Neml Suresinin Tefsiri

Taberî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

66236. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

66237. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ (١) هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣)}.

Yüce Allah’ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ (١) هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣)} “Tâ-Sîn. Bunlar Kur’an’ın ve apaçık bir kitabın âyetleridir; müminler için bir hidayet ve bir müjdedir; onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.”

66238. Metin

قال أبو جعفرٍ: وقد بيَّنا القولَ فيما مضى من كتابِنا هذا، فيما كان من حروفِ المعجمِ في فواتحِ السورِ، فقولُه: {طس} مِن ذلك. وقد رُوِى عن ابن عباسٍ أَنَّ قولَه: {طس}. قَسَمٌ أقسَمه اللهُ، هو من أسماءِ اللهِ.

Ebû Ca‘fer der ki: Bu kitabımızın daha önceki kısımlarında, sûre başlarında yer alan hece harfleri hakkındaki görüşümüzü açıklamıştık. O'nun {طس} “Tâ-Sîn” buyruğu da bunlardandır. İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre O'nun {طس} “Tâ-Sîn” buyruğu, Allah’ın ettiği bir yemindir ve Allah’ın isimlerindendir.

66239. Metin

حدَّثني عليُّ بنُ داودَ، قال: ثنا عبدُ اللهِ بنُ صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ (¬١).

Bana Ali b. Dâvûd anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan nakletti (¬١).

66240. Metin

فالواجبُ على هذا القولِ أن يكونَ معناه: والسميعِ اللطيفِ، إنَّ هذه الآياتِ التي أنزَلتُها إليك يا محمدُ، لآياتُ القرآنِ، وآياتُ {كِتَابٍ مُبِينٍ}، يقولُ: يبينُ لمن تدَبَّره وفكَّر فيه بفَهمٍ، أنه من عندِ اللهِ، أنزَله إليك، لم تتخرَّصْه أنت ولم تتقوَّلْه، ولا أحدٌ سواك من خَلقِ اللهِ؛ لأنه لا يقدرُ أحدٌ من الخلْقِ أنْ يأتيَ بمثلِه، ولو

Bu görüşe göre1 [ayetin] anlamının şöyle olması gerekir: “Semî‘ (her şeyi işiten) ve Latîf (lütufkâr olan Allah hakkı için), şüphesiz sana indirdiğim bu ayetler, Kur’an’ın ayetleri ve {كِتَابٍ مُبِينٍ} “apaçık bir kitabın” ayetleridir.” [Ebû Ca‘fer] der ki: [Bu kitap], onu etraflıca düşünüp kavrayarak üzerinde tefekkür eden kimseye; onun Allah katından olduğunu, O'nun bunu sana indirdiğini, bunu senin uydurmadığını, senin de Allah’ın yarattıklarından başka hiçbir kimsenin de kendi kafasından söylemediğini açıkça ortaya koyar. Zira mahlûkattan hiçbir kimse onun benzerini getirmeye güç yetiremez; her ne kadar

66241. Metin

تظاهرَ عليه الجنُّ والإنسُ.

cinler ve insanlar bu hususta birbirlerine arka çıksalar bile.

66242. Metin

وخُفِض قولُه: {وَكِتَابٍ مُبِينٍ}. عطفًا به على "القرآنِ".

{وَكِتَابٍ مُبِينٍ} “ve apaçık bir kitabın” buyruğu, "el-Kur'ân" kelimesine atfedildiği için mecrur kılınmıştır.

66243. Metin

وقولُه: {هُدًى}. من صفةِ "القرآن". يقولُ: هذه آياتُ القرآنِ بيانٌ مِن اللهِ، بيَّن (¬١) به طريقَ الحقِّ وسبلَ (¬٢) السلامِ، {وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ}. يقولُ: وبشارةٌ لمن آمَن به وصدَّق بما أُنزِل فيه، بالفوزِ العظيمِ في المعادِ.

{هُدًى} “bir hidayet” buyruğu ise "el-Kur'ân"ın sıfatındandır. Şöyle buyurmaktadır: Bu Kur'an âyetleri, Allah’tan bir açıklamadır; O bununla hak yolunu ve selamet yollarını açıklamıştır (¬١) (¬٢). {وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} “ve müminler için bir müjdedir” buyruğu ise; ona iman eden, onda indirilenleri tasdik eden kimseler için ahirette büyük bir kurtuluşun müjdesidir, demektir.

66244. Metin

وفي قولِه: {هُدًى وَبُشْرَى}. وجهان من العربيةِ؛ الرفعُ على الابتداءِ، بمعنى: هو هدًى وبُشرى. والنصبُ على القطعِ من: {آيَاتُ الْقُرْآنِ}. فيكونُ معناه: تلك آياتُ القرآنِ الهُدَى (¬٣) والبشْرى للمؤمنين. ثم أُسقِطت الألفُ واللامُ من "الهدى" و "البشرى"، فصارا نكرةً، وهما صفةٌ للمعرفةِ، فنُصِبا.

{هُدًى وَبُشْرَى} “bir hidayet ve bir müjdedir” ifadesinde Arap dili açısından iki vecih vardır: Birincisi, "o bir hidayet ve müjdedir" anlamında mübteda olarak merfû olmasıdır. İkincisi ise {آيَاتُ الْقُرْآنِ} “Kur'an'ın âyetleridir” ifadesinden hâl olarak (kat‘ üzere) mansub olmasıdır. Bu takdirde mânası: "Bunlar, müminler için hidayet ve müjde olan (¬٣) Kur'an âyetleridir" şeklinde olur. Sonra "el-Hüdâ" ve "el-Büşrâ" kelimelerinden elif-lâm düşürülmüş, böylece marifeye sıfat oldukları hâlde nekra hâline gelmiş ve bu yüzden mansub kılınmışlardır.

66245. Metin

وقولُه: {الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ}. يقولُ: هو هدًى وبشرى لمن آمَن بها، وأقام الصلاةَ المفروضةَ بحدودِها.

{الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ} “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar” buyruğu hakkında der ki: [Kur'an], ona iman eden ve farz kılınan namazı şartlarına ve erkânına riayet ederek ikame eden kimseler için bir hidayet ve müjdedir.

66246. Metin

وقولُه: {وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ}. يقولُ: ويؤدّون (¬٤) الزكاة المفروضةَ. وقيل: معناه: ويطهِّرون أجسادَهم من دنسِ المعاصى. وقد بيَّنا ذلك فيما مضَى بما أغنَى عن إعادِته في هذا الموضعِ (¬٥).

{وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ} “ve zekâtı verirler” buyruğu hakkında der ki: Farz kılınan zekâtı eda ederler (¬٤). Bir görüşe göre bunun mânası: Bedenlerini günahların kirinden arındırırlar, demektir. Biz bunu daha önce bu makamda tekrar etmeye hacet bırakmayacak şekilde açıklamıştık (¬٥).

66247. Metin

{وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ}. يقولُ: وهم مع إقامتِهم الصلاةَ المفروضةَ ٦، وإيتائِهم الزكاةَ الواجبةَ، بالمعادِ إلى اللهِ بعد المماتِ يُوقنون، فيذِلُّون في طاعةِ اللهِ؛

{وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} “Ve onlar ahirete de kesin olarak inanırlar” buyruğu hakkında der ki: Onlar, farz kılınan namazı ikame etmeleri 6 ve vacip olan zekâtı vermeleriyle birlikte, ölümden sonra Allah’a dönüleceğine de kesin bir bilgiyle inanırlar ve böylece Allah’a itaatte boyun eğerler;

66248. Metin

رجاءَ جزيلِ ثوابِه، وخوفَ عظيمِ عقابِه، وليسوا كالذين يُكذِّبون بالبعثِ ولا يبالُون؛ أحسَنوا أم أساءوا، وأطاعوا أم عَصَوا (¬١)؛ لأنهم إنْ أحسنوا لم يرجُوا ثوابًا، وإنْ أساءوا لم يخافوا عقابًا.

O'nun bol mükâfatını umarak ve büyük azabından korkarak [amel ederler]. Onlar, öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan, iyilik mi kötülük mü yaptıklarına, itaat mi isyan mı ettiklerine (¬١) aldırmayan kimseler gibi değildirler; zira onlar iyilik yapsalar bir mükâfat ummazlar, kötülük yapsalar bir azaptan korkmazlar.

66249. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ (٤) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٥)}.

Yüce Allah’ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ (٤) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ (٥)} “Şüphesiz ahirete inanmayanların amellerini kendilerine süslü gösterdik de onlar bocalayıp dururlar. İşte onlar, kendileri için azabın en kötüsü olanlardır ve onlar ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanların ta kendileridir.”

66250. Metin

يقولُ تعالى ذِكرُه: إِنَّ الذين لا يُصدِّقون بالدارِ الآخرةِ، وقيامِ الساعةِ، وبالمعادِ إلى اللهِ بعدَ المماتِ، والثوابِ والعقابِ، {زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ}. يقولُ: حبَّبنا إليهم قبيحَ أعمالِهم، وسهَّلْنا ذلك عليهم، {فَهُمْ يَعْمَهُونَ}. يقولُ: فهم في ضلالِ أعمالِهم القبيحةِ التي زيَّنَّاها لهم، يتردَّدون حيارَى، يحسَبون أنَّهم يحسِنون.

Zikri yüce olan Allah buyuruyor ki: Ahiret yurdunu, kıyametin kopmasını, ölümden sonra Allah’a dönüşü, mükâfatı ve cezayı tasdik etmeyenlere gelince; {زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ} “amellerini kendilerine süslü gösterdik”. Şöyle buyurmaktadır: Çirkin amellerini kendilerine sevdirdik ve bunu onlara kolaylaştırdık. {فَهُمْ يَعْمَهُونَ} “onlar bocalayıp dururlar”. Yani onlar, kendilerine süslü gösterdiğimiz çirkin amellerinin sapkınlığı içinde, iyi yaptıklarını sanarak şaşkın bir hâlde bocalar dururlar.

66251. Metin

وقولُه: {أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ}. يقولُ تعالى ذِكرُه: هؤلاء الذين لا يُؤمنون بالآخرةِ لهم سوءُ العذابِ في الدنيا، وهم الذين قُتِلوا ببدرٍ من مشركي قريشٍ، {وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ}. يقولُ: وهم يومَ القيامةِ هم الأوضَعون تجارةً، والأَوكَسُونها (¬٢)؛ باشترائِهم الضلالَة بالهدَى، {فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ} [البقرة: ١٦].

Yüce Allah’ın {أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ} “İşte onlar, kendileri için azabın en kötüsü olanlardır” buyruğu hakkında zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ahirete inanmayan bu kimseler için dünyada azabın en kötüsü vardır; bunlar da Kureyş müşriklerinden Bedir’de öldürülenlerdir. {وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ} “ve onlar ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanların ta kendileridir” buyruğu ise; kıyamet gününde ticaret bakımından en çok aldanan ve en çok zarara uğrayanlardır (¬٢); çünkü hidayet karşılığında sapkınlığı satın almışlardır. {فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ} [el-Bakara: 16] “Ticaretleri onlara kâr sağlamamış ve doğru yolu da bulamamışlardır.”

66252. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦) إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧) فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨)}.

Yüce Allah’ın şu buyruğunun tevili [ve açıklaması] hakkındaki görüş: {وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦) إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧) فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨)} “Şüphesiz ki bu Kur'an sana, hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi hakkıyla bilen [Allah] katından verilmektedir. Hani Mûsâ ailesine şöyle demişti: 'Gerçekten ben bir ateş fark ettim; oradan size ya bir haber getireceğim yahut ısınasınız diye size alevli bir kor getireceğim.' Oraya vardığında kendisine şöyle seslenildi: 'Ateşte olan da onun çevresinde bulunanlar da mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir!'”.

66253. Metin

يقولُ تعالى ذِكرُه: وإنَّك يا محمدُ، لَتُحَفَّظُ القرآنَ وتُعَلَّمُه، {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ}. يقولُ: من عندِ حكيمٍ بتدبيرِ خلْقِه، عليمٍ بأنباءِ خلْقِه ومصالِحهم، والكائنِ من أمورِهم، والماضى من أخبارِهم، والحادثِ منها، {إِذْ قَالَ مُوسَى}. و {إِذْ} من صلةِ {عَلِيمٍ}.

Zikri yüce olan Allah buyuruyor ki: Ey Muhammed! Şüphesiz bu Kur'an sana ezberletilmekte ve öğretilmektedir; {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} “hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi hakkıyla bilen [Allah] katından”. Şöyle buyurmaktadır: Yaratıklarını sevk ve idare etmede hikmet sahibi olan, yaratıklarının durumlarını, menfaatlerini, onların gelecekteki işlerini, geçmişteki haberlerini ve sonradan meydana gelen hâllerini hakkıyla bilen [Allah] katından. {إِذْ قَالَ مُوسَى} “Hani Mûsâ demişti”. Buradaki {إِذْ} lafzı, {عَلِيمٍ} kelimesiyle irtibatlıdır.

66254. Metin

ومعنى الكلامِ: عليمٌ حينَ قال موسى لأهلِه وهو في مسيرِه من مَدْيَنَ إلى مصرَ، وقد آذاهم بَرْدُ ليلهم لما أصلَدَ زَنْدُه (¬١): {إِنِّي آنَسْتُ نَارًا}. أي: أبصرتُ نارًا أو أحْسَستُها، فامكُثوا مكانَكم، {سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ}. يعنى: من النارِ. والهاءُ والألفُ مِن ذِكرِ "النارِ".

Sözün mânası şöyledir: Mûsâ Medyen’den Mısır’a doğru giderken ve çakmağı ateş çıkarmayıp (¬١) gecenin soğuğu kendilerine eziyet verdiğinde ailesine şöyle dediği vakti de hakkıyla bilendir: {إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} “Gerçekten ben bir ateş gördüm”. Yani bir ateş gördüm yahut hissettim; siz yerinizde durun, {سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} “oradan size bir haber getireceğim”. Yani ateşin bulunduğu yerden. [Âyetteki] bitişik zamir "ateş"e aittir.

66255. Metin

{أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ}. واختلَفت القرأةُ في قراءةِ ذلك؛ فقرَأته عامةُ قرأةِ المدينةِ والبصرةِ: (بِشِهابِ قَبَسٍ). بإضافةِ "الشهابِ" إلى "القَبَسِ"، وتركِ التنوينِ (¬٢)، بمعنى: أو آتيكم بشُعلةِ نارٍ أقتبسُها منها.

{أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ} “yahut size bir kor parçası getireceğim”. Kıraat âlimleri bunun okunuşunda ihtilaf etmişlerdir; Medine ve Basra kurrâsının geneli bunu tenvinsiz olarak “şihâb” kelimesini “kabes”e izâfetle (بِشِهابِ قَبَسٍ) şeklinde okumuşlardır (¬٢). Anlamı: "Yahut size ondan alıp getireceğim bir ateş alevi getireceğim" demektir.

66256. Metin

وقرَأ ذلك عامةُ قرأة أهلِ الكوفةِ: {بِشِهَابٍ قَبَسٍ} بتنوينِ "الشهابِ"، وتركِ إضافتِه إلى "القَبْسِ" (¬٣)، يعنى: أو آتيكم بشهابٍ مقَتبَسٍ.

Kûfe ehli kurrâsının geneli ise bunu "eş-Şihâb" kelimesini tenvinli ve "el-Kabes"e izâfe etmeksizin {بِشِهَابٍ قَبَسٍ} şeklinde okumuşlardır (¬٣). Yani: "Yahut size alınmış/tutuşturulmuş bir ateş alevi getireceğim" demektir.

66257. Metin

والصوابُ من القولِ في ذلك أنهما قراءتان معروفتان في قَرَأةِ الأمصارِ، متقاربتا المعنى، فبأيتِهما قرَأ القارئُ فمصيبٌ.

Bu hususta doğru olan görüş şudur: Bunlar, İslâm beldelerinin kurrâsı nezdinde meşhur olan ve anlamları birbirine yakın iki kıraattir. Okuyucu bunlardan hangisiyle okursa okusun isabet etmiştir.

66258. Metin

وكان بعضُ نحويّى البصرة يقولُ: إذا جعلَ "القبسَ" بدلًا من "الشِّهابِ"، فالتنوينُ في "الشهابِ"، وإِنْ أضاف "الشهابَ" إلى "القبسِ"، لم ينوَّنِ "الشهابَ".

Basralı bazı nahivciler şöyle derdi: "el-Kabes" kelimesi "eş-Şihâb"dan bedel kılındığında "eş-Şihâb" tenvinli olur; şayet "eş-Şihâb"ı "el-Kabes"e izâfe ederse, "eş-Şihâb"ı tenvinlemez.

66259. Metin

وقال بعضُ نحويِّى الكوفةِ ٤: إذا أُضيف الشهابُ إلى القبسِ، فهو بمنزلةِ

Kûfeli bazı nahivciler 4 ise şöyle demiştir: "eş-Şihâb" kelimesi "el-Kabes"e izâfe edildiğinde bu,

66260. Metin

قولِه: {وَلَدَارُ الْآخِرَةِ} [يوسف: ١٠٩]. مما يضافُ إلى نفسِه إذا اختلَف اسماه ولفظاه، تَوَهُّمًا بالثانى أنه غيرُ الأَوَّلِ. قال: ومثلُه: حَبَّةُ الخضراءِ، وليلةُ القَمْراءِ، ويومُ الخميسِ، وما أشبَهَه.

{وَلَدَارُ الْآخِرَةِ} [Yûsuf: 109] “Elbette ahiret yurdu...” İkinci lafzın birinciden farklı olduğu vehmiyle, iki ismi ve iki lafzı farklı olduğu zaman bir şeyin kendi nefsine izâfe edildiği kabilindendir. Şöyle dedi: Bunun benzeri habbetü'l-hadrâ (çitlembik/yeşil tane), leyletü'l-kamrâ (mehtaplı gece), yevmü'l-hamîs (perşembe günü) ve benzeri ifadelerdir.

66261. Metin

وقال آخرُ منهم: إنْ كان "الشهابُ" هو "القَبَسَ" لم تجزِ الإضافةُ؛ لأنَّ "القَبَسَ" نعتٌ، ولا يُضافُ الاسمُ إلى نعتِه إلا في قليلٍ من الكلامِ، وقد جاء: {وَلَدَارُ الْآخِرَةُ}، {وَلَلدَّارُ الْآخِرَةُ} [الأنعام: ٣٢].

Onlardan bir başkası ise şöyle demiştir: Şayet "eş-Şihâb", "el-Kabes"in bizzat kendisi ise bu izâfet caiz olmaz; çünkü "el-Kabes" bir sıfattır ve az kullanımlar müstesna isim kendi sıfatına izâfe edilmez. Nitekim {وَلَدَارُ الْآخِرَةُ} ve {وَلَلدَّارُ الْآخِرَةُ} [el-En‘âm: 32] “Ahiret yurdu ise elbette...” şeklinde de gelmiştir.

66262. Metin

والصوابُ من القولِ في ذلك أنَّ "الشهابَ" إذا أُريدَ به أنه غيرُ "القبَسِ"، فالقراءةُ فيه بالإضافةِ؛ لأنَّ معنى الكلامِ حينئذٍ ما بَيَّنَا من أنه شُعْلَةُ قَبَسٍ، كما قال الشاعرُ (¬١):

Bu hususta doğru olan görüş şudur: Şayet "eş-Şihâb" ile "el-Kabes"ten farklı bir şey kastedilmişse, o takdirde okuyuş izâfetle olur. Çünkü bu durumda sözün mânası, açıkladığımız üzere, "şulesi alınmış bir kor/ateş parçası" olur; nitekim şair de şöyle demiştir (¬١):

66263. Metin

في كَفَّهِ صَعْدَةٌ مُثَقَّفَةٌ … فيها سنانٌ كشُعْلَةِ القَبَسِ

"Elinde düzeltilmiş düzgün bir mızrak vardır… Ucunda ateş alevi gibi bir mızrak demiri bulunur."

66264. Metin

وإذا أُريد بالشهابِ أنه هو "القبَسُ"، أو أنه نعتٌ له، فالصوابُ في "الشهابِ" التنوينُ؛ لأنَّ الصحيحَ في كلام العربِ تركُ إضافةِ الاسمِ إلى نعتِه، وإلى نفسِه، بل الإضافاتُ في كلامِها المعروفةُ (¬٢) إضافةُ الشيءِ إلى غيرِ نفسِه، وغيرِ نعتِه.

Eğer "eş-Şihâb" ile bizzat "el-Kabes"in kendisi veya onun bir sıfatı kastedilmişse, o takdirde "eş-Şihâb" kelimesinde doğru olan tenvindir. Zira Arap kelamında sahih olan, ismin kendi sıfatına ve kendi nefsine izâfe edilmesini terk etmektir; bilakis Arap kelamında bilinen izâfetler (¬٢), bir şeyin kendisinden ve kendi sıfatından başkasına izâfe edilmesidir.

66265. Metin

وقولُه: {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ}. يقولُ: كي تصطَلوا بها من البردِ.

{لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} “ısınasınız diye” buyruğu hakkında der ki: Soğuktan onunla ısınıp ateşinden faydalanasınız diye.

66266. Metin

[كما حدَّثني موسى بنُ هارونَ، قال: حدَّثنا عمرٌو، قال: حدَّثنا أسباطُ، عن السديِّ: {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ}. قال: من البردِ] (¬٣).

[Bana Mûsâ b. Hârûn’un anlattığı gibi, dedi ki: Bize Amr anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî’den nakletti: {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} “ısınasınız diye” buyruğu hakkında: Soğuktan [ısınasınız diye], dedi] (¬٣).

66267. Metin

وقولُه: {فَلَمَّا جَاءَهَا}. يقولُ: فلما جاء موسى النارَ التي آنسَها، {نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا}.

{فَلَمَّا جَاءَهَا} “Oraya vardığında” buyruğu hakkında der ki: Mûsâ fark ettiği ateşin yanına vardığında, {نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا} “Ona şöyle seslenildi: Ateşin içindeki de çevresindekiler de mübarek kılınmıştır”.

66269. Metin

كما حدَّثنا عليٌّ، قال: ثنا عبدُ اللهِ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ قولَه: {نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}. يقولُ: قُدِّس (¬١).

Nitekim bize Ali anlattı, dedi ki: Bize Abdullah anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan {نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Kendisine şöyle seslenildi: Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” buyruğu hakkında nakletti; şöyle der: Mukaddes kılınmıştır (¬١).

66270. Metin

واختلَف أهلُ التأويلِ في المعنيِّ بقولِه: {مَنْ فِي النَّارِ}؛ فقال بعضُهم: عنى ﷻ بذلك نفسَه، وهو الذي كان في النارِ، وكانت النارُ نُورَه تعالى ذِكرُه، في قولِ جماعةٍ من أهلِ التأويلِ.

Tefsir ehli {مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşin içinde olan” ifadesiyle kimin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: [Allah] ﷻ bununla kendi Zatını kastetmiştir; ateşin içinde olan O idi ve tefsir ehlinden bir cemaatin kavline göre zikri yüce olan [Allah]’ın nuru ateş suretindeydi.

66271. Metin

ذِكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri

66272. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ في قولِه: {فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}: يعنى نفسَه. قال: كان نورُ ربِّ العالمين في الشجرةِ (¬٢).

Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, kendi babasından, o da İbn Abbâs’tan {فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Oraya vardığında kendisine şöyle seslenildi: Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” buyruğu hakkında nakletti: Yani Kendi Zatını [kastetti]. Dedi ki: Âlemlerin Rabbinin nuru ağaçtaydı (¬٢).

66273. Metin

حدَّثني إسماعيلُ بنُ الهيثمِ أبو العاليةِ العبديُّ، قال: ثنا أبو قُتيبةَ، عن ورقاءَ، عن عطاءِ بن السائبِ، عن سعيدِ بن جُبَيرٍ في قولِ اللهِ: {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}. قال: ناداه وهو في النارِ (¬٣).

Bana İsmâil b. el-Heysem Ebü'l-Âliye el-Abdî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Kuteybe, Verkâ’dan, o Atâ b. es-Sâib’den, o da Saîd b. Cübeyr’den Allah’ın {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” buyruğu hakkında anlattı; dedi ki: O ateşte iken ona seslendi (¬٣).

66274. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ ٤، قال: ثنا أبو سفيانَ، عن معمرٍ، عن الحسنِ في قولِه: {نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا}. قال: هو النورُ ٥.

Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı 4, dedi ki: Bize Ebû Süfyân, Ma‘mer’den, o da el-Hasan’dan {نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا} “Ateşin içinde olan da çevresinde bulunanlar da mübarek kılınmıştır diye seslenildi” buyruğu hakkında nakletti; dedi ki: O, nurdur 5.

66275. Metin

قال معمرٌ قال قتادةُ: {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}. قال: نورُ اللهِ بُورك (¬١).

Ma‘mer dedi ki: Katâde {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” buyruğu hakkında şöyle dedi: Allah’ın nuru mübarek kılınmıştır (¬١).

66276. Metin

قال: ثنا الحسينُ (¬٢)، قال: ثنى حجاجٌ، عن ابن جُرَيجٍ، قال: قال الحسنُ البصريُّ: {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}.

Dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı (¬٢), dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti, dedi ki: Hasan-ı Basrî {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” [buyruğu hakkında böyle] dedi.

66277. Metin

وقال آخرون: بل معنى ذلك: بورِكَتِ النارُ.

Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bunun mânası; ateş mübarek kılınmıştır, demektir.

66278. Metin

ذِكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri

66279. Metin

حدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الأشْيبُ، قال: ثنا ورقاءُ، عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ: {نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}: بورِكت النارُ. قال: كذلك قال ابن عباسٍ (¬٣).

Bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Eşeyyeb anlattı, dedi ki: Bize Verkâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den {نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Kendisine şöyle seslenildi: Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” buyruğu hakkında nakletti: Ateş mübarek kılınmıştır, [demektir]. Dedi ki: İbn Abbâs da böyle demiştir (¬٣).

66280. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}. قال: بُورِكَتِ النارُ (¬٣).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana el-Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı, hepsi birden İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den Allah’ın {أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” buyruğu hakkında nakletti; dedi ki: Ateş mübarek kılınmıştır (¬٣).

66281. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جُرَيجٍ، قال: قال مجاهدٌ: {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}. قال: بورِكَتِ النارُ.

Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti, dedi ki: Mücâhid {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” buyruğu hakkında: Ateş mübarek kılınmıştır, dedi.

66282. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ سنانٍ القزَّازُ، قال: ثنا مكِّيُّ بنُ إبراهيمَ، قال: ثنا موسى، عن محمدِ بن كعبٍ في قولِه: {أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}. قال: نورُ الرحمنِ،

Bize Muhammed b. Sinân el-Kazzâz anlattı, dedi ki: Bize Mekkî b. İbrâhîm anlattı, dedi ki: Bize Mûsâ, Muhammed b. Kâ‘b’dan Allah’ın: {أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” buyruğu hakkında nakletti; dedi ki: [O], Rahmân’ın nurudur;

66283. Metin

والنورُ هو اللهُ، سبحانَ اللهِ ربِّ العالمين (¬١).

Nur ise bizzat Allah’tır; Âlemlerin Rabbi olan Allah noksan sıfatlardan münezzehtir (¬١).

66284. Metin

واختلَف أهلُ التأويلِ في معنى النارِ في هذا الموضعِ؛ فقال بعضُهم: معناه النورُ، كما ذكَرتُ عمن ذكَرتُ ذلك عنه.

Tefsir ehli bu makamdaki ateşin mânası hususunda da ihtilaf etmişlerdir; bazısı şöyle demiştir: Kendilerinden bu görüşü aktardığım kimselerden naklettiğim gibi, onun mânası nurdur.

66285. Metin

وقال آخرون: معناه النارُ لا النورُ.

Başkaları ise şöyle demiştir: Onun mânası nur değil, bizzat ateştir.

66286. Metin

ذِكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri

66287. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جُرَيجٍ، عن سعيدِ بن جُبَيرٍ أنه قال: حِجابُ العزّةِ، وحجابُ الملكِ، وحجابُ السلطانِ، وحجابُ النارِ، وهى تلك النارُ التي نُودىَ منها. قال: وحجابُ النورِ، وحجابُ الغَمامِ، وحجابُ الماءِ (¬٢).

Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da Saîd b. Cübeyr’den nakletti; o şöyle demiştir: İzzet hicabı, mülk hicabı, sultanlık hicabı ve ateş hicabı vardır ki bu, kendisine içinden seslenilen ateştir. Dedi ki: Nur hicabı, bulut hicabı ve su hicabı da vardır (¬٢).

66288. Metin

وإنما قيل: {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ}. ولم يقلْ: بُورك في من في النار. على لغةِ الذين يقولون: باركَك اللهُ. والعربُ تقولُ: باركَك اللهُ، وبارَك فيك.

[Ayette] “Bûrike fî men fi’n-nâr” (Ateşin içinde olana bereket verildi) denilmeyip {بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ} “Ateşin içinde olan mübarek kılınmıştır” denilmesi, “Bârekekallâh” (Allah seni mübarek kılsın) diyenlerin lehçesine göredir. Nitekim Araplar hem “Bârekekallâh” hem de “Bâreke fîk” derler.

66289. Metin

وقولُه: {وَمَنْ حَوْلَهَا}. يقولُ: ومَن حولَ النارِ. وقيل: عنَى بمن حولَها الملائكةَ.

Allah Teâlâ’nın {وَمَنْ حَوْلَهَا} “ve onun çevresinde bulunanlar da” buyruğu, “ve ateşin etrafında olanlar da [mübarek kılınmıştır]” demektir. Çevresinde bulunanlarla meleklerin kastedildiği de söylenmiştir.

66290. Metin

ذِكرُ من قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri

66291. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن

Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam nakletti, o da... 12

66292. Metin

أبيه، عن ابن عباسٍ: {وَمَنْ حَوْلَهَا}. قال: يعنى الملائكةَ (¬١).

babasından, o da İbn Abbâs’tan {وَمَنْ حَوْلَهَا} “ve onun çevresinde bulunanlar da” buyruğu hakkında nakletti; o: “Melekleri kastetmektedir” dedi (¬١).

66293. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جُرَيجٍ، عن الحسنِ مثلَه (¬٢).

Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da Hasan[-ı Basrî]’den benzerini nakletti (¬٢).

66294. Metin

وقال آخرون: هو موسى والملائكةُ.

Başkaları ise: “O, Mûsâ ve meleklerdir” demiştir.

66295. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ سِنانٍ القزَّازُ، قال: ثنا مكِّيُّ بنُ إبراهيمَ، قال: ثنا موسى، عن محمدِ بن كعبٍ: {وَمَنْ حَوْلَهَا}. قال: موسى النبيُّ والملائكةُ. ثم قال: يا مُوسَى، إنى أنا اللهُ الْعَزِيزُ الحَكيمُ (¬٣).

Bize Muhammed b. Sinân el-Kazzâz anlattı, dedi ki: Bize Mekkî b. İbrâhim anlattı, dedi ki: Bize Mûsâ, Muhammed b. Ka‘b’dan {وَمَنْ حَوْلَهَا} “ve onun çevresinde bulunanlar da” buyruğu hakkında nakletti; o şöyle dedi: “Mûsâ Peygamber ve meleklerdir.” Sonra Allah Teâlâ: “Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, Azîz ve Hakîm olan Allah’ım” buyurdu (¬٣).

66296. Metin

وقولُه: {وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. [يقولُ: وتنزيهًا للهِ ربِّ العالمين] (¬٤) مما يصفُه به الظالمون.

Allah Teâlâ’nın {وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi olan Allah noksan sıfatlardan münezzehtir” buyruğu, [Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı], zâlimlerin O’na isnat ettiği nitelemelerden tenzih etmek [mânasındadır] (¬٤).

66297. Metin

القول في تأويلِ قولِه تعالى: {يَامُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَامُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١)}.

Allah Teâlâ’nın şu buyruğunun tefsiri hakkında görüş: {يَامُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَامُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١)} “Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, Azîz ve Hakîm olan Allah’ım. (9) Asânı at! Mûsâ onu sanki bir yılanmış gibi hareket eder görünce, arkasına bakmadan dönüp kaçtı. Ey Mûsâ, korkma! Çünkü Benim huzurumda peygamberler korkmaz. (10) Ancak kim zulmeder, sonra da yaptığı kötülüğün ardından onu iyilikle değiştirirse, bilsin ki Ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet ediciyim. (11)”

66298. Metin

يقولُ تعالى ذِكرُه مخبرًا عن قيلِه لموسى: إنه أنا اللهُ العزيزُ في نقمتِه من أعدائِه، الحكيمُ في تدبيرِه في خلقِه.

Zikri yüce olan Allah, Mûsâ’ya şöyle hitap ettiğini haber vermektedir: Şüphesiz Ben; düşmanlarından intikam almada Azîz (mutlak üstün), yarattıkları hakkındaki tedbirinde Hakîm (hikmet sahibi) olan Allah’ım.

66299. Metin

والهاءُ التي في قولِه: {إِنَّهُ} هاءُ عمادٍ، وهو اسمٌ لا يظهرُ في قولِ بعضِ أهلِ العربيةِ ٥.

Allah Teâlâ’nın {إِنَّهُ} “Şüphesiz O” sözündeki “hâ” zamiri, imâd zamiridir (fasl zamiridir); bazı Arap dili âlimlerinin görüşüne göre o, zâhir olmayan (açıkça ortaya çıkmayan) bir isimdir 5.

66300. Metin

وكان بعضُ نحويِّى الكوفةِ يقولُ: هي الهاءُ المجهولةُ، ومعناها: إنَّ الأمرَ والشأنَ، أنا اللهُ.

Kûfeli bazı nahivciler ise şöyle derdi: O, meçhul zamirdir (şân zamiri) ve mânası: “İş ve durum şudur ki, Ben Allah’ım” demektir.

66301. Metin

وقولُه: {وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ}. وفى الكلامِ محذوفٌ تُرِك ذكرُه؛ استغناءً بما ذُكِر عما حُذِف، وهو: فألقاها، فصارت حيةً تهتزُّ، {فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ}. يقولُ: كأنها حيةٌ عظيمةٌ. والجانُّ جنسٌ من الحياتِ معروفٌ.

Allah Teâlâ’nın: {وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ} “Asânı at! Mûsâ onu hareket eder görünce...” buyruğunda, zikredilen kısımla yetinilerek zikredilmeyen hazfedilmiş bir ifade vardır ki o da: “Bunun üzerine onu attı, o da kıpırdayıp hareket eden bir yılan oluverdi” cümlesidir. {فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ} “Mûsâ onu sanki bir yılanmış gibi hareket eder görünce” buyruğu: “Sanki büyük bir yılanmış gibi” demektir. Cân (çevik yılan) ise yılan türlerinden bilinen bir türdür.

66302. Metin

وقال ابن جُرَيْجٍ في ذلك ما حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنى حجاجٌ، قال: قال ابن جُرَيجٍ: {وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ}. قال: حينَ تحوَّلت حيةً تسعى (¬١).

İbn Cüreyc bu hususta bize el-Kâsım’ın anlattığı, onun da: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc nakletti, dedi ki: İbn Cüreyc {وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ} “Asânı at! Mûsâ onu sanki bir yılanmış gibi hareket eder görünce...” buyruğu hakkında: “Koşan bir yılana dönüştüğü zaman” demiştir (¬١).

66303. Metin

وهذا الجنسُ من الحياتِ عَنى الراجزُ بقولِه (¬٢):

Recez şairi şu sözüyle yılanların bu cinsini kastetmiştir (¬٢):

66304. Metin

يَرْفَعْنَ (¬٣) باللَّيْلِ إِذَا مَا أَسْدَفا (¬٤)

Kaldırırlar (¬٣) geceleyin karanlık bastığı zaman (¬٤)

66305. Metin

أعناقَ جِنَّانٍ وَهامًا رُجَّفَا

Yılanların boyunlarını ve titreyen başlarını

66306. Metin

وَعَنَقًا باقي (¬٥) الرَّسِيمِ خَيْطَفا

Hızlı yürüyüşün izini süratle sürdürerek (¬٥)

66307. Metin

وقولُه: {وَلَّى مُدْبِرًا}. يقولُ تعالى ذِكرُه: ولَّى موسى هاربًا خوفًا منها، {وَلَمْ يُعَقِّبْ}. يقولُ: ولم يرجِعْ من قولِهم: عَقَّب فلانٌ. إذا رجَع على عقِبهِ إلى حيثُ بدَأ.

Allah Teâlâ'nın {وَلَّى مُدْبِرًا} “Arkasını dönüp kaçtı” buyruğuna gelince; Zikri Yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Mûsâ ondan korkarak kaçıp uzaklaştı. {وَلَمْ يُعَقِّبْ} “Ve geri dönmedi” [ifadesi ise], Arapların bir kimse başladığı yere, ardına dönüp geldiğinde kullandıkları «عَقَّب فلانٌ / Filan kimse geri döndü» sözünden hareketle "Geri dönmedi" anlamına gelir.

66308. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في تأويلِ ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Tefsir ehli de bunun tefsiri hususunda bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.

66309. Metin

ذِكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri

66310. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللهِ: {وَلَمْ يُعَقِّبْ}. قال: لم يرجِعْ (¬١).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana el-Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı, hepsi birden İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den Allah’ın {وَلَمْ يُعَقِّبْ} “ve arkasına bakmadı” buyruğu hakkında nakletti; dedi ki: Geri dönmedi (¬١).

66311. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جُرَيجٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.

Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da Mücâhid’den benzerini nakletti.

66312. Metin

قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنا أبو سفيانَ، عن معمرٍ، عن قتادةَ، قال: لم يلتفِتْ (¬٢).

Dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bize Ebû Süfyân, Ma‘mer’den, o da Katâde’den nakletti; o: “Dönüp bakmadı” dedi (¬٢).

66313. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زِيدٍ في قولِه: {وَلَمْ يُعَقِّبْ}. قال: لم يرجِعْ ٣، لما ألقَى العصا صارت حيةً، فرُعِب منها وجزِع، فقال اللهُ: {إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ}. قال: فلم يرعوِ لذلك. قال: فقال اللهُ له: {أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ} [القصص: ٣١]. قال: فلم يقفْ أيضًا على شيءٍ من هذا حتى قال: {سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى} [طه: ٢١]. قال: فالتفَت فإذا هي عصًا كما كانت، فرجَع فأخَذها، ثم قوِى بعدَ ذلك عليها ٤، حتى صار يُرسلُها على فرعونَ ويأخُذُها ٥.

Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, Allah Teâlâ’nın: {وَلَمْ يُعَقِّبْ} “Dönüp arkasına bakmadı” buyruğu hakkında şöyle dedi: Geri dönmedi 3. Asayı attığında o bir yılan oldu; [Mûsâ] ondan korktu ve dehşete kapıldı. Bunun üzerine Allah: {إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} “Çünkü Benim huzurumda peygamberler korkmaz” buyurdu. [İbn Zeyd] dedi ki: Fakat o buna rağmen teskin olup geri dönmedi. [İbn Zeyd] dedi ki: Allah ona: {أَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الْآمِنِينَ} “Beri gel, korkma; çünkü sen güvende olanlardansın” [Kasas, 28/31] buyurdu. [İbn Zeyd] dedi ki: O, Allah: {سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى} “Biz onu ilk hâline döndüreceğiz” [Tâhâ, 20/21] buyuruncaya kadar bunların hiçbirinde de durup beklemedi. [İbn Zeyd] dedi ki: [Bunun üzerine] dönüp baktı; bir de gördü ki o, önceki hâlindeki gibi bir asadır. Hemen geri dönüp onu aldı. Daha sonra ona karşı cesaret kazandı 4; öyle ki onu Firavun’un üzerine salar ve [tekrar] tutardı 5.

66314. Metin

وقوله: {يَامُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ}.

Allah Teâlâ’nın: {يَامُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü Benim huzurumda peygamberler korkmaz. (10) Ancak kim zulmederse müstesna” buyruğu.

66315. Metin

يقولُ تعالى ذكره: فناداه ربُّه: يا موسى، لا تَخَفْ مِن هذه الحيةِ، {إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ}. يقولُ: إنى لا يخافُ عندى رسلى وأنبيائى الذين أَخْتَصُّهم بالنبوةِ، إلا من ظلَم منهم، فعمِل بغيرِ الذي أُذِن له في العمل به.

Zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Rabbi ona şöyle nida etti: Ey Mûsâ! Bu yılandan korkma; {إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} “Çünkü Benim huzurumda peygamberler korkmaz”. Şöyle demektedir: Şüphesiz peygamberlikle seçtiğim elçilerim ve peygamberlerim Benim katımda korkmazlar; ancak içlerinden zulmedip de kendisine yapması için izin verilmeyen bir şeyi yapan kimse müstesnadır.

66316. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Tefsir ehli de bu hususta bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.

66317. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri

66318. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثني حجاجٌ، عن ابن جريجٍ، قال قولَه: {يَامُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ}. قال: لا يُخيفُ اللهُ الأنبياءَ إلا بذنبٍ يُصِيبُه أحدُهم، فإنْ أصَابه أخافه يَأْخُذَه منه (¬١).

Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den nakletti; o, Allah’ın: {يَامُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü Benim huzurumda peygamberler korkmaz” buyruğu hakkında şöyle dedi: Allah, içlerinden birinin işlediği bir günahtan ötürü olması müstesna, peygamberleri korkutmaz. Eğer bir günah işlerse, onun hesabını kendisinden sormak üzere onu korkutur (¬١).

66319. Metin

حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنا أبو (¬٢) عبدِ اللهِ الفَزاريُّ، عن عبدِ اللهِ بن المباركِ، عن أبي بكرٍ، عن الحسنِ، قال قولَه: {يَامُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ}. قال: إنى إنما أخَفْتُك لقتلِك النفسَ. قال: وقال الحسنُ: كانت الأنبياءُ تُذنِبُ فتُعاقَبُ، [ثم تُذنبُ واللهِ فتعاقَبُ] (¬٣).

Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin anlattı, dedi ki: Bize Ebû (¬٢) Abdillâh el-Fezârî, Abdullah b. el-Mübârek’ten, o Ebû Bekir’den, o da el-Hasan’dan nakletti; o, Allah’ın: {يَامُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} “Ey Mûsâ, korkma! Çünkü Benim huzurumda peygamberler korkmaz. (10) Ancak kim zulmederse müstesna” buyruğu hakkında şöyle dedi: [Allah Teâlâ buyurdu ki:] Ben seni ancak bir cana kıydığın için korkuttum. Dedi ki: Hasan şöyle demiştir: Peygamberler günah işler ve cezalandırılırlardı, [sonra vallahi yine günah işler ve cezalandırılırlardı] (¬٣).

66320. Metin

واخْتَلَف أهلُ العربيةِ في وجهِ دخولِ {إِلَّا} في هذا الموضعِ، وهو استثناءٌ، إِلَّا مع وعدِ اللهِ الغُفْرانَ المُسْتَثْنَى من قولِه: {إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ}. [بقولِه: {فَإِنِّي] ٤ غَفُورٌ رَحِيمٌ}. وحكمُ الاستثناءِ أن يكونَ ما بعدَه بخلافِ معنى ما قبلَه، وذلك أن يكونَ ما بعدَه - إن كان ما قبلَه منفيًّا - مُثْبَتًا، كقولِه: ما قام إلا زيدٌ.

Arap dili âlimleri (nahivciler), Allah’ın {إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} “Çünkü Benim huzurumda peygamberler korkmaz” buyruğundan istisna kılınan kimseye [O'nun]: [{فَإِنِّي] 4 غَفُورٌ رَحِيمٌ} “[Şüphesiz Ben,] çok bağışlayanım, çok merhamet edenim” [sözüyle] bağışlama vadetmesi karşısında, bir istisna [edatı] olan {إِلَّا} “ancak / müstesna” lafzının bu makama dahil oluş veçhi hususunda ihtilaf etmişlerdir. İstisnanın hükmü/kuralı ise, [edattan] sonrasının anlam bakımından öncesine aykırı olmasıdır; bu da öncesi menfî (olumsuz) ise sonrasının müsbet (olumlu) olması demektir; nitekim “Mâ kâme illâ Zeydün” (Zeyd hariç kimse kalkmadı / sadece Zeyd kalktı) sözünde olduğu gibi.

66321. Metin

فـ"زيدٌ" مثبَتٌ له القيامُ؛ لأنه مُسْتَثْنًى مما قبلَ "إلا"، وما قبلَ "إلا" منفيٌّ عنه القيامُ، و (¬١) أن يكونَ ما بعَده - إن كان ما قبلَه مثبَتًا - منفيًّا، كقولِهم: قام القومُ إلا زيدًا. فـ "زيدٌ" منفيٌّ عنه القيامُ، ومعناه: إن زيدًا لم يَقُمْ. والقومُ مثبَتٌ لهم القيامُ.

Burada “Zeyd” için kalkma eylemi sabittir (olumludur); zira o “illâ”dan öncesinden istisna edilmiştir, “illâ”dan öncesi için ise kalkma eylemi olumsuzlanmıştır. Ya da (¬١) öncesi olumlu ise sonrasının olumsuz olması gerekir; nitekim “Kâme’l-gavmu illâ Zeyden” (Zeyd hariç topluluk ayağa kalktı) sözünde olduğu gibi. Burada “Zeyd” için kalkma eylemi olumsuzlanmıştır ve mânası: “Zeyd kalkmadı” demektir. Topluluk için ise kalkma eylemi sabittir.

66322. Metin

و (¬١) {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ}، فقد أمَّنه اللهُ بوعدِه الغفرانَ والرحمةَ، وأَدْخَله في عِدادِ مَن لا يَخافُ لديه من المرسَلين؛ فقال بعضُ نحويِّى البصرةِ: أُدْخِلَت "إلا" في هذا الموضعِ؛ لأن "إلا" تَدْخُلُ في مثلِ هذا الكلامِ، كمثلِ قولِ العربِ: ما أشْتَكِى إلا خيرًا. فلم يَجْعَلْ قولَه: إلا خيرًا، على الشكوى، ولكنه علِم أنه إذا قال: ما أشْتَكِى شيئًا. أنه يَذْكُرُ عن نفسِه خيرًا، كأنه قال: ما أَذْكُرُ إلا خيرًا.

Halbuki (¬١) {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ} “Ancak kim zulmeder, sonra da yaptığı kötülüğün ardından onu iyilikle değiştirirse” buyruğunda Allah, bağışlama ve merhamet vaadiyle onu güvenceye almış ve onu huzurunda korkmayan peygamberlerin arasına dahil etmiştir. Basralı bazı nahivciler şöyle demiştir: “İllâ” bu makama dahil edilmiştir; çünkü “illâ” bu tür kelâma girer; tıpkı Arapların: “Mâ eştekî illâ hayran” (İyilikten başka bir şeyden şikâyet etmem) sözünde olduğu gibi. Burada “illâ hayran” ifadesini şikâyet üzerine kılmamıştır; fakat bilmiştir ki kişi “Hiçbir şeyden şikâyet etmiyorum” dediğinde kendisi hakkında iyilik zikretmektedir; sanki “Mâ ezküru illâ hayran” (İyilikten başka bir şey anmıyorum) demiş gibidir.

66323. Metin

وقال بعضُ نحويِّى الكوفةِ (¬٢): يقولُ القائلُ: كيف صُيِّر خائفًا من ظلَم، ثم بَدَّل حسنًا بعدَ سوءٍ، وهو مغفورٌ له؟ فأقولُ له: في هذه الآيةِ وجهان؛ أحدُهما، أن يقولَ: إن الرسلَ معصومةٌ (¬٣)، مغفورٌ لها، آمِنةٌ يومَ القيامةِ، ومَن خلَط عملًا صالحًا وآخرَ سيئًا فهو يَخافُ ويَرْجو. فهذا وجه. والآخرُ، أن يجعل الاستثناءَ من الذين تُركوا في الكلمةِ؛ لأن المعنى: لا يخافُ لديَّ المُرْسَلون، إنما الخوفُ على مَن سِواهم. ثم اسْتَثْنَى فقال: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ}. يقولُ: كان مُشْرِكًا فتابَ مِن الشِّرْكِ، وعمِل حُسْنًا، فذلك مغفورٌ له، وليس بخائفٍ (¬٤).

Kûfeli bazı nahivciler ise şöyle demiştir (¬٢): Biri çıkıp: “Zulmettikten sonra kötülüğün ardından iyilik yapan ve günahı bağışlanan kimse nasıl korkan biri kılınır?” derse, ona şöyle derim: Bu ayette iki vecih vardır. Birincisi: Peygamberler masumdurlar (¬٣), bağışlanmışlardır, kıyamet gününde güvendedirler; iyi bir amelle kötü bir ameli birbirine karıştıran kimse ise hem korkar hem de umut besler. Bu bir vecihtir. İkincisi: İstisnayı kelâmda terk edilenlerden (zikredilmeyenlerden) kılmaktır; zira mâna şöyledir: “Benim huzurumda peygamberler korkmaz; korku ancak onların dışındakiler içindir.” Sonra istisna yaparak: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} “Ancak kim zulmederse müstesna” buyurmuştur; yani: Müşrik olup da şirkten tövbe eden ve güzel amel işleyen kimse bağışlanmıştır ve o korkan biri değildir (¬٤).

66324. Metin

قال: وقد قال بعضُ النحويِّين ٥: إن "إلَّا" في اللغةِ بمنزلةِ "الواوِ"، وإنما معنى هذه الآيةِ: لا يخافُ لديَّ المُرسَلون، ولا مَن ظلَم ثم بدَّل حُسْنًا. قال:

[Ferrâ] dedi ki: Bazı nahivciler 5 şöyle demiştir: “Arap dilinde ‘illâ’ (إِلَّا), ‘vâv’ (الواو) [bağlacı] mesabesindedir. Bu ayetin anlamı ise sadece: ‘Benim huzurumda peygamberler korkmaz, zulmettikten sonra [kötülüğün] ardından iyilik yapan kimse de [korkmaz]’ şeklindedir.” [Ferrâ] dedi ki:

66325. Metin

وجعَلوا مثلَه كقولِ اللهِ: {لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلَّا (¬١) الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ} [البقرة: ١٥٠]. قال: ولم أجِدِ العربيةَ تَحتملُ ما قالوا؛ لأنى لا أجيزُ: قامَ الناسُ إلا عبدَ اللهِ، وعبدُ اللهِ قائمٌ، إنما معنى الاستثناءِ أن يخرجَ الاسمُ الذي بعدَ "إلا" من معنى الأسماءِ التي قبلَ "إلا"، وقد أراه جائزًا أن يقولَ: لى عليك ألفٌ سِوى ألفٍ آخرَ. فإن وضعتَ "إلا" في هذا الموضعِ صَلَحَت، وكانت "إلا" في تأويلِ ما قالوا، فأما مُجرَّدةً قد اسُتثْنِى قليلُها من كثيرِها فلا، ولكن مثلُه مما يكونُ معنى "إلا" كمعنى "الواوِ" وليست بها، قولُه: {خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ} [هود: ١٠٧] هو في المعنى: والذي شاء ربُّك مِن الزيادةِ. فلا تُجعَلُ "إلا" بمنزلةِ "الواوِ"، ولكن بمنزلةِ "سِوى"، فإذا كانت "سوى" في موضعِ "إِلَّا" صَلَحَت بمعنى "الواوِ"؛ لأنك تقولُ: عندى مالٌ كثيرٌ سوى هذا. أي: وهذا عندى. كأنك قلتَ: عندى مالٌ كثيرٌ، وهذا أيضًا عندى. وهو في "سِوى" أبعدُ منه في "إلا"؛ لأنك تقولُ: عندى سوى هذا. ولا تقولُ: عندى إلا هذا.

Bunun benzeri olarak Allah’ın: {لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلَّا (¬١) الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ} “İçlerinden zulmedenler hariç, insanların size karşı bir delili olmasın diye...” [el-Bakara: 150] buyruğunu delil getirdiler. [Ferrâ] dedi ki: Ben Arap dilinin onların dediğini kaldıracak durumda olduğunu görmüyorum; çünkü ben, “Kâme’n-nâsu illâ Abdallâhi ve Abdullâhi kâimun” (Abdullah ayakta olduğu halde, Abdullah hariç insanlar ayağa kalktı) sözünü caiz görmem. İstisnanın mânası, ancak “illâ”dan sonraki ismin “illâ”dan önceki isimlerin mânasından çıkmasıdır. Ancak bir kimsenin: “Lî aleyke elfun sivâ elfin âhara” (Bir diğer bin hariç, senin üzerinde benim bin [dirhemim] var) demesini caiz görürüm. Eğer bu makama “illâ” koyarsan uygun olur ve “illâ” onların yorumladığı anlamda olur. Fakat çoğun içinden azın istisna edildiği yalın bir durumda bu caiz değildir. Ancak “illâ”nın mânasının “vâv” mânasında olup da bizzat kendisi olmadığı yerlerin bir benzeri Allah’ın: {خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ} “Gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacaklardır; ancak Rabbinin dilediği müstesna” [Hûd: 107] buyruğudur ki buradaki mâna: “Rabbinin dileyeceği fazlalık da [onlara verilecektir]” demektir. Dolayısıyla “illâ”, “vâv” konumunda kılınmaz; bilakis “sivâ” (başka/gayrı) konumunda kılınır. “Sivâ”, “illâ” makamında olduğunda “vâv” mânasıyla uygun düşer; zira sen: “İndî mâlün kesîrun sivâ hâzâ” (Bunun dışında yanımda çok mal var) dersin; yani “Bu da yanımdadır” demektir. Sanki “Yanımda çok mal var ve bu da yanımdadır” demiş gibi olursun. Bu durum “sivâ”da “illâ”dan daha uzaktır; çünkü sen “İndî sivâ hâzâ” (Yanımda bundan başkası var) dersin ama “İndî illâ hâzâ” demezsin.

66326. Metin

قال أبو جعفرٍ: والصوابُ مِن القولِ في قولِه: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ}. عندى غيرُ ما قاله هؤلاء الذين حكَينا قولَهِم مِن أهلِ العربيةِ، بل هو القولُ الذي قالَه الحسنُ البصريُّ وابنُ جُرَيجٍ، ومَن قال قولَهما؛ وهو أن قولَه: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} استثناءٌ صحيحٌ مِن قولِه: {لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ}. إلا مَن ظلَم منهم فأتَى ذَنْبًا، فإنه خائفٌ لدَيه مِن عُقُوبَتِه.

Ebû Ca‘fer [et-Taberî] dedi ki: Bana göre Allah’ın: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ} “Ancak kim zulmeder, sonra da değiştirirse” buyruğu hakkındaki doğru görüş, Arap dili âlimlerinden aktardığımız bu kişilerin söylediği değil; bilakis Hasan-ı Basrî, İbn Cüreyc ve onların görüşünü paylaşanların söylediği görüştür. O da şudur: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} “Ancak kim zulmederse müstesna” buyruğu, {لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} “Benim huzurumda peygamberler korkmaz” buyruğundan sahih bir istisnadır. Yani içlerinden zulmedip bir günah işleyen kimse müstesnadır; çünkü o, cezasından ötürü O’nun huzurunda korkar.

66327. Metin

وقد بيَّن الحسنُ ﵀ معنى قيلِ اللهِ موسى ذلك، وهو قولُه: قال: إنى إنما أَخَفْتُك لَقَتْلِك النفسَ.

Hasan [el-Basrî] -rahimehullâh-, Allah’ın Mûsâ’ya bunu söylemesinin anlamını açıklamıştır; o da onun şu sözüdür: [Allah] “Ben seni ancak bir canı öldürdüğün için korkuttum” buyurdu.1

66328. Metin

فإن قال قائلٌ: فما وجهُ قِيلِه إن كان قولُه: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} استثناءً صحيحًا، وخارجًا من عدادِ مَن لا يخافُ لديه مِن المرسلين؟ وكيف يكونُ خائفًا من كان قد وُعِد الغفرانَ والرحمةَ؟

Eğer birisi: “Şayet {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} “Ancak kim zulmederse müstesna” buyruğu sahih bir istisna ise ve huzurunda korkmayan peygamberlerin sayısından çıkarılmışsa, [Allah’ın] bu sözünün izahı nedir? Kendisine bağışlanma ve merhamet vaat edilmiş olan bir kimse nasıl korkan biri olur?” derse,

66329. Metin

قيل: إن قولَه: {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ}. كلامٌ آخرُ بعدَ الأَوَّلِ، وقد تناهَى الخبرُ عن الرسلِ ممَّن ظلَم منهم ومن لم يظلِمْ عندَ قولِه: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ}. ثم ابتَدأ الخبرَ عمَّن ظلَم مِن الرسلِ، وسائرِ الناسِ غيرِهم. وقيل: فمَن ظلم ثم بدَّل حُسْنًا بعدَ سُوءٍ فإني له غفورٌ رحيمٌ.

Ona şöyle cevap verilir: {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ} “sonra da kötülüğün ardından onu iyilikle değiştirirse” buyruğu, birincisinden sonra gelen ayrı bir sözdür. Peygamberlerden zulmedenler ve zulmetmeyenler hakkındaki haber, {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ} “Ancak kim zulmederse müstesna” buyruğunda nihayete ermiştir. Sonra peygamberlerden ve diğer insanlardan zulmedenler hakkında yeni bir habere başlanmıştır. Şöyle denilmektedir: Kim zulmeder de sonra kötülüğün ardından onu iyilikle değiştirirse, bilsin ki Ben ona karşı çok bağışlayıcı ve çok merhamet ediciyim.

66330. Metin

فإن قال قائلٌ: فعلامَ تَعْطِفُ، إن كان الأمرُ كما قلتَ، بـ {ثُمَّ}، إن لم يَكُنْ عطفًا على قولِه: {ظَلَمَ}؟

Eğer birisi: “Şayet durum dediğin gibiyse ve {ظَلَمَ} “zulmetti” kelimesine atıf değilse, o takdirde {ثُمَّ} “sonra” edatını nereye atfediyorsun?” derse,

66331. Metin

قيل: على متروكٍ اسْتُغْنِى بدلالةِ قولِه: {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ} عليه عن (¬١) إظْهارِه، إذ كان قد جرَى قبلَ ذلك مِن الكلامِ نظيرُه، وهو: فمَن ظلَم مِن الخلقِ. وأما الذين ذكَرنا قولَهم مِن أهلِ العربيةِ، فقد قالوا على مذهبِ العربيةِ، غيرَ أنهم أغفَلوا معنى الكلمةِ، وحمَلوها على غيرِ وَجْهِها من التأويلِ، وإنما ينبغى أن يُحمَلَ الكلامُ على وجهِه مِن التأويلِ، ويُلْتَمَسَ له على ذلك الوجهِ للإعرابِ في الصحةِ، مَخْرَجٌ، لا على إحالةِ الكلمةِ عن معناها ووَجْهها الصحيحِ مِن التأويلِ.

Ona şöyle cevap verilir: {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ} “sonra da kötülüğün ardından onu iyilikle değiştirirse” buyruğunun delalet etmesi sebebiyle açıkça zikredilmesine (¬١) gerek kalmayan ve hazfedilmiş olan bir ifadeye atfedilmiştir; zira bundan önce sözün bir benzeri geçmişti ki o da: “Yaratılmışlardan kim zulmederse” cümlesidir. Görüşlerini aktardığımız Arap dili âlimlerine gelince, onlar Arap dili kurallarına göre konuşmuşlar; fakat kelimenin asıl mânasını göz ardı etmişler ve onu tefsir yönünden uygun olmayan bir anlama hamletmişlerdir. Oysa yapılması gereken, kelâmı tefsir yönünden doğru anlamına hamletmek ve o vecih üzere dil bilgisi (irap) açısından sahih bir çıkış yolu aramaktır; kelimeyi kendi mânasından ve doğru tefsir vechinden saptırmak değildir.

66332. Metin

وقولُه: {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ}. يقولُ تعالى ذكرُه: فمَن أتَى ظُلْمًا مِن خلقِ اللهِ، ورَكِب مأثمًا، {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا}. يقولُ: ثم تابَ مِن ظُلْمِه ذلك، وركوبِه المأثمَ، {فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ ٢}. يقولُ: فإني ساترٌ على ذنبِه وظلمِه ذلك،

Allah Teâlâ’nın: {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ} “Sonra da kötülüğün ardından onu iyilikle değiştirirse” buyruğuna gelince; Zikri Yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Allah’ın kullarından kim bir haksızlık yapar ve bir günah işler, {ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا} “sonra [bunu] iyilikle değiştirirse” -yani işlediği o haksızlıktan ve günahtan sonra tövbe ederse- {فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ 2} “şüphesiz Ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet ediciyim”. Şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz Ben onun o günahını ve haksızlığını örtücüyüm;

66333. Metin

بعَفْوى عنه، وتركِي عقوبتَه عليه، رحيمٌ به أن أُعاقِبَه بعدَ تَبْديلِه الحُسْنَ بعده (¬١).

Onu affetmem ve cezalandırmayı terk etmemle [bağışlayıcıyım]; kötülüğün ardından onu iyilikle değiştirdikten sonra kendisini cezalandırmamak suretiyle ona çok merhamet ediciyim (¬١).

66334. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Tefsir ehli de bu hususta bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.

66335. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri

66336. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ}: ثم تابَ مِن بعدِ إساءتِه، {فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ} (¬٢).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana el-Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verka anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’in şöyle dediğini [nakletti]: {إِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ} “Ancak kim zulmeder de sonra kötülüğün ardından onu iyilikle değiştirirse” [ayeti hakkında şöyle demiştir]: Kötülüğünün ardından tövbe ederse, {فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ} “şüphesiz Ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet ediciyim” (¬٢).

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.