75906. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
75907. Metin
تفسيرُ سورةِ حم المؤمنِ
Hâ-Mîm el-Mü'min Suresi'nin Tefsiri
75908. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلَّ وعزَّ: {حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣)}.
Aziz ve Celil olan [Allah]'ın şu buyruğunun teviline dair açıklama: {حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣)} “Hâ-Mîm. Bu Kitab'ın indirilmesi, Azîz ve Alîm olan Allah tarafındandır; günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, cezalandırması şiddetli, lütuf ve ihsanı bol olandandır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; dönüş ancak O'nadır.”
75909. Metin
اخْتَلَف أهلُ التأويلِ في معنى قولِه: {حم}، فقال بعضُهم: هي حروفٌ مُقَطَّعَةٌ مِن اسمِ اللهِ، الذي هو الرحمنُ (¬١)، وهو، وهو الحاءُ والميمُ منه.
Tevil ehli, {حم} “Hâ-Mîm” buyruğunun anlamı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: "Bunlar, Allah'ın 'er-Rahmân' olan isminden harf-i mukattaalardır (ayrı ayrı harflerdir) (¬١); o da ondaki Hâ ve Mîm harfleridir." demişlerdir.
75910. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
75911. Metin
حدَّثني عبد اللهِ بنُ أحمدَ بن شَبُّويَهْ المَرْوَزيُّ، قال: ثنا عليُّ بنُ الحسينِ، قال: ثنى أبي، عن يزيدَ، عن عكرمةَ، عن ابن عباسٍ: {الر}، و {حم}، و {ن}، حروفُ "الرحمنِ" مُقَطَّعةً (¬٢).
Bana Abdullah b. Ahmed b. Şebbuyeh el-Mervezî rivayet edip dedi ki: Bize Ali b. el-Hüseyin anlatıp dedi ki: Bana babam, Yezîd'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti: “{الر} “Elif-Lâm-Râ”, {حم} “Hâ-Mîm” ve {ن} “Nûn”, 'er-Rahmân' isminin parça parça edilmiş harfleridir.” (¬٢)
75912. Metin
وقال آخرون: هو قسمٌ أقْسَمه اللهُ، وهو اسمٌ مِن أسماءِ اللهِ.
Başkaları ise: "O, Allah'ın ettiği bir yemindir ve Allah'ın isimlerinden bir isimdir." demişlerdir.
75913. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
75914. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ، قال: {حم} قسمٌ أقْسَمه اللهُ، وهو اسمٌ مِن أسماءِ اللهِ (¬٣).
Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlatıp dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti: “{حم} “Hâ-Mîm”, Allah'ın ettiği bir yemindir ve O'nun isimlerinden bir isimdir.” (¬٣)
75915. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ الحسينِ، قال: ثنا أحمدُ بنُ المُفضَّل، قال: ثنا أسباطُ، عن
Bize Muhammed b. el-Hüseyn rivayet edip dedi ki: Bize Ahmed b. el-Mufaddal anlatıp dedi ki: Bize Esbât, ...'den1234 [rivayet etti]:
75916. Metin
السديِّ قولَه: {حم}: من حروفِ أسماءِ اللهِ (¬١).
es-Süddî'nin: “{حم} “Hâ-Mîm”: Allah'ın isimlerinin harflerindendir.” (¬١) dediğini rivayet etti.
75917. Metin
وقال آخرون: بل هو اسمٌ من أسماءِ القرآنِ.
Başkaları ise: "Aksine o, Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir." demişlerdir.
75918. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
75919. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {حم}. قال: اسمٌ من أسماءِ القرآنِ (¬٢).
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd anlatıp dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: “{حم} “Hâ-Mîm”. Dedi ki: Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir.” (¬٢)
75920. Metin
وقال آخرون: هو حروفُ هجاءٍ.
Başkaları ise: "O, hece harfleridir." demişlerdir.
75921. Metin
وقال آخرون: بل هو اسمٌ. واحْتَجُّوا لقولِهم ذلك بقولِ شُرَيْحٍ بن أَوْفَى العَبْسيِّ (¬٣):
Başkaları da: "Aksine o bir isimdir." demişler ve bu görüşlerine Şüreyh b. Evfâ el-Absî'nin şu sözünü delil getirmişlerdir (¬٣):
75922. Metin
يُذْكِّرُني حَامِيمَ والرُّمْحُ شَاجِرٌ … فهلَّا تلا حاميمَ قبلَ التقَدُّمِ
Mızraklar birbirine girmişken bana Hâ-Mîm'i hatırlatıyor … İleri atılmadan önce Hâ-Mîm'i okusaydı ya!
75923. Metin
وبقولِ الكُمَيْتِ (¬٤):
Ve el-Kümeyt'in şu sözünü [delil getirmişlerdir] (¬٤):
75924. Metin
وجَدْنا لكم في آلِ حامِيمَ آيةٌ … تأوَّلها منا تَقِيٌّ ومُعْرِبُ
Âl-i Hâmîm'de sizin için bir ayet bulduk ki … Bizden takva sahibi olan da, açık sözlü olan da onu tevil etti.
75925. Metin
وحُدِّثْتُ عن معمرِ بن المثنى أنه قال: قال يونُسُ - يعنى يونسَ الجَرْميَّ -: ومَن قال هذا القول فهو مُنْكَرٌ ٥ عليه؛ لأن السورةَ "حم" ساكنةُ الحروفِ، فخرَجَت مخرجَ التَّهَجِّى، وهذه أسماءُ سورٍ خرَجَت متحركاتٍ، وإذا سُمِّيت سورةٌ بشيءٍ من هذه الأحرفِ المجزومةِ، دخَلَه الإعرابُ.
Bana Ma‘mer b. el-Müsennâ'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Yûnus -yani Yûnus el-Cermî'yi kastediyor- şöyle dedi: Kim bu sözü söylerse, bu aleyhine münker (kabul edilemez) bir durumdur5; çünkü "Hâ-Mîm" suresinin harfleri sakindir ve teheccî (harf harf heceleme) kalıbında gelmiştir. Bunlar ise harekeli olarak gelmiş sure isimleridir. Bir sure bu meczûm (sakin) harflerden biriyle isimlendirildiği takdirde, ona irap dahil olur.
75926. Metin
والقولُ في ذلك عندى نظيرُ القول في أخواتِها، وقد بيَّنا ذلك في قولِه: {الم}، ففى ذلك كفايةٌ عن إعادته في هذا الموضعِ (¬١)، إذ كان القولُ في {حم}، وجميعِ ما جاء في القرآن على هذا الوجهِ - أغنى حروف التَّهَجِّي - قولًا واحدًا.
Bu konudaki söz bana göre benzerlerinin hükmündedir. Bunu {الم} “Elif-Lâm-Mîm” buyruğunda açıklamıştık. Dolayısıyla {حم} “Hâ-Mîm” ve Kur'an'da bu şekilde -yani hece harfleri olarak- gelenlerin tamamı hakkındaki söz tek bir söz olduğundan, burada onu tekrarlamaktan yana [önceki açıklama] yeterlidir (¬١).
75927. Metin
وقولُه: {تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ}. يقولُ تعالى ذكرُه: مِن اللهِ العزيزِ في انتقامِه من أعدائِه، العليم بما تَعْمَلون مِن الأعمالِ وغيرِه (¬٢) تنزيلُ هذا الكتابِ. فالتنزيلُ مرفوعٌ بقولِه: {مِنَ اللَّهِ}.
O'nun: {تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ} “Kitab'ın indirilmesi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır” buyruğuna gelince; zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Düşmanlarından intikam almasında Aziz, amellerinizden işlediklerinizi ve diğer şeyleri (¬٢) çok iyi bilen Allah'tandır bu Kitab'ın indirilmesi. 'Tenzîl' kelimesi, {مِنَ اللَّهِ} “Allah tarafındandır” sözüyle merfudur.
75928. Metin
وفي قولِه: {غَافِرِ الذَّنْبِ}. وجهان؛ أحدهما: أن يكونَ بمعنى: يَغْفِرُ ذنوبَ العبادِ. وإذا أُرِيد هذا المعنى كان خفضُ {غَافِرِ} و {وَقَابِلِ} مِن وجهين؛ أحدِهما: مِن نيةِ تكريرِ "من"، فيكونُ معنى الكلامِ حينَئذٍ: تنزيلُ الكتابِ من اللهِ العزيزِ العليمِ، من غافرِ الذنبِ وقابلِ التوب؛ لأن {غَافِرِ الذَّنْبِ} نكرةٌ، وليس بالأفصحِ أن يكونَ نعتًا للمعرفةِ وهو نكرةٌ.
{غَافِرِ الذَّنْبِ} “Günahı bağışlayan” buyruğunda iki vecih vardır. Birincisi: "Kulların günahlarını bağışlar" anlamında olmasıdır. Bu anlam kastedildiğinde, {غَافِرِ} “bağışlayan” ve {وَقَابِلِ} “ve kabul eden” kelimelerinin mecrur (kesreli) oluşu iki yönden olur. Biri: "Min" (مِنْ) harf-i cerrinin tekrarı niyetiyledir; bu durumda sözün anlamı şöyle olur: 'Kitab'ın indirilmesi Azîz ve Alîm olan Allah'tandır, günahı bağışlayandan ve tövbeyi kabul edendendir.' Çünkü {غَافِرِ الذَّنْبِ} “günahı bağışlayan” nekredir ve nekre bir kelimenin marifeye sıfat olması en fasih kullanım değildir.
75929. Metin
والآخرِ: أن يكونَ أُجْرِى في إعرابِه، وهو نكرةٌ، على إعرابِ الأولِ، كالنعتِ له، لوقوعِه بينَه وبينَ قوله: {ذِي الطَّوْلِ}، وهو معرفةٌ. وقد يَجوزُ أن يكونَ أُتبِع إعرابُه، وهو نكرةٌ، إعرابَ الأولِ، إذ كان مدحًا، وكان المدحُ يُتْبَعُ إعرابُه ما قبلَه أحيانًا، ويُعْدَلُ به عن إعرابِ الأوّلِ أحيانًا، بالنصبِ والرفعِ، كما قال الشاعرُ (¬٣):
Diğeri ise: Nekre olduğu halde, kendisi ile marife olan {ذِي الطَّوْلِ} “lütuf sahibi” buyruğu arasına girdiği için, ona sıfat gibi kılınarak birincisinin irabına tabi tutulmuş olmasıdır. Ayrıca övgü ifade ettiği için -ki övgü kelimelerinin irabı bazen kendisinden öncekine tabi kılınır, bazen de nasb veya ref ile birincisinin irabından saptırılır- nekre olduğu halde irabının birincisinin irabına tabi kılınmış olması da caizdir; nitekim şair şöyle demiştir (¬٣):
75930. Metin
لا يَبْعَدَنْ قومى الذين هُمُ … سَمُّ العُداة وآفةُ الجُزْرِ
Uzak olmasın o kavmim ki onlar … Düşmanların zehri ve kesilen develerin afetidirler,
75931. Metin
النازلين بكلِّ مُعْتَرَكٍ … والطَّيِّبِين مَعاقِدَ الأَزْرِ
Her savaş meydanına inen1 ve etek bağları tertemiz (iffetli/şerefli) olan [kimselerdir].23
75932. Metin
وكما قال جلَّ ثناؤُه: {وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ (١٤) ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ (١٥) فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ} [البروج: ١٤ - ١٦]. فرفَع {فَعَّالٌ} وهو نكرةٌ محضةٌ، وأُتْبِع إعرابَ (¬١) {الْغَفُورُ الْوَدُودُ}.
Ve nitekim övgüsü yüce olan [Allah]'ın şöyle buyurduğu gibidir: {وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ (١٤) ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ (١٥) فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ} “O, çok bağışlayandır, çok sevendir. Arş'ın sahibidir, yücedir. Dilediğini hakkıyla yapandır.” [el-Burûc: 14-16]. Burada sırf nekre olduğu halde {فَعَّالٌ} “hakkıyla yapan” kelimesini merfu kılmış ve {الْغَفُورُ الْوَدُودُ} “çok bağışlayan, çok seven” kelimelerinin irabına (¬١) tabi kılmıştır.
75933. Metin
والآخرُ: أن يكونَ معناه أن ذلك مِن صفتِه تعالى ذكرُه، إذ كان [لم يَزَلْ] (¬٢) لذنوبِ العبادِ غفورًا مِن قبلِ نزولِ هذه الآيةِ، وفى حالِ نزولِها، ومن بعدِ ذلك، فيكونَ عندَ ذلك معرفةً صحيحةً، ونعنًا على الصحةِ. وقال: {غَافِرِ الذَّنْبِ}، ولم يَقُلِ: "الذنوب". لأنه أُرِيد به الفعلُ.
Diğer vecih ise: Bunun zikri yüce olan [Allah]'ın sıfatından olması anlamında olmasıdır; zira O, bu ayetin inmesinden önce de, indiği sırada da ve bundan sonra da kulların günahlarını [daima] (¬٢) bağışlayandır. Bu durumda o, sahih bir marife ve sahih bir sıfat olur. Fiil kastedildiği için de "ez-Zünûb" (günahlar) dememiş, {غَافِرِ الذَّنْبِ} “günahı bağışlayan” demiştir.
75934. Metin
وأما قولُه: {وَقَابِلِ التَّوْبِ}. فإن التوبَ قد يكونُ جمعَ توبةٍ، كما يُجْمَعُ الدَّوْمةُ دَوْمًا، والعَومةُ عَوْمًا، مِن عَومةِ السفينةِ، كما قال الشاعرُ (¬٣):
{وَقَابِلِ التَّوْbِ} “ve tövbeyi kabul eden” buyruğuna gelince; 'et-Tevb', 'devmetün'ün çoğulunun 'devm', 'avmetün'ün çoğulunun geminin yüzmesinden hareketle 'avm' yapılması gibi 'tevbetün' kelimesinin çoğulu olabilir. Nitekim şair şöyle demiştir (¬٣):
75935. Metin
* عَوْمَ السَّفِينِ فلمَّا حالَ دونَهمُ *
* Gemilerin yüzüşü [gibi], aralarına engel girdiğinde *
75936. Metin
وقد يكونُ مصدرَ (¬٤): تاب يَتوبُ توبًا.
Ve 'tâbe yetûbu tevben' (تَابَ يَتُوبُ تَوْبًا) fiilinin masdarı (¬٤) da olabilir.
75937. Metin
وقد حدَّثني محمدُ بنُ عبيدٍ المُحاربيُّ، قال: ثنا أبو بكرِ بنُ عَيَّاشٍ، عن أبي إسحاقَ، قال: جاء رجلٌ إلى عمرَ، فقال: إنى قتَلْتُ، فهل لي من توبةٍ؟ قال: نعم، اعْمَلْ ولا تَيْأَسْ. ثم قرَأ: {حم ١ تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ ٢ غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ} ٥.
Bana Muhammed b. Ubeyd el-Muhâribî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Bekir b. Ayyâş, Ebû İshâk'tan nakletti, o şöyle dedi: Bir adam Ömer'e [radıyallâhu anh] gelerek: "Ben [birini] öldürdüm, benim için tevbe [imkânı] var mıdır?" diye sordu. [Ömer]: "Evet, [salih] amel işle ve sakın ümitsizliğe kapılma." dedi. Sonra da: {حم 1 تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ 2 غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ} 5 “Hâ-Mîm. Bu kitabın indirilişi; Azîz [ve] Alîm olan, günahı bağışlayan ve tevbeyi kabul eden Allah tarafındandır.” [ayetlerini] okudu.
75938. Metin
وقولُه: {شَدِيدِ الْعِقَابِ}. يقولُ تعالى ذكرُه: شديدٌ عقابُه لمن عاقَبه مِن
O'nun: {شَدِيدِ الْعِقَابِ} “Cezalandırması şiddetli” buyruğuna gelince; zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Cezalandırdığı kimselerden O'na
75939. Metin
أهلِ العصيانِ له، فلا تَتَّكِلوا على سَعةِ رحمتِه، ولكن كونوا منه على حذرٍ،
isyan edenler için cezalandırması pek şiddetlidir. Dolayısıyla O'nun rahmetinin genişliğine güvenip tembellik etmeyin; aksine O'ndan sakının;
75940. Metin
باجتنابِ مَعاصيه، وأداءِ فرائضِه، فإنه كما أنه لا يُؤيِسُ أهل الإجرامِ والآثامِ مِن
O'na isyan etmekten kaçınarak ve farzlarını yerine getirerek [sakının]. Zira O, günah ve suç sahiplerini
75941. Metin
عفوِه، وقبولِ توبةِ مَن تاب منهم مِن جُرْمِه، كذلك لا يُؤَمِّنُهم مِن عقابِه وانتقامِه
affından ve suçundan tövbe edenlerin tövbesini kabul etmekten ümitsizliğe düşürmediği gibi, aynı şekilde
75942. Metin
منهم، بما اسْتَحَلُّوا (¬١) منِ محارمِه، وركِبوا من معاصِيه.
O'nun haramlarını helal saymaları (¬١) ve günahlarını işlemeleri sebebiyle onları cezalandırmasından ve intikamından da emin kılmaz.
75943. Metin
وقولُه: {ذِي الطَّوْلِ}. يقولُ: ذى الفضلِ والنِّعمِ المبسوطةِ على مَن شاء مِن خلقِه. يقالُ منه: إن فلانًا لَذو طَوْلٍ على أَصحابِه. إذا كان ذا فضلٍ عليهم.
O'nun: {ذِي الطَّوْلِ} “Lütuf ve ihsan sahibi” buyruğuna gelince; kullarından dilediğine lütuf ve nimetleri bol olan demektir. Bu kökten hareketle: 'İnne fülânen lezû tavlin alâ ashâbihî' (Falan kimse arkadaşlarına karşı lütuf/ihsan sahibidir) denir ki, onlara karşı bir fazileti ve iyiliği olduğunda söylenir.
75944. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda söylediğimize benzer bir sözü tevil ehli de söylemiştir.
75945. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
75946. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ قولَه: {ذِي الطَّوْلِ}. يقولُ: ذى السَّعةِ والغِنى (¬٢).
Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlatıp dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan O'nun: {ذِي الطَّوْلِ} “Lütuf ve ihsan sahibi” buyruğu hakkında rivayet etti: “Genişlik ve zenginlik sahibi demektir.” (¬٢)
75947. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللهِ: {ذِي الطَّوْلِ}: الغِنى (¬٣).
Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım anlatıp dedi ki: Bize Îsâ anlattı. Bana el-Hâris de rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasan anlatıp dedi ki: Bize Varkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın: {ذِي الطَّوْلِ} “Lütuf ve ihsan sahibi” buyruğu hakkında: “Zenginlik [sahibi]” (¬٣) dediğini rivayet etti.
75948. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {ذِي الطَّوْلِ}:
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd anlatıp dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {ذِي الطَّوْلِ} “Lütuf ve ihsan sahibi” [buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etti]:
75949. Metin
أي: ذى النِّعَمِ (¬١).
Yani: Nimetler sahibi demektir.” (¬١)
75950. Metin
وقال بعضُهم: الطَّوْلُ: القُدْرةُ.
Bazıları ise: "et-Tavl, güç ve kudret demektir." demişlerdir.
75951. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
75952. Metin
حدَّثنا يونُسُ، قال: أخبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ في قولِه: {ذِي الطَّوْلِ}. قال: الطولُ: القدرةُ، ذاك الطَّوْلُ (¬٢).
Bize Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd, O'nun: {ذِي الطَّوْلِ} “Lütuf ve ihsan sahibi” buyruğu hakkında dedi ki: “et-Tavl: Güç ve kudrettir; işte o tavldır.” (¬٢)
75953. Metin
وقولُه: {لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ}. يقولُ: لا معبودَ تَصْلُحُ له العبادةُ إلا اللهُ العزيزُ العليمُ، الذي صفتُه ما وصَف جلَّ ثناؤُه، فلا تَعْبُدوا شيئًا سواه.
O'nun: {لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; dönüş ancak O'nadır” buyruğuna gelince; O buyuruyor ki: Övgüsü yüce olan [Allah]'ın vasfettiği bu sıfatlara sahip olan Azîz ve Alîm Allah'tan başka kendisine ibadet edilmeye layık hiçbir ilah yoktur; o halde O'ndan başka hiçbir şeye ibadet etmeyin.
75954. Metin
{إِلَيْهِ الْمَصِيرُ}. يقولُ تعالى ذكرُه: إلى اللهِ مصيرُكم ومَرْجِعُكم أيُّها الناسُ، فإياه فاعْبُدوا، فإنه لا يَنْفَعُكم شيءٌ عبَدْتُموه عند ذلك سواه.
{إِلَيْهِ الْمَصِيرُ} “Dönüş ancak O'nadır”. Zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Ey insanlar! Varışınız ve dönüşünüz yalnızca Allah'adır. O halde yalnızca O'na ibadet edin; zira o zaman O'ndan başka ibadet ettiğiniz hiçbir şey size fayda vermez.
75955. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ (٤) كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ (٥)}.
Yüce [Allah]'ın şu buyruğunun teviline dair açıklama: {مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ (٤) كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ (٥)} “Allah'ın ayetleri hakkında, inkâr edenlerden başkası mücadele (ve münakaşa) etmez. Onların memleketlerde gezip dolaşması seni aldatmasın. Onlardan önce Nûh kavmi ve onlardan sonraki topluluklar da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya yeltendi ve hakkı ortadan kaldırmak için batıl ile mücadele etti. Ben de onları yakalayıverdim. İşte, benim cezalandırmam nasılmış!”
75956. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: ما يُخاصِمُ في حججِ اللهِ وأدلتِه على وحْدانيتِه بالإنكارِ لها، إلا الذين جحَدوا توحيدَه.
Zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Allah'ın birliğine dair delil ve hüccetlerini inkâr ederek onlar hakkında, O'nun tevhidini inkâr edenlerden başkası tartışıp mücadele etmez.
75957. Metin
وقولُه: {فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: فلا يَخْدَعْك يا محمدُ تصرُّفُهم في البلادِ، وبقاؤُهم ومُكثُهم فيها، مع كفرِهم بربِّهم،
Yüce [Allah]'ın: {فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ} “Onların memleketlerde gezip dolaşması seni aldatmasın” buyruğuna gelince; övgüsü yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Ey Muhammed! Rablerini inkâr etmelerine rağmen onların memleketlerde tasarrufta bulunmaları (gezip dolaşmaları), oralarda kalıp varlıklarını sürdürmeleri seni aldatmasın12,
75958. Metin
فتَحْسَبَ أنهم إنما أُمْهِلوا وتقَلَّبوا، فتصَرَّفوا في البلادِ مع كفرِهم باللهِ، ولم يُعاجَلوا بالنِّقْمةِ والعذابِ على كفرِهم، لأنهم على شيءٍ مِن الحقِّ، فإنا لم نُمْهِلْهم لذلك، ولكن ليَبْلُغَ الكتابُ أجلَه، ولتَحِقَّ عليهم كلمةُ العذابِ؛ عذابِ ربِّك.
[Böylece] Allah'ı inkâr etmelerine rağmen kendilerine mühlet verilip serbestçe gezip dolaşmalarını, memleketlerde tasarrufta bulunmalarını ve inkârları sebebiyle çarptırılacakları ceza ve azabın acele ettirilmemesini hak üzere bir payları bulunduğu için sanmayasın. Zira biz onlara bunun için mühlet vermedik; aksine, yazılan süre eceline ulaşsın ve üzerlerine azap sözü -Rabbinin azabı- hak olsun diye [mühlet verdik].
75959. Metin
كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ}: أسفارُهم فيها، ومجيئُهم وذَهابُهم (¬١).
Nitekim bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd anlatıp dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: “{فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ} “Onların memleketlerde gezip dolaşması seni aldatmasın”: Onların oralardaki yolculukları, gelişleri ve gidişleridir.” (¬١)
75960. Metin
ثم قصَّ على رسولِ اللهِ ﷺ قَصَصَ الأممِ المكذِّبةِ رسلَها، وأخْبَره (¬٢) أنهم كانوا مِن جدالِهم لرسلِه (¬٣) على مثلِ الذي عليه قومُه الذين أُرْسِل إليهم، وأنه أحَلَّ بهم مِن نِقْمته عندَ بلوغِهم أمَدَهم، بعدَ إِعْذارِ رسلِه إليهم وإنذارِهم بأسَه، ما قد ذكَر في كتابِه، إعلامًا منه بذلك نبيَّه أن سنتَه في قومِه الذين سلَكوا سبيلَ أولئك في تكذيبِه وجِدالِه، سنتُه من إحلالِ نقمتِه بهم، وسَطْوتِه بهم، فقال تعالى ذكرُه: كذَّبَت قبلَ قومِك المكذِّبين لرسالتِك إليهم رسولًا، المُجادِليك بالباطلِ، قومُ نوحٍ والأحزابُ مِن بعدِهم؛ وهم الأممُ الذين تحَزَّبوا وتجَمَّعوا على رسلِهم بالتكذيبِ لها، كعادٍ، وثمودُ، وقومِ لوطٍ، وأصحابِ مَدْيَنَ، وأشباهِهم.
Sonra [Allah], Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e elçilerini yalanlayan ümmetlerin kıssalarını anlattı ve onların elçileriyle mücadele etme hususunda, kendisine gönderildiği kavminin bulunduğu durumun benzeri üzere olduklarını ve elçilerinin onları mazeretsiz bırakması ve onları O'nun azabıyla uyarmasından sonra ecellerine ulaştıklarında Kitabı'nda zikrettiği azabını onların başına indirdiğini haber verdi (¬٢). [Allah], kendisini yalanlama ve onunla mücadele etme hususunda öncekilerin yolunu tutan kavmi hakkındaki sünnetinin (yasasının) da azabını ve cezasını onların başına indirme sünneti olduğunu Peygamberi'ne bildirmek üzere şöyle buyurdu: Sana gönderilen elçiliği yalanlayan ve seninle batıl yere mücadele eden kavminden önce Nûh kavmi ve onlardan sonraki topluluklar da bir elçiyi yalanlamıştı. Bunlar; Âd, Semûd, Lût kavmi, Medyen halkı ve benzerleri gibi elçilerini yalanlamak üzere fırkalara ayrılıp birleşen ümmetlerdir.
75961. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir açıklamayı tevil ehli de yapmıştır.
75962. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
75963. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة قولَه: {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ}. قال: الكفارُ (¬١).
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd anlatıp dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin: {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْأَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ} “Onlardan önce Nûh kavmi ve onlardan sonraki fırkalar da yalanlamıştı” buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etti: “[Onlar] kâfirlerdir.”1
75965. Metin
وقولُه: {وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ}. يقولُ تعالى ذكرُه: وهمت كلُّ أمةٍ من هذه الأممِ المكذِّبةِ رسلَها، المُتَحزِّبةِ على أنبيائِها، برسولِهم (¬٢) الذي أُرْسِل إليهم، ليَأْخُذوه فيَقْتُلوه.
O'nun: {وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ} “Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya yeltendi” buyruğuna gelince; Zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Elçilerini yalanlayan ve peygamberlerine karşı fırkalaşan bu ümmetlerin her biri, onu yakalayıp öldürmek için kendilerine gönderilen elçilerine (¬٢) kastetti (yeltendi).
75966. Metin
كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ (¬٣)}. أي: ليَقْتُلُوه (١).
Nitekim bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd anlatıp dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: “{وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ (¬٣)} “Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya yeltendi”. Yani: Onu öldürmek için.” (١)
75967. Metin
وقيل: {بِرَسُولِهِمْ}، وقد قيل قبلُ (¬٤): {كُلُّ أُمَّةٍ}. فوُجِّهَتِ الهاءُ والميمُ إلى الرجلِ دون لفظِ الأمَّةٍ، وقد ذُكِر أن ذلك في قراءةِ عبدِ اللهِ: (برسولها) (¬٥). بمعنى (¬٦): برسولِ الأمةِ.
Daha önce (¬٤) {كُلُّ أُمَّةٍ} “Her ümmet” denildiği halde {بِرَسُولِهِمْ} “Peygamberlerine” denilmiştir. Dolayısıyla [çoğul eril zamir olan] "hâ" ve "mîm" harfleri "ümmet" lafzına değil, [ümmeti oluşturan] adamlara (insanlara) yöneltilmiştir. Bunun Abdullah [b. Mes'ûd]'un kıraatinde: “Ümmetin peygamberi” manasında (¬٦) (برسولها) [kendi peygamberine] şeklinde olduğu da zikredilmiştir (¬٥).
75968. Metin
وقولُه: {وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ}. يقولُ: وخاصَموا رسولَهم بالباطلِ مِن الخُصومةِ، ليُبْطِلوا بجِدالِهم إياه وخُصومتِهم له، الحقَّ الذي جاءهم به من عندِ اللهِ؛ من الدخولِ في طاعتِه، والإقرارِ بتوحيدِه، والبراءةِ مِن عبادةِ ما سواه، كما يُخاصِمُك كفارُ قومِك يا محمدُ بالباطلِ.
O'nun: {وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ} “Ve hakkı ortadan kaldırmak için batıl ile mücadele etti[ler]” buyruğuna gelince; O buyuruyor ki: Ey Muhammed! Kavminin kâfirlerinin seninle batıl yere mücadele ettiği gibi, onlar da O'na itaat dairesine girmek, birliğini ikrar etmek ve O'ndan başkasına ibadetten uzak durmak şeklinde Allah katından kendilerine getirdiği hakkı, onunla mücadele edip çekişerek boşa çıkarmak ve ortadan kaldırmak için elçileriyle batıl bir mücadeleyle çekiştiler.
75969. Metin
وقولُه: {فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ}. يقولُ تعالى ذكرُه:
O'nun: {فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ} “Bunun üzerine onları yakalayıverdim. İşte, benim cezalandırmam nasılmış!” buyruğuna gelince; şânı yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır:
75970. Metin
فأَخَذْتُ (¬١) الذين همُّوا برسولِهم ليأْخُذوه، بالعذابِ مِن عندى، فكيف كان عقابي إياهم؟ ألم أُهْلِكْهم، فأَجْعَلْهم للخلقِ عِبْرةً، ولمن بعدَهم عِظَةً، وأَجْعَلْ ديارَهم ومساكنَهم منهم خَلاءً، وللوحوشِ ثَوَاءً؟
Elçilerini yakalayıp cezalandırmaya yeltenenleri katımdan bir azapla yakaladım (¬١). Onları cezalandırmam nasıl oldu? Onları helak edip mahlûkata bir ibret, kendilerinden sonrakilere bir öğüt kılmadım mı? Yurtlarını ve meskenlerini onlardan ıssız, vahşi hayvanlara barınak yapmadım mı?
75971. Metin
وقد حدَّثنا حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيد، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ}. قال: شديدٌ [واللهِ] (¬٢).
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd anlatıp dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: “{فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ} “Ben de onları yakalayıverdim. İşte, benim cezalandırmam nasılmış!”. [Katâde]: “[Allah'a yemin olsun ki] çok şiddetliydi (¬٢).” dedi.
75972. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ (٦)}.
Yüce [Allah]'ın şu buyruğunun teviline dair açıklama: {وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ (٦)} “Böylece Rabbinin inkâr edenler hakkındaki 'onlar cehennemliktirler' sözü gerçekleşmiş oldu.”
75973. Metin
يقولُ تعالى ذكره: وكما حقَّ على الأممِ التي كذَّبَت رسلَها - التي قصَصْتُ عليك يا محمدُ قصصَها - عذابي، وحلَّ بها عقابي، بتكذيبِهم رسلَهم، [وجِدالِهم إياهم بالباطلِ] (¬٣) ليُدْحِضوا به الحقَّ، كذلك وجَبَت كلمةُ ربِّك على الذين كفروا باللهِ مِن قومِك الذين يُجادِلون في آياتِ اللهِ.
Zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Ey Muhammed! Elçilerini yalanlamaları ve hakkı ortadan kaldırmak için [onlarla batıl yere mücadele etmeleri] (¬٣) sebebiyle, sana kıssalarını anlattığım elçilerini yalanlayan ümmetler üzerine azabım nasıl hak oldu ve cezam başlarına indiyse; aynı şekilde Allah'ın ayetleri hakkında mücadele eden kavminden Allah'ı inkâr edenlerin üzerine de Rabbinin sözü öylece vacip oldu (kesinleşti).
75974. Metin
وقولُه: {أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ}. اخْتَلَف أهلُ العربيةِ في موضعِ قولِه: {أَنَّهُمْ}؛ فقال بعضُ نحويِّى البصرةِ ٤: معنى ذلك: حقَّت كلمةُ ربِّك على الذين كفَروا أنهم أصحابُ النارِ. أي: لأنهم، أو بأنهم ٥، وليس "أنهم" في موضعِ مفعولٍ، ليس مثلَ قولِك: [أحْقَقْتُ أنهم. لو كان كذلك كان أيضًا] ٦:
Yüce [Allah]'ın: {أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ} “Onlar cehennemliktirler” buyruğuna gelince; Arap dili âlimleri {أَنَّهُمْ} ifadesinin [cümledeki] konumu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Basra nahivcilerinden bazısı 4 şöyle demiştir: Bunun manası; 'Rabbinin inkâr edenler hakkındaki onların cehennemlik olduklarına dair sözü hak oldu', yani 'çünkü onlar' yahut 'onların [öyle] olmaları sebebiyle' 5 [demektir]. 'Ennehüm' (أنهم) [ifadesi] mef'ûl (nesne) konumunda değildir. Senin: [Onların öyle olduklarını kesinleştirdim. Eğer böyle olsaydı, o da şöyle olurdu:] 6 sözün gibi değildir:
75975. Metin
أحْقَقْتُ لأنهم.
“Hak ve kesin kıldım, çünkü onlar...”
75976. Metin
وكان غيرُه يقولُ: {أَنَّهُمْ} بدلٌ من الكلمةِ، كأنه: حقَّت (¬١) الكلمةُ حقًّا أنهم أصحابُ النارِ.
Ondan başkası ise şöyle diyordu: “{أَنَّهُمْ} ifadesi 'el-kelime'den bedeldir; sanki: Gerçekten o söz, onların cehennemlik oldukları şeklinde hak oldu (kesinleşti) (¬١) [demektir].”
75977. Metin
والصوابُ مِن القولِ في ذلك أن قولَه: {أَنَّهُمْ}. ترجمةٌ عن الكلمةِ، بمعنى: وكذلك حقَّ عليهم عذابُ النارِ، الذي وعَد اللهُ أهلَ الكفرِ به.
Bu hususta doğru olan görüş şudur: O'nun {أَنَّهُمْ} “Onlar [şüphesiz]” buyruğu, 'el-kelime'den bir bedel / açıklama (terceme) olup şu manadadır: İşte böylece Allah'ın inkâr ehline vadettiği cehennem azabı onların üzerine hak oldu.
75978. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (٧)}.
Yüce [Allah]'ın şu buyruğunun teviline dair açıklama: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (٧)} “Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na inanırlar ve iman edenler için şöyle bağışlanma dilerler: 'Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve ilim bakımından kuşattın. Tevbe edenleri ve senin yoluna uyanları bağışla; onları cehennem azabından koru!'”
75979. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: الذين يَحْمِلون عرشَ اللهِ من ملائكتِه، ومَن حولَ عرشِه ممن يَحُفُّ به من الملائكةِ، {يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ}. يقولُ: يُصَلُّون لربِّهم بحمدِه وشكرِه، {وَيُؤْمِنُونَ بِهِ}. يقولُ: ويُقِرُّون باللهِ أنه لا إلهَ لهم سواه ويَشْهَدون بذلك، لا يَسْتَكْبِرون عن عبادتِه، {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا}. يقولُ: ويَسْأَلُون ربَّهم أن يَغْفِرَ للذين أَقَرُّوا بمثلِ إقرارِهم مِن توحيدِ اللهِ، والبراءةِ مِن كلِّ معبودٍ سواه - ذنوبَهم، فيَعْفُوها عنهم.
Zikri yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Meleklerinden Allah'ın Arş'ını taşıyanlar ve O'nun Arş'ının etrafını kuşatan melekler, {يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} “Rablerini hamd ile tesbih ederler”. O buyuruyor ki: Rablerine O'na hamd ve şükür ile ibadet (namaz) ederler. {وَيُؤْمِنُونَ بِهِ} “O'na inanırlar”. O buyuruyor ki: Kendileri için Allah'tan başka hiçbir ilah bulunmadığını ikrar ve buna şehadet ederler; O'na kulluk etmekten büyüklenip kaçınmazlar. {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} “Ve iman edenler için bağışlanma dilerler”. O buyuruyor ki: Allah'ın birliği ve O'ndan başka her ilah edinilenden berî olma hususunda kendi ikrarları gibi ikrarda bulunan kimselerin günahlarını bağışlamasını ve onları affetmesini Rablerinden dilerler.
75980. Metin
كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا}: لأهلِ لا إلهَ إلا اللهُ.
Nitekim bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd anlatıp dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den O'nun: {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} “Ve iman edenler için bağışlanma dilerler” buyruğu hakkında: “Lâ ilâhe illallâh ehline [mağfiret dilerler]” dediğini rivayet etti.
75981. Metin
وقولُه: {رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا}. وفى هذا الكلامِ محذوفٌ، وهو: يقولون. ومعنى الكلامِ: ويَسْتَغْفِرون للذين آمنوا يقولون: يا ربَّنا وسِعْتَ كلَّ شيءٍ رحمةً وعلمًا. ويعنى بقولِه: {وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا}: وسِعَتْ رحمتُك وعلمُك كلَّ شيءٍ مِن خلقك، فعلِمْتَ كُلَّ شيءٍ، فلم يَخْفَ عليك شيءٌ، ورحِمْتَ خلقَك، ووسِعْتَهم برحمتِك.
O'nun: {رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا} “Rabbimiz! Sen rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşattın” buyruğuna gelince; bu sözde hazfedilmiş (düşürülmüş) bir ifade vardır, o da: “derler (يقولون)” ifadesidir. Cümlenin anlamı şöyledir: İman edenler için bağışlanma dilerler [ve şöyle] derler: “Ey Rabbimiz! Sen rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşattın.” O'nun {وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا} “Rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşattın” buyruğu ile kastettiği şudur: Rahmetin ve ilmin yarattığın her şeyi kuşattı; böylece her şeyi bildin1, hiçbir şey Sana gizli kalmadı; mahlukatına merhamet ettin ve onları rahmetinle kuşattın.
75983. Metin
وقد اخْتَلَف أهلُ العربيةِ في وجهِ نصبِ الرحمةِ والعلمِ؛ فقال بعضُ نحويِّي البصرةِ: انتصابُ ذلك كانتصابِ: لك مثلُه عبدًا. لأنك قد جَعَلْتَ: {وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ}، وهو مفعولٌ له، والفاعلُ التاءُ، وجاء بالرحمةِ والعلمِ تفسيرًا، وقد شغَلْتَ عنهما الفعلَ، كما شغَلْتَ المثلَ بالهاءِ، فلذلك نصَبْتَه، تشبيهًا بالمفعولِ بعدَ الفاعلِ.
Arap dili âlimleri "rahmet" ve "ilim" kelimelerinin mansub oluş gerekçesi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Basralı bazı nahivciler şöyle demiştir: Bunların mansub olması, “Senin köle olarak onun bir benzeri hakkın vardır (لك مثلُه عبدًا)” cümlesindeki mensubiyet gibidir. Çünkü sen {وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ} ifadesinde [şeyi] ona mef'ûl kıldın, fâil ise [vasi'te kelimesindeki] 'tâ'dır; rahmet ve ilim ise tefsir (temyîz) olarak gelmiştir ve fiili onlardan [başka bir ögeyle] meşgul etmişsindir; tıpkı 'misl' kelimesini 'hâ' zamiriyle meşgul ettiğin gibi. Bu sebeple fâilden sonra gelen mef'ûle benzetilerek mansub kılınmıştır.
75984. Metin
وقال غيرُه: هو مِن المنقولِ، وهو مُفَسَّرٌ: وسِعَت رحمتُه وعلمُه، ووسِع هو كلَّ شيءٍ رحمةً، كما تقولُ: طابَت به نفسى، وطبتُ به نفسًا. وقال: أمّا: لك مثُله عبدًا. فإن المقاديرَ لا تكونُ إلا معلومةً، مثلَ: عندى رِطْلٌ زيتًا. والمثلُ غيرُ معلومٍ، ولكنَّ لفظه لفظُ المعرفةِ، والعبدُ نكرةٌ، فلذلك نصَب العبدَ، وله أن يَرْفَعَ، واسْتَشْهَد لقيلِه ذلك بقولِ الشاعرِ:
Bir başkası ise şöyle demiştir: Bu nakledilmiş (dönüştürülmüş) bir yapıdır ve açıklaması şöyledir: “O'nun rahmeti ve ilmi [her şeyi] kuşattı” iken “O, her şeyi rahmet bakımından kuşattı” olmuştur; tıpkı senin “Onunla nefsim hoşnut oldu (طابَت به نفسى)” ve “Onunla nefis bakımından hoşnut oldum (طبتُ به نفسًا)” demen gibi. Şöyle de demiştir: “Senin köle olarak onun bir benzeri hakkın vardır (لك مثُله عبدًا)” cümlesine gelince; miktarlar ancak belirli olur; tıpkı “Yanımda yağ olarak bir rıtl vardır (عندى رِطْلٌ زيتًا)” cümlesinde olduğu gibi. 'Misl' ise gayr-i muayyendir (belirsizdir), ancak lafzı marife lafzıdır, 'abd' ise nekredir; bu yüzden 'abd' kelimesini mansub yapmıştır, merfû yapması da caizdir. O, bu sözüne şairin şu mısrasını delil getirmiştir:
75985. Metin
ما في مَعَدٍّ والقبائلِ كلِّها … قحطانُ مثلُك واحدٌ معدودُ
“Ma'add'da ve bütün kabileler içinde / Ey Kahtân! Senin gibi sayılan tek bir kimse yoktur.”
75986. Metin
وقال: ردَّ الواحدَ على "مثل"؛ لأنه نكرةٌ. قال: ولو قلتَ: ما مثلُك رجلٌ. و: مثلُك رجلٌ. و: مثلُك رجلًا. جاز؛ لأن "مثل" يكونُ نكرةً، وإن كان لفظُها (¬١) معرفةً.
Ve demiştir ki: “Vâhid” kelimesini “misl” kelimesine [sıfat veya bedel olarak] merfû bağlamıştır; çünkü o nekredir. Şöyle demiştir: Şayet “Senin gibi bir adam yoktur (ما مثلُك رجلٌ)”, “Senin gibisi bir adamdır (مثلُك رجلٌ)” ve “Senin gibi bir adam vardır (مثلُك رجلًا)” desen caiz olurdu; çünkü “misl” kelimesi, lafzı (¬١) marife olsa bile [anlamca] nekre olur.
75987. Metin
وقولُه: {فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ}. يقولُ: فَاصْفَحْ عن جُرْمِ مَن تاب مِن الشركِ بك مِن عبادِك، فرجَع إلى توحيدِك واتباعِ (¬٢) أمرِك ونهيِك.
O'nun: {فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ} “Tevbe edenleri ve senin yoluna uyanları bağışla” buyruğuna gelince; O buyuruyor ki: Kullarından Sana şirk koşmaktan tevbe edip birliğine dönen, emrine ve yasağına uyan (¬٢) kimselerin suçlarını bağışla.
75988. Metin
كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا}: من الشركِ (¬١).
Nitekim bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: {فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا} “Tevbe edenleri bağışla”; şirkten [tevbe edenleri] (¬١).
75990. Metin
وقولُه: {وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ}. يقولُ: وسلَكوا الطريقَ الذي أمَرْتَهم أن يَسْلُكوه، ولزِموا المِنْهاجَ الذي أمَرْتَهم بلزومِه، وذلك الدخولُ في الإسلامِ.
O'nun: {وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ} “Ve senin yoluna uyanları” buyruğuna gelince; O buyuruyor ki: Tutmalarını emrettiğin yola giren ve sımsıkı sarılmalarını emrettiğin metoda bağlanan kimseleri [bağışla]; bu da İslâm'a girmektir.
75991. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir açıklamayı tevil ehli de yapmıştır.
75992. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri
75993. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ}. أي: طاعتَك (¬١).
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd anlatıp dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: “{وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ} “Ve senin yoluna uyanları”. Yani: Sana itaati [tutanları].” (¬١)
75994. Metin
وقولُه: {وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ}. يقولُ: واصْرِفْ عن الذين تابوا من الشركِ، واتَّبَعوا سبيلك، عذابَ النارِ يومَ القيامةِ.
O'nun: {وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} “Onları cehennem azabından koru!” buyruğuna gelince; O buyuruyor ki: Şirkten tevbe eden ve Senin yoluna uyan kimselerden kıyamet günü cehennem azabını defet (onları koru).
75995. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٨)}.
Yüce [Allah]'ın şu buyruğunun teviline dair açıklama: {رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٨)} “Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi olanları da kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine koy! Şüphesiz sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
75996. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه مخبرًا عن دعاءِ ملائكتِه لأهلِ الإيمانِ به من عبادِه: تقولُ: يا {رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ}. يعنى: بساتينَ إقامةٍ، {الَّتِي وَعَدْتَهُمْ}. يعني: التي وعَدْتَ أهلَ الإنابةِ إلى طاعتِك أن تُدْخِلَهُمُوها، {وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ}. يقولُ: وأَدْخِلْ مع هؤلاء الذين تابوا واتَّبَعوا سَبِيلَك جناتِ عَدْنٍ، من صلَح من آبائِهم وأزواجِهم وذرياتِهم فعمِل بما يُرْضِيك عنه
Zikri yüce olan [Allah], meleklerinin Kendi'ne inanan kulları için yaptığı duayı haber vererek şöyle buyurmaktadır: [Melekler] derler ki: Ey {رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ} “Rabbimiz! Onları Adn cennetlerine koy!” Yani ikamet bahçelerine. {الَّتِي وَعَدْتَهُمْ} “Kendilerine vadettiğin” Yani Sana itaate yönelen kimselere onları sokacağını vadettiğin [cennetlere]. {وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ} “Onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi olanları da” [Melekler] şöyle der: Tevbe edip Senin yoluna uyan bu kimselerle birlikte; onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi olup Seni kendisinden razı kılacak ameller işleyenleri de Adn cennetlerine koy!1
75997. Metin
من الأعمالِ الصالحةِ في الدنيا. وذُكِر أنه يَدْخُلُ مع الرجلِ أبواه (¬١) وولدُه وزوجتُه
-dünyada işlenen salih amellerden-. Zikredildiğine göre adamla birlikte anne-babası (¬١), çocuğu ve eşi de
75998. Metin
الجنةَ، وإن لم يكونوا عمِلوا عملَه (¬٢)؛ بفضلِ رحمةِ اللهِ إياه.
onun ameli gibi amel etmemiş olsalar bile (¬٢), Allah'ın ona olan rahmetinin lütfu sayesinde cennete girer.
75999. Metin
كما حدَّثنا أبو هشامٍ، قال: ثنا يحيى بنُ يمانٍ العِجْليُّ، قال: ثنا شَريكٌ، عن سعيدٍ، قال: يَدْخُلُ الرجلُ الجنةَ، فيقولُ: أين أبى؟ أين أمي؟ أين ولدى؟ أين زوجتى؟ فيقالُ: لم يَعْمَلُوا مثلَ عملِك. فيقولُ: كنتُ أَعْمَلُ لى ولهم. فيقالُ: أَدْخِلوهم الجنةَ. ثم قرَأ: {جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ} (¬٣).
Nitekim bize Ebû Hişâm rivayet edip dedi ki: Bize Yahyâ b. Yemân el-İclî anlatıp dedi ki: Bize Şerîk, Saîd'den rivayet edip dedi ki: “Adam cennete girer ve: 'Babam nerede? Annem nerede? Çocuğum nerede? Eşim nerede?' der. Kendisine: 'Onlar senin amelin gibi amel etmediler' denir. O da: 'Ben hem kendim hem de onlar için amel ediyordum' der. Bunun üzerine: 'Onları da cennete koyun' denilir.” Sonra şu ayeti okudu: {جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ} “Kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine koy! Onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi olanları da” (¬٣).
76000. Metin
فـ {مَنْ} إذن إذ كان ذلك معناه، في موضع نصبٍ عطفًا على الهاءِ والميمِ في قولِه: {وَأَدْخِلْهُمْ}. وجائزٌ أن يكونَ نصبًا على العطفِ على الهاءِ والميمِ في: {وَعَدْتَهُمْ}.
Anlamı bu olduğuna göre buradaki {مَنْ} “Kimseler” edatı, O'nun {وَأَدْخِلْهُمْ} “Onları koy” buyruğundaki “hâ” ve “mîm” zamirine matuf olarak nasb konumundadır. {وَعَدْتَهُمْ} “Kendilerine vadettiğin” buyruğundaki “hâ” ve “mîm” zamirine atıfla mensub olması da caizdir.
76001. Metin
{إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ}. يقولُ: إنك أنت، يا ربَّنا، العزيزُ في انتقامِه من أعدائِه، الحكيمُ في تدبيرِه خلقَه.
{إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “Şüphesiz sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin”. O buyuruyor ki: Ey Rabbimiz! Düşmanlarından intikam almada mutlak güç sahibi (el-Azîz), yarattıklarını sevk ve idare etmede hüküm ve hikmet sahibi (el-Hakîm) olan şüphesiz ancak Sensin.
76002. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩)}.
Yüce [Allah]'ın şu buyruğunun teviline dair açıklama: {وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩)} “Onları kötülüklerden koru! Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, muhakkak ona merhamet etmiş olursun. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.”
76003. Metin
يعني تعالى ذكرُه بقوله مُخبِرًا عن قيلِ ملائكتِه: {وَقِهِمُ}: اصرِفْ عنهم سوء عاقبةِ سيئاتِهم التي كانوا أتَوْها قبلَ توبتِهم وإنابتِهم. يقولون: لا تُؤَاخِذْهم ٤ بذلك، فتُعَذِّبَهم به، {وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ}. يَقولُ: ومَن
Zikri yüce olan [Allah], meleklerinin sözünü haber vererek şöyle buyurmaktadır: {وَقِهِمُ} “Onları koru”; yani tövbe edip [Rabbine] yönelmeden önce işlemiş oldukları kötülüklerinin kötü sonucunu onlardan uzaklaştır. Onlar şöyle demektedirler: Bundan dolayı onları sorguya çekip cezalandırma4 ki bu sebeple kendilerine azap etmeyesin. {وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ} “Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, muhakkak ona merhamet etmiş olursun.” [Allah] şöyle buyurmaktadır: Kimden...
76004. Metin
تَصْرِفْ عنه سوءَ عاقبةِ سيئاتِه (¬١) بذلك يومَ القيامةِ، فقد رحِمْتَه، فنجَّيْتَه من عذابِك، {وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ}؛ لأنه مَن نجا مِن النارِ وأُدْخِل الجنةَ، فقد فاز، وذلك لا شكَّ هو الفوزُ العظيمُ.
kıyamet günü kötülüklerinin kötü sonucunu (¬١) bundan ötürü uzaklaştırırsan, ona gerçekten merhamet etmiş ve onu azabından kurtarmış olursun. {وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir”; çünkü kim ateşten kurtulur ve cennete sokulursa muhakkak kurtulmuş olur; şüphesiz bu da büyük kurtuluşun ta kendisidir.
76005. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في [معنى السيئاتِ] (¬٢) قال أهلُ التأويلِ.
[Kötülüklerin anlamı] (¬٢) hakkında bizim söylediğimize benzer bir açıklamayı tevil ehli de yapmıştır.
76006. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
76007. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ}. أي: العذابَ (¬٣).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: {وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ} “Onları kötülüklerden koru!” Yani: Azaptan (¬٣).
76008. Metin
حدَّثنا ابن بشارٍ، قال: ثنا [يَعْمَرُ بنُ بشرٍ] (¬٤) قال: ثنا ابن المباركِ، عن معمرٍ، عن قتادةَ، عن مُطَرِّفٍ، قال: وجَدْنا أنصحَ العبادِ للعبادِ الملائكةَ، وأغَشَّ العبادِ للعبادِ الشياطينَ. وتلا: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} الآية (¬٥).
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize [Ya‘mer b. Bişr] (¬٤) anlattı, dedi ki: Bize İbnu’l-Mubârek, Ma‘mer’den, o Katâde’den, o Mutarrif’ten nakletti, dedi ki: “Kullar için kulların en hayırhah olanlarını melekler, kullar için kulların en aldatıcı olanlarını ise şeytanlar olarak bulduk.” Ve şu ayeti okudu: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} “Arşı taşıyanlar ve onun etrafında bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler...” (¬٥).