79805. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
79806. Metin
القولُ في تأويل قوله تعالى: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا (٢) وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا (٣)}.
Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki görüş: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا (٢) وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا (٣)} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni dosdoğru bir yola iletsin ve Allah sana şanlı bir zaferle yardım etsin.”
79807. Metin
يَعْنى بقولِه تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}. يقولُ: إنا حَكَمْنا لك يا محمدُ حُكمًا يَبِينُ (¬١) لمن سَمِعه أو بَلَغه، على مَن خَالَفَك وناصَبَك مِن كفارِ قومِك، وقَضَيْنا لك عليهم بالنصرِ والظَّفَرِ، لتَشْكُرَ ربَّك، وتَحْمَدَه على نعمتِه بقضائِه لك عليهم، وفتحِه ما فتَح لك، ولتُسَبِّحَه وتَسْتَغْفِرَه، فيَغْفِرَ لك بفِعالِك ذلك ربُّك، ما تقَدَّم مِن ذنبِك قبلَ فتحِه لك ما فتَح، وما تأخَّر بعدَ فتحِه لك ذلك، ما شَكَرْتَه واسْتَغْفَرْتَه.
Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaben: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” buyurarak şöyle demektedir: Ey Muhammed! Biz, kavminin inkârcılarından sana muhalefet edip düşmanlık besleyenlere karşı, bunu işiten veya haberi kendisine ulaşan herkes için apaçık ortaya çıkacak bir hüküm verdik ve onlara karşı sana zafer ve üstünlük takdir ettik. [Bunu yaptık ki] onlara karşı senin lehine hüküm vermesi ve sana nasip ettiği fethi ihsan etmesi sebebiyle Rabbine şükredip O'na hamdedesin; O'nu tesbih edip O'ndan bağışlanma dileyelesin; böylece Rabbine şükredip O'ndan af dilediğin müddetçe O da bu amelin sebebiyle fethi vermeden önceki geçmiş günahlarını ve bu fethi verdikten sonraki gelecek günahlarını bağışlasın.
79808. Metin
وإنما اخْتَرْنا هذا ٢ القولَ في تأويلِ هذه الآيةِ؛ لدَلالةِ قولِ اللهِ ﷿: {ذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ ١ وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا ٢ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا ٣} [النصر:١ - ٣]. على صحتِه، إذ أمَرَه تعالى ذكرُه أن يُسَبِّحَ بحمدِ ربِّه إذا جاءه نصرُ اللهِ وفتحُ مكةَ، وأن يَسْتَغْفِرَه ٣، وأعْلَمه أنه توابٌ على مَن فعَل ذلك. ففى ذلك بيانٌ واضحٌ أن قولَه تعالى ذكرُه:
Bizim bu ayetin tefsirinde bu 2 görüşü tercih etmemiz, aziz ve celil olan Allah'ın şu buyruğunun bunun doğruluğuna delalet etmesinden dolayıdır: {إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ 1 وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا 2 فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا 3} [en-Nasr: 1-3] “Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların dalga dalga Allah'ın dinine girdiklerini gördüğünde; Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan bağışlanma dile! Şüphesiz O, tevbeleri çokça kabul edendir.” Çünkü zikri yüce olan [Allah], kendisine Allah'ın yardımı ve Mekke'nin fethi geldiğinde Rabbini hamd ile tesbih etmesini ve O'ndan mağfiret dilemesini 3 emretmiş; böyle yapana karşı çok bağışlayıcı olduğunu ona bildirmiştir. İşte bunda, zikri yüce olan [Allah]'ın şu buyruğunun [ne anlama geldiğine dair] apaçık bir açıklama vardır:
79809. Metin
{لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ}. إنما هو خيرٌ من اللهِ جلَّ ثناؤُه نبيَّه ﵊ عن جزائِه له على شكرِه له على النعمةِ التي أنْعَم بها عليه، من إظهارِه له ما فتَح؛ لأن جزاءَ اللهِ تعالى عبادَه على أعمالِهم دونَ غيرِها.
{لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ} “Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın”. Bu, şanı yüce olan Allah'ın, Peygamberi aleyhisselâm'a, ona bahşettiği fethi açığa çıkarmak suretiyle lutfettiği nimete şükretmesinin karşılığı olarak vereceği mükâfatı bildirmesidir. Çünkü Yüce Allah kullarına başka bir şey için değil, ancak amellerine karşılık mükâfat verir.
79810. Metin
وبعدُ، ففى صحةِ الخبرِ عنه ﷺ أنه كان يَقومُ حتى تَرِمَ قدماه، فقيل له: يا رسولَ اللهِ، تَفْعَلُ هذا وقد غُفِر لك ما تقَدَّم مِن ذنبِك وما تأخَّر؟ فقال: "أفلا أكُونُ عبدًا شَكورًا؟ " (¬١). الدَّلالُة الواضحةُ على أن الذي قلنا من ذلك هو الصحيحُ مِن القولِ، وأن الله ﵎ إنما وعَد نبيَّه محمدًا ﷺ غفرانَ ذنوبِه المتقدمةِ فَتْحَ ما فَتَح عليه، وبعده، على شكرِه له على نِعَمِه التي أَنْعَمَها عليه.
Ayrıca, [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in ayakları şişinceye kadar [namaza] durduğu, kendisine: “Ey Allah'ın Resulü! Geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmış olduğu halde bunu mu yapıyorsun?” denildiğinde: “Ben çok şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurduğu sahih haberde yer almaktadır. Bu da bizim bu hususta söylediğimiz sözün doğru olduğuna; zikri celil olan Allah'ın Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e lutfettiği fetihten önceki ve sonraki günahlarını bağışlamayı, kendisine ihsan ettiği nimetlere şükretmesine karşılık vadettiğine açık bir delildir.
79811. Metin
وكذلك كان يقولُ ﷺ: "إنى لأَسْتَغْفِرُ اللهِ وأتوبُ إليه في كلِّ يومٍ مائةَ مرةٍ" (¬٢). ولو كان القولُ في ذلك أنه مِن خبرِ اللهِ تعالى ذكرُه نبيَّه أنه قد غفَر له ما تقَدَّم من ذنبِه وما تأخَّر، على غيرِ الوجهِ الذي ذكَرْنا، لم يَكُنْ لأمرِه إياه بالاستغفارِ بعدَ هذه الآيةِ، ولا لاستغفارِ نبيِّ اللهِ ﷺ ربَّه ﷻ مِن ذنوبِه بعدَها - معنًى يُعْقَلُ؛ إذ الاستغفارُ معناه طلبُ العبدِ مِن ربِّه ﷿ غفرانَ ذنوبِه، فإذا لم يَكُنْ ذنوبٌ تُغْفَرُ، لم يَكُنْ لمسألتِه إياه غفرانَها معنًى؛ لأنه من المُحالِ أن يُقالَ: اللهمَّ اغْفِرْ لى ذنبًا لم أَعْمَلُه.
Nitekim [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: “Ben günde yüz defa Allah'tan bağışlanma diler ve O'na tevbe ederim.” Şayet bu husustaki ifade, zikri yüce olan Allah'ın Peygamberine geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığını bizim zikrettiğimiz şeklin dışında bir haber vermesi olsaydı, bu âyetten sonra ona bağışlanma dilemesini emretmesinin de Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'in bundan sonra günahları için Rabbi celle celâluhu'dan af dilemesinin de anlaşılır bir mânâsı olmazdı. Çünkü istiğfarın mânâsı, kulun Rabbi aziz ve celil olan [Allah]'tan günahlarının bağışlanmasını istemesidir. Bağışlanacak bir günah olmadığında, O'ndan bağışlanma dilemesinin bir anlamı kalmaz. Zira: “Allah'ım, işlemediğim bir günahımı bağışla” denilmesi muhaldir.
79812. Metin
وقد تأوَّل ذلك بعضُهم بمَعْنى: ليَغْفِرَ لك ما تقدَّم مِن ذنبِك قبلَ الرسالةِ، وما تأخَّر إلى الوقتِ الذي قال: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا ١ لِيَغْفِرَ لَكَ الله مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّر}.
Onlardan (âlimlerden) bazıları bunu şu anlamda tevil etmiştir: Peygamberlikten önce geçmiş olan günahlarını ve {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا 1 لِيَغْفِرَ لَكَ الله مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّر} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Tâ ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın...” buyurduğu vakte kadar olan [günahlarını] bağışlasın [diye].
79814. Metin
وأما الفتحُ الذي وعَد الله جلَّ ثناؤُه نبيَّه ﷺ هذه العِدَةَ على شكرِه إياه عليه، فإنه - فيما ذُكِر - الهُدْنةُ التي جَرَتْ بينَ رسولِ اللهِ ﷺ [ومشركى] (¬١) قريشٍ بالحُدَيْبِيَةِ.
Şânı yüce olan Allah'ın, kendisine şükretmesine karşılık Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e bu vaatte bulunduğu fethe gelince; zikredildiğine göre bu, Hudeybiye'de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile Kureyş [müşrikleri] arasında gerçekleşen barış antlaşmasıdır.
79815. Metin
وذُكِر أن هذه السورة أُنْزِلَت على رسولِ اللهِ ﷺ مُنْصَرَفَه عن الحُدَيْبِيَةِ، بعدَ الهدنةِ التي جَرَتْ بينَه وبينَ قومِه.
Bu surenin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e, Hudeybiye'den dönerken, kendisi ile kavmi arasında gerçekleşen barıştan sonra indirildiği zikredilmiştir.
79816. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في معنى قولِه: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}. قال أهلُ التأويلِ.
Tefsir ehli de O'nun: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” sözünün anlamı hakkında bizim söylediğimize benzer şeyler söylemişlerdir.
79817. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
79818. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}. قال: قضَيْنا لك قضاءً مبينًا (¬٢).
Bize Muhammed b. Abdilalâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den [naklen] {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” âyeti hakkında şöyle dediğini anlattı: [Yani] “Senin lehine apaçık bir hüküm verdik.”
79819. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}: والفتحُ القضاءُ.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: Fetih, hükümdür.
79820. Metin
ذكرُ الروايةِ عمَّن قال: نزَلَت هذه السورةُ على رسولِ اللهِ ﷺ في الوقتِ الذي ذَكَرْتُ
Bu Surenin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e Zikrettiğim Vakte İndirildiğini Söyleyenlerin Rivayetlerinin Zikri
79821. Metin
حدَّثنا حُميدُ بنُ مَسْعَدةَ، قال: ثنا بشرُ بنُ المفضلِ، قال: ثنا داودُ، عن عامرٍ: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}. قال: الحُدَيْبِيَةَ (¬٣).
Bize Humeyd b. Mes'ade anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. el-Mufaddal anlattı, dedi ki: Bize Dâvûd, Âmir'den [naklen] {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” âyeti hakkında: “Hudeybiye'dir” dediğini anlattı.
79822. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı. Bana [ayrıca şu da] anlattı:
79823. Metin
الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللهِ: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}. قال: نَحْرَه بالحُديبِيَةِ وحَلْقَه (¬١).
Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” sözü hakkında şöyle dediğini [nakletti]: “Hudeybiye'de kurbanını kesmesi ve tıraş olmasıdır.”
79824. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ اللهِ بن بَزِيعٍ، قال: ثنا أبو بَحْرٍ، قال: ثنا شعبةُ، قال: ثنا جامعُ بنُ شَدَّادٍ، عن عبدِ الرحمنِ بن أبى عَلْقمةَ، قال: سمِعْتُ عبدَ اللهِ بنَ مسعودٍ يقولُ: لمَّا أَقْبَلْنا مِن الحُدَيبيَةِ أَعْرَسْنا فنِمْنا، فلم نَسْتَيْقِظْ إلا بالشمسِ قد طَلَعَتْ، فاسْتَيْقَظْنا ورسولُ اللهِ ﷺ نائمٌ. قال: فقلْنا: أهْضِبُوا (¬٢). فاسْتَيْقَظ رسولُ اللهِ ﷺ فقال: "افْعَلوا كما كنتم تَفْعَلون، فكذلك مَن نام أو نسِى". قال: وفَقَدْنا ناقةَ رسولِ اللهِ ﷺ، فوَجَدْناها قد تَعَلَّق خِطامُها بشجرةٍ، فأَتَيْتُه بها، فركِب، فبَيْنا نحن نَسيرُ إذ أتاه الوحيُ. قال: وكان إذا أتاه اشْتَدَّ عليه، فلَمَّا سُرِّي عنه أَخْبَرنا أنه أُنزِل عليه: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} (¬٣).
Bize Muhammed b. Abdillâh b. Bezî' anlattı, dedi ki: Bize Ebû Bahr anlattı, dedi ki: Bize Şu'be anlattı, dedi ki: Bize Câmi' b. Şeddâd, Abdurrahman b. Ebî Alkame'den anlattı, dedi ki: Abdullah b. Mes'ûd'un şöyle dediğini işittim: Hudeybiye'den döndüğümüzde gecenin sonuna doğru konaklayıp uyuduk; güneş doğuncaya kadar uyanamadık. Biz uyandığımızda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem uyuyordu. [İbn Mes'ûd] dedi ki: “Sesinizi yükselterek konuşun” dedik. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem uyandı ve: “Her zaman ne yapıyorsanız öyle yapın; kim uyur veya unutursa işte böyle yapar” buyurdu. [İbn Mes'ûd] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in devesini kaybetmiştik; baktık ki yuları bir ağaca takılmış. Onu kendisine getirdim, bindi. Biz yürürken birden ona vahiy geldi. [İbn Mes'ûd] dedi ki: Ona vahiy geldiğinde bu ona ağır gelirdi. Üzerindeki bu hal geçince bize kendisine: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” âyetinin indirildiğini haber verdi.
79825. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ المِقْدامِ، قال: ثنا المعتمرُ، قال: سمِعْتُ أبى يُحَدِّثُ، عن قتادةَ، عن أنسِ بن مالكٍ، قال: لما رجَعْنا مِن غزوةِ الحديبيةِ وقد حِيل بينَنا وبينَ
Bize Ahmed b. el-Mikdâm anlattı, dedi ki: Bize el-Mu'temir anlattı, dedi ki: Babamı, Katâde'den, onun da Enes b. Mâlik'ten [şöyle naklettiğini] anlatırken işittim: Hudeybiye Gazvesi'nden döndüğümüzde -ki ibadetimizle aramıza engel olunmuştu-
79826. Metin
نُسُكِنا. قال: فنحن بينَ الحزنِ والكآبةِ. قال: فأنْزَل اللهُ ﷿: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا}. أو كما شاء اللهُ، فقال نبيُّ اللهِ ﷺ: "لقد أُنْزِلَتْ عليَّ آيةٌ أَحَبُّ إليَّ مِن الدنيا جميعًا" (¬١).
[Enes] dedi ki: Biz hüzün ve keder içindeydik. [Enes] dedi ki: Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni dosdoğru bir yola iletsin” âyetini yahut Allah'ın dilediği âyeti indirdi. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bana bütün dünyadan daha sevimli bir âyet indirildi” buyurdu.
79827. Metin
حدَّثنا ابن بشارٍ، قال: ثنا ابن أبى عدى، عن سعيدِ بن أبى عَروبةَ، عن قتادةَ، عن أنسِ بن مالكٍ في قولِه: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}. قال: نزَلَت على النبيِّ ﷺ مَرْجِعَه من الحديبيةِ، وقد حِيل بينَهم وبينَ نسكِهم، فنَحَر الهَدْىَ بالحديبيةِ، وأصحابُه مُخالِطو الكآبةِ والحزنِ، فقال: "لقد أُنْزِلَت عليَّ آيةٌ أحَبُّ إلىَّ مِن الدنيا جميعًا". فقرَأ: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّر} إلى قولِه: {عَزِيزًا}. فقال أصحابُه: هَنيئًا لك يا رسولَ اللهِ، قد بيَّن اللهُ لنا ماذا يَفْعَلُ بك، فماذا يَفْعَلُ بنا؟ فأنْزَل اللهُ هذه الآيةَ بعدَها: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا} إلى قولِه: {وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا} (¬٢).
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Adî, Saîd b. Ebî Arûbe'den, o Katâde'den, o da Enes b. Mâlik'ten [naklen] Allah'ın: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: Bu âyet Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Hudeybiye'den dönerken indi. İbadetlerinden alıkonulmuşlardı; Hudeybiye'de kurbanlarını kesti, ashâbı da keder ve hüzne bürünmüştü. Bunun üzerine: “Bana bütün dünyadan daha sevimli bir âyet indirildi” buyurdu ve: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّر} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın...” âyetinden {عَزِيزًا} “şanlı bir zaferle” sözüne kadar okudu. Ashâbı: “Gözün aydın olsun ey Allah'ın Resulü! Allah'ın sana ne yapacağını öğrendik; peki bize ne yapacak?” dediler. Bunun üzerine Allah bundan sonra şu âyeti indirdi: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا} “Mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koysun...” âyetinden {وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا} “İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur” sözüne kadar.
79828. Metin
حدَّثنا ابن المثنى، قال: ثنا أبو داودَ، قال: ثنا همامٌ، قال: ثنا قتادةُ، عن أنسٍ قال: أُنزِلَت هذه الآيةُ. فذكَر نحوَه ٣.
Bize İbnü’l-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Dâvûd anlattı, dedi ki: Bize Hemmâm anlattı, dedi ki: Bize Katâde, Enes’ten [naklen] anlattı, [Enes]: «Bu âyet indi» dedi ve [ravî] bunun benzerini zikretti.3
79829. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ، عن أنسٍ بنحوِه، غيرَ أنه قال في حديثِه: فقال رجلٌ مِن القومِ: هَنيئًا لك مريئًا يا رسولَ اللهِ. وقال أيضًا: فبيَّن اللهُ ماذا يَفْعَلُ بنبيِّه ﵊، وماذا يَفْعَلُ بهم (¬١).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den, o da Enes'ten benzerini anlattı; ancak hadisinde şöyle dedi: Topluluktan bir adam: “Gözün aydın olsun, afiyet olsun ey Allah'ın Resulü!” dedi. Ve yine şöyle dedi: “Allah, Peygamberi aleyhisselâm'a ne yapacağını ve onlara ne yapacağını açıkladı.”
79830. Metin
حدَّثنا ابن عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ، قال: نزَلَت على النبيِّ ﷺ: {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ}. مَرْجِعَه مِن الحديبيةِ، فقال النبيُّ ﷺ: "لقد نزَلَتْ عليَّ آيةٌ أحبُّ إلىَّ مما على الأرضِ". ثم قرَأها عليهم، فقالوا: هَنيئًا مَريئًا يا نبيَّ اللهِ، قد بيَّن اللهُ تعالى ذكرُه لك ماذا يَفْعَلُ بك، فماذا يَفْعَلُ بنا؟ فنزَلَت عليه: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ}. إلى قولِه: {فَوْزًا عَظِيمًا} (¬٢).
Bize İbn Abdilalâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o Katâde'den anlattı, dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Hudeybiye'den dönerken: {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ} “Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” âyeti indi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bana yeryüzündeki her şeyden daha sevimli bir âyet indirildi” buyurdu. Sonra bunu onlara okudu. Onlar: “Gözün aydın olsun, afiyet olsun ey Allah'ın Peygamberi! Zikri yüce olan Allah sana ne yapacağını açıkladı, peki bize ne yapacak?” dediler. Bunun üzerine ona: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ} “Mümin erkeklerle mümin kadınları, altından ırmaklar akan cennetlere koysun...” âyetinden {فَوْزًا عَظِيمًا} “büyük bir kurtuluş” sözüne kadar indirildi.
79831. Metin
حدَّثنا ابن بشارٍ وابنُ المثنى، قالا: ثنا محمدُ بنُ جعفرٍ، قال: ثنا شعبةُ، عن قتادةَ، عن عكرمةَ، قال: لما نزَلَت هذه الآيةُ: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا ١ لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا}. قالوا: هَنيئًا مريئًا لك يا رسولَ اللهِ، فماذا لنا؟ فنزَلَت: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ} ٣.
Bize İbn Beşşâr ve İbnü'l-Müsennâ anlattılar, dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer anlattı, dedi ki: Bize Şu'be, Katâde'den, o da İkrime'den anlattı, dedi ki: Şu âyet indiğinde: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا 1 لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. 1 Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola iletsin” [ashap]: “Gözün aydın olsun, kutlu ve mübarek olsun sana ey Allah'ın Resulü! Peki, bize ne var?” dediler. Bunun üzerine: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ} “Mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koysun ve onların kötülüklerini örtsün diye” [âyeti] indi. 3
79832. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ المثنى، قال: ثنا محمدُ بنُ جعفرٍ، قال: ثنا شعبةُ، قال: سمِعْتُ قتادةَ يُحَدِّثُ عن أنسٍ في هذه الآيةِ: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}، قال: الحديبيةَ (¬١).
Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Ca'fer anlattı, dedi ki: Bize Şu'be anlattı, dedi ki: Katâde'yi Enes'ten naklen bu âyet hakkında: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” [âyeti için]: “Hudeybiye'dir” derken işittim.
79833. Metin
حدَّثنا ابن المثنى، قال: ثنا يحيى بنُ حمادٍ، قال: ثنا أبو عَوانةَ، عن الأعمشِ، عن أبي سفيانَ، عن جابرٍ، قال: ما كنا نَعُدُّ فتحَ مكةَ إلا يومَ الحديبيةِ (¬٢).
Bize İbnü'l-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Hammâd anlattı, dedi ki: Bize Ebû Avâne, el-A'meş'ten, o Ebû Süfyân'dan, o da Câbir'den anlattı, dedi ki: “Biz Mekke fethini ancak Hudeybiye günü olarak sayardık.”
79834. Metin
حدَّثنا أبو كُريبٍ، قال: ثنا يَعْلَى بنُ عُبيدٍ، عن عبدِ العزيزِ بن سِياهٍ، عن حَبيبِ بن أبي ثابتٍ، عن أبي وائلٍ، قال: تكَلَّم سهلُ بنُ حُنَيْفٍ يومَ صِفِّينَ، فقال: أيُّها الناسُ اتَّهِموا أنفسَكم، لقد رَأيْتُنا يومَ الحديبيةِ - يَعْنى الصلحَ الذي كان بينَ رسولِ اللهِ ﷺ وبينَ المشركين - ولو نَرَى قتالًا لَقاتَلْنا، فجاء عمرُ إلى رسولِ اللهِ ﷺ، فقال: يا رسولَ اللهِ، ألسْنا على حقٍّ وهم على باطلٍ؟ أليس قَتْلانا في الجنةِ وقَتْلاهم في النارِ؟ قال: "بلى". قال: ففِيمَ نُعْطِى الدَّنِيَّةَ في دينِنا، ونَرْجِعُ ولَمَّا يَحْكُمِ اللهُ بينَنا وبينَهم؟ فقال: "يا بنَ الخطابِ، إنى رسولُ اللهِ، ولن يُضَيِّعَنى أبدًا". قال: فرجَع وهو مُتَغَيِّظٌ، فلم يَصْبِرْ حتى أتَى أبا بكرٍ، فقال: يا أبا بكرٍ، ألَسْنا على حقٍّ وهم على باطلٍ؟ أليس قَتلانا في الجنةِ وقَتلاهم في النارِ؟ قال: بلى. قال: ففيمَ نُعْطِى الدنيةَ في دينِنا، ونَرْجِعُ ولمَّا يَحْكُمِ اللهُ بينَنا وبينَهم؟ فقال: يا بن الخطابِ، إنه رسولُ اللهِ، لن يُضَيِّعَه اللهُ أبدًا. قال: فنزَلَت سورةُ (الفتحِ)،
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Ya'lâ b. Ubeyd, Abdülazîz b. Siyâh'tan, o Habîb b. Ebî Sâbit'ten, o da Ebû Vâil'den naklen anlattı, dedi ki: Sehl b. Huneyf Sıffîn günü konuşup şöyle dedi: “Ey insanlar! Kendi görüşlerinizi itham edin (kendinizi sorgulayın). Gerçekten ben kendimizi Hudeybiye günü gördüm -Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasında yapılan barışı kastediyor-; şayet savaşmayı [uygun] görseydik savaşırdık. Ömer, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gelip: ‘Ey Allah'ın Resulü! Biz hak üzerinde, onlar ise bâtıl üzerinde değiller mi? Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri ise cehennemde değil mi?’ dedi. [Resûlullah]: «Evet» buyurdu. [Ömer]: ‘O hâlde dinimiz hususunda zilleti niye kabul ediyoruz da Allah bizimle onlar arasında hüküm vermemişken dönüyoruz?’ dedi. [Resûlullah]: «Ey Hattâb'ın oğlu! Şüphesiz ben Allah'ın elçisiyim ve O beni asla zayi etmeyecektir» buyurdu. [Ömer] öfkeli bir hâlde geri döndü ve sabredemeyip Ebû Bekir'in yanına geldi ve: ‘Ey Ebû Bekir! Biz hak üzerinde, onlar ise bâtıl üzerinde değiller mi? Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri ise cehennemde değil mi?’ dedi. [Ebû Bekir]: ‘Evet’ dedi. [Ömer]: ‘O hâlde dinimiz hususunda zilleti niye kabul ediyoruz da Allah bizimle onlar arasında hüküm vermemişken dönüyoruz?’ dedi. [Ebû Bekir]: ‘Ey Hattâb'ın oğlu! Şüphesiz o, Allah'ın elçisidir; Allah onu asla zayi etmeyecektir’ dedi. [Râvi] dedi ki: Bunun üzerine Feth suresi indi,
79835. Metin
فأَرْسَل رسولُ اللهِ ﷺ إلى عمرَ، فأقْرَأه إياها، فقال: يا رسولَ اللهِ، أو فتحٌ هو؟ قال: "نعم" (¬١).
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ömer'e haber gönderip [sureyi] ona okudu. [Ömer]: “Ey Allah'ın Resulü! O bir fetih midir?” dedi. [Peygamber]: “Evet” buyurdu.
79836. Metin
حدَّثني يحيى بنُ إبراهيمَ المسعوديُّ، قال: ثنا أبى، عن أبيه، عن جدِّه، عن الأعمشِ، عن أبي سفيانَ، عن جابرٍ، قال: ما كنا نَعُدُّ الفتحَ إلا يومَ الحديبيةِ.
Bana Yahyâ b. İbrâhîm el-Mes'ûdî anlattı, dedi ki: Bize babam, babasından, o dedesinden, o el-A'meş'ten, o Ebû Süfyân'dan, o da Câbir'den anlattı, dedi ki: “Biz fethi ancak Hudeybiye günü olarak sayardık.”
79837. Metin
حدَّثنا ابن وكيعٍ، قال: ثنا أبى، عن إسرائيلَ، عن أبي إسحاقَ، عن البراءِ قال: تَعُدُّون أنتم الفتحَ فتْحَ مكةَ، وقد كان فتْحُ مكةَ فتحًا، ونحن نَعُدُّ الفتحَ بيعةَ الرضوانِ يومَ الحديبيةِ، كنا مع رسولِ اللهِ ﷺ [خمسَ عشرةَ] (¬٢) مائةً. والحديبيةُ بئرٌ (¬٣).
Bize İbn Vekî' anlattı, dedi ki: Bize babam, İsrâîl'den, o Ebû İshâk'tan, o da Berâ'dan anlattı, dedi ki: “Siz fethi Mekke'nin fethi sayıyorsunuz. Mekke'nin fethi de şüphesiz bir fetihti; fakat biz asıl fethi Hudeybiye günündeki Rıdvân Biatı sayıyoruz. [O gün] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte bin beş yüz kişiydik. Hudeybiye ise bir kuyudur.”
79838. Metin
حدَّثني موسى بنُ سهلٍ الرَّمْليُّ، ثنا محمدُ بنُ عيسى، قال: ثنا مُجَمِّعُ بنُ يعقوبَ الأنصاريُّ، قال: سَمِعْتُ أبى يُحَدِّثُ، عن عمِّه عبدِ الرحمنِ بن يزيدَ، عن عمِّه مُجَمِّعِ بن جاريةَ الأنصاريِّ، وكان أحدَ القُرَّاء الذين قرَءوا القرآنَ، قال: شَهِدْنا الحديبيةَ مع رسولِ اللهِ ﷺ، فلمَّا انْصَرَفْنا عنها، إذا الناسُ يَهُزُّون الأباعِرَ، فقال بعضُ الناسِ لبعضٍ: ما للناس؟ قالوا: أُوحِى إلى رسولِ اللهِ ﷺ: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ}. فقال رجلٌ: [وفتْحٌ] (¬١) هو يا رسولَ اللهِ؟ قال: (نعم، والذي نفسى بيدِه، إنه لَفتحٌ). قال: فقُسِّمَت خيبرُ على أهلِ الحديبيةِ، لم يَدْخُلْ معهم فيها أحدٌ إلا مَن شَهِد الحديبيةَ، وكان الجيشُ ألفًا وخمسَمائةٍ، فيهم ثلاثُمائةِ فارسٍ، فقسَّمها رسولُ اللهِ ﷺ على ثمانيةَ عشَرَ سهمًا، فأعْطَى الفارسَ سهمين، وأعْطَى الراجلَ سهمًا (¬٢).
Bana Mûsâ b. Sehl er-Remlî anlattı, [dedi ki:] Bize Muhammed b. Îsâ anlattı, dedi ki: Bize Mücemmi' b. Ya'kûb el-Ensârî anlattı, dedi ki: Babamı amcası Abdurrahman b. Yezîd'den, o da Kur'an'ı okuyan/ezberleyen kurrâdan biri olan amcası Mücemmi' b. Câriye el-Ensârî'den anlatırken işittim; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Hudeybiye'de bulunduk. Oradan ayrıldığımızda bir de baktık ki insanlar develerini [hızla] sürüyorlar. İnsanların bir kısmı diğerine: “İnsanlara ne oluyor?” dedi. Onlar: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah senin [geçmiş ve gelecek] günahlarını bağışlasın...” [ayeti] vahyolundu” dediler. Bir adam: “[Bu gerçekten] bir fetih midir1 ey Allah'ın Resûlü?” dedi. [Resûlullah]: «نعم، والذي نفسى بيدِه، إنه لَفتحٌ» «Evet, nefsim elinde olan [Allah]'a yemin olsun ki o elbette bir fetihtir» buyurdu. [Mücemmi'] dedi ki: Bunun üzerine Hayber [arazisi], Hudeybiye ehline paylaştırıldı; oraya Hudeybiye'de hazır bulunanlardan başkası dahil edilmedi. Ordu bin beş yüz kişiydi; içlerinde üç yüz atlı vardı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem orayı on sekiz hisseye böldü2; atlıya iki hisse, yayaya ise bir hisse verdi.3
79840. Metin
حدَّثنا ابن حميدٍ، قال: ثنا جَريرٌ، عن مغيرةَ، عن الشعبيِّ، قال: نزَلَت: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا}. بالحديبيةِ، وأصاب في تلك الغزوةِ ما لم يُصِبْ (¬٣) في غَزوةٍ؛ أصاب أن بويِع بَيعةَ الرضوانِ، وغُفِر له ما تقَدَّم من ذنبِه وما تأخَّر، وظهَرَت الرومُ على فارسَ، وبلَغ الهَدْىُ مَحِلَّه، وأُطْعِموا نخلَ خيبرَ، وفرِح المؤمنون بتصديقِ النبيِّ ﷺ، وبظهورِ الرومِ على فارسَ (¬٤).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Mugîre'den, o da eş-Şa'bî'den anlattı, dedi ki: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” [âyeti] Hudeybiye'de indi. [Resûlullah] o gazvede hiçbir gazvede elde etmediği şeylere nail oldu: Kendisine Rıdvân Biatı yapıldı; geçmiş ve gelecek günahları bağışlandı; Rumlar Farslara galip geldi; kurbanlık hediye kurbanı mahalline ulaştı; Hayber hurmalıklarından yedirildiler ve müminler Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in tasdik edilmesiyle ve Rumların Farslara galip gelmesiyle sevindiler.
79841. Metin
وقولُه تعالى: {وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ}. بإظهارِه إياك على عدوِّك، ورفعِه ذكرَك في الدنيا، وغفرانِه ذنوبَك في الآخرةِ، {وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا}.
Yüce Allah'ın: {وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ} “Ve sana olan nimetini tamamlasın” [âyetinin anlamı]; seni düşmanına galip kılmakla, dünyada şanını yüceltmekle ve ahirette de günahlarını bağışlamakladır. {وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} “Ve seni dosdoğru bir yola iletsin”.
79842. Metin
يقولُ: ويُرْشِدَك طريقًا من الدين لا اعْوِجاجَ فيه، يَسْتَقِيمُ بك إلى رضا ربِّك، {وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا}. يقولُ: ويَنْصُرَك الله على سائرِ أعدائِك ومَن ناوَاك، نصرًا لا يَغْلِبُه غالبٌ ولا يَدْفَعُه دافع؛ للبأسِ الذي يُؤَيِّدُك الله به، وبالظَّفَرِ الذي يَمُدُّك به.
[Yüce Allah] şöyle buyurmaktadır: Dinden, içinde hiçbir eğrilik bulunmayan ve seni Rabbinin rızasına dosdoğru ulaştıracak bir yola seni iletsin. {وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا} “Ve Allah sana şanlı bir zaferle yardım etsin”. [Yani] Allah'ın seni desteklediği güç ve sana bahşettiği zafer sayesinde, hiçbir galibin yenemeyeceği ve hiçbir engelleyicinin savamayacağı bir nusret ile Allah diğer bütün düşmanlarına ve sana karşı çıkanlara karşı sana yardım etsin.
79843. Metin
القولُ في تأويل قولِه تعالى: {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (٤)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin tefsiri hakkındaki görüş: {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (٤)} “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine sekineti indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”
79844. Metin
يعنى جلَّ ذكرُه بقوله: {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ}: الله الذي (¬١) أَنْزَل السكون والطُّمأنينةَ في قلوب المؤمنين بالله ورسوله، إلى الإيمان والحقِّ الذي بعَثَك الله به يا محمدُ.
Zikri celil olan [Allah], {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminlerin kalplerine sekineti indiren O'dur” sözüyle şunu kastetmektedir: Ey Muhammed! Allah'a ve Resulüne inananların kalplerine, Allah'ın seninle gönderdiği imana ve hakka karşı dinginliği ve huzuru indiren Allah'tır.
79845. Metin
وقد مضَى ذكرُ اختلافِ أهلِ التأويلِ في معنى السكينة قبلُ، والصحيح من القولِ في ذلك، بالشواهد المُغنِيَة عن إعادتها في هذا الموضع (¬٢).
Sekinet kelimesinin anlamı hakkındaki tefsir ehlinin ihtilafı ve bu husustaki doğru görüş, bu makamda tekrar edilmesine gerek bırakmayacak delilleriyle birlikte daha önce geçmişti.
79846. Metin
{لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ}. يقولُ: ليَزْدادوا بتصديقهم بما جدَّد (¬٣) الله من الفرائض التي ألْزَمَهموها، التي لم تَكُنْ لهم لازمةً، إيمانًا (¬٤) {مَعَ إِيمَانِهِمْ}. يقولُ: ليَزْدادوا إلى إيمانهم بالفرائض التي كانت لهم لازمةً قبل ذلك.
{لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ} “İmanlarına iman katsınlar diye”. Şöyle demektedir: Allah'ın daha önce üzerlerine farz kılınmamışken yeni yüklediği farzları tasdik etmek suretiyle, {مَعَ إِيمَانِهِمْ} “imanlarına iman” katsınlar; [yani] bundan önce üzerlerine farz kılınmış olan vazifelere dair imanlarına ek olarak imanlarını artırsınlar.
79847. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويل.
Tefsir ehli de bu hususta bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmışlardır.
79848. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
79849. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ
Bana Ali1 anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih2 anlattı, dedi ki: Bana Muâviye3, Ali'den4, o da İbn Abbâs'tan [naklen] anlattı:
79850. Metin
في قوله: {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ}. قال: السكينةُ الرحمةُ، {لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ}. قال: إن الله جلَّ ثناؤُه بعَث نبيَّه ﷺ بشهادةِ ألا إلهَ إلا اللهُ، فَلَمَّا صدَّقوا بها زادَهم الصلاةَ، فلمَّا صدَّقوا بها زادَهم الصيامَ، فلمَّا صدَّقوا به زادهم الزكاةَ، فلما صدَّقوا بها زادهم الحجَّ، ثم أكْمَل لهم دينَهم فقال: {الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي} [المائدة: ٣]. قال ابن عباسٍ: فأَوْثَقُ إيمانِ أهلِ الأرضِ وأهل السماواتِ، وأصْدَقُه وأكملُه، شهادةُ ألا إله إلا الله (¬١).
{هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ السَّكِينَةَ فِي قُلُوبِ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminlerin kalplerine sekineti indiren O'dur” sözü hakkında [İbn Abbâs] dedi ki: “Sekinet, rahmettir.” {لِيَزْدَادُوا إِيمَانًا مَعَ إِيمَانِهِمْ} “İmanlarına iman katsınlar diye” sözü hakkında da şöyle dedi: “Şânı yüce olan Allah, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'i Allah'tan başka ilah olmadığına şahadet getirme davetiyle gönderdi. Onlar bunu tasdik edince, namazı ekledi; namazı tasdik edince orucu ekledi; orucu tasdik edince zekâtı ekledi; zekâtı tasdik edince haccı ekledi. Sonra da dinlerini onlar için kemale erdirerek: {الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي} “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım” [Mâide 3] buyurdu.” İbn Abbâs dedi ki: “Yeryüzü ehlinin ve gök ehlinin en sağlam, en doğru ve en kâmil imanı, Allah'tan başka ilah olmadığına şahadet etmektir.”
79851. Metin
وقولُه: {وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ}. يقولُ تعالى ذكرُه: ولله جنودُ السماواتِ والأرض أنصارٌ، يَنْتَقِمُ بهم ممن يَشاءُ مِن أعدائه، {وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا}. يقولُ تعالى ذكرُه: ولم يَزَلِ اللهُ ذا عِلمٍ بما هو كائنٌ قبل كونه، وما خَلْقُه عامِلوه، حكيمًا في تدبيره.
Yüce Allah'ın: {وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır” sözü; zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Düşmanlarından dilediğinden intikam alacağı göklerin ve yerin orduları/yardımcıları Allah'ındır. {وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا} “Allah her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir”. Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Allah, var olmadan önce olacak şeyleri ve kullarının yapacağı amelleri daima eksiksiz bilendir; [kâinatı] idare ve tedbirinde hikmet sahibidir.
79852. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا (٥)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin tefsiri hakkındaki görüş: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا (٥)} “Mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.”
79853. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: إنا فتَحْنا لك فتحًا مبينًا؛ لتَشْكُر ربَّك وتَحْمَدَه على ذلك، فيَغْفِرَ لك ما تقدَّم من ذنبك وما تأخَّر، وليَحْمَدَ ربَّهم المؤمنون بالله، ويَشْكُروه على إنعامه عليهم بما أنْعَم به عليهم، من الفتح الذي فتَحَه وقضاه بينَهم وبينَ أعدائهم من المشركين، بإظهاره إياهم عليهم - فيُدْخِلَهم بذلك جناتٍ تَجْرِى مِن تحتها الأنهارُ
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik ki bundan dolayı Rabbine şükredip O'na hamdedesin, O da senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın; Allah'a inanan müminler de müşrik düşmanlarına karşı kendilerini üstün kılmak suretiyle haklarında takdir edip gerçekleştirdiği fetihle kendilerine lütufta bulunduğu nimetten ötürü Rablerine hamdetsinler ve O'na şükretsinler; böylece [Allah] onları altından ırmaklar akan cennetlere koysun1...
79854. Metin
ماكثين فيها إلى غير نهايةٍ، ولِيُكَفِّرَ عنهم سيِّئَ أعمالهم، بالحسناتِ التي يَعْمَلونها شكرًا منهم لربِّهم على ما قضَى لهم، وأنْعَم عليهم به، {وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا}. يقولُ تعالى ذكرُه: وكان ما وعدهم الله (¬١) من هذه العِدَةِ؛ وذلك إدخالُهم جناتٍ تَجْرى من تحتها الأنهارُ، وتكفيرُه سيئاتِهم بحسناتِ أعمالِهم التي يَعْمَلونها - عندَ اللهِ، لهم، {فَوْزًا عَظِيمًا}. يقولُ: ظَفَرًا منهم بما كانوا تأمَّلوه ويَسْعَوْن له، ونجاةً مما كانوا يَحْذَرونه (¬٢) من عذاب الله، عظيمًا.
...orada ebediyen kalacaklardır; Rablerinin haklarında hükmettiği ve kendilerine ihsan ettiği nimetlere şükran olarak işleyecekleri salih ameller vesilesiyle onların kötü amellerini örtsün diye [bunu yaptı]. {وَكَانَ ذَلِكَ عِنْدَ اللَّهِ فَوْزًا عَظِيمًا} “İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur”. Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Allah'ın onlara vadettiği bu vaat -yani onları altından ırmaklar akan cennetlere koyması ve yapacakları güzel amellerle kötülüklerini örtmesi- Allah katında onlar için {فَوْزًا عَظِيمًا} “büyük bir kurtuluş” olmuştur. Yani umdukları ve elde etmek için çabaladıkları şeye nail olmaları, Allah'ın azabından korktukları şeyden ise kurtulmaları bakımından pek büyük bir zaferdir.
79855. Metin
وقد تقَدَّم ذكرُ الرواية أن هذه الآية نزَلَت لمَّا قال المؤمنون الرسول الله ﷺ إذ (¬٣) تلا عليهم قولَ الله ﷿: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ} -: هذا لك يا رسول الله، فماذا لنا؟ تَبْيينًا من الله لهم ما هو فاعلٌ بهم.
Müminler Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e, Allah Azze ve Celle'nin: {إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا (١) لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ} “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih nasip ettik. Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın” sözünü kendilerine okuduğunda: “Bu senin içindir ey Allah'ın Resûlü, peki bizim için ne var?” dediklerinde; Allah'ın onlara kendilerine ne yapacağını açıklaması sadedinde bu ayetin indiğine dair rivayet daha önce geçmişti.
79856. Metin
حدَّثنا عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباس في قوله: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ}. إلى قوله: {وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ}: فأَعْلَم الله سبحانه نبيَّه ﵊ (¬٤).
Ali bize anlatıp dedi ki: Ebû Sâlih bize anlattı, dedi ki: Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan nakletti; o, Yüce Allah'ın: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ} “Mümin erkeklerle mümin kadınları altından ırmaklar akan cennetlere koyması...” ayetinden {وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ} “...ve onların günahlarını örtmesi içindir” sözüne kadar olan kısım hakkında şöyle demiştir: Allah Sübhânehu [böylece] Peygamberi aleyhisselâm'a bildirmiştir.
79857. Metin
قوله: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ}. على اللام من قوله: {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ}. بتأويل تكرير الكلام: إنَّا فَتَحْنا لك فتحًا مُبِينًا ليَغْفِرَ لك الله، إنا فتَحْنا لك ليُدْخِلَ المؤمنين والمؤمنات جناتٍ تَجْرِى مِن تحتها الأنهارُ. ولذلك لم تَدْخُل الواوُ التي تَدْخُلُ في الكلام للعطف، فلم يَقُلْ: ولِيُدْخِلَ المؤمنين.
[Yüce Allah'ın]: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} “Mümin erkekleri ve mümin kadınları [cennetlere] koyması için...” buyruğu, kelamın: “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih nasip ettik ki Allah senin [günahlarını] bağışlasın; şüphesiz biz sana fetih nasip ettik ki mümin erkekleri ve mümin kadınları altından ırmaklar akan cennetlere koysun” şeklinde tekrarlanması teviliyle, O'nun: {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ} “Ta ki Allah, senin geçmiş günahını bağışlasın...” sözündeki 'lâm' (ل) harfine [bağlıdır]. Bundan dolayı söz dizimine atıf için giren 'vav' (و) harfi dâhil olmamış ve [ayette]: “Ve müminleri koyması için” (وَلِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ) denmemiştir.
79858. Metin
القولُ في تأويل قولِه تعالى: {وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا (٦) وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا (٧)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin tefsiri hakkındaki görüş: {وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا (٦) وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا (٧)} “Ve Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklerle münafık kadınları, müşrik erkeklerle müşrik kadınları azaplandırsın. Kötülük döngüsü/çemberi onların başlarına olsun! Allah onlara gazap etmiş, onları lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü bir varış yeridir! Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah mutlak güç sahibidir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”
79859. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه ﷺ: إنا فتَحْنا لك فتحًا مبينًا ليَغْفِرَ لك الله، ولِيُدْخِلَ المؤمنين والمؤمنات جناتٍ تَجْرِى مِن تحتها الأنهارُ، ولِيُعَذِّبَ المنافقين والمنافقات، بفتح (¬١) الله لك يا محمدُ ما فتَح لك، من نصرك على مشركي قريش، فيُكْبَتوا (¬٢) لذلك ويَحْزَنوا، ويُخَيِّبَ رجاءَهم (¬٣) الذي كانوا يَرْجُونَ مِن رؤيتهم في أهلِ الإيمانِ بك مِن الضعفِ والوَهْنِ والتولِّى عنك في عاجل الدنيا، وصليِّ النار والخلودِ فيها في أجل الآخرةِ، {وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ}. يقولُ: ولِيُعَذِّبَ كذلك أيضًا المشركين والمشركاتِ، الظَّانِّينَ باللهِ أنه لن يَنْصُرَك وأهل الإيمان بك على أعدائك، ولن يُظْهِرَ كلمتَه فيَجْعَلَها العليا على كلمة الكافرين به، وذلك كان السَّوءَ مِن ظُنونهم التي ذكَرها الله تعالى ذكرُه في هذا الموضعِ. يقولُ تعالى ذكرُه: على المنافقين والمنافقات والمشركين والمشركات الذين ظنُّوا هذا الظَّنَّ، {دَائِرَةُ السَّوْءِ}. يعني: دائرةُ العذابِ تَدُورُ عليهم به.
Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih nasip ettik ki Allah senin günahlarını bağışlasın, mümin erkekleri ve mümin kadınları altından ırmaklar akan cennetlere koysun ve Kureyş müşriklerine karşı sana yardım etmek suretiyle ey Muhammed sana açtığı fetihle münafık erkeklere ve münafık kadınlara azap etsin; böylece onlar bundan dolayı zelil olup kahrolsunlar, üzülsünler; peşin olan dünyada sana inanan kimselerde zayıflık, gevşeklik ve senden yüz çevirme görme yönündeki umutları boşa çıksın; gelecekteki ahirette ise cehenneme girip orada ebedî kalsınlar. {وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ} “Ve müşrik erkeklerle müşrik kadınları [azaplandırsın]”. Şöyle buyurmaktadır: Sana ve sana inanan kimselere düşmanlarınıza karşı asla yardım etmeyeceğini, kelimesini üstün kılıp inkâr edenlerin kelimesinin üzerine çıkarmayacağını Allah hakkında zanneden müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara da aynı şekilde azap etsin. İşte Allah'ın bu makamda zikrettiği kötü zanları bu idi. Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Bu zanda bulunan münafık erkeklerin, münafık kadınların, müşrik erkeklerin ve müşrik kadınların üzerine {دَائِرَةُ السَّوْءِ} “kötülük çemberi” olsun. Yani azap çemberi dönüp dolaşıp onları bulsun.
79860. Metin
واختَلَفَت القرأةُ في قراءة ذلك؛ فقرأته عامةُ قرأة الكوفة: {دَائِرَةُ السَّوْءِ} بفتح السين ٤. وقرأه بعضُ قرأة البصرة: (دائرةُ السُّوء) بضمِّ السين ٥.
Kurrâ bunun okunuşunda ihtilaf etmiştir; Kûfe kurrâsının geneli bunu sîn harfinin fethasıyla {دَائِرَةُ السَّوْءِ} “kötülük döngüsü” şeklinde okumuştur.4 Basra kurrâsının bir kısmı ise sîn harfinin dammesiyle (دائرةُ السُّوء) şeklinde okumuştur.5
79861. Metin
وكان الفَرَّاءُ يقولُ (¬١): الفتحُ أفْشَى في السين. قال: وقلما تقولُ العربُ: دائرةُ السُّوء. بضَمِّ السين، والفتحُ في السين أعْجَبُ إليَّ مِن الضَّمِّ؛ لأن العرب تقولُ: هو رجلُ سَوْءٍ. بفتح السينِ، ولا تقولُ: هو رجلُ سُوءٍ.
el-Ferrâ şöyle derdi: Sîn harfinde fetha daha yaygındır. Şöyle dedi: Araplar pek nadiren sîn harfini dammeleyerek “dâiratü's-sû'” derler. Sîn harfindeki fetha bana dammeden daha sevimlidir; zira Araplar sîn harfinin fethasıyla: “O kötü bir adamdır (هو رجل سوء)” derler, sîn harfinin dammesiyle: “هو رجل سوء” demezler.
79862. Metin
وقولُه: {وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ}. يقولُ: ونالهم الله بغضب منه، {وَلَعَنَهُمْ}. يقولُ: وأبْعَدهم فأقْصاهم من رحمته، {وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ}. يقولُ: وأعَدَّ لهم جهنمَ يَصْلَوْنها يومَ القيامةِ، {وَسَاءَتْ مَصِيرًا}. يقولُ: وساءَت جهنمُ مَنْزِلًا يَصِيرُ إليه هؤلاء المنافقون والمنافقاتُ والمشركون والمشركاتُ.
O'nun: {وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} “Allah onlara gazap etmiş” sözü; yani Allah'tan bir gazap onlara erişmiştir, demektir. {وَلَعَنَهُمْ} “ve onları lanetlemiştir” sözü; yani onları rahmetinden uzaklaştırıp kovmuştur, demektir. {وَأَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ} “ve onlar için cehennemi hazırlamıştır” sözü; yani kıyamet gününde girecekleri cehennemi onlar için hazırlamıştır, demektir. {وَسَاءَتْ مَصِيرًا} “O ne kötü bir varış yeridir!” sözü; bu münafık erkeklerin, münafık kadınların, müşrik erkeklerin ve müşrik kadınların varacağı bir konak olarak cehennem ne kötüdür, demektir.
79863. Metin
وقولُه: {وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: ولله جنودُ السماوات والأرض أنصارًا على أعدائه، إن أمرهم بإهلاكهم أهْلكوهم، وسارَعوا إلى ذلك بالطاعة منهم له، {وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا}. يقولُ تعالى ذكرُه: ولم يَزَلِ الله ذا عزةٍ، لا يَغْلِبُه غالبٌ، ولا يَمْتَنِعُ عليه مما أراده به مُمتنعٌ؛ لعِظَمِ سلطانِه وقدرتِه، حكيمٌ في تدبيرِه خلقَه.
O'nun: {وَلِلَّهِ جُنُودُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır” sözü; övgüsü yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Düşmanlarına karşı yardımcılar olarak göklerin ve yerin orduları Allah'ındır; eğer onlara düşmanlarını helak etmelerini emretse onları helak ederler ve O'na itaat ederek buna koşuşurlar. {وَكَانَ اللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا} “Allah mutlak güç sahibidir, tam hüküm ve hikmet sahibidir”. Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Hükümranlığının ve kudretinin büyüklüğünden ötürü hiçbir galibin O'na galip gelemediği ve kendisine yapmak istediği şeyden hiçbir şeyin O'nu engelleyemediği mutlak izzet sahibi olan Allah, yaratıklarını sevk ve idare etmede de hikmet sahibidir.
79864. Metin
القولُ في تأويل قولِه تعالى: {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا (٨) [لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ] (¬٢) بُكْرَةً وَأَصِيلًا (٩)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin tefsiri hakkındaki görüş: {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا (٨) [لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ] بُكْرَةً وَأَصِيلًا (٩)} “Şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik ki Allah'a ve Resûlüne inanasınız, O'na yardım edesiniz/saygı gösteresiniz, O'nu yüceltesiniz ve sabah akşam O'nu tesbih edesiniz.”
79865. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: إنَّا أَرْسَلْناك يا محمدُ شاهدًا على أُمَّتِك بما أجابوك فيما دَعَوْتَهم إليه، مما أرْسَلْتُك به إليهم من الرسالة، ومُبشِّرًا لهم بالجنة إن أجابوك إلى ما دَعَوْتَهم إليه من الدين القيِّمِ، ونذيرًا لهم عذابَ اللهِ، إن هم تَوَلَّوْا عما
Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Şüphesiz biz seni, kendilerine tebliğ etmen için sana gönderdiğim risaletten onları davet ettiğin hususlara nasıl karşılık verdiklerine dair ümmetine bir şahit; kendilerini davet ettiğin dosdoğru dine icabet ettikleri takdirde onları Cennet ile müjdeleyici; eğer...
79866. Metin
جئْتَهم به مِن عندِ ربِّك.
onlara getirdiğin şeyden yüz çevirirlerse, onları Allah'ın azabıyla uyarıcı olarak gönderdik.
79867. Metin
ثم اختَلَفت القَرَأَةُ في قراءة قوله: {لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ}. فقرَأ جميعَ ذلك عامةُ قرأة الأمصار خلا أبي جعفرٍ المَدَنيِّ وأبي عمرو بن العلاء بالتاءِ: {لِتُؤْمِنُوا}، {وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ} (¬١). بمعنى: لتُؤْمنوا بالله ورسوله أنتم أيُّها الناسُ. وقرأ ذلك أبو جعفرٍ وأبو عمرٍو كلَّه بالياء: (ليُؤمنوا)، (ويُعَزِّرُوه ويُوَقِّرُوه ويُسَبِّحُوه) (¬٢) بمعنى: إنا أَرْسَلْناك شاهدًا إلى الخلقِ ليُؤْمِنوا بالله ورسولِه ويُعَزِّروه.
Sonra kıraat âlimleri O'nun: {لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ} sözünün kıraatinde ihtilaf etmişlerdir. İslâm beldeleri kurrâsının geneli Ebû Ca'fer el-Medenî ve Ebû Amr b. el-Alâ hariç, bütün bu lafızları 'tâ' harfi ile: {لِتُؤْمِنُوا} “inanasınız diye”, {وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُ وَتُسَبِّحُوهُ} “ve O'na yardım edesiniz, O'na saygı gösteresiniz, O'nu tesbih edesiniz diye” şeklinde okumuştur; bu, “Ey insanlar, sizler Allah'a ve Resûlüne inanasınız” manasındadır. Ebû Ca'fer ve Ebû Amr ise bunların tamamını 'yâ' harfi ile: (ليؤمنوا) “inansınlar diye”, (ويعزروه ويوقروه ويسبحوه) “ve O'na yardım etsinler, O'na saygı göstersinler, O'nu tesbih etsinler diye” şeklinde okumuştur; bu da “Biz seni, mahlûkat Allah'a ve Resûlüne inansın ve O'na destek olsun diye şahit olarak gönderdik” manasındadır.
79868. Metin
والصوابُ مِن القولِ في ذلك أن يقالَ: إنهما قراءتان معروفتان صحيحتا المعنى، فبأيتِهما قرَأ القارئُ فمصيبٌ.
Bu konuda doğru olan söz: Bunların her ikisinin de bilinen ve anlamı sahih olan iki kıraat olduğudur; okuyucu bu ikisinden hangisiyle okursa isabet etmiş olur.
79869. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويل.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyleri tevil ehli de söylemiştir.
79870. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
79871. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا}. يقولُ: شاهدًا على أمته على أنه قد بلَّغهم، ومُبَشِّرًا بالجنةِ لمن أطاع الله، ونذيرًا مِن النارِ (¬٣).
Bişr bize anlatıp dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde'den nakletti; o, {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا} “Şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik” sözü hakkında şöyle demektedir: Ümmetine [ilâhî mesajı] tebliğ ettiğine dair bir şahit, Allah'a itaat eden kimseye cenneti müjdeleyici ve cehennem ateşinden uyarıcı olarak [gönderdik].
79872. Metin
وقولُه: [(ويُعَزِّرُوه ويُوَقِّرُوه)] ٤. اخْتَلَف أهلُ التأويل في تأويله؛ فقال
Allah Teâlâ'nın: [(ve O'na yardım edeler, O'na saygı göstereler)] 4 sözü[ne gelince]; tevil ehli bunun tevilinde ihtilaf etmiştir; nitekim
79873. Metin
بعضُهم: [يُجِلُّوه ويُعَظِّموه] (¬١).
bazıları: [O'na hürmet göstereler ve O'nu yücelteler] demiştir.
79874. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
79875. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباس: (ويُعَزِّرُوه). يعنى: الإجلالَ. (ويُوَقِّرُوه). يعنى: التعظيمَ (¬٢).
Muhammed b. Sa'd bana anlatıp dedi ki: Babam bana anlattı, dedi ki: Amcam bana anlattı, dedi ki: Babam babasından, o da İbn Abbâs'tan nakletti: (ويُعَزِّرُوه) hürmet göstermek, (ويُوَقِّرُوه) ise yüceltmek demektir.
79876. Metin
حُدِّثْتُ عن الحسين، قال: سَمِعْتُ أبا مُعاذٍ يقولُ: أخبرنا عُبيدٌ، قال: سَمِعْتُ الضحاكَ يقولُ في قوله: (ويُعَزِّرُوه ويُوَقِّرُوه): كلُّ هذا تعظيمٌ وإجلالٌ (¬٣).
Hüseyin'den naklen bana anlatıldı; dedi ki: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Ubeyd bize haber verip dedi ki: Dahhâk'ın: (ويُعَزِّرُوه ويُوَقِّرُوه) sözü hakkında: “Bunların hepsi yüceltmek ve hürmet göstermektir” dediğini işittim.
79877. Metin
وقال آخرون: معنى قوله: (ويُعَزِّرُوه): ويَنْصُروه، ومعنى: (ويُوَقِّرُوه): ويُفَخِّموه.
Başkaları ise şöyle demiştir: (ويُعَزِّرُوه) sözünün anlamı: O'na yardım etsinler, (ويُوَقِّرُوه) sözünün anlamı ise: O'na saygı göstersinler/büyük bilsinler demektir.
79878. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
79879. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: (ويُعَزِّرُوه): يَنْصُروه، (ويُوَقِّرُوه): أَمَرَ اللهُ بتَسْوِيدِه وتفخيمه.
Bişr bize anlatıp dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde'den nakletti: (ويُعَزِّرُوه) O'na yardım etsinler demektir; (ويُوَقِّرُوه) ise: Allah O'nu efendi/önder tanımayı ve yüceltmeyi emretmiştir.
79880. Metin
حدَّثنا ابن عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: (ويُعَزِّرُوه). قال: يَنْصُروه، (ويُوَقِّروه). أي: ليُعَظِّموه ٤.
İbn Abdi'l-A'lâ bize anlatıp dedi ki: İbn Sevr bize anlattı, [o da] Ma'mer'den, [o da] Katâde'den [Allah Teâlâ'nın]: (ويُعَزِّرُوه) sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: “O'na yardım etsinler; (ويُوَقِّروه) [hakkında da]: Yani O'nu yüceltsinler4 [demektir].”
79881. Metin
حدَّثني أبو هريرةَ الضُّبعيُّ، قال: ثنا حَرَميٌّ، عن شعبةَ، عن أبي بشرٍ جعفر بن أبي وَحْشِيَّةَ، عن عكرمة: (ويُعَزِّزُوه). قال: يُقاتلون معه بالسيف (¬١).
Ebû Hureyre ed-Dubaî bana anlatıp dedi ki: Haremî, Şu'be'den, o Ebû Bişr Ca'fer b. Ebî Vahşiyye'den, o da İkrime'den nakletti: (ويُعَزِّزُوه) [hakkında]: “O'nunla birlikte kılıçla savaşsınlar” dedi.
79882. Metin
حدَّثني يعقوبُ بنُ إبراهيمَ، قال: ثنى هشيمٌ، عن أبي بشرٍ، عن عكرمةَ، مثلَه.
Ya'kûb b. İbrâhîm bana anlatıp dedi ki: Huşeym, Ebû Bişr'den, o da İkrime'den aynısını anlattı.
79883. Metin
حدَّثني أحمدُ بنُ الوليدِ، قال: ثنا عثمانُ بنُ عمر، عن سعيدٍ، عن أبي بشرٍ، عن عكرمةَ بنحوِه.
Ahmed b. el-Velîd bana anlatıp dedi ki: Osmân b. Ömer, Saîd'den, o Ebû Bişr'den, o da İkrime'den benzerini anlattı.
79884. Metin
حدَّثنا ابن بشارٍ، قال: ثنا يحيى ومحمدُ بن جعفرٍ، قالا: ثنا شعبةُ، عن أبي بشرٍ، عن عكرمة مثله.
İbn Beşşâr bize anlatıp dedi ki: Yahyâ ve Muhammed b. Ca'fer anlatıp dediler ki: Şu'be, Ebû Bişr'den, o da İkrime'den aynısını anlattı.
79885. Metin
وقال آخرون: معنى ذلك: ويُعظِّموه.
Başkaları ise bunun anlamı: “O'nu yüceltsinler” demiştir.
79886. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
79887. Metin
حدَّثني يونُسُ، قال: أخبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ في قولِه: (ويُعَزِّرُوه ويُوَقِّرُوه). قال: الطاعةُ لله.
Yûnus bana anlatıp dedi ki: İbn Vehb bize haber verip dedi ki: İbn Zeyd, (ويُعَزِّرُوه ويُوَقِّرُوه) sözü hakkında: “Allah'a itaattir” dedi.
79888. Metin
وهذه الأقوالُ متقارباتُ المعانى (¬٢) وإن اخْتَلَفت ألفاظُ أهلها بها. ومعنى التَّعْزِيرِ في هذا الموضع التقويةُ بالنُّصرةِ والمعونة، ولا يكونُ ذلك إلا بالطاعة والتعظيم والإجلال.
Sahiplerinin lafızları farklı olsa da bu görüşlerin anlamları birbirine yakındır. Bu makamda ta'zîr (التَّعْزِير) kelimesinin anlamı; yardım ve destekle güçlendirmektir. Bu da ancak itaat, tazim ve hürmetle olur.
79889. Metin
وقد بَيَّنَّا معنى ذلك بشواهده فيما مضى ٣، بما أغْنَى عن إعادته في هذا
Bunun anlamını delilleriyle birlikte daha önce açıklamıştık3; [bu açıklamamız], bu
79890. Metin
الموضع.
makamda tekrar edilmesine ihtiyaç bırakmamıştır.
79891. Metin
فأما التوقيرُ فهو التعظيمُ والإجلالُ والتفخيمُ.
Tevkîr (التوقير) ise tazim etmek, hürmet göstermek ve yüceltmektir.
79892. Metin
وقولُه: (ويُسَبِّحُوه (¬١) بُكرَةً وأصِيلًا). يقولُ: ويُصَلُّوا (¬٢) له. يعنى: لله بالغَدَواتِ والعَشِيَّاتِ.
O'nun: (ويُسَبِّحُوه بُكرَةً وأصِيلًا) “sabah akşam O'nu tesbih edesiniz/edeler” sözü; yani O'nun için namaz kılsınlar demektir. Yani sabah ve akşam vakitlerinde Allah için.
79893. Metin
والهاءُ في قوله: (ويُسَبِّحُوه (١)) مِن ذِكْرِ الله وحدَه دونَ الرسولِ. وقد ذُكر أن ذلك في بعض القراءاتِ: (ويُسَبِّحوا الله بُكْرةً وأصِيلًا).
(ويُسَبِّحُوه) sözündeki 'hâ' zamiri Resûl'e değil, yalnızca Allah'ın zikrine aittir. Bazı kıraatlerde bunun: (ويُسَبِّحوا الله بُكْرةً وأصِيلًا) “sabah akşam Allah'ı tesbih etsinler” şeklinde olduğu zikredilmiştir.
79894. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyleri tevil ehli de söylemiştir.
79895. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
79896. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: (ويُسَبِّحوه بُكْرةً وأصيلًا): في بعض القراءةِ: (ويُسَبِّحوا الله بكرةً وأصيلًا) (¬٣).
Bişr bize anlatıp dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde'den nakletti: (ويُسَبِّحوه بُكْرةً وأصيلًا): Bazı kıraatlerde: (ويُسَبِّحوا الله بكرةً وأصيلًا) “sabah akşam Allah'ı tesbih etsinler” şeklindedir.
79897. Metin
حدَّثنا ابن عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: في بعض الحروفِ: (ويُسَبِّحوا الله بكرةً وأصِيلًا) (¬٤).
İbn Abdi'l-A'lâ bize anlatıp dedi ki: İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den nakletti: Bazı harflerde (kıraatlerde): (ويُسَبِّحوا الله بكرةً وأصِيلًا) “sabah akşam Allah'ı tesbih etsinler” şeklindedir.
79898. Metin
حُدِّثْتُ عن الحسين، قال: سمِعْتُ أبا مُعاذٍ يقولُ: أَخْبَرنا عُبيدٌ، قال: سَمِعْتُ الضحاك يقولُ في قولِه: (ويُسَبِّحوه بُكْرة وأصيلًا): يقولُ: يُسبِّحون الله. رجع إلى نفسه ٥.
Bana Hüseyn'den rivayet edildi [ki] o şöyle demiştir: Ebû Muâz'ı şöyle derken işittim: Ubeyd bize haber verip dedi ki: Dahhâk'ın {ويُسَبِّحوه بُكْرة وأصيلًا} “ve O'nu sabah akşam tesbih edesiniz” buyruğu hakkında şöyle dediğini işittim: [Yani] Allah'ı tesbih etsinler [demektir]; [söz tekrar] Kendisine dönmüştür.5
79899. Metin
القولُ في تأويل قولِه تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا (١٠)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin tefsiri hakkındaki görüş: {إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا (١٠)} “Sana biat edenler, gerçekte ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse, Allah ona pek büyük bir mükâfat verecektir.”
79900. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: إن الذين يُبايعونَك بالحديبية من أصحابك، على ألا يَفِرُّوا عند لقاءِ العدوِّ، ولا يُوَلُّوهم الأدبارَ، {إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ}. يقولُ: إنما يُبايِعون ببيعتهم إياك الله؛ لأن الله ضمن لهم الجنة بوَفائِهم له بذلك.
Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: Hudeybiye'de ashabından düşmanla karşılaşıldığında kaçmamak ve onlara arkalarını dönmemek üzere sana biat edenler; {إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ} “gerçekte ancak Allah'a biat etmektedirler”. Şöyle buyurmaktadır: Onlar sana biat etmekle ancak Allah'a biat etmektedirler; çünkü Allah, buna vefa göstermeleri karşılığında onlara cenneti garanti etmiştir.
79901. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويل.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyleri tevil ehli de söylemiştir.
79902. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
79903. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ قوله: {إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ}. قال: يوم الحديبية (¬١).
Muhammed b. Amr bana anlatıp dedi ki: Ebû Âsım bize anlattı, dedi ki: Îsâ bize anlattı; ve el-Hâris bana anlatıp dedi ki: el-Hasan bize anlattı, dedi ki: Verka bize anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den O'nun: {إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ} “Şüphesiz sana biat edenler” sözü hakkında: “Hudeybiye günüdür” dediğini nakletti.
79904. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قوله: {إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ}: وهم الذين بايعوا يومَ الحديبية (¬٢).
Bişr bize anlatıp dedi ki: Yezîd bize anlattı, dedi ki: Saîd, Katâde'den O'nun: {إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ} “Sana biat edenler, gerçekte ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur” sözü hakkında: “Onlar Hudeybiye günü biat edenlerdir” dediğini nakletti.
79905. Metin
وفي قوله: {يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ} وجهان من التأويل؛ أحدُهما: يدُ اللهِ فوق أيديهم عند البَيْعة؛ لأنهم كانوا يُبايعون الله ببيعتهم نبيَّه ﷺ. والآخَرُ: قوةُ الله
O'nun: {يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ} “Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir” sözünde tevil açısından iki yön vardır; bunlardan birincisi: Biat esnasında Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir; çünkü onlar Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e biat etmekle [aslında] Allah'a biat etmekteydiler. Diğeri ise: Allah'ın gücü
79906. Metin
فوقَ قوتِهم في نصرة رسوله ﷺ؛ لأنهم إنما بايَعوا رسول الله ﷺ على نُصْرَته على العدوِّ (¬١).
Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e yardım etme hususunda onların güçlerinin üzerindedir; çünkü onlar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ancak düşmana karşı ona yardım etmek üzere biat etmişlerdi. (¬١)