897. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلَّ ثناؤُه: {الم (١)}.
Şanı yüce olan [Allah]ın: {الم (١)} “Elif, Lâm, Mîm.” kavlinin teviline dair açıklama:
898. Metin
قال أبو جعفرٍ: اخْتَلَفَت تَراجِمةُ القرآنِ في تأويلِ قولِ اللَّهِ تعالى ذكرُه: {الم}؛ فقال بعضُهم: هي اسمٌ مِن أسماءِ القرآنِ.
Ebû Ca'fer dedi ki: Kur'an tercümanları (müfessirleri), zikri yüce olan Allah'ın: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.” kavlinin tevilinde ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazıları şöyle demiştir: O, Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir.
899. Metin
ذِكْرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
900. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ يحيى، قال: أخْبَرَنا عبدُ الرزاقِ، قال: أخْبَرَنا مَعْمَرٌ، عن قتادةَ في قولِه: {الم}. قال: اسمٌ مِن أسماءِ القرآنِ (¬١).
Bize el-Hasen b. Yahyâ anlattı, dedi ki: Bize Abdurrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma'mer, Katâde'den O'nun: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.” kavli hakkında haber verdi. [Katâde] şöyle dedi: Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir (¬١).
901. Metin
حدَّثني المثَنَّى بنُ إبراهيمَ الآمُلِيُّ، قال: حدَّثنا أبو حُذَيْفةَ موسى بنُ مسعودٍ، قال: حدَّثنا شِبْلٌ، عن ابنِ أبي نَجِيحٍ، عن مُجاهِدٍ، قال: {الم} اسمٌ مِن أسماءِ القرآنِ (¬٢).
Bana el-Müsennâ b. İbrâhîm el-Âmulî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe Mûsâ b. Mes'ûd anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den anlattı; [Mücâhid] şöyle dedi: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.”, Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir (¬٢).
902. Metin
حدَّثنا القاسمُ بنُ الحسنِ، قال: حدَّثنا الحسينُ بنُ داودَ، قال: حدَّثني حَجَّاجٌ، عن ابنِ جُرَيْجٍ، قال: {الم} اسمٌ مِن أسماءِ القرآنِ.
Bize el-Kâsım b. el-Hasen anlattı, dedi ki: Bize el-Huseyn b. Dâvûd anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı; [İbn Cüreyc] şöyle dedi: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.”, Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir.
903. Metin
وقال بعضُهم: هي فَواتحُ يَفْتَحُ اللَّهُ بها القرآنَ.
Bazıları da şöyle dedi: Onlar, Allah'ın kendisiyle Kur'an'a başladığı açılışlardır.
904. Metin
ذكْرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
905. Metin
حدَّثني هارونُ بنُ إدريسَ الأصَمُّ الكوفيُّ، قال: حدَّثنا عبدُ الرحمنِ بنُ محمدٍ المُحاربيُّ، عن ابنِ جُرَيْجٍ، عن مُجاهدٍ، قال: {الم} فَواتِحُ يَفْتَحُ اللَّهُ بها القرآنَ (¬١).
Bana Hârûn b. İdrîs el-Asam el-Kûfî anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahmân b. Muhammed el-Muhâribî, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den anlattı; [Mücâhid] şöyle dedi: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.”, Allah'ın kendisiyle Kur'an'a başladığı açılışlardır (¬١).
906. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ حازمٍ الغِفاريُّ، قال: حدَّثنا أبو نُعَيْمٍ، قال: حدَّثنا سفيانُ، عن مُجاهِدٍ، قال: {الم} فَواتِحُ (¬٢).
Bize Ahmed b. Hâzim el-Gıfârî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Nuaym anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Mücâhid'den anlattı; [Mücâhid] şöyle dedi: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.”, açılışlardır (¬٢).
907. Metin
حدَّثني المُثَنَّى بنُ إبراهيمَ، قال: حدَّثنا إسحاقُ بنُ الحجاجِ، عن يحيى بنِ آدمَ، عن سفيانَ، عن ابنِ أبي نَجيحٍ، عن مُجاهِدٍ، قال: {الم} و {حم} و {المص} و {ص} فواتحُ افْتَتَح اللَّهُ بها (¬٣).
Bana el-Müsennâ b. İbrâhîm anlattı, dedi ki: Bize İshâk b. el-Haccâc, Yahyâ b. Âdem'den, o Süfyân'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den anlattı; [Mücâhid] şöyle dedi: {الم} “Elif, Lâm, Mîm”, {حم} “Hâ, Mîm”, {المص} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd” ve {ص} “Sâd”, Allah'ın kendisiyle [sûrelere] başladığı açılışlardır (¬٣).
908. Metin
حدَّثنا القاسمُ بنُ الحسنِ (¬٤)، قال: حدَّثنا الحسينُ، قال: حدَّثني حجاجٌ، عن ابنِ جُرَيْجٍ، عن مُجاهِدٍ مثلَ حديثِ هارونَ بنِ إدريسَ (¬٥).
Bize el-Kâsım b. el-Hasen (¬٤) anlattı, dedi ki: Bize el-Huseyn anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den Hârûn b. İdrîs'in hadisi (rivayeti) gibi anlattı (¬٥).
909. Metin
وقال بعضُهم: هي اسمٌ للسورةِ.
Onlardan bazıları da şöyle dedi: O, sûrenin ismidir.
910. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
911. Metin
حدَّثني يونُسُ بنُ عبدِ الأعْلَى، قال: أنْبَأنا عبدُ اللَّهِ بنُ وهبٍ، قال: سأَلْتُ عبدَ الرحمنِ بنَ زيدِ بنِ أسْلَمَ عن قولِ اللَّهِ: {الم (١) ذَلِكَ الْكِتَابُ}، و {الم (١) تَنْزِيلُ}، و {المر تِلْكَ}. فقال: قال أبي: إنما هي أسماءُ السُّوَرِ (¬١).
Bana Yûnus b. Abdila'lâ anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Vehb haber verdi, dedi ki: Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem'e Allah'ın: {الم (١) ذَلِكَ الْكِتَابُ} “Elif, Lâm, Mîm. Bu kitap...”, {الم (١) تَنْزِيلُ} “Elif, Lâm, Mîm. İndirilişi...” ve {المر تِلْكَ} “Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar...” kavilleri hakkında sordum. Şöyle dedi: Babam dedi ki: "Onlar yalnızca sûrelerin isimleridir." (¬١).
912. Metin
وقال بعضُهم: هو اسمُ اللَّهِ الأعظمُ.
Bazıları da şöyle demiştir: O, Allah'ın İsm-i A'zamıdır (en yüce ismidir).
913. Metin
ذكْرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
914. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ المُثَنَّى، قال: حدَّثنا عبدُ الرحمنِ بنُ مَهْدِيٍّ، قال: حدَّثنا شعبةُ، قال: سأَلْتُ السُّدِّيَّ عن {حمَ} و {طسَم} و {الم}. فقال: قال ابنُ عباسٍ: هي اسمُ اللَّهِ الأعظمُ (¬٢).
Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahmân b. Mehdî anlattı, dedi ki: Bize Şu'be anlattı, dedi ki: es-Süddî'ye {حمَ} “Hâ, Mîm”, {طسَم} “Tâ, Sîn, Mîm” ve {الم} “Elif, Lâm, Mîm” hakkında sordum. Şöyle dedi: İbn Abbâs: "Onlar Allah'ın İsm-i A'zamıdır." dedi (¬٢).
915. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ المُثَنَّى، قال: حدَّثني أبو النُّعْمانِ، قال: حدَّثنا شعبةُ، عن إسماعيلَ السُّدِّيِّ، عن مُرَّةَ الهَمْدانيِّ، قال: قال عبدُ اللَّهِ. فذكَر نحوَه (¬٣).
Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bana Ebü'n-Nu'mân anlattı, dedi ki: Bize Şu'be, İsmâîl es-Süddî'den, o Mürre el-Hemdânî'den anlattı; [Mürre] dedi ki: Abdullah [b. Mes'ûd] dedi ki... ve bunun benzerini zikretti (¬٣).
916. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: حدَّثنا إسحاقُ بنُ الحجاجِ، عن عُبَيدِ (¬٤) اللَّهِ بنِ موسى، عن إسماعيلَ، عن الشعبيِّ، قال: فَواتحُ السُّوَرِ مِن أسماءِ اللَّهِ (¬٥).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize İshâk b. el-Haccâc, Ubeydullâh (¬٤) b. Mûsâ'dan, o İsmâîl'den, o da eş-Şa'bî'den anlattı; [eş-Şa'bî] şöyle dedi: Sûrelerin açılışları Allah'ın isimlerindendir (¬٥).
917. Metin
وقال بعضُهم: هو قَسَمٌ أقْسَم اللَّهُ به، وهو مِن أسمائِه.
Bazıları da şöyle demiştir: O, Allah'ın kendisiyle yemin ettiği bir yemindir ve O'nun isimlerindendir.
918. Metin
ذِكْرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
919. Metin
حدَّثني يحيى بنُ عثمانَ بنِ صالحٍ السَّهْميُّ، قال: حدَّثنا عبدُ اللَّهِ بنُ صالحٍ، قال: حدَّثني مُعاويةُ بنُ صالحٍ، عن عليِّ بنِ أبي طلحةَ، عن ابنِ عباسٍ، قال: هو قَسَمٌ [أقْسَمه اللَّهُ] (¬١)، وهو مِن أسماءِ اللَّهِ (¬٢).
Bana Yahyâ b. Osmân b. Sâlih es-Sehmî anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye b. Sâlih, Ali b. Ebî Talha'dan, o da İbn Abbâs'tan anlattı; [İbn Abbâs] şöyle dedi: O, [Allah'ın ettiği] bir yemindir (¬١) ve O, Allah'ın isimlerindendir (¬٢).
920. Metin
وحدثني يعقوبُ بنُ إبراهيمَ، قال: حدَّثنا ابنُ عُلَيَّةَ، قال: حدَّثنا خالدٌ الحَذَّاءُ، عن عكرمةَ، قال: {الم} قسَمٌ (¬٣).
Bana Ya'kūb b. İbrâhîm de anlattı, dedi ki: Bize İbn Uleyye anlattı, dedi ki: Bize Hâlid el-Hazzâ', İkrime'den anlattı; [İkrime] şöyle dedi: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.”, bir yemindir (¬٣).
921. Metin
وقال بعضُهم: هو حروفٌ مُقَطَّعةٌ مِن أسماءٍ وأفعالٍ، كلُّ حرفٍ مِن ذلك لمعنًى غيرِ معنى الحرفِ الآخرِ.
Bazıları da şöyle demiştir: O, isimlerden ve fiillerden kesilmiş (alınmış) harflerdir; bu harflerin her biri, diğer harfin anlamından farklı bir anlam içindir.
922. Metin
ذكْرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
923. Metin
حدَّثنا أبو كُريبٍ، قال: حدَّثنا وَكيعٌ، وحدَّثنا سفيانُ بنُ وَكيعٍ، قال: حدَّثنا [أبي، عن شَريكٍ] ٤، عن عطاءِ بنِ السائبٍ، عن أبي الضُّحَى، عن ابنِ عباسٍ:
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘ anlattı. Bize Süfyân b. Vekî‘ de anlattı, dedi ki: Bize [babam, Şerîk'ten] 5 nakletti; o Atâ b. es-Sâib'den, o Ebü'd-Duhâ'dan, o da İbn Abbâs'tan [şöyle rivayet etti]:
924. Metin
{الم}. قال: أنا اللَّهُ أعلمُ (¬١).
{الم} “Elif, Lâm, Mîm.” hakkında [İbn Abbâs] dedi ki: "Ben en iyi bilen Allah'ım (Ene'llâhu a'lem)." (¬١).
925. Metin
وحُدِّثْتُ عن أبي عُبيدٍ، قال: حدَّثنا أبو اليَقْظانِ، عن عطاءِ بنِ السائبِ، عن سعيدِ بنِ جُبيرٍ، قال: قوله: {الم}. قال: أنا اللَّهُ أعلمُ (¬٢).
Bana Ebû Ubeyd'den nakledildi, dedi ki: Bize Ebü'l-Yekzân, Atâ b. es-Sâib'den, o da Saîd b. Cübeyr'den anlattı; O'nun: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.” kavli hakkında [Saîd] şöyle dedi: "Ben en iyi bilen Allah'ım (Ene'llâhu a'lem)." (¬٢).
926. Metin
حدَّثني موسى بنُ هارونَ الهَمْدانيُّ، قال: حدَّثنا عمرُو بنُ حمادٍ القَنَّادُ، قال: حدَّثنا أسْباطُ بنُ نصرٍ، عن إسماعيلَ السُّدِّيِّ في خبرٍ ذكَره عن أبي مالكٍ، وعن أبي صالحٍ، عن ابنِ عباسٍ، وعن مُرَّةَ الهَمْدانيِّ، عن ابنِ مسعودٍ، وعن ناسٍ مِن أصحابِ النبيِّ ﷺ: {الم} قال: أما {الم} فهو حروفٌ (¬٣) اشْتُقَّ مِن حُروفِ هِجاءِ أسماءِ اللَّهِ (¬٤).
Bana Mûsâ b. Hârûn el-Hemdânî anlattı, dedi ki: Bize Amr b. Hammâd el-Kannâd anlattı, dedi ki: Bize Esbât b. Nasr, İsmâîl es-Süddî'den Ebû Mâlik'ten, Ebû Sâlih'ten, İbn Abbâs'tan, Mürre el-Hemdânî'den, İbn Mes'ûd'dan ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından bazı kimselerden zikrettiği bir haberde anlattı: {الم} “Elif, Lâm, Mîm.” [hakkında] şöyle dedi: {الم} “Elif, Lâm, Mîm”e gelince, o Allah'ın isimlerinin hece harflerinden türetilmiş harflerdir (¬٣) (¬٤).
927. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ مَعْمَرٍ، قال: حدَّثنا عَيَّاشُ ٥ بنُ زيادٍ الباهليُّ، قال: حدَّثنا شعبةُ، عن أبي بشرٍ، عن سعيدِ بنِ جبيرٍ، عن ابنِ عباسٍ في قولِه: {الم}، و {حمَ]، و {ن} قال: اسمٌ مُقَطَّعٌ ٦.
Bize Muhammed b. Ma'mer anlattı, dedi ki: Bize Ayyâş5 b. Ziyâd el-Bâhilî anlattı, dedi ki: Bize Şu'be, Ebû Bişr'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan nakletti; O'nun: {الم} “Elif, Lâm, Mîm”, {حم} “Hâ, Mîm” ve {ن} “Nûn” kavli hakkında şöyle dedi: [Bunlar] parçalara ayrılmış (harf harf zikredilmiş) bir isimdir.6
928. Metin
وقال بعضُهم: هي حروفُ هِجاءٍ موضوعٍ.
Bazıları da şöyle demiştir: Onlar, vaz'edilmiş (alfabeyi oluşturan) hece harfleridir.
929. Metin
ذكْرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
930. Metin
حُدِّثْتُ عن منصورِ بنِ أبي نُوَيْرةَ، قال: حدَّثنا أبو سعيدٍ المُؤَدِّبُ، عن خُصَيفٍ، عن مُجاهدٍ، قال: فَواتحُ السورِ كلُّها: {ق} و {ص} و {حم} و {طسم} و {الر} وغيرُ ذلك هِجاءٌ موضوعٌ (¬١).
Bana Mansûr b. Ebî Nüveyre'den nakledildi, dedi ki: Bize Ebû Saîd el-Müeddib, Husayf'tan, o da Mücâhid'den anlattı; [Mücâhid] şöyle dedi: Sûre açılışlarının tamamı; {ق} “Kâf”, {ص} “Sâd”, {حم} “Hâ, Mîm”, {طسم} “Tâ, Sîn, Mîm”, {الر} “Elif, Lâm, Râ” ve diğerleri, vaz'edilmiş hece [harfleridir] (¬١).
931. Metin
وقال بعضُهم: هي حروفٌ يَشْتَمِلُ كلُّ حرفٍ منها على معانٍ شتَّى مختلفةٍ.
Bazıları da şöyle demiştir: Onlar, her bir harfi türlü ve farklı anlamları ihtiva eden harflerdir.
932. Metin
ذكْرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
933. Metin
حدَّثني المُثَنَّى بنُ إبراهيمَ، قال: حدَّثنا إسحاقُ بنُ الحجاجِ، عن عبدِ اللَّهِ بنِ أبي جعفرٍ الرازيِّ، قال: حدَّثني أبي، عن الربيعِ بنِ أنسٍ في قولِ اللَّهِ: {الم}. قال: هذه الأحرفُ مِن التسعةِ والعشرين حرفًا، دارَت فيها الألسُنُ كلُّها، ليس منها حرفٌ إلا وهو مِفتاحُ اسمٍ مِن أسمائِه، وليس منها حرفٌ إلا وهو في آلائِه وبلائِه، وليس منها حرفٌ إلا وهو في ٢ مدةِ قومٍ وآجالِهم. وقال عيسى ابنُ مريمَ، وعجِب ٣: يَنْطِقون في أسمائِه، ويَعِيشون في رزقِه، فكيف يَكْفُرون به ٤؟ قال: الألفُ مِفتاحُ اسمِه اللَّهِ، واللامُ مِفتاحُ اسمِه لطيفٍ، والميمُ مِفْتاحُ اسمِه مَجيدٍ؛ الألفُ آلاءُ اللَّهِ، واللامُ لُطْفُه، والميمُ مَجْدُه؛ الألِفُ سَنةٌ، واللامُ ثلاثون سنةً، والميمُ أربعون سنةً ٥.
Bana el-Müsennâ b. İbrâhîm anlattı, dedi ki: Bize İshâk b. el-Haccâc, Abdullah b. Ebî Ca'fer er-Râzî'den anlattı, dedi ki: Bana babam, er-Rebî' b. Enes'ten Allah'ın: { الم } “Elif, Lâm, Mîm” kavli hakkında [şöyle] dediğini anlattı 1: Bu harfler, bütün dillerin kendisiyle dönüp dolaştığı (konuşulduğu) yirmi dokuz harftendir. Onlardan hiçbir harf yoktur ki O'nun isimlerinden bir ismin anahtarı olmasın; onlardan hiçbir harf yoktur ki O'nun nimetleri ve imtihanında bulunmasın; onlardan hiçbir harf yoktur ki bir kavmin [yaşam] süresinde ve ecellerinde 2 bulunmasın. Meryem oğlu Îsâ da hayret ederek 3 şöyle demiştir: 'O'nun isimlerini telaffuz ediyorlar ve O'nun rızkıyla yaşıyorlar, öyleyse O'nu nasıl inkâr ediyorlar 4?' [er-Rebî'] dedi ki: Elif, O'nun 'Allah' isminin anahtarıdır; lâm, O'nun 'Latîf' isminin anahtarıdır; mîm [ise], O'nun 'Mecîd' isminin anahtarıdır. Elif Allah'ın âlâsı (nimetleri), lâm lütfu, mîm [ise] mecdidir (yüceliğidir). Elif bir yıl, lâm otuz yıl, mîm [ise] kırk yıldır 5.
934. Metin
حدَّثنا ابنُ حُميدٍ، قال: حدَّثنا حَكَّامٌ، عن أبي جعفرٍ، عن الربيعِ بنحوِه.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Hekkâm, Ebû Ca'fer'den, o da er-Rebî'den bunun benzerini anlattı.
935. Metin
وقال بعضُهم: هي حروفٌ مِن حسابِ الجُمَّلِ (¬١). كرِهْنا ذكرَ الذي حُكِي ذلك عنه، إذ كان الذي رواه ممَّن لا يُعْتَمَدُ على روايتِه ونقلِه، وقد مَضَتِ الروايةُ بنظيرِ ذلك مِن القولِ عن الربيعِ بنِ أنسٍ.
Bazıları da şöyle demiştir: Onlar ebced (cümmele) hesabından harflerdir (¬١). Kendisinden bu nakledilen kimseyi zikretmeyi hoş görmedik; zira bunu rivayet eden kişi, rivayetine ve nakline güvenilmeyen kimselerdendir. er-Rebî' b. Enes'ten bu sözün benzerine dair rivayet ise daha önce geçmişti.
936. Metin
وقال بعضُهم: لكلِّ كتابٍ سرٌّ، وسرُّ القرآنِ فَواتحُه (¬٢).
Bazıları da şöyle demiştir: Her kitabın bir sırrı vardır; Kur'an'ın sırrı da onun açılışlarıdır (fâtihalarıdır) (¬٢).
937. Metin
وأما أهلُ العربيةِ فإنهم اختَلَفوا في معنى ذلك؛ فقال بعضُهم: هي حُروفٌ مِن حروفِ المُعْجَمِ، اسْتُغْنِي بذكْرِ ما ذُكِر منها في أوائلِ السورِ عن ذكرِ بَواقِيها ٣ التي هي تَتِمَّةُ الثمانيةِ والعشرين حرفًا، كما اسْتَغْنَى المُخبِرُ عمَّن أخْبَرَ عنه أنه في حروفِ المعجمِ الثمانيةِ والعشرين بذكرِ "أ ب ت ث" عن ذكرِ بَواقي حروفِها التي هي تَتِمَّةُ الثمانيةِ والعشرين، قال: ولذلك رُفِع {ذَلِكَ الْكِتَابُ} لأن معنى الكلامِ:
Arap dili ehline (dilcilere) gelince; onlar bunun anlamı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazıları şöyle demiştir: Bunlar, hece harflerinden (mu'cem harflerinden) birtakım harflerdir; sûre başlarında bunlardan zikredilenlerle, yirmi sekiz harfin tamamlayıcısı olan diğer harflerin zikri yerine yetinilmiştir 4. Tıpkı yirmi sekiz hece harfini bildiren bir kimsenin, yirmi sekizi tamamlayan diğer harfleri tek tek saymak yerine 'elif, bâ, tâ, sâ' (أ ب ت ث) demekle yetinmesi gibi. [Bu görüşteki kişi] dedi ki: Bu sebeple {ذَلِكَ الْكِتَابُ} “İşte o Kitap” [ifadesi] ref' edilmiştir (merfû kılınmıştır); zira sözün anlamı şöyledir:
938. Metin
الألفُ واللامُ والميمُ مِن الحروفِ المُقَطَّعةِ، ذلك الكتابُ الذي أنْزَلْتُه إليك مجموعًا لا ريبَ فيه.
"Elif, Lâm ve Mîm kesikli (müstakil) harflerdendir; sana toplu olarak indirdiğim ve içinde hiçbir şüphe bulunmayan kitap işte budur."
939. Metin
فإن قال قائلٌ: فإن "أ ب ت ث" قد صارت كالاسمِ في حروفِ الهِجاءِ، كما صارتِ "الحمدُ" اسمًا لفاتحةِ الكتابِ؟
Eğer biri: "Fâtihatu'l-Kitâb (Fâtiha sûresi) için 'el-Hamdü' bir isim olduğu gibi, hece harfleri için de 'elif bâ tâ sâ' bir isim gibi olmamış mıdır?" derse;
940. Metin
قيل له: لمَّا كان جائزًا أن يقولَ القائلُ: ابني في "ط ظ". وكان معلومًا بقِيلِه ذلك لو قاله أنه يُرِيدُ الخبرَ عن ابنه أنه في الحروفِ المُقَطَّعةِ، عُلم بذلك أن "أ ب ت ث" ليس لها باسمٍ، وإن كان ذلك آثرَ (¬١) في الذكرِ مِن سائرِها.
Ona şöyle denilir: Bir kimsenin: "Oğlum 'Tâ, Zâ'dadır (alfabenin ortalarındadır)." demesi caiz olduğuna ve bunu söylediğinde oğlunun hece harflerinde olduğunu haber vermek istediği bilindiğine göre, bundan anlaşılır ki her ne kadar zikirde diğerlerine göre daha yaygın/tercih edilen (¬١) olsa da "elif bâ tâ sâ" onlar için bir isim değildir.
941. Metin
قال: وإنما خُولِف بينَ ذكْرِ حروفِ المُعْجَمِ في فَواتِحِ السورِ، فذُكِرَت في أوائلِها مختلفةً، وذِكْرِها إذا ذُكِرَت بأوائلِها التي هي "أ ب ت ث" مُؤْتَلِفةً، ليَفْصِلَ بينَ الخبرِ عنها إذا أُرِيد، بذكرِ ما ذُكِر منها مُخْتلِفًا، الدلالةُ على الكلامِ المتصلِ، وإذا أُرِيد بذكرِ ما ذُكِر منها مُؤْتَلِفًا الدلالةُ على الحروفِ المُقَطَّعةِ بأعيانِها.
Dedi ki: Sûre başlarında hece harflerinin zikri farklı farklı tutulup sûrelerin başlarında dağınık şekilde zikredilmesiyle, "elif bâ tâ sâ" şeklinde peş peşe (uyumlu) olarak ilk harfleriyle zikredilmesi arasındaki fark şudur: Dağınık olarak zikredilenlerle birbiriyle bağlantılı söze (kelama) delalet kastedildiğinde, peş peşe zikredilenlerle ise bizzat müstakil harflere delalet kastedildiğinde bu iki durum birbirinden ayrılsın diyedir.
942. Metin
واسْتَشْهَد لإجازةِ قولِ القائلِ: ابني في "ط ظ". وما أشبهَ ذلك مِن الخبرِ عنه أنه في حروفِ المعجمِ، وأن ذلك مِن قيلِه في البيانِ يقومُ مَقامَ قولِه: ابني في "أ ب ت ث" برَجَزِ بعضِ الرُّجَّازِ مِن بني أسدٍ (¬٢):
Bir kimsenin: "Oğlum 'Tâ, Zâ'dadır." ve hece harflerinde olduğunu ifade eden benzeri sözleri söylemesinin caiz olduğuna ve bu beyanın: "Oğlum 'elif bâ tâ sâ'dadır." sözünün yerine geçtiğine, Esedoğullarından bir recez şairinin şu recezini delil getirdi (¬٢):
943. Metin
لمَّا رأيْتُ [أمرَها في حُطِّي] ٣
Gördüğüm zaman [onun işinin 'Huttî'de olduğunu]3
944. Metin
وفَنَكَتْ (¬١) في كَذِبي (¬٢) ولَطِّي (¬٣)
Ve yalanımda (¬٢) ve inkârımda (¬٣) diretip ısrar ettiğini (¬١)
945. Metin
أخذْتُ منها بقُرونٍ (¬٤) شُمْطِ (¬٥)
Tutup yakaladım onu ak düşmüş (¬٥) saç örgülerinden (¬٤)
946. Metin
فلم يَزَلْ ضَرْبي (¬٦) بها ومَعْطِي (¬٧)
Durmaksızın vurdum (¬٦) ona ve çektim (¬٧)
947. Metin
حتى علَا الرأسَ دمٌ يُغَطِّي
Başı örten bir kan kaplayıncaya kadar.
948. Metin
فزعَم أنه أراد بذلك الخبرَ عن المرأةِ أنها في "أبي جاد"، فأقام قولَه:
[Şairin] bununla, kadının "Ebced"de olduğunu haber vermek istediğini; dolayısıyla şu sözünü:
949. Metin
لما رأيتُ أمرَها في حُطِّي
Gördüğümde onun işinin 'Huttî'de olduğunu
950. Metin
مُقامَ خبرِه عنها أنها في "أبي جاد"، إذ كان ذلك مِن قولِه يَدُلُّ سامعَه على ما يَدُلُّه عليه قولُه: لما رأيْتُ أمرَها في "أبي جاد".
onun "Ebced"de olduğunu haber vermenin yerine ikame ettiğini iddia etti. Zira onun bu sözü, dinleyene: "Onun işinin 'Ebced'de olduğunu gördüğümde" sözünün delalet ettiği şeyi göstermektedir.
951. Metin
وقال آخرون: بل ابْتُدئَت بذلك أوائلُ السورِ ليَفْتَحَ لاستماعِه أسماعَ المشركين، إذ تواصَوْا بالإعراضِ عن القرآنِ، حتى إذا اسْتَمَعوا له تُلِي عليهم المؤلَّفُ منه.
Başkaları ise şöyle dedi: Bilakis sûre başlarına bununla başlanmıştır ki, Kur'an'dan yüz çevirmeyi birbirlerine tavsiye ettiklerinde müşriklerin kulaklarını onu dinlemeye açsın; nitekim onlar dinlediklerinde, onun telif edilmiş (düzenli) kısmı onlara okunurdu.
952. Metin
وقال بعضُهم: الحروفُ التي هي فَواتحُ السورِ حروفٌ يَسْتَفْتِحُ اللَّهُ بها كلامَه.
Bazıları da şöyle dedi: Sûre başları olan bu harfler, Allah'ın kelamına kendileriyle başladığı istiftah harfleridir.
953. Metin
[وقال] ٨: فإن قيل: هل يكونُ مِن القرآنِ ما ليس له معنًى؟ فإن ٩ معنى هذا
[Ve dedi ki] 8: Eğer "Kur'an'da manası olmayan bir şey bulunur mu?" denilirse, şüphesiz 9 bunun anlamı...
954. Metin
أنه ابتدَأ (¬١) بها ليُعْلَمَ أن السورةَ التي قبلَها قد انْقَضَت، وأنه قد أخَذ في أخرى، فجعَل هذا علامةَ انقطاعِ ما بينَهما، وذلك في (¬٢) كلامِ العربِ، يُنْشِدُ الرجلُ منهم الشعرَ، فيقولُ (¬٣):
önceki sûrenin bittiğinin ve diğerine başladığının bilinmesi için bunlarla başlamış (¬١) olmasıdır; nitekim bunu ikisi arasındaki fasılanın bir alameti kılmıştır. Bu, Arapların kelamında da vardır (¬٢); onlardan biri şiir inşad ederken şöyle der (¬٣):
955. Metin
بل * وبَلدةٍ ما الإنسُ مِن آهالِها
Bilakis! * Nice beldeler vardır ki insan onun ahalisinden değildir.
956. Metin
ويقولُ (¬٤):
Ve şöyle der (¬٤):
957. Metin
لا بَل * ما هاج أحزانًا وشَجْوًا قد شَجَا
Hayır, bilakis! * Hüzünleri ve çöreklenmiş kederi ne depreştirdi?
958. Metin
و"بل" ليست مِن البيتِ ولا تُعَدُّ في وزنِه، ولكن يَقْطَعُ بها كلامًا ويَسْتَأْنِفُ الآخرَ.
"Bel" (bilakis) beyitten değildir ve onun veznine dahil sayılmaz; fakat onunla bir sözü kesip diğerine yeniden başlar.
959. Metin
قال أبو جعفرٍ: ولكلِّ قولٍ مِن الأقوالِ التي قالها الذين وصَفْنا قولَهم في ذلك وجهٌ معروفٌ.
Ebû Ca'fer der ki: Bu hususta görüşlerini nitelediğimiz kimselerin ileri sürdüğü her bir görüşün bilinen bir yönü (tutanağı) vardır.
960. Metin
فأما الذين قالوا: {الم} اسمٌ مِن أسماءِ القرآنِ، فلقولِهم ذلك وجهان:
{الم} "Elif, Lâm, Mîm"in Kur'an'ın isimlerinden bir isim olduğunu söyleyenlere gelince, onların bu sözünün iki yönü vardır:
961. Metin
أحدُهما: أن يَكونوا أرادوا أن {الم} اسمٌ للقرآنِ، كما الفُرقانُ اسمٌ له. وإذا كان معنى قائل ذلك كذلك، كان تأويلُ قولِه: {الم (١) ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ} على معنى القَسَمِ، كأنه قال: والقرآنِ، هذا الكتابُ لا ريبَ فيه.
Birincisi: Furkan'ın Kur'an için bir isim olması gibi, {الم} “Elif, Lâm, Mîm”in de onun için bir isim olduğunu kastetmiş olmalarıdır. Bunu söyleyenin kastı bu olunca, O'nun: {الم (١) ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ} “Elif, Lâm, Mîm. İşte o Kitap; onda hiçbir şüphe yoktur, takva sahipleri için bir yol göstericidir.” sözünün tevili yemin anlamında olur; sanki: "Kur'an'a andolsun ki, bu kitapta hiçbir şüphe yoktur" demiştir.
962. Metin
والآخرُ منهما: أن يَكُونوا أرادوا أنه اسمٌ مِن أسماءِ السورةِ ٥ تُعْرَفُ به، كما
İkisinden diğeri ise: Bunun, sûrenin kendisiyle tanındığı isimlerinden bir isim olduğunu 5 kastetmiş olmalarıdır; nitekim
963. Metin
تُعْرَفُ سائرُ الأشياءِ بأسمائِها التي هي لها أماراتٌ [تُعْرَفُ بها] (¬١)، فيَفْهَمُ السامعُ مِن القائلِ يقولُ: قرأْتُ اليومَ {المص} و {ن}. أي السورةَ التي قرَأَها مِن سُورِ القرآنِ، كما يَفْهَمُ عنه إذا قال: لقيتُ اليومَ عَمْرًا وزيدًا. وهما بزيدٍ وعمرٍو عارفان - مَن الذي لقِي مِن الناسِ.
diğer bütün şeyler kendileri için [tanınmalarına yarayan] (¬١) birer alamet olan isimleriyle bilinir. Nitekim: "Bugün {المص} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd”ı ve {ن} “Nûn”u okudum" diyen kimseden dinleyen, onun Kur'an sûrelerinden hangi sûreyi okuduğunu anlar; tıpkı: "Bugün Amr ve Zeyd ile karşılaştım" dediğinde -eğer her ikisi de Zeyd ve Amr'ı tanıyorlarsa- insanlardan kiminle karşılaştığını anladığı gibi.
964. Metin
وإن أشْكَل معنى ذلك على امرئٍ، فقال: وكيف (¬٢) يَجوزُ أن يكونَ ذلك كذلك، ونَظائز {الم} {الر} في القرآنِ جماعةٌ مِن السورِ، وإنما تكونُ الأسماءُ أماراتٍ إذا كانت مُميِّزةً بينَ الأشخاصِ، فأما إذا كانت غيرَ مُميِّزةٍ فليست أماراتٍ؟
Eğer bunun anlamı bir kimseye kapalı gelir de: "Kur'an'da {الم} “Elif, Lâm, Mîm” ve {الر} “Elif, Lâm, Râ”nın benzerleri birçok sûre iken bu nasıl (¬٢) caiz olabilir? Zira isimler ancak şahıslar/varlıklar arasında ayırt edici oldukları zaman alamet olurlar; ayırt edici olmadıklarında ise alamet sayılmazlar?" derse;
965. Metin
قيل: إن الأسماءَ وإن كانت قد صارت لاشتراكِ كثيرٍ مِن الناسِ في الواحدِ منها، غيرَ مميِّزَةٍ إلَّا بمَعانٍ أُخَرَ معها؛ مِن ضَمِّ نسبةِ المُسَمَّى بها إليها، أو نعتِه أو وصفِه بما يُفَرِّقُ بينَه وبينَ غيرِه مِن أشكالِها، فإنها وُضِعَت ٣ ابْتِداءً للتمييزِ لا شكَّ، ثم احْتِيج عندَ الاشتراكِ إلى المَعاني المُفَرِّقةِ بينَ المُسَمَّى بها، فكذلك ذلك في أسماءِ السورِ، جُعِل كلُّ اسمٍ - في قولِ قائلِ هذه المَقالةِ - أمارةً للمُسَمَّى به مِن السورِ، فلما شارَك المُسَمَّى به فيه غيرَه مِن سُورِ القرآنِ، احتاج المُخْبِرُ عن سورةٍ منها أن يَضُمَّ إلى اسمِها المُسَمَّى به مِن ذلك إلى ٤ ما يُفَرِّقُ به السامعُ ٥ بينَ الخبرِ عنها وعن غيرِها مِن نعتٍ وصفةٍ أو غيرِ ذلك، فيَقُولُ المُخْبِرُ عن نفسِه أنه تلا سورةَ البقرةِ، إذا سماها باسمِها الذي هو {الم}: قرأتُ {الم} البقرة. وفي آلِ عِمْرانَ: قرأتُ
Şöyle denilir: İsimler, pek çok insanın tek bir isimde ortak olması sebebiyle, isimlendirilen kimsenin nesebini eklemek, onu nitelemek veya benzerleri arasından ayırt edecek bir vasıf bildirmek gibi kendisiyle birlikte bulunan başka manalar olmaksızın her ne kadar ayırt edici olmaktan çıkmış olsa da, şüphesiz onlar başlangıçta [varlıkları] ayırt etmek için konulmuştur 3. Daha sonra ortaklık meydana geldiğinde, adlandırılanlar arasında ayrım sağlayacak manalara ihtiyaç duyulmuştur. Sûre isimlerinde de durum böyledir; bu görüşü savunan kimsenin sözüne göre her isim, adlandırıldığı sûre için bir alamet kılınmıştır. Kendisine bu isim verilen sûre, bu hususta Kur'an sûrelerinden diğerleriyle ortak olunca, o sûrelerden biri hakkında haber veren kimse, o sûrenin bu kabil ismine, dinleyenin 5 o sûre hakkındaki haber ile diğerleri hakkındaki haberin arasını kendisiyle ayırt edebileceği bir niteleme, sıfat veya benzeri bir şeyi eklemeye 4 ihtiyaç duymuştur. Nitekim kendisinin Bakara sûresini okuduğunu haber veren kimse, o sûreyi adı olan {الم} “Elif, Lâm, Mîm” ile andığı takdirde: "{الم} “Elif, Lâm, Mîm” el-Bakara'yı okudum"; Âl-i İmrân hakkında ise: "[... okudum der].
966. Metin
{الم} آل عمران. أو (¬١) {الم (١) ذَلِكَ الْكِتَابُ}. و {الم (١) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ}. كما لو أراد الخبرَ عن رجلين، اسمُ كلِّ واحدٍ منهما عمرٌو، غيرَ أن أحدَهما تَميميٌّ والآخرَ أزْديٌّ، لَلزِمه أن يقولَ لمن أراد إخبارَه عنهما: لقِيتُ عمرًا التميميَّ وعمرًا الأزديَّ. إذا (¬٢) كان لا يفرِّق (¬٣) بينَهما وبينَ غيرِهما ممَّن يُشارِكُهما في أسمائِهما إلا نسبتُهما (¬٤) كذلك، فكذلك ذلك في قولِ مَن تأوَّل في الحروفِ المُقَطَّعةِ أنها أسماءٌ للسورِ.
...{الم} Âl-i İmrân'ı" veya (¬١) {الم (١) ذَلِكَ الْكِتَابُ} “Elif, Lâm, Mîm. İşte o Kitap...”ı ve {الم (١) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} “Elif, Lâm, Mîm. Allah, O'ndan başka ilah yoktur; Hayy'dır, Kayyûm'dur.” [sûresini okudum der]. Tıpkı her birinin adı Amr olan, ancak biri Temîmli diğeri Ezdli iki adamdan haber vermek istediğinde, kendilerine haber vermek istediği kimseye: "Temîmli Amr ile Ezdli Amr'a rastladım" demesinin gerekeceği gibi. Nitekim onlar ile isimlerinde kendilerine ortak olan başkaları arasını ancak nisbeleri (¬٤) ayırabiliyorsa (¬٢) (¬٣), mukatta'a harflerinin sûre isimleri olduğunu tevil eden kimsenin görüşünde de durum böyledir.
967. Metin
أما الذين قالوا: ذلك فَواتِحُ يَفْتَتِحُ اللَّهُ ﷿ بها كلامَه. فإنهم وجَّهوا ذلك إلى نحوِ المعنى الذي حكَيْنا عمَّن حكَيْنا ذلك عنه مِن أهلِ العربيةِ أنه قال: ذلك أدِلَّةٌ على انْقِضاءِ سورةٍ وابتداءٍ في أخرى، وعلامةٌ لانقطاعِ ما بينَهما. كما جُعِلَت "بل" في ابتداءِ قصيدةٍ دلالةً على ابتداءٍ فيها وانقضاءِ أخرى قبلَها، كما ذكَرْنا عن العربِ إذا أرادوا الابتداءَ في إنشادِ قصيدةٍ قالوا:
"Bunlar, Allah Azze ve Celle'nin kelamına kendileriyle başladığı istiftah (açılış) sözleridir" diyenlere gelince; onlar bu görüşü, Arap dili ehlinden naklettiğimiz şu kimsenin anlamına hamletmişlerdir ki o: "Bunlar bir sûrenin bittiğine, diğerine başlandığına dair deliller ve ikisi arasındaki fasılanın alametidir" demiştir. Tıpkı bir kasideye başlarken "bel" (bilakis) kelimesinin ona başlandığına ve ondan önceki bir başkasının bittiğine delalet kılındığı gibi; nitekim Araplardan aktardığımız üzere, bir kaside inşad etmeye başlamak istediklerinde şöyle derler:
968. Metin
بل * ما هاج أحْزانًا وشجْوًا قد شَجَا
Bilakis! * Hüzünleri ve çöreklenmiş kederi ne depreştirdi?
969. Metin
و"بل" ليست مِن البيتِ ولا داخلةً في وزنِه، ولكن ليَدُلَّ به على قطعِ كلامٍ وابتداءِ آخرَ.
"Bel" beyitten değildir ve onun veznine dahil değildir; ancak onunla bir sözün kesilip bir diğerine başlandığına delalet edilsin diye [getirilmiştir].
970. Metin
وأما الذين قالوا: ذلك حروفٌ مُقَطَّعةٌ، بعضُها مِن أسماءِ اللَّهِ ﷿، وبعضُها مِن صفاتِه، ولكلِّ حرفٍ مِن ذلك معنًى غيرُ معنى الحرفِ الآخرِ. فإنهم
«Bunlar1, bir kısmı Allah [azze ve celle]'nin isimlerinden2, bir kısmı da O'nun sıfatlarından olan ve bunlardan her bir harfin diğer harfin anlamından farklı bir anlam taşıdığı3 mukattaa harfleridir» diyenlere gelince; şüphesiz onlar4
971. Metin
نحَوْا بتأويلِهم ذلك نحوَ قولِ الشاعرِ (¬١):
bu tevilleriyle şairin şu sözünün (¬١) anlamına yönelmişlerdir:
972. Metin
قلْنا لها قِفِي لنا (¬٢) قالت قافْ
Ona: "Bizim için dur!" dedik (¬٢), o ise "Kâf" dedi.
973. Metin
لا تَحْسَبي أنَّا نَسِينا الإيجافْ (¬٣)
Sanma ki biz hızlıca sürmeyi (¬٣) unuttuk!
974. Metin
يعني بقولِه: قالت قاف. قالت (¬٤): وقَفْتُ. فدَّلت بإظهارِ "القافِ" مِن "وقَفْتُ" على مُرادِها مِن تَمامِ الكلمةِ التي هي: "وقَفْتُ". فصرَفوا قولَه: {الم}. وما أشبهَ ذلك إلى نحوِ هذا المعنى، فقال بعضُهم: الألفُ ألفُ أنا، واللامُ لامُ اللَّهِ، والميمُ ميمُ أعْلَمُ، وكلُّ حرفٍ منهن دالٌّ على كلمةٍ تامةٍ. قالوا: فجملةُ هذه الحروفِ المُقَطَّعةِ إذا ظهَر مع كلِّ حرفٍ منهن تَمامُ حروفِ الكلمةِ: أنا اللَّهُ أعلمُ. قالوا: وكذلك سائرُ جميعِ ما في أوائلِ سُورِ القرآنِ مِن ذلك، فعلى هذا المعنى وبهذا التأويلِ. قالوا: ومستفيضٌ ظاهرٌ في كلامِ العربِ أن يَنْقُصَ المتكلمُ منهم مِن الكلمةِ الأحرفَ إذا كان فيما بقِي دلالةٌ على ما حذَف منها، ويَزيدَ فيها ما ليس منها إذا لَمْ تكُنِ الزيادةُ مُلبِسةً معناها على سامعِها، كحذفِهم في النقصِ في الترخيمِ مِن حارثٍ الثاءَ، فيقولون: يا حارِ. ومِن مالكٍ الكافَ، فيقولون: يا مالِ. وما أشْبَهَ ذلك. وكقولِ راجزِهم (¬٥):
"Kâf dedi" sözüyle şunu kasteder: [Kadın] "Durdum" (vakaftü) dedi (¬٤). Böylece "vakaftü" kelimesindeki "kâf" harfini açıkça söyleyerek kelimenin tamamından kastettiği "vakaftü" anlamını ifade etti. İşte onlar O'nun: {الم} “Elif, Lâm, Mîm” sözünü ve benzerlerini bu anlama hamletmiş ve bazısı şöyle demiştir: "Elif, 'ene'nin (ben) elifidir; lâm, 'Allah'ın lâmıdır; mîm ise 'a'lemü'nün (bilirim) mîmidir; bu harflerin her biri tam bir kelimeye delalet etmektedir." Dediler ki: Bu mukatta'a harflerinin bütünü, her harfle birlikte kelimenin kalan harfleri ortaya çıktığında: 'Ene'llâhu a'lem' (Ben Allah'ım, bilirim) demektir. Dediler ki: Kur'an sûrelerinin başlarındaki benzer harflerin tamamı da bu anlam ve bu tevil üzeredir. Dediler ki: Geriye kalan kısımda hazfedilen harflere delalet bulunduğu takdirde konuşanın kelimeden harf eksiltmesi ve yapılan ekleme dinleyene manayı kapalı kılmadığı sürece kelimede olmayan harfi eklemesi Arap kelamında yaygın ve açıktır. Nitekim terhîmde (kısaltmada) eksiltme yaparak Hâris'ten 'se'yi hazfedip "Yâ Hâri!" (Ey Hâris!), Mâlik'ten 'kef'i hazfedip "Yâ Mâli!" (Ey Mâlik!) demeleri ve benzerleri böyledir. Recez şairlerinin şu sözü gibi (¬٥):
975. Metin
ما لِلظَّليمِ ٦ عالَ ٧ كيف لا يا
Erkek devekuşuna 6 ne oluyor -helak olasıca 7-, nasıl [böyle] yapmaz ki ya...
976. Metin
يَنْقَدُّ عنه جِلْدُه إذا يا
Yırtılır derisi üzerinden, eğer ya...
977. Metin
كأنه أراد أن يقولَ: إذا يَفعلُ كذا وكذا. فاكْتَفَى بالياءِ مِن "يَفْعَلُ". وكما قال آخرُ منهم (¬١):
Sanki o: "Eğer şöyle şöyle yaparsa (yef'alü)" demek istemiş de "yef'alü"deki 'yâ' harfiyle yetinmiştir. Yine onlardan bir diğer şairin şöyle dediği gibi (¬١):
978. Metin
بالخيرِ خيراتٍ وإن شرًّا فَا
İyilikle çokça iyilikler, eğer şer ise fe...
979. Metin
يريدُ: فشرًّا.
"Fe-şerran" (o halde şer) demek istemektedir.
980. Metin
ولا أُرِيدُ الشرَّ إلا أن تا
Ve ben şer istemem, meğerki te...
981. Metin
يُريدُ: إلا أن تَشاءَ. فاكْتَفَى بالتاءِ والفاءِ في الكلمتَيْن جميعًا مِن سائرِ حروفِهما، وما أشبهَ ذلك مِن الشواهدِ التي يَطولُ الكتابُ باستيعابِه.
"İllâ en teşâe" (meğerki dileyin) demek istemektedir. Böylece her iki kelimede de diğer harfler yerine sadece 'tâ' ve 'fâ' ile yetinmiştir. Kitabın tamamını aktarmakla uzayacağı benzer şahitler de böyledir.
982. Metin
وكما حدَّثني يعقوبُ بنُ إبراهيمَ، قال: حدَّثنا ابنُ عُلَيَّةَ، عن أيوبَ وابنِ عونٍ، عن محمدٍ، قال: لما مات يزيدُ بنُ معاويةَ قال لي عَبِيدَةُ (¬٢): إني لا أُراها إلا كائنةً فتنةً فافْزَعْ مِن ضَيْعَتِك، والْحَقْ بأهلِك. قلتُ: فما تَأْمُرُني؟ قال: أحَبُّ إليَّ (¬٣) لك أنْ تا - قال أيوبُ وابنُ عونٍ بيدِهِ تحت خدِّه الأيمنِ يَصِفُ الاضطجاعَ - حتى تَرَى أمرًا تَعْرِفُه.
Nitekim Ya'kûb b. İbrâhîm'in bana anlattığına göre; bize İbn Uleyye, Eyyûb ve İbn Avn'dan, onlar da Muhammed'den rivayetle nakletti ki o şöyle demiştir: Yezîd b. Muâviye öldüğünde Abîde (¬٢) bana dedi ki: "Ben bunun mutlaka bir fitne olacağını görüyorum; arazini/işini bırakıp hemen ailene katıl." Ben: "Bana ne emredersin?" dedim. Dedi ki: "Senin için en sevdiğim şey te... -Eyyûb ve İbn Avn, yan yatmayı tarif ederek elini sağ yanağının altına koydu- ta ki tanıdığın (bildiğin) bir durum görünceye kadar."
983. Metin
قال أبو جعفرٍ: يعني بـ "تا" تَضْطَجِع، فاجْتَزَأ بالتاءِ مِن "تَضْطَجِع". وكما قال الآخرُ في الزيادةِ في الكلامِ على النحوِ الذي وصَفْتُ ٤:
Ebû Ca'fer der ki: "Tâ" ile "tedtaci'u" (yan yatasın) [fiilini] kastetmektedir; dolayısıyla "tedtaci'u" yerine sadece "tâ" [harfi] ile yetinmiştir. Yine nitekim bir diğer şairin, nitelediğim şekilde sözde ziyade (harf ilavesi) hususunda söylediği gibi: 5
984. Metin
أقولُ إذْ خَرَّتْ على الكَلْكالِ (¬١) … يا ناقتي ما جُلْتِ من مَجالِ
Göğsü (¬١) üzerine yığılıp düştüğünde dedim ki: / Ey devem! Ne de çok dolaştın alanda!
985. Metin
يريدُ: الكَلْكلَ. وكما قال الآخرُ (¬٢):
"El-Kelkel"i (göğüs) kastetmektedir. Diğer şairin de şöyle dediği gibi (¬٢):
986. Metin
إنَّ شَكْلِي وإن شَكْلَك شَتَّى … فالْزَمي الخُصَّ واخْفِضِي (¬٣) تَبْيَضِضِّي (¬٤)
Benim halimle senin halin şüphesiz ayrıdır / Sen kamış kulübende kal, rahat yaşa (¬٣) ve bembeyaz ol! (¬٤)
987. Metin
فزاد ضادًا وليست في الكلمة.
Kelimede olmadığı halde fazladan bir dâd harfi eklemiştir.
988. Metin
قالوا: فكذلك ما نقَص مِن تمامِ حروفِ كلِّ كلمةٍ مِن هذه الكلماتِ التي ذكَرْنا أنَّها تَتِمَّةُ حروفِ {الم} ونظائرِها، نظيرُ ما نقَص مِن الكلامِ الذي حكَيْناه عن العربِ في أشعارِها وكلامِها.
Dediler ki: İşte {الم} “Elif, Lâm, Mîm” ve benzerlerinin harflerinin tamamlayıcısı olduğunu zikrettiğimiz bu kelimelerin her birinin tam harflerinden eksilen kısım da, Arapların şiirlerinde ve sözlerinde naklettiğimiz eksiltilen kelamın tam bir benzeridir.
989. Metin
وأما الذين قالوا: كلُّ حرفٍ مِن {الم} ونظائرِها دالٌّ على مَعانٍ شَتَّى - نحوَ الذي ذكرنا عن الربيع بنِ أنسٍ - فإنهم وجَّهوا ذلك إلى مثلِ الذي وجَّهه إليه مَن قال: هو بتأويل: أنا اللَّهُ أعلمُ. في أن كلَّ حرفٍ منه بعضُ حروفِ كلمةٍ تامةٍ اسْتُغْنِي بدَلالتِه على تَمامِه عن ذكرِ تمامِه - وإن كانوا له مخالفين في كلِّ حرفٍ مِن ذلك، أهو من الكلمةِ التي ادَّعَى أنه منها قائلو القولِ الأولِ أم مِن غيرِها؟ فقالوا: بل الألفُ مِن {الم} مِن كلماتٍ شَتَّى، هي دالةٌ على معاني جميعِ ذلك وعلى تمامِه. قالوا: وإنما أفْرد كلَّ حرفٍ مِن ذلك، وقصَّر به عن تمامِ حروفِ الكلمةِ، أن جميعَ حروفِ الكلمةِ لو أُظْهِرَت لم تَدُلَّ الكلمةُ التي تُظْهَرُ - التي ٥ بعضُ هذه الحروفِ المُقَطَّعةِ بعضٌ لها - إلا على معنًى واحدٍ لا على معنيَيْن وأكثرَ منهما.
{الم} “Elif, Lâm, Mîm” ve benzerlerinin her bir harfinin -Rebî‘ b. Enes'ten aktardığımız görüş gibi- çeşitli manalara delalet ettiğini söyleyenlere gelince; onlar bu durumu, 'Bunun tevili: Ene'llâhu a'lem [Ben Allah'ım, en iyi bilenim]dir' diyen kimsenin açıkladığı gerekçeye benzer şekilde açıklamışlardır. Şöyle ki: Ondaki her bir harf, tam bir kelimenin harflerinin bir kısmı olup kelimenin tamamına delalet etmesi sayesinde tamamının zikredilmesine gerek bırakmamıştır. -Her ne kadar bu harflerden her birinin, ilk görüşü savunanların iddia ettiği kelimeden mi yoksa başka bir kelimeden mi olduğu hususunda ona muhalif olsalar da-. Onlar şöyle dediler: Bilakis {الم} “Elif, Lâm, Mîm”deki elif, çeşitli kelimelerden [alınma]dır ve bütün bunların manalarına ve tamamına delalet etmektedir. Dediler ki: Bu harflerden her birinin tek başına zikredilip kelimenin bütün harflerinin eksiltilmesinin sebebi şudur: Eğer kelimenin bütün harfleri açıkça zikredilseydi, bu mukattaa harflerinin bir parçası olduğu 5 ve açıkça ortaya konan o kelime, iki veya daha fazla manaya değil, yalnızca tek bir manaya delalet ederdi.
990. Metin
قالوا: وإذ كان لا دلالةَ في ذلك، لو أظْهَر جميعَها (¬١)، إلا على معناها الذي هو معنًى واحدٌ، وكان اللَّهُ جلَّ ثناؤُه قد أراد الدلالةَ بكلِّ حرفٍ منها على مَعانٍ كثيرةٍ لشيءٍ واحدٍ - لَمْ يَجُزْ إلا أن يُفْرَدَ الحرفُ الدالُّ على تلك المعاني، ليَعْلَمَ المخاطَبون به أنه جلَّ ثناؤه لم يَقْصِدْ قصدَ معنًى واحدٍ ودلالةٍ على شيءٍ واحدٍ بما خاطَبَهم به، وأنه إنما قصَد الدلالةَ به (¬٢) على أشياءَ كثيرةٍ.
Dediler ki: Eğer onların tamamını açıkça zikretseydi (¬١), bunda tek bir mana olan kendi anlamından başka bir şeye delalet olmayacağına ve Allah -senâsı yüce olsun- onlardan her bir harfle tek bir şeye dair pek çok manaya delalet etmeyi murat ettiğine göre; kendileriyle hitap edilenlerin, O'nun -senâsı yüce olsun- onlara hitap ettiği şeyle yalnızca tek bir manayı ve tek bir şeye delaleti kastetmediğini, bilakis onunla (¬٢) birçok şeye delalet etmeyi kastettiğini bilmeleri için bu manalara delalet eden harfin tek başına bırakılmasından başka bir yol caiz olmazdı.
991. Metin
قالوا: فالألفُ مِن {الم} مُقْتَضِيةٌ معانيَ كثيرةً؛ منها تمامُ اسمِ الربِّ الذي هو اللَّهُ، وتمامُ اسمِ نعماءِ اللَّهِ التي هي آلاءُ اللَّهِ، والدلالةُ على أجَلِ قومٍ أنه سَنَةٌ، إذ كانت الألفُ في حسابِ الجُمَّلِ واحدًا. واللامُ مُقْتَضِيةٌ تمامَ اسمِ اللَّهِ الذي هو لَطيفٌ، وتمامَ اسمِ فَضْلِه الذي هو لُطْفٌ، والدلالةَ على أجَلِ قومٍ أنه ثلاثون سنةً. والميمُ مُقْتَضِيةٌ تمامَ اسمِ اللَّهِ الذي هو مَجيدٌ، وتمامَ اسمِ عظمتِه التي هي مَجْدٌ، والدلالةَ على أجَلِ قومٍ أنه أربعون سنةً.
Dediler ki: {الم} “Elif, Lâm, Mîm”deki elif birçok manayı gerektirir; bunlardan biri Rabbin 'Allah' olan isminin tamamı, Allah'ın 'âlâ' (nimetler) olan nimetinin isminin tamamı ve ebced hesabında elif bir olduğu için bir topluluğun ecelinin bir yıl olduğuna delalet etmesidir. Lâm ise Allah'ın 'Latîf' olan isminin tamamını, O'nun 'lütuf' olan fazlının isminin tamamını ve bir kavmin ecelinin otuz yıl olduğuna delaleti gerektirir. Mîm ise Allah'ın 'Mecîd' olan isminin tamamını, O'nun 'mecd' olan azametinin isminin tamamını ve bir kavmin ecelinin kırk yıl olduğuna delaleti gerektirir.
992. Metin
فكان معنى الكلامِ في تأويلِ قائلِ القولِ الأولِ، أن اللَّهَ جلَّ ثناؤُه افْتَتَح كلامَه بوَصْفِ نفسِه بأنه العالِمُ الذي لا يَخْفَى عليه شيءٌ، وجعَل ذلك لعبادِه مَنْهَجًا يَسْلُكونه في مُفْتَتحِ خُطَبِهم ورسائلِهم ومُهِمِّ أمورِهم، وابتلاءً منه لهم به ٢ ليَسْتَوْجِبوا به عظيمَ الثوابِ في دارِ الجزاءِ، كما افْتَتَح بـ {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} و {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ} [الأنعام: ١]. وما أشْبَهَ ذلك مِن السورِ التي جعَل مَفاتحَها الحمدَ لنفسِه، وكما جعَل مَفاتحَ بعضِها تعظيمَ نفسِه وإجلالَها بالتسبيحِ، كما قال جلَّ ثناؤُه: {سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا} [الإسراء: ١]. وما أشبهَ ذلك مِن سائرِ سُورِ القرآنِ التي جعَل مَفاتحَ بعضِها
İlk görüş sahibinin teviline göre sözün manası şöyledir: Allah -senâsı yüce olsun- kelamına, kendisine hiçbir şeyin gizli kalmadığı Âlim olduğunu belirterek Zatını nitelemekle başlamış; bunu, kulları için hutbelerinin, mektuplarının ve önemli işlerinin başlangıcında izleyecekleri bir yöntem ve karşılık yurdunda [ahirette] bunun vesilesiyle büyük bir sevaba hak kazansınlar diye katından kendilerine bir imtihan kılmıştır 2; nitekim {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” ve {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ} [الأنعام: ١] “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah'a mahsustur” [En'âm: 1] ile ve başlangıçlarını Zatına hamdetmek kıldığı benzeri sûrelerle başladığı gibi; yine bazılarının başlangıçlarını, -senâsı yüce olsun- {سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا} [الإسراء: ١] “Kulunu geceleyin yürüten [Allah], her türlü noksanlıktan münezzehtir” [İsrâ: 1] buyurduğu üzere tesbih ile Zatını tazim ve tebcil kılmak yaptığı gibi; ve bazılarının başlangıçlarını...
993. Metin
تحميدَ نفسِه، ومفاتحَ بعضِها تمجيدَها، ومفاتحَ بعضِها تعظيمَها وتَنْزيهَها، فكذلك جعَل مفاتحَ السورِ الأُخَرِ التي أوائلُها بعضُ حروفِ المُعْجَمِ مدائحَ نفسِه أحيانًا بالعلمِ، وأحيانًا بالعدلِ والإنصافِ، وأحيانًا بالإفضالِ والإحسانِ، بإيجازٍ واختصارٍ، ثم اقتصاصَ الأمورِ بعدَ ذلك.
...Zatına hamdetmek, bazılarının açılışlarını Zatını temcid etmek (övgüyle anmak), bazılarının açılışlarını ise Zatını tazim ve tenzih etmek kıldığı diğer bütün Kur'an sûrelerinin benzeri kıldığı gibi; aynı şekilde başlarında hece harflerinden bazıları bulunan diğer sûrelerin açılışlarını da veciz ve muhtasar bir şekilde bazen ilimle, bazen adalet ve hakkaniyetle, bazen de lütuf ve ihsanla Zatını övgüler kılmış, bundan sonra da hadiselerin anlatımına geçmiştir.
994. Metin
وعلى هذا التأويلِ يَجِبُ أن تكونَ الألفُ واللامُ والميمُ في أماكنِ الرفعِ مرفوعًا بعضُها ببعضٍ، دون قولِه: {ذَلِكَ الْكِتَابُ}، ويكونَ {ذَلِكَ الْكِتَابُ}، خبرًا (¬١) مبتدأً مُنْقطِعًا عن مَعنى {الم} وكذلك {ذَلِكَ} في تأويلِ قولِ قائلِ هذا القولِ الثاني مرفوعٌ بعضُه ببعضٍ، وإن كان مخالفًا معناه معنى قولِ قائلِ القولِ الأولِ.
Bu tevile göre elif, lâm ve mîm'in, {ذَلِكَ الْكِتَابُ} “O kitap...” sözünden bağımsız olarak, merfûluk konumunda olup birbirini ref' etmiş olması; {ذَلِكَ الْكِتَابُ} “O kitap...”ın ise {الم} “Elif, Lâm, Mîm”in anlamından kopuk, müstakil bir haber (¬١) [ve mübteda] olması gerekir. Aynı şekilde bu ikinci görüş sahibinin tevilinde de {ذَلِكَ} “O...”, her ne kadar manası birinci görüş sahibinin sözünün manasından farklı olsa da, kendi içinde birbirini ref' etmiştir.
995. Metin
وأما الذين قالوا: هنَّ حروفٌ مِن حروفِ حسابِ الجُمَّلِ دون ما خالَف ذلك مِن المعاني. فإنهم قالوا: لا نعرِفُ للحروفِ المُقَطَّعةِ معنًى يُفْهَمُ سوى حسابِ الجُمَّلِ، وسوى تَهَجِّي قولِ القائلِ: {الم}. قالوا: وغيرُ جائزٍ أن يُخاطِبَ اللَّهُ جلَّ ثناؤُه عبادَه إلا بما يَفْهَمون ويَعقِلون عنه، فلما كان ذلك كذلك - وكان قولُه: {الم}. لا يُعْقَلُ لها وجهٌ تُوَجَّهُ إليه إلا أحدُ الوجهين اللذيْن ذكَرْنا، فبَطَل أحدُ وجهيْه، وهو أن يكونَ مُرادًا به تهجِّي: {الم} - صحَّ وثبَت أنه مرادٌ به الوجهُ الثاني، وهو حسابُ الجُمَّلِ؛ لأن قولَ القائلِ: {الم}. لا يَجوزُ أن يَلِيَه مِن الكلامِ {ذَلِكَ الْكِتَابُ} لاستحالةِ معنى الكلامِ وخروجِه عن المعقولِ إذا أُولِي {الم} {ذَلِكَ الْكِتَابُ}.
"Bunlar, buna aykırı diğer manalar değil, ebced hesabının harflerinden harflerdir" diyenlere gelince; onlar şöyle dediler: "Biz mukatta'a harfleri için ebced hesabı ve bir kimsenin {الم} “Elif, Lâm, Mîm” sözünü hecelemesi dışında anlaşılan bir mana bilmiyoruz." Dediler ki: "Allah'ın -senâsı yüce olsun- kullarına, ancak kendisinden anlayıp kavrayabilecekleri şeylerle hitap etmesi caizdir. Durum böyle olunca ve O'nun: {الم} “Elif, Lâm, Mîm” sözünün yönlendirileceği zikrettiğimiz iki yönden başka akla uygun bir yön bulunmayıp, bu iki yönden biri olan {الم} “Elif, Lâm, Mîm”in hecelenmesinin kastedilmiş olması batıl olunca; bununla ikinci yönün, yani ebced hesabının kastedildiği sabit ve sahih olmuştur. Zira {الم} “Elif, Lâm, Mîm” diyen birinin sözünün ardından {ذَلِكَ الْكِتَابُ} “İşte o Kitap...” kelamının gelmesi caiz değildir; çünkü {الم} “Elif, Lâm, Mîm”in peşine {ذَلِكَ الْكِتَابُ} “İşte o Kitap...” getirildiğinde sözün anlamı imkânsızlaşır ve akla uygun olmaktan çıkar."
996. Metin
واحْتَجُّوا لقولِهم ذلك أيضًا بما حدَّثنا به محمدُ بنُ حُميدٍ الرازيُّ، قال: حدَّثنا
Onlar bu görüşleri için ayrıca Muhammed b. Humeyd er-Râzî'nin bize rivayet ettiği şu haberle de delil getirdiler: Dedi ki: Bize anlattı...