86049. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
86050. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه جل ثناؤُه: {يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin teviline dair görüş: {يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (١)} “Göklerde olanlar da yerde olanlar da mülkün mutlak sahibi, her türlü eksiklikten münezzeh, Azîz ve Hakîm olan Allah'ı tesbih eder.”
86051. Metin
يقولُ تعالى ذِكرُه: يسبِّحُ للَّهِ كلُّ ما في السماواتِ السبعِ، وكلُّ ما في الأرضِ مِن خَلْقِه، ويُعظِّمُه طوعًا وكَرهًا، الملكِ القُدُّوسِ الذي له مُلْكُ الدنيا والآخرةِ وسلطانُهما، النافذِ أمرُه في السماواتِ والأرضِ وما فيهما، {الْقُدُّوسِ} وهو الطاهرُ مِن كلِّ ما يُضِيفُ إليه المشركون به، ويصِفونَه به مما ليس من صفاتِه، المباركُ، {الْعَزِيزِ}. يعني الشديدَ في انتقامِه من أعدائِه {الْحَكِيمِ} في تدبيرِه خَلْقَه، وتَصْرِيفِه إيَّاهم فيما هو أعلمُ به من مصالحِهم.
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Yedi gökte bulunan her şey ve yerde bulunan tüm mahlukatı, gerek isteyerek gerek istemeyerek Allah'ı tesbih eder ve O'nu yüceltir. O; dünyanın da ahiretin de mülkü ve hâkimiyeti kendisine ait olan, göklerde, yerde ve bu ikisi içindeki her şeyde emri geçerli bulunan mülkün mutlak sahibidir. {الْقُدُّوسِ} “Kuddûs'tür”; yani müşriklerin O'na isnat ettikleri ve O'nun sıfatlarından olmayan nitelemelerden arınmış, tertemiz ve mübarektir. {الْعَزِيزِ} “Azîz'dir”; yani düşmanlarından intikam almasında pek çetindir. {الْحَكِيمِ} “Hakîm'dir”; yarattıklarını sevk ve idare etmesinde ve onların maslahatlarına dair en iyi bildiği hususlarda onları yönetmesinde hikmet sahibidir.
86052. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin teviline dair görüş: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٢)} “O, ümmîler arasından, kendilerine âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.”
86053. Metin
يقولُ تعالى ذِكرُه: اللَّهُ الذي بعَث في الأمِّيين رسولًا مِنهم. فقولُه: {هُوَ}. كنايةٌ من اسمِ اللَّهِ.
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ümmîler arasından kendilerine bir peygamber gönderen Allah'tır. Âyette geçen {هُوَ} “O” ifadesi, Allah'ın ismine dönen bir zamirdir.
86054. Metin
والأمِّيون هم العربُ. وقد بيَّنا فيما مضَى المعنى الذي من أجلِه قيل للأميِّ: أميٌّ (¬١).
Ümmîler ise Araplardır. Ümmî kimseye hangi gerekçeyle ümmî denildiğini daha önce açıklamıştık (¬١).
86055. Metin
وبنحوِ الذي قُلنا في الأمِّيين في هذا الموضعِ قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli (müfessirler) de bu âyetteki ümmîler hakkında bizim söylediğimizin benzerini söylemiştir.1
86056. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
86057. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا سفيانُ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ قال: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ}. قال: العربُ (¬١).
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Leys'ten, o da Mücâhid'den naklen anlattı; Mücâhid, {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ} “O, ümmîler arasından kendilerine bir elçi gönderendir” âyeti hakkında: "Onlar Araplardır" demiştir (¬١).
86058. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: سمِعتُ سفيانَ الثوريَّ يُحدِّثُ، لا أعلمُه إلَّا عن مجاهدٍ، أنَّه قال: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ}: العربُ.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Süfyân es-Sevrî'nin anlattığını işittim; sadece Mücâhid'den naklettiğini biliyorum; o şöyle demiştir: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ} “O, ümmîler arasından kendilerine âyetlerini okuyan bir elçi gönderendir” âyetindeki [ümmîler] Araplardır.
86059. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ}. قال: كان هذا الحيُّ من العربِ أمةً أمِّيَّةً، ليس فيها كتابٌ يقرَءونَه، فبعث اللَّهُ نبيَّه محمدًا رحمةً وهدًى يَهدِيهم به (¬٢).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den naklen {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ} “O, ümmîler arasından kendilerine bir elçi gönderendir” âyeti hakkında şöyle dediğini anlattı: "Araplardan oluşan bu topluluk, okudukları bir kitapları bulunmayan ümmî bir ümmetti. Allah da kendisiyle onları hidayete erdirsin diye Peygamberi Muhammed'i bir rahmet ve bir hidayet rehberi olarak gönderdi" (¬٢).
86060. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ}. قال: كانت هذه الأُمةُ أمِّيَّةً لا يقرءُون كتابًا (¬٣).
Bize İbn Abdi’l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer'den, o da Katâde'den naklen anlattı: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ} “O, ümmîler arasından kendilerine bir elçi gönderendir” âyeti hakkında şöyle demiştir: "Bu ümmet, kitap okumayan ümmî bir ümmetti" (¬٣).
86061. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ}. قال: إنما سُمِّيت أمَّةُ محمدٍ ﷺ الأمِّيين؛ لأنه لم يُنزِّلْ عليهم كتابًا.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ} “O, ümmîler arasından kendilerine bir elçi gönderendir” âyeti hakkında şöyle demiştir: "Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in ümmetine, üzerlerine bir kitap indirilmediği için ümmîler adı verilmiştir."
86062. Metin
وقال جلَّ ثناؤُه: {رَسُولًا مِنْهُمْ}. يعني: مِن الأمِّيين. وإنما قال: {مِنْهُمْ}. لأن محمدًا ﷺ كان أمِّيًّا، وهو ٤ من العربِ.
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurdu: {رَسُولًا مِنْهُمْ} “kendilerinden bir elçi”. Yani: Ümmîlerden [bir elçi]. [Âyette] {مِنْهُمْ} “kendilerinden” buyurmasının sebebi; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmî olması ve kendisinin 4 Araplardan olmasıdır.
86063. Metin
وقولُه: {يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: يقرَأُ على هؤلاء الأمِّيين آياتِ اللَّهِ التي أنزَلها عليه، {وَيُزَكِّيهِمْ}. يقولُ: ويُطهِّرُهم من دَنَسِ الكُفْرِ.
Yüce Allah'ın {يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ} “onlara âyetlerini okur” buyruğu hakkında zikri yüce olan şöyle buyurmaktadır: Kendisine indirdiği Allah'ın âyetlerini bu ümmîlere okur. {وَيُزَكِّيهِمْ} “onları arındırır” buyruğu ise; onları küfrün kirinden temizler, demektir.
86064. Metin
وقولُه: {وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ}. يقولُ: ويُعلِّمُهم كتابَ اللَّهِ، وما فيه مِن أمرِ اللَّهِ ونهيِه، وشرائعِ دينِه، {وَالْحِكْمَةَ}. يعني بالحكمةِ السُّنَنَ.
Yüce Allah'ın {وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ} “onlara Kitab'ı öğretir” buyruğu; onlara Allah'ın Kitabı'nı, o Kitap'taki Allah'ın emirlerini, yasaklarını ve dininin hükümlerini öğretir, demektir. {وَالْحِكْمَةَ} “ve hikmeti” buyruğunda ise hikmet ile sünnetler kastedilmektedir.
86065. Metin
وبنحوِ الذي قُلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmışlardır.
86066. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
86067. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ}: أي السُّنَّةَ (¬١).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den naklen {وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ} “onlara Kitab'ı ve hikmeti öğretir” âyeti hakkında: "Yani Sünnet'i" dediğini anlattı (¬١).
86068. Metin
حدَّثنا يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ قال: قال ابنُ زيدٍ: قال: {وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ} أيضًا، كما عَلَّم هؤلاء، يُزكِّيهم بالكتابِ والأعمالِ الصالحةِ، ويُعلِّمُهم الكتابَ والحكمة كما صنَع بالأوَّلين. وقرَأ قولَ اللَّهِ ﷿: {وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ} [التوبة: ١٠٠]. ممن بَقِي من أهلِ الإسلام إلى أن تقوم الساعةُ. قال: وقد جعَل اللَّهُ فيهم سابقين. وقرَأ قولَ اللَّهِ ﷿: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ} [الواقعة: ١٠، ١١]. وقال: {ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣) وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ} [الواقعة: ١٣، ١٤]. فثُلَّةٌ من الأوّلين سابقون، وقليلٌ السابقون مِن الآخرين، [وقرأ: {وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ}] ٢. وقرَأ: {وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ} [الواقعة: ٢٧]. حتى بلَغ: {ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (٣٩) وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ} [الواقعة: ٣٩، ٤٠] أيضًا. قال: والسابقون من الأوّلين أكثرُ، وهم من الآخرين قليلٌ، وقرَأ: {وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ} الآية [الحشر: ١٠]. قال: هؤلاء [مَن كان] (¬١) مِن أهلِ الإسلامِ إلى أن تقومَ الساعةُ.
Bize Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi: O, bunlara öğrettiği gibi {وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ} “onları arındırır, onlara Kitab'ı ve hikmeti öğretir” [buyurdu]; onları Kitap ve salih amellerle arındırır, öncekilere yaptığı gibi onlara da Kitab'ı ve hikmeti öğretir. Ve Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ} [et-Tevbe: 100] “[İslam'a girmede] ilk öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar...” kavlini, kıyamet kopuncaya kadar İslam ehlinden geriye kalan kimseleri [kastederek] okudu. Dedi ki: Allah onların içinde de öne geçenler kılmıştır. Ve Azîz ve Celîl olan Allah'ın: {وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠) أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ} [el-Vâkıa: 10, 11] “Öne geçenler ise [iyilikte] öne geçenlerdir. İşte onlar [Allah'a] en yakın kılınmış olanlardır” kavlini okudu. Ve: {ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣) وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ} [el-Vâkıa: 13, 14] “[Onlar] öncekilerden bir topluluk, sonrakilerden ise az bir kimsedir” buyurdu. Öncekilerden bir topluluk öne geçenlerdir, sonrakilerden öne geçenler ise azdır. [Ve {وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ} “Ve sonrakilerden bir topluluk” âyetini okudu.] 2 Ve {وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ} [el-Vâkıa: 27] “Amel defterleri sağdan verilenler; ne kutludur o amel defterleri sağdan verilenler!” âyetini de şu buyruğa ulaşıncaya kadar okudu: {ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (٣٩) وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ} [el-Vâkıa: 39, 40] “[Onlar] öncekilerden bir topluluk ve sonrakilerden de bir topluluktur.” Dedi ki: Öncekilerden öne geçenler daha çoktur, sonrakilerden ise azdır. Ve şu âyeti okudu: {وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ} [el-Haşr: 10] “Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla...” Dedi ki: Bunlar, kıyamet kopuncaya kadar İslam ehlinden [olan] (¬١) kimselerdir.
86070. Metin
وقولُه: {وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ}. يقولُ تعالى ذِكره: وقد كان هؤلاء الأمِّيون من قبلِ أن يبعَثَّ اللَّهُ فيهم رسولًا مِنهم في جَوْرٍ (¬٢) عن قصدِ السبيلِ، وأخْذٍ على غيرِ هدًى، {مُبِينٍ}. يقولُ: يبينُ لمَن تأمَّلَه أنه ضلالٌ وجَوْرٌ عن الحقِّ وطريقِ الرُّشْدِ.
Yüce Allah'ın {وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ} “Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler” buyruğu hakkında zikri yüce olan şöyle buyurmaktadır: Allah içlerinden kendilerine bir peygamber göndermeden önce bu ümmîler, doğru yoldan sapmış (¬٢) ve hidayetsiz bir yol tutmuş durumdaydılar. {مُبِينٍ} “apaçık” buyruğu; bunu etraflıca düşünen kimseye, bunun bir sapıklık, haktan ve doğruluk yolundan ayrılma olduğu açıkça belli olur, demektir.
86071. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٤)}.
Yüce Allah'ın şu âyetinin teviline dair görüş: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٣) ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (٤)} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de [gönderdi]. O, Azîz'dir, Hakîm'dir. İşte bu, Allah'ın lütfudur; onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.”
86072. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: وهو الذي بعَث فى الأمِّيين رسولًا منهم، وفي آخَرين مِنهم. لمَّا يَلْحقوا بهم. فـ "آخَرون" في موضعِ خفضٍ عطفًا على "الأمِّيين"
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: O, ümmîler arasından kendilerine bir elçi gönderen ve henüz onlara katılmamış bulunan diğerlerine de [elçi gönderen]dir. "Âharîn" kelimesi, "el-Ümmiyyîn" kelimesine matuf olduğu için mecrur konumundadır.
86073. Metin
وقد اخْتُلِف في الذين عُنوا بقولِه: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ}؛ فقال بعضُهم: عُنِي بذلك العَجَمُ.
Yüce Allah'ın {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ} “ve onlardan diğerlerine” buyruğu ile kimlerin kastedildiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları: Bununla Arap olmayanlar (Acemler) kastedilmiştir, demişlerdir.
86074. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
86075. Metin
حدَّثني يعقوبُ بنُ إبراهيمَ، قال: ثنا ابنُ عليةَ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ في قولِه:
Bana Ya‘kūb b. İbrâhîm1 anlattı, dedi ki: Bize İbn Uleyye, Leys'ten2, o da Mücâhid'den [Allah Teâlâ'nın] şu buyruğu hakkında nakletti:
86076. Metin
{وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. قال: هم الأعاجمُ (¬١).
{وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” âyeti hakkında: "Onlar Arap olmayanlardır (Acemlerdir)" demiştir (¬١).
86077. Metin
حدَّثنا يحيى بنُ طلحةَ اليربوعيُّ، قال: ثنا فُضَيلُ بنُ طلحةَ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. قال: هم الأعاجمُ.
Bize Yahyâ b. Talha el-Yarbûî anlattı, dedi ki: Bize Fudayl b. Talha, Leys'ten, o da Mücâhid'den naklen {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” âyeti hakkında: "Onlar Arap olmayanlardır" dediğini anlattı.
86078. Metin
حدَّثنا أبو السائبِ، قال: ثنا ابنُ إدريسَ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. قال: هم الأعاجمُ.
Bize Ebü's-Sâib anlattı, dedi ki: Bize İbn İdrîs, Leys'ten, o da Mücâhid'den naklen {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” âyeti hakkında: "Onlar Arap olmayanlardır" dediğini anlattı.
86079. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا سفيانُ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. قال: الأعاجمُ.
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Leys'ten, o da Mücâhid'den naklen {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” âyeti hakkında: "Arap olmayanlardır" dediğini anlattı.
86080. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال (¬٢): سمِعتُ سفيانَ الثوريَّ لا أعلمُه إلَّا عن مجاهدٍ: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. قال: العجمُ (¬٣).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki (¬٢): Süfyân es-Sevrî'den işittim; sadece Mücâhid'den naklettiğini biliyorum: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” âyeti hakkında: "Acemlerdir" dedi (¬٣).
86081. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ إسحاقَ، قال: ثنا يحيى بنُ معينٍ، قال: ثنا هشامُ بنُ يوسفَ، عن عبدِ الرحمنِ بنِ عمر بنِ عبدِ الرحمنِ القاصِّ (¬٤)، عن أبيه، عن جدِّه، عن ابنِ عمرَ أنَّه قال له [أحدُ الأبناءِ] (¬٥): أما إن سورةَ "الجُمُعةِ" أُنزِلت فينا وفيكم، في قتلِكم الكذابَ، ثم قرَأ: {يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ} حتى بلَغ {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. قال: فأنتم هم (¬٦).
Bana Muhammed b. İshak anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Maîn anlattı, dedi ki: Bize Hişâm b. Yûsuf, Abdurrahman b. Ömer b. Abdirrahmân el-Kāss'tan (¬٤), o babasından, o dedesinden, o da İbn Ömer'den naklen anlattı; [Ebna'dan biri] (¬٥) ona şöyle demiştir: "Bilesin ki Cuma Sûresi, o Yalancı'yı öldürmeniz hakkında hem bizim hem de sizin hakkınızda indirildi." Sonra: {يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ} “Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ı tesbih eder” âyetini {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” kısmına kadar okudu ve: "İşte onlar sizlersiniz" dedi (¬٦).
86082. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ:
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Leys'ten, o da Mücâhid'den naklen anlattı:
86083. Metin
{وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا}. قال: الأعاجمُ.
{وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا} “Ve onlardan henüz katılmamış olan diğerlerine de” âyeti hakkında: "Arap olmayanlardır" dedi.
86084. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ معمرٍ، قال: ثنا أبو عامرٍ، قال: ثنا عبدُ العزيزِ، وحدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: أخبَرني سليمانُ بنُ بلالٍ (¬١)، جميعًا عن ثورِ بن زيدٍ، عن [أبي الغيثِ] (¬٢)، عن أبي هريرةَ، قال: كنا جلوسًا عند النبيِّ ﷺ، فنزَلت عليه سورةُ "الجمعةِ"، فلما قرَأ: " {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} ". قال رجلٌ: مَن هؤلاءِ يا رسولَ اللَّهِ؟ قال: فلم يُراجِعْه النبيُّ ﷺ حتى سأله مرَّةً أو مرَّتين أو ثلاثًا، قال: وفينا سلمانُ الفارسيُّ، فوضَع النبيُّ ﷺ يدَه على سلمانَ فقال: "لو كان الإيمانُ عندَ الثُّريَّا لنَاله رِجالٌ مِن هؤلاء" (¬٣).
Bana Muhammed b. Ma‘mer anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âmir anlattı, dedi ki: Bize Abdülazîz anlattı. (Bir diğer rivayet zinciriyle) Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Süleymân b. Bilâl (¬١) haber verdi; her ikisi Sevr b. Zeyd'den, o [Ebû'l-Gays'tan] (¬٢), o da Ebû Hüreyre'den nakletti; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Biz Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in yanında oturuyorduk, o sırada üzerine Cuma Sûresi indirildi. “{وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}” “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” âyetini okuyunca, bir adam: "Bunlar kimlerdir ey Allah'ın Resûlü?" dedi. Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] adam bir, iki veya üç defa soruncaya kadar ona cevap vermedi. Ebû Hüreyre dedi ki: İçimizde Selmân-ı Fârisî de vardı. Bunun üzerine Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] elini Selmân'ın üzerine koydu ve: "Eğer iman Süreyyâ yıldızında olsaydı, bunlardan birtakım adamlar ona mutlaka ulaşırdı" buyurdu (¬٣).
86085. Metin
حدَّثني أحمدُ بنُ عبدِ الرحمنِ، قال: ثنا عمي، قال: ثنا سليمانُ بنُ بلالٍ المدنيُّ (¬٤)، عن ثورِ بنِ زيدٍ (¬٥)، عن سالمٍ أبي الغيثِ، عن أبي هريرةَ، قال: كنا جلوسًا عندَ رسولِ اللَّهِ ﷺ. فذكَر نحوَه.
Bana Ahmed b. Abdirrahmân anlattı, dedi ki: Bize amcam anlattı, dedi ki: Bize Süleymân b. Bilâl el-Medenî (¬٤), Sevr b. Zeyd'den (¬٥), o Sâlim Ebü'l-Gays'tan, o da Ebû Hüreyre'den naklen anlattı: Biz Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in yanında oturuyorduk... diyerek benzerini zikretti.
86086. Metin
وقال آخرون: إنما عُنِي بذلك جميعُ مَن دخَل في الإسلامِ مِن بعدِ النبيِّ ﷺ، كائنًا مَن كان إلى يومِ القيامةِ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bununla, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den sonra kıyamet gününe kadar kim olursa olsun İslâm'a girenlerin tamamı kastedilmiştir.
86087. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
86088. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللَّهِ: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. قال: مَن رَدِف الإسلامَ مِن الناسِ كلِّهم (¬١).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı. (Bir diğer rivayet zinciriyle) Bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verka anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: "Tüm insanlardan İslam'a sonradan tâbi olan kimselerdir" (¬١).
86089. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زِيدٍ في قولِ اللَّهِ ﷿: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. قال: هؤلاء كلُّ مَن كان بعدَ النبيِّ ﷺ إلى يومِ القيامةِ، كلُّ مَن دخَل في الإسلامِ مِن العربِ والعجمِ (¬٢).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, Allah [azze ve celle]'nin {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” buyruğu hakkında şöyle demiştir: "Bunlar, kıyamet gününe kadar Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'den sonra gelen herkes; Araplardan ve Arap olmayanlardan İslam'a giren kimselerin tamamıdır" (¬٢).
86090. Metin
وأولى القولين في ذلك بالصوابِ عندي قولُ مَن قال: عُنِي بذلك كلُّ لاحِقٍ لَحِق بالذين كانوا صَحِبوا النبيَّ ﷺ في إسلامِهم مِن أيِّ الأجناسِ؛ لأنَّ اللَّهَ ﷿ عمَّ بقولِه: {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} كلَّ لاحِقٍ بهم مِن "آخرين"، ولم يَخْصُصْ منهم نوعًا دونَ نوعٍ، فكلُّ لاحقٍ بهم فهو مِن الآخَرين الذين لم يكونوا في عِدادِ الأوَّلين الذين كان رسولُ اللَّهِ ﷺ يَتْلو عليهم آياتِ اللَّهِ.
Bu konudaki iki görüşten bana göre doğruya en yakın olanı; hangi ırktan olursa olsun, İslam'a girmelerinde Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e arkadaşlık etmiş olan kimselere sonradan katılan herkesin kastedildiğini söyleyenin görüşüdür. Çünkü Allah [azze ve celle], {وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Ve henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de” buyruğu ile onlara sonradan katılan tüm "diğerlerini" genel olarak zikretmiş, hiçbir ırkı diğerinden ayırt etmemiştir. Dolayısıyla onlara sonradan katılan herkes, Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in Allah'ın âyetlerini kendilerine okuduğu o ilklerin sayısına dahil olmayan "diğerlerinden"dir.
86091. Metin
وقولُه: {لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. يقولُ: لم يَجِيئوا بعدُ وسَيَجِيئون.
Yüce Allah'ın {لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “henüz kendilerine katılmamış” buyruğu; henüz gelmemiş olan ve ileride gelecek olanlar, demektir.
86092. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmışlardır.
86093. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
86094. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ}. يقولُ: لم يأْتوا بعدُ.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, [Allah Teâlâ'nın] {لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ} “Henüz onlara katılmamış olanlara da”1 buyruğu hakkında şöyle dedi: [Bu,] “Henüz gelmediler”2 demektir.
86096. Metin
وقولُه: {وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ}. يقولُ: واللَّهُ العزيزُ في انتقامِه ممن كفَر به منهم، الحكيمُ في تدبيرِه خلْقَه.
Yüce Allah'ın {وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “O, Azîz'dir, Hakîm'dir” buyruğu; Allah, onlardan kendisini inkâr edenlerden intikam almasında Azîz'dir, mahlukatını sevk ve idare etmesinde Hakîm'dir, demektir.
86097. Metin
وقولُه: {ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ}. يقولُ تعالى ذكرُه: هذا الذي فعَل تعالى ذكرُه مِن بِعْثتِه في الأمِّيين مِن العربِ وفي آخَرين (¬١)، رسولًا منهم يَتْلو عليهم آياتِه، ويَفعلُ سائرَ ما وصَف - فَضْلُ اللَّهِ، تفضَّل به على هؤلاء دونَ غيرِهم، {يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ}. يقولُ: يُؤْتِي فضلَه ذلك مَن يشاءُ مِن خَلْقِه، لا يستحقُّ الذمَّ ممن حرَمه اللَّهُ إيَّاه، لأنه لم يَمْنَعْه حقًّا كان له قبلَه، ولا ظلَمه في صَرْفِه عنه إلى غيرِه؛ ولكنه عَلِم مِن هو له أهلٌ، فأَوْدعه إيَّاه وجعَله عندَه.
Yüce Allah'ın {ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ} “İşte bu, Allah'ın lütfudur; onu dilediğine verir” buyruğu hakkında zikri yüce olan şöyle buyurmaktadır: Zikri yüce olan [Allah]'ın Araplardan olan ümmîlere ve diğerlerine (¬١) kendilerinden bir peygamber gönderip onun da kendilerine O'nun âyetlerini okuması ve nitelediği diğer şeyleri yapması şeklinde gerçekleştirdiği bu durum, Allah'ın bir lütfudur; bunu başkalarına değil de bunlara lütfetmiştir. {يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ} “onu dilediğine verir” buyruğu; bu lütfunu mahlukatından dilediğine verir, demektir. Allah'ın bu lütuftan mahrum bıraktığı kimseler O'nu yermeye hak kazanamazlar; zira O, onların daha önce kendisinde bulunan bir hakkını engellemiş değildir ve bu lütfu onlardan başkasına yöneltmekle de onlara zulmetmiş değildir. Bilakis O, buna kimin layık olduğunu bilmiş, onu ona tevdi etmiş ve onun nezdinde kılmıştır.
86098. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmışlardır.
86099. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
86100. Metin
حدَّثنا ابنُ سنانٍ القزَّازُ، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، عن شبيبٍ (¬٢)، عن عكرمةَ، عن ابنِ عباسٍ في قولِه: {ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ}. قال: الفَضْلُ الدِّينُ (¬٣).
Bize İbn Sinân el-Kazzâz anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ, Şebîb'den (¬٢), o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan Allah'ın: {ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ} “İşte bu, Allah'ın lütfudur; onu dilediğine verir” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: Lütuf, dindir (¬٣).
86101. Metin
{وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ}. يقولُ: واللَّهُ ذو الفَضْلِ على عبادِه؛ المحسنِ منهم والمسيءِ، والذين بَعث فيهم الرسولَ منهم وغيرِهم، العظيمُ الذي يَقِلُّ فضلُ كلَّ ذي فضلٍ عندَه.
{وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ} “Allah, büyük lütuf sahibidir”. [Ebû Ca'fer] der ki: Allah; iyilik yapanı ve kötülük işleyeniyle, içlerinden kendilerine elçi gönderilenlerle ve diğerleriyle bütün kullarına karşı lütuf sahibidir; katında her lütuf sahibinin lütfunun pek az kaldığı pek büyük [lütuf sahibidir].
86102. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٥)}.
Yüce Allah'ın şu buyruğunun tevili hakkındaki görüş: {مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (٥)} “Tevrat'la yükümlü tutulup da sonra onun hakkını vermeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan kavmin misali ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”
86103. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: مثَلُ الذين أُوتوا التوراةَ مِن اليهودِ والنصارى، فحُمِّلوا العملَ بها {ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا}. يقولُ: ثم لم يَعْملوا بما فيها، وكذَّبوا بمحمدٍ ﷺ، وقد أُمِروا بالإيمانِ به فيها، واتِّباعِه والتصديقِ به، {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا}. يقولُ: كمثَلِ الحمارِ يحمِلُ على ظَهْرِه كتبًا مِن كتبِ العلمِ لا يَنتفِعُ بها، ولا يَعْقِلُ ما فيها، فكذلك الذين أُوتوا التوراةَ التي فيها بيانُ أمرِ محمدٍ ﷺ، مثلُهم إذا لم يَنْتَفِعوا بما فيها كمثَلِ الحمارِ الذي يحمِلُ أسفارًا فيها عِلْمٌ، فهو لا يَعْقِلُها ولا يَنْتَفِعُ بها.
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Kendilerine Tevrat verilip onunla amel etmekle yükümlü tutulan Yahudi ve Hristiyanların durumu, {ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا} “sonra onun hakkını vermeyenlerin” yani onun içindekilerle amel etmeyip Tevrat'ta kendisine iman etmekle, ona uymakla ve onu doğrulamakla emrolundukları halde Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'i yalanlayanların durumu; {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا} “ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir”. Yani sırtında kendisinden faydalanamadığı ve içinde ne olduğunu idrak edemediği ilim kitapları taşıyan eşeğin durumu gibidir. Tıpkı bunun gibi, içinde Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in durumunun açıklaması bulunan Tevrat kendilerine verilmiş olanların durumu da içindekilerden faydalanmadıkları takdirde, sırtında ilim dolu kitaplar taşıyan fakat onları anlamayan ve onlardan faydalanmayan eşeğin durumu gibidir.
86104. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmışlardır.
86105. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
86106. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {يَحْمِلُ أَسْفَارًا}. قال: يَحْمِلُ كتبًا لا يَدْري ما فيها، ولا يَعْقِلُها (¬١).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana Hâris anlattı, dedi ki: Bize Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o Mücâhid'den Allah'ın: {يَحْمِلُ أَسْفَارًا} “ciltlerle kitap taşıyan” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattılar: İçinde ne olduğunu bilmediği ve idrak edemediği kitapları taşıyan (¬١).
86107. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا}. قال: يحمِلُ كتابًا لا يَدْري ماذا عليه، ولا ماذا فيه.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den [naklen] anlattı: {مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا} “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların (onunla amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir.” Dedi ki: Üzerinde ne olduğunu da içinde ne bulunduğunu da bilmeyen bir kitap taşır.1
86108. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا}. قال: كمثَلِ الحمارِ الذي يحمِلُ كتبًا، لا يَدْرِي ما على ظَهْرِه (¬١).
Bize İbn Abdila'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den Allah'ın: {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا} “ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: Sırtında ne olduğunu bilmeyen, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir (¬١).
86109. Metin
حدَّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا}: كتبًا، والكتابُ بالنَّبَطيةِ يُسَمَّى سِفْرًا (¬٢)، ضرَب اللَّهُ هذا مثلًا للذين أُعْطوا التوراةَ ثم كفَروا.
Hüseyin'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın Allah'ın: {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا} “ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir” buyruğu hakkında şöyle dediğini işittim: Kitaplar [taşır]. Kitaba Nabat dilinde "sifr" (¬٢) denir. Allah bu misali, kendilerine Tevrat verilip de sonra inkâr edenler için vermiştir.
86110. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا}: والأسفارُ الكتبُ، فجعَل اللَّهُ مثَلَ الذي يقرَأُ الكتابَ ولا يَتَّبِعُ ما فيه، كمثلِ الحمارِ يحملُ كتابَ اللَّهِ الثقيلَ، لا يَدْرِي ما فيه، ثم قال: {بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ} الآية.
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan O'nun şu buyruğunu anlattı: {مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا} “Tevrat'la yükümlü tutulup da sonra onun hakkını vermeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir”. Esfâr, kitaplardır. Allah, kitabı okuyup da içindekilere tabi olmayan kimsenin durumunu, Allah'ın ağır kitabını taşıyan ve içinde ne olduğunu bilmeyen eşeğin durumu gibi kılmıştır. Sonra şöyle buyurmuştur: {بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ} “Allah'ın âyetlerini yalanlayan kavmin misali ne kötüdür!” -âyetin sonuna kadar-.
86111. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِ اللَّهِ: {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا}. قال: الأسفارُ: التوراةُ يحمِلُها الحمارُ على ظَهْرِه، كما تُحْمَلُ المصاحفُ على الدوابِّ، مثلُ الرجلِ يسافرُ فيحمِلُ مُصْحَفَه. قال: [فلا يَنْتَفِعُ] (¬٣) الحمارُ بها حينَ يحمِلُها على ظَهْرِه، كذلك لم يَنْتفِعْ هؤلاء بها حينَ لم يَعْملوا بها وقد أُوتوها، كما لم يَنْتفِعْ بها هذا وهي على ظَهْرِه.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, Allah'ın: {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا} “ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Esfâr, binitlerin üzerinde Mushafların taşındığı gibi -tıpkı yolculuğa çıkıp da Mushafını taşıyan adamın durumu gibi- eşeğin sırtında taşıdığı Tevrat'tır. Dedi ki: Eşek onu sırtında taşırken ondan [nasıl faydalanamıyorsa] (¬٣), tıpkı bunun gibi bunlar da kendilerine verilmiş olduğu halde onunla amel etmeyince ondan faydalanamamışlardır; tıpkı sırtında olduğu halde bundan faydalanamayan [eşek] gibi.
86112. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ في قولِه: {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا}. يقول: كتبًا ٤.
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan [Allah Teâlâ'nın]: {كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا} “ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: Kitaplar [demektir] 4.
86113. Metin
والأسفارُ جمعُ سِفْرٍ، وهي الكتبُ العِظامُ
Esfâr (أسفار), sifr (سِفْر) kelimesinin çoğuludur ve bunlar büyük hacimli kitaplardır.
86114. Metin
وقولُه: {بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ}. يقولُ: بئس هذا المثلُ مثلُ القومِ الذين كذَّبوا {بِآيَاتِ اللَّهِ}، يعني: بأدلَّتِه وحججِه، {وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ}. يقولُ تعالى ذكرُه: واللَّهُ لا يوفِّقُ القومَ الذين ظلَموا أنفسَهم، فكفَروا بآياتِ ربِّهم.
Yüce Allah'ın {بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ} “Allah'ın âyetlerini yalanlayan kavmin misali ne kötüdür!” buyruğu; {بِآيَاتِ اللَّهِ} “Allah'ın âyetlerini” yani O'nun delillerini ve hüccetlerini yalanlayan kavmin bu misali ne kötüdür, demektir. {وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” buyruğu hakkında zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Allah, Rablerinin âyetlerini inkâr ederek kendilerine zulmeden topluluğu [hidayete] muvaffak kılmaz.
86115. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {قُلْ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٦)}.
Yüce Allah'ın şu buyruğunun tevili hakkındaki görüş: {قُلْ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٦)} “De ki: Ey Yahudiler! Eğer diğer insanları bir yana bırakıp yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız ve eğer bu iddianızda samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin!”
86116. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: قلْ يا محمدُ لليهودِ: {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ} سِواكم، {فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} في قيلِكم أنكم أولياءُ للَّهِ مِن دونِ الناسِ، فإن اللَّهَ لا يُعذِّبُ أولياءَه، بل يُكْرِمُهم ويُنْعِمُهم، وإن كنتم مُحِقِّين فيما تقولون، فتمنَّوا الموتَ لتَسْتريحوا مِن كَرْبِ الدنيا وهمومِها وغمومِها، وتَصيروا إلى رَوْحِ الجنانِ ونعيمِها بالموتِ.
Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Yahudilere de ki: {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ} “Ey Yahudiler! Eğer diğer insanları bir yana bırakıp yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız”; {فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “ve eğer bu iddianızda samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin!”, diğer insanların değil de kendinizin Allah'ın dostları olduğu yönündeki sözünüzde [samimi iseniz]. Çünkü Allah dostlarına azap etmez; bilakis onlara ikramda bulunur ve nimetler verir. Eğer söylediklerinizde haklı iseniz, dünyanın sıkıntısından, kederlerinden ve gamlarından kurtulup ölüm vesilesiyle cennetlerin ferahlığına ve nimetlerine kavuşmak için ölümü temenni edin.
86117. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبرَنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {قُلْ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا}: قُلْ يأيُّها الذين تابوا، لليهودِ؛ قال موسى: {إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ} [الأعراف: ١٥٦]: إنا تُبْنا إليك.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, Allah'ın: {قُلْ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا} “De ki: Ey Yahudiler!” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Yahudilere; "De ki: Ey tövbe edenler!" [demektir]. Nitekim Mûsâ: {إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ} [el-A'râf: 156] “Biz sana döndük/tövbe ettik” yani şüphesiz biz sana tövbe ettik, demiştir.
86118. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (٧)}.
Yüce Allah'ın şu buyruğunun tevili hakkındaki görüş: {وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (٧)} “Ama onlar, ellerinin önceden işledikleri (günahlar) yüzünden bunu asla temenni edemezler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.”
86119. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: {وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا}. يقولُ: ولا
Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e şöyle buyurmaktadır: {وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا} “Ama onlar bunu asla temenni edemezler”. Şöyle buyurmaktadır:
86120. Metin
يتمنَّى اليهودُ الموتَ أبدًا، {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ}. يعني: بما اكْتَسبوا في هذه الدنيا مِن الآثامِ، واجْتَرحوا مِن السيئاتِ، {وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ}. يقولُ: واللَّهُ ذو علمٍ بمن ظلَم مِن خلْقِه نفسَه، فأَوْبَقها بكفرِه باللَّهِ.
Yahudiler ölümü asla temenni etmezler; {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ} “ellerinin önceden işledikleri yüzünden”. Yani bu dünyada kazandıkları günahlar ve işledikleri kötülükler sebebiyle. {وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ} “Allah, zalimleri hakkıyla bilendir”. Şöyle buyurmaktadır: Allah, yarattıklarından Allah'ı inkâr etmek suretiyle kendi nefsine zulmedip onu helake sürükleyenleri çok iyi bilendir.
86121. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٨)}.
Yüce Allah'ın şu buyruğunun tevili hakkındaki görüş: {قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ فَإِنَّهُ مُلَاقِيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٨)} “De ki: Kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra gaybı da görünen âlemi de bilen (Allah'a) döndürüleceksiniz; O size yaptıklarınızı haber verecektir.”
86122. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: قُلْ يا محمدُ لليهودِ: إن الموتَ الذي تَفِرُّون منه فتكرَهونه، وتأْبَون أن تتمنَّوه، فإنه مُلاقِيكُم ونازلٌ بكم، {ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ}. يقولُ: ثم يردُّكم ربُّكم مِن بعدِ مماتِكم إلى عالمِ الغيبِ والشهادةِ، عالمِ غيبِ السماواتِ والأرضِ، {وَالشَّهَادَةِ}. يعني: وما شُهِد فظهَر لرأْيِ العينِ، ولم يَغِبْ عن أبصارِ الناظرين.
Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed [sallallâhu aleyhi ve sellem]'e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Yahudilere de ki: Kendisinden kaçtığınız, hoşlanmadığınız ve temenni etmekten kaçındığınız ölüm muhakkak size kavuşacak ve başınıza gelecektir. {ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ} “Sonra gaybı da görünen âlemi de bilene döndürüleceksiniz”. Şöyle buyurmaktadır: Sonra Rabbiniz ölümünüzün ardından sizi gaybı ve şehadeti bilene, göklerin ve yerin gaybını bilene döndürecektir. {وَالشَّهَادَةِ} “ve görünen âlemi” yani gözle görülüp ortaya çıkan ve bakanların gözlerinden gizli kalmayan şeyleri [bilene].
86123. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، قال: تلا قتادةُ: {ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ}. فقال: إنَّ اللَّهَ أذلَّ ابنَ آدمَ بالموتِ. لا أعلمُه إلا رفَعه (¬١).
Bize İbn Abdila'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den anlattı, dedi ki: Katâde {ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ} “Sonra gaybı da görünen âlemi de bilene döndürüleceksiniz” âyetini okudu ve şöyle dedi: Şüphesiz Allah Âdemoğlunu ölümle zelil kılmıştır. [Râvi dedi ki:] Bunu [Peygamber'e] merfû kılmaktan başka bir şekilde rivayet ettiğini bilmiyorum (¬١).
86124. Metin
{فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ}. يقولُ: فيخبرُكم حينئذٍ بما كنتم في الدنيا تعملون مِن الأعمال؛ سيِّئِها وحَسنِها؛ لأنه محيطٌ بجميعِها، ثم يجازيكم على ذلك؛ المحسنَ بإحسانِه، والمسيءَ [بما هو أهلُه] (¬٢).
{فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “O size yaptıklarınızı haber verecektir” buyruğu; o vakit dünyada işlediğiniz amelleri, kötüsüyle iyisiyle size haber verecektir; çünkü O hepsini kuşatmıştır. Sonra da bunun karşılığını size verecektir; iyilik yapana iyiliğiyle, kötülük yapana da [layık olduğuyla] (¬٢) karşılık verecektir, demektir.
86125. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٩)}.
Yüce Allah'ın: {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٩)} “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı zaman hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” [cuma: 9] buyruğunun tevili hakkındaki görüş:
86127. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه للمؤمنين به مِن عبادِه: يأيُّها الذين صدَّقوا اللَّهَ ورسولَه، {إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ}. وذلك هو النداءُ الذي (¬١) يُنادَى بالدعاءِ إلى صلاةِ الجمعةِ عند قعودِ الإمامِ على المنبرِ للخطبةِ. ومعنى الكلامِ: إذا نُودِي للصلاةِ، مِن صلاةِ يومِ الجمعةِ، {فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ}. يقولُ: فامضُوا إلى ذكرِ اللَّهِ، واعْملوا له. وأصلُ السعْيِ في هذا الموضعِ العملُ، وقد ذكَرْنا الشواهدَ على ذلك فيما مضى قبلُ (¬٢).
Zikri yüce olan [Allah], kullarından kendisine iman edenlere şöyle buyurmaktadır: Allah'ı ve Resûlünü tasdik edenler! {إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ} “Cuma günü namaza çağrıldığı zaman”. Bu, imamın hutbe için minbere oturduğu vakit cuma namazına davet için yapılan çağrıdır (¬١). Sözün anlamı şudur: Cuma gününün namazlarından olan namaza çağrıldığında, {فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ} “hemen Allah'ı anmaya koşun”. Şöyle buyurmaktadır: Allah'ın zikrine yönelip gidin ve O'nun için amel edin. Bu makamda Sa'y (سَعْي) kelimesinin asıl anlamı amel etmektir; nitekim daha önce geçmişte buna dair delilleri zikretmiştik (¬٢).
86128. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer ifadeler kullanmışlardır.
86129. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
86130. Metin
حدَّثنا الحسنُ بن عرفةَ، قال: ثنا إسماعيلُ بنُ عياشٍ، عن شُرَحبيلَ بنِ مسلمٍ الخَوْلانيِّ في قولِ اللَّهِ: {فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ}. قال: فاسْعَوا في العملِ، وليس السعْيُ في المشيِ.
Bize Hasan b. Arafe anlattı, dedi ki: Bize İsmâîl b. Ayyâş, Şürahbîl b. Müslim el-Havlânî'den Allah'ın: {فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ} “hemen Allah'ı anmaya koşun” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: Amelde bulunun/koşun; buradaki sa'y yürüyüşteki [koşma] değildir.
86131. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قوله: {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ}: والسعْيُ يا بنَ آدمَ أن تسعى بقلبِك وعملِك، وهو المضيُّ ٣ إليها ٤.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den onun {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ} “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman hemen Allah'ı anmaya koşun” buyruğu hakkında [şöyle dediğini] anlattı: Ey âdemoğlu! Sa'y; kalbinle ve amelinle yönelmendir, bu da ona gitmektir 3 4.
86132. Metin
حدَّثنا ابنُ المثنى، قال: ثنا ابنُ أبي عديٍّ، عن شعبةَ، قال: أخبَرني مغيرةُ، عن إبراهيمَ أنه قيل لعمرَ ﵁: إنَّ أُبيًّا يقرَؤُها: {فَاسْعَوْا}. قال: أما إنه أَقْرؤنا وأعلمُنا بالمنسوخِ، وإنما هي: (فامْضوا) (¬١).
Bize İbnü'l-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Adiyy, Şu'be'den anlattı, dedi ki: Bana Mugîre, İbrâhîm'den aktardı; Ömer [radıyallâhu anh]'a şöyle denilmiş: "Übeyy bu âyeti {فَاسْعَوْا} şeklinde okuyor." Bunun üzerine [Ömer]: "O, bizim en iyi Kur'an okuyanımız ve mensuhu en iyi bilenimizdir; fakat o ancak: (فامْضوا) 'yürüyüp gidin' şeklindedir" dedi (¬١).
86133. Metin
حدَّثنا عبدُ الحميدِ بنُ بيانٍ السُّكَّرِيُّ، قال: أخبرَنا سفيانُ، عن الزهريِّ، عن سالمٍ، عن أبيه، قال: ما سمِعتُ عمرَ يقرَؤُها قطُّ إلا (فامْضُوا) (¬٢).
Bize Abdülhamîd b. Beyân es-Sükkerî anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Zührî'den, o Sâlim'den, o da babasından haber verdi; dedi ki: Ömer'in bunu okurken kesinlikle (فامْضُوا) 'yürüyüp gidin' şeklinde okuduğundan başkasını işitmedim (¬٢).
86134. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، قال: ثنا حنظلةُ، عن سالمِ بنِ عبدِ اللَّهِ، قال: كان عمرُ ﵁ يقرَؤُها: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân anlattı, dedi ki: Bize Hanzale, Sâlim b. Abdillâh'tan anlattı; dedi ki: Ömer [radıyallâhu anh] bunu: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ) "Allah'ın zikrine yürüyüp gidin" şeklinde okurdu.
86135. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن حنظلةَ، عن سالمِ بنِ عبدِ اللَّهِ أنَّ عمرَ بنَ الخطابِ قرَأها: (فامْضُوا) (¬٣).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Hanzale'den, o da Sâlim b. Abdillâh'tan anlattı; Ömer b. el-Hattâb bunu: (فامْضُوا) "yürüyüp gidin" şeklinde okumuştur (¬٣).
86136. Metin
حدَّثني يونسُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: ثنا حنظلةُ بنُ أبي سفيانَ الجُمَحيُّ، أنه سمِع سالمَ بنَ عبدِ اللَّهِ يحدِّثُ عن أبيه، أنه سمِع عمرَ بنَ الخطابِ يقرَأُ: (إِذَا نُودِيَ للصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الجُمُعَةِ فَامْضُوا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ).
Bana Yûnus b. Abdila‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bize Hanzale b. Ebî Süfyân el-Cumahî anlattı; o Sâlim b. Abdillâh'ı babasından naklederken işitmiş: O [da] Ömer b. el-Hattâb'ı: (إِذَا نُودِيَ للصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الجُمُعَةِ فَامْضُوا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ) "Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğunda Allah'ın zikrine yürüyüp gidin" şeklinde okurken işitmiştir.
86137. Metin
قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: أخبَرني يونسُ، عن ابنِ شهابٍ، قال: أخبَرني سالمُ بنُ عبدِ اللَّهِ، أَنَّ عبَد اللَّهِ بنَ عمرَ قال: لقد توفَّى اللَّهُ عمرَ بنَ الخطابِ ﵁، وما يقرَأُ هذه الآية التي ذكَر اللَّهُ فيها الجمعةَ: {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ}. إلا (¬١) (فامْضُوا إلى ذكرِ اللَّهِ).
Dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Yûnus, İbn Şihâb'dan haber verdi, dedi ki: Bana Sâlim b. Abdillâh haber verdi; Abdullah b. Ömer şöyle demiştir: Allah, Ömer b. el-Hattâb [radıyallâhu anh]'ın canını aldığında, o Allah'ın cumayı zikrettiği şu: {يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ} “Ey inananlar! Cuma günü namaza çağrıldığı zaman” âyetini sadece (¬١) (فامْضُوا إلى ذكرِ اللَّهِ) "Allah'ın zikrine yürüyüp gidin" şeklinde okuyordu.
86138. Metin
حدَّثني أبو السائبِ، قال: ثنا أبو معاويةَ، عن الأعمشِ، عن إبراهيمَ، قال: كان عبدُ اللَّهِ يقرَؤُها: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ). ويقولُ: لو قرأتُها: {فَاسْعَوْا} لسعَيْتُ حتى يسقُطَ رِدائي (¬٢).
Bana Ebü's-Sâib anlattı, dedi ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'ten, o İbrâhîm'den anlattı; dedi ki: Abdullah bunu: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ) "Allah'ın zikrine yürüyüp gidin" şeklinde okurdu ve şöyle derdi: "Şayet ben onu {فَاسْعَوْا} şeklinde okusaydım, rıdâm (omuz örtüm) düşene kadar koşardım" (¬٢).
86139. Metin
حدَّثنا ابنُ المثنى، قال: ثنا ابنُ أبي عديٍّ، عن شعبةَ، عن سليمانَ، عن إبراهيمَ، قال: قال عبدُ اللَّهِ: لو كان السعْيُ لسعَيْتُ حتى يسقطَ رِدائي. قال: ولكنها: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ). قال: هكذا كان يقرَؤُها.
Bize İbnü'l-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Adiyy, Şu'be'den, o Süleymân'dan, o İbrâhîm'den anlattı; dedi ki: Abdullah şöyle dedi: "Eğer kasıt sa'y (koşmak) olsaydı, rıdâm düşene kadar koşardım." Dedi ki: "Fakat o: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ) 'Allah'ın zikrine yürüyüp gidin' şeklindedir." [İbrâhîm] dedi ki: O, bunu böyle okurdu.
86140. Metin
حدَّثني عليُّ بنُ الحسينِ الأزديُّ، قال: ثنا يحيى بنُ يمانٍ الأَزْدِيُّ، عن أبي جعفرٍ الرازيِّ، عن الربيعِ، عن أبي العاليةِ، أنه كان يقرَؤُها: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ) (¬٣).
Bana Ali b. el-Hüseyin el-Ezdî anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Yemân el-Ezdî, Ebû Ca'fer er-Râzî'den, o Rebî'den, o da Ebü'l-Âliye'den onun bunu: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ) "Allah'ın zikrine yürüyüp gidin" şeklinde okuduğunu anlattı (¬٣).
86141. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، قال: ثنا أبو جعفرٍ، عن الربيعِ، عن أبي العاليةِ أنه قرَأها: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ)
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ca'fer, Rebî'den, o da Ebü'l-Âliye'den onun bunu: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ) "Allah'ın zikrine yürüyüp gidin" şeklinde okuduğunu anlattı.
86142. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، عن سفيانَ، [عن ابنِ جريجٍ] ٤، عن عطاءٍ، قال: هي للأحرارِ.
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân, Süfyân'dan, [İbn Cüreyc'den]4, o Atâ'dan [nakletti; Atâ] şöyle dedi: O [cuma namazı], hür olanlar içindir.
86143. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، عن سفيانَ، عن منصورٍ، عن رجلٍ، عن مسروقٍ، قال: عندَ الوقْتِ (¬١).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân, Süfyân'dan, o Mansûr'dan, o bir adamdan, o da Mesrûk'tan şöyle dediğini anlattı: Vakit girdiğinde (¬١).
86144. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن منصورٍ، عن رجلٍ، عن مسروقٍ: {إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ}. قال: الوقتِ (¬٢).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Mansûr'dan, o bir adamdan, o da Mesrûk'tan nakletti: {إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ} “namaza çağrıldığı zaman” [ifadesi hakkında]: "Vakittir" (¬٢) dedi.
86145. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، عن سفيانَ، عن جابرٍ، عن مجاهدٍ، قال: هو عندَ العَزْمةِ، عندَ الخطبةِ، عندَ الذكرِ.
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân, Süfyân'dan, o Câbir'den, o da Mücâhid'den şöyle dediğini anlattı: O [vakit], kesin emir vaktinde, hutbe esnasında, zikir vaktindedir.
86146. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ}. قال: النداءُ عندَ الذكرِ عزيمةٌ.
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana Hâris anlattı, dedi ki: Bize Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o Mücâhid'den Allah'ın: {لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ} “Cuma günü namaza” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattılar: Zikir esnasındaki çağrı kesin bir emirdir (farzdır).
86147. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن جابرٍ، عن مجاهدٍ: {إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ}. قال: العَزْمةُ عندَ الذكرِ عندَ الخطبةِ.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Câbir'den, o da Mücâhid'den nakletti: {إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ} “Cuma günü namaza çağrıldığı zaman” [âyeti hakkında] şöyle dedi: Kesin emir (vücûbiyet), zikir esnasında, hutbe esnasındadır.
86148. Metin
قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن المغيرةِ والأعمشِ، عن إبراهيمَ، عن ابنِ مسعودٍ، قال: لو قرأْتُها: {فَاسْعَوْا}، لسَعَيْتُ حتى يسقُطَ رِدائي. وكان يقرَؤُها: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ) (¬٣).
Dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Mugîre ve A'meş'ten, onlar İbrâhîm'den, o da İbn Mes'ûd'dan şöyle dediğini anlattı: Şayet ben onu {فَاسْعَوْا} şeklinde okusaydım, rıdâm düşene kadar koşardım. O, bunu: (فامْضُوا إلى ذِكْرِ اللَّهِ) "Allah'ın zikrine yürüyüp gidin" şeklinde okurdu (¬٣).
86149. Metin
قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن عطاءِ بنِ السائبِ، عن الشعبيِّ، عن ابنِ
Dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Atâ b. es-Sâib'den, o Şa'bî'den, o da İbn
86150. Metin
مسعودٍ، قال: قرَأها: (فامْضُوا).
Mes'ûd'dan [nakletti; İbn Mes'ûd] şöyle dedi: O bunu: (فامْضُوا) "Yürüyüp gidin" şeklinde okudu.
86151. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن أبي حيانَ، عن عكرمةَ: {فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ}. قال: السعْيُ العملُ (¬١).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Ebû Hayyân'dan, o İkrime'den: {فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ} “Allah'ın zikrine koşun” [ayeti hakkında] nakletti; o: "Sa'y (koşmak), amel etmektir" dedi (¬١).