567. Metin
{الْحَمْدُ لِلَّهِ}.
{الْحَمْدُ لِلَّهِ} “Hamd Allah’a aittir”.
568. Metin
قال أبو جعفرٍ: ومعنى {الْحَمْدُ لِلَّهِ}. الشكرُ للَّهِ خالصًا دونَ سائرِ ما يُعْبَدُ مِن دونِه، ودونَ كلِّ ما برَأ (¬١) مِن خلقِه، بما (¬٢) أنْعَم على عبادِه مِن النِّعَمِ التي لا يُحْصِيها العددُ، ولا يُحِيطُ بعددِها غيرُه أحدٌ، في تصحيحِ الآلاتِ لطاعتِه، وتَمْكينِ جَوارحِ أجسامِ المكلَّفِين لأداءِ فَرائضِه، مع ما بسَط لهم في دُنْياهم مِن الرزقِ، وغذَاهم به مِن نعيمِ العيشِ، مِن غيرِ اسْتِحْقاقٍ منهم ذلك (¬٣) عليه، ومع ما نبَّهَهم عليه ودعاهم إليه، مِن الأسبابِ المُؤَدِّيةِ إلى دَوامِ الخُلودِ في دارِ المُقامِ في النعيمِ المُقيمِ، فلربِّنا الحمدُ على ذلك كلِّه أولًا وآخرًا.
Ebû Ca‘fer der ki: {الْحَمْدُ لِلَّهِ} “Hamd Allah’a aittir” ifadesinin anlamı; O'nun dışındaki tapılan diğer tüm varlıklara ve yarattığı (¬١) tüm mahlukata değil, sadece Allah'a halis bir şükürdür. Bu şükür; kullarına itaatini yerine getirebilmeleri için organlarını sağlamlaştırması, mükellef olanların beden uzuvlarına farzlarını ifa etme gücü vermesi hususunda sayısız ve miktarını Kendisinden başka hiç kimsenin kuşatamayacağı nimetleri bahşetmesi (¬٢) sebebiyledir. Bununla birlikte kullarının O'nun üzerinde hiçbir hakları olmaksızın (¬٣) dünyalarında onlara rızkı yaymış ve onları geçim nimetleriyle beslemiştir. Ayrıca onları kalıcı nimetler içindeki ebediyet yurdunda sonsuza dek kalmaya ulaştıran vesileler konusunda uyarmış ve bunlara davet etmiştir. Dolayısıyla bütün bunlardan ötürü önceden de sonradan da hamd Rabbimize aittir.
569. Metin
وبما ذكَرْنا مِن تأويلِ قولِ ربِّنا جلّ ثناؤُه وتقَدَّسَت أسماؤُه: {الْحَمْدُ لِلَّهِ}. جاء (¬٤) الخبرُ عن ابنِ عباسٍ وغيرِه.
Övgüsü yüce, isimleri mukaddes olan Rabbimizin: {الْحَمْدُ لِلَّهِ} “Hamd Allah’a aittir” sözünün teviline dair zikrettiğimiz bu husus hakkında İbn Abbâs ve başkalarından rivayet (¬٤) nakledilmiştir.
570. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ العَلاءِ، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ سعيدٍ ٥، قال: حدَّثنا بشرُ بنُ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو رَوْقٍ، عن الضَّحَّاكِ، عن ابنِ عباسٍ، قال: قال جبريلُ لمحمدٍ: قلْ يا محمدُ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ}. قال ابنُ عباسٍ:
Bize Muhammed b. el-Alâ anlattı, dedi ki: Bize Osmân b. Saîd 5 anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ravk, ed-Dahhâk’tan, o da İbn Abbâs’tan [naklen] anlattı; [İbn Abbâs] dedi ki: Cibrîl Muhammed’e [şöyle] dedi: “Ey Muhammed! {الْحَمْدُ لِلَّهِ} “Hamd Allah’a aittir” de!” İbn Abbâs dedi ki:
571. Metin
الحمدُ (¬١) هو الشكرُ للَّهِ (¬٢)، والاسْتِخْذاءُ (¬٣) للَّهِ، والإقْرارُ بنعمتِه وهدايتِه وابتدائِه، وغيرِ ذلك (¬٤).
Hamd (¬١); Allah'a şükretmek (¬٢), Allah'a boyun eğip teslim olmak (¬٣), O'nun nimetini, hidayetini, [yoktan] var edişini ve bundan başka şeyleri ikrar etmektir (¬٤).
572. Metin
حدَّثني سعيدُ بنُ عمرٍو السَّكونيُّ، قال: حدَّثنا بَقِيةُ بنُ الوليدِ، قال: حدَّثني عيسى بنُ إبراهيمَ، عن موسى بنِ أبي حَبيبٍ، عن الحكمِ بنِ عُمَيْرٍ، وكانت له صحبةٌ، قال: قال النبيُّ ﷺ: "إِذا قُلْتَ: الحَمدُ للَّهِ رَبِّ العالَمِينَ. فقد شَكَرْتَ اللَّهَ فَزادَك" (¬٥).
Bana Saîd b. Amr es-Sekûnî anlattı, dedi ki: Bize Bakıyye b. el-Velîd anlattı, dedi ki: Bana Îsâ b. İbrâhîm, Mûsâ b. Ebî Habîb'den, o da -kendisi sahabi olan- el-Hakem b. Umeyr'den nakletti; Hakem dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sen ‘el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn’ dediğin zaman Allah'a şükretmiş olursun, O da sana [nimetini] artırır” (¬٥).
573. Metin
قال: وقد قيل: إن قولَ القائلِ: الحَمدُ للَّهِ. ثناءٌ عليه بأسمائِه وصفاتِه الحسنَى. وقولَه: الشكرُ للَّهِ. ثناءٌ عليه بنِعَمِه (¬٦) وأيادِيه.
[Ebû Ca‘fer] der ki: Şöyle de denilmiştir: Bir kimsenin “el-Hamdü lillâh” demesi; O'na güzel isimleri ve sıfatlarıyla övgüde bulunmasıdır. “eş-Şükrü lillâh” demesi ise; O'na nimetleri (¬٦) ve ihsanları sebebiyle övgüde bulunmasıdır.
574. Metin
وقد رُوِي عن كعبِ الأحبارِ أنه قال: الحَمدُ للَّهِ ثناءُ ٧ اللَّهِ. ولم يُبَيِّنْ في الروايةِ عنه مِن أيِّ معنَيَي ٨ الثناءِ اللذين ٩ ذكَرْنا ذلك.
Kâ‘bu'l-Ahbâr'dan da onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: “el-Hamdü lillâh, Allah'ın senasıdır (övgüsüdür) 7.” Fakat ondan gelen rivayette, bunun zikrettiğimiz iki sena anlamından 8 hangisi 9 olduğu açıklanmamıştır.
575. Metin
حدَّثنا يونُسُ بنُ عبدِ الأعلى الصَّدَفيُّ، قال: أنْبَأنا ابنُ وهبٍ، قال: حدَّثني عمرُ (¬١) بنُ محمدٍ، عن سُهَيْلِ بنِ أبي صالحٍ، عن أبيه، قال: أخْبَرَني السَّلوليُّ، عن كعبٍ، قال: مَن قال: الحَمْدُ للَّهِ. فذلك ثناءٌ على اللَّهِ (¬٢).
Bize Yûnus b. Abdila‘lâ es-Sadefî anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Ömer (¬١) b. Muhammed, Süheyl b. Ebî Sâlih'ten, o da babasından nakletti; babası dedi ki: Bana es-Selûlî, Kâ‘b'dan haber verdi; Kâ‘b şöyle demiştir: “Kim ‘el-Hamdü lillâh’ derse, işte bu Allah'a bir senadır (övgüdür)” (¬٢).
576. Metin
حدَّثني عليُّ بنُ الحسنِ الخَرَّازُ (¬٣)، قال: حدَّثنا مسلمُ بنُ عبدِ الرحمنِ الجَرْميُّ، قال: حدَّثنا محمدُ بنُ مُصْعَبٍ القَرْقَسانيُّ، عن مُبارَكِ بنِ فَضالةَ، عن الحسنِ، عن الأسودِ بنِ سَرِيعٍ، أن النبيَّ ﷺ قال: "ليس شيءٌ أحَبَّ إليه الحَمْدُ مِن اللَّهِ تعالى، ولذلك أثْنَى على نَفْسِه فقال: {الْحَمْدُ لِلَّهِ} " (¬٤).
Bana Ali b. el-Hasen el-Harrâz (¬٣) anlattı, dedi ki: Bize Müslim b. Abdirrahmân el-Cermî anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Mus‘ab el-Karkasânî, Mübârek b. Fedâle'den, o el-Hasen'den, o da el-Esved b. Serî‘den nakletti; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah'tan daha çok hamdi seven hiçbir şey yoktur. Bu yüzden O, Kendisine övgüde bulunup: {الْحَمْدُ لِلَّهِ} ‘Hamd Allah’a aittir’ buyurmuştur” (¬٤).
577. Metin
قال أبو جعفرٍ: ولا تَمانُعَ بينَ أهلِ المعرفةِ بلغاتِ العربِ مِن الحُكْمِ لقولِ القائلِ: الحمدُ للَّهِ شكرًا. بالصحةِ، فقد تبَيَّن ٥ - إذ ٦ كان ذلك عندَ جميعِهم صحيحًا - أن الحمدَ ٧ قد يُنْطَقُ به في موضعِ الشكرِ، وأن الشكرَ قد يُوضَعُ موضعَ الحمدِ؛ لأن ذلك لو لم يكنْ كذلك، لَما جاز أن يُقالَ: الحمدُ للَّهِ شكرًا. فيُخْرَجَ مِن قولِ القائلِ:
Ebû Ca‘fer [et-Taberî] şöyle dedi: Arap dillerini (lehçelerini) bilen ilim ehli arasında, bir kimsenin “el-Hamdü lillâhi şükran (Şükür olarak Allah'a hamdolsun)” sözünün sahih (doğru) olduğuna hükmetme konusunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Nitekim -bu durum hepsinin nezdinde sahih olduğuna göre- açıkça anlaşılmıştır ki 5 -çünkü 6 bu, tamamının nezdinde sahihtir- hamd 7 bazen şükür makamında söylenebilir, şükür de bazen hamd yerine konulabilir. Çünkü şayet durum böyle olmasaydı, “el-Hamdü lillâhi şükran” denilmesi caiz olmaz ve bir kimsenin:
578. Metin
الحَمْدُ للَّهِ. مُصدرَ "أشْكُرُ"؛ لأن الشكرَ لو لم يكنْ بمعنى الحمدِ، كان خطأً أن يُصدرَ مِن الحمدِ غيرُ (¬١) معناه وغيرُ لفظِه (¬٢).
“el-Hamdü lillâh” sözünden “Eşkürü (Şükrediyorum)” fiilinin masdarı türetilemezdi. Zira şayet şükür, hamd anlamında olmasaydı, hamd lafzından kendi anlamı ve kendi lafzı dışındaki (¬١) bir şeyin masdar kılınması (tasdîr edilmesi) yanlış olurdu (¬٢).
579. Metin
فإن قال لنا قائلٌ: وما وجهُ إدخالِ الألفِ واللامِ في الحمدِ؟ وهلَّا قيل: حمدًا للَّهِ ربِّ العالمين؟
Eğer bize birisi: “Hamd kelimesine elif-lâm takısının dâhil edilmesinin gerekçesi nedir? Neden ‘Hamden lillâhi rabbi'l-âlemîn’ denilmedi?” diye soracak olursa,
580. Metin
قيل: إن لدخولِ الألفِ واللامِ في الحمدِ معنًى لا يُؤَدِّيه قولُ القائلِ: حمدًا للَّهِ (¬٣). بإسقاطِ الألفِ واللامِ، وذلك أن دخولَهما في الحمدِ [مُنْبِئٌ عن] (¬٤) أن معناه: جميعُ المحامدِ والشكرُ الكاملُ للَّهِ. ولو أُسْقِطَتا منه ما دلَّ إلا على أن حَمْدَ قائلِ ذلك للَّهِ دونَ المحامدِ كلِّها، إذ كان معنى قولِ القائلِ: حمدًا للَّهِ. أو: [حمدٌ للَّهِ] (¬٥): أَحْمَدُ اللَّهَ حمدًا. وليس التأويلُ في قولِ القائلِ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. تاليًا سورةَ أمِّ القرآنِ: أحْمَدُ اللَّهَ. بل التأويل في ذلك ما وصَفْنا قبلُ، مِن أن جميعَ المَحامدِ للَّهِ بأُلوهتِه وإنعامِه على خلقِه بما أنْعَمَ عليهم به مِن النِّعَمِ، التي لا كِفاءَ (¬٦) لها في الدينِ والدنيا، والعاجلِ والآجِلِ.
Ona şöyle cevap verilir: Elif-lâmın hamd kelimesine girmesinde, kişinin elif-lâmı atarak “Hamden lillâh” (¬٣) demesiyle karşılanamayacak bir mana vardır. Şöyle ki; bu ikisinin (elif ve lâmın) hamd kelimesine girmesi, [bunun manasının] (¬٤): “Bütün övgüler ve eksiksiz şükür Allah'a aittir” anlamına geldiğini [gösterir]. Eğer o ikisi kelimeden atılsaydı, bu sadece o sözü söyleyenin hamdinin diğer tüm hamdlerden ayrı olarak Allah'a ait olduğuna delalet ederdi. Çünkü söyleyenin “Hamden lillâh” veya [“Hamdün lillâh”] (¬٥) demesinin manası: “Allah'a bir hamd ile hamdederim” demektir. Ümmü'l-Kur'ân (Fâtiha) suresini okuyan birinin: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” sözündeki tevil ise “Allah'a hamdederim” şeklinde değildir. Bilakis bundaki tevil; daha önce nitelediğimiz üzere, dinde ve dünyada, peşin olanda ve gelecekte dengi (¬٦) olmayan nimetlerle yarattıklarına lütufta bulunması ve ilahlığı sebebiyle bütün övgülerin Allah'a ait olmasıdır.
581. Metin
ولذلك مِن المعنى تَتابَعَت قراءةُ القرأةِ وعُلماءِ الأمةِ على رفعِ الحمدِ مِن: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. دونَ نصبِها الذي يُؤَدِّي إلى الدَّلالةِ على أن معنى تاليه كذلك: أَحْمَدُ اللَّهَ حمدًا. ولو قرَأ قارئٌ ذلك بالنصبِ ٧، لكان عندي مُحِيلًا
İşte bu anlam sebebiyle kıraat imamlarının ve ümmetin âlimlerinin kıraati, {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir” [ayetindeki] 'el-Hamd' kelimesini; onu bu şekilde okuyanın 'Allah'a hamd ile hamdederim' anlamına gelmesine yol açan nasb (mansub) ile değil, ref (merfû) ile okuma üzerinde tevarüs edegelmiştir. Eğer bir okuyucu bunu nasb ile okusaydı 7, bana göre...
582. Metin
معناه، ومُسْتَحِقًّا العقوبةَ على قراءتِه إياه كذلك، إذا تعَمَّد قراءتَه كذلك، وهو عالمٌ بخطئِه وفسادِ تأويلِه.
Hatasını ve tevilinin bozukluğunu bildiği halde kasten böyle okuduğu takdirde, kelimenin anlamını bozmuş ve bu okuyuşundan dolayı cezayı hak etmiş olurdu.
583. Metin
فإن قال لنا قائلٌ: وما معنى قولِه: {الْحَمْدُ لِلَّهِ}؟ أحَمِد اللَّهُ نفسَه جل ثناؤُه، فأثْنَى عليها، ثم عَلَّمَناه لنقولَ ذلك كما قال ووصَف به نفسَه؟ فإن كان ذلك كذلك، فما وجهُ قولِه تعالى ذكرُه إذن: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ}. وهو عزَّ ذكرُه معبودٌ لا عابدٌ؟ أم (¬١) ذلك مِن قِيلِ (¬٢) جبريلَ، أو محمدٍ رسولِ اللَّهِ ﷺ؟ فقد بطَل أن يكون ذلك للَّهِ كلامًا.
Eğer bize birisi: “O'nun: {الْحَمْدُ لِلَّهِ} ‘Hamd Allah’a aittir’ sözünün manası nedir? Övgüsü yüce olan Allah Kendi zatına hamdedip O'nu övdü de, sonra Kendisinin söylediği ve zatını nitelediği gibi söyleyelim diye bunu bize mi öğretti? Eğer durum böyleyse, O'nun zikri yüce olan şu sözünün: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} ‘Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz’ yönü nedir? Oysa O -zikri aziz olsun- ibadet edilendir, ibadet eden (kulluk eden) değildir? Yoksa (¬١) bu söz Cibrîl'in veya Allah'ın Rasûlü Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in sözünden (¬٢) midir? [Eğer öyleyse] bu durumda onun Allah kelamı olması boşa çıkmış olur” diyecek olursa,
584. Metin
قيل: بل ذلك كلُّه كلامُ اللَّهِ جل ثناؤُه، ولكنه جل ذكرُه حمِد نفسَه وأثْنَى عليها بما هو [له أهلٌ] (¬٣)، ثم علَّم ذلك عبادَه، وفرَض عليهم تلاوتَه، اخْتِبارًا منه لهم وابْتِلاءً، فقال لهم: قولوا: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. وقولوا: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ}. فقولُه (¬٤): {إِيَّاكَ نَعْبُدُ}. مما علَّمهم جل ذكرُه أن يقولوه ويَدِينوا له بمعناه، وذلك موصولٌ بقولِه: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. وكأنه قال: قولوا هذا وهذا.
Ona şöyle cevap verilir: Bilakis bunların tamamı, övgüsü yüce olan Allah'ın kelamıdır. Ancak zikri yüce olan Allah, zatına [layık olduğu] (¬٣) şekilde hamdetmiş ve O'nu övmüştür. Sonra bunu kullarını bir sınama ve imtihan olarak onlara öğretmiş ve okumalarını farz kılmıştır. Böylece onlara: “{الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} ‘Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir’ deyin ve {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} ‘Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz’ deyin” buyurmuştur. Dolayısıyla O'nun: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ} “Yalnız Sana kulluk ederiz” sözü, zikri yüce olan Allah'ın kullarına söylemelerini ve manasına inanıp boyun eğmelerini öğrettiği şeylerdendir (¬٤). Bu da O'nun: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” sözüne bağlıdır. Sanki O: “Bunu ve şunu deyin” buyurmuştur.
585. Metin
فإن قال: وأين قولُه: قولوا. فيكونَ تأويلُ ذلك ما ادَّعَيْتَ؟
Eğer o kimse: “Peki senin iddia ettiğin tevilin geçerli olabilmesi için ‘Deyin’ ifadesi nerede geçmektedir?” derse,
586. Metin
قيل: قد دلَّلْنا فيما مضَى على ٥ أن العربَ مِن شأنِها إذا عرَفَت مكانَ الكلمةِ، ولم تَشَكَّكْ ٦ أن سامعَها يَعْرِفُ بما أظْهَرَت مِن مَنْطِقِها ما حذَفَت - حَذْفُ ما كفَى
Şöyle cevap verilir: Daha önce şuna delil getirmiştik ki 5; Arapların âdeti, bir kelimenin yeri bilindiğinde ve muhatabının, [sözün] açıkça zikredilen kısmından hazfedilen (düşürülen) kısmı anlayacağından şüphe etmediğinde 6, [açık olanın] kâfi geldiği şeyi hazfetmektir
587. Metin
منه الظاهرُ مِن مَنْطِقِها، ولا سِيَّما إن كانت تلك الكلمةُ التي حُذِفَت قولًا أو بتأويلِ (¬١) قولٍ، كما قال الشاعرُ (¬٢):
Özellikle de hazfedilen o kelime bir söz veya bir sözün tevili (¬١) yerinde ise bu durum daha çok böyledir. Nitekim şair (¬٢) şöyle demiştir:
588. Metin
وأعْلَمُ أنني سأكونُ (¬٣) رَمْسًا (¬٤) … إذا سار النَّواعِجُ (¬٥) لا يَسِيرُ
Bilirim ki ben de bir kabir (¬٣) (kabirdeki ölü) (¬٤) olacağım … Hızlı develer (¬٥) yürüyüp gittiğinde artık yürüyemeyen.
589. Metin
فقال السائلون (¬٦) [لِمَن حفَرْتُم] (¬٧) … فقال المُخْبِرون (¬٨) لهم وَزيرُ
Bunun üzerine soranlar (¬٦): [Kimin için kazdınız?] (¬٧) dediler … Haber verenler (¬٨) de onlara: “Vezir[dir]” dediler.
590. Metin
قال أبو جعفرٍ: يُرِيدُ بذلك: فقال المُخْبِرون (¬٨) لهم: الميتُ وزيرٌ. فأسْقَط الميتَ، إذ كان قد أتَى مِن الكلامِ بما يَدُلُّ على ذلك. وكذلك قولُ الآخرِ (¬٩):
Ebû Ca‘fer der ki: Şair bununla: “Haber verenler (¬٨) onlara: ‘Ölü vezirdir’ dediler” demek istemiştir. Sözün gelişinde buna delalet eden bir ifade bulunduğu için “el-Meyyit (ölü)” kelimesini düşürmüştür. Diğer şairin (¬٩) şu sözü de böyledir:
591. Metin
[ورأيْتِ زوْجَكِ في الوَغَى] ١٠ … مُتَقَلِّدًا سيفًا ورُمْحَا
[Ve savaşta kocanı gördün]10 … Kılıç ve mızrak kuşanmış olarak
592. Metin
وقد عَلِم أن الرمحَ لا يُتَقَلَّدُ، [وأنه إنما] (¬١) أراد: وحاملًا رمحًا. ولكن لما كان معلومًا معناه اكتَفَى بما قد ظهَر مِن كلامِه عن إظهارِ ما حذَف منه. وقد يقولون للمسافرِ إذا ودَّعوه: مُصاحَبًا مُعافًى. [يُعْنى بذلك: سِرْ مُصاحبًا مُعافًى. فيَحذفون] (¬٢): سِرْ، واخْرُجْ. إذ كان معلومًا معناه، وإن أُسْقِط ذكرُه.
Oysa mızrağın kuşanılmayacağını bilmektedir; [şair ancak] (¬١): “Ve mızrak taşıyarak” demek istemiştir. Fakat manası bilindiği için, sözünde açıkça geçen ifadeyle hazfettiği şeyi açıkça söylemekten müstağni kalmıştır. Nitekim yolcuya vedalaştıklarında: “Musâhaban muâfen (Yoldaşınla ve afiyetle)” derler. [Bununla: “Musâhaban muâfen yürü / git” demek isterler. Böylece] (¬٢) manası bilindiği için zikri düşürülmüş olsa da: “Yürü” ve “Çık” sözünü hazfederler.
593. Metin
فكذلك ما حُذِف مِن قولِ اللَّهِ تعالى ذكرُه: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. لمَّا عُلِم بقولِه جل ذكرُه: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ}. ما أراد بقولِه: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. مِن معنى أمرِه عبادَه، أغْنَت دَلالةُ ما ظُهِر عليه مِن القولِ عن إبداءِ ما حُذِف.
Aynı şekilde Yüce Allah'ın zikri yüce olan: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” sözünden hazfedilen şey de böyledir; zikri celil olanın: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ} “Yalnız Sana kulluk ederiz” sözüyle, {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” sözündeki kullarına yönelik emretme kastı anlaşılınca, sözden açıkça anlaşılanın delaleti, hazfedilen şeyi açıkça belirtme ihtiyacını ortadan kaldırmıştır.
594. Metin
وقد روَيْنا الخبرَ (¬٣) الذي قدَّمنا ذكرَه مبتَدأً في تأويلِ (¬٤) قولِ اللَّهِ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. عن ابنِ عباسٍ وأنه كان يقولُ: إن جبريلَ قال لمحمدٍ: قلْ يا محمدُ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. وبيَّنا أن جبريلَ إنما علَّم محمدًا ﷺ ما أُمِر بتَعليمِه إياه، وهذا الخبرُ يُنْبِئُ عن صحةِ ما قلنا في تأويلِ ذلك (¬٥).
Nitekim Allah'ın: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” sözünün tevilinde (¬٤) daha önce zikrettiğimiz (¬٣) İbn Abbâs'tan gelen rivayeti nakletmiştik; o şöyle diyordu: Cibrîl, Muhammed'e: “Ey Muhammed! {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} ‘Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir’ de!” demiştir. Biz de Cibrîl'in Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e ancak kendisine öğretmesi emredilen şeyi öğrettiğini açıklamıştık. İşte bu rivayet, bunun tevili hakkında söylediğimiz şeyin doğruluğunu haber vermektedir (¬٥).
595. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {رَبِّ}.
Allah Teâlâ'nın: {رَبِّ} “Rabbi” sözünün tevili:
596. Metin
قال أبو جعفرٍ: قد مضَى البيانُ عن تأويلِ اسمِ اللَّهِ الذي هو اللَّهُ في: {بِسْمِ اللَّهِ}. فلا حاجةَ بنا إلى تَكرارِه في هذا الموضعِ ٦.
Ebû Ca‘fer der ki: {بِسْمِ اللَّهِ} “Bismillâh” içerisindeki Allah Teâlâ'nın ismi olan "Allah" lafzının tevili hakkındaki açıklama daha önce geçmişti. Dolayısıyla bu yerde onu tekrar etmemize gerek yoktur.6
597. Metin
وأما تأويلُ قولِه: {رَبِّ}. فإن الربَّ في كلامِ العربِ مُنصرِفٌ (¬١) على معانٍ؛ فالسيدُ المُطاعُ فيهم (¬٢) يُدْعَى ربًّا، ومِن ذلك قولُ لَبيدِ بنِ ربيعةَ (¬٣):
O'nun: {رَبِّ} “Rabbi” sözünün teviline gelince; “er-Rabb” kelimesi Arap kelamında çeşitli anlamlara gelir (¬١): Onlar arasında kendisine itaat edilen efendiye (seyyide) (¬٢) “rabb” denir; Lebîd b. Rebîa'nın şu sözü (¬٣) bundandır:
598. Metin
وأهْلَكْنَ يومًا ربَّ كِنْدَةَ وابنَه … وربَّ مَعَدٍّ بينَ خَبْتٍ (¬٤) وعَرْعَرِ (¬٥)
Ve bir gün helak ettiler Kinde'nin rabbini (efendisini) ve oğlunu … Ve Maadd'ın rabbini Habt (¬٤) ile Ar'ar (¬٥) arasında.
599. Metin
يعني بربِّ كِنْدةَ: سيدَ كِنْدةَ. ومنه قولُ نابغةِ بني ذُبْيانَ (¬٦):
Kinde'nin rabbi ile Kinde'nin efendisini kastetmektedir. Benî Zübyânlı Nâbiğa'nın şu sözü de (¬٦) bundandır:
600. Metin
تَخُبُّ إلى النُّعمانِ حتى تَنالَه … [فِدًى لك] (¬٧) مِن ربٍّ طَرِيفِي (¬٨) وتالِدِي (¬٩)
Hızlı yürür Nu'mân'a ona ulaşıncaya kadar … [Feda olsun sana] (¬٧) efendi olarak yeni kazandığım malım da (¬٨) eski miras malım da (¬٩).
601. Metin
والرجلُ المُصْلِحُ الشيءَ (¬١٠) يُدْعَى ربًّا، ومنه قولُ الفَرَزْدَقِ بنِ غالبٍ (¬١١):
Bir şeyi ıslah eden adama da (¬١٠) “rabb” denir. el-Ferazdak b. Gâlib'in şu sözü de (¬١١) bundandır:
602. Metin
كانوا كسالِئَةٍ حمْقاءَ إذ حقَنَت … سِلاءَها (¬١٢) في أَديمٍ غيرِ مَربوبِ
Onlar ahmak bir yağ eriticisi kadın gibiydiler; hani doldurmuştu … Eritilmiş yağını (¬١٢) ıslah edilmemiş (terbiye edilmemiş) bir kırbaya.
603. Metin
يعني بذلك: في أديمٍ غيرِ مُصْلَحٍ. ومن ذلك قيل: إن فلانًا يَرُبُّ صَنيعتَه عندَ فلانٍ. إذا كان يُحاوِلُ إصلاحَها وإدامتَها. ومِن ذلك قولُ عَلْقمةَ بنِ عَبَدةَ ١٣:
Bununla: "Islah edilmemiş (işlenmemiş) bir deride" [demek istemiştir]. Buradan hareketle, bir kimse falan kişiye yaptığı iyiliği ıslah etmeye ve devam ettirmeye çalıştığında: "Falan kişi, falanın yanındaki iyiliğini gözetip geliştiriyor (yerubbu sanîatehû)" denilmiştir. Alkame b. Abede'nin şu sözü de 13 bundandır:
604. Metin
[فكنتَ (¬١) امرأً أفْضَتْ إليك رِبابَتي] (¬٢) … وقبلَك ربَّتْني - فضِعْتُ - رُبوبُ (¬٣)
[Sen öyle bir kimseydin ki işlerimin idaresi sana ulaştı] (¬٢) … Senden önce ise beni efendiler (¬٣) terbiye etmişti (idare etmişti) de -zayi olmuştum-.
605. Metin
يعني بقولِه: أفْضَت إليك. أي وصلَت (¬٤) إليك رِبابَتي، فصِرْتَ أنت الذي تَرْبُّ أمري فتُصْلِحُه، لمَّا خرجْتُ مِن رِبابةِ غيرِك مِن الملوكِ (¬٥) كانوا قبلَك عليَّ، فضيَّعوا أمري وترَكوا تَفَقُّدَه. وهم الرُّبوبُ، واحدُهم ربٌّ، والمالكُ للشيءِ يُدْعَى ربَّه.
Onun: “Efdât ileyke” sözü; işlerimin idaresi (¬٤) sana ulaştı, böylece senden önce üzerimde bulunan ve işimi zayi edip gözetimini bırakan diğer kralların (¬٥) idaresinden çıktığımda, işimi üstlenip onu ıslah eden sen oldun demektir. “er-Rubûb”; tekili “rabb”dir. Bir şeyin sahibine / malikine de onun “rabbi” denir.
606. Metin
وقد يَتَصَرَّفُ أيضًا معنى الربِّ في وجوهٍ غيرِ ذلك، غيرَ أنها تَعودُ إلى بعضِ هذه الوجوهِ الثلاثةِ.
Rabbin anlamı bunların dışındaki vecihlere de çekilebilir; ancak bunlar da bu üç vecihten birine döner.
607. Metin
فربُّنا جل ثناؤُه السيدُ الذي لا شِبْهَ (¬٦) له، ولا مِثْلَ في مثلِ (¬٧) سُؤْدُدِه، والمُصْلِحُ أمرَ خلقِه بما أسْبَغ عليهم مِن نعمِه، والمالكُ الذي له الخلقُ والأمرُ.
Dolayısıyla övgüsü yüce olan Rabbimiz; Kendisine hiçbir benzeri (¬٦) ve emsalsiz egemenliğinde hiçbir dengi (¬٧) bulunmayan Efendidir (Seyyiddir); üzerlerine bol bol akıttığı nimetleriyle yaratıklarının durumunu ıslah edendir; yaratma ve emir Kendisine ait olan Mâliktir.
608. Metin
و [بنحوِ الذي] (¬٨) قلْنا في تأويلِ قولِه جل ثناؤُه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. جاءت الروايةُ عن ابنِ عباسٍ.
Övgüsü yüce olan Allah'ın: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözünün tevili hakkında söylediğimiz [şeyin benzeri] (¬٨) İbn Abbâs'tan rivayet olarak gelmiştir.
609. Metin
حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ سعيدٍ، قال: حدثنا بشرُ بنُ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو رَوْقٍ، عن الضَّحّاكِ، عن ابنِ عباسٍ، قال: قال جبريلُ لمحمدٍ: يا محمدُ قل: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال ابنُ عباسٍ: يقولُ: قل: الحمدُ
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Osmân b. Saîd anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ravk, ed-Dahhâk'tan, o da İbn Abbâs'tan [şöyle] anlattı: Cibrîl Muhammed'e [sallallâhu aleyhi ve sellem]: “Ey Muhammed! {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” de!” dedi. İbn Abbâs dedi ki: [Yani] “De ki: Hamd...” demektedir.
610. Metin
للَّهِ الذي له الخلقُ كلُّه؛ السماواتُ كلُّهن ومَن فيهن، والأرَضُون (¬١) كلُّهن ومَن فيهن، وما بينَهن مما [يُعْلَمُ ومما لا يُعْلَمُ] (¬٢). يقولُ: اعْلَمْ يا محمدُ أن ربك هذا لا يُشْبِهُه شيءٌ (¬٣).
Bütün yaratılışın Kendisine ait olduğu Allah'adır; göklerin tümü ve onların içindekiler, yerlerin (¬١) tümü ve onların içindekiler, onların arasında bulunup [bilinen ve bilinmeyen] (¬٢) her şey O'nundur. [Yani] der ki: Ey Muhammed, bil ki senin bu Rabbinin hiçbir benzeri yoktur (¬٣).
611. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جل ثناؤُه: {الْعَالَمِينَ (٢)}.
Övgüsü yüce olan Allah'ın: {الْعَالَمِينَ (٢)} “Âlemlerin” sözünün tevili:
612. Metin
قال أبو جعفرٍ: والعالَمونُ جمعُ عالَمٍ، والعالَمُ جمعٌ لا واحدَ له مِن لفظِه، كالأنامِ والرَّهْطِ [والجيشِ] (¬٤)، ونحوِ ذلك مِن الأسماءِ التي هي موضوعاتٌ على جِماعٍ لا واحدَ له مِن لفظِه.
Ebû Ca‘fer der ki: “el-Âlemûn”, “âlem” kelimesinin çoğuludur. Âlem ise; enâm (yaratılmışlar), raht (topluluk), [ceyş (ordu)] (¬٤) ve kendi lafzından tekili olmayan topluluk anlamında konulmuş benzeri isimler gibi, kendi lafzından tekili olmayan bir çoğul (cins/topluluk ismi)dur.
613. Metin
والعالَمُ اسمٌ لأصنافِ الأممِ، وكلُّ صنفٍ منها عالَمٌ، وأهلُ كلِّ قرنٍ مِن كلِّ صنفٍ منها عالَمُ ذلك القرنِ وذلك الزمانِ، فالإنسُ عالَمٌ، وكلُّ أهلِ زمانٍ منهم عالَمُ ذلك الزمانِ، والجنُّ عالَمٌ، وكذلك سائر أجناسِ الخلقِ، كلُّ جنسٍ منها عالَمُ زمانِه (¬٥)، ولذلك جُمِع فقيل: عالَمون. وواحدُه جمعٌ، لكونِ عالَمِ كلِّ زمانٍ مِن ذلك عالَمَ ذلك الزمانِ. ومِن ذلك قولُ العَجَّاجِ (¬٦):
Âlem, ümmetlerin çeşitlerinin ismidir; o çeşitlerden her bir sınıf bir âlemdir. Her sınıftan her bir asrın ehli, o asrın ve o zamanın âlemidir. İnsanlar bir âlemdir ve onların her bir döneminin ehli o dönemin âlemidir. Cinler bir âlemdir; aynı şekilde yaratılmışların diğer bütün cinsleri de böyledir, her cins kendi zamanının âlemidir (¬٥). Bundan dolayı çoğul yapılıp “âlemûn” denilmiştir. Bunlardan her zamanın âlemi o zamanın âlemi olduğu için onun tekili de bir çoğuldur. el-Accâc'ın şu sözü de (¬٦) bundandır:
614. Metin
فخِنْدِفٌ (¬٧) هامَةُ هذا العالَمِ
Hındif (¬٧) bu âlemin başıdır / zirvesidir.
615. Metin
فجعَلهم عالمَ زمانِه.
[Böylece şair] onları kendi zamanının âlemi kılmıştır.
616. Metin
وهذا القولُ الذي قلْناه قولُ ابنِ عباسٍ وسعيدِ بنِ جُبيرٍ، وهو معنى قولِ عامَّةِ المفسِّرين.
Bizim söylediğimiz bu görüş İbn Abbâs ve Saîd b. Cübeyr'in görüşüdür; müfessirlerin çoğunluğunun sözünün anlamı da budur.
617. Metin
حدَّثنا أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا عثمان بنُ سعيدٍ، قال: حدَّثنا بشرُ بنُ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو رَوْقٍ، عن الضَّحَّاكِ، عن ابنِ عباسٍ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}: الحمدُ للَّهِ الذي له الخلقُ كلُّه، السماواتُ والأرَضُون (¬١)، ومَن فيهن، وما بينَهن (¬٢)، مما يُعْلَمُ (¬٣) ومما (¬٤) لا يُعْلَمُ (٣).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Osman b. Saîd anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ravk, ed-Dahhâk'tan, o da İbn Abbâs'tan nakletti: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah'a aittir”; bütün yaratılışın Kendisine ait olduğu Allah'adır; gökler, yerler (¬١), onların içindekiler ve aralarındakiler (¬٢), bilinen (¬٣) ve bilinmeyen (¬٤) her şey O'nundur (٣).
618. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سِنانٍ القَزَّازُ، قال: حدَّثنا أبو (¬٥) عاصمٍ، عن شَبيبٍ، عن عكرمةَ، عن ابنِ عباسٍ: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}: الجنُّ والإنسُ.
Bana Muhammed b. Sinân el-Kazzâz anlattı, dedi ki: Bize Ebû (¬٥) Âsım, Şebîb'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan nakletti: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi”; cinler ve insanlardır.
619. Metin
حدَّثني عليُّ بن الحسنِ، قال: حدَّثنا مسلمُ بنُ عبدِ الرحمنِ، قال: حدَّثنا [محمدُ بنُ] ٦ مصعبٍ، عن قيسِ بنِ الربيعِ، عن عطاءِ بنِ السائبِ، عن سعيدِ بنِ جبيرٍ، عن ابنِ عباسٍ في قولِ اللَّهِ: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: ربِّ الجنِّ والإنسِ ٧.
Bana Ali b. el-Hasen anlattı, dedi ki: Bize Müslim b. Abdirrahmân anlattı, dedi ki: Bize [Muhammed b.]6 Mus‘ab, Kays b. er-Rabî‘den, o Atâ b. es-Sâib'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan [nakletti; İbn Abbâs] Allah Teâlâ'nın: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözü hakkında şöyle demiştir: “Cinlerin ve insanların Rabbi[dir].”7
620. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ إسحاقَ بنِ عيسى الأهْوازيُّ، قال: حدَّثنا أبو أحمدَ الزُّبَيريُّ، قال: حدَّثنا قيسٌ، عن عطاءِ بنِ السائبِ، عن سعيدِ بنِ جُبيرٍ قولَه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: الجنُّ والإنسُ (¬١).
Bize Ahmed b. İshâk b. Îsâ el-Ehvâzî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ahmed ez-Zübeyrî anlattı, dedi ki: Bize Kays, Atâ b. es-Sâib'den, o Saîd b. Cübeyr'den O'nun: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözü hakkında nakletti; [Saîd b. Cübeyr] dedi ki: Cinler ve insanlardır (¬١).
621. Metin
حدَّثني أحمدُ بنُ عبدِ الرحيمِ البَرْقيُّ، قال: حدَّثنا ابنُ أبي مريمَ، عن ابنِ لَهِيعةَ، عن عطاءِ بنِ دينارٍ، عن سعيدِ بنِ جُبيرٍ قولَه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: ابنُ آدمَ والجنُّ والإنسُ، كلُّ أُمَّةٍ منهم عالَمٌ على حِدَتِه (¬١).
Bana Ahmed b. Abdirrahîm el-Berkî anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Meryem, İbn Lehîa'dan, o Atâ b. Dînâr'dan, o Saîd b. Cübeyr'den O'nun: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözü hakkında nakletti; [Saîd b. Cübeyr] dedi ki: Âdemoğlu, cinler ve insanlardır; onlardan her bir ümmet başlı başına bir âlemdir (¬١).
622. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ حُميدٍ، قال: حدَّثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن مجاهدٍ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: الجنُّ والإنسُ (¬٢).
Bize Muhammed b. Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Mücâhid'den nakletti: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah'a aittir”; [Mücâhid] dedi ki: Cinler ve insanlardır (¬٢).
623. Metin
[حدثنا أحمدُ بنُ إسحاقَ الاهْوازيُّ، قال: حدَّثنا أبو أحمدَ الزُّبَيْريُّ، عن سفيانَ، عن رجلٍ، عن مجاهدٍ بمثلِه.
[Bize Ahmed b. İshâk el-Ehvâzî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, Süfyân'dan, o bir adamdan, o Mücâhid'den aynısını nakletti.
624. Metin
حدَّثنا بشرُ بنُ معاذٍ العَقَديُّ، قال: حدَّثنا يزيدُ بنُ زُرَيْعٍ، عن سعيدٍ، عن قتادةَ: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال (¬٣): كلُّ صنفٍ عالَمٌ] (¬٤) (¬١).
Bize Bişr b. Muâz el-Akadî anlattı, dedi ki: Bize Yezîd b. Zürey‘, Saîd'den, o Katâde'den nakletti: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi”; [Katâde] dedi ki (¬٣): Her tür bir âlemdir] (¬٤) (¬١).
625. Metin
حدَّثني أحمدُ بنُ حازمٍ الغِفاريُّ، قال: حدَّثنا عُبَيدُ اللَّهِ بنُ موسى، عن أبي جعفرٍ، عن الربيعِ بنِ أنسٍ، عن أبي العاليةِ في قولِه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: الإنسُ عالَمٌ، والجنُّ عالَمٌ، وما سوى ذلك ثمانيةَ عشَرَ
Bana Ahmed b. Hâzim el-Gıfârî anlattı, dedi ki: Bize Ubeydullah b. Mûsâ, Ebû Ca‘fer'den, o er-Rebî‘ b. Enes'ten, o Ebu'l-Âliye'den O'nun: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözü hakkında nakletti; [Ebu'l-Âliye] dedi ki: İnsanlar bir âlemdir, cinler bir âlemdir; bunların dışındakiler ise on sekiz
626. Metin
ألفَ عالَمٍ (¬١)، أو أربعةَ عشَرَ ألفَ عالمٍ - هو يَشُكُّ - مِن الملائكةِ على الأرضِ، وللأرضِ أربعُ زَوايا، في كلِّ زاويةٍ ثلاثةُ آلافِ عالَمٍ وخمسُمائةِ عالَمٍ، خلَقهم لعبادتِه (¬٢).
bin âlemdir (¬١) -veya yeryüzündeki meleklerden on dört bin âlemdir, ravi tereddüt etmiştir-. Yeryüzünün dört köşesi vardır; her köşede Kendisine ibadet etsinler diye yarattığı üç bin beş yüz âlem bulunmaktadır (¬٢).
627. Metin
حدَّثنا القاسمُ بنُ الحسنِ (¬٣)، قال: حدَّثنا الحسينُ بنُ داودَ، قال: حدَّثنا حجاجٌ، عن ابنِ جُرَيجٍ في قولِه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: الجنُّ والإنسُ (¬٤).
Bize el-Kâsım b. el-Hasen (¬٣) anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin b. Dâvûd anlattı, dedi ki: Bize Haccâc, İbn Cüreyc'den O'nun: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözü hakkında nakletti; [İbn Cüreyc] dedi ki: Cinler ve insanlardır (¬٤).
628. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه ﷿: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (٣)}.
Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (٣)} “Rahmân ve Rahîm” sözünün tevili:
629. Metin
قال أبو جعفرٍ: قد مضَى البيانُ عن تأويلِ قولِه: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} في تأويلِ: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} فأغْنَى ذلك عن إعادتِه في هذا الموضعِ (¬٥).
Ebû Ca‘fer der ki: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm” sözünün teviline dair açıklama, {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla” ifadesinin tevilinde geçmişti; bu da onun bu yerde tekrar edilmesine gerek bırakmamıştır (¬٥).
630. Metin
ولم نَحْتَجْ إلى الإبانةِ عن وجهِ تكريرِ ٦ ذلك في هذا الموضع، إذ كنا لا نَرَى أن: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} مِن فاتِحةِ الكتابِ آيةٌ، فيكونَ علينا لسائلٍ مسألةٌ بأن يقولَ: ما وجهُ تكريرِ ذلك في هذا الموضعِ وقد مضَى
Biz, {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla” ifadesinin Fâtiha Suresi'nden bir ayet olduğu görüşünde olmadığımız için, bunun bu yerde tekrar edilmesinin6 gerekçesini açıklamaya ihtiyaç duymadık; [aksi takdirde] bir soru soranın bize: “Bunun bu yerde tekrar edilmesinin gerekçesi nedir, oysa [daha önce] geçmişti...” demeye hakkı olurdu.
631. Metin
وصفُ اللَّهِ جلّ ثناؤُه به نفسَه في قولِه: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. مع قربِ مكانِ إحدى الآيتَيْن مِن الأخرى، ومُجاورتِها صاحبتَها؟ بل ذلك لنا حجةٌ على خطإِ دعْوَى مَن ادَّعى أن: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} مِن فاتحةِ الكتابِ آيةٌ، إذ لو كان ذلك كذلك، لكان ذلك إعادةَ آيةٍ بمعنًى واحدٍ ولفظٍ واحدٍ مرتين مِن غيرِ فاصلٍ يَفْصِلُ (¬١) بينَهما. وغيرُ موجودٍ في شيءٍ مِن كتابِ اللَّهِ آيتان مُتَجاوِرتان مُكَرَّرتان بلفظٍ واحدٍ ومعنًى واحدٍ، لا فصلَ بينَهما مِن كلامٍ يُخالِفُ معناه معناهما، وإنما يأتي بتكريرِ آيةٍ بكمالِها في السورةِ الواحدةِ، مع فصولٍ تَفْصِلُ بينَ ذلك، وكلامٍ يُعْتَرَضُ به بغيرِ معنى الآياتِ المُكَرَّراتِ أو غيرِ ألفاظِها، ولا فاصِلَ بينَ (¬٢) قولِ اللَّهِ تعالى: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} مِن: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. وقولِه: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} مِن: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ}.
bunun bu yerde tekrar edilmesinin gerekçesi nedir?” diye sorma hakkı doğardı. Bilakis bu durum bizim için, {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla” ifadesinin Fâtiha Suresi'nden bir ayet olduğunu iddia edenin iddiasının yanlışlığına bir delildir. Çünkü durum böyle olsaydı, bu, bir ayetin aynı anlam ve aynı lafızla aralarını ayıran hiçbir fasıla olmaksızın (¬١) iki kez tekrarlanması anlamına gelirdi. Oysa Allah'ın Kitabı'nda, aralarında anlamı onların anlamından farklı olan hiçbir sözün fasıla oluşturmadığı, aynı lafız ve aynı anlamda arka arkaya gelen iki ayet bulunmamaktadır. Ancak tek bir surede bir ayetin bütünüyle tekrarlanması, aradaki fasılalar ve tekrarlanan ayetlerin anlamından veya lafızlarından farklı araya giren sözlerle gelir. Oysa Yüce Allah'ın {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} içindeki {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} sözü ile {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} peşindeki {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} sözü arasında (¬٢) hiçbir fasıla yoktur.
632. Metin
فإن قال (¬٣): فإن: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} فاصلٌ بين (٢) ذلك.
Eğer [biri] derse ki (¬٣): “{الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} ‘Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah'a aittir’, bunun (٢) arasında bir fasıladır.”
633. Metin
قيل: قد أنْكَر ذلك جماعةٌ مِن أهلِ التأويلِ، وقالوا: إن ذلك مِن المُؤَخَّرِ الذي معناه التَّقديمُ، وإنما هو: الحمدُ للَّهِ الرحمنِ الرحيمِ ربِّ العالمين مَلِكِ يومِ الدينِ. واسْتَشْهَدوا على صحةِ ما ادَّعَوْا مِن ذلك بقولِه: (مَلِكِ يومِ الدِّينِ). فقالوا: إن قولَه: (مَلِكِ يومِ الدِّينِ) تعليمٌ مِن اللَّهِ عبدَه أن يَصِفَه بالمَلِكِ في قراءةِ مَن قرَأ: (مَلِكِ). وبالمِلْكِ في قراءةِ مَن قرَأ: {مَالِكِ}. قالوا: فالذي هو أولى أن يكونَ مُجاوِرَ وَصْفِه بالمُلْكِ أو المِلْكِ ما كان نظيرَ ذلك مِن الوصفِ، وذلك هو قولُه:
[Buna karşılık] şöyle denilir: Tevil ehlinden bir grup bunu inkâr etmiş (kabul etmemiş) ve şöyle demişlerdir: “Bu, anlamı öne alınmış (takdim edilmiş) olup [lafzen] sonraya bırakılmış (tehir edilmiş) ifadelerdendir. [İfadenin aslı/takdiri] ancak şöyledir: ‘Elhamdü lillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîmi Rabbi’l-âlemîne Mâliki yevmi’d-dîn’.” Bu iddialarının doğruluğuna ise O'nun {مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün mâliki/hükümranı” sözünü delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: “O'nun {مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ} sözü, {مَلِكِ} şeklinde okuyanın kıraatinde Allah'ın kuluna Kendisini meliklik (hükümranlık) ile; {مَالِكِ} şeklinde okuyanın kıraatinde ise mülkiyet (sahip olma) ile nitelemesini öğretmesidir.” Onlar [şöyle] dediler: “O'nun mülk (hükümranlık) veya milk (sahiplik) vasfına komşu (bitişik) olması en evla olan şey, bu vasfın dengi/benzeri olan nitelemedir; o da O'nun şu sözüdür:
634. Metin
{رَبِّ الْعَالَمِينَ}. الذي هو خبرٌ عن مِلْكِه جميعَ أجناسِ الخلقِ، وأن يكونَ مُجاورَ وصفِه بالعظمةِ والأُلوهةِ ما كان له نظيرًا في المعنى مِن الثناءِ عليه، وذلك قولُه: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. فزعَموا أن ذلك لهم دليلٌ على أن قولَه: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} بمعنى التقديمِ قبلَ: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. وإن كان في الظاهرِ مؤخَّرًا. وقالوا (¬١): نظائرُ ذلك مِن التقديمِ الذي هو بمعنى التأخيرِ، والمؤخَّرِ الذي هو بمعنى التقديمِ - في كلامِ العربِ أفْشَى، وفي مَنْطِقِها أكثرُ مَن أن يُحْصَى؛ مِن ذلك قولُ جريرِ بنِ عَطِيةَ (¬٢):
{رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözüdür ki bu, O'nun yaratılmışların bütün cinslerine mülkiyetini bildirmektedir. O'nun azamet ve uluhiyet vasfına komşu olması en uygun olan şey ise O'na övgüde anlamca buna denk olan vasıftır; o da O'nun {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm” sözüdür. Böylece onlar, {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} sözünün zahirde sonra gelmiş olsa bile {رَبِّ الْعَالَمِينَ} sözünden önce manasında takdim edildiğine bunun kendileri için bir delil olduğunu ileri sürdüler. Ve dediler ki (¬١): Manası tehir olan takdim ve manası takdim olan tehirin benzerleri Arap kelamında pek yaygın, onların konuşmalarında sayılamayacak kadar çoktur; Cerîr b. Atıyye'nin şu sözü de (¬٢) bundandır:
635. Metin
طاف الخيالُ وأين منك لِمامَا (¬٣) … فارْجِعْ لزَوْرِك بالسلامِ سلامَا
Hayal dolaşıp geldi, nerede senden seyrek ziyaretler (¬٣) … / Sen de seni ziyarete gelene selamla mukabele et.
636. Metin
بمعنى: طاف الخيالُ لِمامًا، وأين هو منك؟ وكما قال جل ثناؤُه في كتابِه العزيزِ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا} [الكهف: ١]. بمعنى: الحمدُ للَّهِ الذي أنزَل على عبدِه الكتابَ قَيِّمًا ولم يَجْعَلْ له عِوَجًا. وما أشبهَ ذلك. ففي ذلك دليلٌ شاهدٌ على صحةِ قولِ مَن أنْكَر أن تكونَ: {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} مِن فاتحةِ الكتابِ آيةً.
[Bu beyit] “Hayal seyrekçe dolaşıp geldi, o senden nerede?” anlamındadır. Tıpkı övgüsü yüce olan Allah'ın Aziz Kitabı'nda şöyle buyurduğu gibi: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا} [el-Kehf: 1] “Hamd, kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a aittir”. [Bu ayet] “Hamd, kuluna dosdoğru Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a aittir” anlamındadır. Buna benzer diğer örnekler de böyledir. İşte bunda, {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla” ifadesinin Fâtiha Suresi'nden bir ayet olduğunu reddedenlerin sözünün doğruluğuna şahitlik eden bir delil vardır.
637. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ}
O'nun: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün Mâliki/Meliki” sözünün tevili:
638. Metin
قال أبو جعفرٍ: القُرَّاءُ مُخْتَلِفون في تلاوةِ: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ}. فبعضُهم يَتْلوه: (مَلِكِ يَومِ الدّينِ). وبعضُهم يَتْلُوه: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ}. وبعضُهم يَتْلُوه: (مالكَ يَومِ الدّينِ). بنصبِ الكافِ ٤. وقد اسْتَقْصَيْنا حكايةَ
Ebû Ca‘fer [et-Taberî] şöyle dedi: Kurrâ, {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün Mâliki/Meliki” [ayetinin] tilavetinde ihtilaf etmişlerdir. Onlardan kimi bunu (مَلِكِ يَومِ الدّينِ) şeklinde, kimi {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} şeklinde, kimi de kâf harfinin nasbıyla (مالكَ يَومِ الدّينِ) şeklinde okur.4 Biz, [bu konuda]
639. Metin
الروايةِ عمَّن رُوِي عنه في ذلك قراءةٌ في كتابِ "القِراءاتِ"، وأخْبَرْنا بالذي نَخْتارُ مِن القراءةِ فيه، والعلةِ المُوجِبةِ صحةَ ما اخْتَرْناه مِن القراءةِ فيه، فكرِهنا إعادةَ ذلك في هذا الموضعِ، إذ كان الذي قصَدْنا له في كتابِنا هذا البيانَ عن وجوهِ تأويلِ آيِ القرآنِ دونَ وجوهِ قراءتِها.
kendilerinden bir kıraat rivayet edilenlerin rivayetlerini “el-Kırâât” adlı kitabımızda eksiksiz aktardık; orada tercih ettiğimiz kıraati ve tercih ettiğimiz kıraatin sıhhatini gerektiren illeti de bildirdik. Bu kitabımızda yöneldiğimiz amaç, Kur'an ayetlerinin kıraat vecihlerini değil tevil vecihlerini açıklamak olduğundan, bunu bu yerde tekrarlamayı uygun görmedik.
640. Metin
ولا خلافَ بينَ جميعِ أهلِ المعرفةِ بلغاتِ العربِ أن المَلِكَ مِن المُلْكِ مشتقٌّ، وأن المالكَ مِن المِلْكِ مأخوذٌ، فتأويلُ قراءةِ مَن قرَأ ذلك: (مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ). أن للَّهِ المُلْكَ خالصًا يومَ الدينِ دونَ جميعِ خلقِه الذين كانوا قبلَ ذلك في الدنيا مُلوكًا جَبابرةً يُنازِعونه المُلْكَ، ويُدافِعونه الانفرادَ بالكِبْرياءِ والعظمةِ والسلطانِ والجَبْرِيةِ، فأيْقَنوا (¬١) بلقاءِ اللَّهِ يومَ الدينِ أنهم الصَّغَرةُ الأذِلَّةُ، وأن له مِن (¬٢) دونِهم ودونِ غيرِهم المُلْكَ والكبرياءَ والعزةَ والبَهاءَ، كما قال جل ذكرُه وتقَدَّسَت أسماؤُه في تنزيلِه: {يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} [غافر: ١٦]. فأخْبَر تعالى أنه المنفردُ يومَئذٍ بالمُلْكِ دون ملوكِ الدنيا الذين صاروا يومَ الدين مِن مُلْكِهم إلى ذلةٍ وصَغارٍ، ومِن دنياهم في المَعادِ إلى خَسارٍ.
Arap lügatlerini bilen bütün ehliilim arasında, “el-Melik” kelimesinin “el-mülk”ten türediği ve “el-Mâlik” kelimesinin “el-milk”ten alındığı hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Bu ayeti (مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ) diye okuyanın tevili şudur: Din gününde mülk/egemenlik, daha önce dünyada O'nunla mülk konusunda çekișen, büyüklük, azamet, otorite ve zorbalıkta O'nun tekliğini engellemeye kalkışan zorba krallar olan bütün yaratılmışları olmaksızın sırf Allah'a aittir. Onlar din gününde Allah'a kavuşunca kendilerinin küçük düşmüş ve zelil kimseler olduğunu, onlara ve başkalarına değil yalnızca O'na (¬٢) ait mülk, büyüklük, izzet ve ihtişam bulunduğunu kesin olarak anlarlar (¬١); nitekim zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allah indirdiği Kitabı'nda şöyle buyurmuştur: {يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} [Gâfir: 16] “O gün onlar ortaya çıkarlar; onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. ‘Bugün mülk kimindir?’ ‘Tek ve Kahhâr olan Allah'ındır!’”. Yüce Allah o gün, din gününde mülklerinden zillet ve küçüklüğe, dünyalarından ise ahirette hüsrana dönüşen dünya kralları olmaksızın mülkte tek olduğunu haber vermiştir.
641. Metin
وأما تأويلُ قراءةَ مَن قرأ: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} فما حدَّثنا به أبو كُرَيْبٍ، قال: حدَّثنا عثمانُ بنُ سعيدٍ، عن بشرِ بنِ عُمارةَ، قال: حدَّثنا أبو رَوْقٍ، عن الضحاكِ، عن ابنِ عباسٍ: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ}. يقولُ: لا يَمْلِكُ أحدٌ في ذلك اليومِ معه حكمًا كمِلْكِهم في الدنيا. ثم قال: {لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا} [النبأ: ٣٨]. وقال: {وَخَشَعَتِ الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَنِ} [طه: ١٠٨].
{مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün mâliki/sahibi”1 şeklinde okuyanın kıraatinin teviline gelince; bize Ebû Küreyb’in rivayet edip şöyle dediğidir: Bize Osman b. Saîd2, Bişr b. Umâre’den rivayet etti, o da şöyle dedi: Bize Ebû Ravk, Dahhâk’tan, o da İbn Abbâs’tan [naklen] rivayet etti: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün mâliki/sahibi”. [İbn Abbâs] der ki: “O gün, dünyadaki mülkleri/hükümranlıkları gibi hiç kimse O'nunla birlikte bir hükme sahip olamaz.” Sonra3 [İbn Abbâs] şöyle dedi: {لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا} [en-Nebe': 38] “Rahmân’ın izin verdiği ve doğruyu söyleyen kimseden başkası konuşamaz”. Ve [şöyle de] buyurdu: {وَخَشَعَتِ الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَنِ} [Tâhâ: 108] “Sesler Rahmân’ın huzurunda kısılmıştır”.
642. Metin
وقال: {وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى} (¬١) [الأنبياء: ٢٨].
Ve: {وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى} (¬١) [el-Enbiyâ: 28] “O'nun razı olduğundan başkasına şefaat edemezler”.
643. Metin
قال أبو جعفرٍ: وأولى التأويلَيْن بالآيةِ وأصحُّ القِراءتَين في التلاوةِ عندي التأويلُ الأولُ، و (¬٢) قراءةُ مَن قرَأ (مَلِكِ). بمعنى المُلْكِ؛ لأن في الإقْرارِ له بالانفرادِ بالمُلْكِ إيجابًا لانفرادِه بالمِلْكِ، وفضيلةَ زيادةِ المَلِكِ على المالكِ (¬٣)، إذ كان معلومًا ألا مَلِكَ إلا وهو مالكٌ، وقد يكونُ المالكُ لا مَلِكًا.
Ebû Ca‘fer der ki: Ayete tevillerin en evlâsı ve okunuşta kıraatlerin bana göre en sahihi, birinci tevil ve (¬٢) (مَلِكِ) şeklinde “mülk” anlamıyla okuyanın kıraatidir; çünkü O'nun mülkte tek olduğunu ikrar etmek, mülkiyette (mâliklikte) de tek olmasını gerektirir ve “el-Melik” vasfının “el-Mâlik”e (¬٣) bir üstünlük fazlalığı vardır; zira her melikin mutlaka bir mâlik olduğu bilinmektedir, fakat mâlik olan kimse bazen melik (hükümdar) olmayabilir.
644. Metin
وبعدُ، فإن اللَّهَ جل ذكرُه قد أخْبَر عبادَه في الآيةِ التي قبلَ قولِه: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} أنه مالكُ جميعِ العالَمين، وسيدُهم، ومُصْلِحُهم، [والناظرُ لهم] ٤، والرحيمُ بهم في الدنيا والآخرةِ بقولِه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ ٢ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ}. فإذ ٥ كان جل ذكرُه قد أنْبَأهم عن مِلْكِه إياهم كذلك بقولِه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} فأولى الصفاتِ مِن صفاتِه جل ذكرُه أن يَتبَعَ ذلك، ما لم يَحْوِه قولُه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ ٢ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} مع قربِ ما بينَ الآيتَيْن مِن المُواصَلةِ والمُجاوَرةِ، إذ كانت حكمتُه الحكمةَ التي لا تُشْبِهُها حِكْمةٌ. وكان في إعادةِ وصفِه جل ذكرُه بأنه: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} إعادةُ ما قد مضَى مِن وصفِه به في قولِه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}. مع تقاربِ الآيتين وتجاوُرِ الصفتَيْن، وكان في إعادةِ ذلك تكرارُ ألفاظٍ مختلفةٍ بمعانٍ متفقةٍ، لا تُفِيدُ سامعَ ما كُرِّر منه فائدةً به إليها حاجةٌ. والذي لم يَحْوِه مِن صفاتِه جل
Bundan sonra [şunu belirtelim ki], zikri yüce olan Allah, {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün mâliki” buyruğundan önceki ayette, {رَبِّ الْعَالَمِينَ 2 الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm” sözüyle kullarına; bütün âlemlerin mâliki, onların efendisi, ıslah edicisi, [onları gözetip koruyanı] 4 ve dünyada da ahirette de onlara pek merhametli olduğunu bildirmiştir. Mademki 5 zikri yüce olan Allah {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” buyruğuyla onlara bu şekilde mâlik olduğunu haber vermiştir; —nitekim O'nun hikmeti hiçbir hikmetin kendisine denk olamayacağı bir hikmettir— iki ayet arasındaki bitişiklik ve yakınlık sebebiyle zikri yüce olan Allah'ın sıfatlarından buna tabi olması en evlâ olanı, {رَبِّ الْعَالَمِينَ 2 الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm” buyruğunun içermediği sıfattır. Zira O'nun zikri yüce olan zatının {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün mâliki” olarak tekrar vasıflandırılmasında, iki ayetin yakınlığı ve iki sıfatın peş peşe gelmesiyle birlikte, {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” buyruğunda geçen nitelemesinin aynen tekrarlanması durumu ortaya çıkardı. Bunun yinelenmesinde ise, aynı manaya gelen farklı lafızların bir tekrarı bulunurdu ki bu da tekrarlanan şeyi dinleyene muhtaç olduğu ilave bir fayda sağlamazdı. Zikri yüce olan [Allah]'ın sıfatlarından içermediği şey ise...
645. Metin
ذكرُه ما قبلَ قولِه: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} المعنى الذي في قولِه: (مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ) وهو وصفُه بأنه المَلِكُ.
olan Allah'ın {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} sözünden önceki sıfatlarının içermediği şey ise (مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ) sözündeki anlamdır; o da O'nun “Melik” (Hükümdar) olarak nitelenmesidir.
646. Metin
فبَيِّنٌ إذن أن أوْلَى القراءتَيْن بالصوابِ، وأحقَّ التأويلين بالكتابِ، قراءةُ مَن قرَأه: (مَلِكِ يَومِ الدِّينِ) بمعنى إخلاصِ المُلْكِ له يومَ الدينِ، دون قراءةِ مَن قرأ: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} بمعنى (¬١) أنه يَمْلِكُ الحكمَ بينَهم وفَصْلَ القَضاءِ، مُتَفَرِّدًا به دونَ سائرِ خلقِه.
Böylece açıkça ortaya çıkmaktadır ki iki kıraatten doğruya en yakın ve iki tevilden Kitap için en hak olanı; diğer yaratılmışları hariç tutup sadece Kendisi tek olarak aralarında hükmetmeye ve davaları karara bağlamaya mâlik olduğu anlamıyla (¬١) {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} şeklinde okuyanın kıraati değil, din gününde mülkün sırf O'na ait olması anlamıyla (مَلِكِ يَومِ الدِّينِ) şeklinde okuyanın kıraatidir.
647. Metin
فإن ظنَّ ظانٌّ أن قولَه: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} نبأٌ عن مِلْكِه إياهم في الدنيا دونَ الآخرةِ، فوجَب ٢ [وصلُ ذلك] ٣ بالنبإِ عن نفسِه أنه مَن ٤ ملَكهم في الآخرةِ على نحوِ مِلْكِه إياهم في الدنيا بقولِه: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} فقد أغْفَل ٥ وظنَّ خطأً؛ وذلك أنه لو جاز لظانٍّ أن يَظُنَّ أن قولَه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} محصورٌ معناه على الخبرِ عن رُبوبيتِه ٦ عالَمَ الدنيا دونَ عالَمِ الآخرةِ - مع عدمِ الدلالةِ على أن معنى ذلك كذلك في ظاهرِ التنزيلِ، أو في خبرٍ عن الرسولِ ﷺ به منقولٍ، أو بحُجةٍ موجودةٍ في المعقولِ - جاز ٧ لآخرَ أن يَظُنَّ أن ذلك محصورٌ على عالَمِ الزمانِ الذي فيه نزَل قولُه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} دون سائرِ ما يَحْدُثُ بعدَه في الأزمنةِ الحادثةِ مِن العالَمين، إذ كان صحيحًا بما ٨ قدَّمْنا مِن البيانِ أن عالَمَ كلِّ زمانٍ
Eğer bir kimse O'nun {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” sözünün, âhirette değil de dünyada onlara mâlik oluşuna dair bir haber olduğunu, bu sebeple dünyada onlara mâlik olduğu gibi âhirette de onlara mâlik olanın Kendisi olduğunu {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün Mâliki” sözüyle Kendisi hakkında bildirmesine [bunun] bağlanmasının zorunlu olduğunu 2 [bağlanması] 3 zannederse 4, dalgınlık göstermiş 5 ve hatalı bir zanda bulunmuş olur. Çünkü Kur'an'ın zahirinde, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den nakledilen bir haberde veya akılda mevcut bir delilde mananın böyle olduğuna dair bir delil bulunmamasına rağmen bir kimsenin; {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözünün anlamının, âhiret âlemine değil de dünya âlemine Rab oluşunun 6 haberiyle sınırlı olduğunu zannetmesi caiz olsaydı, başka birinin de bunun, sonradan gelen zamanlarda meydana gelecek diğer âlemleri dışarıda bırakıp yalnızca {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözünün indiği zamandaki âleme has olduğunu zannetmesi caiz olurdu 7. Zira daha önce ortaya koyduğumuz açıklamaya binaen 8 her zamanın âleminin...
648. Metin
غيرُ عالَمِ الزمانِ الذي بعدَه.
kendisinden sonraki zamanın âleminden başkadır.
649. Metin
فإن غَبِي عن علمِ صحةِ ذلك بما قد قدَّمْنا ذو غَباءٍ، فإن في قولِ اللَّهِ جل ثناؤُه: {وَلَقَدْ آتَيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ} [الجاثية: ١٦]. دلالةً واضحةً على أن عالَمَ كلِّ زمانٍ غيرُ عالَمِ الزمانِ الذي كان قبلَه وعالَمِ الزمانِ الذي بعدَه، إذ كان اللَّهُ جل ثناؤُه قد فضَّل أمةَ نبيِّنا محمدٍ ﷺ على سائرِ الأمِ الخاليةِ، وأخْبَرَهم بذلك في قولِه: {كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ} الآية [آل عمران: ١١٠]. فمعلومٌ بذلك أن بني إسرائيلَ في عصرِ نبيِّنا ﷺ لم يكونوا مع تكذيبِهم به ﷺ أفضلَ العالَمين، بل كان أفضلَ العالمين في ذلك العصرِ وبعدَه إلى قيامِ الساعةِ المؤمنون به المُتَّبِعون مِنْهاجَه، دونَ مَن سواهم مِن الأممِ المُكَذِّبةِ الضالَّةِ عن مِنْهاجِه.
Eğer anlayışsız biri daha önce sunduğumuz bilgilerle bunun doğruluğunu kavramaktan aciz kalırsa, şüphesiz övgüsü yüce olan Allah'ın: {وَلَقَدْ آتَيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ} [el-Câsiye: 16] “Andolsun biz İsrâiloğullarına Kitab'ı, hükmü ve peygamberliği verdik, onları temiz rızıklarla rızıklandırdık ve onları âlemlere üstün kıldık” sözünde; her zamanın âleminin, kendisinden önceki zamanın âleminden ve kendisinden sonraki zamanın âleminden farklı olduğuna açık bir delil vardır. Çünkü övgüsü yüce olan Allah Peygamberimiz Muhammed'in ﷺ ümmetini geçmiş diğer ümmetlere üstün kılmış ve bunu onlara: {كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ} [Âl-i İmrân: 110] “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” ayetiyle bildirmiştir. Böylece anlaşılmaktadır ki Peygamberimiz ﷺ zamanındaki İsrâiloğulları, O'nu ﷺ yalanlamalarıyla birlikte âlemlerin en üstünü değillerdi; aksine o asırda ve ondan sonra kıyamet kopuncaya kadar âlemlerin en üstünü, O'nun yolunu yalanlayan ve sapan diğer ümmetler değil, O'na iman edip yolunu izleyen kimselerdir.
650. Metin
وإذ كان بينًا فسادُ تأويلِ مُتَأوِّلٍ لو تأوَّل قولَه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} أنه معنيٌّ به أن اللَّهَ ربُّ عالَمِي زمنِ نبيِّنا محمدٍ ﷺ، دون عالَمِي سائرِ الأزمنةِ غيرِه - كان واضحًا فسادُ قولِ مَن زعَم أن تأويلَه: ربُّ عالَمِ الدنيا دون عالَمِ الآخرةِ. وأن: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} اسْتَحَقَّ الوصلَ به ليُعْلَمَ أنه في الآخرةِ مِن مِلْكِهم ورُبوبيتِهم بمثلِ الذي كان عليه في الدنيا.
Bir kimse {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözünü, Allah'ın diğer zamanların âlemlerinin değil yalnızca Peygamberimiz Muhammed'in ﷺ zamanındaki âlemlerin Rabbi olduğu şeklinde tevil etseydi bu tevilin tutarsızlığı nasıl açık idiyse; bu ifadenin tevilinin ahiret âleminin değil dünya âleminin Rabbi olduğu ve dünyada olduğu gibi ahirette de onlara mâlik ve rab olduğunun bilinmesi için {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün Mâliki” ifadesinin ona bağlanmayı hak ettiğini ileri süren kimsenin sözünün tutarsızlığı da öylece açıktır.
651. Metin
ويُسْألُ زاعمُ ذلك الفرقَ بينَه وبينَ مُتَحَكِّمٍ مثلَه في تأويلِ قولِه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ} تحكَّم فقال ١: إنما عنَى بذلك أنه ربُّ عالَمِي زمانِ محمدٍ ﷺ دون عالَمِي غيرِه مِن الأزمنةِ الماضيةِ قبلَه والحادثةِ بعدَه، كالذي زعَم قائلُ ٢ هذا القولِ
Bunu iddia eden kimseye, {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” [ayetinin] tevilinde kendisi gibi keyfî hüküm verip şöyle diyen 1 bir başka keyfî hüküm verici ile kendi arasındaki fark sorulur: “[Allah] bununla, kendisinden önceki geçmiş ve kendisinden sonraki gelecek zamanların âlemlerini değil, sadece Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- zamanının âlemlerini kastetmiştir.” Tıpkı bu sözü söyleyenin 2 iddia ettiği gibi...
652. Metin
أنه [عنَى به عالَمِي] (¬١) الدنيا دون عالَمِي (¬٢) الآخرةِ - مِن أصلٍ أو دلالةٍ. فلن يقولَ في أحدِهما شيئًا إلا أُلْزِم في الآخرِ مثلَه.
herhangi bir asla veya delile dayanmaksızın [bununla] ahiret âlemlerini (¬٢) değil dünya [âlemlerini kastettiğini] (¬١) iddia etmesi gibi. O, bu iki iddiadan biri hakkında ne söylerse aynısı diğeri için de aleyhine delil olarak getirilir.
653. Metin
وأما الزاعمُ أنَّ تأويلَ قولِه: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} أنه الذي يَمْلِكُ إقامةَ يومِ الدينِ، فإن الذي ألْزَمْنا قائلَ هذا القولِ الذي قبلَه له لازمٌ، إذ كانت إقامةُ القيامةِ إنما هي إعادةُ الخلقِ الذين قد بادوا لهيئاتِهم التي كانوا عليها قبلَ الهلاكِ في الدارِ (¬٣) التي أعَدَّ (¬٤) لهم فيها ما أعَدَّ، وهم العالَمون الذين قد أخْبَر جل ذكرُه عنهم أنه ربُّهم في قولِه: {رَبِّ الْعَالَمِينَ}.
{مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün Mâliki” sözünün tevilinin “din gününü ikame etmeye mâlik olan” şeklinde olduğunu iddia edene gelince; bundan önceki sözün sahibine bağlayıcı kıldığımız şey onun için de geçerlidir. Çünkü kıyametin ikame edilmesi, ancak yok olup gitmiş yaratılmışların, onlar için hazırladıklarını hazırlamış olduğu yurtta (¬٣) helak olmadan önceki şekillerine iade edilmesidir (¬٤); onlar da zikri yüce olan Allah'ın {رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi” sözünde kendilerinin Rabbi olduğunu haber verdiği âlemlerdir.
654. Metin
وأما تأويلُ ذلك في قراءةِ مَن قرَأ: (مالِكَ يَوْمِ الدِّينِ) فإنه أراد: يا (¬٥) مالكَ يومِ الدينِ. فنصَبه بنيَّةِ النداءِ والدعاءِ، كما قال جل ثناؤُه: {يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا} [يوسف: ٢٩]. بتأويلِ: يا يوسُفُ أعْرِضْ عن هذا. وكما قال الشاعرُ من بني أسدٍ، وهو شعرٌ - فيما يقالُ - جاهليٌّ (¬٦):
Bunu (مالِكَ يَوْمِ الدِّينِ) şeklinde okuyanın kıraatindeki tevile gelince; o kimse: “Ey (¬٥) din gününün Mâliki!” manasını kastetmiş, böylece nida ve dua niyetiyle onu nasb etmiştir; nitekim övgüsü yüce olan Allah: {يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا} [Yûsuf: 29] “Ey Yûsuf, bundan yüz çevir” tevilinde: “Yûsuf, bundan yüz çevir!” buyurmuştur. Tıpkı Esedoğulları'ndan bir şairin -söylendiğine göre Câhiliye şiiridir- şöyle dediği gibi (¬٦):
655. Metin
إن كنتَ أزْنَنْتَني (¬٧) بها كَذِبًا … جَزْءُ فلاقَيتَ مثلَها عَجِلًا
Eğer beni onunla yalan yere itham ettiysen (¬٧) … / Ey Cez’! Tez zamanda onun benzeriyle karşılaşasın!
656. Metin
يريدُ: يا جَزْءُ. وكما قال الآخرُ ٨:
“Ey Cez’!” demek istemiştir. Nitekim diğer bir [şair] de şöyle demiştir 8:
657. Metin
كذَبْتُم وبيتِ اللَّهِ لا تَنْكِحونها … بَنى شابَ قَرْناها (¬١) تَصُرُّ (¬٢) وتَحْلُبُ
Allah'a yemin olsun ki yalan söylediniz, onunla evlenemezsiniz … / Saç örgüleri (¬١) ağarmış bir kadının oğulları! Oysa o kadın devenin memesini bağlar (¬٢) ve sağar.
658. Metin
يريدُ: يا (¬٣) بنى شابَ قَرْناها.
“Ey (¬٣) saç örgüleri ağarmış kadının oğulları!” demek istemiştir.
659. Metin
وإنما أوْرَطه في قراءةِ ذلك بنصبِ الكافِ مِن: (مَالِكَ) - على المعنى الذي وصَفْتُ - حيرتُه في توجيهِ قولِه: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} وِجْهتَه، مع جرِّه ٤ {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} وخفضِه. فظنَّ أنه لا يَصِحُّ معنى ذلك بعدَ جرِّه: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} فنصَب: (مالِكَ يَوْمِ الدِّينِ) ليكونَ: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ} له خطابًا، كأنه أراد: يا مالكَ يومِ الدينِ إياك نَعْبُدُ وإياك نَسْتَعِينُ. ولو كان علِمَ تأويلَ أولِ السورةِ وأن: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} أمرٌ مِن اللَّهِ عبدَه ٥ بقِيلِ ذلك - كما ذكَرْنا قبلُ مِن الخبرِ عن ابنِ عباسٍ أن جبريلَ قال للنبيِّ ﷺ عن اللَّهِ: قلْ يا محمدُ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ٢ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ٣ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} وقلْ أيضَا يا محمدُ: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} ٦ وكان عَقَل عن العربِ أن مِن شأنِها إذا حكَت أو أمَرَت بحكايةِ خبرٍ يَتْلُو القولَ - أن تُخاطِبَ ثم تُخْبِرَ [عن غائبٍ] ٧، وتُخْبِرَ عن غائبٍ ثم تَعودَ إلى الخطابِ؛ لما في الحكايةِ بالقولِ مِن معنى الغائبِ والمُخاطَبِ، كقولِهم للرجلِ: قد قلتُ لأخيك: لو قمتَ لقمتُ. و: قد قلتُ لأخيك: لو قام لَقمتُ.
Onu, -nitelendirdiğim mana üzere- (مَالِكَ) kelimesindeki kef harfini nasb ile okumaya sevk eden şey; {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün Mâliki” ifadesini cer edip 4 kesre ile okumakla birlikte, {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} “[Rabbimiz!] Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz” sözünün yönünü tayin etme hususundaki şaşkınlığıdır. Zira o, {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün Mâliki” ifadesini cer ettikten sonra bu mananın sahih olmayacağını zannetmiş ve {إِيَّاكَ نَعْبُدُ} “Yalnız Sana kulluk ederiz” ifadesinin ona bir hitap olması için (مالِكَ يَوْمِ الدِّينِ) şeklinde nasb ile okumuştur; sanki şöyle demek istemiştir: “Ey din gününün Mâliki! Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” Şayet o, surenin başının tevilini ve {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” ifadesinin Allah'ın kuluna 5 bunu söylemesini emretmesi olduğunu bilseydi —nitekim daha önce İbn Abbâs'tan nakledilen rivayette, Cibrîl'in Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Allah'tan [naklen]: «Ey Muhammed! {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 2 الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ 3 مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm ve din gününün Mâliki olan Allah'a mahsustur” de ve yine ey Muhammed: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} “Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz” de» dediğini zikretmiştik— 6 ve Arapların bir sözü aktardıklarında veya “kavl”den (söyleme fiilinden) sonra gelen bir haberi aktarmayı emrettiklerinde; önce hitap edip sonra gaibden (üçüncü şahıstan) haber vermenin 7 ya da gaibden haber verip sonra hitaba dönmenin onların bir üslup özelliği olduğunu kavrasaydı —çünkü sözün hikâye edilmesinde hem gaib hem de muhatap manası bulunur; nitekim bir adama: «قد قلتُ لأخيك: لو قمتَ لقمتُ» “Kardeşine: 'Sen kalksaydın ben de kalkardım' dedim” ve «قد قلتُ لأخيك: لو قام لَقمتُ» “Kardeşine: 'O kalksaydı ben de kalkardım' dedim” demeleri gibi—
660. Metin
لَسَهُل (¬١) عليه مخرجُ ما اسْتَصْعَب عليه وِجْهتُه مِن جرِّ: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ}.
{مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Din gününün Mâliki” ifadesinin cerli okunmasında yönünü bulmakta zorlandığı şeyin çıkış yolu ona kolay gelirdi (¬١).
661. Metin
ومِن نظيرِ: {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} مجرورًا، ثم عَوْدِه إلى الخطابِ بـ: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ} كما (¬٢) ذكَرْنا قبلُ - البيتُ السائرُ مِن شعرِ أبي كبيرٍ الهُذَليِّ (¬٣):
Daha önce (¬٢) zikrettiğimiz gibi {مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} ifadesinin mecrur olup sonra {إِيَّاكَ نَعْبُدُ} “Yalnız Sana kulluk ederiz” ile hitaba dönülmesinin benzerlerinden biri de Ebû Kebîr el-Hüzelî'nin (¬٣) meşhur şiirindeki şu beyittir:
662. Metin
يا لَهْفَ نَفْسِي كان جِدَّة (¬٤) خالدٍ … وبَياضُ وجهِك للترابِ (¬٥) الأعْفَرِ
Ey vah bana! Hâlid'in tazeliği (¬٤) … / Ve senin yüzünün beyazlığı boz toprağa (¬٥) mı girecekti!
663. Metin
فرجَع إلى الخطابِ بقولِه: وبياضُ وجهِك. بعدَ ما قد مضَى الخبرُ عن خالدٍ على معنى الخبرِ عن الغائبِ.
Hâlid hakkındaki haber gaipten haber verme manasında geçtikten sonra, “Ve senin yüzünün beyazlığı” sözüyle hitaba dönmüştür.
664. Metin
ومنه قولُ لَبيدِ بنِ ربيعةَ (¬٦):
Lebîd b. Rebîa'nın şu sözü de (¬٦) bundandır:
665. Metin
باتَتْ تَشَكَّى إليَّ النفسُ (¬٧) مُجْهِشَةً (¬٨) … وقد حمَلْتُكِ سبعًا بعدَ سَبْعينَا
Nefsim hıçkırarak (¬٨) bana sızlanıp durdu gece boyunca (¬٧) … / Oysa ben seni yetmişten sonra yedi yıl daha taşıdım.
666. Metin
فرجَع إلى مخاطبةِ نفسِه، وقد تقَدَّم الخبرُ عنها على وجهِ الخبرِ عن الغائبِ.
Nefsi hakkındaki haber gaipten haber verme tarzında geçmişken, kendi nefsine hitap etmeye dönmüştür.