449. Metin
القولُ في تأويلِ: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}.
{بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” [ayetinin] tevili hakkındaki görüş.
450. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه (¬٢): {بِسْمِ}.
O’nun {بِسْمِ} “Adıyla” sözünün tevili hakkındaki görüş.
451. Metin
قال أبو جعفرٍ: إن اللَّهَ تعالى ذكرُه وتقدَّست أسماؤُه أدَّب نبيَّه محمدًا ﷺ بتعليمِه تقديمَ ذكرِ أسمائِه الحُسْنَى أمامَ جميعِ أفعالِه، وتقَدَّم إليه في وَصفِه بها قبلَ جميعِ مُهِمَّاتِه، وجعَل ما أدَّبه به مِن ذلك وعلَّمه إياه، منه لجميعِ خلقِه سُنَّةً يَسْتَنُّون بها، وسبيلًا يَتَّبِعونه عليها، في ٤ افتتاحِ أوائلِ مَنْطِقِهم، وصدورِ رسائلِهم وكتبِهم وحاجاتِهم، حتى أغْنَت دلالةُ ما ظهَر مِن قولِ القائلِ: {بِسْمِ اللَّهِ}. على ما بطَن مِن مرادِه الذي هو محذوفٌ.
Ebû Ca‘fer der ki: Zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allah Teâlâ, Peygamberi Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem bütün fiillerinin öncesinde güzel isimlerini anmayı öne almasını öğreterek onu terbiye etmiş ve bütün mühim işlerinden önce Kendisini bu isimlerle vasfetmesini ona emretmiştir. Ona verdiği bu edebi ve öğrettiği bu hususu, bütün yaratılmışları için sözlerinin başlangıcında, mektuplarının, kitaplarının ve ihtiyaçlarının girişinde 4 uyacakları bir sünnet ve izleyecekleri bir yol kılmıştır; öyle ki {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” diyen kimsenin sözünden açıkça anlaşılan delalet, [cümleden] hazfedilmiş (düşürülmüş) olan gizli maksadının yerine geçmiştir.
453. Metin
وذلك أن الباءَ مِن: {بِسْمِ اللَّهِ}. مُقْتَضِيةٌ فعلًا يكونُ لها جالبًا، ولا فعلَ معها ظاهرٌ، فأغْنَت سامعَ القائلِ: {بِسْمِ اللَّهِ}. معرفتُه بمرادِ قائلِه من إظهارِ قائلِ ذلك مُرادَه قولًا؛ إذ كان كلُّ ناطقٍ به عندَ افتتاحِه أمرًا قد أحْضَر مَنْطِقَه به - إمَّا معه، وإمَّا قبلَه بلا فصلٍ - ما قد أغْنَى سامِعَه مِن دَلالةٍ شاهدةٍ على الذي مِن أجلِه افْتَتَح قِيلَه به، فصار استغناءُ سامعِ ذلك منه عن إظهارِ ما حذَف منه، نظيرَ استغنائِه إذا سمِع قائلًا قيل له: ما أكَلْتَ اليومَ؟ فقال: طعامًا. عن أن يُكَرِّرَ المسئولُ مع قولِه: طعامًا: أكَلْتُ. لما قد ظهَر لديه مِن الدلالةِ على أن ذلك معناه بتقدُّمِ مسألةِ السائلِ إياه عما أكَل. فمعقولٌ إذن أن (¬١) القائلَ إذا قال: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. ثم افْتَتَح تاليًا سورةً، أن إتْباعَه: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. تلاوةَ السورةِ، مُنْبِئٌ (¬٢) عن معنى قولِه: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. ومفهومٌ به أنه مُرِيدٌ بذلك: أقْرَأُ بسمِ اللَّهِ الرحمنِ الرحيمِ. وكذلك قولُه: باسمِ اللَّهِ. عندَ نُهوضِه للقيامِ أو عندَ قعودِه وسائرِ أفعالِه، يُنْبئُ (¬٣) عن معنى مرادِه بقولِه: باسمِ اللَّهِ. وأنه أراد بقِيلِه: باسمِ اللَّهِ: أقُومُ باسمِ اللَّهِ، وأقْعُدُ باسمِ اللَّهِ. وكذلك سائرُ الأفعالِ.
Şöyle ki: {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” ifadesindeki bâ harfi, kendisini gerektiren bir fiil iktiza eder; oysa onunla birlikte zahir bir fiil yoktur. Dolayısıyla {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” diyen kimseyi dinleyenin, söyleyenin muradını bilmesi, söyleyenin bu muradını sözle açığa vurmasına ihtiyaç bırakmamıştır. Zira bir işe başlarken bunu telaffuz eden herkes, sözünü -ya onunla beraber ya da aralıksız hemen öncesinde- dinleyene, sözüne ne sebeple başladığına tanıklık eden bir karine ile sunmuştur. Böylece dinleyenin, hazfedilen fiilin açıkça söylenmesine ihtiyaç duymaması, kendisine "Bugün ne yedin?" denilen ve "Yemek" diye cevap veren birini dinleyen kimsenin durumuna benzer; soruyu soranın daha önce ne yediğini sormuş olmasından dolayı cevabın bu anlama geldiğine dair delalet ortaya çıktığı için, cevap verenin "Yemek" sözüyle birlikte "Yedim" demesini tekrar etmesine gerek kalmamıştır. O halde bir kimse {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” deyip ardından bir sure okumaya başladığında, {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” ifadesinin peşine sure tilavetini eklemesinin, {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” sözünün anlamını haber verdiği ve bununla "Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla okuyorum" demek istediğinin anlaşılacağı açıktır. Aynı şekilde kişinin ayağa kalkarken, otururken veya diğer fiillerini yaparken "Bismillâh" demesi de "Bismillâh" sözüyle ne kastettiğini ve bu sözüyle "Allah’ın adıyla kalkıyorum", "Allah’ın adıyla oturuyorum" demek istediğini gösterir. Diğer tüm fiiller de böyledir.
454. Metin
وهذا الذي قلْنا في تأويلِ ذلك هو معنى قولِ ابنِ عباسٍ الذي حدَّثنا به أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ سعيدٍ، قال: حدَّثنا بشرُ بنُ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو
Bunun tevili hakkında söylediğimiz bu husus, Ebû Küreyb'in bize rivayet ettiği İbn Abbâs'ın sözünün anlamıdır. [Ebû Küreyb] dedi ki: Bize Osmân b. Saîd anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ebû
455. Metin
رَوْقٍ، عن الضَّحّاكِ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ عباسٍ قال: إن أولَ ما نزَل به جبريلُ على محمدٍ ﷺ، قال: يا محمدُ، قُلْ: أسْتَعِيذُ بالسميعِ العليمِ مِن الشيطانِ الرجيمِ. ثم قال: قُلْ: بسمِ اللَّهِ الرحمنِ الرحيمِ. قال: قال له جبريلُ (¬١): بسمِ اللَّهِ يا محمدُ. يقولُ: اقْرَأْ بذكرِ اللَّهِ ربِّك، وقمْ واقْعُدْ بذكرِ اللَّهِ.
Ravk, Dahhâk’tan, o da Abdullah b. Abbâs’tan şöyle dediğini nakletti: Cibrîl’in Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem ilk indirdiği şeyde o: "Ey Muhammed! 'Hakkıyla işiten ve bilen Allah'a kovulmuş şeytandan sığınırım' de" demiştir. Sonra: "'Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla' de" demiştir. [İbn Abbâs] dedi ki: Cibrîl ona: "Ey Muhammed! Bismillâh" demiştir; yani "Rabbin olan Allah’ın zikriyle oku, Allah’ın zikriyle kalk ve otur" demektedir.
456. Metin
قال أبو جعفرٍ: فإن قال لنا قائلٌ: فإن كان تأويلُ قولِ اللَّهِ: {بِسْمِ اللَّهِ}. ما وصَفْتَ، والجالبُ الباءَ في: {بِسْمِ اللَّهِ}. ما ذكرتَ، فكيف قيل: {بِسْمِ اللَّهِ}. بمعنى: أقْرَأُ باسمِ اللَّهِ. أو: أقُومُ [باسمِ اللَّهِ] (¬٢). أو: أقْعُدُ باسمِ اللَّهِ؟ وقد علمتَ أن كلَّ قارئٍ كتابَ اللَّهِ، فبعونِ اللَّهِ وتوفيقِه قراءتُه، وأن كلَّ قائمٍ أو قاعدٍ أو فاعلٍ فعلًا، فباللَّهِ قيامُه وقعودُه وفعلُه؟ وهلَّا - إذ كان ذلك كذلك - قيل: باللَّهِ الرحمنِ الرحيمِ. ولم يُقَلْ: {بِسْمِ اللَّهِ}. فإن قولَ القائلِ: أقُومُ وأقْعُدُ باللَّهِ الرحمنِ الرحيمِ. أو: أقْرَأُ باللَّهِ. أوضحُ معنًى لسامعِه مِن قولِه: {بِسْمِ اللَّهِ}. إذ كان قولُه: أقُومُ، أو (¬٣): أقْعُدُ باسمِ اللَّهِ. يُوهِمُ سامعَه أن قيامَه وقعودَه بمعنًى غيرِ اللَّهِ.
Ebû Ca‘fer der ki: Eğer bir kimse bize: "Şayet Allah’ın {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” sözünün tevili nitelediğin gibi ise ve {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” ifadesindeki bâ harfini gerektiren şey zikrettiğin husus ise, nasıl oldu da {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla”, 'Allah’ın adıyla okuyorum' veya 'Allah’ın adıyla kalkıyorum' yahut 'Allah’ın adıyla oturuyorum' anlamında söylendi? Oysa sen de bilirsin ki, Allah’ın Kitabı’nı okuyan herkesin okuyuşu Allah’ın yardımı ve tevfiki iledir; ayakta duran, oturan veya herhangi bir fiili yapan herkesin kıyamı, oturuşu ve fiili Allah iledir. Durum böyle olduğuna göre, {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” denilmeyip de 'Billâhirrahmânirrahîm (Rahmân ve Rahîm olan Allah ile)' denseydi ya? Zira kişinin 'Rahmân ve Rahîm olan Allah ile kalkıyorum ve oturuyorum' veya 'Allah ile okuyorum' demesi, dinleyen için {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” sözünden daha açık bir anlam taşır. Çünkü onun 'Allah’ın adıyla kalkıyorum veya oturuyorum' demesi, dinleyene onun kıyamının ve oturuşunun Allah’tan başka bir anlamla olduğu vehmini vermektedir" derse;
457. Metin
قيل له وباللَّهِ التوفيقُ: إن المقصودَ إليه مِن معنى ذلك غيرُ ما توهَّمْتَه في نفسِك، وإنما معنى قولِه: {بِسْمِ اللَّهِ}: أبْدَأُ بتسميةِ اللَّهِ وذِكْرِه قبلَ كلِّ شيءٍ. أو: أقْرَأُ بتسميتِه ٤. أو: أقُومُ وأقْعُدُ بتَسْميتِي اللَّهَ وذكرِه. [لا أنه] ٥ يعني
Ona şöyle cevap verilir —ki başarı Allah’tandır—: Bu ifadenin manasından kastedilen, senin zihninde tasavvur ettiğin şeyden başkadır. O’nun {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” sözünün anlamı ancak şudur: 'Her şeyden önce Allah’ın adını anarak ve O’nu zikrederek başlıyorum' veya 'O’nun adını anarak okuyorum'4 yahut 'Allah’ın adını anarak ve O’nu zikrederek kalkıp oturuyorum'. [Yoksa O,] 5 şunu kastediyor değildir:
458. Metin
بقيلِه: {بِسْمِ اللَّهِ}: أقُومُ باللَّهِ. أو: أقْرَأُ باللَّهِ. فيَكُونَ قولُ القائلِ: أقْرَأُ باللَّهِ. أو: أقومُ. أو: أقعدُ باللَّهِ. أولى بوجهِ الصوابِ في ذلك مِن قولِه: {بِسْمِ اللَّهِ}.
{بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” sözüyle 'Allah ile kalkıyorum' veya 'Allah ile okuyorum' demek istediği [anlamında değildir] ki söyleyenin 'Allah ile okuyorum' yahut 'Allah ile kalkıyorum' veya 'Allah ile oturuyorum' demesi bu hususta {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” demesinden daha doğru ve uygun olsun.
459. Metin
فإن قال: فإن كان الأمرُ في ذلك على ما وصَفْتَ، فكيف قيل: {بِسْمِ اللَّهِ}. وقد علمتَ أن الاسمَ اسمٌ، وأن التسميةَ مصدرٌ مِن قولِك: سمَّيت؟.
Eğer derse ki: "Şayet bu husustaki durum nitelediğin gibi ise, nasıl oldu da {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” denildi? Oysa sen de bilirsin ki 'isim' bir isimdir; 'tesmiye' ise senin 'semmeytü (isimlendirdim/adını andım)' sözünün masdarıdır?"
460. Metin
قيل: إن العربَ قد تُخْرِجُ المصادرَ مُبْهَمةً على أسماءٍ مختلفةٍ، كقولِهم: أكرَمْتُ فلانًا كرامةً. وإنما بناءُ مصدرِ "أفعلتُ" - إذا أُخْرِج على فعلِه - الإفعالُ. وكقولِهم: أهَنْتُ فلانًا هَوانًا، وكلَّمْتُه كلامًا. وبناءُ مصدرِ "فعَّلْتُ" التَّفْعيلُ. ومِن ذلك قولُ الشاعرِ (¬١):
Şöyle denilir: Araplar bazen masdarları farklı isim kalıplarında müphem olarak getirebilirler; nitekim 'Falana ikram ettim' anlamında 'Ekremtü fülânen kerâmeten' derler. Oysa 'ef‘altü' kalıbının masdar yapısı -kendi fiiline uygun getirildiğinde- 'if‘âl'dir. Yine 'Falanı aşağıladım' anlamında 'Ehentü fülânen hevânen' ve 'Onunla konuştum' anlamında 'Kellemtühû kelâmen' derler. Oysa 'fa‘‘altü' kalıbının masdar yapısı 'tef‘îl'dir. Şairin şu sözü de bundandır:
461. Metin
أكُفْرًا بعدَ ردِّ الموتِ عني … وبعدَ عطائِك المائةَ الرِّتاعا
Ölümü benden savdıktan sonra ve senin / Otlayan yüz deve lütfundan sonra nankörlük mü?
462. Metin
يريدُ: إعْطاءَك.
[Burada şair 'atâ'ike' diyerek] 'İ‘tâeke (senin vermen/bağışlaman)' [masdarını] kastetmektedir.
463. Metin
ومنه قولُ القائلِ (¬٢) الآخرِ:
Diğer bir şairin şu sözü de bundandır:
464. Metin
فإن كان هذا البُخْلُ منك سَجِيَّةً … لقد كنتُ في طُولِي رجاءَك أشْعَبا
Eğer bu cimrilik senin tabiatın ise / Sana olan umudumu uzatmakla doğrusu Eş‘ab gibi [açgözlü] olmuşum.
465. Metin
يريد: في (¬٣) إطالتي رجاءَك.
[Burada şair 'fî tûlî' diyerek] 'Sana olan umudumu uzatmamda (fî itâletî)' [demek] istemektedir.
466. Metin
ومنه قولُ الآخرِ ٤:
Bir diğer [şairin] şu sözü de bu kabildendir:4
467. Metin
أظُلَيْمَ (¬١) إن مُصابَكم رجلًا … أهْدَى السلامَ تحيةً ظُلْمُ
Ey Zuleymâ! Selamı bir tahiyye olarak sunan bir adama / Felaket ve zarar vermeniz haksızlıktır.
468. Metin
يُريدُ: إصابتَكم.
[Burada şair 'musâbeküm' diyerek] 'İsâbeteküm (zarar vermeniz/hedef almanız)' [masdarını] kastetmektedir.
469. Metin
والشواهدُ في هذا المعنى تَكْثُرُ، وفيما ذكَرْنا كفايةٌ لمن وُفِّق لفهمِه.
Bu anlamdaki şahitler pek çoktur; zikrettiklerimiz, anlamaya muvaffak kılınan kimse için kâfidir.
470. Metin
فإذ (¬٢) كان [الأمرُ على ما] (¬٣) وصَفْنا مِن إخراجِ العربِ مصادرَ الأفعالِ على غيرِ بناءِ أفعالِها (¬٤) كثيرًا، وكان تصديرُها إياها على مَخارجِ الأسماءِ موجودًا فاشيًا - فبَيِّنٌ (¬٥) بذلك صوابُ ما قلْنا مِن التأويلِ في قولِ القائلِ {بِسْمِ اللَّهِ}. أن (¬٦) معناه في ذلك عندَ ابتدائِه في فعلٍ أو قولٍ: أبْدَأُ بتسميةِ اللَّهِ قبلَ فعلي أو قبلَ قولي. وكذلك معنى قولِ القائلِ عندَ ابتدائِه بتلاوةِ القرآنِ: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. إنما معناه: أقْرَأُ مُبْتَدئًا بتسميةِ اللَّهِ. أو: أبْتَدِئُ قراءتي بتسميةِ اللَّهِ. فجُعِل الاسمُ مكانَ التسميةِ، كما جُعِل الكلامُ مكانَ التكليمِ، والعطاءُ مكانَ الإعْطاءِ.
Arap dilinde fiil masdarlarının kendi fiil kalıplarından farklı olarak getirilmesinin çokça bulunması ve masdarların isim kalıplarında çıkarılmasının mevcut ve yaygın olması nitelendirdiğimiz gibi olunca; {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” diyen kimsenin bir fiile veya söze başlarken bununla 'Fiilimden veya sözümden önce Allah’ın ismini anarak başlıyorum' kastettiği şeklindeki tevilimizin doğruluğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde Kur'an tilavetine başlarken {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” diyen kimsenin sözünün anlamı da 'Allah’ın ismini anarak başlıyor olarak okuyorum' veya 'Okumama Allah’ın ismini anarak başlıyorum' demektir. Nitekim 'teklîm' yerine 'kelâm', 'i‘tâ' yerine 'atâ' konulduğu gibi, burada da 'tesmiye' yerine 'ism' konulmuştur.
471. Metin
وبمثلِ الذي قلْنا مِن التأويلِ في ذلك رُوِي الخبرُ عن عبدِ اللَّهِ بنِ عباسٍ، حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ سعيدٍ، قال: حدَّثنا بشرُ بنُ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو رَوْقٍ، عن الضَّحّاكِ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ عباسٍ، قال: أولُ ما نزلَ به ٧ جبريلُ على محمدٍ ﷺ، قال: يا محمدُ، قُلْ: أسْتَعِيذُ بالسميعِ العليمِ مِن الشيطانِ الرجيمِ. ثم
Bu hususta söylediğimiz tevilin bir benzeri Abdullah b. Abbâs’tan rivayet edilmiştir: Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Osmân b. Saîd anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ravk, ed-Dahhâk’tan, o da Abdullah b. Abbâs’tan [naklen] anlattı; [İbn Abbâs] şöyle dedi: Cibrîl’in Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem indirdiği ilk şeyde 7 [Cibrîl]: "Ey Muhammed! 'Kovulmuş şeytandan, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilen [Allah]’a sığınırım' de" demiştir. Sonra
472. Metin
قال: قُلْ: بسمِ اللَّهِ الرحمنِ الرحيمِ. قال ابنُ عباسٍ: {بِسْمِ اللَّهِ}. يقولُ له جبريلُ: يا محمدُ، اقْرَأْ بذكرِ اللَّهِ ربِّك، وقُمْ واقْعُدْ بذكرِ اللَّهِ.
Şöyle demiştir: "'Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla' de." İbn Abbâs dedi ki: {بِسْمِ اللَّهِ} “Allah’ın adıyla” ifadesi hakkında Cibrîl ona: "Ey Muhammed! Rabbin olan Allah’ın zikriyle oku, Allah’ın zikriyle kalk ve otur" demektedir.
473. Metin
وهذا التأويلُ مِن ابنِ عباسٍ يُنْبِئُ عن صحةِ ما قلنا، مِن أنه مُرادٌ (¬١) بقولِ القائلِ مُفْتَتِحًا قراءتَه بـ: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. أقْرَأُ بتسميةِ اللَّهِ وذكرِه، وأفْتَتِحُ القراءةَ بتسميةِ اللَّهِ بأسمائِه الحسنَى وصفاتِه العُلَى - ويُوضِّحُ (¬٢) فسادَ قولِ مَن زعَم أن معنى ذلك مِن قائلِه: باللَّهِ الرحمنِ الرحيمِ أولُ (¬٣) كلِّ شيءٍ. مع أن العبادَ إنما أُمِروا أن يَبْتَدِئوا عندَ فَواتحِ أمورِهم بتسميةِ اللَّهِ، لا بالخبرِ عن عظمتِه وصفاتِه، كالذي أُمِروا به مِن التسميةِ على الذَّبائحِ والصيدِ، وعندَ المَطْعَمِ والمَشْرَبِ، وسائرِ أفعالِهم. فكذلك الذي أُمِروا به مِن تسميتِه عندَ افْتِتاحِ تلاوةِ تَنْزيلِ اللَّهِ، وصدورِ رسائلِهم وكتبِهم.
İbn Abbâs’tan gelen bu tevil, kıraatine {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” ile başlayan kimsenin muradının 'Allah’ı tesmiye ederek ve O’nu zikrederek okuyorum; kıraate Allah’ı en güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tesmiye ederek başlıyorum' olduğu yönündeki sözümüzün doğruluğunu haber vermekte ve bunu söyleyen kimsenin muradının 'Her şeyin başında Rahmân ve Rahîm olan Allah iledir' olduğunu iddia eden kimsenin görüşünün bâtıllığını açıklamaktadır. Bununla birlikte kullara, işlerinin başlangıcında Allah’ın azametini ve sıfatlarını haber vermekle değil, O’nun ismini anmakla (tesmiye ile) başlamaları emredilmiştir; nitekim kurban keserken, av avlarken, yerken, içerken ve diğer bütün fiillerinde tesmiye yapmaları kendilerine emredilmiştir. Aynı şekilde Allah’ın indirdiği Kitabı okumaya başlarken, mektuplarının ve kitaplarının girişinde de O’nun ismini anmaları emredilmiştir.
474. Metin
ولا خلافَ بينَ الجميعِ مِن علماءِ الأمةِ أن قائلًا لو قال عندَ تذكيتِه بعضَ بَهائمِ الأنعامِ: باللَّهِ. ولم يقلْ: باسمِ اللَّهِ. أنه مُخالفٌ بتركِه قيلَ: باسمِ اللَّهِ. ما سُنّ له عندَ التذكيةِ من القولِ، فقد عُلم بذلك أنه لم يُرِدْ بقولِه: باسمِ اللَّهِ: باللَّهِ. كما قال الزاعمُ أن اسمَ اللَّه في قولِ اللَّهِ: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. هو اللَّهُ؛ لأن ذلك لو كان كما زعَم، لَوجَب أن يكونَ القائلُ عندَ تذكيتِه ذبيحتَه: باللَّهِ. قائلًا ما سُنَّ له مِن القولِ على
Ümmetin âlimlerinin tamamı arasında; bir kimse davarlardan bir hayvanı boğazlarken "Bismillâh" demeyip "Billâh" diyecek olsa, "Bismillâh" demeyi terk etmekle kesim esnasında söylenmesi sünnet kılınan söze muhalefet etmiş olacağı hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Böylece, Allah’ın {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” kavlindeki Allah’ın isminin bizzat Allah olduğunu iddia eden kimsenin ileri sürdüğü gibi, kişinin "Bismillâh" sözüyle "Billâh"ı kastetmediği anlaşılmış olmaktadır. Zira durum onun iddia ettiği gibi olsaydı, kestiği kurbanı üzerinde "Billâh" diyen kimsenin sünnet olan sözü söylemiş olması gerekirdi.
475. Metin
الذَّبيحةِ. وفي إجماعِ الجميعِ على أن قائلَ ذلك تاركٌ ما سُنَّ له مِن القولِ على ذبيحتِه إذا لم يَقُلْ: باسمِ اللَّهِ - دليلٌ واضحٌ على فسادِ ما ادَّعَى مِن التأويلِ في قولِ القائلِ: باسمِ اللَّهِ. أنه مرادٌ به باللَّهِ، وأن اسمَ اللَّهِ هو اللَّهُ.
Böyle söyleyen bir kimsenin, "Bismillâh" demediği takdirde kurbanı üzerine söylenmesi sünnet olan sözü terk etmiş sayılacağı hususundaki icmâ; 'Bismillâh' diyen kişinin bununla 'Billâh'ı kastettiği ve 'ismullâh'ın bizzat 'Allah' olduğu şeklindeki tevil iddiasının bâtıllığına apaçık bir delildir.
476. Metin
وليس هذا الموضعُ مِن مَواضعِ الإكثارِ في الإبانةِ عن الاسمِ؛ أهو المُسَمَّى أم غيرُه؟ أم هو صفةٌ له؟ فنُطِيلَ الكتابَ بذكْرِه، وإنما هذا موضعٌ مِن مَواضعِ الإبانةِ عن الاسمِ المضافِ إلى اللَّهِ - جلّ وعزّ -؛ أهو اسمٌ أم مصدرٌ بمعنى التسميةِ؟
Burası isim hakkında 'O müsemmânın (isimlendirilenin) kendisi midir, gayrısı mıdır, yoksa onun bir sıfatı mıdır?' diye açıklamayı çoğaltıp bunu zikrederek kitabı uzatacağımız bir yer değildir. Burası sadece aziz ve celil olan Allah’a izafe edilen 'isim' kelimesinin bir isim mi yoksa 'tesmiye' anlamında bir masdar mı olduğunu açıklama yeridir.
477. Metin
فإن قال لنا قائلٌ: فما أنت قائلٌ في بيتِ لَبيدِ بنِ رَبيعةَ (¬١):
Eğer bize bir kimse: "Lebîd b. Rebî‘a’nın şu beyti hakkında ne dersin?" derse:
478. Metin
إلى الحَوْلِ ثم اسمُ السلامِ عليكما … ومَن يَبْكِ حولًا كاملًا فقد اعْتَذَر
Bir yıla kadar [ağlayın], sonra selâmın ismi üzerinize olsun / Kim tam bir yıl ağlarsa artık mazeretini beyan etmiştir.
479. Metin
فقد تأوَّله مُقَدَّمٌ في العلمِ بلغةِ العربِ أنه مَعْنِيٌّ به: ثم السلامُ عليكما. وأن اسمَ السلامِ هو السلامُ (¬٢).
Zira Arap dili ilminde önde gelen bir zat, bununla 'Sonra selâm üzerinize olsun' manasının kastedildiğini ve 'ismü's-selâm'ın bizzat 'selâm' olduğunu tevil etmiştir.
480. Metin
قيل له: لو جاز ذلك وصحَّ تأويلُه فيه على ما تأوَّل، لجَاز أن يقالَ: رأيْتُ اسمَ زيدٍ، وأكلتُ اسمَ الطعامِ، وشرِبْتُ اسمَ الشرابِ. وفي إجماعِ جميعِ العربِ على إحالةِ ذلك، ما يُنْبِئُ عن فسادِ تأويلِ من تأوَّل قولَ لبيدٍ:
Ona şöyle denilir: Eğer bu caiz olsaydı ve onun tevil ettiği şekliyle tevili doğru olsaydı, 'Zeyd’in ismini gördüm', 'Yemeğin ismini yedim', 'İçeceğin ismini içtim' denilmesi de caiz olurdu. Bütün Arapların bunu imkânsız görme hususundaki icmâı, Lebîd’in şu sözünü tevil eden kimsenin tevilinin bâtıl olduğunu bildirmektedir:
481. Metin
* ثم اسمُ السلامِ عليكما *
* Sonra selâmın ismi üzerinize olsun *
482. Metin
أنه أراد: ثم السلامُ عليكما. و ٣ ادِّعائِه أن إدخالَ الاسمِ في ذلك وإضافتَه إلى
[şairin] bununla: 'Sonra selâm üzerinize olsun' manasını kastettiği ve3 [burada] 'isim' kelimesinin araya sokulup
483. Metin
السلامِ، إنما جاز إذ كان اسمُ المُسَمَّى هو المُسَمَّى بعينِه.
selâma izafe edilmesinin, müsemmânın isminin bizzat müsemmânın kendisi olması sebebiyle caiz olduğunu iddia etmiştir.
484. Metin
ويُسألُ القائلون قولَ مَن حكَيْنا قولَه هذا، فيقالُ لهم: أتَسْتَجِيزون في العربيةِ أن يقالَ: أكَلْتُ اسمَ العسلِ. يعني بذلك: أكَلْتُ العسلَ. كما جازَ عندَكم: اسمُ السلامِ عليك (¬١). وأنتم تُريدون: السلامُ عليك (¬١)؟
Sözünü naklettiğimiz bu zatın görüşünü benimseyenlere şöyle sorulur: Siz 'Esselâmü aleyke (Selâm üzerine olsun)' kastıyla 'İsmü's-selâmi aleyke' demeyi caiz gördüğünüz gibi, 'Balı yedim' anlamında 'Balın ismini yedim' denmesini Arapçada caiz görüyor musunuz?
485. Metin
فإن قالوا: نعم. خرَجوا مِن لسانِ العربِ، وأجازوا في لغتِها (¬٢) ما تُخَطِّئُه جميعُ العربِ في لغتِها. وإن قالوا: لا. سُئِلوا الفرقَ بينَهما، فلن يَقُولوا في أحدِهما قولًا إلا أُلْزِموا في الآخرِ مثلَه.
Eğer 'Evet' derlerse Arap lisanının dışına çıkmış ve Arap dilinde bütün Arapların yanlış gördüğü bir şeyi caiz saymış olurlar. Eğer 'Hayır' derlerse kendilerine bu ikisi arasındaki fark sorulur ve bunlardan biri hakkında söyledikleri her söz diğerinde de aleyhlerine delil olarak ileri sürülür.
486. Metin
فإن قال لنا قائلٌ: فما معنى قولِ لبيدٍ هذا عندَك؟
Eğer bize birisi: "Peki sana göre Lebîd’in bu sözünün anlamı nedir?" derse;
487. Metin
قيل له: يَحْتَمِلُ ذلك وجهين، كلاهما غيرُ الذي قاله مَن حكَيْنا قولَه؛ أحدُهما: أن السلامَ اسمٌ مِن أسماءِ اللَّهِ، فجائزٌ أن يكونَ لبيدٌ عنَى بقولِه:
Ona şöyle denilir: Bu iki veche ihtimallidir ve ikisi de sözünü naklettiğimiz kimsenin söylediğinden farklıdır: Birincisi: Selâm, Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Dolayısıyla Lebîd’in şu sözüyle:
488. Metin
* ثم اسمُ السلامِ عليكما *
* Sonra selâmın ismi üzerinize olsun *
489. Metin
: ثم الْزَما اسمَ اللَّهِ وذِكْرَه بعدَ ذلك، ودَعَا ذِكْري والبكاءَ عليَّ. على وجهِ الإغْراءِ. فرفَع الاسمَ إذ ٣ أخَّر الحرفَ الذي يَأْتي بمعنى الإغراءِ. وقد تَفْعَلُ العربُ ذلك إذا أخَّرَت الإغراءَ وقدَّمَت المُغْرَى به، وإن كانت قد تَنْصِبُ به وهو مُؤَخَّرٌ، ومِن ذلك قولُ الشاعرِ ٤:
: "Bundan sonra Allah'ın ismine ve O'nu anmaya sarılın; beni anmayı ve bana ağlamayı ise bırakın." [mânasını kastetmiş olması câizdir]; bu da igrâ (teşvik) üslubundadır. İgrâ mânası taşıyan harfi/edatı sonraya bıraktığı için ismi merfû (ötreli) kılmıştır 3. Nitekim Araplar, igrâ edatını sona bırakıp kendisine teşvik edilen kelimeyi (muğrâ bih) öne aldıklarında böyle yaparlar; gerçi edat sonda olduğu halde onu mensûb (üstünlü) da yapabilirler. Şairin şu sözü de bu kabildendir 4:
490. Metin
يا أيُّها المائحُ (¬١) دَلْوِي دونَكا
Ey kuyunun dibindeki kovacı! Kovam önündedir, al onu!
491. Metin
إني رأيْتُ الناسَ يَحْمَدُونكا
Şüphesiz ben insanların seni övdüğünü gördüm.
492. Metin
فأغْرَى بـ "دونك" وهي مُؤخَّرةٌ، وإنما معناه: دونَك دلوِي. فكذلك قولُ لبيدٍ:
[Şair burada] 'dûneke' sona bırakıldığı halde onunla iğrâ yapmıştır; oysa anlamı 'Kovamı al (Dûneke delvî)' demektir. Lebîd’in şu sözü de böyledir:
493. Metin
* إلى الحولِ ثم اسمُ السلامِ عليكما *
* Bir yıla kadar, sonra selâmın ismi üzerinize olsun *
494. Metin
يعني: ثم (¬٢) عليكما اسمَ السلامِ. أي: الْزَما ذكرَ اللَّهِ، ودَعَا ذِكْرِي والوَجْدَ بي؛ لأن مَن بكَى حولًا على امرئٍ ميتٍ فقد اعْتَذَر. فهذا أحدُ وجهيه.
Yani: 'Sonra selâmın ismine sarılın (aleykümâ isme’s-selâm)' demektir. Yani 'Allah’ın zikrine sarılın; beni anmayı ve bana yanıp tutuşmayı bırakın; zira ölen bir kimseye bir yıl ağlayan kimse artık mazeretini beyan etmiştir.' Bu iki vecihten biridir.
495. Metin
والوجهُ الآخرُ منهما: ثم تَسْمِيتي اللَّهَ عليكما. كما يقولُ القائلُ للشيءِ يَراه فيُعْجِبُه: اسمُ اللَّهِ عليك. يُعَوِّذُه بذلك مِن السُّوءِ، فكأنه قال: ثم اسمُ اللَّهِ عليكما مِن السُّوءِ. وكأنَّ الوجهَ الأولَ أشبهُ المعْنَيَيْن بقولِ لبيدٍ.
İkinci vecih ise şudur: 'Sonra üzerinize Allah’ın ismini anmam [olsun]'; nitekim bir kimse hoşuna giden bir şey gördüğünde onu kötülüklerden korumak için 'İsmullâhi aleyke (Allah’ın ismi üzerine olsun)' der. Sanki o: 'Sonra kötülüklere karşı Allah’ın ismi üzerinize olsun' demiştir. Ancak birinci vecih, Lebîd’in sözünün anlamına daha yakın görünmektedir.
496. Metin
ويُقالُ لمن وجَّه بيتَ لبيدٍ هذا إلى أن معناه: ثم السلامُ عليكما. أتَرَى ما قلْنا مِن هذين الوجهَيْن جائزًا، أو أحدَهما، أو غيرَ ما قلتَ فيه؟ فإن قال: لا. أبان مِقْدارَه مِن العلمِ بتَصاريفِ وجوهِ كلامِ العربِ، وأغْنَى خَصمَه عن مناظرتِه. وإن قال: بلى. قيل له: فما بُرهانُك على صحةِ ما ادَّعَيْتَ مِن التأويلِ أنه الصوابُ دونَ الذي ذكَرْتُ أنه مُحْتَمِلُه مِن الوجهِ الذي يَلْزَمُنا تسليمُه لك؟ ولا سبيلَ إلى ذلك.
Lebîd’in bu beytini 'Sonra selâm üzerinize olsun' anlamına yoran kimseye şöyle denilir: Bu iki vecihten söylediğimiz şeyi veya bunlardan birini yahut senin söylediğinden başkasını caiz görüyor musun? Eğer 'Hayır' derse Arap kelâmının vecihleri ve kullanımları hakkındaki ilminin derecesini ortaya koymuş ve hasmını kendisiyle münazara etmekten kurtarmış olur. Eğer 'Evet' derse ona şöyle denilir: O halde sana teslim etmemiz gereken bu vecih dururken, doğru olanın zikrettiğim muhtemel anlamlar değil de senin iddia ettiğin tevil olduğuna dair delilin nedir? Buna ise asla bir yol yoktur.
497. Metin
وأما الخبرُ الذي حدَّثنا إسماعيلُ بنُ الفضلِ، قال: حدَّثنا إبراهيمُ بنُ العَلاءِ بنِ الضَّحّاكِ [وهو يُلَقَّبُ بِزِبْرِيقٍ] ٣، قال: حدَّثنا إسماعيلُ بنُ عَيَّاشٍ، عن إسماعيلَ بنِ
İsmâil b. el-Fadl’ın bize rivayet ettiği habere gelince; o şöyle demiştir: Bize İbrâhim b. el-Alâ b. ed-Dahhâk [kendisine Zibrîk lakabı verilirdi] 3 rivayet etti, dedi ki: Bize İsmâil b. Ayyâş, İsmâil b.
498. Metin
يحيى، عن ابنِ أبي مُلَيْكةَ، عمَّن حدَّثه، عن ابنِ مسعودٍ، ومِسْعَرِ بنِ كِدَامٍ، عن عطيةَ، عن أبي سعيدٍ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ عِيسى ابنَ مَرْيَمَ أَسْلَمَتْهُ أُمُّهُ إلى الكُتَّابِ لِيُعَلِّمَه، فقال لَه المُعَلِّمُ: اكتُبْ باسمِ. فقال له عِيسَى: وما باسمِ؟ فقال له المُعلِّمُ: مَا أَدْرِي، فَقَالَ له (¬١) عيسى: الباءُ بَهاءُ اللَّهِ، والسينُ سَناؤُهُ، والميمُ مَمْلَكَتُه" (¬٢).
Yahyâ’dan, onun İbn Ebî Müleyke’den, onun kendisine anlatan kimseden, onun İbn Mes‘ûd’dan; ayrıca Mis‘ar b. Kidâm’ın Atıyye’den, onun da Ebû Saîd’den naklettiği habere gelince; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Meryem oğlu Îsâ’yı annesi öğrenmesi için muallime (küttâba) verdi. Muallim ona: 'Bism (adıyla) diye yaz' dedi. Îsâ ona: 'Bism nedir?' dedi. Muallim ona: 'Bilmiyorum' deyince Îsâ ona: 'Bâ, Allah’ın behâsı (yüceliği/güzelliği); sîn, O’nun senâsı (yüksekliği/nûru); mîm ise O’nun memleketidir (mülküdür)' dedi."
499. Metin
فأخْشَى أن يكونَ غلطًا مِن المُحَدِّثِ، وأن يكونَ أراد [ب س م] على سبيلِ ما يُعَلَّمُ المُبْتَدِئُ مِن الصِّبيانِ في الكُتابِ حروفَ [أبي جاد] ٣، فغلِط بذلك فوصَله، فقال: باسمِ. لأنه لا معنَى لهذا التأويلِ إذا تُلِي: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. على ما يَتْلُوه القارئُ في كتابِ اللَّهِ تعالى؛ لاستحالةِ معناه عن المفهومِ به عندَ جميعِ العربِ وأهلِ لسانِها، إذا حُمِل تأويلُه على ذلك.
[Buna göre] bunun muhaddisten kaynaklanan bir hata olmasından; muallimin mektepte yeni başlayan çocuklara Ebced 3 harflerini öğrettiği gibi [harf harf] "Bâ, Sîn, Mîm" [demeyi] kastetmişken [muhaddisin] bunda yanılarak kelimeyi bitiştirip "bism" demiş olmasından endişe ederim. Çünkü tevil bu şekilde anlaşıldığında, okuyucunun Yüce Allah’ın Kitabı’nda okuduğu şekliyle {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” okunduğu vakit bu tevilin hiçbir anlamı kalmaz; zira tevili buna hamledilirse, bütün Araplar ve bu dilin ehli nezdinde ifade ettiği manadan tamamen uzaklaşmış [ve imkânsız hale gelmiş] olur.
500. Metin
القولُ في تأويلِ قولِ اللَّهِ جل ثناؤُه وتقدَّست أسماؤُه: {اللَّهِ}.
Övgüsü yüce ve isimleri mukaddes olan Allah’ın {اللَّهِ} “Allah” kelamının teviline dair açıklama:
501. Metin
قال أبو جعفرٍ: أما تأويلُ قولِ اللَّهِ تعالى: {اللَّهِ}. فإنه على معنى ما رُوِي لنا عن عبدِ اللَّهِ بنِ عباسٍ: هو الذي يَأْلَهُه (¬١) كلُّ شيءٍ، ويَعْبُدُه كلُّ خلقٍ. وذلك أن أبا كُرَيْبٍ حدَّثنا، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ سعيدٍ، قال: حدَّثنا بشرُ بنُ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو رَوْقٍ، عن الضَّحّاكِ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ عباسٍ، قال: اللَّهُ ذو الأُلوهيةِ والعبوديةِ على خلقِه أجمعين (¬٢).
Ebû Ca‘fer der ki: Yüce Allah’ın {اللَّهِ} “Allah” kelamının tevili, bize Abdullah b. Abbâs’tan rivayet edilen şu mana üzeredir: O, her şeyin kendisine ilâh olarak yöneldiği (ye'lehuhu) (¬١) ve her yaratılmışın ibadet ettiği zattır. Nitekim bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Osmân b. Saîd anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ravk, Dahhâk’tan, o da Abdullah b. Abbâs’tan şöyle dediğini nakletti: "Allah, bütün yaratılmışları üzerinde ilâhlık (ulûhiyyet) ve kulluk (ubûdiyyet) hakkı sahibidir" (¬٢).
502. Metin
فإن قال لنا قائلٌ: فهل لذلك في "فعَل ويَفْعَل" أصلٌ كان منه (¬٣) بناءُ هذا الاسمِ؟ قيل: أمَّا سماعًا مِن العربِ فلا، ولكن استدلالًا.
Bize birisi: "Peki bu ismin türetildiği, 'feale-yef‘alu' (فَعَلَ - يَفْعَلُ) kalıbında bir kök var mıdır (¬٣)?" derse; şöyle denilir: Araplardan işitme (semâ') yoluyla [böyle bir mazi-müzari fiil kullanımı] yoktur, ancak delil getirme (istidlâl) yoluyla [vardır].
503. Metin
فإن قال: وما دلَّ على أن الأُلوهيةَ هي العبادةُ، وأن الإلهَ هو المعبودُ، وأن له أصلًا في "فعَل ويَفْعَل"؟
Eğer: "Ulûhiyyetin ibadet olduğuna, ilâhın mabud olduğuna ve bunun 'feale-yef‘alu' kalıbında bir kökü bulunduğuna delil nedir?" derse;
504. Metin
قيل: لا تَمانُعَ بينَ العربِ في الحكمِ لقولِ القائلِ، يَصِفُ رجلًا بعبادةٍ، ويَطْلُبُ ما (¬٤) عندَ اللَّهِ جل ذكرُه: تألَّه فلانٌ. بالصحةِ، ولا خلافَ. ومِن ذلك قولُ رُؤْبةَ بنِ العَجَّاجِ (¬٥):
Şöyle denilir: Bir kimseyi ibadetle ve zikri yüce olan Allah katındakini aramakla (¬٤) vasfeden birinin: 'Falanca teellehe (تَأَلَّهَ: ibadet etti)' sözünün doğruluğunda Araplar arasında hiçbir engel ve ihtilaf yoktur. Ru‘be b. el-Accâc’ın şu sözü de bu kabildendir (¬٥):
505. Metin
للَّهِ دَرُّ الغانِياتِ المُدَّهِ ٦
Övgü dolu o güzel kadınların hali ne hoştur! 6
506. Metin
سَبَّحْنَ واسْتَرْجَعْنَ مِن تأَلُّهي
[Benim] ibadetimden (teellühî) dolayı tesbih çekip istircâda bulundular (İnnâ lillâh dediler)
507. Metin
يعني: مِن تعَبُّدي وطلَبي اللَّهَ بعملي.
Yani: İbadet etmemden ve amelimle Allah’ı aramamdan dolayı.
508. Metin
ولا شك أن التألُّهَ التفَعُّلَ مِن: ألَه يَأْلَهُ. وأن معنى ألَه - إذا نُطِق به -: عبَد اللَّهَ. وقد جاء منه مصدرٌ يَدُلُّ على أن العربَ قد نطَقَت منه بـ "فعِل يَفْعَل" بغيرِ زيادةٍ.
Şüphe yoktur ki teellüh (التألُّه), elehe-ye'lehu (ألَه يَأْلَهُ) kökünden tefe‘‘ul (تَفَعُّل) babındadır. Elehe (ألَه) fiilinin -telaffuz edildiğinde- anlamı ise 'Allah’a ibadet etti' demektir. Nitekim Arapların bu kökten, hiçbir harf ziyadesi olmaksızın 'feile-yef‘alu' (فَعِلَ - يَفْعَلُ) şeklinde kelam ettiklerine delalet eden bir masdar da nakledilmiştir.
509. Metin
وذلك ما حدَّثنا به سفيانُ بنُ وَكيعٍ، قال: حدَّثنا أبي، عن نافعِ بنِ (¬١) عمرَ، عن عمرِو بنِ دينارٍ، عن ابنِ عباسٍ أنه قرَأ: (وَيَذَرَكَ وإلاهَتَكَ) (¬٢). قال: عبادتَك. ويقولُ: إنه كان يُعْبَدُ ولا يَعْبُدُ (¬٣).
Bize Süfyân b. Vekî‘in anlattığı şu rivayet de böyledir: Bize babam, Nâfi‘ b. (¬١) Ömer’den, o Amr b. Dînâr’dan, o da İbn Abbâs’tan nakletti ki o ayeti: (وَيَذَرَكَ وإلاهَتَكَ) şeklinde okumuştur (¬٢). [İbn Abbâs]: "Yani ibadetini [bıraksınlar diye mi?]" demiştir ve Firavun’un ibadet edilen biri olduğunu, kendisinin ibadet etmediğini söylemiştir (¬٣).
510. Metin
وحدَّثنا سفيانُ، قال: حدَّثنا ابنُ عُيَيْنةَ، عن عمرِو بنِ دينارٍ، عن محمدِ بنِ عمرِو بنِ الحسنِ، عن ابنِ عباسٍ: (وَيَذَرَكَ وإلاهَتَك). قال: إنما كان فرعونُ يُعْبَدُ ولا يَعْبُدُ. [وكذلك كان [ابنُ عباسٍ] (¬٤) يقرؤها ومجاهدٌ] (¬٥).
Bize Süfyân anlattı, dedi ki: Bize İbn Uyeyne, Amr b. Dînâr’dan, o Muhammed b. Amr b. el-Hasen’den, o da İbn Abbâs’tan (وَيَذَرَكَ وإلاهَتَك) kıraati hakkında şunu nakletti: "Firavun ancak kendisine ibadet edilen biriydi, kendisi ibadet etmezdi." [[İbn Abbâs] (¬٤) ve Mücâhid bu ayeti bu şekilde okurlardı] (¬٥).
511. Metin
وحدَّثنا القاسمُ، قال: حدَّثنا [الحسين بنُ داودَ] ٦، قال: حدَّثني حَجَّاجٌ، عن ابنِ جُرَيْجٍ، عن مُجاهِدٍ قولَه: (وَيَذَرَكَ وإلاهَتَكَ). قال:
Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize [el-Huseyn b. Dâvûd] 6 anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da Mücâhid’in: (وَيَذَرَكَ وإلاهَتَكَ) sözü hakkında [şöyle] dediğini nakletti:
512. Metin
وعبادتَك.
"Ve senin ibadetini [terk etsinler diye mi?]" dedi.
513. Metin
ولا شكَّ أن الإلاهةَ (¬١) - على ما فسَّره ابنُ عباسٍ ومجاهدٌ - مصدرٌ مِن قولِ القائلِ: ألَه اللَّهَ فلانٌ إلاهةً. كما يقالُ: عبَد اللَّهَ فلانٌ عبادةً، وعبَر الرؤيا عبارةً. فقد بيَّن قولُ ابنِ عباسٍ ومجاهدٍ هذا أن "ألَه" عبَد، وأن الإلاهةَ مصدرُه.
İbn Abbâs ve Mücâhid’in açıkladığı üzere, el-İlâhe (الإلاهة) (¬١) kelimesinin; bir kimsenin 'Falanca Allah’a ibadet etti (elehe'llâhe fülânün ilâheten)' sözünün masdarı olduğunda şüphe yoktur. Nitekim 'Falanca Allah’a ibadet etti (abede'llâhe fülânün ibâdeten)' ve 'Rüyayı tabir etti (abera'r-ru'yâ ibâraten)' denilir. İbn Abbâs ve Mücâhid’in bu sözü, elehe (ألَه) fiilinin 'ibadet etti (عبَد)' anlamına geldiğini ve el-ilâhe (الإلاهة) kelimesinin de onun masdarı olduğunu açıkça göstermiştir.
514. Metin
فإن قال: فإن كان جائزًا أن يقالَ لمن عَبد اللَّهَ: ألَهه - على تأويلِ قولِ ابنِ عباسٍ ومجاهدٍ - فكيف الواجبُ في ذلك أن يقالَ إذا أراد المُخْبِرُ [الخبرَ عن] (¬٢) استيجابِ اللَّهِ ذلك على عبدِه؟
Eğer [biri]: "İbn Abbâs ve Mücâhid’in teviline göre Allah’a ibadet eden kimse için 'Elehehû (O’na ibadet etti)' denilmesi caiz olduğuna göre; haber veren kimse Allah’ın bunu kulu üzerinde hak ettiğini [haber vermek] istediğinde (¬٢) ne denilmesi gerekir?" derse;
515. Metin
قيل: أما الروايةُ فلا روايةَ به ٣ عندَنا، ولكن الواجبَ على قياسِ ما جاء به الخبرُ عن رسولِ اللَّهِ ﷺ الذي حدَّثنا به إسماعيلُ بنُ الفضلِ، قال: حدَّثنا إبراهيمُ بنُ العَلاءِ، قال: حدَّثنا إسماعيلُ بنُ عَيَّاشٍ، عن إسماعيلَ بنِ يحيى، عن ابنِ أبي مُلَيْكةَ، عمَّن حدَّثه، عن ابنِ مسعودٍ، ومِسْعَرِ بنِ كِدَامٍ، عن عطيةَ العَوْفيِّ، عن أبي سعيدٍ قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "إِنَّ عيسى أسْلَمَتْه أُمُّه إلى الكُتَّابِ ليُعَلِّمَه، فقال له المُعَلِّمُ: اكْتُب: اللَّه. فقال له عِيسى: أتَدْرِي ما اللَّهُ؟ اللَّهُ إلهُ الآلِهَةِ" - أن يُقالَ: اللَّهُ جلّ ثناؤُه إلهُ العبدِ، والعبدُ ألَهه. وأن يكونَ قولُ القائلِ: اللَّهُ. مِن الكلامِ ٤ أصلُه الإلهُ.
Şöyle denilir: Rivayete gelince, bu hususta 3 yanımızda bir rivayet yoktur. Fakat Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den gelen ve bize İsmâil b. el-Fadl’ın rivayet ettiği haberin kıyasına göre söylenmesi gereken şudur: Bize İbrâhim b. el-Alâ rivayet edip dedi ki: Bize İsmâil b. Ayyâş, İsmâil b. Yahyâ’dan, o İbn Ebî Müleyke’den, o kendisine rivayet eden kimseden, o İbn Mes‘ûd’dan; [ayrıca İsmâil b. Ayyâş] Mis‘ar b. Kidâm’dan, o Atiyye el-Avfî’den, o da Ebû Saîd [el-Hudrî]’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « إِنَّ عيسى أسْلَمَتْه أُمُّه إلى الكُتَّابِ ليُعَلِّمَه، فقال له المُعَلِّمُ: اكْتُب: اللَّه. فقال له عِيسى: أتَدْرِي ما اللَّهُ؟ اللَّهُ إلهُ الآلِهَةِ » «Şüphesiz Îsâ’yı annesi, kendisine [yazı] öğretmesi için muallime verdi. Muallim ona: “Allah yaz!” dedi. Îsâ ona: “Allah’ın ne olduğunu biliyor musun? Allah, ilâhların İlâhıdır” dedi.» — [Buna göre söylenmesi gereken]: “Allah -senâsı yücedir- kulun ilâhıdır, kul da O’na ibadet etmiştir (elehehû)” denilmesidir. Ayrıca söz söyleyen bir kimsenin “Allah” demesinin, söz konusu ifadede 4 aslının “el-İlâh” olmasıdır.
516. Metin
فإن قال: وكيف يجوزُ أن يكونَ ذلك كذلك مع اختلافِ لفظَيْهما (¬١)؟
Eğer: "Lafızları birbirinden farklı olduğu halde (¬١) bunun böyle olması nasıl caiz olur?" derse;
517. Metin
قيل: كما جاز أن يكونَ قولُه: {لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي} [الكهف: ٣٨]. أصلُه: لكنْ أنا، هو اللَّهُ ربِّي. كما قال الشاعرُ (¬٢):
Şöyle denilir: Şairin şu sözünde (¬٢) olduğu gibi, [Allah’ın]: {لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي} [el-Kehf: 38] “Fakat O Allah benim Rabbimdir” kavlinin aslının 'Lâkin ene, hüve'llâhu rabbî (Fakat ben [derim ki], O Allah benim Rabbimdir)' olması nasıl caiz olduysa öylece caizdir:
518. Metin
وتَرْمِينَني (¬٣) بالطَّرْفِ أيْ أنتَ مُذْنِبٌ … وتَقْلِينَني لكنَّا إياك لا أقْلِي
Bana göz ucuyla bakıp 'Sen günahkârsın' diyorsun … Ve bana buğzediyorsun; ama ben sana buğzetmem (lâkinne iyâki lâ aklî)
519. Metin
يريدُ: لكنْ أنا إياك لا أقلي. فحذَف الهمزةَ مِن "أنا" فالْتَقَت نونُ "أنا" ونونُ "لكن" وهي ساكنةٌ، فأُدْغِمَت في نونِ "أنا" فصارتا نونًا مشددةً. فكذلك اللَّهُ، أصلُه الإلهُ، أُسْقِطَت الهمزةُ التي هي فاءُ الاسمِ، فالْتَقَت اللامُ التي هي عينُ الاسمِ واللامُ الزائدةُ التي دخَلَت مع الألفِ الزائدةِ، وهي ساكنةٌ، فأُدْغِمَت في الأُخرى التي هي عينُ الاسمِ، فصارَتا في اللفظِ لامًا واحدةً مشددةً، كما وصَفْنا مِن قولِ اللَّهِ: {لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي}.
[Şair]: 'Lâkin ene iyâki lâ aklî (Fakat ben sana buğzetmem)' demek istemiştir. 'Ene (أنا)' kelimesindeki hemzeyi hazfetmiş, böylece 'ene'nin nûn’u ile 'lâkin (لكن)' kelimesinin sakin olan nûn’u yan yana gelmiş; [birinci nûn] 'ene'nin nûn’una idgam edilerek şeddeli tek bir nûn haline gelmiştir. Aynı şekilde 'Allah' lafzının aslı da 'el-İlâh (الإله)'tır; kelimenin fâ’u’l-fiili (ilk harfi) konumundaki hemze düşürülmüş, kelimenin aynu’l-fiili (ikinci kök harfi) olan lâm ile zâid elifle beraber giren sakin lâm yan yana gelmiş; bu [sakin lâm], kelimenin aynu’l-fiili olan diğer lâm’a idgam edilerek, Allah’ın: {لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي} kavlinde vasfettiğimiz gibi, telaffuzda şeddeli tek bir lâm haline gelmiştir.
520. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}.
Yüce Allah’ın: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân [ve] Rahîm” kelamının teviline dair açıklama:
521. Metin
قال أبو جعفرٍ: وأما: {الرَّحْمَنِ}، فهو فَعْلانُ، مِن رحِم ٤، و {الرَّحِيمِ}، فَعيلٌ منه، والعربُ كثيرًا ما تَبْنِي الأسماءَ مِن "فعِل يَفْعَلُ" على "فَعْلانَ"، كقولِهم مِن غضِب: غَضْبانُ. ومِن سكِر: سَكْرانُ. ومِن
Ebû Ca‘fer [et-Taberî] şöyle dedi: {الرَّحْمَنِ} “er-Rahmân” [kelimesine gelince]; bu, rahime (رحِم) fiilinden 4 [türemiş] 'fa‘lân (فَعْلان)' veznindedir. {الرَّحِيمِ} “er-Rahîm” ise aynı kökten 'fa‘îl (فَعيل)' veznindedir. Araplar genellikle 'fe‘ile yef‘alu (فعِل يَفْعَلُ)' babından türeyen isimleri 'fa‘lân (فَعْلان)' vezninde yaparlar; nitekim gadibe (غضِب) fiilinden 'gadbân (غَضْبان)', sekira (سكِر) fiilinden 'sekrân (سَكْران)' ve
522. Metin
عطِش: عَطْشانُ. فكذلك قولُهم: رحمنُ. مِن رحِم؛ لأن "فعِل" (¬١) منه: رحِم يَرْحَمُ.
atışe (عطِش) fiilinden 'atşân (عَطْشان)' demeleri böyledir. Aynı şekilde rahime (رحِم) fiilinden de 'Rahmân (رحمن)' demişlerdir; zira bu fiilin mazi-müzari kalıbı (¬١) 'rahime-yerhamu (رحِم يَرْحَمُ)' şeklindedir.
523. Metin
وقيل: رَحيمٌ. وإن كانت عينُ "فعِل" منه (¬٢) مكسورةً، لأنه مدحٌ، ومِن شأنِ العربِ أن يَحْمِلوا أبنيةَ الأسماءِ إذا كان فيها مدحٌ أو ذمٌّ على "فعيلٍ"، وإن كانت عينُ "فعل" منها مكسورةً أو مفتوحةً، كما قالوا مِن "علِم": عالمٌ وعليمٌ. ومِن "قدَر": قادرٌ وقديرٌ. وليس ذلك منها بناءً على أفعالِها؛ لأن البناءَ مِن "فعِل يَفْعَل" و"فعَل يَفْعِل" فاعلٌ، فلو كان الرحمنُ والرحيمُ خارجَيْن على (¬٣) بناءِ أفعالِهما لَكانت صورتُهما الراحمَ.
Kök fiilinin (¬٢) aynu’l-fiili esreli (kesreli) olmasına rağmen 'Rahîm (رَحيم)' de denilmiştir; çünkü bu bir övgüdür. Bir isimde övgü veya yergi anlamı bulunduğunda, fiilinin aynu’l-fiili ister kesreli ister fethalı olsun, isim kalıplarını 'fa‘îl (فعيل)' veznine nakletmek Arapların adetindendir. Nitekim alime (علِم) fiilinden 'âlim (عالم)' ve 'alîm (عليم)', kadere (قدَر) fiilinden 'kâdir (قادر)' ve 'kadîr (قدير)' demişlerdir. Bu durum, fiillerin [asıl ism-i fâil] kalıbı üzerine bina edilmiş değildir; zira 'feile-yef‘alu' ve 'feale-yef‘ilu' kalıplarından yapılan [asıl] türetim 'fâil (فاعل)' veznindedir. Şayet Rahmân ve Rahîm kelimeleri fiillerinin [asıl] yapısı üzerine gelmiş (¬٣) olsalardı, suretleri 'er-Râhim (الراحم)' şeklinde olurdu.
524. Metin
فإن قال قائلٌ: فإذ كان الرحمنُ والرحيمُ اسمَيْن مشتقَّيْن مِن الرحمةِ، فما وجهُ تَكريرِ ذلك وأحدُهما مُؤَدٍّ عن معنَى الآخَرِ؟
Eğer birisi: "Mademki er-Rahmân ve er-Rahîm rahmet kökünden türemiş iki isimdir, o halde biri diğerinin anlamını karşılarken bu ikisinin peş peşe tekrarlanmasının gerekçesi nedir?" derse;
525. Metin
قيل له: ليس الأمرُ في ذلك كما (¬٤) ظنَنْتَ، بل لكلِّ كلمةٍ منهما معنًى لا تُؤَدِّي الأخْرى منهما عنها.
Ona şöyle denilir: Mesele senin zannettiğin gibi (¬٤) değildir; bilakis bu iki kelimeden her birinin, diğerinin karşılayamayacağı ayrı bir manası vardır.
526. Metin
فإن قال: وما المعنى الذي انْفَرَدَت به كلُّ واحدةٍ منهما، فصارت إحداهما غيرَ مُؤَدِّيةِ المعنى عن الأخرى؟
Eğer: "Her birinin tek başına ifade ettiği ve diğerinin onun anlamını karşılayamadığı bu mana nedir?" derse;
527. Metin
قيل: أما مِن جهةِ العربيةِ، فلا تَمانُعَ بينَ أهلِ المعرفةِ بلغاتِ العربِ أن قولَ القائلِ: الرحمنُ. عن أبنيةِ الأسماءِ مِن "فعِل ويَفْعَل" أشدُّ عدولًا مِن قولِه: الرحيمُ. ولا خلافَ مع ذلك بينَهم أن كلَّ اسمٍ كان له أصلٌ في "فعِل
Şöyle denilir: Arap dili açısından bakıldığında, Arap dillerini bilen dil ehli arasında; bir kimsenin "er-Rahmân" demesinin, "fe‘ile ve yef‘alu" kökenli isim kalıplarından sapmasının, "er-Rahîm" 1 demesinden daha fazla olduğu konusunda hiçbir anlaşmazlık yoktur 2. Bununla birlikte aralarında 3, "fe‘ile 4 [ve yef‘alu]" kalıbında bir aslı bulunan her bir ismin...
528. Metin
ويَفْعَلُ" ثم كان عن أصلِه من "فعِل ويَفْعَلُ" أشدَّ عدولًا، أن الموصوفَ به مُفَضَّلٌ على الموصوفِ بالاسمِ المبنيِّ على أصلِه مِن "فعُل ويَفْعُل" إذا كانت التسميةُ به مدحًا أو ذمًّا، فهذا ما في قولِ القائلِ: الرحمنُ. مِن زيادةِ المعنى على قولِه: الرحيمُ. في اللغةِ.
yef‘alu' kalıbında bir kökü bulunan ve bu kökünden daha fazla sapma gösteren her isim, eğer o isimlendirme bir övgü veya yergi içeriyorsa, onunla nitelenen varlık, 'fa‘ule-yef‘ulu' aslı üzerine kurulan isimle nitelenen varlıktan [mana bakımından] daha üstündür. İşte dilde 'er-Rahmân' lafzının 'er-Rahîm' lafzına göre mana fazlalığı bundan ibarettir.
529. Metin
وأما مِن جهةِ الأثرِ والخبرِ، ففيه بينَ (¬١) أهلِ التأويلِ اختلافٌ (¬٢)؛ فحدَّثني السَّرِيُّ بنُ يحيى التَّمِيميُّ، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ زُفَرَ، قال: سمِعْتُ العَرْزميَّ (¬٣) يقولُ: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. قال: الرحمنُ بجميعِ الخلقِ، الرحيمُ، قال: بالمؤمنين (¬٤).
Eser ve haber (rivayet) açısından ise tevil ehli arasında (¬١) ihtilaf (¬٢) vardır. Nitekim bana es-Serî b. Yahyâ et-Temîmî anlattı, dedi ki: Bize Osmân b. Züfer anlattı, dedi ki: el-Arzemî’nin (¬٣) {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} hakkında şöyle dediğini işittim: "er-Rahmân, bütün yaratılmışlara merhamet eden; er-Rahîm ise müminlere merhamet edendir" (¬٤).
530. Metin
حدَّثنا إسماعيلُ بنُ الفضلِ، قال: حدَّثنا إبراهيمُ بنُ العَلاءِ، قال: حدَّثنا إسماعيلُ بنُ عَيَّاشٍ، عن إسماعيلَ بنِ يحيى، عن ابنِ أبي مُلَيْكةَ، عمَّن حدَّثه، عن ابنِ مسعودٍ، ومِسْعَرِ بنِ كِدَامٍ، عن عطيةَ العَوْفيِّ، عن أبي سعيدٍ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "إنَّ عيسى ابنَ مَرْيَمَ قال: الرَّحْمَنُ رحمنُ الآخِرَةِ والدُّنيا، والرَّحِيمُ رَحِيمُ الآخِرَةِ".
Bize İsmâîl b. el-Fadl anlattı, dedi ki: Bize İbrâhîm b. el-Alâ anlattı, dedi ki: Bize İsmâîl b. Ayyâş, İsmâîl b. Yahyâ’dan, o İbn Ebî Müleyke’den, o kendisine anlatan kimseden, o İbn Mes‘ûd’dan; ayrıca Mis‘ar b. Kidâm Atıyye el-Avfî’den, o da Ebû Saîd’den nakletti ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Meryem oğlu Îsâ şöyle dedi: 'er-Rahmân, ahiretin ve dünyanın Rahmân’ıdır; er-Rahîm ise ahiretin Rahîm’idir.'"
531. Metin
فهذان الخبران قد أنبأا عن فرقِ ما بينَ تسميةِ اللَّهِ جل ثناؤُه باسمِه الذي هو رحمنٌ، وتسميتِه باسمِه الذي هو رحيمٌ، واختلافِ مَعْنَيَيِ ٥ الكلمتين، وإن اخْتَلَفا
İşte bu iki haber (rivayet); şânı yüce olan Allah’ın «Rahmân» olan ismiyle isimlendirilmesi ile «Rahîm» olan ismiyle isimlendirilmesi arasındaki farkı ve bu iki kelimenin iki [ayrı] manasını 5 haber vermiştir; her ne kadar [iki rivayet] ihtilaf etmiş olsa da...
532. Metin
في معنى ذلك الفرقِ، فدلّ أحدُهما على أن ذلك في الدنيا، ودلَّ الآخرُ على أنه في الآخرةِ.
bu farkın anlamında ihtilaf etmiş olsalar da. Nitekim rivayetlerden biri bu [farkın] dünyada olduğuna, diğeri ise ahirette olduğuna delalet etmiştir.
533. Metin
فإن قال: فأيُّ هذين التأويلَيْن أولى عندَك بالصحةِ؟
Eğer: "Peki bu iki tevilden hangisi sana göre doğruluğa daha yakındır?" derse;
534. Metin
قيل: لجميعِهما عندَنا في الصحةِ مَخْرَجٌ، فلا وجهَ لقولِ قائلٍ: أيُّهما أولى بالصحةِ؟ وذلك أن المعنى الذي في تسميةِ اللَّهِ بالرحمنِ، دونَ الذي في تسميتِه بالرحيمِ، هو أنه بالتسميةِ بالرحمنِ موصوفٌ بعمومِ الرحمةِ جميعَ خلقِه، وأنه بالتسميةِ [بالرحيمِ موصوفٌ] (¬١) بخصوصِ الرحمةِ بعضَ خلقِه، إمَّا في كلِّ الأحوالِ، وإمَّا في بعضِ الأحوالِ، فلا شكَّ - إذ كان ذلك كذلك - أن ذلك الخصوصَ الذي في وصفِه بالرحيمِ لا يَسْتَحِيلُ عن معناه، في الدنيا كان ذلك أو في الآخرةِ، أو فيهما جميعًا.
Şöyle denilir: Bizim nazarımızda her ikisinin de sıhhat açısından geçerli bir izahı vardır; dolayısıyla bir kimsenin 'Hangisi doğruluğa daha yakındır?' demesinin bir anlamı yoktur. Zira Allah’ın Rahmân ismiyle isimlendirilmesinde bulunup Rahîm isminde bulunmayan mana şudur: Allah, Rahmân ismiyle bütün yaratılmışlarını kuşatan umumi bir rahmetle nitelenmiştir; [Rahîm ismiyle ise] (¬١) ister her durumda olsun ister bazı durumlarda olsun yaratılmışlarından bir kısmına yönelik hususi bir rahmetle nitelenmiştir. Durum böyle olunca, O’nun Rahîm olarak vasfedilmesindeki bu hususiliğin dünyada, ahirette veya her ikisinde birden bulunması manasını asla bozmaz.
535. Metin
فإذ كان صحيحًا ما قلنا مِن ذلك، وكان اللَّهُ جل ثناؤُه قد خصَّ عبادَه المؤمنين في عاجلِ الدنيا بما لطَف لهم ٢ مِن توفيقِه إياهم لطاعتِه، والإيمانِ به وبرسلِه، واتباعِ أمرِه واجتنابِ مَعاصيه، مما خُذِل عنه مَن أشْرَك به وكفَر، وخالفَ ما أُمِر به، وركِب معاصيَه، وكان مع ذلك قد جعَل جل ثناؤُه ما أعَدَّ في آجلِ الآخرةِ في جنانِه مِن النعيمِ المقيمِ، والفوزِ المبينِ، لمَن آمَن به، مِن رحمتِه في الدنيا والآخرةِ، مع ما قد عمَّهم به والكفارَ في الدنيا، مِن الإفضالِ والإحسانِ إلى جميعِهم؛ في البَسْطِ في الرزقِ، وتَسْخيرِ السحابِ بالغَيْثِ، وإخراجِ النباتِ مِن الأرضِ، وصحةِ الأجْسامِ والعقولِ، وسائرِ النِّعَمِ التي لا تُحْصَى، التي يَشْتَرِكُ فيها المؤمنون والكافرون، فربُّنا جل ثناؤُه رحمنُ
Bu hususta söylediğimiz şey doğru olduğuna göre; -şirk koşup inkâr eden, emredilene muhalefet edip günahlara batan kimseler bundan mahrum bırakılmışken- övgüsü yüce olan Allah, peşin olan dünyada mümin kullarını, kendilerine lütufta bulunarak 2 Kendisine itaat etmeye, Kendisine ve elçilerine iman etmeye, emrine uyup günahlarından sakınmaya muvaffak kılmasıyla hususi kılmış ve bununla birlikte övgüsü yüce olan [Allah], Kendisine iman eden kimseler için gelecekteki ahirette cennetlerinde hazırladığı ebedî nimeti ve apaçık kurtuluşu dünyadaki ve ahiretteki rahmetinden kılmışken; [yine bununla birlikte] dünyada hem onları hem de kâfirleri rızkı genişletme, yağmur yüklü bulutları hizmete sunma, yerden bitkileri çıkarma, beden ve akıl sağlığı ile mümin ve kâfirlerin ortak olduğu sayılamayacak diğer nimetler hususunda hepsine lütuf ve ihsanda bulunmasıyla [rahmetiyle] kuşatmışken; övgüsü yüce olan Rabbimiz...
536. Metin
جميعِ خلقِه في الدنيا والآخرةِ، ورحيمُ المؤمنين خاصةً في الدنيا والآخرةِ.
bütün yaratılmışlarının Rahmân’ı; dünyada ve ahirette sadece müminlerin Rahîm’idir.
537. Metin
فأما الذي عمَّ جميعَهم به في الدنيا مِن رحمتِه فكان رحمانًا (¬١) لهم به، فما ذكَرْنا مع نظائرِه التي لا سبيلَ إلى إحصائِها لأحدٍ مِن خلقِه، كما قال جل ثناؤه: {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا} [إبراهيم: ٣٤، والنحل: ١٨]. وأما في الآخرةِ، فالذي عمَّ جميعَهم به فيها مِن رحمتِه فكان لهم رحمانًا، في (¬٢) تسويتِه بينَ جميعِهم جل ذكرُه في عدلِه وقضائِه، فلا يَظْلِمُ أحدًا منهم مثقالَ ذرةٍ، وإن تكُ حسنةً يضاعفْها (¬٣)، ويُوَفِّي (¬٤) كلَّ نفسٍ ما كسَبَت، فذلك معنى عمومِه في الآخرةِ جميعَهم برحمتِه الذي كان به رحمانًا في الآخرةِ.
Dünyada rahmetiyle hepsini kuşatıp onlara Rahmân (¬١) olmasına gelince; bu, zikrettiğimiz hususlar ile yaratılmışlarından hiçbirinin saymaya güç yetiremeyeceği benzerleridir; nitekim O zikri yüce olan şöyle buyurmuştur: {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا} [İbrâhîm: 34, en-Nahl: 18] “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız, onu sayıp bitiremezsiniz.” Ahirette rahmetiyle hepsini kuşatıp onlara Rahmân olmasına gelince; bu, zikri yüce olanın adaleti ve hükmü hususunda (¬٢) hepsini eşit tutması, onlardan hiç kimseye zerre ağırlığınca zulmetmemesi, eğer [amel] bir iyilik ise onu kat kat artırması (¬٣) ve herkese kazandığını tam olarak ödemesidir (¬٤). İşte O’nun ahirette rahmetiyle hepsini kuşatmasının ve böylece ahirette Rahmân olmasının manası budur.
538. Metin
وأما ما خصَّ به المؤمنين في عاجلِ الدنيا مِن رحمتِه الذي كان به رحيمًا لهم فيها، كما قال جل ذكرُه: {وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا} [الأحزاب: ٤٣]. فما وصَفْنا مِن اللُّطْفِ لهم في دينِهم، فخصَّهم به دونَ مَن خذَله مِن أهلِ الكفرِ به. وأما ما خصَّهم به في الآخرةِ فكان به رحيمًا لهم دونَ الكافرين، فما وصَفْنا آنفًا (¬٥) مما أعَدَّ لهم دونَ غيرِهم مِن النعيمِ والكرامةِ التي تَقْصُرُ عنها الأمانيُّ.
Peşin olan dünyada rahmetinden müminlere has kıldığı ve bu sebeple onlara karşı Rahîm olduğu hususa gelince -nitekim zikri yüce olan: {وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا} [el-Ahzâb: 43] “O, müminlere karşı çok merhametlidir” buyurmuştur-; bu, Kendisini inkâr edenlerden mahrum bıraktığı kimselere vermeyip sadece müminlere has kıldığı, dinleri konusundaki lütfudur. Ahirette kâfirlere vermeyip sadece müminlere has kıldığı ve bu sebeple onlara karşı Rahîm olduğu hususa gelince; bu da az önce vasfettiğimiz (¬٥), hayallerin bile erişemeyeceği, başkalarına değil yalnızca onlara hazırladığı nimet ve ikramlardır.
539. Metin
وأما القولُ الآخرُ في تأويلِه فهو ما حدَّثنا به أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ سعيدٍ، قال: حدَّثنا بشرُ بنُ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو رَوْقٍ، عن الضَّحَّاكِ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ عباسٍ، قال: {الرَّحْمَنِ} الفعلانُ مِن الرحمةِ - وهو مِن كلامِ العربِ.
Bunun teviline dair diğer bir görüş ise bize Ebû Küreyb’in rivayet ettiği şu husustur: Bize Osmân b. Saîd anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ravk, ed-Dahhâk’tan, o da Abdullah b. Abbâs’tan [şöyle] rivayet etti: {الرَّحْمَنِ} “er-Rahmân”, rahmet [kökünden türeyen] fa‘lân [vezninde bir kelimedir] -ki bu da Arapların kelamındandır-.
540. Metin
قال: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}: الرقيقُ الرفيقُ بمَن أحَبَّ أن يَرْحَمَه، والبعيدُ الشديدُ على مَن أحَبَّ أن يَعْنُفَ عليه، وكذلك أسماؤُه كلُّها (¬١).
Dedi ki: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} 'er-Rahmânü'r-Rahîm': Merhamet etmeyi dilediği kimseye karşı pek şefkatli ve lütufkâr olan; şiddet göstermeyi dilediği kimseye karşı da pek uzak ve çetin olandır. O’nun bütün isimleri böyledir" (¬١).
541. Metin
وهذا التأويلُ مِن ابنِ عباسٍ يَدُلُّ على أن الذي به ربُّنا رحمنٌ، هو الذي به رحيمٌ، وإن كان لقولِه: {الرَّحْمَنِ}. مِن المعنى ما ليس لقولِه: {الرَّحِيمِ}. لأنه جعَل معنى الرحمنِ بمعنى الرَّقيقِ (¬٢) على مَن رقَّ عليه، ومعنى الرحيمِ بمعنى الرَّفيقِ بمَن رفَق به.
İbn Abbâs’tan gelen bu tevil; {الرَّحْمَنِ} 'er-Rahmân' lafzının, {الرَّحِيمِ} 'er-Rahîm' lafzında bulunmayan bir anlamı bulunsa dahi, Rabbimizin Rahmân olmasını sağlayan vasfın, O’nun Rahîm olmasını sağlayan vasıf ile aynı olduğuna delalet etmektedir. Zira o, Rahmân’ın manasını şefkat gösterdiği kimseye karşı pek şefkatli (¬٢); Rahîm’in manasını ise lütufta bulunduğu kimseye karşı pek lütufkâr kılmıştır.
542. Metin
والقولُ الذي روَيْناه في تأويلِ ذلك عن النبيِّ ﷺ، وذكَرْناه عن العرْزَميِّ (¬٣)، أشبهُ بتأويلِه مِن هذا القولِ الذي روَيْناه عن ابنِ عباسٍ. وإن كان هذا القولُ مُوافقًا معناه معنى ذلك، في أن للرحمنِ مِن المعنى ما ليس للرحيمِ، وأن للرحيمِ تأويلًا غيرَ تأويلِ الرحمنِ.
Bunun tevilinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiğimiz ve el-Arzemî’den (¬٣) zikrettiğimiz görüş, İbn Abbâs’tan rivayet ettiğimiz bu görüşe kıyasla [ayetin] teviline daha uygundur. Her ne kadar bu görüş de Rahmân’ın Rahîm’de bulunmayan bir manası olduğu ve Rahîm’in Rahmân’ın tevilinden farklı bir tevili bulunduğu hususunda mana bakımından o görüşe muvafık olsa da.
543. Metin
والقولُ الثالثُ في تأويلِ ذلك ما حدَّثني به عِمرانُ بنُ بَكَّارٍ الكَلَاعيُّ، قال: حدَّثنا يحيى بنُ صالحٍ، قال: حدَّثنا أبو الأزهرِ نصرُ بنُ عمرٍو اللَّخْميُّ مِن أهلِ فِلَسْطينَ، قال: سمِعْتُ عطاءً الخُراسانيَّ يقولُ: كان الرحمنَ، فلما اختُزِل الرحمنُ مِن اسمِه، كان الرحمنَ الرحيمَ (¬٤).
Bunun tevilindeki üçüncü görüş ise bana İmrân b. Bekkâr el-Kelâî’nin anlattığı şu rivayettir: Bize Yahyâ b. Sâlih anlattı, dedi ki: Bize Filistin ehlinden Ebü’l-Ezher Nasr b. Amr el-Lahmî anlattı, dedi ki: Atâ el-Horasânî’nin şöyle dediğini işittim: "O er-Rahmân idi; Rahmân ismi [başkası tarafından] gasbedilip eksiltilince er-Rahmânü'r-Rahîm oldu" (¬٤).
544. Metin
والذي أراد، إن شاء اللَّهُ، عطاءٌ بقولِه هذا، أن الرحمنَ كان مِن أسماءِ اللَّهِ التي لا يَتَسَمَّى بها أحدٌ مِن خلقِه، فلما تسَمَّى به الكذابُ مُسَيْلِمةُ - وهو اخْتِزالُه إياه، يعني اقْتِطاعَه مِن أسمائِه لنفسِه - أخْبَر اللَّهُ جل ثناؤُه أن اسمَه الرحمنُ الرحيمُ؛
Atâ’nın bu sözüyle kastettiği şey -inşâallâh- şudur: er-Rahmân, Allah’ın, yaratılmışlarından hiçbirinin kendisiyle adlandırılamayacağı isimlerindendi. Ne zaman ki yalancı Müseylime bu ismi kendisi için takındı -ki bu, onun o ismi gasbedip eksiltmesi, yani [Allah’ın] isimlerinden koparıp kendine mal etmesi demektir-, övgüsü yüce olan Allah, isminin er-Rahmânü'r-Rahîm olduğunu bildirdi1;
545. Metin
ليَفْصِلَ بذلك لعبادِه اسمَه مِن اسمِ مَن قد تسَمَّى بأسمائِه، إذ كان لا يُسَمَّى أحدٌ الرحمنَ الرحيمَ - فيُجْمَعَ له هذان الاسمان - غيرُه جل ذكرُه. وإنما يتسَمَّى (¬١) بعضُ خلقِه إما رحيمًا أو يتَسَمَّى رحمانًا، فأما رحمنٌ رحيمٌ، فلم يَجْتَمِعا قطُّ لأحدٍ سواه، ولا يُجْمَعان لأحدٍ غيرِه، فكأن معنى قولِ عطاءٍ هذا، أن اللَّهَ جل ثناؤُه إنما فصَل بتكريرِ الرحيمِ على الرحمنِ، بينَ اسمِه واسمِ غيرِه مِن خلقِه، اخْتَلَف معناهما أو اتَّفَقا.
Böylece kulları için Kendi ismini, O’nun isimlerini takınan kimsenin isminden ayırsın; zira zikri yüce olan Allah’tan başkası -bu iki isim kendisinde bir araya getirilerek- 'er-Rahmânü'r-Rahîm' diye isimlendirilemez. Yaratılmışlarından bazıları (¬١) ise sadece ya 'Rahîm' veya 'Rahmân' olarak isimlendirilebilir; 'Rahmân Rahîm' [birlikte] ise O’ndan başka hiçbir kimse için asla bir araya gelmemiştir ve O’ndan başkası için birleştirilemez. Sanki Atâ’nın bu sözünün anlamı şudur: Övgüsü yüce olan Allah, ister iki ismin anlamı farklı olsun ister aynı olsun, Rahmân isminin peşine Rahîm’i tekrarlamak suretiyle sadece Kendi ismi ile yaratılmışlarından başkasının ismi arasını ayırmıştır.
546. Metin
والذي قال عطاءٌ مِن ذلك غيرُ فاسدِ المعنى؛ بل جائزٌ أن يكونَ جل ثناؤُه خصَّ نفسَه بالتسميةِ بهما معا مُجْتمعَيْن، إبانةً لها مِن خلقِه؛ ليُعَرِّفَ عبادَه بذكرِهما مجموعَيْن أنه المقصودُ بذكرِهما دونَ مَن سواه مِن خلقِه، مع ما في تأويلِ كلِّ واحدٍ منهما مِن المعنى الذي ليس في الآخَرِ منهما.
Atâ’nın bu söylediği şey mana bakımından tutarsız değildir; bilakis zikri yüce olanın, Kendisini yaratılmışlarından ayırt etmek için bu iki ismi bir arada Kendi zâtına has kılmış olması caizdir; ta ki kullarına, bu iki ismin birlikte anılmasıyla yaratılmışlarından başkasının değil yalnızca Kendisinin kastedildiğini bildirsin. Bununla beraber bu iki isimden her birinin tevilinde diğerinde bulunmayan bir mana da mevcuttur.
547. Metin
وقد زعَم بعضُ أهلِ الغَباءِ أن العربَ كانت لا تَعْرِفُ الرحمنَ، ولم يكنْ ذلك في ٢ لغتِها، ولذلك قال المشركون للنبيِّ ﷺ: {وَمَا الرَّحْمَنُ أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا} [الفرقان: ٦٠]. إنكارًا منهم لهذا الاسمِ. فكأنه كان ٣ مُحالًا عندَه أن يُنْكِرَ أهلُ الشركِ ما كانوا بصحتِه عالِمِين، أو ٤ كأنه لم يَتْلُ مِن كتابِ اللَّهِ قولَ اللَّهِ: {الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ}. يعني: محمدًا ﷺ، {كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ} [البقرة: ١٤٦]. وهم مع ذلك به مُكَذِّبون، ولنبوتِه جاحِدون، فيُعْلَم بذلك أنهم قد كانوا يُدافِعون حقيقةَ ما قد ثبَت عندَهم صحتُه، واسْتَحْكَمَت لديهم معرفتُه، وقد أُنْشِد لبعضِ الجاهليةِ الجَهْلاءِ ٥:
Ahmak kimselerden bazıları, Arapların 'er-Rahmân' ismini bilmediklerini ve bu ismin onların dillerinde 2 bulunmadığını, bu sebeple müşriklerin bu ismi inkâr etmek maksadıyla Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem: { وَمَا الرَّحْمَنُ أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا } “Rahmân da neymiş? Bize emrettiğin şeye mi secde edeceğiz?” [el-Furkân: 60] dediklerini iddia etmişlerdir. Sanki şirk ehlinin doğruluğunu bildikleri bir şeyi inkâr etmeleri o kimseye göre imkânsızmış 3 yahut 4 o kimse Allah’ın Kitabı’ndan Allah’ın şu sözünü hiç okumamış gibidir: { الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ } —yani Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem— { كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ } “Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu [öz] oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.” [el-Bakara: 146]. Halbuki onlar bununla beraber onu yalanlamakta ve peygamberliğini inkâr etmekteydiler. Bundan anlaşılmaktadır ki onlar, nezdlerinde doğruluğu sabit olmuş ve bilgisi pekişmiş olan bir hakikati [bile bile] reddedip savuşturmaktaydılar. Nitekim koyu Câhiliye dönemine mensup bazı kimselerden şu beyit nakledilmiştir 5:
548. Metin
ألا ضرَبَت تلك [الفتاةُ هَجينَها] (¬١) … ألا قضَب الرحمنُ ربِّي يمينَها
O genç kız [soysuz melezine] vurdu mu hiç? (¬١) … Rabbim olan Rahmân onun sağ elini kessin!
549. Metin
وقال سَلَامةُ بنُ جَنْدَلٍ السعديُّ (¬٢):
Selâme b. Cendel es-Sa‘dî (¬٢) de şöyle demiştir: