89406. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
89407. Metin
[تفسيرُ سورةِ "القيامةِ"
[Kıyâme Suresi'nin Tefsiri]
89408. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه ﷿: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (١) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ (٣) بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ (٤)}.
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğunun tefsirine dair açıklama: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (١) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ (٣) بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ (٤)} “Yemin ederim kıyamet gününe! Ve yemin ederim kendini kınayan nefse! İnsan, onun kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye gücümüz yeter!”
89409. Metin
قال أبو جعفرٍ ﵀: اختلَفت القرأةُ في قراءةِ قولِه: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ}، فقرَأت ذلك عامةُ قرأةِ الأمصارِ: {لَا أُقْسِمُ} {لَا} مفصولةً من {أُقْسِمُ}، سوى الحسنِ والأعرجِ، فإنه ذُكِر عنهما أنهما كانا يَقْرَآن ذلك: (لأُقْسِمُ بِيومِ القيامةِ) بمعنى: أُقْسِمُ بيومِ القيامةِ، ثم أُدخِلَت عليها لامُ القسمِ (¬١).
Ebu Ca'fer [et-Taberî] rahimehullâh şöyle dedi: Kıraat âlimleri O'nun: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ} “Yemin ederim kıyamet gününe!” buyruğunun okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Şehirlerin kurrâsının geneli bunu, Hasan [el-Basrî] ve el-A'rec müstesna olmak üzere, {أُقْسِمُ} “yemin ederim” [lafzından] ayrı olarak {لَا أُقْسِمُ} “yemin ederim” [şeklinde] okumuştur. Zira bu ikisinden, bunu: “Kıyamet gününe yemin ederim” manasında olup başına kasem lâmı dahil edilmiş olarak (لأُقْسِمُ بِيومِ القيامةِ) şeklinde okudukları zikredilmiştir (¬١).
89410. Metin
والقراءةُ التي لا أَسْتَجِيزُ غيرها في هذ الموضعِ: {لَا}، مفصولةً، {أُقْسِمُ}، مبتدأةً، على ما عليه قرَأَةِ الأمصارِ؛ لإجماعِ الحجةِ من القَرأةِ عليه.
Bu yerde başka türlüsünü caiz görmediğim kıraat, kurrânın hüccet ehlinin üzerinde icma etmesi sebebiyle, şehirlerin kurrâsının benimsediği üzere {لَا} ayrı, {أُقْسِمُ} ise [cümleye] başlangıç [kabul edilerek yapılan] okuyuştur.
89411. Metin
وقد اختلَف الذين قرءَوا ذلك على الوجهِ الذي اختَرنا قراءتَه به في تأويلِه، فقال بعضُهم: {لَا} صلة، وإنما معنى الكلام: أُقسمُ بيومِ القيامة ٢.
Bizim tercih ettiğimiz okuyuş şekline göre okuyanlar, bunun tevilinde ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazıları: “{لَا} [kelimesi] sıladır (zâittir); sözün anlamı ise sadece: 'Kıyamet gününe yemin ederim' [demektir]” demişlerdir2.
89412. Metin
[ذكرُ من قال ذلك
[Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri]
89413. Metin
حدَّثنا أبو هشامٍ الرفاعيُّ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، قال: ثنا سفيانُ، عن ابن جريجٍ، عن الحسنِ بن مسلمِ بن يَنَّاقٍ، عن سعيدِ بن جُبَيرٍ: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ}. قال: أُقْسِمُ بيوم القيامةِ (¬١).
Bize Ebu Hişâm er-Rifâî anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, İbn Cüreyc'den, o Hasan b. Müslim b. Yennâk'tan, o da Saîd b. Cübeyr'den {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ} “Yemin ederim kıyamet gününe!” [ayeti] hakkında anlattı; o şöyle demiştir: “Kıyamet gününe yemin ederim” [demektir] (¬١).
89414. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن ابن جريجٍ، عن الحسنِ بن مسلمٍ، عن سعيدِ بن جبيرٍ: {لَا أُقْسِمُ}. قال: أُقْسِمُ.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o İbn Cüreyc'den, o Hasan b. Müslim'den, o da Saîd b. Cübeyr'den {لَا أُقْسِمُ} “Yemin ederim” [ayeti] hakkında anlattı; o: “Yemin ederim [demektir]” demiştir.
89415. Metin
وقال آخرون منهم: بل دخَلت "لا" توكيدًا للكلامِ.
Onlardan başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis "lâ", sözü pekiştirmek için dahil olmuştur.
89416. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89417. Metin
سمِعتُ أبا هشام الرفاعيَّ يقولُ: سمِعتُ أبا بكرِ بنَ عيَّاشٍ يقولُ: قولُه: {لَا أُقْسِمُ}] (¬٢): توكيدٌ للقسمِ، كقوله: لا واللهِ (¬٣).
Ebu Hişâm er-Rifâî'yi şöyle derken işittim: Ebu Bekir b. Ayyâş'ı şöyle derken işittim: O'nun: {لَا أُقْسِمُ}] “[Yemin ederim]” buyruğu (¬٢), tıpkı kişinin: “Hayır, vallahi” demesi gibi yemini pekiştirmedir (¬٣).
89418. Metin
وقال بعضُ نحوييِّ الكوفةِ: "لا" ردٌّ لكلامٍ قد مضَى من كلامِ المشركينِ الذين كانوا يُنْكرون الجنةَ والنارَ، ثم ابتُدِئ القسَمُ، فقيل: أُقْسِمُ بيومِ القيامةِ، وكان يقولُ: كلُّ يمينٍ قبلَها ردٌّ لكلامٍ فلا بدَّ من تقديمِ "لا" قبلَها، ليُفَرَّقَ بذلك بينَ اليمينِ التي تكونُ جَحْدًا واليمينِ التي تُستأنَفُ. ويقولُ: ألا ترَى أنك تقولُ مُبتدئًا: والله إنَّ الرسول لحقٌّ. وإذا قُلْتَ: لا، واللهِ إنَّ الرسولَ لحقٌّ. فكأنك أكذَبتَ قومًا أنكَرُوه؟ ٤
Kûfeli nahivcilerden bazıları ise şöyle demiştir: “Lâ (لَا)”, cennet ve cehennemi inkâr eden müşriklerin daha önce geçen sözlerine bir reddiyedir. Sonra yemine başlanarak: “Kıyamet gününe yemin ederim” denilmiştir. O [şöyle] derdi: Öncesinde bir söze reddiye bulunan her yeminin başında mutlaka “lâ”nın öne geçirilmesi gerekir ki bununla inkâr içeren yemin ile yeni başlanan yemin birbirinden ayırt edilebilsin. Ve [yine] şöyle derdi: Görmez misin ki sen söze başlarken: “Vallahi şüphesiz elçi haktır” dersin; “Hayır, vallahi şüphesiz elçi haktır” dediğinde ise sanki onu inkâr eden bir topluluğu yalanlamış gibi olursun.” 4
89419. Metin
واختلَفوا أيضًا في ذلك: هل هو قسَمٌ أم لا، فقال بعضُهم: هو قسَمٌ؛ أَقْسَم ربُّنا بيومِ القيامةِ، وبالنفسِ اللَّوامةِ.
Bunun bir yemin olup olmadığı konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: “Bu bir yemindir; Rabbimiz kıyamet gününe ve kendini kınayan nefse yemin etmiştir” demiştir.
89420. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89421. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا جريرٌ، عن مغيرةَ، عن أبى الخيرِ بن تميمٍ عن سعيدِ بن جبيرٍ، قال: قال لي ابنُ عباسٍ: ممن أنت؟ فقلتُ: من أهلِ العراقِ. فقال: مِن (¬١) أيهم؟ قال: فقلتُ: من بني أسدٍ. فقال: مِن حَرُورِيَّتِهم (¬٢)، أو ممن أنعَم اللهُ عليهم؟ فقلتُ: لا، بل ممن أنعَم اللهُ عليهم. فقال لي: سَلْ. فقلتُ: لا أُقْسِمُ بيومِ القيامةِ؟ فقال: يُقْسِمُ ربُّك بما شاء مِن خَلْقِه (¬٣).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Mugîre'den, o Ebu'l-Hayr b. Temîm'den, o da Saîd b. Cübeyr'den anlattı; o şöyle demiştir: İbn Abbas bana: “Nerelisin?” dedi. Ben de: “Irak halkındanım” dedim. “Onların (¬١) hangisindensin?” dedi. Ben de: “Beni Esed'denim” dedim. “Onların Harûrîlerinden (Haricilerinden) (¬٢) misin, yoksa Allah'ın kendilerine nimet verdiklerinden mi?” dedi. Ben de: “Hayır, bilakis Allah'ın kendilerine nimet verdikleriyim” dedim. Bana: “Sor” dedi. Ben de: “{لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ} ‘[Yemin ederim kıyamet gününe!]’ [hakkında soruyorum]” dedim. Bunun üzerine o: “Rabbin yarattıklarından dilediğine yemin eder” dedi (¬٣).
89422. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (١) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. قال: أَقْسَم بهما جميعًا (¬٤).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den O'nun: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ (١) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Yemin ederim kıyamet gününe! Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” buyruğu hakkında anlattı; o: “Her ikisine birden yemin etmiştir” demiştir (¬٤).
89423. Metin
وقال آخرون: بل أَقْسَم بيومِ القيامةِ، ولم يُقْسِم بالنفسِ اللوامةِ. وقال: معنى قوله: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}: ولستُ أُقْسِمُ بالنفسِ اللوَّامةِ.
Başkaları ise şöyle demiştir: “Bilakis kıyamet gününe yemin etmiş, kendini kınayan nefse ise yemin etmemiştir.” Ve: O'nun: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” buyruğunun manası: “Kendini kınayan nefse yemin ediyor değilim” demektir demiştir.
89424. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89425. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ، قال: قال الحسنُ:
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den rivayet etti, [o da] dedi ki: Hasan şöyle demiştir:
89426. Metin
أَقْسَم بيوم القيامة، ولم يُقسِمْ بالنفسِ اللوامةِ (¬١).
“Kıyamet gününe yemin etmiş, kendini kınayan nefse ise yemin etmemiştir” (¬١).
89427. Metin
وأولى الأقوالِ في ذلك عندِى بالصوابِ قولُ مَن قال: إِنَّ الله أَقْسَم بيومِ القيامةِ وبالنفسِ اللوَّامةِ. وجعَل "لا" ردًّا لكلامٍ قد كان تقدَّمه من قومٍ، وجوابًا لهم.
Bu konuda bana göre doğruya en yakın olan görüş: “Allah kıyamet gününe ve kendini kınayan nefse yemin etmiştir” diyen ve "lâ" harfini bir kavimden daha önce geçmiş olan söze bir ret ve onlara bir cevap kılan kimsenin görüşüdür.
89428. Metin
وإنما قلنا: ذلك أولى الأقوالِ بالصوابِ؛ لأن المعروفَ من كلامِ الناسِ في محاوراتِهم إذا قال أحدُهم: لا واللهِ، لا فعَلْتُ كذا. أنه يَقْصِدُ بـ "لا" ردَّ الكلامِ، وبقولِه: واللهِ. ابتداءَ يمينٍ، وكذلك قولُهم: لا أُقْسِمُ بالله لا فعلَتُ كذا. فإذا كان المعروفُ من معنى ذلك ما وصَفنا، فالواجبُ أن يكونَ سائرُ ما جاء من نظائرِه جاريًا مَجْرَاه، ما لم يَخْرُجْ شيءٌ من ذلك عن المعروفِ بما يَجِبُ التسليمُ له. وبعدُ، فَإِنَّ الجميعَ من الحُجَّةِ مُجْمِعون على أنَّ قولَه: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ}. قَسَمٌ، فكذلك قولُه: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. إلا أن تأتى حُجَّةٌ تدلُّ على أنَّ أحدهما قسَمٌ، والآخر خبرٌ. وقد دلَّلْنا على أنَّ قراءةَ من قرَأ الحرفَ الأوَّلَ: "لأقسم" بوصلِ اللامِ بـ "أُقْسِمُ" قراءةٌ غيرُ جائزةٍ (¬٢)، بخلافِها ما عليه الحجةُ مجمعةٌ. فتأويلُ الكلامِ إذن: لا، ما الأمرُ كما تقولون أيُّها الناسُ، من أنَّ الله لا يَبْعَثُ عِبادَه بعد مماتهم أحياءً، أُقْسِمُ بيوم القيامةِ.
Bunun doğruya en yakın görüş olduğunu söylememizin sebebi şudur: İnsanların konuşmalarında bilinen şudur ki onlardan biri: “Hayır, vallahi şöyle yapmadım” dediğinde, "lâ" ile sözü reddetmeyi, "vallahi" sözüyle de yemine başlamayı kasteder. Aynı şekilde: “Hayır, Allah'a yemin ederim ki şöyle yapmadım” sözleri de böyledir. Bunun anlamından bilinen husus nitelediğimiz gibi olduğuna göre, boyun eğilmesi zorunlu olan bir delille bilinenin dışına çıkmadıkça benzerlerinin tamamının da aynı mecrada cereyan etmesi gerekir. Kaldı ki hüccet ehlinin tamamı O'nun: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ} “Yemin ederim kıyamet gününe!” buyruğunun bir yemin olduğu hususunda icma etmişlerdir; dolayısıyla O'nun: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” buyruğu da -birinin yemin, diğerinin haber olduğuna delalet eden bir delil gelmedikçe- aynı şekildedir. Birinci kelimeyi lâm'ı "uksimu"ye bitiştirerek "le-uksimu" şeklinde okuyanın kıraatinin, hüccet ehlinin üzerinde icma ettiği şeye muhalif olması sebebiyle caiz olmayan bir kıraat olduğuna delil getirmiştik (¬٢). O halde sözün tefsiri şöyledir: “Hayır, ey insanlar, mesele sizin ‘Allah kullarını ölümlerinden sonra diri olarak diriltmeyecektir’ dediğiniz gibi değildir; kıyamet gününe yemin ederim!”
89429. Metin
وكانت جماعةٌ تقول: قيامةُ كلِّ نفسٍ موتُها.
Bir topluluk ise şöyle diyordu: “Her nefsin kıyameti onun ölümüdür.”
89430. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89431. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن سفيانَ ومسعرٍ، عن زيادِ بن علاقةَ، عن
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘, Süfyân ve Mis‘ar’dan, [onlar] Ziyâd b. Ilâka’dan, o da...
89432. Metin
المغيرة بن شعبةَ، قال: يقولون: القيامةُ القيامةُ (¬١). وإنما قيامةُ أحدِهم موتُه (¬٢).
o da Mugîre b. Şu'be'den anlattı; o şöyle demiştir: “‘Kıyamet, kıyamet!’ deyip duruyorlar (¬١). Oysa onlardan birinin kıyameti ancak onun ölümüdür” (¬٢).
89433. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن مسعرٍ وسفيانَ، عن أبي قيسٍ (¬٣)، قال: شهِدتُ جنازةً فيها علقمةُ، فلما دفَن قال: أما هذا فقد قامت قيامتُه (٢).
Bize Ebu Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî', Mis'ar ve Süfyân'dan, onlar Ebu Kays'tan (¬٣) anlattı; o şöyle demiştir: Alkame'nin de içinde bulunduğu bir cenazeye katıldım. [Ölü] defnedilince şöyle dedi: “Şu adama gelince, onun kıyameti kopmuştur” (٢).
89434. Metin
وقولُه: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. اختلَف أهلُ التأويلِ في تأويلِ قولِه: {اللَّوَّامَةِ}: فقال بعضُهم: معناه: ولا أُقسِمُ بالنفسِ التي تَلُومُ على الخيرِ والشرِّ.
O'nun: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” buyruğuna gelince; tefsir ehli O'nun: {اللَّوَّامَةِ} “kendini kınayan” buyruğunun tefsirinde ihtilaf etmişlerdir: Bazıları şöyle demiştir: Bunun manası, hayır ve şer üzere [kendini] kınayan nefse de yemin ederim, demektir.
89435. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89436. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ بشارٍ، قال: ثنا مُؤَمَّلٌ، قال: ثنا سفيانُ، عن ابن جريج، عن الحسنِ بن مسلمٍ، عن سعيدِ بن جبيرٍ في قولِه: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. قال: تلومُ على الخيرِ والشرِّ (¬٤).
Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Müemmel anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, İbn Cüreyc'den, o Hasan b. Müslim'den, o da Saîd b. Cübeyr'den O'nun: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” buyruğu hakkında anlattı; o: “Hayır ve şer üzere kınar” demiştir (¬٤).
89437. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن إسرائيلَ، عن سماكٍ، عن عكرِمةَ: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. قال: تلومُ على الخيرِ والشرِ (¬٥).
Bize Ebu Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî', İsrâîl'den, o Simâk'tan, o da İkrime'den {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” [ayeti] hakkında anlattı; o: “Hayır ve şer üzere kınar” demiştir (¬٥).
89438. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا جريرٌ، عن مغيرةَ، عن أبي الخيرِ بن تميمٍ، عن سعيِد بن جبيرٍ، قال: قلتُ لابنِ عباسٍ: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. قال: هي النفسُ اللئُومُ ٦.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Mugîre'den, o Ebu'l-Hayr b. Temîm'den, o da Saîd b. Cübeyr'den anlattı; o şöyle dedi: İbn Abbâs'a: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” [ayetini] sordum. O: “O, kınayan/kınanmış nefistir” dedi.6
89439. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك أنَّها تلومُ على ما فات وتَنْدَمُ (¬١).
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bunun manası, kaçırılan şeye kınaması ve pişmanlık duymasıdır (¬١).
89440. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89441. Metin
حدَّثني محمدُ بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قوله: {بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. قال: تَنْدَمُ على ما فات، وتلومُ عليه (¬٢).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebu Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den O'nun: {بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “kendini kınayan nefse” buyruğu hakkında anlattı; o: “Kaçırılan şeye pişman olur ve ondan dolayı [kendini] kınar” demiştir (¬٢).
89442. Metin
وقال آخرون: بل اللوامةُ: الفاجرةُ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis levvâme; fâcire (günahkâr nefis) demektir.
89443. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89444. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. أي: الفاجرةِ (¬٣).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” [ayeti] hakkında anlattı; [o]: “Yani günahkâr [nefse]” demiştir (¬٣).
89445. Metin
وقال آخرون: بل هي المذمومةُ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis o, yerilmiş olandır.
89446. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89447. Metin
حدَّثنى عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ في قولِه: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ}. يقولُ: المذمومةِ (¬٣).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebu Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbas'tan O'nun: {وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ} “Ve yemin ederim kendini kınayan nefse!” buyruğu hakkında anlattı; o: “Yerilmiş [nefistir]” der (¬٣).
89448. Metin
وهذه الأقوالُ التي ذكَرْناها عمن ذكَرْناها عنه، وإن اختلَفت بها ألفاظُ قائليها، فمتقارِباتُ المعانى. وأشبهُ القولِ في ذلك بظاهرِ التنزيل أنَّها
Kendisinden aktardığımız kimselerden naklettiğimiz bu görüşler, bunları söyleyenlerin lafızları farklı olsa da manaları birbirine yakındır. Bu hususta tenzilin (Kur'an'ın) zahirine en uygun olan görüş,
89449. Metin
تلومُ صاحبَها على الخيرِ والشرِّ، وتَنْدَمُ على ما فات. والقرَأَةُ كلُّهم مُجْمِعُون على قراءةِ هذه بفصلِ "لا" من "أُقْسِمُ".
onun, sahibini hayır ve şer üzere kınayan ve kaçırdığına pişman olan [nefis] olduğudur. Kurrânın tamamı bunu "lâ" harfini "uksimu"dan ayırarak okuma hususunda icma etmiştir.
89450. Metin
وقوله: {أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ}. يقولُ تعالى ذكرُه: أيظُنُّ ابنُ آدمَ أن لن نقْدِرَ على جمعِ عظامه بعد تَفَرُّقها؟! بلي قادِرين على أعظمَ من ذلك؛ أن نُسَوِّىَ بنانَه، وهى أصابعُ يدَيْهِ ورجلَيْهِ، فنجعَلَها شيئًا واحدًا كخفِّ البعيرِ، أو حافرِ الحمارِ، فكان لا يَأْخُذُ ما يَأْكُلُ إلا يفيه كسائرِ البهائمِ، ولكنَّه فرَق أصابعَ يديه يَأْخُذُ بها ويَتَنَاوَلُ، ويَقْبِضُ إذا شاء ويَبْسُطُ، فحسَّن خَلْقَه.
O'nun: {أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ} “İnsan, onun kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanır?” buyruğuna gelince; zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Âdemoğlu, kemikleri dağıldıktan sonra onları bir araya toplamaya asla güç yetiremeyeceğimizi mi zannediyor?! Bilakis bundan daha büyüğüne; onun parmak uçlarını -ki bunlar ellerinin ve ayaklarının parmaklarıdır- tastamam düzleyip deve tabanı veya eşek tırnağı gibi tek bir parça kılmaya da gücümüz yeter! Böyle olsaydı, diğer hayvanlar gibi yiyeceği şeyi sadece ağzıyla alabilirdi; fakat [Allah], onun ellerinin parmaklarını ayırdı ki onlarla alabilsin, tutabilsin, dilediğinde sıksın ve dilediğinde açsın; böylece onun yaratılışını güzel kıldı.
89451. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu hususta söylediğimizin benzerini tefsir ehli de söylemiştir.
89452. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89453. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا جريرٌ، عن مغيرةَ، عن أبي الخيرِ بن تميمٍ، عن سعيدِ بن جُبيرٍ، قال: قال لى ابنُ عباسٍ: سَلْ. فقلتُ: {أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ (٣) بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}. قال: لو شاء لجعَله خُفًّا أو حافرًا (¬١).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Mugîre'den, o Ebu'l-Hayr b. Temîm'den, o Saîd b. Cübeyr'den anlattı; o şöyle demiştir: İbn Abbas bana: “Sor” dedi. Ben de: “{أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ (٣) بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} ‘İnsan, onun kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye gücümüz yeter!’ [ayetini soruyorum]” dedim. O: “Dileseydi onu bir taban veya toynak kılardı” dedi (¬١).
89454. Metin
حدَّثني محمدُ بن سعدٍ، قال: ثني أبي، قال: ثني عمي، قال: ثني أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}. قال: أنا قادرٌ على أن أَجْعَلَ كفَّه (¬٢) مُجَمَّرةً (¬٣) مثلَ خفِّ البعير (¬٤).
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbas'tan O'nun: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Evet, parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye gücümüz yeter!” buyruğu hakkında anlattı; o şöyle demiştir: “Ben onun avucunu (¬٢) deve tabanı gibi toplu/bitişik (¬٣) kılmaya da kādirim [demektedir]” (¬٤).
89455. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ عطيةَ، عن إسرائيلَ، عن مغيرةَ، عمن حدَّثه،
Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Atiyye, İsrâîl'den, o Mugîre'den, o da kendisine anlatan kimseden rivayet etti;
89456. Metin
عن سعيدِ بن جُبَيرٍ عن ابن عباسٍ: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}.
Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbas'tan O'nun: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Evet, parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye gücümüz yeter!” buyruğu hakkında rivayet etti;
89457. Metin
قال: أن نَجْعَلَه خفًّا أو حافرًا (¬١).
O: “Onu [deve] tabanı veya [at] toynağı kılmaya [da gücümüz yeter]” dedi (¬١).
89458. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن النضرِ، عن عكرِمةَ: {عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}. قال: على أن نَجْعَلَه مثلَ خفِّ البعيرِ، أو حافرِ الحمارِ (¬٢).
Bize Ebu Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘, Nadr'dan, o İkrime'den O'nun: {عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye...” buyruğu hakkında anlattı; o şöyle demiştir: “Onu deve tabanı veya eşek tırnağı gibi kılmaya [gücümüz yeter].” (¬٢)
89459. Metin
حدَّثني يعقوبُ، قال: ثنا ابنُ عليةَ، عن أبى رجاءٍ، عن الحسنِ في قوله: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}. قال: جعَلها يدًا، وجعَلها أصابعَ يَقْبِضُهنَّ ويَبْسُطُهنَّ، ولو شاء لجمَعهن، فأنقَيتَ (¬٣) الأرضَ بفِيك، ولكن سوَّاكَ خَلْقًا حَسَنًا. قال أبو رجاءٍ: وسُئل عكرِمةُ فقال: لو شاء لجعَلها كخفِّ البعيرِ (¬٤).
Bana Ya‘kūb anlattı, dedi ki: Bize İbn Uleyye, Ebu Recâ'dan, o da Hasan'dan O'nun: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Evet, parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye gücümüz yeter!” buyruğu hakkında anlattı; o şöyle demiştir: “[Allah] onu bir el kıldı; onları sıkıp açtığı parmaklar kıldı. Dileseydi onları birleştirirdi de yerden [yiyeceğini] ağzınla seçip alırdın (¬٣); fakat seni güzel bir yaratılışla tastamam kıldı.” Ebu Recâ dedi ki: İkrime'ye [de bu] soruldu, o da şöyle dedi: “Dileseydi onu deve tabanı gibi kılardı.” (¬٤)
89460. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}: رِجْلَيه، قال: كخفِّ البعيرِ، فلا يعملُ بهما شيئًا (¬٥).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebu Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana Hâris anlattı, dedi ki: Bize Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkā anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o Mücâhid'den O'nun: {عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye...” buyruğu hakkında şöyle dediğini [rivayet etti]: “[Yani] ayaklarını; deve tabanı gibi [kılmaya da gücümüz yeter] ki o ikisiyle hiçbir iş yapamazdı.” (¬٥)
89461. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}: قادرٌ والله ربُّنا ٦ على أن يجعلَ بنانَه كحافرِ الدابةِ، أو كخفِّ البعيرِ، ولو شاء لجعَله كذلك، وإنما يُنْقِى ٧ طعامَه بفيه.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin O'nun: {بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Evet, parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye gücümüz yeter!” buyruğu hakkında şöyle dediğini [rivayet etti]: “Vallahi Rabbimiz 6, onun parmak uçlarını binek hayvanı toynağı veya deve tabanı gibi kılmaya kādirdir; dileseydi onu öyle kılardı ve o da yiyeceğini ancak ağzıyla ayıklayıp yerdi 7.”
89462. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}. قال: لو شاء جعَل بنانَه مثلَ خفِّ البعيرِ، أو حافرِ الدابةِ (¬١).
Bize İbn Abdi'l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer'den, o Katâde'den O'nun: {عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye...” buyruğu hakkında [şöyle dediğini] anlattı: “Dileseydi onun parmak uçlarını deve tabanı veya binek hayvanı toynağı gibi kılardı.” (¬١)
89463. Metin
حُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ}. قال: البنانُ: الأصابعُ، يقولُ: نحن قادِرون على أن نجعلَ بنانَه مثلَ خفِّ البعيرِ (¬٢).
Hüseyin'den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın O'nun: {عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ} “Parmak uçlarını dahi tastamam düzenlemeye...” buyruğu hakkında şöyle dediğini işittim: “Benân, parmaklardır. [Allah] şöyle buyurmaktadır: Biz onun parmak uçlarını deve tabanı gibi kılmaya da kādiriz.” (¬٢)
89464. Metin
واختلف أهلُ العربيةِ في وجهِ نصبِ: {قَادِرِينَ}؛ فقال بعضُهم: نُصِب لأنه واقعٌ موقعَ "نَفْعَلُ"، فلما رُدَّ إلى "فاعلٍ" نُصب. وقالوا: معنى الكلام: أَيَحْسَبُ الإنسانُ أن لن نَجْمَعَ عظامَه، بلى نَقْدِرُ (¬٣) على أن نُسَوِّي بنانَه. ثم صُرِف "نَقْدِرُ" إلى {قَادِرِينَ}. وكان بعضُ نحويِّى الكوفةِ يقولُ: نُصب على الخروجِ من: "نجمع"، كأنه قِيل في الكلامِ: أَيَحْسَبُ أن لن نقوَى عليه؟ بلى قادِرين على أَقْوى منك. [يريدُ: بلى] (¬٤) نَقْوَى مُقْتَدِرين على أكثرَ (¬٥) من ذا. وقال: قولُ الناسِ: بلى نَقْدِرُ، فلما صُرِفت إلى قادرين نُصِبت - خطأٌ؛ لأن الفعلَ لا يُنْصَبُ بتحويلِه من "يَفْعَلُ" إلى "فاعلٍ". ألا ترَى أنك تقولُ: أتقومُ إلينا. فإن حوَّلتها إلى "فاعلٍ" قلت: أقائمٌ، وكان خطأً أن تقولَ: قائمًا. قال: وقد كانوا يَحْتَجُّون بقولِ الفرزدقِ (¬٦):
Arap dili ehli, {قَادِرِينَ} “gücümüz yeter olarak” kelimesinin nasb veçhi (mansub oluş sebebi) hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: “Fiil kalıbı olan 'nef‘alu'nun (yaparız) yerine geldiği ve 'fâil'e (ism-i fâile) dönüştürüldüğü için mansub olmuştur” demiştir. Onlar şöyle demiştir: Kelamın anlamı şöyledir: “İnsan onun kemiklerini toplayamayacağımızı mı sanır? Bilakis onun parmak uçlarını tastamam düzenlemeye güç yetiririz (nekdiru) (¬٣).” Sonra “nekdiru” fiili {قَادِرِينَ} [ism-i fâiline] dönüştürülmüştür. Kûfe nahivcilerinden bazısı ise şöyle diyordu: “ 'Necmeu' (toplarız) ifadesinden çıkış üzere (hâl olarak) mansub kılınmıştır. Sanki sözde şöyle denilmiştir: Ona gücümüzün yetmeyeceğini mi sanıyor? Bilakis sana karşı daha güçlü olan [bir şeyi yapmaya] gücümüz yeter olarak... [Yani bilakis] (¬٤) bundan daha fazlasına güç yetirenler olarak güç yetiririz (¬٥).” O [nahivci] şöyle demiştir: İnsanların, “Bilakis güç yetiririz (nekdiru); kādirîn şekline çevrildiğinde de mansub oldu” demeleri yanlıştır; çünkü fiil, “yef‘alu” kalıbından “fâil” kalıbına dönüştürülmekle mansub olmaz. Görmez misin ki sen: “Bize kalkıyor musun? (Atekūmu ileynâ)” dersin. Şayet bunu “fâil”e dönüştürürsen: “A-kāimun?” dersin, “Kāimen” demen ise yanlış olur. Dedi ki: Onlar Ferazdak'ın şu sözünü delil getiriyorlardı (¬٦):
89465. Metin
عَلَى قسَمٍ لا أَشْتُمُ الدهرَ مُسْلِمًا … ولا خارِجًا مِن فيَّ زورُ كلامِ
[Şöyle] bir yemin üzere ki: Ömrüm boyunca hiçbir Müslümana asla sövmeyeceğim ve ağzımdan yalan bir söz de çıkmayacaktır.
89466. Metin
فقالوا: إنما أراد: لا أشْتُم، ولا يَخْرُجُ. فلما صرفها إلى "خارج" نصَبها، وإنما نصب لأنه أراد: عاهَدتُ (¬١) ربِّي لا شاتمًا أحدًا، ولا خارجًا من فيَّ زورُ كلام.
Böylece dediler ki: O aslında: “Sövmeyeceğim (lâ eştumu) ve çıkmayacaktır (ve lâ yahrucu)” demek istemiştir. Bunu “hâricen” şekline dönüştürünce mansub kılmıştır. Oysa mansub yapmasının sebebi şudur: Çünkü o, “Rabbime hiçbir kimseye sövmeyeceğime (lâ şâtimen ehaden) ve ağzımdan yalan söz çıkmayacağına (ve lâ hâricen min fiyye zûru kelâm) ahdettim (¬١)” demek istemiştir.
89467. Metin
وقوله: لا أَشْتُم. في موضع نصبٍ (¬٢).
Onun “lâ eştumu” sözü de nasb mahallindedir (¬٢).
89468. Metin
وكان بعضُ نحويِّي البصرة يقولُ: نُصِب على "نجمع": أي بل نَجمَعُها قادرين على أن نُسَوِّيَ بنانَه، وهذا القولُ الثاني (¬٣) أشبه بالصحة على مذهب أهل (¬٤) العربية.
Basra nahivcilerinden bazısı ise şöyle diyordu: “ 'Necmeu' üzerine [hâl olarak] mansub kılınmıştır; yani: Bilakis parmak uçlarını dahi düzenlemeye kādirler olarak onları bir araya toplayacağız.” Arap dili ehlinin mezhebine göre bu ikinci görüş (¬٣) doğruya daha yakındır (¬٤).
89469. Metin
القول في تأويل قوله ﷿: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ (٥) يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ (٦) فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) يَقُولُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) كَلَّا لَا وَزَرَ (١١) إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢)}.
Aziz ve Celil olan Allah'ın şu buyruğunun tefsiri: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ (٥) يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ (٦) فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) يَقُولُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) كَلَّا لَا وَزَرَ (١١) إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢)} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister. ‘Kıyamet günü ne zaman?’ diye sorar. Göz dehşetle kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; o gün insan, ‘Kaçacak yer neresi?’ der. Hayır, hiçbir sığınak yoktur! O gün varıp durulacak yer ancak Rabbinin huzurudur.”
89470. Metin
قال أبو جعفرٍ ﵀: يقولُ تعالى ذكره: ما يَجْهَلُ (¬٥) ابنُ آدمَ أن ربَّه قادرٌ على أن يَجْمَعَ عظامه، ولكنه يريد أن يَمضِىَ أمامه قُدُمًا في معاصى الله، لا يُثنِيه عنها شيءٌ، ولا يتوبُ منها أبدًا، ويُسَوِّفُ التوبةَ.
Ebu Ca‘fer [et-Taberî] -rahimehullâh- der ki: Zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Âdemoğlu Rabbinin onun kemiklerini toplamaya kādir olduğunu bilmiyor değil (¬٥); fakat o, kendisini Allah'a isyandan hiçbir şeyin vazgeçiremeyeceği ve ondan asla tövbe etmeyip tövbeyi sürekli erteleyeceği bir şekilde önündeki günahlara pervasızca dalıp gitmek ister.
89471. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ ٦.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü tefsir ehli de söylemiştir.6
89472. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89473. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا جريرٌ، عن مغيرةَ، عن أبي الخير بن تميم الضبيِّ، عن سعيد بن جُبَيرٍ، عن ابن عباس في قوله: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. قال: يَمضِي قُدُمًا (¬١).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Mugîre'den, o Ebu'l-Hayr b. Temîm ed-Dabbî'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbas'tan O'nun: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister” buyruğu hakkında [şöyle dediğini] anlattı: “[Günah işlemeye] pervasızca devam eder.” (¬١)
89474. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثني أبي، قال: ثني عمى، قال: ثني أبى، عن أبيه، عن ابن عباس قولَه: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. يعنى الأملَ؛ يقولُ الإنسانُ: أعمَلُ ثم أتوبُ قبل يوم القيامةِ. ويقال (¬٢): هو الكفرُ بالحقِّ بينَ يدى القيامة (¬٣).
Bana Muhammed b. Sa‘d anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbas'tan O'nun: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister” buyruğu hakkında [şöyle dediğini] anlattı: “[Bununla] tûl-i emeli (dünyalık bitmek bilmez arzuyu) kasteder; insan şöyle der: ‘[Günahı] işleyeyim, sonra kıyamet gününden önce tövbe ederim.’ Şöyle de denilir (¬٢): O, kıyametin öncesinde hakkı inkâr etmesidir (¬٣).”
89475. Metin
حدَّثني محمدُ بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. قال: يَمضِي أمامَه راكبًا رأسَه (¬٤).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebu Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana Hâris anlattı, dedi ki: Bize Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkā anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o Mücâhid'den O'nun: {لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Önündekini yalanlayıp günaha devam etmek [ister]” buyruğu hakkında şöyle dediğini [rivayet etti]: “Burnunun dikine giderek önündeki [günahlar]a dalıp gider.” (¬٤)
89476. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادة قولَه: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. قال: قال الحسنُ: لا تَلْقَى ابن آدمَ إلا تَنْزِعُ نفسُه إلى معصيةِ اللهِ قدمًا قُدُمًا، إلا مَن قد عصم الله (¬٥).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den O'nun: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister” buyruğu hakkında [şöyle dediğini] anlattı: Hasan şöyle demiştir: “Allah'ın koruduğu kimseler müstesna, Âdemoğluna baktığında nefsinin sürekli olarak Allah'a isyana meylettiğini görürsün.” (¬٥)
89477. Metin
حدثنا ابن عبد الأعلى، قال: ثنا ابن ثورٍ، عن معمرٍ، عن الحسنِ في قولِه:
Bize İbn Abdi’l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer’den, o Hasan’dan O’nun şu buyruğu hakkında [şöyle dediğini] anlattı:
89478. Metin
{لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. قال: قُدُمًا في المعاصى (¬١).
{لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Önündekini yalanlayıp günaha devam etmek [ister]”. Dedi ki: “Günahlara pervasızca dalıp gitmek [demektir].” (¬١)
89479. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا سلمةُ، عن عمرٍو، عن إسماعيلَ السديِّ: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. قال: قُدُمًا.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Seleme, Amr'dan, o İsmâil es-Süddî'den O'nun: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister” buyruğu hakkında: “Pervasızca [günahlara dalıp gitmek ister]” dediğini anlattı.
89480. Metin
حدَّثنا أبو كُرَيبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن النضر، عن عكرِمةَ: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. قال: قُدُمًا لا يَنْزِعُ عن فُجورٍ.
Bize Ebu Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘, Nadr'dan, o İkrime'den O'nun: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: “Günahtan hiç vazgeçmeksizin pervasızca [dalıp gider].”
89481. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن أبيه، عن أبي إسحاق، عن سعيدِ بن جبير: {لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. قال: سوف أتوبُ (¬٢).
Bize Ebu Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘ babasından, o Ebu İshâk'tan, o Saîd b. Cübeyr'den O'nun: {لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Önündekini yalanlayıp günaha devam etmek [ister]” buyruğu hakkında: “[İnsan:] 'İleride tövbe edeceğim' [der]” dediğini anlattı (¬٢).
89482. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك أنه يَرْكَبُ رأسه في طلب الدنيا دائبًا، ولا يَذْكُرُ الموت.
Başkaları ise şöyle dedi: Bilakis bunun anlamı, onun ölümü hiç hatırlamaksızın sürekli dünyayı talep etme peşinde koşup durmasıdır.
89483. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89484. Metin
حُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمعتُ الضحاك يقولُ في قوله: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}: هو الأملُ، يأمُلُ (¬٣) الإنسانُ؛ أعيش وأصيبُ من الدنيا، كذا، وأصيب كذا. ولا يَذْكُرُ الموت (¬٤).
Hüseyin'den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebu Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın O'nun: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister” buyruğu hakkında şöyle dediğini işittim: “Bu [tûl-i] emeldir; insan: ‘Yaşayacağım, dünyadan şunu elde edeceğim, şunu kazanacağım’ diye kurar (¬٣) da ölümü hiç hatırlamaz.” (¬٤)
89485. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: بل: يُرِيدُ الإنسانُ الكافرُ ليُكَذِّبَ بيومِ القيامة.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bunun anlamı şudur: Bilakis inkârcı insan, kıyamet gününü yalanlamak ister.
89486. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89487. Metin
حدَّثنى عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباس قوله: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. يقول: الكافرُ يُكَذِّبُ بالحسابِ (¬١).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebu Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbas'tan O'nun: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister” buyruğu hakkında şöyle dediğini anlattı: “[Yani] inkârcı kimse hesabı yalanlar.” (¬١)
89488. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قوله: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ}. قال: يُكَذِّبُ بما أمامه؛ يوم القيامةِ والحسابِ (¬٢).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd O'nun: {بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ} “Fakat insan, önündekini yalanlayıp günaha devam etmek ister” buyruğu hakkında şöyle demiştir: “Önünde bulunan şeyi; kıyamet gününü ve hesabı yalanlar.” (¬٢)
89489. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: بل يُرِيدُ الإنسانُ ليَكْفُرَ بالحقِّ بين يدي القيامةِ. والهاءُ على هذا القول في قوله: {أَمَامَهُ}. من ذكر القيامة، وقد ذكَرنا الروايةَ بذلك قبلُ.
Başkaları ise şöyle dedi: Bilakis bunun anlamı: İnsan kıyametin hemen öncesinde hakkı inkâr etmek ister [demektir]. Bu görüşe göre O'nun: {أَمَامَهُ} “önündekini” buyruğundaki zamir kıyametten kinayedir; nitekim buna dair rivayeti daha önce zikretmiştik.
89490. Metin
وقوله: {يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ}. يقولُ تعالى ذكرُه: يَسْأَلُ ابنُ آدمَ السائرُ دائبًا في معصيةِ اللهِ ﷿ قُدُمًا: متى يومُ القيامةِ؟ تشويفًا منه للتوبة، فبيَّن الله له ذلك فقال: {فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ} الآية.
O'nun: {يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ} “‘Kıyamet günü ne zaman?’ diye sorar” buyruğuna gelince; zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Aziz ve Celil olan Allah'a isyan yolunda sürekli pervasızca ilerleyen Âdemoğlu, tövbeyi ertelemek maksadıyla: “Kıyamet günü ne zaman?” diye sorar. Bunun üzerine Allah bunu ona açıklayarak şöyle buyurmuştur: {فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ} “Göz dehşetle kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman...” [ayetinin sonuna kadar].
89491. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويل.
Bu hususta söylediğimizin benzerini tefsir ehli de söylemiştir.
89492. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Görüşlerinin Zikri
89493. Metin
حدثنا أبو كُرَيبٍ، قال: ثنا ابن عطية، عن إسرائيلَ، عن أبي إسحاقَ، عن سعيدِ بن جُبَيرٍ، [عن ابن عباس: {يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ}. قال: يقولُ: سوف] ٣
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Atiyye, İsrâîl’den, [o] Ebû İshâk’tan, [o] Saîd b. Cübeyr’den, [o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: {يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ} “‘Kıyamet günü ne zaman?’ diye sorar”. Dedi ki: [Şöyle] der: İleride] 3
89494. Metin
[أتوبُ. قال: فبيَّن له؛ {فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ} (¬١).
tövbe edeceğim, der. Dedi ki: [Allah da] ona açıkladı]: {فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ} “Göz dehşetle kamaştığı ve ay tutulduğu zaman”.” (¬١)
89495. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ] (¬٢)، عن قتادة قوله: {يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ}. يقولُ: متى يومُ القيامة؟ قال: وقال عمر بن الخطاب ﵁: مَن سأل (¬٣) عن يوم القيامةِ فليَقرَأ هذه السورة (¬٤).
[Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd anlattı] (¬٢), Katâde'den O'nun: {يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ} “‘Kıyamet günü ne zaman?’ diye sorar” buyruğu hakkında: “Kıyamet günü ne zaman? [der]” dediğini rivayet etti. Dedi ki: Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Kim kıyamet gününü sorarsa (¬٣) bu sureyi okusun.” (¬٤)
89496. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ}: متى يكون ذلك؟ فقرأ: ? {وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ}. قال: فكذلك يكونُ يومُ القيامة.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd O'nun: {يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ} “‘Kıyamet günü ne zaman?’ diye sorar” buyruğu hakkında: “Bu ne zaman gerçekleşecek?” dedi ve: {وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ} “ve güneş ile ay bir araya getirildiği [zaman]” [ayetini] okudu; sonra da: “İşte kıyamet günü böyle olur” dedi.
89497. Metin
وقوله: {فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ}. اختلَفت القرأة في قراءة ذلك؛ فقرأه أبو جعفرٍ القارئُ ونافعٌ وابن أبي إسحاقَ: (فإذَا بَرَقَ). بفتحِ الراء، بمعنى شخَص وفُتِح عندَ الموتِ؛ وقرأ ذلك شيبةُ وأبو عمرٍو وعامةُ قرأة الكوفة: {بَرِقَ}. بكسرِ الراءٍ، بمعنى: فزع وشقَّ (¬٥).
O'nun: {فَإِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ} “Göz dehşetle kamaştığı zaman” buyruğuna gelince; kurrâ bunu okuma hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kârî Ebu Ca‘fer, Nâfi‘ ve İbn Ebî İshâk, ölüm anında [gözün] dikilip açık kalması anlamında râ harfinin fethasıyla (fe-izâ baraka) şeklinde okumuşlardır. Şeybe, Ebu Amr ve Kûfe kurrâsının geneli ise korkup kamaşması/yarılması anlamında râ harfinin kesresiyle: {بَرِقَ} şeklinde okumuşlardır (¬٥).
89498. Metin
وقد حدَّثنى أحمدُ بنُ يوسفَ، قال: ثنا القاسمُ، قال: ثني حجاجٌ، عن
Bana Ahmed b. Yûsuf anlattı, dedi ki: Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bana Haccâc, [...] rivayet etti:
89499. Metin
هارونَ، قال: سألتُ أبا عمرو بن العلاء عنها، فقال: {بَرِقَ} له بالكسر، بمعنى: حارَ. قال: وسألتُ عنها عبد الله بن أبي إسحاق، فقال: (برق) بالفتح، إنما برق [الحَنْظَلُ اليابس، وما برق البصرُ؟! قال: فذكرتُ ذلك لأبى عمرٍو فقال: إنما يَبْرُقُ الحَنْظَلُ] (¬١) والنارُ والبرقُ. وأما البصرُ فبرق عند الموت. قال: فأخبرتُ بذلك أبا (¬٢) إسحاق، فقال: أخَذتُ قراءتي عن الأشياخ؛ نصر بن عاصم وأصحابه. فذكرت ذلك لأبى عمرو، فقال: لكنى لا آخُذُ عن نصرٍ ولا عن أصحابه. كأنه يقولُ: آخُذُ عن أهل الحجاز (¬٣).
Hârûn'dan rivayet etti; o şöyle demiştir: Ebu Amr b. el-Alâ'ya bundan sordum, o: “Şaşırıp dehşete düşmek anlamında onun için kesre ile {بَرِقَ}'tir” dedi. Dedi ki: Bundan Abdullah b. Ebî İshâk'a sordum, o da fetha ile (beraka) dedi; “Parıldayan ancak [kurumuş acı elma / ebucehil karpuzudur]; göz ne diye parıldasın ki?! Dedi ki: Bunu Ebu Amr'a anlattım; o şöyle dedi: Parlayan ancak acı elma] (¬١), ateş ve şimşektir. Göze gelince, o ölüm anında dehşetle açık kalır (berika).” Dedi ki: Bunu Ebu (¬٢) İshâk'a haber verdim; o: “Ben kıraatimi üstatlardan; Nasr b. Âsım ve arkadaşlarından aldım” dedi. Bunu Ebu Amr'a aktardım, o da: “Fakat ben ne Nasr'dan ne de onun arkadaşlarından alırım” dedi; sanki: “Hicaz ehlinden alırım” demek istiyordu (¬٣).
89500. Metin
وأولى القراءتين في ذلك عندَنا بالصواب كسرُ الراء: {فَإِذَا بَرِقَ}. بمعنى: فَزِع فشُقَّ وفُتِح من هول يوم (¬٤) القيامة وفزَع الموت. وبذلك جاءت أشعارُ العرب، أنشَدني بعض الرواة عن أبي عُبيدة للكلابيِّ (¬٥):
Bize göre bu hususta iki kıraatten doğruya en layık olanı, kıyamet gününün (¬٤) dehşetinden ve ölüm korkusundan dolayı gözün dehşetle kamaşıp yarılması ve açık kalması anlamında râ harfinin kesresiyle {فَإِذَا بَرِقَ} okunuşudur. Arap şiirleri de böyle gelmiştir; bazı raviler bana Ebu Ubeyde'den Kilâbî'ye (¬٥) ait şu beyti okudu:
89501. Metin
لما أتاني ابنُ صُبَيحٍ راغِبًا … أعطيتُه عيْساء (¬٦) منها فبرق
İbn Subeyh bana rağbet ederek geldiğinde… ona açık renkli bir deve verdim de gözleri [şaşkınlıktan/sevinçten] kamaştı (berika). (¬٦)
89502. Metin
وحُدِّثتُ عن أبي زكريا الفرَّاءِ، قال ٧: أنشدني بعضُ العرب ٨:
Bana Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ'dan nakledildiğine göre o şöyle demiştir 7: Araplardan bazıları bana [şu beyti] okudu 8:
89503. Metin
نعاني حنانةُ (¬١) طُوبالةً (¬٢) … تَسَفُّ يَبِسًا من العِشرِقِ (¬٣)
Işrık otunun (¬٣) kurusunu yiyen Tûbâleli (¬٢) Hanâne (¬١) benim ölüm haberimi verdi…
89504. Metin
فنفسَك فانْعَ ولا تَنْعَنى … وداو الكُلُوم ولا تَبْرَقِ
Kendi ölüm haberini ver sen, benimkini değil… ve yaralarını tedavi et, gözlerini dehşetle açıp korkma!
89505. Metin
ففتح الراء. وفسَّره أنه يقولُ: لا تفزَع من هول الجراحِ التي بك. قال: وكذلك يَبْرَقُ البصرُ يومَ القيامةِ.
Böylece râ harfini fethalamıştır. [Ferrâ] bunu; “Sende bulunan yaraların dehşetinden korkma!” demek istediği şeklinde tefsir etmiştir. Dedi ki: “Aynı şekilde kıyamet günü de göz dehşetle açılır (yebreku).”