83947. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
83948. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه ﷿: {إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ (١) لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ (٢) خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ (٣) إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا (٤) وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا (٥) فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا (٦)}.
Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tevili hakkındaki görüş: {إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ (١) لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ (٢) خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ (٣) إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا (٤) وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا (٥) فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا (٦)} “O vukua gelecek olan (kıyamet) vuku bulduğu zaman, onun vuku bulmasını yalanlayacak hiçbir şey yoktur. [O], alçaltıcıdır, yükselticidir. Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar un ufak olup parçalandığı ve etrafa saçılmış toz duman haline geldiği zaman.”
83949. Metin
قال أبو جعفرٍ رحِمه اللَّهُ تعالى: يعنِي تعالى ذكرُه بقولِه: {إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ}: إذا نزَلت صيحةُ القيامةِ، وذلك حين يُنفَخُ في الصورِ لقيامِ الساعةِ.
Ebû Ca'fer -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- dedi ki: Zikri yüce olan Allah, {إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ} “O vukua gelecek olan vuku bulduğu zaman” sözüyle; kıyamet çığlığı indiği zamanı kastetmektedir ki bu da kıyametin kopması için Sûr'a üflendiği andır.
83950. Metin
كما حدِّثْت عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ}. يعني: الصيحةُ.
Nitekim bana Hüseyin'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın, {إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ} “O vukua gelecek olan vuku bulduğu zaman” kavli hakkında: “Yani çığlıktır.” dediğini işittim.
83951. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنى أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ في قولِه (¬١): {الْوَاقِعَةُ} و {الطَّامَّةُ} [النازعات: ٣٤] و {الصَّاخَّةُ} [عبس: ٣٣]، ونحوُ هذا: من أسماءِ يومِ (¬٢) القيامةِ، عظَّمه اللَّهُ وحذَّر (¬٣) عبادَه (¬٤).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bize Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti; o (¬١), {الْوَاقِعَةُ} “Vâkıa”, {الطَّامَّةُ} “et-Tâmme (büyük felaket)” ve {الصَّاخَّةُ} “es-Sâhha (kulakları sağır eden o ses)” ile benzeri lafızlar hakkında şöyle demiştir: “Bunlar kıyamet gününün (¬٢) isimlerindendir; Allah onu yüceltmiş ve kullarını [ondan] sakındırmıştır (¬٣).” (¬٤)
83952. Metin
وقولُه: {لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ}. يقولُ تعالى: ليس لوقعةِ الواقعةِ تكذيبٌ ولا مردودةٌ ٥ ولا مثنويةٌ ٦. والكاذبةُ في هذا الموضعِ مصدرٌ، مثلَ العاقبةِ والعافيةِ.
Ve O'nun: {لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ} “Onun gerçekleşmesini yalanlayacak [hiçbir şey] yoktur” kavli. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Vâkıa'nın vuku bulmasında bir yalanlama, bir geri çevrilme 5 ve bir istisna 6 yoktur. Bu konumda el-kâzibe (الكاذبة) [kelimesi], el-âkıbe (العاقبة) ve el-âfiye (العافية) gibi bir masdardır.
83953. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda tevil ehli de bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
83954. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
83955. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ}: أي ليس لها مَثْنويةٌ، ولا رَجعةٌ، ولا ارتدادٌ (¬١).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: {لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ} “Onun vuku bulmasını yalanlayacak hiçbir şey yoktur”; yani onun için ne bir erteleme/şüphe, ne bir geri dönüş ne de bir vazgeçiş vardır (¬١).
83956. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ}. قال: مَثْنويةٌ (¬٢).
Bize İbn Abdi'l-A'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den Allah'ın: {لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ} “Onun vuku bulmasını yalanlayacak hiçbir şey yoktur” kavli hakkında rivayet etti; Katâde: “Erteleme/şüphe yoktur.” dedi (¬٢).
83957. Metin
وقولُه: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ}. يقولُ تعالى ذكرُه: الواقعةُ حينَئذٍ خافضةٌ أقوامًا كانوا في الدنيا أعزاءَ إلى نارِ اللَّهِ، وقولُه: {رَافِعَةٌ}. يقولُ: رفَعتْ أقوامًا كانوا في الدنيا وُضعاءَ إلى رحمةِ اللَّهِ وجنَّتِه. وقيل: خفَضت فأَسْمَعت الأدنى ورفَعت فأسْمَعت الأقصى (¬٣).
Zikri yüce olan Allah'ın: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ} “[O], alçaltıcıdır, yükselticidir” kavline gelince; O şöyle buyurmaktadır: O vukua gelecek olan (kıyamet), o vakit dünyada iken aziz/itibarlı olan birtakım toplulukları Allah'ın ateşine alçaltıcıdır. {رَافِعَةٌ} “Yükselticidir” kavli ise; dünyada iken hor görülen/düşük seviyede bulunan birtakım toplulukları Allah'ın rahmetine ve cennetine yükseltmiştir, demektir. Şöyle de denilmiştir: [Sesini] alçalttı da en yakındakine işittirdi; yükseltti de en uzaktakine işittirdi (¬٣).
83958. Metin
ذكرُ مَن قال في ذلك ما قلْنا
Bu konuda bizim söylediğimizi söyleyenlerin zikri:
83959. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا يحيى بنُ واضحٍ، قال: ثنا عبيدُ اللَّهِ - يعني العَتَكِيَّ - عن عثمانَ بنِ عبدِ اللَّهِ بنِ سراقةَ قَولَه: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ}. قال: الساعةُ خفَضت أعداءَ اللَّهِ إلى النارِ، ورفَعت أولياءَ اللَّهِ إلى الجنةِ (¬٤).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Vâzıh anlattı, dedi ki: Bize Ubeydullah -yani el-Atekî- Osman b. Abdillâh b. Sürâka'dan onun: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ} “[O], alçaltıcıdır, yükselticidir” kavli hakkında şöyle dediğini anlattı: “Kıyamet; Allah'ın düşmanlarını ateşe alçaltmış, Allah'ın dostlarını ise cennete yükseltmiştir.” (¬٤)
83960. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه:
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den [onun] şu sözünü anlattı:
83961. Metin
{خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ}. يقولُ: عَلَتْ (¬١) كلَّ سهلٍ وجبلٍ حتى أسمَعت القريبَ والبعيدَ، ثم رفَعت أقوامًا في كرامةِ اللَّهِ، وخفَضت أقوامًا في عذابِ اللَّهِ (¬٢).
{خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ} “[O], alçaltıcıdır, yükselticidir” kavli hakkında şöyle demiştir: “[O ses] her ovayı ve dağı aştı (¬١); nihayet yakındakine de uzaktakine de işittirdi. Sonra birtakım toplulukları Allah'ın ikramına yükseltti, birtakım toplulukları da Allah'ın azabına alçalttı.” (¬٢)
83962. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {خَافِضَةٌ رَافِعَةُ}. قال: أسمَعت القريبَ والبعيدَ، خافضةٌ أقوامًا إلى عذابِ اللَّهِ، ورافعةٌ أقوامًا إلى كرامةِ اللَّهِ (¬٣).
Bize İbn Abdi'l-A'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den rivayet etti: {خَافِضَةٌ رَافِعَةُ} “[O], alçaltıcıdır, yükselticidir” hakkında: “Yakındakine de uzaktakine de işittirmiştir; birtakım toplulukları Allah'ın azabına alçaltıcı, birtakım toplulukları da Allah'ın ikramına yükselticidir.” dedi (¬٣).
83963. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا يحيى بنُ واضحٍ، قال: ثنا الحسينُ، عن يزيدَ، عن عكرمةَ قولَه: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ}. قال: خفَضت فأسمَعتِ الأدنى، ورفَعت فأسمَعتِ الأقصى. قال: فكان القريبُ والبعيدُ من اللَّهِ سواءً (٢).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Vâzıh anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin, Yezîd'den, o da İkrime'den onun: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ} “[O], alçaltıcıdır, yükselticidir” kavli hakkında şöyle dediğini anlattı: “[Sesini] alçalttı da en yakındakine işittirdi; yükseltti de en uzaktakine işittirdi.” Dedi ki: “Böylece yakın olan da uzak olan da [sesi duymada] eşit oldu.” (٢)
83964. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابنِ عباسٍ: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ}: قال: أسمَعتِ القريبَ والبعيدَ (¬٤).
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ} “[O], alçaltıcıdır, yükselticidir” hakkında şöyle demiştir: “Yakındakine de uzaktakine de işittirmiştir.” (¬٤)
83965. Metin
حدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ}: خفَضت فأسمَعتِ الأدنى، ورفَعت فأسمَعتِ الأقصى، فكان فيها القريبُ والبعيدُ سواءً (٢).
Bana Hüseyin'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın, {خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ} “[O], alçaltıcıdır, yükselticidir” kavli hakkında şöyle dediğini işittim: “[Sesini] alçalttı da en yakındakine işittirdi; yükseltti de en uzaktakine işittirdi. Böylece onda yakın olan da uzak olan da eşit oldu.” (٢)
83966. Metin
وقولُه: {إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا}. يقولُ تعالى ذكرُه: إذا زُلزِلت الأرضُ
Allah Teâlâ'nın: {إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا} “Yer şiddetle sarsıldığı zaman” kavline gelince; zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Yer sarsıldığı...
83967. Metin
فحُرِّكت تحريكًا، من قولِهم: السهمُ (¬١) يَرْتَجُّ في الغرضِ. بمعنى: يَهْتَزُّ ويَضْطَرِبُ.
şiddetle hareket ettirildiği [zaman]. Bu, onların [Arapların] hedefe isabet eden ok için kullandıkları: "Ok hedefte titrer/sallanır (السَّهْمُ يَرْتَجُّ فِي الْغَرَضِ)" (¬١) sözünden gelmektedir; yani titrer ve sarsılır demektir.
83968. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التاويلِ.
Bu konuda tevil ehli de bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
83969. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
83970. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا}. يقولُ: زَلْزَلها (¬٢).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bize Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan Allah'ın: {إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا} “Yer şiddetle sarsıldığı zaman” kavli hakkında rivayet etti; İbn Abbâs: “[Allah] onu şiddetle sarstığı [zaman].” demiştir (¬٢).
83971. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَ اللَّهِ: {رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا}. قال: زُلْزِلت (¬٣).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın: {رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا} “Yer şiddetle sarsıldığı [zaman]” kavli hakkında rivayet etti; Mücâhid: “Şiddetle sarsıldığı [zaman].” dedi (¬٣).
83972. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا}. يقولُ: إذا زُلْزِلت زلزلةً.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den onun: {إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا} “Yer şiddetle sarsıldığı zaman” kavli hakkında şöyle dediğini anlattı: “Şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldığı zaman.”
83973. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا}. قال: زُلزِلت زِلزالًا (¬٤).
Bize İbn Abdi'l-A'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den rivayet etti: {إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا} “Yer şiddetle sarsıldığı zaman” hakkında: “Korkunç bir sarsıntıyla sarsıldığı zaman.” dedi (¬٤).
83974. Metin
وقولُه: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. يقولُ تعالى ذكرُه: فُتَّتِ الجبالُ فَتًّا، فصارت كالدقيقِ المبسوسِ، وهو المبلولُ، كما قال جلَّ ثناؤُه: {وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا} [المزمل: ١٤]. والبَسيسةُ عندَ العربِ: الدقيقُ أو (¬٥) السَّوِيقُ يُلَتُّ ويُتَّخَذُ زادًا.
Zikri yüce olan Allah'ın: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” kavline gelince; O şöyle buyurmaktadır: Dağlar ufalanıp parçalanmış, böylece ıslatılmış un gibi olmuştur. Nitekim övgüsü yüce olan Allah: {وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا} “Dağlar akıp giden bir kum yığını olmuştur” buyurmuştur. Araplara göre besîse (*besîseh*); ıslatılıp karıştırılan ve azık edinilen un veya (¬٥) kavuttur (*sevîk*).
83975. Metin
وذُكِر عن لصٍّ من غَطَفانَ أنَّه أراد أن يَخْبِزَ، فخاف أن يُعَجَّلَ عن الخُبزِ، فبَلَّ
Gatafân [kabilesinden] bir hırsız hakkında anlatıldığına göre o, ekmek pişirmek istemiş; ancak ekmek pişirmeye fırsat bulamamaktan [yakalanıp aceleye getirilmekten] korktuğu için [unu] ıslatmış
83976. Metin
الدقيقَ وأكَله عجينًا، وقال (¬١):
ve hamur olarak yemiş, ardından şöyle demiştir (¬١):
83977. Metin
لا تَخْبِزَا خُبْزًا وبُسَّا بَسَّا
Ekmek pişirmeyin, kavut gibi ıslatıp karıştırın (*bessâ*),
83978. Metin
مَلْسًا بِذَوْدِ الْحَلَسِيِّ مَلْسا
Halesî'nin develerini çabucak sürüp kaçırın.
83979. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda tevil ehli de bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
83980. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
83981. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. يقولُ: فُتِّتتْ فتًّا (¬٢).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bize Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan Allah'ın: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” kavli hakkında rivayet etti; İbn Abbâs: “Un ufak edilip parçalanmıştır.” demiştir (¬٢).
83982. Metin
حدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. قال: فُتِّتَتْ (¬٣).
Bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den onun: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” kavli hakkında şöyle dediğini anlattı: “Un ufak edilip parçalanmıştır.” (¬٣)
83983. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا عبدُ الرحمنِ، قال: ثنا سفيانُ، [عن منصورٍ] (¬٤)، عن مجاهدٍ في قولِه: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. قال: كما يُبَسُّ السَّوِيقُ (¬٥).
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, [Mansûr'dan] (¬٤), o da Mücâhid'den Allah'ın: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” kavli hakkında rivayet etti; Mücâhid: “Kavutun ıslatılıp karıştırıldığı gibi.” demiştir (¬٥).
83984. Metin
حدَّثني أحمدُ بنُ عمرٍو البصريُّ، قال: ثنا حفصُ بنُ عمرَ ٦ العَدَنِيُّ، عن الحكمِ بنِ أبانٍ، عن عكرمةَ: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. قال: [فُتَّت فَتًّا] ٧ ٨.
Bana Ahmed b. Amr el-Basrî anlattı, dedi ki: Bize Hafs b. Ömer 6 el-Adenî, el-Hakem b. Ebân'dan, o da İkrime'den {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” [ayeti] hakkında rivayet etti; [İkrime]: “[Ufalandıkça ufalanmıştır.]” 7 8 dedi.
83985. Metin
حدَّثني إسماعيلُ بنُ موسى ابنِ بنتِ السديِّ، قال: ثنا بشرُ بنُ الحكمِ الأحمسيُّ، عن سعيدِ بنِ الصَّلتِ، عن إسماعيلَ، عن (¬١) السديِّ وأبي صالحٍ: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. قال: فُتِّتت (¬٢) فتًّا.
Bana Süddî'nin kızının oğlu İsmâil b. Mûsâ anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. el-Hakem el-Ahmesî, Saîd b. es-Salt'tan, o İsmâil'den, o da (¬١) es-Süddî ve Ebû Sâlih'ten rivayet etti: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” hakkında: “Un ufak edilip (¬٢) parçalanmıştır.” dedi.
83986. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهرانُ، عن سفيانَ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. قال: كما يُبَسُّ السَّوِيقُ.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Mansûr'dan, o da Mücâhid'den rivayet etti: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” hakkında: “Kavutun ıslatılıp karıştırıldığı gibi.” demiştir.
83987. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِ اللَّهِ ﷿: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. قال: صارت كَثِيبًا مَهيلًا كما قال - جلَّ وعزَّ - (¬٣).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, Yüce Allah'ın: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” kavli hakkında şöyle demiştir: “Aziz ve Celil olan Allah'ın buyurduğu gibi, akıp giden bir kum yığını haline gelmiştir.” (¬٣)
83988. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا جريرٌ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا}. قال: فُتَّت فتًّا.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Mansûr'dan, o da Mücâhid'den Allah'ın: {وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا} “Dağlar un ufak olup parçalandığı zaman” kavli hakkında rivayet etti; Mücâhid: “Un ufak edilip parçalanmıştır.” dedi.
83989. Metin
وقولُه: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا}. يقولُ تعالى ذكرُه: فكانت الجبالُ هباءً.
Zikri yüce olan Allah'ın: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا} “Ve etrafa saçılmış toz duman haline geldiği [zaman]” kavline gelince; O şöyle buyurmaktadır: Dağlar toz duman haline gelmiştir.
83990. Metin
واختلَف أهلُ التأويلِ في معنى "الهباءِ"؛ فقال بعضُهم: هو شعاعُ الشمسِ الذي يَدْخُلُ من الكَوَّةِ كهيئةِ الغبارِ.
Tevil ehli *hebâ* (الهَبَاء) kelimesinin anlamı hakkında ihtilaf etmişlerdir; bazısı şöyle demiştir: O, pencere veya delikten toz gibi giren güneş ışığıdır.
83991. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
83992. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ في قولِه: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا}. يقولُ: شعاعُ الشمسِ (¬٤).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bize Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan Allah'ın: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا} “Ve etrafa saçılmış toz duman haline geldiği [zaman]” kavli hakkında rivayet etti; İbn Abbâs: “Güneş ışığıdır.” demiştir (¬٤).
83993. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا حكَّامٌ، عن عمرٍو، عن عطاءٍ، عن سعيدٍ: {هَبَاءً مُنْبَثًّا}. قال: شعاعُ الشمسِ حينَ يَدْخُلُ من الكَوَّةِ.
Bize İbn Humeyd1 anlattı, dedi ki: Bize Hukkâm, Amr'dan, o Atâ'dan, o da Saîd'den {هَبَاءً مُنْبَثًّا}2 “[Etrafa] saçılmış toz duman” [ayeti hakkında] rivayet etti; [Saîd] şöyle dedi: “Pencereden/delikten girdiği vakit [görünen] güneş ışığıdır.”34
83994. Metin
قال: ثنا جريرٌ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا}. قال: شعاعُ الشمسِ يَدْخُلُ من الكَوَّةِ، وليس بشيءٍ (¬١).
Dedi ki: Bize Cerîr, Mansûr'dan, o da Mücâhid'den Allah'ın: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا} “Ve etrafa saçılmış toz duman haline geldiği [zaman]” kavli hakkında rivayet etti; Mücâhid: “Pencere/delikten giren güneş ışığıdır ve bir şey [elde tutulur bir varlık] değildir.” demiştir (¬١).
83995. Metin
وقال آخرون: هو رَهْجُ الدَّوابِّ.
Başkaları ise: “O, binek hayvanlarının [çıkardığı] tozdur.” demiştir.
83996. Metin
ذكرُ من قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
83997. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مهرانُ، عن سفيانَ، عن أبي إسحاقَ، عن الحارثِ، عن عليٍّ: {هَبَاءً مُنْبَثًّا}: قال: رَهْجُ الدَّوَابِّ (¬٢).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Ebû İshâk'tan, o el-Hâris'ten, o da Ali'den rivayet etti: {هَبَاءً مُنْبَثًّا} “Etrafa saçılmış toz duman” hakkında: “Binek hayvanlarının [çıkardığı] tozdur.” dedi (¬٢).
83998. Metin
وقال آخرون: هو ما تَطَايَر من شررِ النارِ الذي لا عَيْنَ له.
Başkaları ise: “O, ateşten etrafa sıçrayıp da geriye bir varlığı kalmayan kıvılcımlardır.” demiştir.
83999. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
84000. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا}. قال: الهباءُ الذي يَطِيرُ من النارِ إذا اضطَرَمت، يَطيرُ منه الشررُ فإذا وقَع لم يَكُنْ شيئًا (¬٣).
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan Allah'ın: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا} “Ve etrafa saçılmış toz duman haline geldiği [zaman]” kavli hakkında rivayet etti; İbn Abbâs: “*Hebâ*, ateş alevlendiğinde ondan etrafa uçuşan kıvılcımdır; etrafa uçar, düştüğü zaman ise hiçbir şey kalmaz.” demiştir (¬٣).
84001. Metin
وقال آخرون: هو يَبِيسُ الشجرِ تَذْرُوه الرياحُ.
Başkaları ise: “O, rüzgârların savurduğu kuru ağaç/yaprak kırıntılarıdır.” demiştir.
84002. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
84003. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ في قولِه: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا}: كيَبِيسِ الشجرِ، تَذْرُوه الرياحُ يمينًا وشمالًا ٤.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den [naklen] Allah'ın: {فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا} “Böylece etrafa saçılmış toz duman oluvermiştir” kavli hakkında rivayet etti: “[Bu], rüzgârların sağa sola savurduğu kuru ağaç/yaprak kırıntıları gibidir.”4
84004. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {هَبَاءً مُنْبَثًّا}. قال: الهباءُ: ما تَذْرُوه الريحُ من حُطامِ الشجرِ (¬١).
Bize İbn Abdila'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o Katâde'den Allah'ın: {هَبَاءً مُنْبَثًّا} “Etrafa saçılmış toz duman” kavli hakkında rivayet etti; [Katâde]: “*Hebâ*, rüzgârın savurduğu ağaç döküntüleridir/kırıntılarıdır.” demiştir (¬١).
84005. Metin
وقد بيَّنا معنى "الهباءِ" في غيرِ هذا الموضعِ بشواهدِه (¬٢)، فأغنى ذلك عن إعادتِه في هذا الموضِعِ.
*Hebâ* kelimesinin anlamını şahitleriyle birlikte bu yerin dışında açıklamıştık (¬٢); dolayısıyla bu yerde onu tekrarlamaya gerek kalmamıştır.
84006. Metin
وأما قولُه: {مُنْبَثًّا}. فإنه يَعْني: مُتَفَرِّقًا.
Allah'ın: {مُنْبَثًّا} “Etrafa saçılmış” kavline gelince; bu, “dağılmış/saçılmış” demektir.
84007. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلَّ ثناؤُه: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً (٧) فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (٨) وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ (٩) وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ (١١) فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (١٢)}.
Sena ve övgüsü yüce olan Allah'ın şu buyruğunun tefsiri: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً (٧) فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (٨) وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ (٩) وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ (١١) فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (١٢)} “Sizler de üç sınıf olduğunuz zaman: Sağın adamları; ne [uğurludur] o sağın adamları! Solun adamları; ne [uğursuzdur] o solun adamları! Ve o önde olanlar ki, [onlar hayırda] öncüdürler. İşte onlar, [Allah'a] en yakın olanlardır. Nimet cennetlerindedirler.”
84008. Metin
قال أبو جعفرٍ ﵀: يقولُ تعالى ذكرُه: وكنتم أيُّها الناسُ أنواعًا ثلاثةً وضروبًا.
Ebû Ca'fer [et-Taberî] -Allah ona rahmet etsin- der ki: Zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Sizler üç kısım ve grup olmuştunuz.
84009. Metin
كما حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً}. قال: منازلُ الناسِ يومَ القيامةِ (¬٣).
Nitekim bize İbn Abdila'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o Katâde'den rivayet etti: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً} “Sizler de üç sınıf olduğunuz zaman” hakkında: “Kıyamet gününde insanların mertebeleridir/konumlarıdır.” demiştir (¬٣).
84010. Metin
وقولُه: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ}. وهذا بيانٌ من اللَّهِ عن الأزواجِ الثلاثةِ، يقولُ - جلَّ وعزَّ -: وكنتم أزواجًا ثلاثةً؛ أَصحابُ الميمنةِ وأصحابُ المشأمةِ والسابقون. فجعَل الخبرَ عنهم مُغْنِيًا عن البيانِ عنهم على الوجهِ الذي ذكَرْنا؛ لدلالةِ الكلامِ على معناه، فقال: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ}. يُعَجِّبُ نبيَّه ٤ منهم، فقال: وأصحابُ اليمينِ الذين يُؤْخَذُ بهم ذاتَ
Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} “Sağın adamları; ne [mutludur] o sağın adamları!”. Bu, Allah'ın [zikrettiği] üç sınıfı açıklamasıdır. [Allah] -celle ve azze- şöyle buyurmaktadır: Sizler üç sınıf olmuştunuz; sağ ehli, sol ehli ve öne geçenler. Sözün kendi manasına delalet etmesinden ötürü, onlar hakkındaki haberi zikrettiğimiz vechile [ayrıca] açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kıldı ve: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} “Sağın adamları; ne [mutludur] o sağın adamları!” buyurdu. [Bu ifadeyle] Peygamberi'ni4 onların [yüce] mertebesine hayran bırakarak şöyle buyurdu: Ve sağ ehli ki onlar sağ taraftan
84011. Metin
اليمينِ إلى الجنةِ، أيُّ شيءٍ أصحابُ اليمينِ!
yüce şeydir o sağ ehli!
84012. Metin
{وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ}. يقولُ تعالى ذكرُه: وأصحابُ الشمالِ الذين يُؤْخَذُ بهم ذاتَ الشمالِ إلى النارِ. والعربُ تُسَمِّي اليدَ اليُسْرَى: الشُّؤْمَى، ومنه قولُ أعشى بني ثعلبةَ (¬١):
{وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ} “Solun adamları; ne [uğursuzdur] o solun adamları!”. Zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Ve amel defterleri sol tarafından verilip cehenneme götürülecek olan sol ehli. Araplar sol ele *eş-Şü'mâ* (الشُّؤْمَى) derler. A'şâ Benî Sa'lebe'nin şu sözü de bu kabildendir (¬١):
84013. Metin
فأَنْحَى على شُؤْمَى يَدَيْهِ فَذَادها … بِأَظْمَأَ من فَرْعِ الذُّؤَابَةِ أَسْحَما
Sol eline doğru eğildi ve onu, perçeminin ucundan daha siyah ve susuz [olan mızrakla] savuşturdu.
84014. Metin
وقولُه: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ}. وهم الزوجُ الثالثُ، وهم الذين سبَقوا إلى الإيمانِ باللَّهِ ورسولِه، وهم المهاجِرون الأوَّلون.
Allah'ın: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ} “Ve o önde olanlar ki, [onlar hayırda] öncüdürler” kavline gelince; bunlar üçüncü sınıftır. Onlar, Allah'a ve Resûlü'ne imana koşan kimselerdir ki, ilk Muhacirlerdir.
84015. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
84016. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
84017. Metin
حدَّثنا ابنُ حُمَيدٍ، قال: ثنا يحيى بنُ واضحٍ، قال: ثنا عبيدُ اللَّهِ - يعني: العَتَكِيُّ - عن عثمانَ بنِ عبدِ اللَّهِ بنِ سُراقةَ قولَه: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً}. قال: اثنان في الجنةِ وواحدٌ في النارِ. يقولُ: الحورُ العينُ للسابِقين، والعُرُبُ الأترابُ لأصحابِ اليمينِ (¬٢).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Vâdıh anlattı, dedi ki: Bize Ubeydullah -yani el-Atekî-, Osmân b. Abdillâh b. Sürâka'dan Allah'ın: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً} “Sizler de üç sınıf olduğunuz zaman” kavli hakkında anlattı; [Osmân]: “İkisi cennette, biri cehennemdedir.” dedi. [Devamla] şöyle demektedir: “Hûru'l-iyn (iri gözlü huriler) önde olanlar (Sâbikûn) içindir; eşlerine sevgiyle bağlı, yaşıt güzeller (Urûb-i etrâb) ise sağın adamları (Ashâb-ı yemîn) içindir.” (¬٢)
84018. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً}. قال: منازلُ الناسِ يومَ القيامةِ.
Bize İbn Abdila'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o Katâde'den rivayet etti: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً} “Sizler de üç sınıf olduğunuz zaman” hakkında: “Kıyamet gününde insanların mertebeleridir.” dedi.
84019. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا هوذةُ، قال: ثنا عوفٌ، عن الحسنِ في قولِه: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً (٧) فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (٨) وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ (٩) وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ}. قال ٣: {ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (٣٩) وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ} [الواقعة: ٣٩، ٤٠]. فقال رسولُ اللَّهِ ﷺ: " [سوَّى بينَ] (¬١) أصحابِ اليمينِ من الأممِ الماضيةِ (¬٢)، وبينَ (¬٣) أصحابِ اليمينِ من هذه الأمةِ، وكان السابِقون من الأممِ أكثرَ من سابِقي هذه الأمةِ" (¬٤).
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Hevze anlattı, dedi ki: Bize Avf, el-Hasan'dan Allah Teâlâ'nın: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً (٧) فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (٨) وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ (٩) وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ} “Sizler de üç sınıf olduğunuz zaman: Sağın adamları; ne [uğurludur] o sağın adamları! Solun adamları; ne [uğursuzdur] o solun adamları! [Hayırda] önde olanlar ise [cennette de] öndedirler. İşte onlar [Allah'a] en çok yaklaştırılmış olanlardır.” kavli hakkında nakletti. [Hasan] şöyle dedi 3: {ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (٣٩) وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ} [el-Vâkıa: 39-40] “[Onların] birçoğu önceki [ümmet]lerdendir, birçoğu da sonrakilerdendir.” Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «[Allah], geçmiş ümmetlerden sağın adamları ile bu ümmetin sağın adamlarını [sayıca] bir tuttu; fakat [geçmiş] ümmetlerin önde olanları (Sâbikûn), bu ümmetin önde olanlarından daha çok idi.»
84021. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ}. أي: ماذا لهم، وماذا أعدَّ لهم؟! {وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ}. ماذا لهم، وماذا أعدَّ لهم؟! {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ}. أي: من كلِّ أمةٍ (¬٥).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} “Sağın adamları; ne [uğurludur] o sağın adamları!”, yani: Onlar için ne vardır ve onlara neler hazırlanmıştır?! {وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ} “Solun adamları; ne [uğursuzdur] o solun adamları!”, onlar için ne vardır ve onlara neler hazırlanmıştır?! {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ} “Ve o önde olanlar ki, [onlar hayırda] öncüdürler”, yani: Her ümmetten [önde olanlardır] (¬٥).
84022. Metin
حدَّثنا يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: سمعِتُ ابنَ زيدٍ يقولُ: وجدتُ الهَوَى ثلاثةَ أَثلاثٍ؛ فالمرءُ يَجْعَلُ هواه علمَه، فيُدالُ ٦ هواه على علمِه، ويَقْهَرُ هواه ٧ عِلمَه، حتى إن العلمَ مع الهوى قبيحٌ ذليلٌ، فالعلمُ ذليلٌ والهَوى غالبٌ قاهرٌ، [فهذا الذي] ٨ قد جعَل الهوى والعلمَ في قلبِه، فهذا من أزواجِ النارِ، فإذا كان ممن يريدُ اللَّهُ به خيرًا استفَاق واستَنْبَه فإذا هو عونٌ للعلمِ على الهوى، حتى يُدِيلَ اللَّهُ العلمَ على الهوى، فإذا حَسُنت حالُ المؤمنِ واستقامت طريقتُه، كان الهوى ذليلًا وكان العلمُ غالبًا قاهرًا، فإذا كان ممن يريدُ اللَّهُ به خيرًا ختَم عملَه بإدالةِ العلمِ، فتوفَّاه اللَّهُ حينَ توفَّاه، وعلمُه هو القاهرُ وهو العاملُ به، وهواه الذليلُ القبيحُ ليس له في ذلك
Bize Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd'in şöyle dediğini işittim: Hevayı (nefsin arzularını) üç kısım olarak buldum: [Birinci gruptaki] kişi, hevasını ilmi kılar; böylece hevası ilmine üstün kılınır 6 ve hevası ilmini 7 ezer, hatta ilim heva karşısında çirkin ve zelil bir hâle gelir. Dolayısıyla ilim zelil, heva ise galip ve ezicidir. Kalbinde heva ile ilmi bir araya getiren [işte bu kimse] 8, cehennem sınıflarındandır. Şayet Allah'ın kendisi için hayır dilediği kimselerden olursa ayılır ve uyanır; bir de bakar ki o, hevasına karşı ilminin yardımcısı olmuştur; nihayet Allah ilmi hevaya galip kılar. Müminin hâli güzelleşip yolu istikamet bulunca heva zelil olur, ilim ise galip ve ezici hâle gelir. Eğer Allah'ın kendisi için hayır dilediği kimselerden ise amelini ilmin galibiyetiyle mühürler. Allah onun canını aldığında ilmi galip ve kendisi de onunla amel eder durumdadır; zelil ve çirkin olan hevasının ise bu hususta
84023. Metin
نصيبٌ ولا فعلٌ، والثالثُ الذي قبَّح اللَّهُ هواه بعلمِه، فلا يَطْمَعُ هواه أن يَغْلِبَ العلمَ، ولا أن يَكُونَ [له مع العلمِ] (¬١) نِصْفٌ ولا نَصيبٌ، فهذا الثالثُ، وهو خيرُهم كلِّهم، وهو الذي قال اللَّهُ جلَّ ثناؤه في صورةِ الواقعةِ: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً}. قال: فزَوْجان في الجنةِ، وزَوْجٌ في النارِ. قال: فالسابقُ الذي يَكُونُ العلمُ غالبًا للهوَى، والآخرُ الذي ختَم اللَّهُ له (¬٢) بإدالةِ العلمِ على الهوَى. فهذان زَوْجانِ في الجنةِ، والآخرُ هواه قاهرٌ لعلمِه، فهذا زوجُ النارِ.
hiçbir payı ve tesiri kalmaz. Üçüncüsü ise; Allah'ın, hevasını ilmi sayesinde çirkinleştirdiği kimsedir; artık onun hevası ilme galip gelmeye tamah edemez ve [ilimle beraber] (¬١) hevanın ne bir yarı payı ne de bir hissesi bulunur. İşte bu üçüncü kimsedir ki hepsinin en hayırlısıdır. O, Allah Teâlâ'nın Vâkıa Suresi'nde: {وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً} “Sizler de üç sınıf olduğunuz zaman” buyurduğu kimsedir. [İbn Zeyd] dedi ki: İki sınıf cennette, bir sınıf cehennemdedir. İlmin hevaya galip geldiği kimse önde olandır (Sâbikûn); diğeri ise Allah'ın ömrünü heva üzerine ilmin galebesiyle mühürlediği (¬٢) kimsedir. İşte bu ikisi cennetteki iki sınıftır. Diğerine gelince; onun hevası ilmine baskın gelmiştir, bu da cehennemlik sınıftır.
84024. Metin
واختلَف أهلُ العربيةِ في رفعِ (¬٣) "أصحابِ الميمنةِ وأصحابِ المشأمةِ"؛ فقال بعضُ نحويِّي البصرةِ: خبرُ قولِه: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ}، [وخبرُ قولِه] (¬٤): {وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ}. قال: ويَقُولُ: زَيدٌ ما زَيدٌ! يُرِيدُ: زَيدٌ شديدٌ. وقال غيرُه: قولُه: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} لا تكونُ الجملةُ خبرَه، ولكن الثاني عائدٌ على الأوَّلِ، وهو تَعَجُّبٌ، فكأنه قال: أصحابُ الميمنةِ ما هم! والقارعةُ ما هي! والحاقةُ ما هي! فكان الثاني عائدَ الأولِ، وكان تعجُّبًا، والتعجبُ بمعنى الخبرِ، ولو كان استفهامًا لم يَجُزْ أن يكونَ خبرًا للابتداءِ؛ لأن الاستفهامَ لا يكونُ خبرًا، والخبرُ لا يكونُ استفهامًا، والتعجبُ يكونُ خبرًا، فكان [خبرَ الابتداءِ] (¬٥). وقولُه: زيدٌ وما زيدٌ، لا يكونُ إِلَّا من كلامَيْنِ؛ لأنه لا تَدْخُلُ الواوُ في خبرِ الابتداءِ، كأنه قال: هذا زيدٌ وما هو: أي ما أشدَّه وما أعلمَه.
Arap dili âlimleri, “Ashâbu'l-meymene ve Ashâbu'l-meş'eme” ifadelerinin merfû oluşu (¬٣) hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı Basralı nahivciler şöyle demiştir: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} “Sağın adamları; ne [uğurludur] o sağın adamları!” kavlinin haberi [ve] {وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ} “Solun adamları; ne [uğursuzdur] o solun adamları!” [kavlinin haberidir] (¬٤). [Devamla] şöyle der: Tıpkı kişinin “Zeyd ne Zeyd'dir!” deyip bununla “Zeyd ne kadar çetindir/şiddetlidir” anlamını kastetmesi gibidir. Başkası ise şöyle demiştir: {فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ} sözündeki cümle haber olamaz; aksine ikinci kısım birinciye dönmektedir ve bu bir taaccüptür (hayret/şaşkınlık ifadesidir). Sanki şöyle demiştir: “Sağın adamları; onlar da nedir öyle! El-Kâria; o da nedir öyle! El-Hâkka; o da nedir öyle!” Dolayısıyla ikincisi birincisine dönen bir ögedir ve taaccüp ifade eder; taaccüp ise haber manasındadır. Şayet istifham (soru) olsaydı, mübtedanın haberi olması caiz olmazdı; zira istifham haber olamaz, haber de istifham olamaz. Taaccüp ise haber konumundadır; bu sebeple [mübtedanın haberi] (¬٥) olmuştur. “Zeydün ve mâ Zeydün” sözü ise ancak iki ayrı ifadeden meydana gelir; çünkü vav harfi mübtedanın haberine dahil olmaz. Sanki o: “Bu Zeyd'dir, peki o nedir: Yani o ne kadar çetindir ve ne kadar bilgilidir!” demiştir.
84025. Metin
واختلَف أهلُ التأويلِ في المعنِيِّين بقولِه: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ}؛ فقال
Müfessirler (ehl-i te'vîl), Allah Teâlâ'nın: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ} “Önde olanlar [var ya], onlar öncüdürler” kavliyle kastedilenler hususunda ihtilaf etmişlerdir. Şöyle ki;
84026. Metin
بعضُهم: هم الذين صلَّوا القبلَتَين (¬١).
bazıları: “Onlar iki kıbleye doğru namaz kılanlardır.” demiştir (¬١).
84027. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
84028. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مهرانُ (¬٢)، عن خارجةَ، عن قُرَّةَ، عن ابنِ سيرينَ: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ}: الذين صلَّوا القبلتين (¬٣).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân (¬٢), Hârice'den, o Kurre'den, o da İbn Sîrîn'den rivayet etti: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ} “Ve o önde olanlar ki, [onlar hayırda] öncüdürler”: İki kıbleye doğru namaz kılanlardır (¬٣).
84029. Metin
وقال آخرون في ذلك ما (¬٤) حدَّثني به عبدُ الكريمِ بنُ أبي عميرٍ، قال: ثنا الوليدُ بنُ مسلمٍ، قال: ثنا أبو عمرٍو، قال: ثنا عثمانُ بن أبي سودةَ، قال: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ}: أوَّلُهم رواحًا إلى المساجدِ، وأسرَعُهم خفوقًا في سبيلِ اللَّهِ (¬٥).
Başkaları ise bu hususta Abdülkerîm b. Ebî Umeyr'in bana anlattığı (¬٤) şu rivayeti söylemiştir: Bize Velîd b. Müslim anlattı, dedi ki: Bize Ebû Amr anlattı, dedi ki: Bize Osmân b. Ebî Sevde anlattı, dedi ki: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ} “Ve o önde olanlar ki, [onlar hayırda] öncüdürler”: Mescitlere ilk önce koşanlar ve Allah yolunda cihada en hızlı atılanlardır (¬٥).
84030. Metin
والرفعُ في "السابقين" من وجهَيْنِ؛ أحدُهما: أن يكونَ الأولُ مرفوعًا بالثاني، ويكونُ معنى الكلامِ حينَئذٍ: والسابقون الأوَّلون، كما يُقالُ: السابقُ الأولُ. والثاني: أن يكونَ مرفوعًا بقولِه: {أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ}. [فيكونَ قولُه: {السَّابِقُونَ} (¬٦). الثانيةُ توكيدًا للأوَّلِ، تشديدًا له.
“es-Sâbikûn” kelimesinin ref' durumu iki açıdandır: Birincisi: Birincinin ikinciyle ref' edilmesi olup bu takdirde sözün manası: Tıpkı “es-Sâbiku'l-evvel” denilmesi gibi “Ve en önde olan öncüler” şeklinde olur. İkincisi ise: Allah'ın: {أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ} “İşte onlar, [Allah'a] en yakın olanlardır” kavli ile merfû olmasıdır. [Böylece ikinci] {السَّابِقُونَ} (¬٦) “Önde olanlar” sözü, birinciyi pekiştiren bir tekittir.
84031. Metin
وقولُه: {أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ}] ٧. يقولُ جلَّ ثناؤُه: أولئك الذين يُقَرِّبُهم اللَّهُ منه يومَ القيامةِ إذا أدخَلَهم الجنةَ.
ve {أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ} “İşte onlar, [Allah'a] en yakın olanlardır” buyruğu ise [haber olur]] 7. [Allah] -övgüsü yüce olsun- şöyle buyurmaktadır: İşte onlar, kıyamet gününde cennete girdiklerinde Allah'ın Kendisine yakın kılacağı kimselerdir.
84032. Metin
وقولُه: {فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ}. يقولُ: في بساتينِ النعيمِ الدائمِ.
Allah'ın: {فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ} “Nimet cennetlerindedirler” kavline gelince; O şöyle buyurmaktadır: Ebedî nimet bahçelerindedirler.
84033. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه ﷿: {ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣) وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ (١٤) عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ (١٥) مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ (١٦) يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ (١٧) بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ (١٨) لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ (١٩) وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ (٢٠) وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢١)}.
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğunun tefsiri: {ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣) وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ (١٤) عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ (١٥) مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ (١٦) يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ (١٧) بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ (١٨) لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ (١٩) وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ (٢٠) وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢١)} “[Onların] bir kısmı öncekilerden, pek azı da sonrakilerdendir. [Onlar], mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler; onların üzerinde karşılıklı olarak yaslanmışlardır. Çevrelerinde, ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır; kaynaktan doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle. Ondan dolayı ne başları ağrıtılır ne de akılları giderilir. Beğendikleri meyveler ve canlarının çektiği kuş etleriyle.”
84034. Metin
قال أبو جعفرٍ ﵀: يقولُ تعالى ذكرُه: جماعةٌ من الأممِ الماضيةِ.
Ebû Ca'fer [et-Taberî] -Allah ona rahmet etsin- der ki: Zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Geçmiş ümmetlerden bir topluluktur.
84035. Metin
وقليلٌ من أمةِ محمدٍ ﷺ، وهم الآخِرون. وقيلَ لهم: الآخِرون، لأنهم آخرُ الأممِ، {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ}.
Ve Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetinden de az bir kısımdır; onlar sonrakilerdir. Ümmetlerin sonuncusu oldukları için onlara 'sonrakiler' (Âhirûn) denilmiştir. {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ} “Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler”.
84036. Metin
يقولُ: فوقَ سُررٍ منسوجةٍ، قد (¬١) أُدْخِل بعضُها في بعضٍ، كما يُوضَنُ حَلَقُ الدرعِ بعضُها في (¬٢) بعضٍ مُضاعَفةً، ومنه قولُ الأعشَى (¬٣):
O şöyle buyurmaktadır: Zırh halkalarının kat kat birbirine kenetlendiği gibi, (¬١) birbirine geçirilerek dokunmuş tahtlar üzerindedirler (¬٢). A'şâ'nın şu beyti de bu köktendir (¬٣):
84037. Metin
ومِن نَسْجِ داودَ مَوْضُونةً … تُساقُ مع الحيِّ عِيرًا فعِيرَا
Ve Dâvûd'un dokuması, sıkıca örülmüş bir zırhtır ki, kabileyle birlikte kervan kervan taşınır.
84038. Metin
ومنه وضينُ الناقةِ، وهو البطانُ (¬٤) من السيورِ إذا نُسِج بعضُه على بعضٍ مُضاعَفًا كالحلَقِ؛ حَلَقِ الدرعِ، وقيل: وضينٌ. وإنما هو موضونٌ، صُرِف من مفعولٍ إلى فعيلٍ، كما قيل: قَتِيلٌ. للمقتولِ، وحُكِي سماعًا من بعضِ العربِ: فإذا (¬٥) الآجُرُّ موضونٌ بعضُه (¬٦) على بعضٍ. يُرادُ: مُشَرَّجٌ صَفِيفٌ.
Devenin göğüs kayışına *vazînü'n-nâka* denilmesi de bundandır; bu, deriden şeritlerin zırh halkaları gibi kat kat birbiri üzerine örüldüğü semer kayışıdır (¬٤). Buna *vazîn* (وَضِين) denilmiştir, oysa o aslında *mevdûn* (مَوْضُون) olup mef'ûl kalıbından fa'îl kalıbına aktarılmıştır; nitekim öldürülen kimse için *maktûl* yerine *katîl* denilmesi gibidir. Bazı Araplardan işitilerek şöyle aktarılmıştır: “Tuğlalar düzgün bir şekilde birbiri üzerine dizilmişti.” (¬٥) (¬٦) Burada kasıt: Düzgünce dizilmiş ve istiflenmiştir.
84039. Metin
وقيل: إنما قيل لها: سُرُرٌ موضونةٌ، لأنها مُشَبَّكةٌ بالذهبِ والجوهرِ.
Şöyle de denilmiştir: Onlara *mevdûne tahtlar* (سُرُرٌ مَوْضُونَةٌ) denilmesinin sebebi, altın ve mücevherlerle örülüp işlenmiş olmalarındandır.
84040. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
84041. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا مُؤَمَّلٌ، قال: ثنا سفيانُ، قال: ثنا حصينٌ، عن مجاهدٍ، عن ابنِ عباسٍ: {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ}. قال: مرْمولةٍ (¬١) بالذهبِ (¬٢).
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Müemmel anlattı, dedi ki: Bize Süfyân anlattı, dedi ki: Bize Husayn, Mücâhid'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti: {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ} “Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler” kavli hakkında: “Altınla örülüp süslenmiştir (¬١).” demiştir (¬٢).
84042. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مهرانُ، عن سفيانَ، عن الحصينِ، عن مجاهدٍ: {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ}. قال: مَرْمولةٍ (¬١) بالذهبِ (¬٣).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Husayn'dan, o da Mücâhid'den nakletti: {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ} “Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler” kavli hakkında: “Altınla örülüp süslenmiştir (¬١).” dedi (¬٣).
84043. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ}. قال: يَعْني الأسِرَّةَ المرَمَّلةَ (¬٤).
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan Allah'ın: {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ} “Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler” kavli hakkında rivayet etti; İbn Abbâs: “[Mücevherlerle] örülüp bezenmiş tahtları kastetmektedir.” demiştir (¬٤).
84044. Metin
حدَّثنا هنادٌ، قال: ثنا أبو الأحوصِ، عن حصينٍ، عن مجاهدٍ، قال: الموضونةُ المرَمَّلةُ (¬٤) بالذهبِ (¬٥).
Bize Hennâd anlattı, dedi ki: Bize Ebü'l-Ahvas, Husayn'dan, o da Mücâhid'den nakletti; Mücâhid: “*el-Mevdûne*, altınla örülüp süslenmiş (¬٤) [tahtlar]dır.” dedi (¬٥).
84045. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا يحيى بنُ واضحٍ، قال: ثنا الحسينُ بنُ واقدٍ، عن يزيدَ، عن عكرمةَ قولَه: {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ}. قال: مُشَبَّكةٍ بالدرِّ والياقوتِ (¬٦).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Vâdıh anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyin b. Vâkıd, Yezîd'den, o da İkrime'den Allah'ın: {عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ} “Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler” kavli hakkında rivayet etti; İkrime: “İnci ve yakutla işlenmiş/örülmüştür.” demiştir (¬٦).
84046. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana el-Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkā' anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den nakletti:
84047. Metin
في قولِه: {مَوْضُونَةٍ}. قال: مَرْمولةٍ (¬١) بالذهبِ (¬٢).
Allah'ın: {مَوْضُونَةٍ} “Örülmüş / işlenmiş” kavli hakkında: “Altınla örülüp süslenmiştir (¬١).” dedi (¬٢).