَدبَّرون حُكْمَه، ولا يتفَكَّرون فيما أَوْدَعه اللهُ من الحُجَجِ عليهم.

belirtilen bu topluluk, bu Kur'an'ı ancak eğlenerek, kalpleri ondan gafil olarak, hükmünü etraflıca düşünmeden ve Allah'ın aleyhlerine getirdiği delilleri tefekkür etmeden dinlerler.

59577. Metin

كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ}. يقولُ: غافلةً قلوبهم (¬١).

Nitekim bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin {لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ} “Kalpleri oyunda ve gaflette olarak” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: Yani kalpleri gafildir (¬١).

59578. Metin

وقولُه: {وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا}. يقولُ: وأَسَرَّ هؤلاء الناسُ الذين اقْتَرَبتِ الساعةُ مِنهم وهم في غَفْلةٍ معرضون لاهيةً قلوبُهم - النَّجْوى بينَهم. يقولُ: وأظهروا المناجاةَ بينَهم فقالوا: هل هذا الذي يزعُمُ أَنَّه رسولٌ من اللهِ أرسَله إليكم، {إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ}. يقولون: هل هو إلا إنسانٌ مِثلُكم في صورِكم وخَلْقِكم. يَعْنُون بذلك محمدًا ﷺ.

Ve O'nun {وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا} “O zulmedenler gizlice fısıldaştılar” buyruğu hakkında [şöyle] der: Kıyamet kendilerine yaklaştığı hâlde gaflet içinde yüz çeviren ve kalpleri gafil olan bu insanlar, aralarındaki fısıldaşmayı gizlediler. [Allah] buyuruyor ki: Aralarındaki gizli konuşmayı açığa vurdular ve dediler ki: Allah'ın size gönderdiği bir elçi olduğunu iddia eden bu zat, {إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} “sizin gibi bir insandan başka bir şey midir?” Yani: O da suretinizde ve yaratılışınızda sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Bununla Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem kastetmektedirler.

59579. Metin

وقال: {الَّذِينَ ظَلَمُوا} فوصَفَهم بالظُّلمِ بفِعْلِهم وقِيلِهم الذي أخبرَ به عنهم في هذه الآياتِ أنَّهم يفْعَلون ويقولون؛ من الإعراضِ عن ذكرِ اللهِ، والتكذيبِ برسولِه.

[Allah], {الَّذِينَ ظَلَمُوا} “O zulmedenler” buyurarak, bu ayetlerde kendilerinden haber verilen; Allah'ın zikrinden yüz çevirmek ve O'nun elçisini yalanlamak şeklindeki fiil ve sözleri sebebiyle onları zulümle nitelemiştir.

59580. Metin

ولـ {الَّذِينَ} من قولِه: {وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا} في الإعرابِ وَجْهان؛ الخفضُ على أنَّه تابع لـ "الناسِ" في قولِه: {اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ} والرفعُ على الردِّ (¬٢) على الأسماء الذين في قولِه: {وَأَسَرُّوا} من ذِكْرِ "الناس"، كما قيل: {ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَثِيرٌ مِنْهُمْ} [المائدة: ٧١]. وقد يحتمِلُ أن يكونَ رفعًا على الابْتداءِ، ويكونَ معناه: وأسرَّوا النَّجوى. ثم قال: هم الذين ظَلَموا.

{وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا} “O zulmedenler gizlice fısıldaştılar” buyruğundaki {الَّذِينَ} kelimesinin irap açısından iki yönü vardır: Birincisi, {اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ} “İnsanların hesaba çekilecekleri [zaman] yaklaştı” buyruğundaki “en-Nâs” kelimesine tâbi kılınarak cer (mecrûr) olmasıdır; ikincisi ise {ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَثِيرٌ مِنْهُمْ} [Mâide: 71] “Sonra onlardan birçoğu kör ve sağır kesildiler” buyruğunda olduğu gibi, “insanlar” zikrinden gelen {وَأَسَرُّوا} fiilindeki zamirlere bedel (red) (¬٢) kılınarak ref (merfû) olmasıdır. Ayrıca mübteda (özne) olarak ref olması da muhtemeldir; bu takdirde anlamı: “Gizlice fısıldaştılar; sonra [Allah] şöyle dedi: Onlar zulmedenlerdir” şeklinde olur.

59581. Metin

وقولُه: {أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ}. يقولُ: وأَظْهَروا ٣ هذا

O'nun: {أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} “Göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” buyruğu hakkında [Ebû Ca'fer] der ki: Onlar bu 3

59582. Metin

القولُ بينَهم، وهى النَّجْوى التي أسرُّوها بينهم، فقال بعضُهم لبعضٍ: أتَقْبَلون السِّحرَ، وتُصَدِّقون به وأنتم تعلمون أنَّه سحرٌ؟ يعنُون بذلك القرآنَ.

açığa vurdular; bu da aralarında gizledikleri fısıldaşmaydı. Birbirlerine şöyle dediler: Onun büyü olduğunu bildiğiniz hâlde büyüyü kabul edip onu tasdik mi ediyorsunuz? Bununla Kur'an'ı kastetmektedirler.

59583. Metin

كما حدثَّني يونُسُ قال: أخبَرنا ابن وَهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ في قولِه: {أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ}. قال: قاله أهلُ الكفْرِ لنبيِّهم ليما جاء به من عندِ اللهِ، زعَموا أنَّه ساحرٌ، وأن ما جاء به سحرٌ، قالوا: أتأتون السِّحرَ وأنتم تُبْصرون؟

Nitekim bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb bildirdi, dedi ki: İbn Zeyd, {أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} “Şimdi siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” buyruğu hakkında şöyle dedi: İnkâr ehli, peygamberlerine Allah katından getirdiği şeyler sebebiyle bunu söylemiş, onun büyücü olduğunu ve getirdiğinin de büyü olduğunu iddia etmişler ve: “Siz göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” demişlerdir.

59584. Metin

القولُ في تأويلِ قوله: {قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٤)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٤)} “[Peygamber] dedi ki: 'Rabbim gökte ve yerdeki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.'”

59585. Metin

اختلفَت القرأةُ في قراءةِ قوله: (قُلْ رَبِّي)؛ فقرأ ذلك عامّةُ قرَأةِ أهلِ المدينةِ والبصرةِ وبعضُ الكوفيِّين: (قُلْ رَبِّي). على وجْهِ الأمْرِ (¬١). وقرَأَه بعضُ قرَأة مكةَ وعامَّةُ قرَأةِ الكوفةِ: {قَالَ رَبِّي} على وجْهِ الخبر (¬٢). وكأنَّ الذين قرءوه على وجْهِ الأمْرِ أرادوا من تأويلِه: قُلْ يا محمدُ للقائلين: {أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ}: ربِّي يعلمُ قول كلِّ قائلٍ في السماءِ والأرضِ، لا يَخْفَى عليه منه شيءٌ، {وَهُوَ السَّمِيعُ} لذلك كُلِّه، ولما يقولون من الكَذِبِ، {الْعَلِيمُ} بصِدْقى وحقيقةِ ما أدْعُوكم إليه، وباطلِ ما تقولون، وغيرِ ذلك من الأشياءِ كلِّها. وكأنَّ الذين قَرَءوه على وجْهِ الخبرِ أرادوا: قال محمدٌ: {رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ}. خبرًا مِنَ اللَّهِ عن جوابِ نبيِّه إيَّاهم.

Kıraat âlimleri (Kul Rabbî) ifadesinin okunuşunda ihtilaf etmişlerdir; Medine ve Basra kurrâsının geneli ile bazı Kûfeliler bunu emir kipiyle (Kul Rabbî) “De ki: Rabbim...” şeklinde okumuşlardır (¬١). Mekke kurrâsının bir kısmı ile Kûfe kurrâsının geneli ise haber kipiyle {قَالَ رَبِّي} “[Peygamber] dedi ki: Rabbim...” şeklinde okumuşlardır (¬٢). Emir kipiyle okuyanlar, bunun tevilinden şunu kastetmiş gibidirler: Ey Muhammed! {أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} “Şimdi siz, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” diyenlere de ki: Rabbim gökte ve yerde her söz söyleyenin sözünü bilir, O'na hiçbir şey gizli kalmaz; {وَهُوَ السَّمِيعُ} “O, hakkıyla işitendir”, bütün bunları ve onların söyledikleri yalanları hakkıyla işitendir; {الْعَلِيمُ} “hakkıyla bilendir”, benim doğruluğumu, sizi kendisine çağırdığım şeyin hakikatini, sizin söylediklerinizin batıllığını ve diğer bütün şeyleri hakkıyla bilendir. Haber kipiyle okuyanlar ise şunu kastetmiş gibidirler: Muhammed dedi ki: {رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاءِ} “Rabbim gökteki sözü bilir”; bu, Allah'tan, peygamberinin onlara verdiği cevaba dair bir haberdir.

59586. Metin

والقولُ في ذلك عندى أنَّهما قراءتان مشهورَتان في قَرَأَةِ الأمصار، قد قرَأ بكلِّ

Bu hususta bana göre doğru olan görüş; bunların İslâm beldelerindeki kurrâ arasında meşhur iki kıraat olduğudur. Nitekim her

59587. Metin

واحدةٍ منهما علماءُ مِن القرَأةِ، وجاء بهما مصاحفُ المسلمين مُتَّفقَتا المعنَى، وذلك أن الله إذا أمر محمدًا بقِيلِ ذلك قالَه، وإذا قالَه فعن أمرٍ مِنَ (¬١) اللهِ قالَه، فبأيَّتهما قرَأ القارئُ فمصيبٌ الصوابَ في قراءتِه.

biriyle de kıraat âlimleri okumuştur ve Müslümanların mushafları mana bakımından birbirine uygun olarak her ikisini de nakletmiştir. Zira Allah, Muhammed'e bunu söylemesini emrettiğinde o bunu söylemiştir; o bunu söylediğinde de Allah'ın (¬١) bir emriyle söylemiştir. Dolayısıyla okuyucu bunlardan hangisiyle okursa okusun, kıraatinde isabet etmiş ve doğruyu bulmuş olur.

59588. Metin

القولُ في تأويلِ قوله تعالى: {بَلْ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ (٥)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {بَلْ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ (٥)} “'Hayır' dediler, 'Bunlar karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir! Öyleyse önceki [peygamber]lerin gönderildiği gibi o da bize bir mucize getirsin.'”

59589. Metin

يقولُ تعالى ذِكْرُه: ما صَدَّقوا بحِكْمَةِ هذا القرآنِ، ولا أنَّه من عندِ اللهِ، ولا أَقَرُّوا بأنَّه وَحْىٌ أوحاه (¬٢) اللهُ إلى محمدٍ ﷺ، بل قال بعضُهم: هو أهاويلُ رُؤيا رآها في النومِ. وقال بعضُهم: هو (¬٣) فِرْيةٌ واختلاقٌ افْتَراه واخْتَلَقَه من قِبَلِ نفسِه. وقال بعضُهم: بل محمدٌ شاعرٌ، وهذا الذي جاءكم بِه شعرٌ. {فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ}. يقولُ: قالوا: فَلْيَجِئِنَا محمدٌ إن كان صادقًا في قولِه: إن الله بعَثَه رسولًا إلينا، وإن هذا الذي يَتْلُوه علينا وحْىٌ مِن اللَّهِ أَوْحَاه إلينا. {بِآيَةٍ}. يقولُ: بحجةٍ ودَلالةٍ على حقيقةٍ ما يقولُ ويدَّعى، {كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ}. يقولُ: كما جاءت به الرسلُ الأوَّلون من قَبْلِه؛ من إحياءِ المَوْتَى، وإِبْراءِ الأَكْمَةِ والأَبْرَصِ، وكناقةِ صالحٍ، وما أشْبَهَ ذلك من المعجِزاتِ التي لا يقدرُ عليها إِلَّا اللهُ، ولا يأتى بها إلَّا الأنبياء والرُّسلُ.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Onlar bu Kur'an'ın hikmetini, Allah katından olduğunu tasdik etmediler ve Allah'ın Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem vahyettiği (¬٢) bir vahiy olduğunu da kabul etmediler. Bilakis bazısı: “O, uykuda gördüğü korkulu rüyalardır” dedi. Bazısı: “O (¬٣), kendiliğinden uydurup ortaya attığı bir yalan ve iftiradır” dedi. Bazısı da: “Hayır, Muhammed bir şairdir, size getirdiği bu şey de şiirdir” dedi. {فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ} “Bize bir mucize getirsin”. Buyuruyor ki: Şöyle dediler: Eğer Muhammed, Allah'ın kendisini bize bir elçi olarak gönderdiği ve bize okuduğu bu şeyin Allah'tan bize vahyettiği bir vahiy olduğu sözünde doğru sözlü ise bize bir ayet getirsin! {بِآيَةٍ} “Bir mucize [getirsin]”. Buyuruyor ki: Söylediği ve iddia ettiği şeyin doğruluğuna dair bir delil ve hüccet getirsin; {كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ} “önceki [peygamber]lerin gönderildiği gibi”. Buyuruyor ki: Kendisinden önceki ilk peygamberlerin getirdiği gibi; ölüleri diriltmek, körü ve alacalıyı iyileştirmek, Sâlih'in devesi ve benzeri, ancak Allah'ın güç yetirebileceği ve yalnızca peygamberler ile elçilerin getirebileceği mucizeler gibi.

59590. Metin

وبنحوِ الذي قُلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bizim bu hususta söylediğimiz [görüşün] bir benzerini tevil ehli (müfessirler) de söylemiştir.

59591. Metin

ذِكْرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

59592. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ}. أي: فعلُ حالمٍ، إنما هي رؤيا رآها. {بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ}: كلُّ هذا قد كان مِنهم.

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin {أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ} “Karmakarışık düşlerdir” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: Yani rüya görenin işidir, bu sadece gördüğü bir rüyadır. {بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ} “Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir”: Bütün bunlar onlardan sadır olmuştur.

59593. Metin

وقوله: {فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ}. يقولُ: كما جاء عيسى بالبيِّنات، وموسى بالبيناتِ، والرُّسل (¬١).

Ve O'nun {فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ} “Öyleyse önceki [peygamber]lerin gönderildiği gibi o da bize bir mucize getirsin” buyruğu hakkında [Katâde] şöyle der: İsa'nın apaçık delillerle, Musa'nın apaçık delillerle ve diğer peygamberlerin geldiği gibi (¬١).

59594. Metin

حدثَّني عليٌّ، قال: ثنا عبدُ اللهِ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ قوله: {أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ}. قال: مُشْتَبِهِةٌ (¬٢).

Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Abdullah anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan {أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ} “Karmakarışık düşlerdir” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: [Yani] birbirine benzeyen, karışık [düşler]dir (¬٢).

59595. Metin

حدثَّني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ}. قال: أهاوِيلُها (¬٣).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize Hasen anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ} “Karmakarışık düşlerdir” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: [Yani] onun korkulu rüyalarıdır (¬٣).

59596. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنى حجاجٌ، عن ابن جريجٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.

Bize Kâsım anlattı, dedi ki: Bize Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den aynısını nakletti.

59597. Metin

وقال تعالى ذكرُه: {بَلِ افْتَرَاهُ}. ولا جحدَ ٤ في الكلامِ ظاهرٌ ٥ فيُحَقَّقَ بـ "بل"؛ لأن الخبرَ عن أهلِ الجحودِ والتكذيبِ، فاجْتُزِيء بمعرفةِ السامعين بما دَلَّ

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurdu: {بَلِ افْتَرَاهُ} “Bilakis onu kendisi uydurdu”. Sözde "bel" (bilakis) ile pekiştirilecek açık 5 bir inkâr 4 bulunmamaktadır; çünkü haber inkâr ve yalanlama ehlinden [nakledilmektedir], bu yüzden dinleyenlerin delalet ettiği şeyi bilmesiyle yetinilmiştir

59598. Metin

عليه قولُه: {بَلِ} من ذكرِ الخبر عنهم على ما قد بَيَّنا.

{بَلِ} “Bilakis / Hayır” buyruğunun delalet ettiği hususun dinleyenler tarafından bilinmesi, onlara dair haberin zikredilmesine kâfi görülmüştür.

59599. Metin

القولُ في تأويلِ قوله تعالى: {مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ (٦)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ (٦)} “Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir memleket [halkı] iman etmedi; şimdi bunlar mı iman edecekler?”

59600. Metin

يقولُ تعالى ذِكرُه: ما آمَن قبلَ هؤلاءِ المُكَذِّبين محمدًا من مُشرِكي قومِه الذين قالوا: فلْيَأْتِنا محمدٌ بآيةٍ كما جاءت به الرسلُ قبلَه - من أهلِ قرية عذَّبْناهم بالهلاكِ في الدُّنيا، إذ جاءهم رسولُنا إليهم بآية مُعْجِزةٍ، {أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ}. يقولُ: أفهؤلاء المكذِّبون محمدًا، السائلوه الآيةَ، يؤمنون به إن جاءَتْهم آيةٌ، ولم تُؤمِنْ قَبْلَهم أسلافُهم من الأممِ الخاليةِ التي أَهْلَكْناها، برُسُلِها مع مَجيئها!

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: “Muhammed de bize kendisinden önceki peygamberlerin getirdiği gibi bir mucize getirsin” diyen kavminin müşriklerinden Muhammed'i yalanlayan şu kimselerden önce; elçimiz kendilerine mucize bir ayetle geldiğinde dünyada helak ile azaplandırdığımız hiçbir şehir halkı iman etmemiştir. {أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} “Şimdi bunlar mı iman edecekler?” Buyuruyor ki: Muhammed'i yalanlayan ve ondan mucize isteyen bu kimseler, kendilerine bir mucize gelse iman mı edecekler? Hâlbuki onlardan önce helak ettiğimiz geçmiş ümmetlerden olan ataları, mucizeler geldiği hâlde peygamberlerine iman etmemişlerdi!

59601. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في تأويل ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bunun tevilinde söylediğimize benzer bir açıklamayı tevil ehli de yapmıştır.

59602. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

59603. Metin

حدثَّني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ: {أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ}: يُصَدِّقون بذلك (¬١)

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize Hasen anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: {أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} “Helak ettiğimiz... Şimdi bunlar mı iman edecekler?” buyruğu hakkında: Bunu tasdik mi edecekler? (¬١) dediğini nakletti.

59604. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنى حجاجٌ، عن ابن جريجٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.

Bize Kâsım anlattı, dedi ki: Bize Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den aynısını nakletti.

59605. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ}: أي أنَّ ٢ الرسلَ كانوا إذا جاءوا قومَهم

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin: {مَا آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ} “Kendilerinden önce helak ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi. Şimdi bunlar mı iman edecekler?” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: Şüphesiz ki 2 peygamberler kavimlerine

59606. Metin

بالبيناتِ فلم يؤمنوا، لم يُنظروا (¬١).

geldiklerinde ve onlar da iman etmediklerinde kendilerine mühlet verilmemiştir (¬١).

59607. Metin

القولُ في تأويلِ قوله تعالى: {وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي (¬٢) إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٧)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلَّا رِجَالًا نُوحِي (¬٢) إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٧)} “Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz (¬٢) adamlardan başkasını [peygamber olarak] göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”

59608. Metin

يقولُ تعالى ذِكرُه لنبيِّه ﷺ: وما أرسلنا يا محمدُ قَبْلَك رسولا إلى أُمَّةٍ من الأممِ التي خَلَت قبلَ أُمَّتِك إلَّا رجالًا مثلهم نُوحِى إليهم ما نريدُ أن نُوحيه إليهم مِن أَمْرِنا ونَهْيِنا، لا ملائكةً، فماذا أنكَروا من إرْسَالِناك إليهم، وأنتَ رجلٌ كسائرِ الرُّسلِ الذين قبلَك إلى أممِهم؟!

Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi'ne sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Senden önce, senin ümmetinden evvel gelip geçmiş ümmetlerden hiçbirine, emir ve yasağımızdan kendilerine vahyetmek istediğimiz şeyleri vahyettiğimiz kendileri gibi adamlardan başkasını elçi olarak göndermedik; melekler göndermedik. Sen de kendilerinden önceki peygamberler gibi bir adam iken, seni onlara elçi göndermemizin nesini inkâr ettiler?!

59609. Metin

وقولُه: {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ}. يقولُ للقائلين لمحمدٍ في تناجِيهم بينَهم: هل هذا إلا بشرٌ مِثْلُكم. فإن أنكَرْتم وجَهِلْتُم أمرَ الرُّسل الذين كانوا من قبلِ محمدٍ، فلم تعلَموا أيُّها القومُ أمرَهم إنسًا كانوا أم ملائكةً، {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ}. أي: أهلَ الكُتُبِ من التوراةِ والإنجيلِ ما كانوا يُخبِرُوكم عنهم.

Ve O'nun {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” buyruğu, aralarındaki fısıldaşmalarında Muhammed'e “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir?” diyenlere hitap etmektedir: Eğer Muhammed'den önceki peygamberlerin durumunu inkâr ediyor ve bilmiyorsanız, ey kavim, onların insan mı yoksa melek mi olduklarını bilmiyorsanız {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ} “zikir ehline sorun”; yani Tevrat ve İncil ehli olan kitap ehline sorun ki onların ne olduğunu size haber versinler.

59610. Metin

كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ}. يقولُ: فاسألوا أهلَ التوراةِ والإنجيلِ - قال أبو جعفرٍ: أُرَاه أنا قال: يُخبرُوكم - أن الرسلَ كانوا رجالًا يأكُلُون الطعامَ، ويمشُون في الأسواقِ (¬٣).

Nitekim bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: [Yani] Tevrat ve İncil ehline sorun -Ebû Ca'fer dedi ki: Bana öyle geliyor ki o [Katâde], "size haber versinler" demiştir- ki peygamberler yemek yiyen ve çarşılarda dolaşan adamlardı (¬٣).

59611. Metin

وقيل: أهلُ الذِّكْرِ أهلُ القرآن.

Şöyle de denilmiştir: Zikir ehli, Kur'an ehlidir.

59612. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

59613. Metin

حدَّثني أحمدُ بنُ محمدٍ الطوسيُّ، قال: ثنى عبدُ الرحمنِ بنُ صالحٍ، قال: ثنى موسى بنُ عثمانَ، عن جابرٍ الجُعْفيِّ، قال: لما نزَلت: {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ}. قال [عليٌّ: نحنُ] (¬١) أهلُ الذِّكرِ (¬٢).

Bana Ahmed b. Muhammed et-Tûsî anlattı, dedi ki: Bana Abdurrahman b. Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Mûsâ b. Osmân, Câbir el-Cu'fî'den anlattı, dedi ki: {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” [ayeti] indiğinde [Ali:] "Zikir ehli [biziz]" (¬١) dedi (¬٢).

59614. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ في قولِه: {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ}. قال: أهلَ القرآنِ. والذِّكرُ القرآنُ. وقرَأ: {إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ} (¬٣) [الحجر: ٩].

Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” buyruğu hakkında: "Kur'an ehlidir. Zikir ise Kur'an'dır" dedi ve {إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ} “Şüphesiz o Zikr'i (Kur'an'ı) biz indirdik ve şüphesiz onu koruyacak olan da biziz” (¬٣) [el-Hicr: 9] ayetini okudu.

59615. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ (٨)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ (٨)} “Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi.”

59616. Metin

يقولُ تعالى ذِكْرُه: وما جعَلنا الرُّسلَ الذين أرسَلْناهم من قَبْلِك يا محمدُ إلى الأممِ الماضيةِ قبلَ أُمَّتِكَ، {جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ} [يقولُ: لم نجعَلْهم ملائكةً لا يأكُلون الطعامَ] (¬٤)، ولكِنْ جعَلْناهم أجسادًا مِثْلَك يأكُلون الطعامَ.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Senden önce, senin ümmetinden önceki geçmiş ümmetlere gönderdiğimiz peygamberleri {جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ} “yemek yemez birer ceset kılmadık” [yani: Onları yemek yemeyen melekler kılmadık] (¬٤); aksine onları senin gibi yemek yiyen bedenler kıldık.

59617. Metin

كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ} [يقولُ: ما جعَلناهم جسَدًا إلَّا ليأْكُلوا الطعامَ] (¬٥).

Nitekim bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ} “Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: [Şöyle buyurmaktadır: Biz onları ancak yemek yesinler diye bir beden kıldık] (¬٥).

59618. Metin

حُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: أخبَرنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ

Bana Hüseyin'den rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz'ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd haber verdi, dedi ki: İşittim:

59619. Metin

الضحاكَ يقولُ في قوله: {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ}. يقولُ: لم أجْعَلُهم جسَدًا ليس فيها (¬١) أرواحٌ لا يأْكُلون الطعامَ، ولكنَّا (¬٢) جعَلناهم جسَدًا فيها أرواحٌ يأْكُلون الطعامَ.

Dahhâk'ın {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ} “Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık” buyruğu hakkında şöyle dediğini [işittim]: [Allah Teâlâ] şöyle buyurmaktadır: Onları içinde ruh bulunmayan (¬١) ve yemek yemeyen bir ceset kılmadım; aksine biz onları içinde ruh bulunan ve yemek yiyen bir beden (¬٢) kıldık.

59620. Metin

قال أبو جعفرٍ: وقال: {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا}، فوحَّد "الجسدَ" وجعله [وهو مُوَحَّدًا] (¬٣) من صفةِ الجمَاعةِ، وإنَّما جاز ذلك لأن الجسدَ بمعنى المصدرِ، كما يقالُ في الكلامِ: ما (¬٤) جَعَلْناهم خَلْقًا لا يأْكُلون.

Ebû Ca'fer der ki: [Allah Teâlâ] {وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا} buyurmuş, "el-cesed" kelimesini tekil getirmiş ve onu [tekil olduğu halde] (¬٣) çoğulun sıfatı yapmıştır. Bunun caiz olması, "el-cesed"in masdar anlamında olmasındandır; nitekim kelamda: "Biz onları yemeyen bir yaratılış/halk kılmadık (¬٤)" denildiği gibidir.

59621. Metin

وقوله: {وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ}. يقولُ: ولا كانوا أربابًا لا يموتون ولا يَفْنون، ولكِنَّهم كانوا بشَرًا أجسادًا فماتوا، وذلك أنَّهم قالوا الرسولِ اللهِ ﷺ، كما قد أخبرَ اللهُ عنهم: {وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْأَرْضِ يَنْبُوعًا} إلى قوله: {أَوْ تَأْتِيَ بِاللَّهِ وَالْمَلَائِكَةِ قَبِيلًا} [الإسراء:٩٠ - ٩٢]. قال اللهُ ﵎ لهم: ما فعَلْنا ذلك بأحدٍ قَبلَكم فنفعل بكم، وإنَّما كُنَّا نرسلُ إليهم رجالًا نُوحِى إليهم كما أَرْسَلْنا إليكم رسولًا نوحِى إليه أمْرَنا ونَهْيَنا.

Ve O'nun: {وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ} buyruğu; yani: Onlar ölmeyen ve yok olmayan rabler de değillerdi; aksine onlar insan bedenleri idiler ve öldüler. Bu durum, Allah'ın onlardan haber verdiği üzere onların Allah'ın Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle demelerinden dolayıdır: {وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْأَرْضِ يَنْبُوعًا} {أَوْ تَأْتِيَ بِاللَّهِ وَالْمَلَائِكَةِ قَبِيلًا} “Dediler ki: ‘Bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız... yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe.’” [el-İsrâ: 90-92]. Allah celle celâluhu onlara buyurdu ki: Biz sizden önce hiç kimseye böyle yapmadık ki size de yapalım; biz onlara yalnızca kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderiyorduk; nitekim size de kendisine emrimizi ve yasağımızı vahyettiğimiz bir elçi gönderdik.

59622. Metin

وبنحوِ الذي قُلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Tefsir ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.

59623. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

59624. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ}. أي: لا بُدَّ لهم من الموت أن يموتوا ٥.

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den onun {وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ} “[Onlar] ebedî de değillerdi.” kavli hakkında şöyle dediğini aktardı: Yani onlar için ölüm kaçınılmazdı; mutlaka öleceklerdi.5

59625. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَاءُ وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ (٩)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَاءُ وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ (٩)} “Sonra onlara verdiğimiz sözü tuttuk; böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık, haddi aşanları ise helak ettik.”

59626. Metin

يقولُ تعالى ذِكْرُه: ثم صَدَقْنا رُسُلَنا الذين كَذَّبَتْهُم أَمَمُهم، وسأَلَتْهم الآياتِ، فأتَيْناهم ما سألوه مِن ذلك، ثم أقاموا على تكْذِيبِهم إيَّاها، وأصَرُّوا على جحودِهم نبوَّتَها بعدَ الذي أتَتْهم به من آياتِ ربِّها - وعْدَنا الذي وعَدْناهم من الهلاكِ (¬١) على إقامتِهم على الكفرِ بربِّهم بعدَ مجيءِ [الآياتِ التي سألوها] (¬٢)، وذلك كقولِه جلَّ ثناؤُه: {فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ} [المائدة: ١١٥]. وكقوله: {وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ} [هود: ٦٤]. ونحوِ ذلك من المواعيدِ التي وعَد الأممَ مع مجيءِ الآياتِ.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Sonra, ümmetlerinin yalanladığı, kendilerinden mucizeler istediği ve bizim de istediklerini kendilerine verdiğimiz, ardından onların bu mucizeleri yalanlamayı sürdürdükleri ve Rablerinin mucizelerini getirmesinden sonra peygamberliklerini inkârda ısrar ettikleri peygamberlerimize —istedikleri mucizelerin gelmesinden sonra Rablerini inkârda ısrar etmeleri üzerine— helak konusunda verdiğimiz sözü (¬١) [istedikleri mucizeler geldikten sonra] (¬٢) yerine getirdik. Nitekim bu, O'nun —övgüsü yüce olsun— şu buyruğu gibidir: {فَمَنْ يَكْفُرْ بَعْدُ مِنْكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ} “Bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, Ben onu âlemlerden hiçbirini cezalandırmadığım bir azapla cezalandırırım” [el-Mâide: 115] ve şu buyruğu gibidir: {وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ} “Ona bir kötülükle dokunmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar” [Hûd: 64] ve mucizelerin gelmesiyle birlikte ümmetlere vadettiği buna benzer vaatler gibidir.

59627. Metin

وقولُه: {فَأَنْجَيْنَاهُمْ}. يقولُ تعالى ذِكرُه: فأنجَيْنا الرسلَ عندَ إصرارِ أمَمِيها على تَكْذيبِها بعدَ الآيات، {وَمَنْ نَشَاءُ}: وهم أتباعُها الذين صدَّقوها وآمنوا بها.

Ve O'nun {فَأَنْجَيْنَاهُمْ} buyruğu hakkında Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Mucizelerden sonra ümmetleri onları yalanlamakta ısrar edince peygamberleri kurtardık; {وَمَنْ نَشَاءُ} “ve dilediklerimizi” ki onlar da onları tasdik edip onlara iman eden takipçileridir.

59628. Metin

وقوله: {وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ}. يقولُ تعالى ذِكرُه: وأَهْلَكْنا الذين أسرَفوا على أنفسِهم بكفرِهم بربِّهم.

Ve O'nun: {وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ} buyruğu hakkında Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Rablerini inkâr ederek kendi nefisleri aleyhine haddi aşanları ise helak ettik.

59629. Metin

كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه:

Nitekim bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin şu buyruk hakkındaki sözünü anlattı:

59630. Metin

{وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ}: والمُسرِفون هم المُشركِون (¬٣).

{وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ} “Haddi aşanları ise helak ettik”: Haddi aşanlar, müşriklerdir (¬٣).

59631. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٠)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٠)} “Andolsun, size içinde sizin zikriniz (şerefiniz/öğüdünüz) bulunan bir Kitap indirdik. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”

59632. Metin

اختلَف أهلُ التأويلِ في معنَى ذلك؛ فقال بعضُهم: معناه: {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ}: فيه حديثُكم.

Tevil ehli bunun anlamı hakkında ihtilaf etti; onlardan bazısı şöyle dedi: Bunun anlamı, {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ} “Andolsun, size içinde sizin zikriniz bulunan bir Kitap indirdik”: İçinde sizin bahsiniz/anlatınız [bulunandır].

59634. Metin

ذِكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

59635. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قوله: {فِيهِ ذِكْرُكُمْ}. قال: حديثُكم (¬١).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasen anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: {فِيهِ ذِكْرُكُمْ} “İçinde sizin zikriniz bulunan” buyruğu hakkında: Sizin anlatınız/durumunuz (¬١) dediğini nakletti.

59636. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جريجٍ، عن مجاهدٍ: {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ}. قال: حديثُكم، {أَفَلَا تَعْقِلُونَ}. قال في "قد أفلَح": {بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ} [المؤمنون: ٧١].

Bize Kâsım anlattı, dedi ki: Bize Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den nakletti: {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ} “Andolsun, size içinde sizin zikriniz bulunan bir Kitap indirdik” [buyruğu hakkında]: Sizin anlatınız/durumunuz, {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi. "Kad Efleha" [el-Mü'minûn] suresindeki: {بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ} “Aksine onlara zikirlerini (şanlarını/öğütlerini) getirdik, fakat onlar zikirlerinden yüz çevirmektedirler” [el-Mü'minûn: 71] ayeti hakkında da [böyle] dedi.

59637. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنا سفيانُ: نزَل القرآنُ بمكارِم الأخلاقِ، ألم تَسْمَعُه يقولُ: {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ} (¬٢)؟

Bize Kâsım anlattı, dedi ki: Bize Hüseyin anlattı, dedi ki: Bize Süfyân anlattı: Kur'an güzel ahlakla indi, O'nun: {لَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “Andolsun, size içinde sizin zikriniz bulunan bir Kitap indirdik. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (¬٢) buyurduğunu işitmedin mi?

59638. Metin

وقال آخرون: بل عنَى بالذِّكرِ في هذا الموضعِ الشرف. وقالوا: معنى الكلامِ: لقد أنزَلْنا إليكم كتابًا فيه شَرَفُكم.

Başkaları ise şöyle demiştir: Aksine bu makamda zikir ile kastedilen şereftir. Ve şöyle demişlerdir: Sözün anlamı şudur: "Andolsun, size içinde şerefiniz bulunan bir Kitap indirdik."

59639. Metin

قال أبو جعفرٍ: وهذا القولُ الثاني أشْبَهُ بمعنى الكلمة، وهو نحوٌ ممَّا قال سفيانُ الذي حكَيْنا عنه، وذلك أنَّه شَرَفٌ لمن اتَّبَعَه وعمِل بما فيه.

Ebû Ca'fer der ki: Bu ikinci görüş kelimenin anlamına daha uygundur ve kendisinden naklettiğimiz Süfyân'ın söylediğine yakındır. Zira o [Kitap], ona uyan ve içindekilerle amel eden kimse için bir şereftir.

59640. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (١١) فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tevili hakkındaki söz:1 {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ (١١) فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ} “Biz zulmetmekte olan nice memleketi kırıp geçirdik ve kendilerinden sonra başka bir kavim var ettik. Azabımızı hissettikleri zaman bir de bakarsın ki oradan kaçıyorlardı.”2

59642. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: وكثيرًا قصَمْنا من قريةٍ، والقَصْمُ أصلُه الكَسْرُ، يُقالُ منه: قصَمْتُ ظَهْرَ فلانٍ. إذا كَسَرْتَه، وانْقَصَمتْ سِنُّه. إذا انْكَسرت. وهو هلهُنا معنيٌّ به: أهْلَكْنا، وكذلك تأوَّله أهلُ التأويلِ.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ve nice memleketi kırıp geçirdik. Kasm (قَصْم) kelimesinin aslı kırmaktır; nitekim birinin belini kırdığında "kasamtü zahra fulânin (قصَمْتُ ظَهْرَ فلانٍ)", dişi kırıldığında da "inkasamat sinnuhû (انْقَصَمتْ سِنُّه)" denir. Burada ise bununla "helak ettik" anlamı kastedilmiştir ve tefsir ehli de bunu böyle yorumlamıştır.

59643. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

59644. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قوله: {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ}. قال: أهْلَكَنا (¬١).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasen anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ} “Nice memleketi kırıp geçirdik” buyruğu hakkında: Helak ettik (¬١) dediğini nakletti.

59645. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جريجٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ}. قال: أهلَكْناها. قال ابن جُرَيجٍ: {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ}، قال: باليمنِ، قصَمْنا بالسيفِ: أُهلِكُوا.

Bize Kâsım anlattı, dedi ki: Bize Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'in {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ} “Nice memleketi kırıp geçirdik” buyruğu hakkında: "Onları helak ettik" dediğini nakletti. İbn Cüreyc, {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ} “Nice memleketi kırıp geçirdik” hakkında: "Yemen'de; kılıçla kırıp geçirdik, helak edildiler" dedi.

59646. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زِيدٍ في قولِ اللَّهِ: {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ}. قال: قصَمها: أهلَكَها.

Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, Allah'ın: {وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ} “Nice memleketi kırıp geçirdik” buyruğu hakkında: "Kasamahâ: Onu helak etti [demektir]" dedi.

59647. Metin

وقولُه: {مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً} أُجْرِى الكلامُ على القريةِ، والمرَادُ به (¬٢) أهلُها؛ لمعرفةِ السَّامِعين بمعناه، وكأنَّ ظُلمَها كُفْرُها باللهِ، وتكذيبُها رسُلَه.

Ve O'nun: {مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً} “Zulmetmekte olan memleket” buyruğunda söz memleket (karye) üzerinden yürütülmüş, fakat dinleyenlerin anlamı bilmesi sebebiyle bununla (¬٢) halkı kastedilmiştir. Sanki onun zulmü, Allah'ı inkâr etmesi ve O'nun elçilerini yalanlamasıdır.

59648. Metin

وقوله {وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ}. يقولُ تعالى ذِكرُه: وأحْدَثنا بعدما أهْلَكنا هؤلاء الظَّلَمةَ مِن أهلِ هذه القريةِ التي قَصَمْناها بظُلْمِها، قومًا

Ve O'nun: {وَأَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ} “Ve onların ardından başka bir kavim meydana getirdik” buyruğu hakkında zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Zulmü sebebiyle kırıp geçirdiğimiz bu memleket halkından olan o zalimleri helak ettikten sonra, bir kavim...

59649. Metin

آخرين سِواهم.

onlardan başka diğer [bir kavim] var ettik.

59650. Metin

وقوله: {فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا}. يقولُ: فلمَّا عاينوا عَذابَنا قد حلَّ بهم، ورأَوه [ووجَدوا] (¬١) مسَّه.

Ve O'nun: {فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا} buyruğu; yani: Azabımızın başlarına indiğini bizzat görüp ona şahit olduklarında ve onun dokunuşunu [bulduklarında/hissettiklerinde] (¬١).

59651. Metin

يُقالُ منه: قد أحسسْتُ من فلانٍ ضَعْفًا، وأحَسْتُه منه، {إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ} يقولُ: إذا هم مما أحَسُّوا بأسَنا النازلَ بهم يهرُبون سِرعًا عَجْلَى، يَعْدُون مُنْهَزمين، يُقالُ منه: ركَض فلانٌ فرسَه. إذا كَدَّه بساقَيه (¬٢).

Bu kökten hareketle: "Falandan bir zayıflık hissettim (قد أحسست من فلان ضعفا / أحسته منه)" denir. {إِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَ} buyruğu hakkında ise [şöyle buyurmaktadır]: Başlarına inen azabımızı hissettiklerinde hemen süratle ve telaşla kaçarlar, hezimete uğramış halde koşarlar. Nitekim bundan dolayı: "Falan kimse atını koşturdu (ركض فلان فرسه)" denir ki bu, bacaklarıyla [atı] sıkıştırdığında/hızlandırdığında söylenir (¬٢).

59652. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ (١٣)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair söz: {لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ (١٣)} “Kaçmayın; içinde şımartıldığınız [nimetlere] ve meskenlerinize dönün, belki sorguya çekilirsiniz.”

59653. Metin

يقولُ تَعالى ذِكرُه: لا تهربُوا، {وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ}. يقولُ: إلى ما أُنْعِمْتُم فيه من عَيْشِكم ومساكنِكم.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Kaçmayın; {وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ} “içinde şımartıldığınız [nimetlere] dönün”; yani: Yaşantınızdan ve meskenlerinizden size nimet olarak verilen şeylere dönün.

59654. Metin

كما حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثني عمى، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ}. يعني من نزل به العذابُ في الدُّنيا ممن كان يَعْصِي اللَّهَ مِن الأممَ.

Nitekim bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ} “Kaçmayın; içinde şımartıldığınız [nimetlere] ve meskenlerinize dönün, belki sorguya çekilirsiniz” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: Ümmetlerden Allah'a isyan eden kimselerden dünyada başlarına azap inenleri kastetmektedir.

59655. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قوله: {لَا تَرْكُضُوا}: لا تَفِرُّوا ٣.

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkā anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {لَا تَرْكُضُوا} “Kaçmayın” buyruğu hakkında: Kaçıp gitmeyin [demektir] dediğini nakletti.3

59656. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنى حجاج، عن ابن جريجٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.

Bize Kâsım anlattı, dedi ki: Bize Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den aynısını nakletti.

59657. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادَة: {وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ}. يقولُ: ارْجعوا إلى دُنياكم التي أُترِفْتُم فيها.

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin: {وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ} “İçinde şımartıldığınız [nimetlere] dönün” buyruğu hakkında: İçinde şımartıldığınız dünyanıza dönün dediğini nakletti.

59658. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادَة: {وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ}. قال: إلى ما أُتْرِفْتُم فيه من دُنياكم (¬١).

Bize Muhammed b. Abdil'a'lâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den nakletti: {وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ} “İçinde şımartıldığınız [nimetlere] dönün” buyruğu hakkında: Dünyanızdan içinde şımartıldığınız şeylere [dönün] (¬١) dedi.

59659. Metin

واختلَف أهلُ التأويلِ في معنَى قولِه: {لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ}؛ فقال بعضُهم: معناه: لعلَّكم تَفقَهون وتَفْهَمون بالمسألِة.

Tefsir ehli O'nun: {لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ} “Belki sorguya çekilirsiniz” buyruğunun anlamında ihtilaf etmiştir; bazıları şöyle demiştir: Bunun anlamı: Belki sorulmak suretiyle kavrar ve anlarsınız [demektir].

59660. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

59661. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ}. قال: تَفْقَهون (¬٢).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasen anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ} “Belki sorguya çekilirsiniz” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: Kavrarsınız (¬٢).

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.