"Abese" Suresinin Tefsiri

Taberî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

91260. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

91261. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه جلَّ ثناؤُه: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى (٢) وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى (٣) أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى (٤)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tevili hakkındaki görüş: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى (٢) وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى (٣) أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى (٤)} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi; yanına o âmâ geldi diye. Nereden bileceksin, belki o arınacaktı? Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti.”

91262. Metin

يعنى تعالى ذكرُه بقولِه: {عَبَسَ}: قبَضَ وَجْهَه تكرُّهًا، {وَتَوَلَّى}. يقولُ: وأَعْرَض، {أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى}. يقولُ: لأنْ جاءه الأعمى.

Zikri yüce olan [Allah], {عَبَسَ} “[Yüzünü] ekşitti” sözüyle, hoşnutsuzluktan ötürü yüzünü buruşturduğunu; {وَتَوَلَّى} “ve yüz çevirdi” sözüyle, [ondan] yüz çevirdiğini; {أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى} “yanına o âmâ geldi diye” sözüyle de âmâ kendisine geldiği için [böyle yaptığını] kastetmektedir.

91263. Metin

وقد ذُكِر عن بعضِ القرأةِ أنه كان يُطوِّلُ الألفَ ويمدُّها من: {أَنْ جَاءَهُ}. فيقولُ: (أآنْ جاءَهُ) (¬١). وكأنَّ معنى الكلام كان عندَه: أَ أَنْ جاءه الأعمى عبَس وتولَّى؟ كما قرَأ مَن قرَأ: {أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ} [القلم: ١٤]. بمدِّ الألفِ مِن "أنْ"، وقصرِها (¬٢).

Bazı kurrâdan {أَنْ جَاءَهُ} “yanına [o âmâ] geldi diye” lafzındaki elifi uzatarak ve med yaparak (أآنْ جاءَهُ / E-en câehu) şeklinde okuduğu zikredilmiştir. Sanki ona göre sözün anlamı: 'Âmâ kendisine geldi diye mi yüzünü ekşitti ve yüz çevirdi?' şeklindedir; nitekim {أَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ} “Mal ve oğullar sahibi oldu diye [mi?]” [Kalem 14] âyetini 'en' (أنْ) kelimesinin elifini uzatarak (med ile) veya uzatmayarak (kasr ile) okuyan kimselerin kıraatinde olduğu gibi.

91264. Metin

وذُكِر أنَّ الأعمى الذي ذكَره اللهُ في هذه الآيةِ هو ابنُ أمِّ مكتومٍ، عُوتِب النبيُّ ﷺ بسببِه.

Allah'ın bu âyette zikrettiği âmânın İbn Ümmi Mektûm olduğu ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in onun sebebiyle uyarıldığı zikredilmiştir.

91265. Metin

ذكرُ الأخبارِ الواردةِ بذلك

Buna Dair Gelen Rivayetlerin Zikri

91266. Metin

حدَّثنا سعيد بن يحيى الأُمويُّ، قال: ثنا أبي، عن هشام بن عروةَ مما عرَضه عليه، عن ٣ عروةَ، عن عائشةَ، قالت: أُنزِلت: {عَبَسَ وَتَوَلَّى} به في ابن أمِّ مكتومٍ. قالت: أتَى إلى رسولِ اللهِ ﷺ فجعَل يقولُ: أرْشِدْني، قالت: وعندَ رسولِ اللهِ ﷺ مِن عظماءِ المشركين. قالت: فجعَل النبيُّ ﷺ يُعْرِضُ عنه، ويُقْبِلُ على الآخرِ،

Bize Saîd b. Yahyâ el-Ümevî anlattı, dedi ki: Bize babam, Hişâm b. Urve'nin ona arz ettiklerinden, 3 Urve'den, o da Âişe'den nakletti; [Âişe] dedi ki: {عَبَسَ وَتَوَلَّى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi” [âyeti], İbn Ümmi Mektûm hakkında indirildi. [Âişe] dedi ki: [İbn Ümmi Mektûm] Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: "Bana doğru yolu göster" demeye başladı. [Âişe] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında ise müşriklerin ileri gelenlerinden [biri] vardı. [Âişe] dedi ki: Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ondan yüz çevirip diğerine yönelmeye başladı,

91267. Metin

ويقولُ: "أَتَرى بما أقولُه بأسًا؟ "، فيقولُ: لا. ففى هذا أُنزِلت: {عَبَسَ وَتَوَلَّى} (¬١).

...ve [müşriğe]: 'Söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?' diyordu; o da: 'Hayır' diyordu. İşte bu hususta {عَبَسَ وَتَوَلَّى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi” [âyeti] indirildi.

91268. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى}. قال: بينا رسولُ اللهِ ﷺ يُناجي عتبةَ بنَ ربيعةَ وأبا جهلِ بنَ هشامٍ والعباسَ بنَ عبدِ المطلبِ، وكان يتصدَّى لهم كثيرًا، وجَعَل (¬٢) عليهم أنْ يؤمنوا، فأقبَل إليه رجلٌ أعمَى، يقال له: عبدُ اللَّهِ ابنُ أمِّ مكتومٍ. يمشِى، وهو يناجيهم، فجعَل عبدُ اللَّهِ يستقرئُ النبيَّ ﷺ آيةً مِن القرآنِ، وقال: يا رسولَ اللَّهِ، علِّمني مما علَّمك اللَّهُ. فأعرَض عنه رسولُ اللَّهِ ﷺ، وعبَس في وجههِ وتولَّى، وكرِه كلامَه، وأقبَل على الآخرِين، فلما قضى رسولُ اللَّهِ ﷺ وأخَذ ينقلِبُ إلى أهلِه، أمسَك اللَّهُ بعضَ بصرِه، ثم خَفَق برأسِه، ثم أنزَل اللَّهُ: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى (٢) وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى (٣) أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى}. فلما نزَل فيه أكرَمه رسولُ اللَّهِ ﷺ وكلَّمه، وقال له: "ما حاجتُك، هل تريدُ مِن شيءٍ؟ ". وإذا ذهَب مِن عندِه قال له: "هل لك حاجةٌ في شيءٍ؟ " وذلك لما أنزَل اللَّهُ: {أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى (٥) فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى (٦) وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى} (¬٣).

Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi; yanına o âmâ geldi diye” sözü hakkında nakletti; [İbn Abbâs] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Utbe b. Rebîa, Ebû Cehil b. Hişâm ve Abbâs b. Abdilmuttalib ile fısıldaşıp konuşurken -ki onlarla çok ilgilenir ve iman etmelerini pek isterdi- yanına Abdullah b. Ümmi Mektûm denilen âmâ bir adam çıkageldi. O [müşriklerle] konuşurken yürüyor, bir yandan da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den Kur'an'dan bir âyet okumasını isteyip: 'Ey Allah'ın Resûlü, Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret' diyordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise ondan yüz çevirdi, yüzünü ekşitti, geri döndü, onun sözünden hoşlanmadı ve diğerlerine yöneldi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem [konuşmasını] bitirip ailesinin yanına dönmeye başladığında, Allah onun görmesini biraz engelledi, sonra başını öne eğdi, ardından Allah şu âyetleri indirdi: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى (٢) وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى (٣) أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi; yanına o âmâ geldi diye. Nereden bileceksin, belki o arınacaktı? Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti.” [Bu âyetler] onun hakkında inince, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona ikramda bulundu, onunla konuştu ve ona: 'İhtiyacın nedir, bir şey ister misin?' dedi. Yanından ayrıldığında da ona: 'Bir şeye ihtiyacın var mı?' derdi. Bu da Allah'ın şu âyetleri indirmesinden dolayı idi: {أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى (٥) فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى (٦) وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى} “Kendini müstağni görene gelince; sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne?”

91269. Metin

حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن هشامٍ، عن أبيه، قال: نزَلت في ابن أمِّ

Bize Ebû Kureyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘, Hişâm'dan, o da babasından nakletti; [babası] dedi ki: [Bu âyet] İbn Ümmi123

91270. Metin

مكتومٍ: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى} (¬١).

...Mektûm hakkında indi: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi; yanına o âmâ geldi diye.”

91271. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللَّهِ: هو {أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى}. قال: رجلٌ مِن بنى فِهْرٍ، يقالُ له: ابنُ أمِّ مكتومٍ (¬٢).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize Hasen anlattı, dedi ki: Bize Verka anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın: {أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى} “yanına o âmâ geldi diye” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: 'Fihroğulları'ndan İbn Ümmi Mektûm denilen bir adamdır.'

91272. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى}: عبدُ اللَّهِ بنُ زائدةَ، وهو ابنُ أمِّ مكتومٍ، وجاءه يسْتَقرِئُه، وهو يناجِي أُمَيَّةَ بن خَلَفٍ - رجلٌ مِن عليةِ قريشٍ - فأعرَض عنه نبيُّ اللَّهِ ﷺ، فأَنزَلَ اللَّهُ فيه ما تسمعون: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى}. إلى قوله: {فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى}. ذُكِر لنا أنَّ نبيَّ اللَّهِ ﷺ استخلَفه بعدَ ذلك مرَّتين على المدينةِ، في غزوتين غزاهما، يصلِّى بأهلِها (¬٣).

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi; yanına o âmâ geldi diye” [âyetindeki âmâ], Abdullah b. Zâide'dir; o İbn Ümmi Mektûm'dur. [Peygamber], Kureyş'in ileri gelenlerinden bir adam olan Ümeyye b. Halef ile fısıldaşıp konuşurken o gelip kendisine Kur'an okutmasını istedi. Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem de ondan yüz çevirdi. Bunun üzerine Allah onun hakkında dinlemekte olduğunuz: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi; yanına o âmâ geldi diye” [âyetinden] {فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى} “sen ise onunla ilgilenmiyorsun” sözüne kadar [olan kısmı] indirdi. Bize anlatıldığına göre Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem bundan sonra bizzat çıktığı iki gazvede Medine halkına namaz kıldırması için onu iki defa Medine'de yerine vekil bırakmıştır.

91273. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ، عن أنسِ بن مالكٍ أنه رآه يومَ القادسيةِ معه رايةٌ سوداءُ، وعليه، وعليه دِرْعٌ له (¬٤).

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den, o da Enes b. Mâlik'ten nakletti; [Enes] Kādisiye günü onun üzerinde bir zırh ve yanında siyah bir sancak olduğunu görmüştür.

91274. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ، قال: جاء ابنُ أمِّ مكتومٍ إلى النبيِّ ﷺ وهو يكلِّمُ أُبيَّ بنَ خلَفٍ، فأعرَض عنه، فأنزَل اللَّهُ عليه: {عَبَسَ وَتَوَلَّى}. فكان النبيُّ ﷺ بعدَ ذلك يُكرِمُه. قال أنسٌ: فرأَيتُه يومَ القادسيةِ عليه دِرْعٌ، ومعه رايةٌ سوداءُ ٥.

Bize İbn Abdilâlâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer'den, o da Katâde'den nakletti; o şöyle dedi: İbn Ümmi Mektûm, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Übey b. Halef ile konuşurken yanına geldi. Bunun üzerine [Peygamber] ondan yüz çevirdi. Allah da onun hakkında: {عَبَسَ وَتَوَلَّى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi” [âyetini] indirdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bundan sonra ona ikramda bulunurdu. Enes dedi ki: Ben onu Kādisiye günü üzerinde bir zırh ve yanında siyah bir sancak varken gördüm.5

91275. Metin

حدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {عَبَسَ وَتَوَلَّى}: تصدَّى رسولُ اللَّهِ ﷺ الرجلٍ من مشركي قريشٍ كثيرِ المالِ، ورجَا أن يؤمِنَ، وجاء رجلٌ مِن الأنصارِ أعمَى، يقالُ له: عبدُ اللَّهِ ابنُ أُمِّ مكتومٍ. فجعَل يسألُ نبيَّ اللهِ ﷺ، فكرِهه نبيُّ اللَّهِ ﷺ وتولَّى عنه، وأقبَل على الغنيِّ، فوعَظ اللَّهُ نبيَّه، فأكْرَمه نبيُّ اللَّهِ ﷺ، واستخْلَفه على المدينةِ مرَّتين، في غزوتين غزاهما (¬١).

Hüseyin'den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın {عَبَسَ وَتَوَلَّى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Kureyş müşriklerinden çok mal sahibi bir adama yönelmiş ve iman etmesini ummuştu. O sırada Ensar'dan Abdullah b. Ümmi Mektûm denilen âmâ bir adam geldi ve Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e sorular sormaya başladı. Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem bundan hoşlanmadı, ondan yüz çevirip zengin olana yöneldi. Bunun üzerine Allah Peygamberi'ne öğüt verdi; Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem de [bundan sonra] ona ikramda bulundu ve çıktığı iki gazvede onu iki defa Medine'de yerine vekil bıraktı.

91276. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ، وسألتُه عن قولِ اللَّهِ ﷿: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى}. قال: جاء ابنُ أمِّ مكتومٍ إلى رسولِ اللَّهِ ﷺ، وقائدُه يُبْصِرُ وهو لا يُبْصِرُ. قال: ورسولُ اللَّهِ ﷺ ما يشِيرُ إلى قائدِه يَكُفَّ، وابنُ أمِّ مكتومٍ يدفَعُه ولا يُبْصِرُ. قال: حتى عبَس رسولُ اللَّهِ ﷺ، فعاتَبه اللَّهُ في ذلك، فقال: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى (٢) وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى}. إلى قولِه: {فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى} (¬٢).

Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd'e -kendisine Aziz ve Celil olan Allah'ın: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi; yanına o âmâ geldi diye” sözünü sorduğumda- şöyle dedi: İbn Ümmi Mektûm Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldi; ona yol gösteren kişi görüyordu, kendisi ise görmüyordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun rehberine durması için işaret ediyordu, İbn Ümmi Mektûm ise görmediği için onu ileri itiyordu. Nihayet Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yüzünü ekşitti. Bunun üzerine Allah bu hususta onu uyardı ve şöyle buyurdu: {عَبَسَ وَتَوَلَّى (١) أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى (٢) وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى} “[Yüzünü] ekşitti ve yüz çevirdi; yanına o âmâ geldi diye. Nereden bileceksin, belki o arınacaktı?” [âyetinden] {فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى} “sen ise onunla ilgilenmiyorsun” sözüne kadar.

91277. Metin

قال ابنُ زيدٍ: كان يقالُ: لو أنَّ رسولَ اللَّهِ ﷺ كتَم مِن الوحيِ شيئًا كتَم هذا عن نفسه. قال: وكان يتصدَّى لهذا الشريفِ في جاهليتِه رجاءَ أَنْ يُسلِمَ، وكان عن هذا يتلهَّى (¬٣).

İbn Zeyd dedi ki: 'Şayet Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vahiyden bir şey gizleyecek olsaydı, kendisi hakkındaki bu [âyetleri] gizlerdi' denilirdi. Dedi ki: [Peygamber], cahiliye dönemindeki bu şerefli kimseye Müslüman olur ümidiyle yöneliyor, bundan ise yüz çevirip ilgilenmiyordu.

91278. Metin

وقولُه: {وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى}. يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: وما

Allah Teâlâ'nın: {وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى} “Nereden bileceksin, belki o arınacaktı?” sözü. Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: Nereden

91279. Metin

يُدْريك يا محمدُ، لعلَّ هذا الأعمى الذي عبَسْتَ في وَجْهِهِ {يَزَّكَّى}. يقولُ: يتطهَّرُ مِن ذنوبِه.

...bilirsin ey Muhammed! Belki de yüzünü ekşittiğin bu âmâ {يَزَّكَّى} “arınacaktı”; yani günahlarından temizlenecekti.

91280. Metin

وكان ابنُ زيدٍ يقولُ في ذلك ما حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {لَعَلَّهُ يَزَّكَّى}: يُسلِمُ.

İbn Zeyd bu hususta, bana Yûnus'un anlattığı şu sözü söylerdi; dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd {لَعَلَّهُ يَزَّكَّى} “belki o arınacaktı” sözü hakkında: 'Müslüman olacaktı' dedi.

91281. Metin

وقولُه: {أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى}. يقولُ: أو يتذكَّرُ فتنفعَه الذكرى. يعني: يعتبِرُ فينفَعَه الاعتبارُ والاتعاظُ.

{أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى} “Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti” sözüne gelince; [bu], 'yahut düşünüp öğüt alacak da bu hatırlatma ve öğüt kendisine fayda sağlayacaktır; yani ibret alacak da ibret alması ve vaaz dinlemesi kendisine yarar verecektir' demektir.

91282. Metin

والقراءةُ على رفعِ: (فتَنْفَعُه) (¬١) عطفًا به على قولِه: {يَذَّكَّرُ}. وقد رُوِى عن عاصمٍ النصبُ فيه والرفعُ (¬٢)؛ والنصبُ على أن تجعلَه جوابًا بالفاءِ لـ "لعل"؛ كما قال الشاعرُ (¬٣):

[Genel] kıraat, {يَذَّكَّرُ} “öğüt alacaktı” fiiline atfedilerek (فتَنْفَعُه / fetânfe'uhu) lafzının merfû okunması (ötreli olması) üzerinedir. Âsım'dan ise bunda hem nasb (üstün) hem de ref' (ötre) rivayet edilmiştir. Nasb (üstün) ile okunuşu, onu 'lealle' (لعل) edatının 'fâ' (ف) ile gelen cevabı kılmak suretiyledir; nitekim şair şöyle demiştir:

91283. Metin

عَلَّ صُروفَ الدَّهْرِ أو دُولاتِها

Umulur ki zamanın cilveleri yahut devranları,

91284. Metin

يُدِلْننا اللَّمَّةَ مِن لمَّاتِها

Bizi musibetlerinden bir musibete karşı zafere ulaştırır da,

91285. Metin

فتَسْتَرِيحَ النَّفْسُ مِن زَفْرَاتِها

Nefis ah ve feryatlarından rahata erer,

91286. Metin

وتُنْقَع الغُلَّةُ (¬٤) مِن غَلَّاتِها (¬٥)

Ve hararetinden kavrulan susuzluğu kanar.

91287. Metin

و (تنقع) يُروى بالرفعِ والنصبِ.

Tunka‘u (تنقع) [fiili] hem merfû hem de mansûb olarak rivayet edilmektedir.

91288. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى (٥) فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى (٦) وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى (٧) وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى (٨) وَهُوَ يَخْشَى (٩) فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى (١٠)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tevili hakkındaki görüş: {أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى (٥) فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى (٦) وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى (٧) وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى (٨) وَهُوَ يَخْشَى (٩) فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى (١٠)} “Kendini müstağni görene gelince; sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne? Fakat sana koşarak gelen ve [Allah'tan] korkan kimse varken, sen ise onunla ilgilenmiyorsun.”

91289. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: أما مَن استغْنَى بمالِه، فأنت له تتعرَّضُ رجاءَ أن يُسلِمَ.

Zikri yüce olan [Allah], Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: Malıyla kendini zengin ve ihtiyaçsız görene gelince; sen Müslüman olur ümidiyle ona yöneliyorsun.

91290. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مهرانُ، عن سفيانَ: {أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى (٥) فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى}. قال: نزَلت في العباسِ.

Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan nakletti: {أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى (٥) فَأَنْتَ لَهُ تَصَدَّى} “Kendini müstağni görene gelince; sen ona yöneliyorsun” [âyeti] hakkında: 'Abbâs hakkında indi' dedi.

91291. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولِه: {أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى}. قال: عتبةُ بنُ ربيعةَ وشيبةُ بنُ ربيعةَ (¬١).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize Hasen anlattı, dedi ki: Bize Verka anlattı; hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den {أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى} “Kendini müstağni görene gelince” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: 'Utbe b. Rebîa ve Şeybe b. Rebîa'dır.'

91292. Metin

{وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى}. يقولُ: وأيُّ شيءٍ عليك ألا يتطهَّرَ مِن كفرِه فيُسلِمَ؟

{وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى} “Onun arınmamasından sana ne?” sözü; 'onun küfründen temizlenip Müslüman olmamasından sana ne sorumluluk var ki?' demektir.

91293. Metin

{وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى (٨) وَهُوَ يَخْشَى}. يقولُ: وأما هذا الأعمى الذي جاءك سعيًا،

{وَأَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعَى (٨) وَهُوَ يَخْشَى} “Fakat sana koşarak gelen ve [Allah'tan] korkan kimse varken” sözüne gelince; [bu], 'fakat sana koşarak gelen şu âmâ...

91294. Metin

وهو يخْشى اللَّهَ، ويتقِيه،

...ve Allah'tan korkup O'ndan sakınan kimse varken...'

91295. Metin

{فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى}. يقولُ: فأنت عنه تُعْرِضُ، وتَشاغَلُ عنه بغيرِه وتَغَافَلُ.

{فَأَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى} “sen ise onunla ilgilenmiyorsun” sözü; 'sen ondan yüz çeviriyor, başkasıyla meşgul olarak onu ihmal ediyor ve görmezden geliyorsun' demektir.

91296. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ (١١) فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ (١٢) فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ (١٣) مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ (١٤) بِأَيْدِي سَفَرَةٍ (١٥) كِرَامٍ بَرَرَةٍ (١٦) قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ (١٧)}.

Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tevili hakkındaki görüş: {كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ (١١) فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ (١٢) فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ (١٣) مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ (١٤) بِأَيْدِي سَفَرَةٍ (١٥) كِرَامٍ بَرَرَةٍ (١٦) قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ (١٧)} “Hayır! Şüphesiz o [âyetler] bir öğüttür. Dileyen onu düşünüp öğüt alır. [O], değerli sahifelerdedir; yüceltilmiş, tertemiz kılınmış, kâtiplerin elleriyle [yazılmış]; şerefli ve itaatkâr [meleklerin ellerinde]. Kahrolası o insan, ne kadar da nankördür!”

91297. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: {كَلَّا}: ما الأمرُ كما تفعلُ يا محمدُ مِن أنْ تعبِسَ في وجْهِ مَن جاءك يسعى وهو يخشى، وتتصدَّى لمن استغْنى، {إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ}. يقولُ: إنَّ هذه العظةَ وهذه السورةَ {تَذْكِرَةٌ}. يقولُ: عظةٌ وعبرةٌ، {فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ}.

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: {كَلَّا} “Hayır!”; [yani] ey Muhammed, durum senin yaptığın gibi; sana koşarak ve [Allah'tan] korkarak gelen kimseye yüzünü ekşitip, kendisini müstağni gören kimseye yönelmen gibi değildir. {إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ} “Şüphesiz o bir öğüttür”. Şöyle demektedir: Şüphesiz bu vaaz ve bu sûre {تَذْكِرَةٌ} “bir öğüttür”; yani bir vaaz ve ibrettir.1 {فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ} “Dileyen onu düşünüp öğüt alır”.

91298. Metin

يقولُ: فمن شاء من عبادِ اللهِ {ذَكَرَهُ}. يقولُ: ذكَر تنزيلَ اللَّهِ ووحيَه.

[Bu], 'Allah'ın kullarından dileyen kimse {ذَكَرَهُ} “onu düşünüp öğüt alır”; yani Allah'ın indirdiğini ve vahyini hatırlar ve öğüt alır' demektir.

91299. Metin

والهاءُ في قولِه: {إِنَّهَا}. للسورةِ، وفى قولِه: هو {ذَكَرَهُ}. للتنزيلِ والوحى.

{إِنَّهَا} “Şüphesiz o” sözündeki zamir sûreye, {ذَكَرَهُ} “onu düşünüp öğüt alır” sözündeki zamir ise indirilen kitaba ve vahye aittir.

91300. Metin

{فِي صُحُفٍ}. يقولُ: إنَّها تذكرةٌ في صُحُفٍ مكرَّمةٍ،

{فِي صُحُفٍ} “sahifelerdedir” sözü; 'şüphesiz o [öğüt], değerli sahifelerdedir' demektir.

91301. Metin

{مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ}.

{مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ} “yüceltilmiş, tertemiz kılınmış”.

91302. Metin

يعنى: في اللَّوحِ المحفوظِ؛ وهو المرفوعُ المطهَّرُ عندَ اللهِ.

Yani Levh-i Mahfûz'dadır; o, Allah katında yüceltilmiş ve tertemiz kılınmıştır.

91303. Metin

وقولُه: {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ}. يقولُ: الصحفُ المكرَّمةُ بأيدى سَفَرةٍ. [وهو] (¬١) جمعُ سافرٍ.

{بِأَيْدِي سَفَرَةٍ} “kâtiplerin elleriyle” sözüne gelince; [bu], 'değerli sahifeler sefere (elçiler/kâtipler) ellerindedir' demektir. [Sefere], sâfir kelimesinin çoğuludur.

91304. Metin

واختلَف أهلُ التأويلِ فيهم؛ ما هم؟ فقال بعضُهم: هم كَتَبةٌ.

Tevil ehli onların kimler olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları: 'Onlar kâtiplerdir (yazıcılardır)' demiştir.

91305. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

91306. Metin

حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ في قولِه: {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ}. يقولُ: كَتَبةٍ (¬٢).

Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ} “kâtiplerin elleriyle” sözü hakkında: 'Kâtiplerdir (yazıcılardır)' dediğini nakletti.

91307. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في قولِه: {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ}. قال: الكَتَبةِ (¬٣).

Bize İbn Abdil'a'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ} “kâtiplerin elleriyle” sözü hakkında: 'Kâtiplerdir' dediğini nakletti.

91308. Metin

وقال آخرون: هم القراءُ.

Başkaları ise: 'Onlar kurrâdır (okuyuculardır)' demiştir.

91309. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

91310. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولِه: {فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ (١٢) فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ (١٣) مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ (١٤) بِأَيْدِي سَفَرَةٍ}. قال: هم القرَّاءُ (¬١).

Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde’nin { فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ (١٢) فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ (١٣) مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ (١٤) بِأَيْدِي سَفَرَةٍ } “Artık dileyen O'nu düşünüp öğüt alır. [O], çok değerli sahifelerdedir; yüceltilmiş, tertemiz kılınmış [sahifelerdedir], kâtiplerin ellerindedir.” ayeti hakkında: “Onlar kurrâdır (okuyuculardır).”123 dediğini rivayet etti.

91312. Metin

وقال آخرون: هم الملائكةُ.

Başkaları ise: "Onlar meleklerdir." demiştir.

91313. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

91314. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ: {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ (١٥) كِرَامٍ بَرَرَةٍ}: يعنى الملائكةَ (¬٢).

Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan nakletti: {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ (١٥) كِرَامٍ بَرَرَةٍ} “Kâtiplerin ellerindedir; şerefli ve itaatkâr [meleklerin ellerinde]”; melekleri kastetmektedir. (¬٢)

91315. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ (١٥) كِرَامٍ بَرَرَةٍ}. قال: السَّفَرَةُ الذين يُحْصُون الأعمالَ (١).

Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd {بِأَيْدِي سَفَرَةٍ (١٥) كِرَامٍ بَرَرَةٍ} “Kâtiplerin ellerindedir; şerefli ve itaatkâr [meleklerin ellerinde]” sözü hakkında şöyle dedi: "Sefere, amelleri kaydedenlerdir." (١)

91316. Metin

وأولى الأقوالِ في ذلك بالصوابِ قولُ مَن قال: هم الملائكة الذين يَسفِرون بينَ اللَّهِ ورسلِه بالوحي، وسفيرُ القومِ الذي يسعى بينَهم بالصلحِ، يقالُ: سَفَرتُ بينَ القومِ، إذا أصلَحتَ بينَهم. ومنه قولُ الشاعرِ (¬٣):

Bu konuda doğruya en yakın olan görüş: "Onlar, Allah ile elçileri arasında vahiyle elçilik yapan meleklerdir." diyenlerin görüşüdür. Topluluğun sefiri ise aralarında barış için koşturan kimsedir. Aralarını düzelttiğin zaman "سَفَرْتُ بَيْنَ الْقَوْمِ" (Topluluğun arasını buldum/elçilik ettim) denir. Şairin şu sözü de bundandır (¬٣):

91317. Metin

وما أدَعُ السَّفارةَ بينَ قومي … وما أمشى بغشٍّ إِنْ مَشَيْتُ

Kavmim arasında elçiliği asla bırakmam... Yürüdüğümde de asla hilekârlıkla yürümem.

91318. Metin

وإذا وُجِّه التأويلُ إلى ما قلنا، احتمَل الوجهَ الذي قاله القائلون: هم الكتبةُ. والذي قاله القائلون: هم القرَّاءُ؛ لأنَّ الملائكةَ هي التي تقرأُ الكتبَ، وتَسْفِرُ (¬٤) بينَ اللَّهِ وبينَ رسلِه.

Yorum dediğimiz şekle yönlendirildiğinde, "Onlar yazıcılardır (kâtiplerdir)" diyenlerin ve "Onlar okuyuculardır (kurrâdır)" diyenlerin belirttiği manaları da taşır; çünkü kitapları okuyan ve Allah ile elçileri arasında elçilik yapanlar (¬٤) meleklerdir.

91319. Metin

وقولُه: {كِرَامٍ بَرَرَةٍ}. والبَرَرةُ جمع بارٍّ، كما الكَفَرةُ جمعُ كافرٍ،

[Allah Teâlâ'nın] {كِرَامٍ بَرَرَةٍ} “Değerli, itaatkâr [kâtiplerin elleriyle].” buyruğuna gelince; berere (بَرَرَة), tıpkı kefere (كَفَرَة)'nin kâfir (كَافِر)'in çoğulu olduğu gibi, bârr (بَارّ)'ın çoğuludur.

91320. Metin

والسَّحَرةُ جمعُ ساحرٍ، غيرَ أن المعروفَ مِن كلامِ العربِ إذا نطَقوا بواحِدِهِ أنْ يقولوا: رجلٌ بَرٌّ، وامرأَةٌ برَّةٌ. وإذا جمَعوا ردُّوه إلى جمعِ فاعلٍ، كما قالوا: رجلٌ سَرِيٌّ. ثم قالوا في جمعِه: قومٌ سَراةٌ. وكان القياسُ في واحدِه أنْ يكونَ "ساريًا"، وقد حُكِى سماعًا مِن بعضِ العربِ: قومٌ خَيَرَةٌ بَرَرَةٌ. وواحدُ الخَيَرةِ: خَيْرٌ، والبَرَرَةِ: بَرٌّ.

Ve sehere (سَحَرَة) sâhir (سَاحِر)'in çoğuludur. Ne var ki Arapların kelamında bilinen, tekilini telaffuz ettiklerinde "رَجُلٌ بَرٌّ" (itaatkâr/hayırlı adam) ve "امْرَأَةٌ بَرَّةٌ" (itaatkâr/hayırlı kadın) demeleridir. Çoğul yaptıklarında ise onu fâil (فَاعِل) vezninin çoğuluna döndürürler; nitekim "رَجُلٌ سَرِيٌّ" (şerefli adam) deyip, çoğulunda ise "قَوْمٌ سَرَاةٌ" (şerefli topluluk) demişlerdir. Oysa kıyasa göre tekilinin "sârî" (سَارِي) olması gerekirdi. Nitekim bazı Araplardan işitme yoluyla "قَوْمٌ خَيَرَةٌ بَرَرَةٌ" (seçkin ve itaatkâr topluluk) rivayet edilmiştir. Heyere (خَيَرَة)'nin tekili hayr (خَيْر), berere (بَرَرَة)'nin [tekili de] berr (بَرّ)'dir.

91321. Metin

وقولُه: {قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ}. يقولُ تعالى ذكرُه: لُعِن الإنسانُ الكافرُ، ما أكفَره!

{قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ} “Kahrolası o insan, ne kadar da nankördür!” sözüne gelince; Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: O kâfir insan lanetlenmiştir; ne kadar da nankördür!

91322. Metin

وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال مجاهدٌ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü Mücâhid de söylemiştir.

91323. Metin

حدَّثني موسى بنُ عبدِ الرحمنِ المسروقيُّ، قال: ثنا عبدُ الحميدِ الحِمَّانيُّ، عن الأعمشِ، عن مجاهدٍ، قال: ما كان في القرآنِ: {قُتِلَ الْإِنْسَانُ}، أو فعِل بالإنسانِ، فإنما عُنِى به الكافرُ (¬١).

Bana Mûsâ b. Abdirrahmân el-Mesrûkī anlattı, dedi ki: Bize Abdülhamîd el-Himmânî, A'meş'ten, o da Mücâhid'den nakletti: "Kur'an'da geçen {قُتِلَ الْإِنْسَانُ} “Kahrolası o insan” veya insana [yapılan beddua niteliğindeki] ifadelerle ancak kâfir kastedilmiştir." (¬١)

91324. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ: {قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ}: بلَغني أنه الكافرُ.

Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan nakletti: {قُتِلَ الْإِنْسَانُ مَا أَكْفَرَهُ} “Kahrolası o insan, ne kadar da nankördür!” [ayeti hakkında]; bana onun kâfir olduğu ulaştı.

91325. Metin

وفى قولِه: {أَكْفَرَهُ}. وجهان؛ أحدُهما: التعجُّبُ مِن كفرِه، مع إحسانِ اللَّهِ إليه، وأياديه عندَه. والآخرُ: ما الذي أكْفَره؟ أي: أيُّ شيءٍ أكْفَره؟

{أَكْفَرَهُ} “ne kadar da nankördür / onu nankör kılan nedir” sözünde iki yön (vecih) vardır: Birincisi, Allah'ın ona bunca ihsanı ve nimetleri varken onun küfrüne şaşmaktır (taaccüb). Diğeri ise: "Onu inkâra/nankörlüğe sevk eden nedir?" yani: "Hangi şey onu kâfir/nankör yaptı?" anlamındadır.

91326. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ (١٨) مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ (١٩) ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ (٢٠) ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ (٢١) ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ (٢٢) كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ (٢٣)}.

Allah Teâlâ'nın şu buyruklarının tefsirine dair açıklama: {مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ (١٨) مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ (١٩) ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ (٢٠) ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ (٢١) ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ (٢٢) كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ (٢٣)} “[Allah] onu hangi şeyden yarattı? Bir nutfeden (sperm damlasından) yarattı da ona biçim verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü de kabre koydurdu. Sonra dilediği vakit onu tekrar dirilt[ip kabrinden çıkar]acaktır. Hayır! O, [Allah'ın] kendisine emrettiği şeyi henüz yerine getirmemiştir.”1

91327. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: مِن أيِّ شيءٍ خلَق الإنسانَ الكافرَ ربُّه حينَ (¬١) يَتَكبَّرُ ويَتَعاظَمُ (¬٢) عن طاعةِ ربِّه والإقرارِ بتوحيدِه؟ ثم بيَّن جلَّ ثناؤُه الذي منه خلَقَه؛ فقال: {مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ} أحوالًا؛ نطفةً تارةً، ثم عَلَقةً أُخرى، ثم مُضْغَةً، إلى أن أتَتْ عليه أحوالُه وهو في رحمِ أمِّه،

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: O kâfir insan, Rabbine itaatten ve O'nun birliğini ikrardan kibirlenip büyüklük tasladığında (¬١) (¬٢), Rabbi onu hangi şeyden yarattı? Sonra övgüsü yüce olan [Allah] onu hangi şeyden yarattığını açıklayarak şöyle buyurdu: {مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ} “Bir damla sudan (nutfeden) yarattı da ona biçim verdi”; onu halden hale takdir edip şekillendirdi; bir defasında nutfe, sonra alaka, sonra mudga yaptı; ta ki annesinin karnında iken evreleri tamamlanıncaya kadar.

91328. Metin

{ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. يقولُ: ثم يسَّره للسبيلِ، يعني: للطريقِ.

{ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” sözü; 'sonra onu yola, yani geçide kolaylaştırdı' demektir.

91329. Metin

واختلف أهلُ التأويلِ في السبيلِ الذي يسَّره لها (¬٣)؛ فقال بعضُهم: هو خروجُه مِن بطنِ أمِّه.

Tevil ehli, [Allah'ın] onun için kolaylaştırdığı (¬٣) yol konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları: "O, onun annesinin karnından çıkışıdır." demiştir.

91330. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

91331. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثني عمى، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}: يعنى بذلك: خروجَه مِن بطنِ أمَّه يسَّره له (¬٤).

Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan nakletti: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı”; bununla annesinin karnından çıkışını onun için kolaylaştırmasını kastetmektedir (¬٤).

91332. Metin

حدَّثني ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن إسماعيلَ، عن أبي صالحٍ: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. قال: سبيلَ الرَّحِمِ (¬٥).

Bana İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o İsmâil'den, o da Ebû Sâlih'ten nakletti: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” [ayeti hakkında]; "Rahim yolunu [kolaylaştırdı]" dedi (¬٥).

91333. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن السديِّ: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. قال: خروجَه مِن بطنِ أُمِّه ٦.

Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o da es-Süddî'den nakletti: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” [ayeti hakkında]; "Annesinin karnından çıkışını [kolaylaştırdı]." dedi 6.

91334. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. قال: خروجَه مِن بطنِ أمِّه (¬١).

Bize İbn Abdil'a'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den nakletti: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” [ayeti hakkında]; "Annesinin karnından çıkışını [kolaylaştırdı]" dedi (¬١).

91335. Metin

حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. قال: أخرَجه مِن بطنِ أمِّه.

Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” [ayeti hakkında]; "Onu annesinin karnından çıkardı." dedi.

91336. Metin

وقال آخرون: بل معنى ذلك: طريقَ الحقِّ والباطلِ بيَّناه له وأعلَمْناه، وسهَّلنا له العملَ به.

Başkaları ise: "Aksine bunun manası: Hak ve batıl yolunu ona açıkladık, bildirdik ve onunla amel etmeyi ona kolaylaştırdık demektir." demiştir.

91337. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

91338. Metin

حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا وكيعٌ، عن سفيانَ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. قال: هو كقولِه: {إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا} [الإنسان: ٣].

Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Vekî', Süfyân'dan, o Mansûr'dan, o da Mücâhid'den nakletti: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” [ayeti hakkında]; "Bu, O'nun şu sözü gibidir: {إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا} [el-İnsân: 3] “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; ister şükredici olsun ister nankör.”" dedi.

91339. Metin

حدَّثنا محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. قال: على نحوِ {إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ} (¬٢).

Bize Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'in {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: "{إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ} “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik” ayeti gibidir." (¬٢)

91340. Metin

حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ، قال: سبيلَ الشقاءِ والسعادةِ، وهو كقولِه: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} (¬٣).

Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den nakletti: "Bedbahtlık ve mutluluk yoludur; bu, O'nun {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” sözü gibidir." (¬٣)

91341. Metin

حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ، قال: قال

Bize İbn Abdi'l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer'den, o Katâde'den anlattı, dedi ki: Şöyle dedi:

91342. Metin

الحسنُ في قولِه: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. قال: سبيلَ الخيرِ (¬١).

Hasan {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” sözü hakkında: "Hayır yolunu [kolaylaştırdı]." demiştir (¬١).

91343. Metin

حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ}. قال: هداه للإسلامِ [والدِّينِ] (¬٢)، يسَّره له وأعلَمه به، والسبيلُ سبيلُ الإسلامِ (¬٣).

Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd {ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ} “Sonra yolu ona kolaylaştırdı” sözü hakkında şöyle dedi: "Onu İslâm'a [ve dine] (¬٢) iletti, bunu onun için kolaylaştırdı ve ona bildirdi. [Buradaki] yol İslâm yoludur." (¬٣)

91344. Metin

وأولى التأويلين في ذلك عندى بالصوابِ قولُ مَن قال: ثم [لطريقِ الخروجِ] (¬٤) مِن بطنِ أمِّه يسَّره.

Bu konudaki iki yorumdan bana göre doğruya en yakın olanı: "Sonra annesinin karnından [çıkış yolunu] (¬٤) onun için kolaylaştırdı." diyenin görüşüdür.

91345. Metin

وإنما قلنا: ذلك أولى التأويلين بالصوابِ؛ لأنه أشبهُهما بظاهرِ الآيةِ، وذلك أنَّ الخبرَ مِن اللَّهِ قبلها وبعدَها عن صفةِ خلْقِه، وتدبيرِه جسمَه، وتصريفِه إيَّاه في الأحوالِ، فالأولى أنْ يكونَ أوسطُ ذلك نظيرَ ما قبلَه وبعدَه.

Bunun iki yorumdan doğruya en yakın olanı olduğunu söylememizin sebebi şudur: Çünkü bu, ayetin zahirine en çok benzeyenidir. Zira bundan önceki ve sonraki Allah'tan gelen haber, insanın yaratılış sıfatı, bedeninin düzenlenmesi ve haller arasında evrilip çevrilmesi hakkındadır. Dolayısıyla bunların ortasında yer alanın da öncesine ve sonrasına benzer olması en uygun olanıdır.

91346. Metin

وقولُه: {ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ}. يقولُ: ثم قبَض رُوحَه، فأماته بعدَ ذلك. يعنى بقولِه: {فَأَقْبَرَهُ}: صيَّره ذا قبرٍ. والقابرُ هو الدافِنُ الميتَ بيدِه، كما قال الأعشى (¬٥):

{ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ} “Sonra onu öldürüp kabre koydurdu” sözüne gelince; [bu], 'sonra ruhunu kabzetti, bundan sonra onu öldürdü' demektir. {فَأَقْبَرَهُ} “onu kabre koydurdu” sözüyle: 'Onu kabir sahibi yaptı' manasını kastetmektedir. Kâbir (el-kâbir), ölüyü kendi eliyle gömen kimsedir; nitekim A'şâ şöyle demiştir (¬٥):

91347. Metin

لو أَسْنَدتْ مَيْتًا إلى نحْرِها … عاش ولم يُنْقَل إلى قابِرِ

Ölüyü bağrına yaslasaydı... Yaşardı ve bir mezarcıya/gömene taşınmazdı.

91348. Metin

والمُقْبِرُ هو اللَّهِ الذي أمَر عبادَه أنْ يُقْبِرُوه بعدَ وفاتِه، فصيَّره ذا قبرٍ. والعربُ تقولُ فيما ذُكر لي: بَتَرْتُ ذَنَبَ البعير، واللهُ أبْتَره، وعَضَبْتُ قَرْنَ الثور، واللهُ أَعْضَبه، وطردتُ عنى فلانًا، اللهُ أطْرَده: صيَّره طرِيدًا.

Mukbir (kabre koyduran/el-Mukbir) ise kullarına, vefatından sonra onu kabre koymalarını emreden ve böylece onu kabir sahibi kılan Allah'tır. Bana aktarıldığına göre Araplar şöyle der: "بَتَرْتُ ذَنَبَ الْبَعِيرِ" [Devenin kuyruğunu kestim], "وَاللَّهُ أَبْتَرَهُ" [onu kuyruksuz kılan ise Allah'tır]; "عَضَبْتُ قَرْنَ الثَّوْرِ" [Öküzün boynuzunu kırdım], "وَاللَّهُ أَعْضَبَهُ" [onu boynuzu kırık kılan ise Allah'tır]; "طَرَدْتُ عَنِّي فُلَانًا" [Filancayı yanımdan kovdum], "اللَّهُ أَطْرَدَهُ" [onu kovulmuş kılan ise Allah'tır], [yani] onu kovulmuş (tarîd) biri haline getirdi.

91349. Metin

وقولُه: {ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ}. يقولُ: ثم إذا شاء اللَّهِ أنشَره بعدَ مماتِه وأحياه.

{ثُمَّ إِذَا شَاءَ أَنْشَرَهُ} “Sonra dilediği vakit onu tekrar diriltir” sözüne gelince; [bu], 'sonra Allah dilediği zaman ölümünden sonra onu diriltip hayat verir' demektir.

91350. Metin

يقالُ: أنشَر اللهُ الميتَ. بمعنى: أحياه، ونشَر (¬١) الميتُ، بمعنى: حَيِى هو نفسُه.

"أَنْشَرَ اللَّهُ الْمَيِّتَ" (Allah ölüyü diriltti), yani ona hayat verdi; "نَشَرَ الْمَيِّتُ" (¬١) (Ölü dirildi), yani kendisi bizzat dirildi denir.

91351. Metin

ومنه قولُ الأعشى (¬٢):

A'şâ'nın şu sözü de bundandır (¬٢):

91352. Metin

حتى يقولَ الناسُ ممَّا رأَوْا … يا عَجَبًا للمَيِّتِ النَّاشِرِ

İnsanlar gördükleri şeyden dolayı derler ki... Şaşılır şu dirilen ölüye!

91353. Metin

وقولُه: {كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ}. يقولُ تعالى ذكرُه: كلا، ليس الأمرُ كما يقولُ هذا الإنسانُ الكافرُ؛ من أنه قد أدَّى حقَّ اللَّهِ عليه في نفسِه ومالِه، {لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ}: لم يؤدِّ ما فرَض عليه مِن الفرائضِ ربُّه.

{كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ} “Hayır! Doğrusu o, [Allah'ın] kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir” sözüne gelince; Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Hayır, durum bu kâfir insanın iddia ettiği gibi; nefsinde ve malında Allah'ın üzerindeki hakkını ödemiş olduğu gibi değildir. {لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ}: Rabbi'nin kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmemiştir.

91354. Metin

وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.

Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü tevil ehli de söylemiştir.

91355. Metin

ذكرُ مَن قال ذلك

Bunu Söyleyenlerin Zikri

91356. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ}. قال: لا يقضى أحدٌ أبدًا ما افْتُرِض عليه. وقال الحارثُ: كلَّ ما افْتَرَض عليه (¬٣).

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'in {لَمَّا يَقْضِ مَا أَمَرَهُ} “kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: "Hiç kimse kendisine farz kılınanları asla tam olarak yerine getiremez." Hâris ise: "Kendisine farz kılınanların hepsini." demiştir (¬٣).

91357. Metin

القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ (٢٤) أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا (٢٥) ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا (٢٦) فَأَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا (٢٧) وَعِنَبًا وَقَضْبًا (٢٨) وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا (٢٩) وَحَدَائِقَ غُلْبًا (٣٠)}.

Yüce Allah'ın şu buyruğunun teviline dair açıklama:1 {فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ (٢٤) أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا (٢٥) ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقًّا (٢٦) فَأَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا (٢٧) وَعِنَبًا وَقَضْبًا (٢٨) وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا (٢٩) وَحَدَائِقَ غُلْبًا (٣٠)} “İnsan yediği yiyeceğine bir baksın! Gerçekten biz, suyu bol bol akıttık. Sonra yeri iyice yardık da orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar ve gür/sık ağaçlı bahçeler bitirdik.”23

91358. Metin

يقولُ تعالى ذكرُه: فلينظُرْ هذا الإنسانُ الكافرُ المُنكِرُ توحيدَ اللَّهِ إلى طعامِه كيف دبَّره؟

Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Allah'ın birliğini inkâr eden şu kâfir insan, onu nasıl düzenlediğimizi görmek için yiyeceğine bir baksın!

91359. Metin

كما حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ: {فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ} وشرابِه. قال: إلى [مأْكلِه ومشربِه] (¬١).

Nitekim bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Mansûr'dan, o da Mücâhid'den {فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ} “İnsan, yediği yiyeceğine bir baksın” ve içeceğine [ayeti hakkında] nakletti: "[Yiyeceğine ve içeceğine] (¬١) [baksın]." dedi.

91360. Metin

حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ}: آيةً لهم.

Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'in {فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ إِلَى طَعَامِهِ} “İnsan, yediği yiyeceğine bir baksın” sözü hakkında şöyle dediğini nakletti: "Onlar için bir ayet (ibret) olarak."

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.