"Mülk" Suresinin Tefsiri

Taberî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

86982. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

86983. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١) الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ (٢)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١) الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ (٢)} “Hükümranlık elinde olan Allah ne yücedir! O, her şeye hakkıyla güç yetirendir. Hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”

86984. Metin

يعني بقولِه تعالى ذكرُه: {تَبَارَكَ}: تعاظم وتعالى، {الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ}: بيدِه مُلْكُ الدنيا والآخرةِ وسُلْطانُهما، نافذٌ فيهما أمرُه وقضاؤُه، {وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ}. يقولُ: وهو على ما يشاءُ فعلَه ذو قدرةٍ، لا يمنعُه مِن فعلِه مانعٌ، ولا يحولُ بينَه وبينَه عَجْزٌ.

Şanı yüce olan Allah, {تَبَارَكَ} “Ne yücedir!” buyruğuyla Kendisinin büyüklüğünü ve yüceliğini kastetmektedir. {الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ} “Hükümranlık elinde olan”; yani dünya ve ahiretin mülkü ve hâkimiyeti O'nun elindedir, her ikisinde de emri ve takdiri geçerlidir. {وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” Şöyle buyurmaktadır: O, yapmayı dilediği her şeye güç yetirendir; hiçbir engelleyici O'nu yapmaktan alıkoyamaz ve O'nunla fiili arasına hiçbir acziyet giremez.

86985. Metin

وقولُه: {الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ} فأمات مَن شاء وما شاء، وأحيا مَن أراد وما أراد إلى أجلٍ معلومٍ، {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا}. يقولُ: ليختبرَكم فينظرَ أيُّكم له أيُّها الناسُ أَطْوعُ، وإلى طلبِ رضاه أَسرعُ.

Âyetteki {الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ} “Ölümü ve hayatı yaratan O'dur” ifadesiyle; dilediği kimseyi ve dilediği şeyi öldürmüş, dilediği kimseyi ve dilediği şeyi de belirlenmiş bir ecele kadar yaşatmıştır. {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا} “Hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için” buyruğu ise şöyle demektir: Ey insanlar, hanginizin Kendisine daha çok itaat edeceğini ve rızasını kazanmaya daha çabuk koşacağını görmek üzere sizi imtihan etmek için [bunu yapmıştır].

86986. Metin

وقد حدَّثني ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ}. قال: أذلَ اللَّهُ ابنَ آدمَ بالموتِ، وجعَل الدنيا دارَ حياةٍ ودارَ فناءٍ، وجعَل الآخرةَ دارَ جزاءٍ وبقاءٍ (¬١).

İbn Abdilâ'lâ bana rivayet edip dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ} “Ölümü ve hayatı yaratan O'dur” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: “Allah, Âdemoğlunu ölümle zelil kılmış; dünyayı bir hayat ve yok oluş yurdu, ahireti ise bir mükâfat ve ebediyet yurdu kılmıştır.” (¬١)

86987. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ}: ذُكر أنَّ نبيَّ اللَّهِ ﷺ كان يقولُ: "إنَّ اللَّهَ أذَلُّ ابنَ آدمَ بالموتِ" ٢.

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ} “Sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: Zikredildiğine göre Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: «إنَّ اللَّهَ أذَلَّ ابنَ آدمَ بالموتِ» «Şüphesiz Allah, Âdemoğlunu ölümle zelil kılmıştır.» 2

86988. Metin

وقولُه: {وَهُوَ الْعَزِيزُ}. يقولُ: وهو القويُّ الشديدُ انتقامُه ممَّن عصاه وخالَف أمرَه، {الْغَفُورُ} ذنوبَ مَن أناب إليه وتاب مِن ذنوبِه.

Âyetteki {وَهُوَ الْعَزِيزُ} “O, mutlak güç sahibidir” ifadesi; Kendisine isyan edip emrine karşı gelenlerden intikamı pek şiddetli ve güçlü olandır, demektir. {الْغَفُورُ} “Çok bağışlayandır” ifadesi ise; Kendisine yönelip günahlarından tövbe edenlerin günahlarını bağışlayandır, demektir.

86989. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ (٣) ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ (٤)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ (٣) ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ (٤)} “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak, bir çatlak görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; gözün âciz ve yorgun bir hâlde sana geri dönecektir.”

86990. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه مخبرًا عن صفتِه: {الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا} طَبَقًا فوقَ طَبَقٍ، بعضُها فوقَ بعضٍ.

Şanı yüce olan Allah, Kendi vasfını haber vererek şöyle buyurmaktadır: {الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا} “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır”; yani kat kat, biri diğerinin üzerinde olacak şekilde [yaratmıştır].

86991. Metin

وقولُه: {مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: ما تَرى في خلقِ الرحمنِ الذي خلَق؛ لا في سماءٍ ولا في أرضٍ، ولا في غيرِ ذلك - {مِنْ تَفَاوُتٍ}. يعني: مِن اختلافٍ.

Âyetteki {مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ} “Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin” ifadesi hakkında şanı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Rahmân'ın yarattığı mahlukatta; ne gökte ne yerde ne de bunların dışındakilerde {مِنْ تَفَاوُتٍ} “hiçbir uyumsuzluk” göremezsin; yani hiçbir düzensizlik ve aykırılık göremezsin.

86992. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قالُ أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşü tevil ehli de ifade etmiştir.

86993. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

86994. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ}: ما تَرى فيهم مِن اختلافٍ.

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَنِ مِنْ تَفَاوُتٍ} “Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin” sözü hakkında şöyle dediğini bildirdi: “Onlarda hiçbir aykırılık ve düzensizlik göremezsin.”

86995. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {مِنْ تَفَاوُتٍ}. قال: مِن اختلافٍ (¬١).

Bize İbn Abdilâ'lâ rivayet edip dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {مِنْ تَفَاوُتٍ} “hiçbir uyumsuzluk” ifadesi hakkında şöyle dediğini nakletti: “Hiçbir aykırılık ve düzensizlik [göremezsin].” (¬١)

86996. Metin

واختلَفتِ القرأةُ في قراءةِ ذلك؛ فقرأَتْه عامةُ قرأةِ المدينةِ والبصرةِ وبعضُ

Kurrâ bunun okunuşunda ihtilaf etmiştir; Medine ve Basra kurrâsının geneli ile Kûfelilerin bir kısmı1

86997. Metin

الكوفيِّين: {امِنْ تَفَاوُتٍ} بألفٍ (¬١). وقرَأ ذلك عامةُ قرأةِ الكوفةِ: (مِن تَفَوُّتٍ) بتشديدِ الواوِ، بغيرِ ألفٍ (¬٢).

bunu elif ile {مِنْ تَفَاوُتٍ} şeklinde okumuşlardır (¬١). Kûfe kurrâsının geneli ise elifsiz ve vâv harfini şeddeli olarak (مِن تَفَوُّتٍ) şeklinde okumuştur (¬٢).

86998. Metin

والصوابُ مِن القولِ في ذلك أنهما قراءتان معروفتان بمعنًى واحدٍ، كما قيل: {وَلَا تُصَعِّرْ} و (لا تُصاعِرْ) (¬٣). وتَعهَّدتُ فلانًا وتعاهَدْتُه، وتَطَهَّرتُ وتظاهَرتُ، وكذلك التفاوتُ والتَّفوُّتُ.

Bu hususta doğru olan söz şudur: Bunlar, aynı manaya gelen ve bilinen iki kıraattir; nitekim {وَلَا تُصَعِّرْ} ve (لا تُصاعِرْ) denildiği gibi (¬٣). Yine tıpkı “teahhedtü fülânen” (تَعهَّدتُ فلانًا) ve “teâhedtühû” (تعاهَدْتُه); “tetahhartü” (تَطَهَّرتُ) ve “tezâhartü” (تظاهَرتُ) denmesi gibidir; aynı şekilde et-tefâvüt (التفاوت) ile et-tefevvüt (التَّفوُّت) de böyledir.

86999. Metin

وقولُه: {فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ}. يقولُ: فرُدَّ البصرَ، هل ترَى فيه مِن صُدُوعٍ ووُهِيٍّ (¬٤)؟ وهي مِن قولِ اللَّهِ: {تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ} [الشورى: ٥]. بمعنى يَتَشقَّقْن ويَتَصدَّعنَ. و"الفُطُورُ": مصدرُ فَطَر فُطُورًا.

Âyetteki {فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ} “Gözünü çevir de bak, bir çatlak görebilir misin?” ifadesi; gözünü tekrar çevir, orada hiçbir yarık ve çatlak görebilir misin (¬٤)? demektir. Bu kelime Allah Teâlâ'nın: {تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ} [eş-Şûrâ: 5] “Neredeyse gökler üstlerinden çatlayıp yarılacaklar” buyruğundan gelmektedir; yani yarılmak ve çatlamak manasındadır. “el-Futûr” (الفُطُورُ) ise “fatara futûran” (فَطَر فُطُورًا) fiilinin masdarıdır.

87000. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşü tevil ehli de ifade etmiştir.

87001. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87002. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابنِ عباسٍ: {هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ}. قال: الفُطُورُ الوُهِيُّ (¬٥).

Bana Muhammed b. Sa'd rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbas'tan {هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ} “Bir çatlak görebilir misin?” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: “Futûr, yarıktır.” (¬٥)

87003. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ}. يقولُ: هل تَرى مِن خَلَلٍ يابنَ آدمَ.

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin {هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ} “Bir çatlak görebilir misin?” âyeti hakkında: “Ey Âdemoğlu! [Onda] hiçbir gedik ve kusur görüyor musun?” dediğini nakletti.

87004. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {مِنْ فُطُورٍ}. قال: مِن خَلَلٍ (¬١).

Bize İbn Abdilâ'lâ rivayet edip dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {مِنْ فُطُورٍ} “Bir çatlak” hakkında şöyle dediğini nakletti: “Hiçbir gedik ve kusur [göremezsin].” (¬١)

87005. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ: {هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ}. قال: مِن شُقُوقٍ (¬٢).

Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan {هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ} “Bir çatlak görebilir misin?” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: “Hiçbir yarık [görebilir misin?].” (¬٢)

87006. Metin

وقولُه: {ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: ثم رُدَّ البصرَ يابنَ آدمَ كرَّتين؛ مرَّةً بعد أخرى، فانْظُرْ هل تَرى من فُطورٍ أو تفاوتٍ، {كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا}. يقولُ: يَرْجِعْ إليك بَصَرُك صاغرًا مُبْعَدًا، مِن قولِهم للكلبِ: اخْسَأْ. إذا طَرَدوه، أي: ابعُدْ صاغرًا، {وَهُوَ حَسِيرٌ}. يقولُ: وهو مُعْيٍ كالٌّ.

Âyetteki {ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ} “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak” ifadesi hakkında şanı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Sonra ey Âdemoğlu, gözünü defalarca, birbiri ardınca tekrar çevir ve bir çatlak yahut uyumsuzluk görebiliyor musun diye bak! {كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا} “[Gözünü tekrar tekrar çevir de bak;] gözün âciz bir hâlde sana geri dönecektir.” Şöyle buyurmaktadır: Gözün horlanmış ve uzaklaştırılmış olarak sana döner; nitekim köpeği kovduklarında hor ve hakir olarak uzaklaşmasını kastederek “ihse'” (اخْسَأْ) derler. {وَهُوَ حَسِيرٌ} “Ve o yorgundur” ifadesi ise; gözün yorulmuş ve bitkin düşmüş bir vaziyettedir, demektir.

87007. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşü tevil ehli de ifade etmiştir.

87008. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87009. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ: {ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ}. يقولُ: هل تَرى في السماءِ مِن خَلَلٍ، {يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ} بسوادِ الليلِ.

Bana Muhammed b. Sa'd rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbas'tan nakletti: {ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ} “Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak” âyeti; gökte hiçbir gedik görebilir misin? demektir. {يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ} “Gözün âciz ve yorgun bir hâlde sana geri dönecektir” âyeti ise; gecenin karanlığında [sana dönecektir], demektir.

87010. Metin

حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ في قولِه: {خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ}. يقولُ: ذليلًا. وقولِه: {وَهُوَ حَسِيرٌ} يقولُ: مرجفٌ ٣.

Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Sâlih rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan {خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ} “Âciz ve yorgun bir hâlde” buyruğu hakkında: “Hor ve hakir kılınmış olarak” dediğini; O'nun {وَهُوَ حَسِيرٌ} “Ve o yorgundur” buyruğu hakkında ise: “Titreyip bitkin düşmüştür” 3 dediğini nakletti.

87011. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادَة قولَه: {يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا}. أي: حاسرًا، {وَهُوَ حَسِيرٌ}. أي: مُعْيٍ.

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا} “Gözün âciz bir hâlde sana geri dönecektir” buyruğu hakkında; yani yorgun düşmüş olarak, {وَهُوَ حَسِيرٌ} “Ve o yorgundur” buyruğu hakkında ise; yani bitkin düşmüş olarak, dediğini bildirdi.

87012. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {خَاسِئًا}. قال: صاغرًا، {وَهُوَ حَسِيرٌ}. يقولُ: مُعْيٍ، لم يَرَ خَلَلًا ولا تفاوُتًا (¬١).

Bize İbn Abdilâ'lâ rivayet edip dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {خَاسِئًا} “Âciz bir hâlde” ifadesi hakkında: “Küçülmüş ve horlanmış olarak”, {وَهُوَ حَسِيرٌ} “Ve o yorgundur” ifadesi hakkında da: “Hiçbir gedik ve uyumsuzluk göremeden bitkin düşmüştür” dediğini nakletti. (¬١)

87013. Metin

وقال بعضُهم: الخاسئُ والحسيرُ واحدٌ.

Bazıları da şöyle demiştir: Hâsi' (خاسئ) ile Hasîr (حسير) aynı anlamdadır.

87014. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87015. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ} الآية. قال: الخاسئُ والحاسرُ واحدٌ؛ حَسُر طَرْفُه أَنْ يَرَى فيها فَطْرًا، فرجَع وهو حسيرٌ قبلَ أَنْ يَرى فيها فَطْرًا. قال: فإذا جاء يومُ القيامةِ انفطرتْ ثم انشقَّتْ، ثم جاء أمرٌ أكبرُ من ذلك، انكشَطَتْ.

Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ} “Gözünü çevir de bak, bir çatlak görebilir misin?” âyeti hakkında şöyle dedi: “Hâsi' (el-hâsi') ile Hâsir (el-hâsir) aynı anlamdadır; göz onda bir çatlak görmeye çalışırken yorulmuş ve onda bir çatlak göremeden bitkin düşmüş olarak geri dönmüştür. Kıyamet günü geldiğinde ise gök önce yarılacak, sonra parçalanacak, ardından bundan daha büyük bir hadise gelip tamamen dürülecektir.”

87016. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ (٥)}.

Yüce Allah'ın şu âyetinin teviline dair açıklama: {وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ (٥)} “Andolsun biz en yakın göğü kandillerle donattık ve onları şeytanlara atılan taşlar kıldık. Onlara alevli ateş azabını hazırladık.”

87017. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: {وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ} وهي النُّجُومُ، وجعَلها مصابيحَ لإضاءتِها. وكذلك الصبحُ إنما قيل له: صبحٌ. للضوءِ الذي يُضِيءُ للناسِ مِن النهارِ، {وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ}. يقول: وجعَلنا المصابيحَ التي زيَّنا بها السماءَ الدنيا رجومًا للشياطينِ تُرْجَمُ بها.

Şânı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: {وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ} “Andolsun biz en yakın göğü kandillerle donattık” -ki bunlar yıldızlardır; aydınlatmalarından ötürü onları kandiller kılmıştır. Nitekim sabah vaktine de gündüz vakti insanları aydınlatan ışıktan dolayı “subh” (sabah) denilmiştir-. {وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ} “Ve onları şeytanlara atılan taşlar kıldık”. [Yani] Şöyle buyurmaktadır: En yakın göğü kendileriyle süslediğimiz o kandilleri, şeytanların kendileriyle taşlandığı atış vasıtaları kıldık.1

87018. Metin

وقد حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ}: إِنَّ اللَّهَ جَلَّ ثناؤُه إنما خلَق هذه النجومَ لثلاثِ خصالٍ؛ خلَقها زينةً للسماءِ الدنيا، ورجومًا للشياطينِ، وعلاماتٍ يُهْتَدى بها، فمَن يتأوَّلُ فيها غيرَ ذلك فقد قال برَأْيِه، وأَخْطَأ حظَّه، وأضاع نصيبَه، وتكلَّف ما لا عِلْمَ له به (¬١).

Bişr bize rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ} “Andolsun biz en yakın göğü kandillerle donattık ve onları şeytanlara atılan taşlar kıldık” âyeti hakkında şöyle dedi: Şanı yüce olan Allah bu yıldızları ancak üç haslet için yaratmıştır: Onları dünya seması için bir zinet, şeytanlar için taşlama araçları ve kendileriyle yol bulunan alâmetler kılmıştır. Kim bunlar hakkında bundan başka bir yorumda bulunursa, kendi şahsi görüşüyle konuşmuş, nasibini zayi etmiş, payını kaybetmiş ve hakkında bilgisi olmadığı bir şeyi yüklenmiş olur. (¬١)

87019. Metin

وقولُه: {وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: وأَعْتَدْنا للشياطينِ في الآخرةِ عذابَ السعيرِ، تُسْعَرُ عليهم فَتُسْجَرُ.

Âyetteki {وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ} “Onlara alevli ateş azabını hazırladık” buyruğu hakkında şanı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Biz ahirette şeytanlar için çılgınca yanan, üzerlerine tutuşturulup alevlendirilen alevli ateş azabını hazırladık.

87020. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٦) إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ (٧)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٦) إِذَا أُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ (٧)} “Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü varış yeridir o! Oraya atıldıklarında, kaynayıp coşarken onun korkunç uğultusunu işitirler.”

87021. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: {وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ} الذي خلَقهم في الدنيا، {عَذَابُ جَهَنَّمَ} في الآخرةِ، {وَبِئْسَ الْمَصِيرُ}. يقولُ: وبِئْسَ المصيرُ عذابُ جهنمَ.

Şanı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Dünyada kendilerini yaratan {وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ} “Rablerini inkâr edenler için” ahirette {عَذَابُ جَهَنَّمَ} “cehennem azabı vardır”. {وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} “Ne kötü varış yeridir o!” buyruğu ise; cehennem azabı ne kötü bir varış yeridir, demektir.

87022. Metin

وقولُه: {إِذَا أُلْقُوا فِيهَا}. يعني: إذا أُلْقِي الكافرون في جهنمَ، {سَمِعُوا لَهَا}. يعني لجهنمَ، {شَهِيقًا}. يعني بالشَّهِيقِ الصوتَ الذي يَخْرُجُ مِن الجوفِ بشدَّةٍ كصوتِ الحمارِ، كما قال رُؤْبةُ في صفةِ حمارٍ (¬٢):

Âyetteki {إِذَا أُلْقُوا فِيهَا} “Oraya atıldıklarında”; yani kâfirler cehenneme atıldıklarında, {سَمِعُوا لَهَا} “onun [korkunç uğultusunu] işitirler”; yani cehennemin {شَهِيقًا} “korkunç uğultusunu” işitirler, demektir. Şehîk (شَهِيق) ile, tıpkı eşek sesi gibi göğüsten şiddetle çıkan ses kastedilmektedir; nitekim Ru'be, bir eşeğin niteliği hakkında şöyle demiştir (¬٢):

87023. Metin

حَشْرَجَ في الجَوْفِ سَحِيلًا أَوْ شَهَقْ

İçinden hırıltıyla inledi ya da şehîk çıkardı,

87024. Metin

حَتَّى يُقَالَ نَاهِقٌ ومَا نَهَقْ

Tâ ki “anırıyor” densin, oysa anırmamıştır.

87025. Metin

وقولُه: {وَهِيَ تَفُورُ}. يقولُ: [وهي] (¬١) تَغْلِي.

Âyetteki {وَهِيَ تَفُورُ} “O kaynayıp coşarken” ifadesi; [cehennem] kaynarken, demektir.

87026. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşü tevil ehli de ifade etmiştir.

87027. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87028. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن مجاهدٍ: {سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ}. يقولُ: تَغلِي كما يَغْلِي القِدْرُ (¬٢).

Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o da Mücâhid'den {سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ} “Kaynayıp coşarken onun korkunç uğultusunu işitirler” âyeti hakkında şöyle dediğini nakletti: “Tencerenin kaynadığı gibi kaynar.” (¬٢)

87029. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ (٨) قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ (٩)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ (٨) قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ (٩)} “Neredeyse öfkeden çatlayacak! Oraya her bir topluluk atıldıkça bekçileri onlara: 'Size bir uyarıcı gelmedi mi?' diye sorarlar. Onlar şöyle derler: 'Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve: Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik.'”

87030. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: تكادُ جَهنمُ {تَمَيَّزُ}. يقولُ: تَتَفرَّقُ وتَتَقَطَّعُ من الغيظِ على أهلِها.

Şanı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Cehennem neredeyse {تَمَيَّزُ} “çatlayacak”; yani ehline olan öfkesinden parçalanıp paramparça olacak [demektir].

87031. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşü tevil ehli de ifade etmiştir.

87032. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87033. Metin

حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ}. يقولُ: تَتَفرَّقُ (¬٣).

Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Sâlih rivayet edip dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan naklettiğine göre; {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ} “Neredeyse öfkeden çatlayacak” buyruğu hakkında: “Parçalanır [demektir]” demiştir (¬٣).

87034. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن

Bana Muhammed b. Sa‘d rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam,

87035. Metin

أبيه، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ}: تكادُ يُفارِقُ بعضُها بعضًا وتَنْفَطِرُ (¬١).

babasından, o da İbn Abbâs'tan {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ} “Neredeyse öfkeden çatlayacak” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: “Neredeyse bir kısmı diğerinden ayrılacak ve yarılacaktır.” (¬١)

87036. Metin

حُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ}. يقولُ: تَفرَّقُ (¬٢).

Bana Hüseyin'den rivayet edildi; o dedi ki: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd rivayet edip dedi ki: Dahhâk'ın {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ} “Neredeyse öfkeden çatlayacak” buyruğu hakkında: “Parçalanır [demektir]” dediğini işittim (¬٢).

87037. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ} قال: التَّميُّزُ التَّفَرُّقُ مِن الغيظِ على أهلِ معاصي اللَّهِ، غضبًا للَّهِ، وانتقامًا له (¬٢).

Bana Yûnus rivayet edip dedi ki: Bize İbn Vehb haber verip dedi ki: İbn Zeyd {تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ} “Neredeyse öfkeden çatlayacak” buyruğu hakkında şöyle demiştir: “Temyîz (تَمَيُّز); Allah rızası için öfkelenerek ve O'nun adına intikam alarak, Allah'a isyan eden kimselere duyulan öfkeden dolayı parçalanmaktır.” (¬٢)

87038. Metin

وقولُه: {كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: كُلما أُلْقِي في جهنَّمَ جماعةٌ، {سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ}. يقولُ: سأَل الفوجَ خَزَنَةُ جهنمَ، فقالوا لهم: أَلم يأْتِكم في الدنيا نذيرٌ يُنْذِرُكم هذا العذابَ الذي أنتم فيه؟ فأجابهم المساكينُ فقالوا: {بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ} يُنْذِرُنا هذا، فكذَّبْناه وقُلْنا له: {مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ}. يقولُ: في ذَهابٍ عن الحقِّ بعيدٍ.

Âyetteki {كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ} “Oraya her bir topluluk atıldıkça” buyruğu; Allah Teâlâ şöyle demektedir: Cehenneme her bir topluluk atıldığında, {سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ} “bekçileri onlara: 'Size bir uyarıcı gelmedi mi?' diye sorarlar.” Yani cehennem bekçileri o topluluğa: “Dünyadayken size içinde bulunduğunuz bu azaba karşı sizi uyaracak bir uyarıcı gelmedi mi?” diye sorarlar. O zavallılar da onlara şöyle cevap verirler: {بَلَى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ} “Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi” ve bizi bununla uyardı; {فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ} “ama biz yalanladık ve: 'Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz' dedik.” Yani: [Siz] haktan çok uzak bir sapma içindesiniz [dedik].

87039. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (١٠) فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ (١١)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (١٠) فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ (١١)} “Ve derler ki: 'Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, çılgın alevli ateş halkı arasında bulunmazdık!' Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık o çılgın alevli ateş halkı [rahmetten] uzak olsun!”

87040. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: وقال الفَوْجُ الذي أُلْقِي في النارِ للخَزَنَةِ: {لَوْ كُنَّا} في الدنيا، {نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ} مِن النُّذُرِ ما جاءونا به من النصيحةِ، أو نَعْقِلُ عنهم ما كانوا يَدْعوننا إليه، {مَا كُنَّا} اليومَ {فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ}. يعني أهلَ النارِ.

Şânı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Ateşe atılan topluluk bekçilere şöyle der: Dünyada iken {لَوْ كُنَّا} “Şayet biz”, {نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ} “kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık”; yani uyarıcıların bize getirdiği nasihatleri dinlemiş olsaydık veya bizi davet ettikleri şeyi kavrasaydık, bugün {مَا كُنَّا} “bulunmazdık”, {فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ} “çılgın alevli ateş halkı arasında”; yani cehennem ehli arasında [bulunmazdık].

87041. Metin

وقولُه: {فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ}. يقولُ: فَأَقرُّوا بذنبِهم.

Yüce Allah'ın: {فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ}1 “Böylece günahlarını itiraf ederler” buyruğu hakkında [Ebû Ca‘fer et-Taberî] şöyle der: Günahlarını ikrar ederler.2

87042. Metin

ووَحَّد "الذنبَ" وقد أُضِيف إلى الجَمْعِ؛ لأن فيه معنى فِعْلٍ، فأدَّى الواحدُ عن الجميعِ، كما يقالُ: خرَج عطاءُ الناسِ، وأَعْطِيَةُ الناسِ.

Zenb (الذنب) kelimesi çoğula izafe edildiği hâlde tekil getirilmiştir; çünkü onda fiil (mastar) anlamı vardır. Dolayısıyla tekil lafız çoğulun yerini tutmuştur. Tıpkı “İnsanların bahşişi (عطاء الناس) çıktı” ve “İnsanların bahşişleri (أَعْطِيَة الناس) [çıktı]” denilmesi gibi.

87043. Metin

{فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ}. يقولُ: فبُعْدًا لأهلِ النارِ.

{فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ} “Artık o çılgın alevli ateş halkı [rahmetten] uzak olsun!” buyruğu; cehennem ehli [rahmetten] uzak olsun, demektir.

87044. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşü tevil ehli de ifade etmiştir.

87045. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87046. Metin

حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ}. يقولُ: بُعْدًا (¬١).

Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Sâlih rivayet edip dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan naklettiğine göre; {فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ} “Artık o çılgın alevli ateş halkı [rahmetten] uzak olsun!” buyruğu hakkında: “Uzak olsun [demektir]” demiştir (¬١).

87047. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن سلمةَ بنِ كُهَيْلٍ: عن سعيدِ بن جبيرٍ: {فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ}. قال: "سُحقًا" وادٍ في جهنَّمَ (¬٢).

Bize İbn Humeyd rivayet edip dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Seleme b. Küheyl'den, o da Saîd b. Cübeyr'den {فَسُحْقًا لِأَصْحَابِ السَّعِيرِ} “Artık o çılgın alevli ateş halkı [rahmetten] uzak olsun!” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: “Suhk (سُحقًا), cehennemde bir vadidir.” (¬٢)

87048. Metin

والقرَأةُ على تخفيفِ الحاءِ مِن "السُّحْقِ"، وهو الصوابُ عندَنا؛ لأنَّ الفصيحَ مِن كلامِ العربِ ذلك، ومِن العربِ مَن يُحرِّكُها بالضمِّ (¬٣).

Kıraat imamlarının tercihi “es-Suhk” (السُّحْق) kelimesindeki hâ harfinin sükûnuyladır (tahfif iledir) ve bize göre de doğru olan budur; zira fasih Arap kelamı böyledir. Ancak Araplardan bu harfi ötre ile (ضم) harekeleyenler de vardır (¬٣).

87049. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١٢) وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (١٣)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (١٢) وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (١٣)} “Şüphesiz görmedikleri hâlde Rablerinden korkanlar var ya, onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”

87050. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: إِنَّ الذين يخافون ربَّهم بالغيبِ. يقولُ: وهم لم يَرَوْه،

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz Rablerinden gaybda korkanlar... [Yani] onlar O'nu görmedikleri hâlde [korkarlar],

87051. Metin

{لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} يقولُ: لهم عفوٌ مِن اللَّهِ عن ذنوبِهم، {وَأَجْرٌ كَبِيرٌ}. يقولُ: وثوابٌ مِن اللَّهِ لهم على خَشْيتِهم إيَّاه بالغيبِ جزيلٌ.

{لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} “onlar için bir bağışlanma... vardır”; yani Allah'tan onlar için günahlarına dair bir af vardır, {وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} “ve büyük bir mükâfat vardır”; yani gaybda O'ndan korkmalarına karşılık Allah katından kendilerine pek bol bir mükâfat vardır.

87052. Metin

وقولُه: {وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ} يقولُ جلَّ ثناؤُه: وأَخْفُوا قولَكم وكلامَكم أيُّها الناسُ أو أَعْلِنوه وأَظْهِروه، {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ}. يقولُ: إنه ذو علمٍ بضمائرِ الصدورِ التي لم يُتَكلَّمْ بها، فكيف بما نُطِق به وتكلِّم به، أُخْفى ذلك أو أُعْلِن؛ لأنَّ مَن لم تَخْفَ عليه ضمائرُ الصدورِ، فغَيْرُها أَحْرى ألا يَخْفى عليه.

Âyetteki {وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ} “Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun” buyruğu; şânı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar, sözünüzü ve konuşmanızı ister gizleyin, ister ilan edip açığa vurun; {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Yani O, dille söylenmemiş olan kalplerdeki sırları dahi bilendir. O hâlde gizli veya aşikâr olarak telaffuz edilip konuşulan şeyleri nasıl bilmesin? Çünkü kalplerdeki gizlilikler kendisine gizli kalmayan kimseye, bunun dışındakilerin gizli kalmaması çok daha evladır.

87053. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (١٤) هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ (١٥)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ (١٤) هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَإِلَيْهِ النُّشُورُ (١٥)} “Yaratan bilmez mi? O, lütuf sahibidir, her şeyden haberdardır. Yeryüzünü sizin için boyun eğdiren O'dur. O hâlde onun omuzlarında (üzerinde) yürüyün ve O'nun rızkından yiyin! Dönüş yalnız O'nadır.”

87054. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: {أَلَا يَعْلَمُ} الربُّ جلَّ ثناؤُه، {مَنْ خَلَقَ}: مَن خَلَقه. يقولُ: كيف يَخْفى عليه خَلْقُه الذي خلَق، {وَهُوَ اللَّطِيفُ} بعبادِه، {الْخَبِيرُ} بهم وبأعمالِهم.

Şânı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Şânı yüce Rab {أَلَا يَعْلَمُ} “bilmez mi”, {مَنْ خَلَقَ} “yarattığını / yaratan”; yani yarattığı kimseyi. Şöyle demektedir: Bizzat yarattığı mahlukatı O'na nasıl gizli kalabilir? {وَهُوَ اللَّطِيفُ} “O, lütuf sahibidir”; kullarına karşı lütufkârdır, {الْخَبِيرُ} “her şeyden haberdardır”; onlardan ve onların amellerinden tam haberdardır.

87055. Metin

وقولُه: {هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا}. يقولُ تعالى ذكرُه: اللَّهُ الذي جعَل لكم الأرضَ ذلولًا سهلًا، سهَّلها لكم، {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا}.

Âyetteki {هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولًا} “Yeryüzünü sizin için boyun eğdiren O'dur” buyruğu; Allah Teâlâ şöyle demektedir: Yeryüzünü sizin için boyun eğdiren, kolay kılan ve onu size elverişli hâle getiren Allah'tır; {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} “O hâlde onun omuzlarında yürüyün.”

87056. Metin

واختلَف أهلُ العلمِ في معنى: {مَنَاكِبِهَا}؛ فقال بعضُهم: مناكبُها جبالُها.

İlim ehli {مَنَاكِبِهَا} “onun omuzlarında” ifadesinin anlamı hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: “Onun menâkibi (omuzları), dağlarıdır” demiştir.

87057. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87058. Metin

حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثنى معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابنِ عباسٍ قولَه: {فِي مَنَاكِبِهَا}. يقولُ: جبالِها ١.

Bana Ali rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Sâlih rivayet edip dedi ki: Bize Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'ın {فِي مَنَاكِبِهَا} “onun omuzlarında” [ifadesi hakkındaki] şu sözünü rivayet etti: “[Onun] dağlarında [demektir]” diyordu.1

87059. Metin

حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا عبدُ الأعلى، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ، عن بشيرِ بنِ كعبٍ أنه قرَأ هذه الآيةَ: {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا}. فقال لجاريةٍ له: إن دَرَيْتِ ما مناكبُها فأَنْتِ حُرَّةٌ لوجْهِ اللَّهِ. قالت: فإن مناكبَها جبالُها. فكأنما سُفِع في وجهِه، ورَغِب في جاريتِه، فسأَل؛ فمنهم من أمرَه، ومنهم مَن نهاه، فسأل أبا الدرداءِ، فقال: الخيرُ في طُمأْنينةٍ، والشرُّ في ريبةٍ، فذَرْ ما يَرِيبُك إلى ما لا يَرِيبُك (¬١).

Bize İbn Beşşâr rivayet edip dedi ki: Bize Abdüla'lâ rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den, o da Beşîr b. Ka'b'dan naklettiğine göre o, {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} “O hâlde onun omuzlarında yürüyün” âyetini okudu ve cariyesine: “Eğer menâkibinin ne olduğunu bilirsen, Allah rızası için hürsün” dedi. Cariye: “Onun menâkibi, dağlarıdır” dedi. Bunun üzerine [Beşîr] sanki yüzünden vurulmuşa döndü; çünkü cariyesini bırakmak istemiyordu. Birilerine sordu; onlardan kimi [azat etmesini] emretti, kimi de nehyetti. Sonunda Ebü'd-Derdâ'ya sordu; o da şöyle dedi: “Hayırlı olan kalbin mutmainliğindedir, şer ise şüphededir; seni şüpheye düşüreni bırak, şüpheye düşürmeyene bak!” (¬١)

87060. Metin

حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا معاذُ بنُ هشامٍ، قال: ثنى أبي، عن قتادةَ، عن بشيرِ بنِ كعبٍ بمثلِه سواءً.

Bize İbn Beşşâr rivayet edip dedi ki: Bize Muâz b. Hişâm rivayet edip dedi ki: Bana babam, Katâde'den, o da Beşîr b. Ka'b'dan aynısını tastamam rivayet etti.

87061. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا}: جبالِها.

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} “O hâlde onun omuzlarında yürüyün”: Dağlarında [demektir].

87062. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {فِي مَنَاكِبِهَا}، قال: في جبالِها (¬٢).

Bize İbn Abdila'lâ rivayet edip dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {فِي مَنَاكِبِهَا} “onun omuzlarında” buyruğu hakkında: “Dağlarında [demektir]” dediğini nakletti (¬٢).

87063. Metin

وقال آخرون: {مَنَاكِبِهَا}: أطرافِها ونواحِيها.

Başkaları ise şöyle demiştir: {مَنَاكِبِهَا} “onun omuzlarında”: Onun uçlarında ve taraflarında [demektir].

87064. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87065. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا}. يقولُ: امشُوا في أطرافِها ٣.

Bana Muhammed b. Sa'd rivayet edip dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, [o da] İbn Abbâs'tan {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} “O hâlde onun omuzlarında yürüyün” [âyeti hakkında] şöyle dediğini [nakletti]: “Onun uçlarında yürüyün [demektir]” 3.

87066. Metin

حدَّثني يعقوبُ بنُ إبراهيمَ، قال: ثنا ابنُ عليةَ، عن سعيدٍ، عن قتادةَ، أن بشيرَ بنَ كعبٍ العدويَّ قرَأ هذه الآيةَ: {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} فقال لجاريتِه: إن أَخْبَرتِني ما مناكبُها فأنتِ حرَّةٌ. فقالت: نواحِيها. فأراد أن يتزوَّجَها، فسأل أبا الدرداءِ، فقال: إن الخيرَ في طُمأنينةٍ، وإن الشرَّ في رِيبةٍ، فدَعْ ما يَريبُك إلى ما لا يَريبُك.

Bana Ya'kūb b. İbrâhîm rivayet edip dedi ki: Bize İbn Uleyye, Saîd'den, o da Katâde'den naklettiğine göre; Beşîr b. Ka'b el-Adevî {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} “O hâlde onun omuzlarında yürüyün” âyetini okudu ve cariyesine: “Eğer bana menâkibinin ne olduğunu haber verirsen sen hürsün” dedi. Cariye: “Onun taraflarıdır” dedi. Bunun üzerine [Beşîr] onunla evlenmek istedi ve Ebü'd-Derdâ'ya sordu. Ebü'd-Derdâ şöyle dedi: “Şüphesiz hayır kalbin mutmainliğindedir, şer ise şüphededir; seni şüpheye düşüreni bırak, şüpheye düşürmeyene bak!”

87067. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا}. قال: طُرُقِها وفِجاجِها (¬١).

Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Îsâ rivayet etti; ve bana Hâris rivayet edip dedi ki: Bize Hasen rivayet edip dedi ki: Bize Verkā rivayet etti; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا} “O hâlde onun omuzlarında yürüyün” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: “Yollarında ve geçitlerinde [yürüyün demektir].” (¬١)

87068. Metin

وأولى القولين عندي بالصوابِ قولُ مَن قال: معنى ذلك: فامْشُوا في نواحِيها وجوانبِها. وذلك أنَّ نواحيَها نظيرُ مناكبِ الإنسانِ، التي هي مِن أطرافِه.

Bu iki görüşten bana göre doğruya en yakın olanı: “Bunun anlamı: Onun taraflarında ve yanlarında yürüyün demektir” diyenin görüşüdür. Zira yeryüzünün tarafları, insanın uç kısımlarından olan omuzları (menâkibi) gibidir.

87069. Metin

وقولُه: {وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ}. يقولُ: وكُلوا مِن رزقِ اللَّهِ الذي أخرَجه لكم مِن مناكبِ الأرضِ، {وَإِلَيْهِ النُّشُورُ}. يقولُ تعالى ذكرُه: وإلى اللَّهِ نشرُكم مِن قبورِكم.

Âyetteki {وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ} “ve O'nun rızkından yiyin” buyruğu; Allah'ın yerin taraflarından sizin için çıkardığı rızkından yiyin, {وَإِلَيْهِ النُّشُورُ} “Dönüş yalnız O'nadır” buyruğu ise; Allah Teâlâ şöyle demektedir: Kabirlerinizden diriltilip çıkarılmanız ancak Allah'adır, demektir.

87070. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ (١٦) أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ (١٧)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ (١٦) أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ (١٧)} “Gökte olanın sizi yere geçirmesinden güvende misiniz? O zaman bir bakarsınız ki o [yer] çalkalanıp duruyor! Yoksa gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir rüzgâr göndermesinden güvende misiniz? O zaman uyarımın nasıl olduğunu bileceksiniz!”

87071. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} أيُّها الكافرون، {أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ}. يقولُ: فإذا الأرضُ تذهبُ بكم وتَجِيءُ وتَضْطَرِبُ،

Şânı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Ey kâfirler! {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} “Gökte olanın... güvende misiniz?”, {أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ} “sizi yere geçirmesinden; o zaman bir bakarsınız ki o çalkalanıp duruyor!” Şöyle demektedir: O zaman bir de bakarsınız ki yer sizinle birlikte gidip geliyor ve çalkalanıp sarsılıyor;

87072. Metin

{أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} وهو اللَّهُ، {أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا} وهو الترابُ فيه

{أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} “Yoksa gökte olanın... güvende misiniz?” -ki O Allah'tır-, {أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا} “üzerinize taş yağdıran [bir fırtına] göndermesinden” -o, içinde [küçük çakıllar] bulunan topraktır-1

87073. Metin

الحَصْباءُ الصِّغارُ، {فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ}. يقولُ: فستعلمون أيُّها الكفرةُ كيف عاقبةُ نذيرِي لكم، إذ كذَّبْتُم به، وردَدْتُموه على رسولِي.

topraktır-, {فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ} “O zaman uyarımın nasıl olduğunu bileceksiniz!” Şöyle demektedir: Ey kâfirler! O'nu yalanladığınız ve peygamberime geri çevirdiğiniz zaman benim size yaptığım uyarının akıbetinin nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.

87074. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (١٨) أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ (١٩)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (١٨) أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ (١٩)} “Andolsun ki onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Fakat beni inkâr etmek (cezalandırmam) nasılmış? Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları görmediler mi? Onları Rahmân'dan başkası havada tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.”

87075. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: ولقد كذَّب الذين مِن قبلِ هؤلاءِ المشركين مِن قريشٍ مِن الأممِ الخاليةِ - رسلَهم، {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ}. يقولُ: فكيف كان نكيري تكذيبَهم إيَّاهم؟

Şânı yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Bu Kureyşli müşriklerden önceki geçmiş ümmetler de peygamberlerini yalanlamışlardı; {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} “Fakat beni inkâr etmek (cezalandırmam) nasılmış?” Yani onların yalanlamalarına karşı benim onları cezalandırmam nasıl olmuştu?

87076. Metin

{أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ}. يقولُ: أو لم يَرَ هؤلاء المشركون إلى الطيرِ فوقَهم صافاتٍ أجنحتَهنَّ؟ {وَيَقْبِضْنَ}. يقولُ: ويَقْبِضْنَ أجنحتهنَّ أحيانًا؟ وإنما عُنِي بذلك أنها تَصُفُّ أجنحتَها أحيانًا، وتَقْبِضُ أحيانًا.

{أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ} “Üstlerinde kanatlarını açan kuşları görmediler mi?” buyruğu; bu müşrikler üstlerinde kanatlarını sıra sıra açan kuşları görmediler mi, {وَيَقْبِضْنَ} “ve kanatlarını kapatanları”; yani zaman zaman kanatlarını kapatanları [görmediler mi?] demektir. Bununla kastedilen, onların bazen kanatlarını açmaları bazen de kapatmalarıdır.

87077. Metin

وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer görüşü tevil ehli de ifade etmiştir.

87078. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu söyleyenlerin zikri:

87079. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {صَافَّاتٍ}. قال: الطيرُ يَصُفُّ جَناحَه كما رأيتَ، ثم يَقْبِضُه (¬١).

Bize İbn Abdila'lâ rivayet edip dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {صَافَّاتٍ} “kanatlarını açan” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletti: “Kuş senin gördüğün gibi kanadını açar, sonra onu kapatır.” (¬١)

87080. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابنِ أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ}: بَسْطُهنَّ أَجْنِحتَهنَّ وقبْضُهنَّ ٢.

Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Îsâ rivayet etti. Bana el-Hâris [de] rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasan rivayet edip dedi ki: Bize Verka rivayet etti; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ} “[kanatlarını] açarak ve kapatarak” [buyruğu hakkında] şöyle dediğini [nakletti]: “[Bu,] onların kanatlarını açmaları ve kapatmalarıdır.” 2

87081. Metin

وقولُه: {مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ}. يقولُ: ما يُمسِكُ الطيرَ الصافاتِ فوقَكم إلا الرحمنُ. يقولُ: فلهم بذلك مُدَّكَرٌ إنِ ادَّكَرُوا، ومُعْتَبَرٌ إِنِ اعْتَبَروا، يَعْلمون به أنَّ ربَّهم واحدٌ لا شريكَ له، {إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ}. يقولُ: إِنَّ اللَّهَ بكلِّ شيءٍ ذو بَصَرٍ وخِبْرةٍ، لا يدخُلُ تدبيرَه خَلَلٌ، ولا يُرى في خَلْقِه تفاوتٌ.

Âyetteki {مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَنُ} “Onları Rahmân'dan başkası havada tutmuyor” buyruğu; üstünüzde kanat çırpan o kuşları Rahmân'dan başkası tutamaz, demektir. Şöyle buyurmaktadır: Eğer ibret alacak olurlarsa bunda onlar için bir ibret ve düşünüp öğüt alacak olurlarsa bir ders vardır; bununla Rablerinin tek olduğunu ve hiçbir ortağının bulunmadığını anlarlar. {إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ} “Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir” buyruğu ise; şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla gören ve her şeyden haberdar olandır, O'nun tedbirine hiçbir kusur girmez ve yarattığında hiçbir uyumsuzluk görülmez, demektir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.