"Zuhruf" Suresinin Tefsiri

Taberî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

77630. Metin

﷽

Bismillâhirrahmânirrahîm.

77631. Metin

القولُ في تأويل قولِه تعالى: {حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٣)}.

Yüce Allah’ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٣)} “Hâ, Mîm. Apaçık Kitab’a andolsun ki, akıl erdiresiniz diye biz onu Arapça bir Kur'an kıldık.”

77632. Metin

قال أبو جعفرٍ: قد بيَّنا فيما مضى معنى قولِه: {حم}. بما أغنى عن إعادته في هذا الموضعِ (¬١).

Ebû Ca‘fer der ki: {حم} “Hâ, Mîm” sözünün anlamını daha önce, bu yerde tekrar etmeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde açıklamıştık (¬١).

77633. Metin

وقوله: {وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ}. قسمٌ مِن اللَّهِ تعالى ذكرُه أقسَم بهذا الكتابِ الذي أنزلَه على نبيِّه محمدٍ ﷺ، فقال: {وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ} لمن تدبَّره وفكَّر في عبرِه وعظاتِه؛ هُداه ورُشْدِه وأدلَّتِه على حقيقتِه (¬٢)، وأنه تنزيلٌ مِن حكيمٍ حميدٍ، لا اختلاقٌ من محمدٍ ﷺ، ولا افتراءٌ مِن أحدٍ.

Yüce Allah’ın {وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Apaçık Kitab’a andolsun” âyeti, O’nun zikri yüce olan Peygamberi Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem indirdiği bu Kitap üzerine ettiği bir yemindir. Şöyle buyurmuştur: {وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Apaçık Kitab’a andolsun”; onu düşünüp ibret ve öğütlerini tefekkür eden kimseye hidayetini, doğruluğunu, gerçekliğine dair delillerini (¬٢) ve onun Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem bir uydurması ya da herhangi bir kimsenin iftirası olmayıp, Hakîm ve Hamîd olan [Allah] katından indirilmiş olduğunu apaçık ortaya koyan [Kitab’a andolsun].

77634. Metin

{إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا}. يقولُ: إنا أنزلناه قرآنًا عربيًّا بلسانِ العربِ، إذ كنتم أيُّها المنذَرون به مِن رهطِ محمدٍ ﷺ عَرَبًا، {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ}. يقولُ: لتعقِلوا (¬٣) معانيَه وما فيه من مواعظَ، ولم يُنزِلْه بلسانِ العجمِ فيجعلَه أعجميًّا، فتقولوا (¬٤): نحن عربٌ، وهذا كلامٌ أعجميٌّ لا نفقهُ معانيَه.

{إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا} “Şüphesiz biz onu Arapça bir Kur'an kıldık” buyruğu şöyle demektir: Ey kendisiyle uyarılan Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem kavmi, siz Arap olduğunuz için biz onu Arap diliyle, Arapça bir Kur'an olarak indirdik. {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “Umulur ki akıl erdirirsiniz” buyruğu ise; onun manalarını ve içindeki öğütleri kavrayasınız (¬٣) diyedir. Onu yabancı bir dille indirip yabancı kılmadı ki, “Biz Arabız, bu ise yabancı bir sözdür, manalarını anlayamıyoruz” diyesiniz (¬٤).

77635. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimiz [görüşün] benzerini tevil ehli (müfessirler) de söylemiştir.

77636. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

77637. Metin

حدَّثنا محمدٌ، قال: ثنا أحمدُ، قال: ثنا أسباطُ، عن السديِّ: {حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ}: [هو هذا الكتابُ المبينُ.

Bize Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî’den bildirdi: {حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ} “Hâ, Mîm. Apaçık Kitab’a andolsun” hakkında: [O, bu apaçık Kitap’tır.

77638. Metin

حدَّثنا بشرٌ قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة: {حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ}] (¬١): مُبينٌ والله بركته وهُداه ورشدَه.

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den bildirdi: {حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ}] (¬١) “[Hâ, Mîm. Apaçık Kitab’a andolsun]” hakkında: Allah’a yemin olsun ki o, bereketini, hidayetini ve doğruluğunu apaçık ortaya koyandır.

77639. Metin

القول في تأويل قوله تعالى: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ (٤)}.

Yüce Allah’ın şu âyetinin tefsiri hakkındaki görüş: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ (٤)} “Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap’ta pek yücedir, hikmet doludur.”

77640. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: وإن هذا الكتاب في (¬٢) أصل الكتاب الذي نُسخ منه هذا الكتابُ عندنا، {لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ}. يقولُ: لذو علوٍّ ورفعةٍ، {حَكِيمٌ}: قد أُحكمت آياتُه ثم فصِّلت، فهو ذو حكمةٍ.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Bu Kitap, katımızda kendisinden istinsah edildiği ana kitapta (¬٢), {لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} “pek yücedir, hikmet doludur”. Şöyle demektedir: Yücelik ve yüksek makam sahibidir. {حَكِيمٌ} “Hikmet doludur”: Âyetleri sağlam kılınmış, sonra da açıklanmıştır; dolayısıyla o hikmet sahibidir.

77641. Metin

وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü tevil ehli de söylemiştir.

77642. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

77643. Metin

حدَّثني يعقوبُ، قال: ثنا ابن عليةَ، عن هشام الدَّسْتُوائيِّ، عن القاسم بن أبى بَزَّةَ، قال: ثنا عروةُ بنُ عامرٍ، أنه سمع ابن عباسٍ يقولُ: إِنَّ أول ما خلق الله القلم، فأَمَره أن يكتب ما يريدُ أن يخلُقَ، قال: فالكتاب ٣ عنده، قال: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} ٤.

Bana Ya‘kūb anlattı, dedi ki: Bize İbn Uleyye, Hişâm ed-Destevâî’den, o el-Kāsım b. Ebî Bezze’den anlattı; o dedi ki: Bize Urve b. Âmir, İbn Abbâs’ı [radıyallâhu anhümâ] şöyle derken işittiğini anlattı: “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona yaratmak istediği şeyleri yazmasını emretti.” [İbn Abbâs] dedi ki: “Böylece kitap 3 O’nun katındadır.” [Ardından] {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} “Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap’ta pek yücedir, hikmet doludur” 4 [âyetini okudu].

77644. Metin

حدَّثني أبو السائب، قال: ثنا ابن إدريسَ، قال: سمعتُ أبى، عن عطية بن سعد في قول الله ﵎: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ}: يعنى: القرآن في أمِّ الكتاب الذي عند الله منه نُسِخَ.

Bana Ebu’s-Sâib anlattı, dedi ki: Bize İbn İdrîs anlattı, dedi ki: Babamdan, onun da Atiyye b. Sa‘d’dan Allah Teâlâ’nın: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} “Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap’ta pek yücedir, hikmet doludur” âyeti hakkında şöyle dediğini işittim: “Yani Kur'an, Allah katındaki kendisinden istinsah edildiği Ümmü’l-Kitâb’dadır (Ana Kitap’tadır).”

77645. Metin

حدَّثني أبو السائب، قال: ثنا ابن إدريس، قال: سمعتُ مالكًا يروى عن عمران، عن عكرمة: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا}. قال: أمُّ الكتاب القرآنُ.

Bana Ebu’s-Sâib anlattı, dedi ki: Bize İbn İdrîs anlattı, dedi ki: Mâlik’in İmrân’dan, onun da İkrime’den {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا} “Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap’tadır” âyeti hakkında şöyle rivayet ettiğini işittim: “Ümmü’l-Kitâb, Kur'an’dır.”

77646. Metin

حدثنا ابن عبد الأعلى، قال: ثنا ابن ثور، عن معمر، عن قتادة في قوله: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا}. قال: أم الكتاب: أصل الكتاب وجُملتُه (¬١).

Bize İbn Abdi’l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer’den, o da Katâde’den {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا} “Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap’tadır” âyeti hakkında şöyle dediğini bildirdi: “Ümmü’l-Kitâb: Kitab’ın aslı ve bütünüdür (¬١).”

77647. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ}. أي: جملة الكتاب؛ أي: أصل الكتاب.

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den bildirdi: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ} “Şüphesiz o, Ana Kitap’tadır”; yani Kitab’ın bütününde, yani Kitab’ın aslındadır.

77648. Metin

حدَّثنا محمدٌ، قال: ثنا أحمدُ، قال: ثنا أسباطُ، عن السديِّ: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ}. يقولُ: في الكتاب الذي عند الله في الأصل.

Bize Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî’den bildirdi: {وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ} “Şüphesiz o, Ana Kitap’tadır” âyeti hakkında şöyle dedi: “Allah katındaki asıl olan Kitap’tadır.”

77649. Metin

وقوله: {لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ}. وقد ذكَرْنا معناه (¬٢).

Yüce Allah’ın {لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} “Katımızda pek yücedir, hikmet doludur” sözünün anlamını ise daha önce zikretmiştik (¬٢).

77650. Metin

وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويل.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü tevil ehli de söylemiştir.

77651. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

77652. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة: {لَدَيْنَا}: [أي: عندنا] ٣، {لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ}: يخبرُ عن منزلته وفضلِه وشرفِه ٤.

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: {لَدَيْنَا} “Katımızda” [yani: yanımızda]3, {لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} “Elbette çok yücedir, hikmet doludur”: [Yüce Allah] onun (Kur’an’ın) mertebesini, faziletini ve şerefini haber vermektedir4.

77653. Metin

القولُ في تأويل قوله تعالى: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ (٥)}.

Yüce Allah’ın şu âyetinin tefsiri hakkındaki görüş: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ (٥)} “Siz haddi aşan bir topluluk oldunuz diye, bu Zikr’i (öğüdü) sizden büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?”

77654. Metin

اختلف أهلُ التأويل في تأويل ذلك؛ فقال بعضُهم: معناه: أفنُعرضُ (¬١) عنكم ونتركُكم أيُّها المشركون فيما تحسبون، فلا نُذكِّرُكم بعقابنا من أجل أنكم قومٌ مشركون.

Tevil ehli bunun tefsirinde ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bunun manası şudur: Ey müşrikler, siz müşrik bir topluluksunuz diye zannettiğiniz gibi sizden yüz çevirip (¬١) sizi kendi halinize bırakarak azabımızı size hiç hatırlatmayalım mı?

77655. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

77656. Metin

حدَّثني محمد بن عمرو، قال: قال: ثنا أبو عاصم، قال: ثنا، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارث، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قول الله ﷿: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا}. قال: تكذِّبون بالقرآنِ، ثم (¬٢) لا تعاقبون عليه (¬٣).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verka anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh’ten, o Mücâhid’den Allah Azze ve Celle’nin: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Sizden bu Zikr’i büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” âyeti hakkında şöyle dediğini bildirdiler: “Kur'an’ı yalanlayacaksınız da, sonra (¬٢) bundan dolayı cezalandırılmayacak mısınız (¬٣)?”

77657. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عُمارةَ، قال: ثنا عبيد الله بنُ موسى، قال: أخبرنا سفيانُ، إسماعيل، عن أبي صالحٍ قوله: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا}. قال: بالعذاب (¬٤).

Bana Muhammed b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Ubeydullah b. Mûsâ anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, İsmâil’den, o da Ebû Sâlih’ten {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Sizden bu Zikr’i büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” âyeti hakkında: “Azap ile [mi sizden vazgeçelim] (¬٤)” dediğini bildirdi.

77658. Metin

حدَّثنا محمدٌ، قال: ثنا أحمدُ، قال: ثنا أسباطُ، عن السديِّ: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا}. قال: أفنَضْرِبُ عنكم العذاب ٥.

Bize Muhammed anlattı, dedi ki: Bize Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî’den {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Sizden bu Zikr’i büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” âyeti hakkında: “Sizden azabı mı savıp uzaklaştıralım?5” dediğini bildirdi.

77659. Metin

حدَّثني محمد بن سعد، قال: ثنى أبى، قال: ثنى عمى، قال: ثنى أبى، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قوله: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ}. يقولُ: أفحَسبتم أن نصفح عنكم ولمَّا تفعلوا ما أُمرتم به (¬١).

Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs’tan {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ} “Siz haddi aşan bir topluluk oldunuz diye, bu Zikr’i sizden büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” âyeti hakkında şöyle dediğini anlattı: “Siz emrolunduğunuz şeyleri yapmadığınız halde sizden vazgeçip bağışlayacağımızı mı sandınız (¬١)?”

77660. Metin

وقال آخرون: بل معنى ذلك: أفنتركُ تذكيرَكم بهذا القرآن، ولا نذكِّركم به، لأن كنتم قومًا مشركين (¬٢).

Başkaları ise şöyle demiştir: Aksine bunun manası şudur: Siz müşrik bir topluluk oldunuz diye bu Kur'an ile sizi uyarmayı terk edip size öğüt vermekten vaz mı geçelim (¬٢)?

77661. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

77662. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ}: أي: مشركين، والله لو كان هذا القرآنُ رُفع حين ردّه أوائلُ هذه الأمة لهلكوا، [ولكنَّ الله عاد بعائدته ورحمته، فكرره عليهم] (¬٣) فدعاهم إليه عشرين سنةً، أو ما شاء اللَّهُ مِن ذلك (¬٤).

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den bildirdi: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ} “Siz haddi aşan bir topluluk oldunuz diye, bu Zikr’i sizden büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?”; yani müşrik bir topluluk oldunuz diye. Allah’a yemin olsun ki, eğer bu ümmetin ilkleri onu reddettiğinde bu Kur'an kaldırılsaydı helak olurlardı. [Fakat Allah lütfu ve merhametiyle tekrar yöneldi ve onu onlara tekrar tekrar sundu,] (¬٣) böylece onları yirmi yıl boyunca veya Allah’ın dilediği bir süre buna davet etti (¬٤).

77663. Metin

حدَّثنا ابن عبد الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمر، عن قتادة في قوله: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا}. قال: لو أن أول (¬٥) هذه الأمة لم يؤمنوا، لضرب عنهم الذكرُ صفحًا.

Bize İbn Abdi’l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer’den, o da Katâde’den {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Sizden bu Zikr’i büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” âyeti hakkında şöyle dediğini bildirdi: “Eğer bu ümmetin ilkleri (¬٥) iman etmeseydi, Zikr onlardan büsbütün uzaklaştırılırdı.”

77664. Metin

[حدَّثني يونسُ، قال: أخبرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيد في قوله: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا}] ٦. قال: الذكرُ ما أُنزِل عليهم مما أمرهم الله

[Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Sizden bu Zikr’i büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” [âyeti] hakkında şöyle dedi:] 6 “Zikr; Allah’ın kendilerine emrettiği ve

77665. Metin

به ونهاهم، {صَفْحًا}، لا نذكرُ لكم منه شيئًا (¬١).

yasakladığı şeylerden onlara indirilenlerdir. {صَفْحًا} ‘Safhan’ ise: Size ondan hiçbir şey hatırlatmayalım mı? [demektir] (¬١).”

77666. Metin

وأولى التأويلين في ذلك بالصواب تأويلُ من تأوّله: أفنَضْرِبُ عنكم العذاب فنترككم ونُعرِضَ عنكم؛ لأن كنتم قومًا مشركين (¬٢)، لا تؤمنون بربِّكم.

Bu konuda iki görüşten doğruya en yakın olanı, onu: “Rabbinize inanmayan müşrik bir topluluk oldunuz diye azabı sizden uzaklaştırıp sizi kendi halinize bırakarak sizden vaz mı geçelim (¬٢)?” şeklinde tevil edenlerin görüşüdür.

77667. Metin

وإنما قلنا ذلك أولى التأويلين بالآية؛ لأن الله ﵎ أتبع ذلك خبره عن الأمم السالفة قبل الأمة (¬٣) التي توعَّدها بهذه الآية في تكذيبها رسلها، وما أحلَّ بها من نقمته، ففى ذلك دليل على أن قوله: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} وعيدٌ منه للمخاطبين به من أهل الشرك، إذ سلكوا في التكذيب بما جاءهم عن الله رسولهم مسلك الماضين قبلهم.

Âyet için bu iki tevilin en doğrusu olduğunu söylememizin sebebi şudur: Çünkü Allah Azze ve Celle, bu âyetle tehdit ettiği ümmetten önceki geçmiş ümmetlerin (¬٣) peygamberlerini yalanlamalarını ve başlarına indirdiği azabını bu ifadenin hemen peşinden haber vermiştir. Bunda, O’nun: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Sizden bu Zikr’i büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” sözünün, kendilerine Allah’tan gelen şeyleri yalanlamada kendilerinden öncekilerin yolunu tuttukları için bu hitaba muhatap olan şirk ehline yönelik bir tehdit olduğuna delil vardır.

77668. Metin

واختلفت القرأَةُ في قراءة ذلك؛ فقرأَتْه عامة قرأة المدينة والكوفة: (إِنْ كُنتُمْ قومًا مُسرفين) بكسر الألف من "إن" (¬٤) بمعنى: أفنَضْرِبُ عنكم الذكر صفحًا إذ كنتم قومًا مسرفين. وقرأه بعضُ قرأَةِ (¬٥) أهل مكة والكوفة، وعامةُ قرأَةِ البصرة: {أَنْ} بفتح الألف من {أَنْ} (¬٦)، بمعنى: لأن كنتم.

Kıraat imamları bunun okunuşunda ihtilaf etmişlerdir: Medine ve Kûfe kurrâsının geneli bunu, “siz haddi aşan bir topluluk olduğunuz için sizden zikri büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” manasında “in” (¬٤) kelimesinin elifini kesre ile (إِنْ كُنتُمْ قومًا مُسرفين) şeklinde okumuştur. Mekke ve Kûfe kurrâsının bir kısmı ile (¬٥) Basra kurrâsının geneli ise, “çünkü siz ... idiniz” manasında {أَنْ} kelimesindeki elifin fethasıyla {أَنْ} (¬٦) şeklinde okumuştur.

77669. Metin

واختلف أهلُ العربية في وجه فتح الألف من {أَنْ} في هذا الموضع؛ فقال بعضُ نحويِّى البصرة: فُتحت لأن معنى الكلام: لأن كنتم.

Arap dili âlimleri, bu yerde {أَنْ} lafzının elifinin fetha okunmasının gerekçesinde ihtilaf etmişlerdir. Bazı Basralı nahivciler şöyle demiştir: Sözün manası “çünkü siz ... idiniz” olduğu için fetha kılınmıştır.

77670. Metin

وقال بعض نحويى الكوفة ٧: مَن فَتحها فكأنه أراد شيئًا ماضيًا. قال: وأنت

Kûfeli nahivcilerden bazıları da şöyle demiştir7: “Kim onu fethalı okursa sanki geçmişte gerçekleşmiş bir şeyi kastetmiş olur.” Dedi ki: Sen...

77671. Metin

تقولُ في الكلام: أتيتُك (¬١) أَنْ حَرَمْتَنى. تريدُ: إِذ حَرَّمْتَنى. وتَكْسِرُ إِذا أَردْتَ: أتيتُك إن تَحْرِمْنى. قال: ومثلُه: {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ} [المائدة: ٢]. و: (إِنْ صَدُّوكُمْ). يُكْسَرُ، ويُفْتحُ، وقوله: {فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا} [الكهف: ٦]. [و (أن لم يؤمنوا)] (¬٢). قال: والعربُ تُنْشِدُ قول الفرزدق (¬٣):

günlük konuşmada: “Beni mahrum bıraktığın için sana geldim” manasını kastederek: “Beni mahrum bıraktığında (أَنْ حَرَمْتَنى) sana geldim (¬١)” dersin. Eğer “Beni mahrum bırakırsan sana gelirim” manasını kastedersen [in ile] kesreli yaparsın. Dedi ki: Bunun bir benzeri de: {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ} [el-Mâide: 2] “Bir kavmin sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyması sebebiyle onlara beslediğiniz kin sizi taşkınlığa sevk etmesin” ve (إِنْ صَدُّوكُمْ) kıraatidir; kesre ile de fetha ile de okunur. Yine: {فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا} [el-Kehf: 6] “Bu söze inanmazlarsa belki de arkalarından kendini heder edeceksin” [ve (أن لم يؤمنوا)] (¬٢) kıraatidir. Dedi ki: Araplar Ferazdak’ın şu beytini okurlar (¬٣):

77672. Metin

أَتَجْزَعُ أَنْ أُذْنَا قُتَيْبَةَ حُزَّتا … جهارًا ولَمْ تَجْزَعْ لَقَتْلِ ابن حَازِمِ

“Kuteybe’nin iki kulağı uluorta kesildi diye mi feryat ediyorsun / İbn Hâzim’in öldürülmesine feryat etmemiştin de?”

77673. Metin

قال: ويُنْشَدُ (¬٤):

Dedi ki: Yine şöyle okunur (¬٤):

77674. Metin

أتَجْزَعُ أَنْ بانَ الخَلِيطُ المُوَدِّعُ … وَحَبْلُ الصَّفا مِنْ عَزَّةَ المُتَقَطِّعُ

“Veda eden dost ayrıldı diye mi feryat ediyorsun / Azze ile olan dostluk bağı kopup gitmişken?”

77675. Metin

قال: وفي كلِّ واحدٍ من البيتين ما في صاحبه، من الكسر والفتح.

Dedi ki: Bu iki beytin her birinde, kesre ve fetha hususunda diğerindeki durum geçerlidir.

77676. Metin

والصواب من القول في ذلك عندنا أن الكسر والفتح في الألف في هذا الموضع قراءتان مشهورتان في قرأَةِ الأمصار، صحيحتا المعنى، فبأيَّتِهما قرأ القارئُ فمصيبٌ، وذلك أن العرب إذا تقدَّم "أن" - وهى بمعنى الجزاء - فعلٌ مستقبلٌ كسروا ألِفَها أحيانًا فمحَّضوا لها الجزاء، فقالوا: أقومُ إن قمْتَ. وفتحوها أحيانًا وهم ينوون ذلك المعنى، فقالوا: أقوم أن قمتَ. بتأويل: لأن قمتَ. فإذا كان الذي تقدمها من الفعل ماضيا لم يتكلَّموا إلَّا بفتح الألفِ مِن "أَنْ" فقالوا: قمتُ أَنْ قمتَ. وبذلك جاء التنزيلُ وتتابع شعرُ الشعراء.

Bu konuda bize göre doğru olan görüş şudur: Bu yerde [hemzenin] kesre ve fetha ile [okunması], İslâm beldelerinin kurrâsı arasında meşhur ve mânâ yönünden sahih olan iki kıraattir. Dolayısıyla kıraat eden kimse bunlardan hangisiyle okursa isabet etmiş olur. Zira Araplar, şart/ceza mânâsında olan “en”den önce muzâri (gelecek zaman bildiren) bir fiil geldiğinde bazen hemzesini kesreli okur1 ve ona sırf şart/ceza mânâsı vererek: “Kalkarsan kalkarım” (أقومُ إن قمْتَ) derler.2 Bazen de bu mânâyı kastettikleri halde fethalı okur ve “Kalktığın için kalkarım” (لأن قمتَ) takdiriyle: “Kalkarsan kalkarım” (أقوم أن قمتَ) derler. Şayet ondan önce geçen fiil mâzî (geçmiş zamanlı) olursa, “en” (أَنْ) lafzının hemzesini sadece fetha ile telaffuz eder ve: “Kalktığın için kalktım” (قمتُ أَنْ قمتَ) derler.3 Kur'ân da bu şekilde inmiş ve şairlerin şiirleri de ardı ardına buna uygun gelmiştir.4

77677. Metin

القول في تأويل قوله تعالى: {وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ (٦) وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٧)}.

Yüce Allah’ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ (٦) وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٧)} “Biz öncekilere de nice peygamberler gönderdik. Onlara hiçbir peygamber gelmezdi ki, onunla alay etmiş olmasınlar.”

77678. Metin

يقول تعالى ذكرُه: وكم أرسلنا من نبيٍّ يا محمد في القرون الأوّلين، الذين مضوا قبل قرنك الذي بُعثت فيه، كما أرسلناك في قومك من قريش،

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Seni Kureyş’ten olan kavmine peygamber gönderdiğimiz gibi, senin içinde gönderildiğin asırdan önce gelip geçmiş önceki nesillere de nice peygamberler gönderdik.

77679. Metin

{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ}. يقولُ: وما كان يأتى قرنًا من أولئك القرون، وأمةً من تلك (¬١) الأمم الأوّلين لنا، من نبيٍّ يدعوهم إلى الهدى وطريق الحقِّ، إلا كان الذين يأتيهم ذلك النبيُّ (¬٢) من تلك الأم يُنِّبئُهم (¬٣) الذي أُرسلُه إليهم، يستهزئون سُخرية منهم به (¬٤)، كاستهزاء قومك بك يا محمدُ. يقولُ: فلا يَعْظُمَن عليك ما يفعل بك قومُك، ولا يَشُقَّنَّ عليك؛ فإنهم إنما سلكوا في استهزائهم بك مَسْلكَ سُلَّافهم، ومنهاج أئمتهم الماضين من أهل الكفر بالله.

{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “Onlara hiçbir peygamber gelmezdi ki, onunla alay etmiş olmasınlar” buyruğu şöyle demektir: Bizim o önceki nesillerimizden bir nesle ve o geçmiş ümmetlerden (¬١) bir ümmete onları hidayete ve hak yola çağıran bir peygamber geldiğinde, o peygamberin (¬٢) kendilerine gelip kendilerine gönderdiğim şeyi haber verdiği (¬٣) o ümmetler, tıpkı ey Muhammed kavminin seninle alay ettiği gibi, onu hafife alarak mutlaka onunla alay ederlerdi (¬٤). Şöyle buyurmaktadır: Kavminin sana yaptıkları gözünde büyümesin ve sana ağır gelmesin; çünkü onlar seninle alay etmekle, kendilerinden önceki inkârcı atalarının yolunu ve Allah’ı inkâr eden geçmiş önderlerinin yöntemini izlemişlerdir.

77680. Metin

القول في تأويل قوله تعالى: {فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ (٨)}.

Yüce Allah'ın şu âyetinin tefsiri hakkındaki görüş: {فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ (٨)} “Biz onlardan daha zorlu olanları da helâk ettik. Öncekilerin misali [böylece] geçmiştir.”

77681. Metin

يقولُ تعالى ذكره: فأهلكنا أشدَّ من هؤلاء المستهزئين بأنبيائهم بطشًا إذا بطشوا، فلم يعجزونا بقواهم وشدَّة بطشهم، ولم يقدروا على الامتناع من بأسنا إذ أتاهم، فالذين هم أضعفُ منهم قوةً أحرى أن لا يقدروا على الامتناع مِن غِيَرِنا ٥ إذا حلّت بهم، {وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ}. يقولُ جلّ ثناؤه: ومضى لهؤلاء المشركين.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Biz, peygamberleriyle alay eden bu kimselerden yakalayıp bastırdıklarında daha zorlu olanları helâk ettik. Onlar, sahip oldukları güçleri ve yakalamalarının şiddetiyle Bizi âciz bırakamadılar; azabımız kendilerine geldiğinde ona engel olmaya da güç yetiremediler. Dolayısıyla güç bakımından onlardan daha zayıf olanların, başlarına indiğinde felaketlerimize/musibetlerimize 5 engel olamamaları çok daha evlâdır. {وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ} “Öncekilerin misali [böylece] geçmiştir.” Şânı yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Bu müşriklere de geçmiştir...

77682. Metin

المستهزئين بك ولمن قبلهم مِن ضُربائهم - مَثَلُنا الذي مثَّلناه لهم في أمثالهم من مكذبي رسلنا الذين أهلكناهم، يقولُ: فليتوقع هؤلاء الذين يستهزئون بك يا محمدُ من عقوبتنا مِثْلَ الذي أحللناه بأولئك إن (¬١) أقاموا على تكذيبك.

...seninle alay edenlere ve onlardan önce yaşamış benzerlerine, helâk ettiğimiz elçilerimizi yalanlayan emsalleri hakkında verdiğimiz misalimiz geçmiş [ve uygulanmış]tır. Şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Seninle alay eden bu kimseler, eğer seni yalanlamaya devam ederlerse (¬١), o kimselerin başına indirdiğimiz cezamızın benzerini beklesinler.

77683. Metin

وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü tevil ehli de söylemiştir.

77684. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

77685. Metin

حدثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيد، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة قوله: {وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ}. قال: عقوبة الأولين (¬٢).

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde’nin {وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ} “Öncekilerin misali [böylece] geçmiştir” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etti: “Öncekilerin cezası [geçmiştir]” (¬٢).

77686. Metin

حدَّثني محمد بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصم، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارث، قال: ثنا الحسن، قال: ثنا ورقاء، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قوله: {وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ}. قال: سُنَّتُهم (¬٣).

Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Îsâ rivayet etti. Bana Hâris de rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasen rivayet edip dedi ki: Bize Varkâ rivayet etti; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ} “Öncekilerin misali [böylece] geçmiştir” kavli hakkında: “Onların sünneti (uğradıkları akıbet)” (¬٣) dediğini rivayet etti.

77687. Metin

القول في تأويل قوله تعالى: {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ (٩) الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا (¬٤) وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٠)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ (٩) الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا (¬٤) وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٠)} “Andolsun onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka: ‘Onları Mutlak Güç Sahibi, Her Şeyi Bilen [Allah] yarattı’ derler. O, yeri sizin için bir beşik (¬٤) kılan ve doğru yolu bulasınız diye orada size yollar açandır.”

77688. Metin

يقول تعالى ذكره: ولئن سألت يا محمد هؤلاء المشركين من قومك: مَن

Yüce Allah -zikri yücedir- buyuruyor ki: Andolsun [ve] şayet sen, ey Muhammed, kavminden olan şu müşriklere: “Kim...

77689. Metin

خلق السماوات [السبع والأرضين] (¬١)، فأحدثهنّ وأنشأهنَّ؟ ليقولُنَّ: خلَقهنَّ العزيز في سلطانه وانتقامه من أعدائه، العليمُ بهنّ وبما فيهنّ مِن الأشياء، لا يخفى عليه شيءٌ.

...[yedi] göğü [ve yerleri] (¬١) yarattı, onları yoktan var edip inşa etti?” diye sorsan; mutlaka: “Onları hükümranlığında ve düşmanlarından intikam almasında mutlak güç sahibi (el-Azîz) olan, onları ve içlerindeki şeyleri hakkıyla bilen (el-Alîm), Kendisine hiçbir şey gizli kalmayan [Allah] yarattı” diyeceklerdir.

77690. Metin

{الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا} (¬٢). يقول: الذي مهد لكم الأرضَ، فجعلها لكم وطاءً تَطَئُونها بأقدامكم، وتمشون عليها بأرجُلِكم، {وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا}. يقولُ: وسهل لكم فيها طرُقًا تتطرّقونها من بلدة إلى بلدة؛ لمعايشكم ومتاجركم.

{الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا} (¬٢) “O, yeri sizin için bir beşik kılandır” buyruğu şöyle demektir: Sizin için yeryüzünü yayıp döşeyen, ayaklarınızla basıp üzerinde yürüyesiniz diye onu düz ve elverişli kılan O'dur. {وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا} “Ve sizin için orada yollar kıldı” buyruğu ise şöyle demektir: Geçiminiz ve ticaretiniz için bir beldeden diğer beldeye gidebilesiniz diye orada size yolları kolaylaştırdı.

77691. Metin

كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيد، قال: ثنا سعيد، عن قتادة: {وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا}: أي: طرقًا (¬٣).

Nitekim bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den {وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا} “Ve sizin için orada yollar kıldı” kavli hakkında: “Yani yollar” (¬٣) dediğini rivayet etti.

77692. Metin

حدَّثنا محمدٌ، قال: ثنا أحمد، قال: ثنا أسباطُ، عن السديِّ: {الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا}. قال: بِساطًا، {وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا}. قال: الطُّرُق.

Bize Muhammed rivayet edip dedi ki: Bize Ahmed rivayet edip dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî'den rivayet etti: {الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا} “O, yeri sizin için bir beşik kılandır” kavli hakkında: “Bir yaygı kıldı” dedi. {وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا} “Ve sizin için orada yollar kıldı” kavli hakkında da: “Yollar” dedi.

77693. Metin

{لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ}. يقولُ: لكى تهتدوا بتلك السبل إلى حيثُ أردتم من البلدان والقُرى والأمصار، ولولا ذلك لم تُطيقوا براع أفنيتكم ودوركم، ولكنها نعمةٌ أنعم بها عليكم.

{لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} “Doğru yolu bulasınız diye” buyruğu şöyle demektir: O yollar sayesinde beldelerden, köylerden ve şehirlerden gitmek istediğiniz yere ulaşasınız diye [böyle yaptı]. Eğer bu olmasaydı avlularınızın ve evlerinizin dışına çıkmaya güç yetiremezdiniz; fakat bu, O'nun size bahşettiği bir nimettir.

77694. Metin

القول في تأويل قوله تعالى: {وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ (١١) وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ (١٢)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ (١١) وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ (١٢)} “O, gökten bir ölçüye göre su indirendir. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte siz de böyle [kabirlerinizden] çıkarılacaksınız. Bütün çiftleri yaratan ve sizin için bineceğiniz gemileri ve hayvanları var eden de O'dur.”

77695. Metin

يقول تعالى ذكره: {وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ}. يعنى: ما نزّل

Yüce Allah -zikri yücedir- şöyle buyurmaktadır: {وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ} “O, gökten bir ölçüye göre su indirendir.” Yani indirdiği...

77696. Metin

جلّ ثناؤه من الأمطار من السماء، {بِقَدَرٍ}. يقول: بمقدار حاجتكم إليه، فلم يجعله كالطوفان، فيكون عذابًا مغرقًا (¬١)، كالذى أنزَل على قومِ نوحٍ، ولا جعَله قليلًا لا ينبتُ به النباتُ والزرعُ من قلَّتِه، ولكنه جعَله غينًا مُغِيثًا، وحَيًّا للأرضِ الميتة مُحييًا، {فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً (¬٢) مَيْتًا}. يقولُ جلّ ثناؤُه: فأحيينا به بلدةً من بلادِكم ميتًا، يعنى: مُجْدِبةً لا نباتَ بها (¬٣) ولا زرْعَ، قد درست من الجُدُوبِ، وتعفَّت من القُحُوطِ، {كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ}. يقول تعالى ذكره: كما أخرجنا بهذا الماء الذي نزّلناه من السماءِ مِن هذه البلدة الميتة بعد جُدُوبها وقُحُوطِها - النبات والزرع، كذلك أيُّها الناسُ تُخْرَجون من بعدِ فنائكم ومصيركم في الأرضِ رفاتًا، بالماء الذي أنزله إليها؛ لإحيائكم من بعد مماتكم - منها أحياءً كهيئتكم التي كنتم بها قبل مماتكم.

{بِقَدَرٍ} “Bir ölçüye göre” buyruğu; ihtiyacınız miktarınca demektir. Onu Nûh kavmine indirdiği gibi boğucu bir azap olan tufan kılmadığı (¬١) gibi, azlığından ötürü bitkinin ve ekinin bitmeyeceği kadar az da kılmadı. Bilakis onu imdada yetişen bir yağmur ve ölü toprağa can veren bir hayat kıldı. {فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا} (¬٢) “Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik” buyruğu hakkında övgüsü yüce olan [Allah] şöyle demektedir: Biz o suyla, beldelerinizden ölü olan yani çorak, bitkisi ve ekini bulunmayan (¬٣), kuraklıktan aşınıp kıtlıktan izi silinmiş bir beldeyi dirilttik. {كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ} “İşte siz de böyle çıkarılacaksınız” buyruğuyla ilgili olarak zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Gökten indirdiğimiz bu suyla, kuraklık ve kıtlığından sonra bu ölü beldeden bitki ve ekini nasıl çıkardıysak; ey insanlar, siz de yok oluşunuzdan ve toprakta çürümüş kemik haline gelişinizden sonra, ölümünüzün ardından sizi diriltmek için [Allah'ın] yeryüzüne indirdiği su ile oradan, ölümünüzden önceki haliniz gibi diri olarak öylece çıkarılacaksınız.

77697. Metin

وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü tevil ehli de söylemiştir.

77698. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

77699. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيد، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة: {وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ}: كما أحيا الله هذه الأرض الميتة بهذا الماء، فكذلك تُبعثون يوم القيامة.

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den {وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ} “O, gökten bir ölçüye göre su indirendir. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etti: “Allah bu ölü toprağı bu suyla nasıl dirilttiyse, siz de kıyamet günü öylece diriltileceksiniz.”

77700. Metin

وقيل: أنشرنا به؛ لأن معناه: أحيينا به. ولو وصفت الأرضَ بأنها حييت، قلتَ: نَشَرَتِ الأرضُ. كما قال الأعشى ٤:

Şöyle de denilmiştir: [Ayette] 'enşernâ bihî' [denilmiştir]; çünkü bunun manası: 'Onunla dirilttik' demektir. Şayet yeri dirildi diye niteleyecek olsaydın, 'neşerati'l-ard' (yer dirildi/yeşerdi) derdin. Nitekim el-A‘şâ şöyle demiştir4:

77701. Metin

حتى يَقُولَ النَّاسُ مُمَّا رأَوْا … يا عجبا للْمَيِّتِ النَّاشِرِ

“Gördükleri şeyden ötürü insanlar nihayet: / ‘Şaşılacak şey şu dirilen ölüye!’ deyinceye dek.”

77702. Metin

وقوله: {وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا}. يقول تعالى ذكره: والذي خلق كلَّ شيءٍ فزوَّجه؛ بأن خلق للذكور (¬١) من الإناث أزواجًا، وللإناث (¬٢) من الذكور أزواجًا، {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ}. وهى السفن، {وَالْأَنْعَامِ}. وهى البهائم، {مَا تَرْكَبُونَ}. يقولُ: جعَل لكم من السفن ما تركبونه في البحار، إلى حيث قصدتم واعتمدتم في سيركم فيها لمعايشكم ومطالبكم، ومن الأنعام ما تركبونه في البرِّ، إلى حيث أرَدتم من البُلدانِ؛ كالإبل والخيل والبغال والحمير.

{وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا} “Bütün çiftleri yaratan da O'dur” kavli hakkında zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Her şeyi yaratan ve onları erkekler için dişilerden (¬١) eşler, dişiler için de erkeklerden (¬٢) eşler yaratarak çift kılan O'dur. {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ} “Ve sizin için gemilerden var etti” ki bunlar gemilerdir, {وَالْأَنْعَامِ} “ve hayvanlardan” ki bunlar sağmal/dört ayaklı hayvanlardır, {مَا تَرْكَبُونَ} “bineceğiniz şeyleri”. Şöyle buyurmaktadır: Denizlerde geçiminiz ve ihtiyaçlarınız için gitmeyi kastettiğiniz ve hedeflediğiniz yere kadar bineceğiniz gemileri; karada da develer, atlar, katırlar ve eşekler gibi beldelerden gitmek istediğiniz yere kadar bineceğiniz hayvanları sizin için var etti.

77703. Metin

القولُ في تأويل قوله تعالى: {لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ (١٤)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ (١٤)} “Ta ki onların sırtlarına kurulasınız, sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anıp: ‘Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz’ diyesiniz.”

77704. Metin

يقول جلَّ ثناؤه: كي تستووا على ظهور ما تركبون.

Övgüsü yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Bindiğiniz şeylerin sırtlarına kurulasınız diye.

77705. Metin

واختلف أهل العربية في وجهِ توحيدِ الهاء في قوله: {عَلَى ظُهُورِهِ} وتذكيرها؛ فقال بعض نحويِّى البصرة: تذكيرُه يجوز (¬٣) على {مَا تَرْكَبُونَ}، وما هو مذكرٌ، كما تقولُ: عندى من النساءِ من يوافقُك ويسرُّك. وقد تُذكَّرُ الأنعام وتؤنَّثُ، وقد قال في موضعٍ آخرَ: {مِمَّا فِي بُطُونِهِ} [النحل: ٦٦]. وقال في موضعٍ آخر: {مِمَّا فِي بُطُونِهَا} [المؤمنون: ٢١].

Arap dili âlimleri {عَلَى ظُهُورِهِ} “onların sırtlarına” âyetindeki “hâ” (ه) zamirinin tekil ve müzekker kılınmasının gerekçesi hususunda ihtilaf etmişlerdir. Basra nahivcilerinden bazıları şöyle demiştir: Zamirin müzekker olması {مَا تَرْكَبُونَ} “bineceğiniz şeyleri” ifadesindeki “mâ”ya (ما) dönmesi caiz olduğu (¬٣) içindir; zira “mâ” lafzen müzekkerdir. Nitekim: “Yanımda kadınlardan seni hoşnut edecek ve sevindirecek kimse (مَنْ) var” dersin. “En‘âm” (الأنعام) kelimesi hem müzekker hem de müennes olarak kullanılabilir. Nitekim [Allah Teâlâ] başka bir yerde: {مِمَّا فِي بُطُونِهِ} “onların karınlarındaki şeylerden” [en-Nahl 66] buyurmuş; başka bir yerde ise: {مِمَّا فِي بُطُونِهَا} “onların karınlarındaki şeylerden” [el-Mü'minûn 21] buyurmuştur.

77706. Metin

وقال بعضُ نحويِّى الكوفة ٤: أُضِيفَتِ "الظهورُ" إلى الواحد؛ لأن ذلك

Kûfe nahivcilerinden bazıları ise şöyle demiştir4: “ez-Zuhûr” (sırtlar) kelimesi tekile izafe edilmiştir; çünkü bu

77707. Metin

الواحد في معنى جمع، بمنزلة الجُندِ والجيش. قال: فإن قيل: فهلَّا قلتَ: لتستووا على ظهره. فجعلت الظهر واحدًا إذا أضفته إلى واحدٍ؟ قلتُ: إن الواحد فيه معنى الجمع، فرُدَّتِ "الظهورُ" إلى المعنى، ولم يقل: ظهره. فيكون كالواحد الذي معناه ولفظه واحدٌ. وكذلك تقولُ: قد كثُر نساءُ الجند. وقلت: ورفع الجندُ أعينه. ولا تَقُل: عينه. قال: وكذلك كلُّ ما أضفت إليه من الأسماء الموصوفة، فأخْرِجُها على الجمع، فإذا أضفت إليه اسمًا في معنى فعلٍ، جاز جمعه وتوحيده، مثل قولك: رفع العسكر صوته، وأصواته أجود، وجاز هذا لأن الفعل لا صورة له في الاثنين إلا كصورته في الواحد.

...tekil lafız, “el-cünd” (asker/birlik) ve “el-ceyş” (ordu) kelimelerinde olduğu gibi mana bakımından çoğuldur. Dedi ki: Şayet, “O halde tekile izafe ettiğinde sırtı da tekil yaparak neden ‘letestevû alâ zahrihî’ (لتستووا على ظهره) demedin?” denilirse, derim ki: Tekil olan lafızda çoğul manası vardır, bu yüzden “zuhûr” (çoğul) manaya hamledilmiştir. “Zahruhû” (sırtı) denilmemiştir ki lafzı da manası da tekil olan bir kelime gibi olmasın. Nitekim şöyle de dersin: “Askerin kadınları çoğaldı.” Yine “Asker gözlerini dikti (رفع الجند أعينه)” dersin, “gözünü dikti (عينه)” demezsin. Dedi ki: Niteleme yapılan isimlerden ona izafe ettiğin her şeyi bu şekilde çoğul olarak getirirsin. Eğer ona fiil manasında bir isim izafe edersen, onun çoğul yapılması da tekil bırakılması da caizdir. Nitekim: “Asker sesini yükseltti (رفع العسكر صوته)” dersin; “seslerini (أصواته)” demek ise daha fasîhtir. Bunun caiz olması, fiilin tesniyedeki suretinin tekildeki suretinden farklı olmamasındandır.

77708. Metin

وقال آخر منهم: قيل: لتستووا على ظهوره؛ لأنه وصفٌ للفُلْكِ، ولكنه وحَّد الهاءَ؛ لأن الفُلكَ بتأويل جمعٍ، فجمع الظهور ووحَّد الهاء، لأن أفعال كلِّ واحدٍ تأويله الجمعُ تُوحَّدُ وتُجمَعُ، مثل: الجند منهزمٌ، ومُنْهزمون. فإذا جاءتِ الأسماء خرج على العددِ (¬١) لا غير، فقلت: الجندُ رجالٌ. فلذلك جمعت "الظهورُ" ووحِّدت الهاء، ولو كان مثل الصوتِ وأشباهه، جاز: الجندُ رافعٌ صوته، وأصواته.

Onlardan bir başkası da şöyle demiştir: {لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ} “Onların sırtlarına kurulasınız diye” denilmiştir; zira bu, “el-fülk” (gemiler) kelimesinin bir nitelemesidir. Fakat “hâ” zamirini tekil getirmiştir, çünkü “el-fülk” kelimesi mana bakımından çoğuldur. Dolayısıyla “zuhûr”u çoğul yapmış, “hâ” zamirini ise tekil getirmiştir. Zira mana bakımından çoğul olan her tekil kelimenin fiilleri hem tekil hem de çoğul getirilebilir. Tıpkı: “Asker hezimete uğradı (الجند منهزم)” ve “hezimete uğradılar (منهزمون)” denilmesi gibi. İsimler geldiğinde ise sadece sayıya göre (¬١) gelir; nitekim “Asker adamlardır (الجند رجال)” dersin. İşte bu yüzden “zuhûr” çoğul yapılmış, “hâ” zamiri ise tekil getirilmiştir. Şayet “savt” (ses) ve benzerleri gibi olsaydı, “Asker sesini yükseltendir (الجند رافع صوته)” demek de “seslerini (أصواته)” demek de caiz olurdu.

77709. Metin

وقوله: {ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ}. يقول تعالى ذكره: ثم تذكروا نعمة ربِّكم التي أنعمها عليكم بتسخيره ذلك لكم مراكب في البرِّ والبحر، {إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ}، فتعظِّموه وتُمجِّدوه، وتقولوا تنزيها للهِ: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا} الذي ركبناه من هذه الفُلك والأنعام، مما يصفه به المشركون ويُشرَكُ به معه في العبادة من الأوثان والأصنام، {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ}.

{ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ} “Sonra Rabbinizin nimetini anasınız” kavli hakkında zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: {إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ} “üzerlerine yerleştiğinizde”, karada ve denizde bunları binek olarak hizmetinize vermek suretiyle Rabbinizin size bahşettiği nimetini hatırlayıp O'nu yüceltesiniz, ululayasınız ve Allah'ı tenzih ederek şöyle diyesiniz: Bu bindiğimiz gemileri ve hayvanları {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا} “Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir”; müşriklerin O'na isnat ettikleri vasıflardan ve O'na ibadette ortak koştukları putlardan ve heykellerden uzaktır. {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi.”

77710. Metin

وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.

Bu hususta bizim söylediğimiz [görüşün] bir benzerini tevil ehli de söylemiştir.1

77711. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

77712. Metin

حدَّثنا أبو كُريب وعبيدُ بن إسماعيلَ الهَبَّاريُّ، قالا: ثنا المحاربيُّ، عن عاصمٍ الأحول، عن أبي هاشم، عن أبي مجلز، قال: ركبتُ دابة فقلتُ: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ}. فسمعنى رجلٌ من أهل البيت - قال أبو كُريب (¬١) والهبَّاريُّ: قال المحاربيُّ: فسمعتُ سفيان يقولُ: هو الحسنُ بنُ عليٍّ رضوان الله تعالى عليهما - فقال: أهكذا أُمِرتَ؟ قال: قلتُ: كيف أقولُ؟ [قال: أُمِرْتُم أن تذكروا نعمة ربكم إذا استويتُم عليه. قال: قلتُ: كيف أقولُ] (¬٢)؟ قال: تقول: الحمدُ للهِ الذي هدانا للإسلام، الحمد لله الذي مَنَّ علينا بمحمد ﵊، الحمد لله الذي جعلنا في خير أُمَّةٍ أُخرجت للناس. فإذا أنت قد ذكرت نعما عظامًا، ثم تقولُ بعد ذلك: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} (¬٣).

Bize Ebû Küreyb ve Ubeyd b. İsmâîl el-Hebbârî rivayet edip dediler ki: Bize el-Muhâribî, Âsım el-Ahvel'den, o Ebû Hâşim'den, o da Ebû Miclez'den rivayet etti; dedi ki: Bir hayvana bindim ve: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi” dedim. Ehl-i Beyt'ten bir adam beni işitti —Ebû Küreyb (¬١) ve el-Hebbârî dediler ki: Muhâribî: Süfyân'ın, ‘O, Hasen b. Ali'dir —rıdvânullâhi teâlâ aleyhimâ—’ dediğini işittim, dedi— ve şöyle dedi: “Sana böyle mi emredildi?” Dedim ki: “Nasıl söyleyeyim?” [Dedi ki: “Üzerine bindiğinizde Rabbinizin nimetini anmanız emredildi.” Dedim ki: “Nasıl söyleyeyim?] (¬٢)” Dedi ki: “Şöyle dersin: Bizi İslâm'a hidayet eden Allah'a hamdolsun; Muhammed aleyhisselâm ile bize lütufta bulunan Allah'a hamdolsun; bizi insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet kılan Allah'a hamdolsun. Böylece pek büyük nimetleri anmış olursun; sonra bunun ardından şöyle dersin: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} “Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz”” (¬٣).

77713. Metin

حدَّثنا ابن بشارٍ، قال: ثنا عبد الرحمن، قال: ثنا سفيان، عن أبي هاشمٍ، عن أبى مجْلَز، أن الحسن بن عليٍّ ﵄، رأى رجلًا ركب دابةٌ، فقال: الحمد لله الذي سخَّر لنا هذا. ثم ذكر نحوه (¬٤).

Bize İbn Beşşâr rivayet edip dedi ki: Bize Abdurrahman rivayet edip dedi ki: Bize Süfyân, Ebû Hâşim'den, o Ebû Miclez'den rivayet etti ki Hasen b. Ali radıyallâhu anhümâ bir hayvana binip: “Bunu bizim hizmetimize veren Allah'a hamdolsun” diyen bir adam gördü; sonra benzerini zikretti (¬٤).

77714. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة: {لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ}: يعلمكم كيف تقولون إذا ركبتم؛ في

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: {لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ} “Ta ki onların sırtlarına kurulasınız, sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anasınız...” [ayeti hakkında şöyle dedi]: Bindiğiniz zaman ne söyleyeceğinizi size öğretmektedir; [şöyle ki]...

77715. Metin

الفلك تقولون: {بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ} [هود: ٤١].

...gemide iken: {بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَحِيمٌ} “Onun yüzmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” [Hûd 41] dersiniz.

77716. Metin

وإذا ركبتم الإبل قلتم: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ}. ويعلِّمكم ما تقولون إذا نزلتم من الفلك والأنعام جميعًا، تقولون: اللهمَّ أَنزِلْنا مُنزلًا مباركًا وأنت خير المُنزلين.

Develere bindiğinizde ise: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} “Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” dersiniz. Hem gemiden hem de hayvanlardan indiğinizde ne diyeceğinizi de size öğretmektedir; şöyle dersiniz: ‘Allahım! Bizi bereketli bir yere indir, sen konuklatanların en hayırlısısın.’

77717. Metin

حدَّثنا ابن عبد الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمرٍ، عن ابن طاوسٍ، عن أبيه أنه كان إذا ركب قال: اللهم هذا مِن مَنّك وفضلك. ثم يقولُ: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} (¬١).

Bize İbn Abdila'lâ rivayet edip dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o İbn Tâvûs'tan, o da babasından rivayet etti ki o, [bineğe] bindiğinde: “Allahım! Bu Senin lütfundan ve fazlındandır” der, sonra da: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} “Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” derdi (¬١).

77718. Metin

وقوله: {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} يقولُ: وما كنا له مُطِيقين ولا ضابطين. من قولهم: قد أقرنتَ (¬٢) لهذا. إذا صرت له قرنًا وأطقته، وفلانٌ مُقْرِنٌ لفلانٍ، أي: ضابطٌ له مُطيقٌ.

{وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi” kavli şöyle demektir: Bizim buna gücümüz yetmez ve onu zapt edemezdik. Bu ifade, bir kimse bir şeye denk/akran olup ona güç yetirdiğinde söylenen “Kad akrente lihâzâ” (قد أقرنت لهذا - Sen buna denk gelip güç yetirdin) (¬٢) sözünden gelmektedir. “Filânün mukrinün lifülânin” (فلان مقرن لفلان) denildiğinde de; filanca falanı zapt edebilir, ona gücü yeter demektir.

77719. Metin

وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهل التأويل.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü tevil ehli de söylemiştir.

77720. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri

77721. Metin

حدَّثني عليٌّ، قال: ثنى أبو صالح، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ: {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ}. يقولُ: مُطِيقين (¬٣).

Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bana Ebû Sâlih rivayet edip dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi” kavli hakkında: “Güç yetiremezdik” (¬٣) dediğini rivayet etti.

77722. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاء، جميعًا عن ابن أبي نجيح، عن مجاهدٍ

Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Îsâ rivayet etti. [Yine] bana el-Hâris rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasen rivayet edip dedi ki: Bize Varkâ rivayet etti; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den [şöyle rivayet etti]:

77723. Metin

في قولِ اللَّهِ: {مُقْرِنِينَ}. قال: الإبل والخيل والبغال والحميرُ (¬١).

...Allah'ın {مُقْرِنِينَ} “[kendilerine] güç yetirenler” kavli hakkında şöyle dediğini rivayet etti: “Develer, atlar, katırlar ve eşeklerdir” (¬١).

77724. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة: {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ}: أي مُطِيقين، لا والله، لا في الأيدى، ولا في القوة (¬٢).

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den: {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi”: “Yani güç yetiremezdik; hayır vallahi, ne bilek ne de kuvvet bakımından [buna güç yetiremezdik]” (¬٢) dediğini rivayet etti.

77725. Metin

حدَّثنا محمد بن عبد الأعلى، قال: ثنا محمد بنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادة في قوله: {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ}. قال: في القوة (¬٣).

Bize Muhammed b. Abdila'lâ rivayet edip dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde’den {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi” kavli hakkında: “Kuvvet bakımından” (¬٣) dediğini rivayet etti.

77726. Metin

حدَّثنا محمدٌ، قال: ثنا أحمدُ، قال: ثنا أسباطُ، عن السديِّ: {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ}. قال: مُطِيقين (¬٤).

Bize Muhammed rivayet edip dedi ki: Bize Ahmed rivayet edip dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî'den {وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi” kavli hakkında: “Güç yetiremezdik” (¬٤) dediğini rivayet etti.

77727. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيد في قوله: {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ}. قال: لسنا له بمُطيقين. قال: لا نُطِيقُها إلا بك، لولا أنت ما قوينا عليها ولا أطقناها (¬٤).

Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd, {سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi” kavli hakkında şöyle dedi: “Biz ona güç yetirecek değildik. Dedi ki: Ancak Senin sayende buna güç yetirebiliriz; Sen olmasaydın ne buna gücümüz yeter ne de bunun üstesinden gelebilirdik” (¬٤).

77728. Metin

وقوله: {وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ}. يقولُ جلّ ثناؤُه: ولتقولوا أيضًا: وإنا إلى ربِّنا بعد مماتنا لصائرون، وإليه راجعون.

{وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} “Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” kavli hakkında övgüsü yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ve yine şöyle diyesiniz: Şüphesiz biz ölümümüzden sonra Rabbimize varacak ve O'na döneceğiz.

77729. Metin

القول في تأويل قوله تعالى: {وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ (١٥) أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ (١٦) وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ (١٧)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الْإِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ (١٥) أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ (١٦) وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ (١٧)} “Onlar kullarından bir kısmını O'nun bir parçası kıldılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür. Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de oğulları size mi seçip ayırdı? Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği [kız çocuğu] ile müjdelendiğinde, öfkeden yutkunarak yüzü simsiyah kesilir.”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.