16418. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
16419. Metin
ربِّ يسِّر
Rabbim, kolaylaştır!
16420. Metin
أخبَرنا أبو جعفرٍ محمدُ بنُ جريرِ بن يزيدَ:
Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr b. Yezîd bize haber verip [şöyle dedi]:
16421. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {الم (١) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ}.
Allah Teâlâ'nın: {الم (١) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} “Elif, Lâm, Mîm. (1) O Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.” kavlinin tefsiri.
16422. Metin
قال أبو جعفرٍ: قد أتيْنَا على البيانِ عن معنى قولِه: {الم}. فيما مضَى، بما أغنى عن إعادتِه في هذا الموضعِ (¬١)،
Ebû Ca'fer der ki: {الم} “Elif, Lâm, Mîm” sözünün anlamının beyanını daha önce, bu yerde tekrar edilmesine ihtiyaç bırakmayacak şekilde açıklamıştık (¬١).
16423. Metin
وكذلك البيانِ عن قولِه: {اللَّهُ} (¬٢).
Aynı şekilde {اللَّهُ} “Allah” sözünün beyanını da [önceden vermiştik] (¬٢).
16424. Metin
وأما معنى قولِه: {لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ}. فإنه خبرٌ من اللهِ ﷿ أخبَر عبادَه أن الألوهةَ خاصَّةٌ به دونَ ما سواه من الآلهةِ والأندادِ، وأن العبادةَ لا تصلُحُ ولا تجوزُ إلا له، لانفرادِه بالربوبيةِ وتَوَحُّدِه بالأُلوهيَّةِ، وأن كلَّ ما دونَه فمِلْكُه، وأن كلَّ ما سواه فخَلْقُه، لا شريكَ له في سلطانِه ومِلْكِه؛ احتجاجًا منه تعالى ذكرُه عليهم، بأن ذلك إذْ كان كذلك، فغيرُ جائزةٍ لهم عبادةُ غيرِه ولا إشراكُ أحدٍ معه في سلطانِه، إذ كان كلُّ معبودٍ سواه فمِلْكُه، وكلُّ مُعَظَّمٍ غيرِه فخَلْقُه؛ وعلى المملوكِ إفرادُ الطاعةِ لمالِكه، وصَرْفُ خدمتِه إلى مولاه ورازقِه، ومُعَرِّفًا ٣ مَن كان مِن خَلْقِه - يومَ أنزل ذلك إلى نبيِّه محمدٍ ﷺ، بتنزيلِه ذلك إليه، وإرسالِه به إليهم على لسانِه، صلواتُ اللهِ عليه وسلامُه - مُقيمًا على عبادةِ وَثَنٍ أو
Allah Teâlâ'nın: {لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur” sözünün anlamına gelince; bu, Allah azze ve celle'nin kullarına, ilahlığın diğer sahte ilahlar ve eş koşulan varlıklar hariç yalnızca Kendisine has olduğunu, ibadetin ve kulluğun yalnız O'na yaraşıp ancak O'na yapılabileceğini bildiren bir haberdir. Zira Rablikte tek ve ilahlıkta bir olan sadece O'dur; O'ndan gayrı her şey O'nun mülkü, O'nun dışındaki her varlık O'nun yaratığıdır ve hâkimiyetinde ve mülkünde O'nun hiçbir ortağı yoktur. [Bu haber], zikri yüce olan Allah'ın onlara karşı getirdiği bir delildir; çünkü durum böyle olunca, O'ndan başkasına ibadet etmeleri ve O'nun hâkimiyetine herhangi birini ortak koşmaları kendileri için caiz değildir. Zira O'ndan başka tapılan her varlık O'nun mülkü, O'nun dışında yüceltilen her şey O'nun yaratığıdır. Mülk olana (kul/köleye) düşen ise itaati yalnızca sahibine has kılmak, hizmetini Mevlâsına ve rızık vericisine yöneltmektir. Ayrıca [bu haber], bunu Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirdiği gün, bu vahyi ona indirip onun diliyle kendilerine ulaştırarak -Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- yaratıklarından 3 bir puta veya
16425. Metin
صنمٍ، أو شمسٍ أو قمرٍ، أو إنسيٍّ أو مَلَكٍ، أو غيرِ ذلك من الأشياءِ التي كانت بنو آدمَ مُقِيمةً على [عبادتِها وإلاهتِها] (¬١)، ومُتَّخذَه (¬٢) دونَ مالكِه وخالقِه إلهًا وربًّا أنه مُقِيمٌ على ضلالةٍ، ومنعزلٌ عن المَحَجَّةِ، وراكبٌ غيرَ السبيلِ المستقيمةِ، بصرفِه العبادةَ إلى غيرِه، ولا أحدَ له الألوهةُ غيرُه.
bir heykele, güneşe, aya, bir insana, bir meleğe veya Âdemoğullarının [kendilerine ibadet etmeyi ve ilahlaştırmayı] (¬١) sürdürdükleri ve Sahibini ve Yaratıcısını bırakıp ilah ve rab edindikleri (¬٢) diğer şeylere tapmayı sürdüren kimselere; ibadeti O'ndan başkasına yöneltmekle apaçık bir sapıklık üzerinde bulunduklarını, doğru yoldan saptıklarını ve istikamet yolundan başka bir yola girdiklerini bildirmektedir; zira O'ndan başka ilahlık hakkına sahip hiçbir varlık yoktur.
16426. Metin
وقد ذُكِر أن هذه السورةَ ابتدأ اللهُ بتنزيلِ فاتحتِها، بالذي ابتدأ به مِن نفيِ الأُلُوهَةِ أن تكونَ لغيرِه، ووَصْفِه نفسَه بالذي وصفَها به في ابتدائِها؛ احتجاجًا منه بذلك على طائفةٍ من النَّصارَى قَدِمُوا على رسولِ الله ﷺ من نَجْرانَ فحاجُّوه في عيسى صلواتُ اللهِ عليه، وألْحَدُوا في اللهِ، فأنزل اللهُ ﷿ في أمرِهم وأمرِ عيسى من هذه السورةِ، نَيِّفًا وثلاثين آيةً من أوَّلِها؛ احتجاجًا عليهم وعلى من كان على مثلِ مقالتِهم لنبيِّه محمدٍ ﷺ، فأبَوْا إلا المُقامَ على ضلالتِهم وكفرِهم فدعاهم إلى المباهلةِ (¬٣)، فأبَوْا ذلك وسألُوا قَبولَ الجِزْيةِ منهم، فقَبِلها ﷺ منهم، وانصرَفُوا إلى بلادِهم. غيرَ أن الأمرَ وإن كان كذلك، وإيّاهم قصَد بالحِجاجِ، فإنَّ مَن كان معناه من سائرِ الخلقِ معناهم في الكفرِ باللهِ، واتخاذِ ما سوى اللهِ ربًّا وإلهًا معبودًا، معمومون بالحُجَّة التي حجَّ اللهُ ﵎ بها مَن نزَلتْ هذه الآياتُ فيه، ومحجوجون في الفُرقانِ الذي فَرَق به لرسولِه ﷺ بينَه وبينَهم.
Zikredildiğine göre Allah bu surenin başlangıcını indirmeye, ilahlığı Kendisinden başkasına nefyederek ve Kendisini başlangıçta nitelediği vasıflarla niteleyerek başlamıştır. Bu, Necran'dan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip İsa -Allah'ın salâtı onun üzerine olsun- hakkında onunla tartışan ve Allah hakkında haktan sapan bir grup Hristiyan'a karşı bir delil getirmesi içindir. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah, onların ve İsa'nın durumu hakkında bu surenin başından otuz küsur ayeti, hem onlara hem de Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı onların görüşünde olanlara bir delil olmak üzere indirdi. Fakat onlar sapıklık ve inkârlarında ısrar etmekten başka bir şey yapmadılar. Bunun üzerine [Resûlullah] onları mübâheleye (karşılıklı lanetleşmeye) (¬٣) davet etti; onlar bundan kaçındılar ve kendilerinden cizye kabul edilmesini istediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de onlardan bunu kabul etti ve memleketlerine döndüler. Durum böyle olmakla ve delil getirmede onlar kastedilmiş bulunmakla birlikte, diğer yaratılmışlardan Allah'ı inkâr etme ve Allah'tan başkasını rab ve tapılan ilah edinme konusunda onların durumunda olan herkes, hakkında bu ayetlerin indiği kimselere karşı Allah celle senâuh'un getirdiği bu hüccetin kapsamına dâhildir ve Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem için kendisiyle onlar arasını ayırdığı Furkan (hakkı batıldan ayıran vahiy) ile delile boğulmuşlardır.
16427. Metin
ذكرُ الروايةِ عمن ذكرْنا قولَه في نزولِ افتتاحِ هذه السورةِ أنه نزَل في الذين وصَفْنا صِفَتَهم من النَّصَارَى
Bu surenin baş tarafının, vasıflarını anlattığımız Hristiyanlar hakkında indiğine dair görüşünü aktardığımız kimseden gelen rivayetin zikri:
16428. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ حميدٍ، قال: حدَّثنا سلمةُ بنُ الفضلِ، قال: حدَّثني محمدُ
Bize Muhammed b. Humeyd anlattı; dedi ki: Bize Seleme b. el-Fadl anlattı; dedi ki: Bana Muhammed
16429. Metin
ابن إسحاقَ، عن محمدِ بن جعفرٍ، قال: قَدِم على رسولِ اللهِ ﷺ وفدُ نَجْرانَ، ستون راكبًا، فيهم أربعةَ عشَرَ رجلًا من أشرافِهم، في الأربعةَ عشَرَ ثلاثةُ نَفَرٍ، إليهم يئولُ أمرُهم: العاقبُ؛ أميرُ القومِ وذو رأيِهم وصاحبُ مَشورتِهم، والذي لا يَصْدرُون إلا عن رأيِه، واسمُه عبدُ المسيحِ، والسيِّدُ؛ ثِمالُهم (¬١) وصاحبُ رحلِهم ومُجْتَمَعِهم، واسمُه الأَيْهَمُ، وأبو حارثةَ بنُ علقمةَ؛ أحدُ (¬٢) بكرِ بن وائلٍ، [أسْقُفُّهم وحَبْرُهم] (¬٣) وإمامُهم وصاحبُ مِدْراسهم (¬٤).
b. İshâk, Muhammed b. Ca'fer'den rivayetle anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e Necran heyeti geldi. Altmış binekliydiler; aralarında eşrafından on dört kişi vardı. Bu on dört kişinin içinde işlerinin kendilerine dayandığı üç kişi bulunuyordu: Topluluğun emîri, görüş ve danışma mercii olan ve sadece onun kararıyla hareket ettikleri el-Âkıb ki adı Abdü'l-Mesîh idi; sığınakları (¬١), kervanlarının ve toplantılarının yöneticisi olan es-Seyyid ki adı el-Eyhem idi; ve Bekr b. Vâil [oğullarından] biri (¬٢), [piskoposları, din âlimleri] (¬٣), imamları ve tedrisat evlerinin sahibi (¬٤) olan Ebû Hârise b. Alkame.
16430. Metin
وكان أبو حارثةَ قد شَرُف فيهم، ودرَس كتبَهم، حتى حسُن علمُه في دينِهم، فكانت ملوكُ الرومِ من أهلِ النصرانيَّةِ قد شرَّفُوه وموَّلُوه وأخدَمُوه وبَنَوْا له الكنائسَ، وبسَطُوا عليه الكراماتِ؛ لما يَبْلُغُهم عنه من علمِه واجتهادِه في دينِهم (¬٥).
Ebû Hârise aralarında şerefli bir konuma gelmiş ve kitaplarını okumuştu; nihayet dinleri konusundaki bilgisi ilerlemişti. Bu sebeple Hristiyan Rum kralları, onun ilmi ve dinleri uğrundaki gayreti hakkında kendilerine ulaşan haberlerden dolayı ona itibar göstermişler, onu mal mülk ve hizmetçilerle donatmışlar, onun için kiliseler inşa etmişler ve ona büyük ikramlarda bulunmuşlardı (¬٥).
16431. Metin
قال ابن إسحاق: قال محمدُ بنُ جعفرِ بن الزُّبيرِ: قَدِموا على رسولِ اللهِ ﷺ المدينةَ، فدخَلوا عليه مسجدَه حينَ صلَّى العصرَ، عليهم ثيابُ الحِبَراتِ ٦ جُبَبٌ وأرديةٌ، في [جمال رجالِ] ٧ بَلْحارثِ بن كعبٍ. قال: يقولُ بعضُ مَن رآهم من أصحابِ رسولِ اللهِ ﷺ يومئذٍ: ما رأيْنا بعدَهم وفدًا مثلَهم، وقد حانتْ صلاتُهم، فقاموا يُصَلُّون في مسجدِ رسولِ اللهِ ﷺ، فقال رسولُ اللهِ ﷺ: "دَعُوهم". فَصَلُّوا إلى المَشْرِقِ.
İbn İshâk dedi ki: Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle anlattı: [Necran heyeti] Medine'de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna geldiler. İkindi namazını kıldığı esnada mescidinde yanına girdiler. Üzerlerinde cübbeler ve ridâlardan oluşan hıbere kumaşından elbiseler 6 vardı; Benî el-Hâris b. Ka'b [erkeklerinin güzelliği] 7 içindeydiler. Dedi ki: O gün onları gören Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından bazıları: "Onlardan sonra onlar gibi bir heyet görmedik" diyordu. Derken [Hristiyanların] namaz vakti geldi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in mescidinde kalkıp namaz kılmaya başladılar. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Onları bırakın» buyurdu. Onlar da doğuya yönelerek namaz kıldılar.
16432. Metin
قال: وكانت تسميةُ الأربعةَ عشَرَ منهم الذين يَئُولُ إليهم أمرُهم: العاقبُ وهو عبدُ المسيحِ، والسيِّدُ وهو الأَيْهَمُ، وأبو حارثةَ بنُ عَلْقمةَ أخو ١ بكرِ بن وائلٍ، وأوسٌ، والحارثُ، وزيدٌ، وقيسٌ، ويزيدُ، ونُبَيةٌ، وخويلدٌ، و ٢ عمرٌو، وخالدٌ، وعبدُ اللهِ، ويُحَنَّسُ، في ستين راكبًا، فكلَّم رسولَ اللهِ ﷺ منهم أبو حارثةَ بنُ عَلْقمةَ، والعاقبُ عبدُ المسيحِ، والأيْهَمُ السَّيِّدُ، وهم ٣ من النصرانيةِ على دينِ الملِكِ، مع اختلافِ من أمرِهم يقولون: هو اللهُ. ويقولون: هو ولدُ اللهِ. ويقولون: هو ثالثُ ثلاثةٍ. وكذلك قولُ النصرانيةِ، فهم يَحْتَجُّون في قولِهم: هو اللهُ. بأنه كان يُحيِى الموتى، ويُبْرِئُ الأسقامَ، ويُخْبِرُ بالغُيوبِ، ويَخلُقُ من الطينِ كهيئةِ الطيرِ ثم ينفُخُ فيه فيكونُ طائرًا، وذلك كلُّه بإذنِ اللهِ، ليجعلَه آيةً للناسِ. ويَحتجُّون في قولِهم: إنه ولدُ اللهِ. أنهم يقولون: لم يكنْ له أبٌ يُعْلَمُ، وقد تكلَّم في المهدِ، شيءٌ ٤ لم يَصْنَعْه أحدٌ من ولدِ آدمَ قبلَه. ويحتجُّون في قولِهم: إنه ثالثُ ثلاثةٍ. بقولِ اللهِ ﷿: فعلْنا وأمَرْنا، وخلَقْنا وقضَيْنا. فيقولون: لو كان واحدًا ما قال إلا: فعلتُ وأمَرْتُ وقضَيْتُ وخَلَقْتُ، ولكنّه هو، وعيسى، ومريمُ. ففي كلِّ ذلك من قولِهم قد نزَل القرآنُ، وذكَر اللهُ لنبيِّه ﷺ فيه قولَهم، فلمّا كلَّمه الحَبْرانِ، قال لهما رسولُ اللهِ ﷺ: "أسْلِما". قالا: قد أسلَمْنا. قال: "إنَّكما لم تُسْلِما، فأسْلِما". قالا: بلى، قد أسلَمْنا قبلَك. قال: "كَذَبْتُمَا، يَمْنَعُكُما مِن الإِسلامِ دعاؤُكما للهِ ﷿ وَلَدًا، وعبادَتُكما الصَّليب، وأكْلُكما الخِنزِيرَ". قالا: فمن
[Râvi] dedi ki: İçlerinden işleri kendilerine dayanan on dört kişinin isimleri şunlardı: el-Âkıb ki o Abdülmesîh'tir; es-Seyyid ki o el-Eyhem'dir; Bekr b. Vâil'in kardeşi 1 Ebû Hârise b. Alkame; Evs; el-Hâris; Zeyd; Kays; Yezîd; Nübeyye; Huveylid; ve 2 Amr; Hâlid; Abdullah ve Yuhannes. [Bunlar] altmış binekli kişi içindeydiler. İçlerinden Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile Ebû Hârise b. Alkame, el-Âkıb Abdülmesîh ve es-Seyyid el-Eyhem konuştu. Onlar, 3 aralarındaki birtakım ihtilaflara rağmen Hristiyanlıktan kralın dini üzere idiler; [şöyle ki] "O, Allah'tır" diyorlar, "O, Allah'ın oğludur" diyorlar ve "O, üçün üçüncüsüdür" diyorlar. Hristiyanlığın görüşü de böyledir. Nitekim onlar "O, Allah'tır" sözlerine; onun ölüleri dirilttiğini, hastalıkları iyileştirdiğini, gayb haberlerini bildirdiğini ve insanlara bir delil kılması için -bütün bunlar Allah'ın izniyle olmak üzere- çamurdan kuş suretinde bir şey yapıp sonra ona üflediğinde bir kuş oluverdiğini delil getirirler. "O, Allah'ın oğludur" sözlerine ise; onun bilinen bir babası olmadığını ve beşikte konuştuğunu ileri sürerek delil getirirler ki bu, 4 ondan önce Âdemoğullarından hiçbirinin yapmadığı bir şeydir. "O, üçün üçüncüsüdür" sözlerine de Allah Azze ve Celle'nin: "Yaptık, emrettik, yarattık ve hükmettik" buyruklarını delil gösterirler ve şöyle derler: "Şayet O bir tek olsaydı ancak 'Yaptım, emrettim, hükmettim ve yarattım' derdi; fakat O; Kendisi, İsa ve Meryem'dir." Onların bütün bu sözleri hakkında Kur'an inmiş ve Allah, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e onların sözlerini onda bildirmiştir. İki din bilgini onunla konuştuğunda, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ikisine: «Müslüman olun!» buyurdu. İkisi: "Biz zaten Müslüman olduk" dediler. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Siz Müslüman olmadınız; Müslüman olun!» buyurdu. İkisi: "Aksine, biz senden önce Müslüman olduk" dediler. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Yalan söylediniz! Allah Azze ve Celle'ye çocuk isnat etmeniz, haça tapmanız ve domuz eti yemeniz sizi İslam'dan alıkoymaktadır» buyurdu. İkisi: "O halde...
16433. Metin
أبوه يا محمدُ؟ فصمَت رسولُ اللهِ ﷺ عنهما فلم يُجِبْهما، فأنزل اللهُ في ذلك من قولِهم، واختلافِ أمرِهم كلِّه، صدرَ سورةِ "آلِ عمرانَ" إلى بضْعٍ وثمانين آيةً منها، فقال: {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ}. فافتتح السورةَ بتَبْرِئتِه (¬١) نفسَه ﵎ مما قالوا، وتوحيدِه إيّاها بالخلقِ والأمرِ، لا شريكَ له فيه؛ ردًّا عليهم ما ابتدَعوا من الكفرِ، وجعَلوا معه من الأندادِ، واحتجاجًا عليهم بقولِهم في صاحبِهم، ليُعَرِّفَهم بذلك ضَلالتَهم، فقال: {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} أي ليس معه شريكٌ في أمرِه (¬٢).
"O halde onun babası kimdir ey Muhammed?" dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara karşı sustu ve onlara cevap vermedi. Bunun üzerine Allah, onların bu sözleri ve durumlarındaki bütün bu ihtilaflar hakkında Âl-i İmrân suresinin baş tarafından seksen küsur ayet indirdi ve şöyle buyurdu: {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} “Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; Diridir, Kayyûm'dur.” Sureye, uydurdukları küfrü ve O'na koştukları ortakları reddetmek, ayrıca peygamberleri hakkındaki iddialarına karşı onlara delil getirip sapıklıklarını bildirmek üzere Kendisini celle senâuh onların söylediklerinden tenzih ederek (¬١) ve yaratma ile emretmede hiçbir ortağı olmaksızın bir olduğunu bildirerek başladı ve: {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} “Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur” yani O'nun hükümranlığında hiçbir ortağı yoktur buyurdu (¬٢).
16434. Metin
حدَّثني المثنَّى، قال: حدَّثنا إسحاقُ، قال: حدَّثنا ابن أبي جعفرٍ، عن أبيه، عن الرَّبيع في قولِه: {الم ١ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ}. قال: إن النَّصارَى أتَوْا رسولَ اللهِ ﷺ فخاصَمُوه في عيسى ابن مريمَ، وقالوا له: من أبوه؟ وقالوا على اللهِ الكَذِبَ والبُهْتانَ - لا إلهَ إلا هو، لم يَتَّخِذْ صاحبةً ولا ولدًا - فقال لهم النبيُّ ﷺ: "ألستُم تَعْلَمُون أنَّه لا يكونُ وَلَدٌ إلا وهو يُشْبِهُ أباه؟ ". قالوا: بلى. قال: "ألستُم تَعْلَمُونَ أَنَّ ربَّنا حيٌّ لا يموتُ، وأنَّ عيسى يأتى عليه الفناءُ؟ ". قالوا: بلى. قال: "ألستُم تَعْلَمُون أَنَّ ربَّنا قَيِّمٌ على كلِّ شيءٍ، يَكْلَؤُه ويَحْفَظُه ويَرْزُقُه؟ ". قالوا: بلى. قال: "فهل يَمْلِكُ عيسى من ذلك شيئًا؟ ". قالوا: لا. قال: "أفلستُم تَعْلَمُونَ أَنَّ الله ﷿ لا يَخْفَى عليه شيءٌ في الأرضِ ولا في السماءِ؟ ". قالوا: بلى. قال: "فهل يعلَمُ عيسى من ذلك شيئًا إلا ما عُلِّمَ؟ ". قالوا: لا. قال: "فَإِنَّ رَبَّنَا صَوَّرَ عيسى في الرَّحِمِ كيف شاء" ٣. قال: "ألستُم تَعْلَمون أنَّ ربَّنَا لا يَأْكُلُ الطعامَ، ولا يَشْرَبُ
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize İshâk anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Ca‘fer, babasından, o da er-Rebî‘den naklen Allah Teâlâ'nın: {الم 1 اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} “Elif, Lâm, Mîm. Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur” kavli hakkında şöyle dediğini anlattı: Hristiyanlar Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip Meryem oğlu İsa hakkında onunla tartıştılar ve ona: "Onun babası kimdir?" dediler. Allah hakkında yalan ve bühtanda bulundular -O'ndan başka ilah yoktur, O ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir-. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurdu: «Çocuğun mutlaka babasına benzeyeceğini bilmez misiniz?». "Evet [biliriz]" dediler. «Rabbimizin ölmeyen bir Diri olduğunu, İsa'nın üzerine ise yok oluşun geleceğini bilmez misiniz?» buyurdu. "Evet [biliriz]" dediler. «Rabbimizin her şeyin yöneticisi (kayyimi) olduğunu, her şeyi gözetip koruduğunu ve rızıklandırdığını bilmez misiniz?» buyurdu. "Evet [biliriz]" dediler. «Peki İsa bunlardan herhangi birine güç yetirebilir mi?» buyurdu. "Hayır" dediler. «Yerde ve gökte hiçbir şeyin Allah azze ve celle'ye gizli kalmayacağını bilmez misiniz?» buyurdu. "Evet [biliriz]" dediler. «Peki İsa kendisine öğretilen dışında bunlardan bir şey bilebilir mi?» buyurdu. "Hayır" dediler. «Şüphesiz ki Rabbimiz İsa'yı rahimde dilediği gibi şekillendirmiştir» 3 buyurdu. [Ardından] şöyle buyurdu: «Rabbimizin yemek yemediğini, içecek içmediğini...»
16435. Metin
الشَّرابَ، ولا يُحْدِثُ الحَدَثَ؟ ". قالوا: بلى. قال: "ألستم تَعْلَمُون أَنَّ عيسى حَمَلَتْه امرأةٌ كما تَحْمِلُ المرأةُ، ثم وَضَعَتْه كما تَضَعُ المرأةُ وَلَدَها، ثم غُذِّيَ كما يُغَذَّى الصبيُّ، ثم كان يَطْعَمُ الطعامَ، ويَشرَبُ الشَّرابَ، ويُحْدِثُ الحَدَثَ؟ ". قالوا: بلى. قال: "فكيف يكونُ هذا كما زعمتُم؟ ". قال: فعرَفوا ثم أبَوْا إِلا جُحُودًا، فأنزل اللهُ ﷿: {الم (١) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} (¬١).
bir kadının hamile kaldığı gibi bir kadının karnında taşıdığını, sonra kadının çocuğunu doğurduğu gibi onu doğurduğunu, sonra bir çocuğun beslendiği gibi beslendiğini, sonra da yemek yiyip içecek içtiğini ve abdest bozduğunu bilmez misiniz?". "Evet, biliriz" dediler. "Öyleyse bu nasıl iddia ettiğiniz gibi olabilir?" buyurdu. [Râvi] dedi ki: Gerçeği anladılar, sonra da inkârdan başka bir şeye yanaşmadılar. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle: {الم (١) اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} “Elif, Lâm, Mîm. (1) Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; Diridir, Kayyûm'dur.” ayetini indirdi (¬١).
16436. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {الْحَيُّ الْقَيُّومُ (٢)}.
Allah Teâlâ'nın: {الْحَيُّ الْقَيُّومُ (٢)} “Diridir, Kayyûm'dur. (2)” kavlinin tefsiri.
16437. Metin
اختلفت القَرَأَةُ في ذلك؛ فقرأتْه قَرَأَةُ الأمصارِ: {الْحَيُّ الْقَيُّومُ}.
Kıraat âlimleri bu lafızda ihtilaf etmişlerdir; şehirlerin kurrâsı onu: {الْحَيُّ الْقَيُّومُ} “el-Hayyü'l-Kayyûm” şeklinde okumuştur.
16438. Metin
وقرَأ ذلك عمرُ بنُ الخَطَّابِ وابنُ مسعودٍ، فيما ذُكِر عنهما: (الحيُّ القيَّامُ) (¬٢).
Ömer b. el-Hattâb ve İbn Mes'ûd'dan rivayet edildiğine göre ise onlar bu lafzı: (الحيُّ القيَّامُ - el-Hayyü'l-Kayyâm) şeklinde okumuşlardır (¬٢).
16439. Metin
وذُكِر عن عَلْقمةَ بن قيسٍ أنه كان يقرأُ: (الحَيُّ القَيِّمُ).
Alkame b. Kays'tan da bunu: (الحَيُّ القَيِّمُ - el-Hayyü'l-Kayyim) şeklinde okuduğu nakledilmiştir.
16440. Metin
حدَّثنا بذلك أبو كُريبٍ، قال: حدَّثنا عثّامُ بنُ عليٍّ، قال: حدَّثنا الأعمشُ، عن إبراهيمَ، عن أبي مَعْمَرٍ، قال: سَمِعْتُ عَلقمةَ يقرأُ: (الحَيُّ القَيِّمُ). قلت: أنتَ سَمِعْتَه؟ قال: لا أَدْرِى (¬٣).
Bunu bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Assâm b. Alî anlattı, dedi ki: Bize el-A'meş, İbrâhîm'den, o da Ebû Ma'mer'den nakletti; dedi ki: Alkame'yi (الحَيُّ القَيِّمُ - el-Hayyü'l-Kayyim) şeklinde okurken işittim. Dedim ki: "Sen [bizzat] ondan işittin mi?". "Bilmiyorum" dedi (¬٣).
16441. Metin
حدَّثنا أبو هشامٍ الرِّفاعيُّ، قال: حدَّثنا وكيعٌ، قال: حدَّثنا الأعمشُ، عن إبراهيمَ، عن أبي معمرٍ، عن عَلْقمةَ مثلَه.
Bize Ebû Hişâm er-Rifâî anlattı, dedi ki: Bize Vekî' anlattı, dedi ki: Bize el-A'meş, İbrâhîm'den, o Ebû Ma'mer'den, o da Alkame'den benzerini anlattı.
16442. Metin
وقد رُوى عن عَلْقمةَ خلافُ ذلك، وهو ما حدَّثنا أبو هشامٍ، قال: حدَّثنا
Alkame'den bunun aksi de rivayet edilmiştir ki o da Ebû Hişâm'ın bize anlattığı şu rivayettir, dedi ki: Bize...
16443. Metin
عبدُ اللهِ، قال: حدَّثنا شَيْبانُ، عن الأعمشِ، عن إبراهيمَ، عن أبي معمرٍ، عن عَلْقمةَ أنه قرَأ: (الحَيُّ القَيَّامُ) (¬١).
Abdullah anlattı, dedi ki: Bize Şeybân, el-A'meş'ten, o İbrâhîm'den, o Ebû Ma'mer'den, o da Alkame'den naklettiğine göre o: (الحَيُّ القَيَّامُ - el-Hayyü'l-Kayyâm) şeklinde okumuştur (¬١).
16444. Metin
والقراءةُ التي لا يجوزُ غيرُها عندَنا في ذلك ما جاءت به قراءةُ المسلِمين نقلًا مستفيضًا، عن غيرِ تَشاعُرٍ (¬٢) ولا تَواطؤٍ، وِراثةً، وما كان مُثْبَتًا في مصاحفِهم؛ وذلك قراءةُ من قرَأ: {الْحَيُّ الْقَيُّومُ}.
Bize göre bu konuda başkası caiz olmayan kıraat; Müslümanların aralarında önceden haberleşmeksizin (¬٢) ve anlaşmaksızın, nesilden nesile tevatüren ve müstefiz bir nakille aktardıkları ve mushaflarında sabit olan kıraattir. Bu da: {الْحَيُّ الْقَيُّومُ} “el-Hayyü'l-Kayyûm” şeklinde okuyanların kıraatidir.
16445. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {الْحَيُّ}.
Allah Teâlâ'nın: {الْحَيُّ} “el-Hayy (Diri)” kavlinin tefsiri.
16446. Metin
اختلَف أهلُ التأويلِ في معنى قولِه: {الْحَيُّ}، فقال بعضُهم: معنى ذلك مِن اللهِ تعالى ذكرُه أنه وصَف نفسَه بالبقاءِ، ونفَى الموتَ الذي يجوزُ على مَن سواه مِن خلقِه عنها.
Tefsir ehli O'nun: {الْحَيُّ} “el-Hayy” kavlinin anlamı konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Zikri yüce olan Allah'ın bu sözünün anlamı; Kendisini baki olmakla nitelemesi ve yaratıklarından Kendisi dışındakiler için caiz olan ölümü Kendisinden nefyetmesidir.
16447. Metin
ذكرُ من قال ذلك
Bunu söyleyenlerin görüşlerinin zikri:
16448. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ حُميدٍ، قال: حدَّثنا سلَمةُ بنُ الفضلِ، قال: حدَّثني محمدُ بن إسحاقَ، عن محمدِ بن جعفرِ بن الزُّبيرِ: {الْحَيُّ}: الذي لا يموتُ، وقد مات عيسى وصُلِب في قولِهم. يعنى في قولِ الأحبارِ الذين حاجُّوا رسولَ الله ﷺ من نَصارَى أَهلِ نَجْرانَ (¬٣).
Bize Muhammed b. Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Seleme b. el-Fadl anlattı, dedi ki: Bana Muhammed b. İshâk, Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr'den nakletti: {الْحَيُّ} “el-Hayy”: Ölmeyendir; oysa onların iddiasına göre İsa ölmüş ve çarmıha gerilmiştir. [Bununla], Necranlı Hristiyanlardan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile tartışan din bilginlerinin sözünü kastetmektedir (¬٣).
16449. Metin
حدَّثني المثنَّى، قال: حدَّثنا إسحاقُ، قال: حدَّثنا ابن أبي جعفرٍ، عن أبيه، عن الرَّبيعِ: {الْحَيُّ}. قال: يقولُ: حيٌّ لا يموتُ ٤.
Bana el-Müsenna anlattı, dedi ki: Bize İshâk anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Ca'fer, babasından, [o da] er-Rebî'den nakletti: {الْحَيُّ} “el-Hayy”. Dedi ki: [Rebî'], 'Ölmeyen diridir' demektedir4.
16450. Metin
وقال آخرون: معنى "الحيِّ" الذي عَناه اللهُ ﷿ في هذه الآيةِ، ووصَف به نفَسه، أنه المُتَيَسِّرُ له تدبير كلِّ ما أراد وشاء، لا يَمتنعُ عليه شيءٌ أراده، وأنه ليس كمن لا تدبيرَ له من الآلهةِ والأندادِ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Allah Azze ve Celle'nin bu ayette kastettiği ve Kendisini onunla nitelediği "el-Hayy"ın anlamı; dilediği ve istediği her şeyi çekip çevirmenin Kendisine pek kolay olduğu, dilediği hiçbir şeyin Kendisine engel olamadığı ve Kendisinin diğer sahte ilahlar ve putlar gibi idareden yoksun olmadığıdır.
16451. Metin
وقال آخرون: معنى ذلك أن له الحياةَ الدائمةَ التي لم تَزَلْ له صفةً، ولا تزالُ كذلك. وقالوا: إنما وصَف نفسَه بالحياةِ لأن له حياةً، كما وصَفها بالعلمِ لأن لها علمًا، وبالقُدْرة لأن لها قدرةً.
Başkaları da şöyle demiştir: Bunun anlamı; Kendisi için ezelden beri sıfat olan ve daima öyle kalacak olan daimi bir hayata sahip olmasıdır. Şöyle dediler: Kendisini ilim sahibi olduğu için ilimle, kudret sahibi olduğu için kudretle nitelediği gibi, hayat sahibi olduğu için de hayatla nitelemiştir.
16452. Metin
ومعنى ذلك عندى أنه وصَف نفسَه بالحياةِ الدائمةِ التي لا فَناء لها ولا انقطاعَ، ونفَى عنها ما هو حالٌّ بكلِّ ذى حياةٍ من خلقِه؛ من الفَناءِ وانقطاعِ الحياةِ عندَ مجئِ أجله، فأخبرَ عبادَه أنه المُستوجِبُ على خلقِه العبادةَ والألُوهةَ، والحيُّ الذي لا يموتُ ولا يَبِيدُ، كما يموتُ كلُّ مَن اتَّخِذَ مِن دونِه ربًّا، ويَبيدُ كُلُّ مَن ادُّعِي مِن دونِه إلهًا، واحتجَّ على خلِقه بأنَّ مَن كان يَبيدُ فيزولُ ويموتُ فيَفْنَى، فلا يكونُ إلَهَا يَستوجبُ أن يُعْبَدَ دونَ الإله الذي لا يَبِيدُ ولا يموتُ، وأنَّ الإلهَ هو الدائم الذي لا يموتُ ولا يَبيدُ ولا يَفْنَى، وذلك اللهُ الذي لا إلَهَ إلا هو.
Bana göre bunun anlamı; Kendisini son bulması ve kesintiye uğraması mümkün olmayan daimi bir hayatla nitelemiş olması ve eceli geldiğinde yaratıklarından hayat sahibi olan herkese musallat olan yok oluşu ve hayatın kesintiye uğramasını Kendisinden nefyetmiş olmasıdır. Böylece kullarına, yaratıkları üzerinde ibadeti ve ilahlığı hak edenin ancak Kendisi olduğunu, O'ndan başka rab edinilen herkesin öldüğü ve O'ndan gayrı ilah olduğu iddia edilen herkesin yok olduğu gibi ölmeyen ve yok olmayan Diri olduğunu haber vermiş; yok olup zail olan, ölüp fena bulan varlıkların, yok olmayan ve ölmeyen İlah'ın gayrısı olarak ibadet edilmeyi hak eden bir ilah olamayacağını, asıl İlah'ın ölmeyen, yok olmayan ve fena bulmayan Dâim olduğunu kullarına karşı delil kılmıştır; işte bu da Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır.
16453. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {الْقَيُّومُ}.
Allah Teâlâ'nın: {الْقَيُّومُ} “el-Kayyûm” kavlinin tefsiri.
16454. Metin
قد ذكَرْنا اختلافَ القرأةِ في ذلك، والذي نختارُ منه، وما العِلّةُ التي مِن أجلِها اخترْنا ما اخترنا من ذلك.
Kıraat âlimlerinin bu konudaki ihtilafını, bunlardan hangisini tercih ettiğimizi ve bunu tercih etmemizin gerekçesini daha önce zikretmiştik.
16455. Metin
فأمّا تأويلُ جميعِ الوجوهِ التي ذكَرْنا أن القرأةَ قرأتْ بها، فمتقارِبٌ، ومعنى ذلك كلِّه: القَيِّمُ بحفظِ كلِّ شيءٍ ورَزْقِه وتدبيرِه، وتصريفه فيما شاء وأحبَّ، من تغييرٍ وتبديلٍ، وزيادةِ ونقصٍ.
Kıraat âlimlerinin okuduğunu zikrettiğimiz bütün bu vecihlerin tefsiri birbirine yakındır. Bütün bunların anlamı: Her şeyi korumayı, rızıklandırmayı, çekip çevirmeyi ve değiştirme, dönüştürme, artırma ve eksiltme hususunda dileyip arzu ettiği şekilde sevk ve idare etmeyi üstlenendir.
16456. Metin
كما حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: حدَّثنا أبو عاصمٍ، قال: حدَّثنا عيسى
Nitekim bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ
16457. Metin
ابن ميمونٍ، قال: حدَّثنا ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللهِ جلَّ ثناؤُه: {الْحَيُّ الْقَيُّومُ} قال: القائمُ على كلِّ شيءٍ (¬١).
b. Meymûn anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Necîh, Mücâhid'den nakletti; o, zikri yüce olan Allah'ın: {الْحَيُّ الْقَيُّومُ} “el-Hayyü'l-Kayyûm” kavli hakkında: "Her şeyi gözetip ayakta tutandır" demiştir (¬١).
16458. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: حدَّثنا أبو حُذيفةَ، قال: حدَّثنا شبلٌ، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ مثلَه (¬٢).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den benzerini anlattı (¬٢).
16459. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: حدَّثنا إسحاقُ، قال: حدَّثنا ابن أبي جعفرٍ، عن أبيه، عن الرَّبيعِ: {الْقَيُّومُ}: قَيِّمٌ على كلِّ شيءٍ؛ يَكْلَؤُه ويَحْفَظُه ويَرزُقُه (¬٣).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize İshâk anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Ca'fer, babasından, o da er-Rebî'den nakletti: {الْقَيُّومُ} “el-Kayyûm”: Her şeyin koruyup gözeticisidir; onu korur, muhafaza eder ve rızıklandırır (¬٣).
16460. Metin
وقال آخرون: معنى ذلك: القَيّامُ على مكانه. ووجَّهوه إلى القيامِ الدائمِ، الذي لا زوالَ معه ولا انتقالَ، وأنَّ اللَّهَ ﷿ إنما نفَى عن نفسِه - بوَصْفِها بذلك - التغيُّرَ والتنقُّلَ من مكانٍ إلى مكانٍ، وحدوثَ التبدُّلِ الذي يَحدُثُ في الآدميِّين وسائر خلقه غيرِهم.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bunun anlamı: Kendi makamında zevalsiz olandır. Bunu, hiçbir şekilde zeval ve intikal bulunmayan ebedî bir kıyam (var oluş) olarak yorumlamışlar ve Allah Azze ve Celle'nin Kendisini bununla niteleyerek değişmeyi, mekândan mekâna intikal etmeyi ve insanlarda ve diğer yaratıklarında meydana gelen başkalaşmaları Kendisinden nefyettiğini söylemişlerdir.
16461. Metin
ذكرُ من قال ذلك
Bunu söyleyenlerin görüşlerinin zikri:
16462. Metin
حدَّثنا ابن حميدٍ، قال: حدَّثنا سلَمةُ، عن محمدِ (¬٤) بن إسحاقَ، عن محمدِ بن جعفرِ بن الزُّبيرِ: {الْقَيُّومُ}: القَيَّامُ على مكانِه، مَن سلطانَه في خلقِه لا يزولُ، وقد زال عيسى في قولِهم - يعنى في قولِ الأحبارِ الذين حاجُّوا النبيَّ ﷺ من أهلِ نجرانَ في عيسى - عن مكانِه الذي كان به، وذهَب عنه إلى غيرِه (¬٥).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Seleme, Muhammed (¬٤) b. İshâk'tan, o da Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr'den nakletti: {الْقَيُّومُ} “el-Kayyûm”: Makamında daim olan, yaratıkları üzerindeki hükümranlığı asla zail olmayandır; oysa İsa, Necran ehlinden İsa hakkında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile tartışan din bilginlerinin iddiasına göre bulunduğu makamdan ayrılmış ve oradan başka bir yere gitmiştir (¬٥).
16463. Metin
وأولى التأويلَين بالصوابِ ما قاله مجاهدٌ والرَّبيعُ، وأن ذلك وصفٌ من الله
İki yorumdan doğruya en yakın olanı, Mücâhid ve er-Rebî'in söylediği ve bunun, Allah
16464. Metin
تعالى ذكرُه نفسَه بأنَّه القائمُ بأمرِ كلِّ شيءٍ في رَزْقه والدفْعِ عنه، وكِلائِه وتدبيرِه، وصَرْفِه في قدرتِه، مِن قولِ العربِ: فلانٌ قائمٌ بأمرِ هذه البلدةِ. تَعْنى بذلك: المتُوَلِّى تدبيرَ أمرها. فـ "القيُّومُ" - إذ كان ذلك معناه - "الفَيْعُولُ"، من قولِ القائلِ: اللهُ يقومُ بأمرِ خلقِه. وأصلُه "القَيْوُومُ"، غير أنَّ الواوَ الأولى من "القَيْوُومِ"، لما سبَقتْها ياءٌ ساكنةٌ وهى متحرِّكةٌ، قُلِبَتْ ياءً، فجُعِلَتْ هي والياءُ التي قبلَها ياءً مشدّدةً؛ لأن العرب كذلك تفعَلُ بالواوِ المتحرِّكةِ إذا تقدَّمَتْها ياءٌ ساكنةٌ.
Kendisini her şeyin rızkını temin etme, ondan zararları defetme, onu koruyup gözetme, çekip çevirme ve kudretiyle sevk ve idare etme işini üstlenen olarak nitelemesidir. Bu, Arapların: "فُلَانٌ قَائِمٌ بِأَمْرِ هَذِهِ الْبَلْدَةِ" (Falan kişi bu beldenin işini üstlenmiştir/yürütmektedir) sözünden gelir ki bununla, o beldenin işlerini idare etmeyi üstlenen kişiyi kastederler. Anlamı bu olunca, bir kimsenin: "اللهُ يَقُومُ بِأَمْرِ خَلْقِهِ" (Allah yaratıklarının işini yürütür/idare eder) sözünden hareketle "الْقَيُّومُ - el-Kayyûm" kelimesi "الْفَيْعُولُ - el-fey'ûl" veznindedir. Aslı "الْقَيْوُومُ - el-kayvûm"dur; ancak "el-kayvûm"daki harekeli ilk vâv harfinden önce sakin bir yâ geldiği için vâv harfi yâ'ya dönüştürülmüş, böylece kendisi ve önündeki yâ harfi şeddeli tek bir yâ yapılmıştır. Çünkü Araplar, harekeli vâv harfinden önce sakin bir yâ harfi geldiğinde kural olarak böyle yaparlar.
16465. Metin
وأما "القَيّامُ"، فإن أصلَه "القيوامُ"، وهو "الفَيْعَالُ"، مِن: قام يقومُ، سَبَقت الواو المتحرِّكةَ مِن "قَيْوامٍ" ياءٌ ساكنةٌ، فجُعِلَنا جميعًا ياءً مشدّدةً.
"الْقَيَّامُ - el-Kayyâm" kelimesine gelince; onun aslı "الْقَيْوَامُ - el-kayvâm" olup "قَامَ يَقُومُ" fiilinden "الْفَيْعَالُ - el-fey'âl" veznindedir. "Kayvâm"daki harekeli vâv harfinden önce sakin bir yâ geldiği için her ikisi şeddeli bir yâ'ya dönüştürülmüştür.
16466. Metin
ولو أنَّ القَيُّومَ "فَعُولٌ"، كان "القَيُّومَ"، ولكنَّه "الفَيْعُولُ". وكذلك "القَيَّامُ "لو كان "الفَعَّال" لكان "القَوَّامَ"، كما قيل: الصَّوامُ والقَوَّامُ. وكما قال جلَّ ثناؤُه: {كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ} [المائدة: ٨]. ولكنَّه "الفَيْعالُ"، فقال: القَيَّامُ.
Şayet "el-Kayyûm" kelimesi "فَعُولٌ - fe'ûl" vezninde olsaydı "الْقَيُّومُ" değil, "الْقَؤُومُ - el-ka'ûm" olurdu; ancak o "الْفَيْعُولُ - el-fey'ûl" veznindedir. Aynı şekilde "el-Kayyâm" kelimesi şayet "الْفَعَّالُ - el-fa''âl" vezninde olsaydı; tıpkı "الصَّوَّامُ وَالْقَوَّامُ - es-Savvâm ve'l-Kavvâm" denildiği ve zikri yüce olan Allah'ın: {كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ} “Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun” [el-Mâide: 8] buyurduğu gibi "الْقَوَّامُ - el-Kavvâm" olurdu. Fakat o "الْفَيْعَالُ - el-fey'âl" vezninde olduğu için "الْقَيَّامُ - el-Kayyâm" denmiştir.
16467. Metin
وأمَّا "القَيِّمُ" فهو "الفَيْعِلُ"، من: قامَ يقومُ، سَبَقَت الواوَ المتحرِّكةَ ياءٌ ساكنةٌ، فجُعِلَتا ياءً مُشدَّدةً، كما قيل: فلانٌ سيِّدُ قومِه. من: سادَ يَسُودُ، وهذا طعامٌ جيِّدٌ، من: جادَ يجودُ، وما أشبهَ ذلك.
"الْقَيِّمُ - el-Kayyim" kelimesine gelince; o, "قَامَ يَقُومُ" fiilinden "الْفَيْعِلُ - el-fey'il" veznindedir. Harekeli vâv harfinden önce sakin bir yâ geldiği için ikisi şeddeli bir yâ yapılmıştır; tıpkı "سَادَ يَسُودُ" fiilinden: "فُلَانٌ سَيِّدُ قَوْمِهِ" (Falan kişi kavminin efendisidir) ve "جَادَ يَجُودُ" fiilinden: "هَذَا طَعَامٌ جَيِّدٌ" (Bu güzel/lezzetli bir yemektir) denilmesi ve benzeri örneklerde olduğu gibi.
16468. Metin
وإنما جاء ذلك بهذه الألفاظِ؛ لأنه قصَد به قَصْدَ المبالغةِ في المدحِ، فكان "القَيُّومُ" و "القَيَّامُ" و "القَيِّمُ" أبلغَ في المدحِ من القائمِ. وإنما كان عمرُ ﵁ يختارُ قراءته، إن شاء اللهُ: "القَيَّام"؛ لأن ذلك الغالبُ على مَنطِقِ أهلِ الحجازِ، في ذواتِ الثلاثةِ من الياءِ والواوِ، فيقولون للرجلِ الصَّوّاغِ: الصَّيَّاغُ. ويقولون للرجلِ الكثيرِ الدَّوَرانِ: الدَّيَّارُ. وقد قيل: إن قول الله جلَّ ثناؤُه: {لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} [نوح: ٢٦]. إنما هو: "دَوَّارًا"، "فَعَّالا"، مِن: دارَ
Bu ifadelerin bu lafızlarla gelmesinin sebebi, bununla övgüde mübalağa kastetmiş olmasıdır. Dolayısıyla "el-Kayyûm", "el-Kayyâm" ve "el-Kayyim" kelimeleri övgüde "el-kâim" kelimesinden daha beliğdir. Ömer radıyallâhu anh'ın -inşallah- bu kelimeyi "el-Kayyâm" şeklinde okumayı tercih etmesinin sebebi ise, Hicaz ehlinin lisanında yâ ve vâv harflerini barındıran üç harfli köklerde galip olan kullanımın bu olmasıdır. Nitekim onlar kuyumcu (es-savvâğ) adama "es-sayyâğ", çokça dönüp dolaşan adama da "ed-deyyâr" derler. Nitekim Allah celle senâuh'un: {لَا تَذَرْ عَلَى الْأَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} [Nûh: 26] kavlindeki [deyyâr kelimesinin], "dâre yedûru" fiilinden "fa''âl" vezninde aslen "devvâran"
16469. Metin
يَدُورُ. ولكنَّها نزَلتْ بلغةِ أهلِ الحجازِ، وأُقِرَّتْ كذلك في المصحفِ.
olduğu, ancak Hicaz ehlinin lügatı üzere indiği ve mushafta da bu şekilde sabit kaldığı söylenmiştir.
16470. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ}.
Allah Teâlâ'nın: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} “[O], sana Kitab'ı hak ile ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi” kavlinin tefsirine dair söz:
16471. Metin
يقولُ جلَّ ثناؤه: يا محمدُ، إنَّ ربَّك وربَّ عيسى وربَّ كلِّ شيءٍ، هو الربُّ الذي أنزل عليك الكتابَ، يعني بـ "الكتاب": القرآنَ، {بِالْحَقِّ} يَعنى بالصِّدْقِ فيما اختلَف فيه أهلُ التوراةِ والإنجيلِ، وفيما خالَفك فيه مُحاجُّوكَ مِن نَصَارَى أَهْلِ نَجْرانَ، وسائرِ أهلِ الشركِ غيرِهم، {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ}، يَعنى بذلك القرآنَ أنه مُصَدِّقٌ لما كان قبلَه مِن كتبِ اللهِ التي أنزلَها على أنبيائِه ورسلِه، ومُحَقِّقٌ ما جاءتْ به رسلُ اللهِ مِن عنده؛ لأنَّ مُنَزَّل جميعِ ذلك واحدٌ، فلا يكونُ فيه اختلافٌ، ولو كان من عندِ غيرِه لكان فيه اختلافٌ كثيرٌ.
Zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin, Îsâ'nın Rabbi ve her şeyin Rabbi, sana Kitab'ı -yani Kur'an'ı- {بِالْحَقِّ} yani Tevrat ve İncil ehlinin ihtilafa düştüğü hususlarda, Necran Hristiyanlarından ve diğer müşriklerden seninle tartışanların sana muhalefet ettikleri konularda hak ve gerçek olarak; {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} yani o Kur'an'ın kendisinden önceki, Allah'ın nebilerine ve elçilerine indirdiği Allah'ın kitaplarını doğrulayıcı ve Allah'ın elçilerinin O'nun katından getirdiği şeyleri tasdik edici olarak indirendir. Çünkü bütün bunların indiricisi birdir, dolayısıyla aralarında bir çelişki olmaz; şayet O'ndan başkasının katından olsaydı, içinde pek çok çelişki bulunurdu.
16472. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tefsir ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmışlardır.
16473. Metin
ذكرُ من قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
16474. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: حدَّثنا أبو عاصمٍ، قال: حدَّثنا عيسى، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ: {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ}. قال: لِما قبلَه من كتابٍ أو رسولٍ (¬١).
Bana Muhammed b. Amr rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet etti, dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etti: “Kendisinden önceki kitap veya peygamberi [doğrulayıcı olarak]” (¬١).
16475. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: حدَّثنا أبو حُذيفةَ، قال: حدَّثنا شبلٌ، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ: {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ}: لما قبلَه من كتابٍ أو رسولٍ.
Bana el-Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe rivayet etti, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den nakletti: {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ}: “Kendisinden önceki kitap veya peygamberi [doğrulayıcı olarak].”
16476. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ حميدٍ، قال: حدَّثنا سلَمةُ، قال: حدَّثني محمدُ بنُ إسحاقَ، عن محمدِ بن جعفرِ بن الزُّبيرِ: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ} أي:
Bana Muhammed b. Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Seleme rivayet etti, dedi ki: Bana Muhammed b. İshâk, Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr'den rivayet etti: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ} “Sana Kitab'ı hak ile indirdi” yani:1
16477. Metin
بالصِّدْقِ فيما اختلَفوا فيه (¬١).
Aralarında ihtilafa düştükleri şeylerde hakikat ve doğrulukla [indirdi] (¬١).
16478. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: حدَّثنا يزيدُ، قال: حدَّثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} يقولُ: القرآنَ مُصَدِّقًا لما بينَ يَدَيْهِ من الكتبِ التي قد خلَتْ قبله (¬٢).
Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} “Kur'an'ı, kendisinden önce geçmiş olan kitapları doğrulayıcı olarak [indirdi]” demektedir (¬٢).
16479. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: حدَّثنا إسحاقُ، قال: حدَّثني ابن أبي جعفرٍ، عن أبيه، عن الرَّبيعِ قولَه: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ}: يقولُ: مُصَدِّقًا لما قبلَه من كتابٍ ورسولٍ (¬٣).
Bana el-Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize İshâk rivayet etti, dedi ki: Bana İbn Ebî Ca'fer, babasından, o da er-Rebî'den rivayet etti: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} kavli hakkında şöyle dedi: “Kendisinden önceki kitap ve peygamberi doğrulayıcı olarak [indirdi]” demektedir (¬٣).
16480. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جلَّ ثناؤه: {وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ (٣) مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ}.
Zikri yüce olan Allah'ın: {وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ (٣) مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ} “Daha önce insanlara bir hidayet rehberi olarak Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti” kavlinin tefsirine dair söz:
16481. Metin
يعنى بذلك جلَّ ثناؤُه: وأنزلَ التوراةَ على موسى، والإنجيلَ على عيسى، {مِنْ قَبْلُ}. يقولُ: من قبلِ الكتابِ الذي نزَّله عليك.
Zikri yüce olan [Allah] bununla; Tevrat'ı Mûsâ'ya, İncil'i de Îsâ'ya {مِنْ قَبْلُ} yani sana indirdiği Kitap'tan önce indirdiğini kastetmektedir.
16482. Metin
ويعنى بقولِه: {هُدًى لِلنَّاسِ}: بيانًا للناس من اللهِ فيما اختلَفوا فيه من توحيدِ اللهِ، وتصديقِ رسلِه، ونعتِك (¬٤) يا محمدُ بأنك نبيِّى ورسولى، وفى غيرِ ذلك من شرائعِ دينِ اللهِ.
{هُدًى لِلنَّاسِ} kavliyle de; Allah'ın birliği, peygamberlerinin tasdiki, ey Muhammed, senin O'nun nebisi ve elçisi olduğuna dair vasfın (¬٤) ve Allah'ın dininin diğer şeriatları hususunda insanların ihtilafa düştükleri şeylerde Allah'tan insanlara bir açıklama [olmasını] kastetmektedir.
16483. Metin
كما حدَّثنا بشرٌ، قال: حدَّثنا يزيدُ، قال: حدَّثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ ٣ مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ}: هما كتابان أنزلهَما اللهُ، فيهما بيانٌ
Nitekim bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: {وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ 3 مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ} “Daha önce insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti”: “Onlar, Allah'ın indirdiği iki kitaptır; ikisinde de bir açıklama
16484. Metin
من اللهِ، وعِصْمةٌ لمن أخَذ به، وصدَّق به، وعمل بما فيه (¬١).
ve onlara sarılan, onları tasdik eden ve içindekilerle amel eden kimse için bir korunma vardır” (¬١).
16485. Metin
حدَّثنا ابن حُميدٍ، قال: حدَّثنا سلَمةُ، عن ابن إسحاقِ، عن محمدِ بن جعفرِ بن الزُّبيرِ: {وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ}: التوراةَ على موسى، والإنجيلَ على عيسى، كما أنزلَ الكتبَ على مَن كان قبلَه (¬٢).
Bize İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Seleme, İbn İshâk'tan, o da Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr'den rivayet etti: {وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ}: “Kendisinden öncekilere kitapları indirdiği gibi, Mûsâ'ya Tevrat'ı ve Îsâ'ya da İncil'i [indirdi]” (¬٢).
16486. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ}.
Allah Teâlâ'nın: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ} “Furkan'ı da indirdi” kavlinin tefsirine dair söz:
16487. Metin
يَعنى جلَّ ثناؤه بذلك: وأنزلَ الفَصْلَ بين الحقِّ والباطلِ فيما اختلَفتْ فيه الأحزابُ وأهلُ المِلَلِ في أمرِ عيسى وغيرِه.
Zikri yüce olan [Allah] bununla; fırkaların ve din mensuplarının Îsâ meselesinde ve diğer hususlarda ihtilaf ettikleri konularda hak ile batıl arasındaki hükmü/ayrımı indirdiğini kastetmektedir.
16488. Metin
وقد بَيَّنَّا فيما مضَى أن الفُرقانَ إنما هو الفُعْلانُ، من قولِهم: فرَق اللهُ بينَ الحقِّ والباطلِ؛ يَفْصِلُ بينهما بنصرِه الحقَّ على الباطل، إِمَّا بالحُجَّةِ البالغة، وإِمَّا بالقَهْرِ والغَلَبة بالأيْدِ والقُوَّةِ (¬٣).
Daha önce Furkan kelimesinin "fu'lân" vezninde olduğunu ve Arapların: "فَرَقَ اللهُ بَيْنَ الْحَقِّ وَالْبَاطِلِ" (Allah hak ile batılı birbirinden ayırdı) sözünden geldiğini açıklamıştık; yani [Allah] hakkı batıla galip kılarak aralarını ya kesin delille yahut da kudret ve kuvvetle kahredip üstün kılarak ayırır (¬٣).
16489. Metin
وبما قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ، غيرَ أنَّ بعضَهم وجَّه تأويلَه إلى أنه فصلٌ بينَ الحقِّ والباطلِ في أمرِ عيسى، وبعضُهم إلى أنه فصلٌ بينَ الحقِّ والباطلِ في أحكامِ الشرائعِ.
Tefsir ehli de bu konuda bizim söylediğimize paralel sözler söylemişlerdir; şu kadar var ki onlardan bazıları bunun anlamını Îsâ meselesinde hak ile batılın ayırt edilmesi olarak yorumlamış, bazıları ise şeriat hükümlerinde hak ile batılın ayırt edilmesi şeklinde değerlendirmiştir.
16490. Metin
ذكرُ مَن قال: معناه: الفصلُ بينَ الحقِّ والباطلِ في أمرِ عيسى والأحزابِ
Bunun anlamının Îsâ meselesinde ve fırkalar arasında hak ile batılın ayırt edilmesi olduğunu söyleyenlerin zikri:
16491. Metin
حدَّثنا ابن حُميدٍ، قال: حدَّثنا سلَمةُ، عن ابن إسحاقَ، عن محمدِ بن جعفر بن الزُّبيرِ: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ}. أي: الفصلَ بينَ الحقِّ والباطلِ، فيما اختلَف فيه
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Seleme, İbn İshâk’tan1, [o da] Muhammed b. Ca‘fer b. ez-Zübeyr’den2 rivayet etti: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ}3 “Ve Furkân’ı indirdi”. Yani [hakkında] ihtilaf ettikleri hususta hak ile bâtılın arasını ayıran [hükmü indirdi]...
16492. Metin
الأحزابُ من أمرِ عيسى وغيرِه (¬١).
hak ile batılın arasını ayıran hükmü [indirdi]” (¬١).
16493. Metin
ذكرُ من قال: معنى ذلك: الفصلُ بينَ الحقِّ والباطل في الأحكامِ وشرائعِ الإسلامِ
Bunun anlamının hükümlerde ve İslam şeriatlarında hak ile batılın ayırt edilmesi olduğunu söyleyenlerin zikri:
16494. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: حدَّثنا يزيدُ، قال: حدَّثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ}: هو القرآنُ، أنزَله على محمدٍ، وفرَق به بينَ الحقِّ والباطلِ، فأحلَّ فيه حلالَه، وحرَّم فيه حرامَه، وشرَّع فيه شرائعَه، وحدَّ فيه حدودَه، وفرَض فيه فرائضه، وبيَّن فيه بيانَه، وأمرَ بطاعتِه، ونهَى عن معصيتِه (¬٢).
Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ}: “O Kur'an'dır; onu Muhammed'e indirmiş ve onunla hak ile batılın arasını ayırmıştır. Böylece onda helalini helal kılmış, haramını haram kılmış, şeriatlarını vazetmiş, sınırlarını belirlemiş, farzlarını farz kılmış, açıklamalarını beyan etmiş, kendisine itaati emredip isyanı yasaklamıştır” (¬٢).
16495. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: حدَّثنا إسحاقُ، قال: حدَّثنا ابن أبي جعفرٍ، عن أبيه، عن الرَّبيعِ: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ}. قال: الفرقانُ القرآنُ، فرَق بينَ الحقِّ والباطلِ (¬٣).
Bana el-Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize İshâk rivayet etti, dedi ki: Bana İbn Ebî Ca'fer, babasından, o da er-Rebî'den nakletti: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ} hakkında şöyle dedi: “Furkan Kur'an'dır; hak ile batılın arasını ayırmıştır” (¬٣).
16496. Metin
والتأويلُ الذي ذكَرْناه عن محمدِ بن جعفر بن الزُّبيرِ في ذلك أوْلَى بالصّحةِ من التأويلِ الذي ذكَرْناه عن قتادةَ والربيعِ، وأن يكونَ معنى الفرقان في هذا الموضعِ فصلَ اللَّهِ بين نبيِّه محمدٍ ﷺ والذين حاجُّوه في أمرِ عيسى وفي غيرِ ذلك من أمورِه، بالحُجّةِ البالغةِ القاطعةِ عذرَهم وعذرَ نُظَرائهم من أهلِ الكفرِ باللهِ.
Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr'den bu hususta zikrettiğimiz yorum, Katâde ve er-Rebî'den zikrettiğimiz yorumdan doğruluğa daha uygundur; yani bu makamda Furkan'ın anlamı, Allah'ın Peygamberi Muhammed ﷺ ile onunla Îsâ konusunda ve diğer hususlarda tartışan kimseler arasında, onların ve Allah'ı inkâr eden benzerlerinin mazeretlerini ortadan kaldıran kesin ve susturucu delille yaptığı ayırt etmedir.
16497. Metin
وإنما قلْنا: هذا القولُ أوْلَى بالصوابِ؛ لأن إخبارَ اللهِ عن تنزيلِه القرآنَ قبلَ إخبارِه عن تنزيلِه التوراةَ والإنجيلَ في هذه الآيةِ، قد مضَى بقولِه: {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ}. ولا شكَّ أن ذلك الكتابَ هو القرآنُ لا غيرُه، فلا
Bizim: “Bu görüş doğruya daha uygundur” dememizin sebebi şudur: Çünkü Allah'ın bu ayette Tevrat ve İncil'i indirdiğini haber vermeden önce Kur'an'ı indirdiğini bildirmesi; {نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} “Sana Kitab'ı hak ile, kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi” kavliyle zaten geçmişti. Hiç şüphe yoktur ki söz konusu o Kitap, başkası değil sadece Kur'an'dır. Dolayısıyla...
16498. Metin
وَجْهَ لتكريرِه مَرَّةً أخرى، إذ لا فائدةَ في تكريرِه، ليست في ذكرِه إيّاه وخبرِه عنه ابتداءً.
onu başlangıçta anıp haber vermesinde bulunmayan yeni bir fayda olmadıkça, [Furkan kelimesiyle Kur'an'ın] bir kez daha tekrar edilmesinin hiçbir vechi (tutarlı gerekçesi) yoktur.
16499. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ (٤)}.
Allah Teâlâ'nın: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ (٤)} “Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah mutlak güç sahibidir, intikam alıcıdır” kavlinin tefsirine dair söz:
16500. Metin
يَعنى بذلك جلَّ ثناؤُه: إن الذين جَحَدُوا أعلامَ اللَّهِ وأدلَّتَه على توحيدِه وألوهتِه، وأن عيسى عبدٌ له، واتَّخَذُوا المسيحَ إلها وربًّا، أو ادَّعَوْه للهِ ولَدًا، لهم عذابٌ من اللهِ شديدٌ يوم القيامةِ.
Zikri yüce olan [Allah] bununla; Allah'ın alametlerini ve O'nun birliğine, ilahlığına ve Îsâ'nın O'nun bir kulu olduğuna dair delillerini inkâr eden, Mesîh'i bir ilah ve rab edinen yahut Allah'ın bir çocuğu olduğunu iddia eden kimseler için kıyamet gününde Allah katından şiddetli bir azap olduğunu kastetmektedir.
16501. Metin
و "الذين كفروا": هم الذين جحَدوا آياتِ اللَّهِ. و "آياتُ اللهِ": أعلامُ اللَّهِ وأدلّتُه وحُجَجُه.
"İnkâr edenler (el-leẕîne keferû)", Allah'ın ayetlerini inkâr eden kimselerdir. "Allah'ın ayetleri" ise Allah'ın alametleri, delilleri ve hüccetleridir.
16502. Metin
وهذا القولُ من اللَّهِ ﷿ يُنْبِيءُ عن معنى قولِه: {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ}. أنه مَعنيٌّ به الفصلُ (¬١) الذي هو حُجّةٌ لأهلِ الحقِّ على أهلِ الباطلِ؛ لأنه عقَّب ذلك بقولِه: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ} يعني: إن الذين جحَدوا ذلك الفصلَ والفرقانَ الذي أنزله فرقًا بينَ المُحِقِّ والمُبْطلِ، {لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} وعِيدٌ من اللهِ لمن عاند الحقَّ بعدَ وُضوحِه له، وخالَف سبيلَ الهُدَى بعدَ قيامِ الحُجةِ عليه، ثم أخبَرهم أنه عزيزٌ في سلطانِه، لا يمنعُه مانعٌ ممن أراد عذابَه منهم، ولا يحولُ بينَه وبينَه حائلٌ، ولا يستطيع أن يُعاندَه فيه أحدٌ، وأنه ذو انتقامٍ ممن جحَد حُجَجَه وأدلَّتَه بعد ثبوتِها عليه، وبعد وُضوحِها له ومعرِفتِه بها.
Allah Azze ve Celle'nin bu buyruğu, {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ} kavlinin anlamının, hak ehlinin batıl ehline karşı delili olan ayırt edici hüküm (¬١) olduğunu haber vermektedir. Çünkü bunun peşinden: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ} buyurmuştur; yani haklı ile batılı ayırt etmek üzere indirdiği o ayırt edici hükmü ve Furkan'ı inkâr eden kimseler {لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} için şiddetli bir azap vardır. Bu, hak kendisine açıkça belli olduktan sonra ona karşı inatlaşan ve delil aleyhine ikame edildikten sonra hidayet yoluna muhalefet eden kimse için Allah'tan bir tehdittir. Ardından onlara, mülk ve hâkimiyetinde aziz olduğunu, onlardan azap etmek istediği kimseye hiçbir engelleyicinin engel olamayacağını, O'nunla azap edeceği kimse arasına hiçbir engelin giremeyeceğini, hiç kimsenin bu hususta O'na karşı direnemeyeceğini ve aleyhine sabit olduktan, kendisine açıkça belli olup onu tanıdıktan sonra O'nun hüccetlerini ve delillerini inkâr eden kimseden intikam alıcı olduğunu haber vermiştir.
16503. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tefsir ehli de bu hususta bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmışlardır.
16504. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
16505. Metin
حدَّثنا ابن حُميدٍ، قال: حدَّثنا سَلَمةُ، عن محمدِ بن إسحاق، عن محمدِ بن
Bize İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Seleme, Muhammed b. İshâk'tan, o da Muhammed b.1
16506. Metin
جعفرِ بن الزُّبيرِ: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَام}. أي: إن الله منتقمٌ ممن كفَر بآياتِه، بعدَ علمِه بها، ومعرِفتِه بما جاء منه فيها (¬١).
Ca'fer b. ez-Zübeyr'den rivayet etti: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَام} yani: Şüphesiz Allah, ayetlerini bildikten ve kendisinden onlara dair gelen hakikatleri tanıdıktan sonra onları inkâr eden kimselerden intikam alıcıdır (¬١).
16507. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: حدَّثنا إسحاقُ، قال: حدَّثنا ابن أبي جعفرٍ، عن أبيه، عن الرَّبيعِ: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَام} (¬٢).
Bana el-Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize İshâk rivayet etti, dedi ki: Bana İbn Ebî Ca'fer, babasından, o da er-Rebî'den nakletti: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَام} (¬٢).
16508. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (٥)}.
Allah Teâlâ'nın: {إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ (٥)} “Şüphesiz yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz” kavlinin tefsirine dair söz:
16509. Metin
يعنى بذلك جلَّ ثناؤُه: إن الله لا يخفَى عليه شيءٌ هو في الأرضِ، ولا شيءٌ هو في السماءِ، يقولُ: فكيف يخفَى على يا محمدُ، وأنا علامُ [جميعِ الأشياءِ] (¬٣). ما يُضَاهِى به هؤلاء الذين يُجادِلُونك في آياتِ اللَّهِ مِن نَصَارَى نَجْرانَ في عيسى ابن مريمَ، في مقالتِهم التي يقولونها فيه؟
Zikri yüce olan [Allah] bununla; yerde olan hiçbir şeyin de gökte olan hiçbir şeyin de Allah'a gizli kalmayacağını kastetmektedir. Şöyle buyurur: Ey Muhammed, Ben [her şeyi] en iyi bilen (¬٣) iken, Allah'ın ayetleri hakkında seninle tartışan Necran Hristiyanlarının Meryem oğlu Îsâ hakkında söyledikleri sözlerde öne sürdükleri asılsız benzetmeler Bana nasıl gizli kalabilir?
16510. Metin
كما حدَّثنا ابن حُميدٍ، قال: حدَّثنا سلَمةُ، عن محمدِ بن إسحاقَ، عن محمدِ بن جعفرِ بن الزُّبيرِ: {إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ}.
Nitekim bize İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Seleme, Muhammed b. İshâk'tan, o da Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr'den rivayet etti: {إِنَّ اللَّهَ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَاءِ}:
16511. Metin
أي: قد عَلِم ما يُريدون وما يكيدون وما يُضاهون بقولِهم في عيسى، إذ جعَلوه ربًّا وإلهًا، وعندَهم من علِمه غيرُ ذلك، غِرَّةً بالله وكفرًا به ٤
Yani: Allah'a karşı bir cüret ve O'nu inkâr sebebiyle; Îsâ hakkında yanlarında bundan başka bir bilgi bulunmasına rağmen onu rab ve ilah edinerek, onun hakkında söyledikleri sözlerle neyi amaçladıklarını, ne tür tuzaklar kurduklarını ve [bâtıla] nasıl benzetmeler yaptıklarını [Allah] muhakkak bilmiştir.4
16512. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه: {هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ}.
Allah Teâlâ'nın: {هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ} “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur” kavlinin tefsirine dair söz:
16513. Metin
يَعنى بذلك جلَّ ثناؤُه: اللَّهُ الذي يُصَوِّرُكم فيَجعلُكم صُوَرًا أَشْبَاحًا في أرحامِ أمّهاتِكم كيف شاء وأحبَّ، فيَجعلُ هذا ذكَرًا وهذا أنثَى، وهذا أسودَ وهذا أحمرَ. يُعرِّفُ عبادَه بذلك أن جميعَ منَ اشتملَتْ عليه أرحامُ النساءِ فممن (¬١) صَوَّره وخَلَقه كيف شاء، وأن عيسى ابنَ مريمَ ممن صَوَّره في رَحِمِ أمِّه، وخلَقه فيها كيف شاء وأحبَّ، وأنه لو كان إلهًا لم يكنْ ممن اشتملَتْ عليه رَحِمُ أُمَّه؛ لأَنَّ خَلاقَ ما في الأرحامِ لا تكونُ الأرحامُ عليه مشتمِلةً، وإنما تشتمِلُ على المخلوقِين.
Zikri yüce olan [Allah] bununla şunu kastetmektedir: Annelerinizin rahimlerinde nasıl diler ve arzu ederse sizi öylece şekillendiren, suret ve cisim haline getiren; kiminizi erkek, kiminizi dişi, kiminizi siyah, kiminizi beyaz/kızıl yapan Allah'tır. Bununla kullarına bildirir ki; kadınların rahimlerinin kuşattığı herkes O'nun dilediği gibi şekillendirdiği ve yarattığı (¬١) kimselerdendir. Meryem oğlu Îsâ da O'nun annesinin rahminde şekillendirdiği ve orada nasıl dileyip arzu ettiyse öylece yarattığı kimselerdendir. Şayet o bir ilah olsaydı, annesinin rahminin kuşattığı kimselerden olmazdı; zira rahimlerdekileri Yaratan'ı rahimler kuşatamaz, rahimler ancak yaratılmış olanları kuşatır.
16514. Metin
كما حدَّثني ابن حُميدٍ، قال: ثنا سلمةُ، عن ابن إسحاقِ، عن محمدِ بن جعفر بن الزُّبيرِ: {هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ}: قد كان عيسى ممن صُوِّر في الأرحامِ، لا يدفَعون ذلك ولا يُنكِرونه، كما صُوِّر غيرُه من بنى آدمَ، فكيف يكونُ إلهًا وقد كان بذلك المنزِلِ (¬٢).
Nitekim bana İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Seleme, İbn İshâk'tan, o da Muhammed b. Ca'fer b. ez-Zübeyr'den nakletti: {هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ}: “Âdemoğullarından başkaları şekillendirildiği gibi Îsâ da rahimlerde şekillendirilenlerdendi; bunu ne reddederler ne de inkâr ederler. O bu konumda iken nasıl ilah olabilir?” (¬٢).
16515. Metin
حدَّثنا المثنّى، قال: ثنا إسحاقُ، قال: ثنا ابن أبي جعفرٍ، عن أبيه، عن الرَّبيعِ: {هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ}. أي: أَنَّه صوَّر عيسى في الرَّحِيمِ كيف شاءَ (¬٣).
Bize el-Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize İshâk rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Ebî Ca'fer, babasından, o da er-Rebî'den nakletti: {هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ} yani: “Îsâ'yı rahimde dilediği gibi şekillendirdi” (¬٣).
16516. Metin
وقال آخرون في ذلك ما حدَّثنا به موسى بنُ هارونَ، قال: ثنا عمرُو بنُ حمادٍ، قال: ثنا أسباطُ عن السُّديِّ، عن أبي مالكٍ، وعن أبي صالحٍ، عن ابن عباسٍ، وعن مُرَّةَ الهَمْدانيِّ، عن ابن مسعودٍ، وعن ناسٍ من أصحابِ النبيِّ ﷺ قولَه: {هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ}. قال: إذا وقَعت النطفةُ في
Başkaları da bu konuda Mûsâ b. Hârûn'un bize rivayet ettiği şu görüşü dile getirmişlerdir: Bize Amr b. Hammâd rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî'den, [o] Ebû Mâlik'ten ve Ebû Sâlih'ten, [onlar] İbn Abbâs'tan; [ayrıca es-Süddî] Mürre el-Hemdânî'den, [o] İbn Mes'ûd'dan ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından birtakım kimselerden {هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ} “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur” kavli hakkında rivayet etti; dedi ki: Nutfe rahimlere
16517. Metin
الأرحامِ، طارتْ في الجسدِ أربعين يومًا، ثم تكونُ علقةً أربعين يومًا، ثم تكونُ مضغة أربعين يومًا، فإذا بلغ أن يُخْلَقَ، بعث اللهُ مَلَكًا يصوِّرُها، فيأتى الملَكُ بترابٍ بين إصبعَيْه، فيخلِطُه في المضغةِ، ثم يعجِنُه بها، ثم يصوِّرُها كما يؤمرُ، فيقولُ: أذكرٌ أو أنثَى؟ أشقيٌّ أو سعيدٌ؟ وما رزقُه؟ وما عمرُه؟ وما أَثَرُه؟ وما مصائبُه؟ فيقولُ اللهُ، ويكتبُ المَلَكُ، فإذا مات ذلك الجسدُ، دُفِن حيث أَخِذ ذلك الترابُ (¬١).
rahimlere düştüğünde kırk gün bedende dolaşır. Sonra kırk gün alaka (embriyo) olur, sonra kırk gün mudğa (et parçası) olur. Yaratılma zamanı geldiğinde Allah onu şekillendirecek bir melek gönderir. Melek iki parmağı arasında bir toprak getirip onu et parçasına karıştırır, sonra onunla yoğurur, ardından emrolunduğu gibi onu şekillendirir ve der ki: 'Erkek mi dişi mi? Şakî mi said mi? Rızkı nedir? Ömrü nedir? Eseri (ameli) nedir? Başına gelecek musibetler nelerdir?' Allah buyurur, melek de yazar. O beden öldüğü zaman, o toprağın alındığı yere defnedilir” (¬١).