91871. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
91872. Metin
القولُ في تأويل قوله تعالى: {وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ (١) الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ (٢) وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ (٣) أَلَا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ (٤) لِيَوْمٍ عَظِيمٍ (٥) يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٦)}.
Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tevili hakkındaki görüş: {وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ (١) الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ (٢) وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ (٣) أَلَا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ (٤) لِيَوْمٍ عَظِيمٍ (٥) يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٦)} “Eksik ölçüp tartanların vay hâline! Onlar, insanlardan ölçerek aldıklarında tastamam alırlar. Onlara ölçtükleri veya tarttıkları zaman ise eksiltirler. Onlar, o büyük gün için diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı? İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için!”
91873. Metin
يقول تعالى ذكره: الوادى الذي يسيلُ من صديدِ أهلِ جهنمَ في أسفلها، للذين يُطَفِّفون. يعنى: للذين ينقُصون الناسَ، ويَبْخَسونهم حقوقَهم في مكاييلِهم إذا كالُوهم، أو موازينهم إذا وزَنوا لهم عن الواجبِ لهم من الوفاءِ. وأصلُ ذلك من الشيءِ الطفيفِ، وهو القليل النَّزْرُ، والمطفِّفُ: المقلِّلُ حقَّ صاحبِ الحقِّ عما له من الوفاءِ والتمامِ في كيلٍ أو وزنٍ، ومنه قيلَ للقومِ (¬١) يكونون سواءً في حسبةٍ أو عددٍ: هم سواءٌ كطَفِّ الصاع. يعنى بذلك: كقُرْبِ الممتلئَ منه ناقصٍ عن المِلءِ.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Cehennemin en dibinde cehennem ehlinin irinlerinden akan vadi, ölçü ve tartıda eksiltenler içindir. Yani insanlara ölçtüklerinde onların haklarını eksilten ve onlara tarttıklarında hak ettikleri tam ifa miktarını noksanlaştıran kimseler içindir. Bunun aslı; az ve önemsiz şey anlamına gelen tatfîf (الطفيف) kelimesinden gelir. Mutaffif ise; bir hak sahibinin ölçüde veya tartıda tam ve eksiksiz olan hakkını azaltan kimsedir. Bundan dolayı, bir hesapta veya sayıda eşit olan topluluk için, [ölçeğin] tam dolmaya yakın eksik oluşunu kastederek: "Onlar ölçeğin ağız hizası gibi (كطَفِّ الصاع) eşittirler" denilmiştir.
91874. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في معنى ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bunun anlamı hakkında bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
91875. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
91876. Metin
حدَّثني أبو السائب، قال: ثنا ابن فضيلٍ، عن ضِرارٍ، [عن عبيد المكتب] ٢، عن عبدِ اللَّهِ، قال: قال له رجلٌ: يا أبا عبدِ الرحمن، إن أهل المدينةِ لَيُوفُون الكيلَ. قال: وما يمنعُهُم من أن يُوفُوا الكيلَ وقد قال اللَّهُ: {وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ}. حتى بلَغ:
Bana Ebü’s-Sâib anlattı, dedi ki: Bize İbn Fudayl, Dırâr’dan, [Ubeyd el-Mükettib’den] 2, Abdullah’tan [naklen] anlattı; dedi ki: Bir adam ona: “Ey Ebû Abdirrahmân! Medine halkı ölçüyü tastamam yapıyor.” dedi. [Abdullah]: “Allah: {وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ} 1 “Eksik ölçüp tartanların vay hâline!” buyurmuşken onları ölçüyü tastamam yapmaktan ne alıkoyabilir ki?” dedi; nihayet [şu âyete kadar] vardı:
91877. Metin
{يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} (¬١).
{يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için!”
91878. Metin
حدَّثنا ابنُ حميد، قال: ثنا يحيى بنُ واضحٍ، قال: ثنا الحسينُ بنُ واقدٍ، عن يزيدَ، عن عكرِمةَ، عن ابن عباسٍ، قال: لما قَدِم النبيُّ ﷺ المدينةَ كانوا من أخبثِ الناسِ كيلًا، فأنزَل اللَّهُ: {وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ}. فأحسنوا الكيل (¬٢).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Vâdıh anlattı, dedi ki: Bize Hüseyin b. Vâkıd, Yezîd'den, İkrime'den, İbn Abbâs'tan naklen anlattı; dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde onlar ölçüde insanların en kötülerindendiler. Bunun üzerine Allah: {وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ} “Eksik ölçüp tartanların vay hâline!” [âyetini] indirdi, onlar da ölçüyü güzelce yapmaya başladılar.
91879. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ خالدِ بن خِداشٍ، قال: ثنا سَلْمُ بنُ قتيبةَ، عن بسّامٍ (¬٣) الصيرفيِّ، عن عكرِمةَ، قال: أشهدُ أن كلَّ كيَّالٍ ووزَّانٍ في النارِ. فقيل له في ذلك، فقال: إنه ليس منهم أحدٌ يَرْنُ كما يتَّزِنُ، ولا يكيلُ كما يكتالُ، وقد قال اللَّهُ: {وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ} (¬٤).
Bana Muhammed b. Hâlid b. Hıdâş anlattı, dedi ki: Bize Selm b. Kuteybe, Bessâm es-Sayrafî'den, İkrime'den naklen anlattı; [İkrime] dedi ki: "Şahitlik ederim ki her ölçen ve tartan cehennemdedir." Kendisine bu husus sorulunca şöyle dedi: "Çünkü onlardan hiçbiri kendisi için tartıldığı gibi [başkasına] tartmaz, kendisi için ölçüldüğü gibi [başkasına] ölçmez. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: {وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ} “Eksik ölçüp tartanların vay hâline!”"
91880. Metin
وقوله: {الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ}. يقولُ تعالى ذكرُه: الذين إذا اكتالوا من الناسِ ما لهم قِبَلَهم من حقٍّ، يستوفون لأنفسِهم فيكتالونه منهم وافيًا. و "علي" و "من" في هذا الموضعِ يتعاقَبان، غيرَ أنه إذا قيل: اكتلتُ منك. يرادُ: استوفَيْتُ منك (¬٥).
Yüce Allah'ın: {الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ} “Onlar, insanlardan ölçerek aldıklarında tastamam alırlar” âyetine gelince; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Onlar, insanlardan kendi lehlerine olan haklarını ölçüp aldıklarında, kendi haklarını tam olarak alırlar ve onlardan tastamam ölçerler. Bu konumda "alâ" (عَلَى) ve "min" (مِنْ) edatları birbirinin yerine geçer. Şu kadar var ki "Senden ölçüp aldım" denildiğinde; "Senden tam olarak aldım" kastedilir.
91881. Metin
وقولُه: {وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ}. يقولُ: وإذا هم كالوا للناسِ أو وزَنوا لهم. ومن لغةِ أهل الحجاز أن يقولوا: وزَنتُك حقَّك، وكِلتُك طعامَك. بمعنى: وزَنتُ لك، وكِلْتُ لك. ومن وجَّه الكلامَ إلى هذا المعنى، جعَل الوقفَ على
Yüce Allah'ın: {وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ} “Onlara ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman...” buyruğuna gelince; [Cenâb-ı Hak] şöyle buyurmaktadır: Onlar insanlara ölçtükleri yahut onlara tarttıkları zaman... Hicaz ehlinin dilinde "vezentüke hakkake" (sana hakkını tarttım) ve "kiltüke taâmeke" (sana yiyeceğini ölçtüm) demek vardır; yani "vezentü leke" (senin için tarttım) ve "kiltü leke" (senin için ölçtüm) manasındadır. Sözü bu anlama hamletmiş olan kimse, durmayı (vakfı)... üzerinde yapmıştır.
91882. Metin
"هم"، وجعل (هم) في موضعِ نصب. وكان عيسى بنُ عمرَ فيما ذُكِر عنه يجعَلُهما حرفين، ويقفُ على "كالُوا"، وعلى "وزَنوا"، ثم يبتدئُ: هم يُخسِرون (¬١). فمن وجَّه الكلامَ إلى هذا المعنى، جعَل "هم" في موضعِ رفعٍ، وجعَل "كالوا" و "وزَنوا" مكتفِيَين بأنفسِهما
"hüm" (هُمْ) üzerinde yapmış ve "hüm" zamirini nasb konumunda saymıştır. Îsâ b. Ömer'in ise kendisinden nakledildiğine göre bu iki fiili tek başına sayıp "kâlû" (كَالُوا) ve "vezenû" (وَزَنُوا) üzerinde durduğu, sonra da: "Onlar eksiltirler" (هُمْ يُخْسِرُونَ) diyerek başladığı zikredilmiştir. Sözü bu anlama hamletmiş olan kimse ise "hüm" zamirini ref konumunda kılmış, "kâlû" ve "vezenû" fiillerini de kendi başlarına yetinmiş kabul etmiştir.
91883. Metin
والصوابُ في ذلك عندى الوقفُ على "هم"؛ لأن "كالُوا" و "وزَنوا" لو [كانا مكتفِيَين] (¬٢)، وكانت "هم" كلامًا مستأنَفًا، كانت كتابةُ "كالُوا" و "وزَنوا" بألفٍ فاصلةٍ بينَها وبينَ (هم) مع كلِّ واحدٍ منهما، إذ كان (¬٣) بذلك جرَى الكتاب في نظائر ذلك، إذا لم يكن متصلًا به شيءٌ من كناياتِ المفعولِ، فكتابُهم (¬٤) ذلك في هذا الموضعِ بغيرِ ألفٍ أوضَحُ الدليلَ على أن قولَه (¬٥): "هُمْ". إنما هو كنايةُ أسماءِ المفعولِ بهم. فتأويلُ الكلامِ إذ كان الأمرُ على ما وصَفنا، على ما بيَّنَّا (¬٦).
Bana göre bu hususta doğru olan, "hüm" üzerinde durmaktır. Çünkü şayet "kâlû" ve "vezenû" [kendi başlarına yetinmiş olsalardı] ve "hüm" müstakil yeni bir söz olsaydı, kendilerine herhangi bir meful zamiri bitişmediğinde benzerlerinde yazı kuralı böyle cereyan ettiği için her ikisinde de "kâlû" ve "vezenû" kelimeleri ile "hüm" arasında ayırıcı bir elif ile yazılırdı. Dolayısıyla bu konumda elifsiz yazılmış olmaları, O'nun "hüm" (هُمْ) sözünün mefulün bih isimlerinin zamiri olduğuna dair en açık delildir. Durum nitelediğimiz gibi olunca, sözün tevili de açıkladığımız üzere olur.
91884. Metin
وقولُه: {يُخْسِرُونَ}. يقولُ: ينقُصونهم.
Yüce Allah'ın: {يُخْسِرُونَ} “Eksiltirler” âyetine gelince; yani: Onların [haklarını] noksanlaştırırlar demektir.
91885. Metin
وقولُه: {أَلَا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ (٤) لِيَوْمٍ عَظِيمٍ}.
Yüce Allah'ın: {أَلَا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ (٤) لِيَوْمٍ عَظِيمٍ} “Onlar, o büyük gün için diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı?” âyetine gelince;
91886. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: ألا يظنُّ هؤلاء المطفِّفون الناسَ في مكاييلِهم وموازينِهم، أنهم مبعوثون من قبورِهم بعدَ مماتِهم، ليومٍ عظيمٍ شأنُه، هائلٍ أمرُه، فظيعٍ هَوْلُه؟!
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İnsanların ölçü ve tartılarında eksiltme yapan bu kimseler, ölümlerinden sonra şanı büyük, işi dehşet verici ve korkusu pek çetin olan bir gün için kabirlerinden diriltileceklerini hiç düşünmüyorlar mı?!
91887. Metin
وقوله: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}. فـ {يَوْمَ يَقُومُ} تفسيرٌ عن اليوم
Yüce Allah'ın: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbi için [huzura] kalkacağı gün.” buyruğuna gelince; {يَوْمَ يَقُومُ} “Kalkacağı gün” [ifadesi], ilk günün açıklamasıdır.
91888. Metin
الأول المخفوض، ولكنه لما لم يعدْ عليه اللام، رُدَّ إلى {مَبْعُوثُونَ}، فكأنه قال: ألا يظنُّ أولئك أنهم مبعوثون يومَ يقومُ الناسُ. وقد يجوزُ نصبُه وهو بمعنى الخفضِ؛ لأنها إضافةٌ غير محضةِ، ولو خُفض ردًّا على اليومِ الأولِ لم يكنْ لحنًا، ولو رُفِع جاز، كما قال الشاعرُ (¬١):
Fakat üzerine "lâm" harf-i cerri tekrarlanmadığı için {مَبْعُوثُونَ} “Diriltilecekler” ifadesine bağlanmıştır; sanki şöyle buyrulmuştur: O kimseler, insanların kalkacağı gün diriltileceklerini hiç düşünmüyorlar mı? Gayr-i mahz bir tamlama olduğu için cer anlamında nasb ile okunması da caizdir. İlk "yevm" kelimesine atfen mecrur kılınsa dil kuralına aykırı olmazdı; merfu kılınsa da şairin şu sözünde olduğu gibi caiz olurdu:
91889. Metin
وكنتُ كذى رِجْلين رِجْلٌ صحيحةٌ … ورجُلٌ رمَى فيها الزَّمانُ فَشَلَّتِ
İki ayağı olandan farksızdım; biri sağlam bir ayak… Diğeri ise zamanın vurduğu ve felç kalmış bir ayak.
91890. Metin
وذُكِر أنَّ الناسَ يقومون لربِّ العالمين يومَ القيامةِ، حتى يُلْجِمَهم العرقُ، فبعضٌ يقولُ: مقدارَ ثلاثِمائةِ عامٍ. وبعضٌ يقول: مقدارَ أربعيَن عامًا.
İnsanların kıyamet günü âlemlerin Rabbi huzurunda, ter onları gemleyinceye kadar ayakta duracakları zikredilmiştir. Kimisi bunun üç yüz yıl miktarı olduğunu, kimisi de kırk yıl miktarı olduğunu söyler.
91891. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
91892. Metin
حدَّثني عليُّ بنُ سعيدٍ الكِنديُّ، قال: ثنا عيسى بنُ يونسَ، عن ابن عونٍ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، عن النبيِّ ﷺ في قولِه: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: "يقومُ أحدُكم في رَشْحِه إلى أنصافِ أُذنَيه" (¬٢).
Bana Ali b. Saîd el-Kindî anlattı, dedi ki: Bize Îsâ b. Yûnus, İbn Avn'dan, Nâfi'den, İbn Ömer'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu âyet hakkındaki buyruğundan naklen anlattı: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün”. [Resûlullah] şöyle buyurmuştur: "Sizden biri kulaklarının yarısına kadar kendi teri içinde [ayakta] durur."
91893. Metin
حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا أبو خالدٍ الأحمر، عن ابن عونٍ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، عن النبيِّ ﷺ: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: "يغيبُ أحدهم في رَشْحِه إلى أنصافِ أُذُنَيه" (¬٣).
Bize İbn Vekî' anlattı, dedi ki: Bize Ebû Hâlid el-Ahmer, İbn Avn'dan, Nâfi'den, İbn Ömer'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu âyeti hakkında naklen anlattı: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün”. [Resûlullah] şöyle buyurmuştur: "Onlardan biri kulaklarının yarısına kadar kendi terine gömülür."
91894. Metin
حدَّثنا حميدُ بنُ مَسعدةَ، قال: ثنا يزيدُ بنُ زريعٍ، قال: ثنا ابنُ عونٍ، عن نافعٍ، قال: قال ابنُ عمرَ: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}، حتى يقوم أحدُهم في رَشْحِه
Bize Humeyd b. Mes'ade anlattı, dedi ki: Bize Yezîd b. Zürey' anlattı, dedi ki: Bize İbn Avn, Nâfi'den naklen anlattı; dedi ki: İbn Ömer [şöyle] dedi: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün”, öyle ki onlardan biri kendi teri içinde
91895. Metin
إلى أنصافِ أُذنَيه.
kulaklarının yarısına kadar [ayakta] durur.
91896. Metin
حدَّثنا ابن وكيع، قال: ثنا جريرٌ، عن محمدِ بن إسحاقَ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، قال: قال النبيُّ ﷺ: "إِنَّ الناسَ يُوقَفُون يومَ القيامةِ لِعَظَمَةِ اللَّهِ، حتى إِنَّ العرق ليُلْجِمُهم إلى أنصافِ آذانِهم" (¬١).
Bize İbn Vekî' anlattı, dedi ki: Bize Cerîr, Muhammed b. İshak'tan, Nâfi'den, İbn Ömer'den naklen anlattı; dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kıyamet günü insanlar Allah'ın azameti için öyle bir durdurulurlar ki ter onları kulaklarının yarısına kadar gemler."
91897. Metin
حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا يونسُ بنُ بُكيرٍ، عن محمدِ بن إسحاقَ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، قال: سمِعتُ النبيَّ ﷺ يقولُ: " {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}، يومَ القيامةِ لِعَظَمة الرحمن". ثم ذكَر مثلَه (¬١).
Bize İbn Vekî' anlattı, dedi ki: Bize Yûnus b. Bükeyr, Muhammed b. İshak'tan, Nâfi'den, İbn Ömer'den naklen anlattı; dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: "{يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün”, kıyamet günü Rahmân'ın azameti için [dururlar]." Sonra benzerini zikretti.
91898. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ خَلَفٍ العسقلانيُّ، قال: ثنا آدمُ، قال: ثنا حمادُ بنُ سلمةَ، عن أيوبَ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، قال: تلا رسولُ اللَّهِ ﷺ هذه الآيةَ: " {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} ". قال: "يقومون حتى يبلُغَ الرَّشْحُ إلى أنصافِ آذانهم" (¬٢).
Bize Muhammed b. Halef el-Askalânî anlattı, dedi ki: Bize Âdem anlattı, dedi ki: Bize Hammâd b. Seleme, Eyyûb'dan, Nâfi'den, İbn Ömer'den naklen anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şu âyeti okudu: "{يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün”." [Ve] şöyle buyurdu: "Ter kulaklarının yarısına ulaşıncaya kadar [ayakta] dururlar."
91899. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ محمدِ بن حبيبٍ، قال: ثنا يعقوبُ بنُ إبراهيمَ، قال: ثنا أبى، عن صالحٍ، قال: ثنا نافعٌ، عن ابن عمرَ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ (¬٣) "يقومُ الناسُ لربِّ العالمين يومَ القيامةِ حتى يَغِيبَ أحدُهم إلى أنصافِ أُذنيه في رَشْحِه" (¬٤).
Bize Ahmed b. Muhammed b. Habîb anlattı, dedi ki: Bize Ya'kūb b. İbrâhim anlattı, dedi ki: Bize babam, Sâlih'ten anlattı, dedi ki: Bize Nâfi', İbn Ömer'den anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kıyamet günü insanlar âlemlerin Rabbi için, içlerinden biri kulaklarının yarısına kadar terine gömülünceye dek [ayakta] dururlar."
91900. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا حكامٌ، عن عنبسةَ بن سعيد، عن محارب بن
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Hükkâm, Anbese b. Saîd'den, Muhârib b.
91901. Metin
دِثارٍ، عن ابن عمرَ في قولِه: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَلَمِينَ}. قال: يقومون مائةَ سنةٍ (¬١).
Disâr'dan, İbn Ömer'in: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَلَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün” âyeti hakkında naklen anlattı; [İbn Ömer]: "Yüz sene [ayakta] dururlar" dedi.
91902. Metin
حدَّثنا تميمُ بنُ المنتصرِ، قال: أخبَرنا يزيدُ، قال: أخبَرنا محمدُ بنُ إسحاقَ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، قال: سمِعتُ رسولَ اللَّهِ ﷺ يقولُ (¬٢): "يقومُ الناسُ لربِّ العالمين يومَ القيامةِ، حتى إنَّ العرَقَ لَيُلْجِمُ الرجلَ إلى أنصافِ أُذنَيه" (¬٣).
Bize Temîm b. el-Muntasır anlattı, dedi ki: Bize Yezîd haber verdi, dedi ki: Bize Muhammed b. İshak, Nâfi'den, İbn Ömer'den haber verdi; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: "Kıyamet günü insanlar âlemlerin Rabbi için öyle bir [ayakta] dururlar ki ter kişiyi kulaklarının yarısına kadar gemler."
91903. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا سلمةُ، عن محمدِ بن إسحاقَ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، عن النبيّ ﷺ بنحوِه.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Seleme, Muhammed b. İshak'tan, Nâfi'den, İbn Ömer'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den benzerini anlattı.
91904. Metin
حدَّثنا ابنُ المثنى وابنُ وكيعٍ، قالا: ثنا يحيى، عن عبيدِ (¬٤) اللَّهِ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، عن النبيِّ ﷺ قال: "يقومُ الناسُ لربِّ العالمين، حتى يقومَ أحدُهم في رَشْحِه إلى أنصافِ أَذُنَيه" (¬٥).
Bize İbnü'l-Müsennâ ve İbn Vekî' anlattılar, dediler ki: Bize Yahyâ, Ubeydullah'tan, Nâfi'den, İbn Ömer'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den naklen anlattı; [Resûlullah] şöyle buyurdu: "İnsanlar âlemlerin Rabbi için, onlardan biri kulaklarının yarısına kadar kendi teri içinde [ayakta] duruncaya dek beklerler."
91905. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ إبراهيمَ السَّلِيميُّ ٦ المعروفُ بابنِ صُدْرانَ، قال: ثنا يعقوبُ ابنُ إسحاقَ، قال: ثنا عبدُ السلامِ بنُ عَجْلانَ، قال: ثنا أبو ٧ يزيدَ المدنيُّ، عن أبي هريرةَ، أنَّ رسول اللَّهِ ﷺ قال البشيرٍ الغِفَاريِّ: "كيف أنت صانعٌ في يومٍ يقومُ الناسُ لربِّ العالمين مِقْدارَ ثلاثِمائةِ سنةٍ مِن أيامِ الدنيا، لا يأتيهم خبرٌ مِن السماءِ، ولا يُؤْمَرُ
Bana İbn Sadran diye bilinen Muhammed b. İbrâhîm es-Selîmî 6 anlattı, dedi ki: Bize Ya'kūb b. İshâk anlattı, dedi ki: Bize Abdüsselâm b. Aclân anlattı, dedi ki: Bize Ebû 7 Yezîd el-Medenî, Ebû Hureyre'den naklen anlattı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Beşîr el-Gıfârî'ye şöyle buyurdu: «İnsanların, gökten kendilerine hiçbir haber gelmeksizin ve haklarında bir hüküm verilmeksizin, âlemlerin Rabbi için dünya günlerinden üç yüz yıl miktarınca [ayakta] duracakları bir günde sen ne yapacaksın?»
91906. Metin
فيهم بأمرٍ؟ ". قال بشيرٌ: المستعانُ اللَّهُ (¬١) يا رسولَ اللَّهِ. قال: "إذا أنت أوَيْتَ إلى فِراشِك فتعوَّذُ باللَّهِ مِن كُرَبِ يومِ القيامةِ وسُوءِ الحسابِ" (¬٢).
verilmeksizin, âlemlerin Rabbi için dünya günleriyle üç yüz yıl miktarı [ayakta] duracakları günde ne yapacaksın?" Beşîr: "Yardımına sığınılacak olan yalnız Allah'tır ey Allah'ın Resûlü!" dedi. [Resûlullah da] şöyle buyurdu: "Yatağına çekildiğin zaman kıyamet gününün sıkıntılarından ve kötü hesaptan Allah'a sığın."
91907. Metin
حدَّثني يحيى بنُ طلحةَ اليربوعيُّ، قال: ثنا شريكٌ، عن الأعمشِ، عن المنهالِ بن عمرٍو، عن عبدِ اللَّهِ بن مسعودٍ في قولِه: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}.
Bana Yahyâ b. Talha el-Yerbûî anlattı, dedi ki: Bize Şerîk, el-A'meş'ten, Minhal b. Amr'dan, Abdullah b. Mes'ûd'un: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün” âyeti hakkındaki sözünden naklen anlattı;
91908. Metin
قال: يمكثون أربعينَ عامًا رافعى رءوسِهم إلى السماءِ، لا يكلِّمُهم أحدٌ، قد أَلْجم العرقُ كلَّ بَرٍّ وفاجرٍ. قال: فينادِى منادٍ: أليس عدْلًا مِن ربِّكم أنْ خلقَكم، ثم صوَّركم، ثم رزَقكم، ثم تولَّيتم غيرَه - أن يُولِّىَ كلَّ عبدٍ منكم ما تولَّى في الدنيا؟ قالوا: بلى. ثم ذكَر الحديثَ بطولِه (¬٣).
[İbn Mes'ûd] dedi ki: Başlarını göğe dikmiş olarak kırk yıl beklerler, kimse onlarla konuşmaz; ter iyi olsun kötü olsun herkesi gemlemiştir. Derken bir münadi şöyle seslenir: "Sizi yaratıp sonra size şekil veren, sonra size rızık veren, ardından da O'ndan başkasına yöneldiğiniz Rabbinizin; sizden her bir kulu dünyada iken yöneldiği şeye tabi kılması adalet değil midir?" Onlar da: "Evet [öyledir]" derler. Sonra hadisi uzun uzadıya zikretti.
91909. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا أبو بكرٍ، عن الأعمشِ، عن المنهالِ بن عمرٍو، عن قيسِ بن سَكَنٍ، قال: حدَّث عبدُ اللَّهِ وهو عندَ عمرَ: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: إذا كان يومُ القيامةِ يقومُ الناسُ بينَ يدَىْ ربِّ العالمين أربعيَن عامًا، شاخصةً أبصارُهم إلى السماءِ، حفاةً عراةً، يُلْجِمُهم العرقُ، ولا يكلِّمُهم بشرٌ أربعينَ عامًا. ثم ذكَر نحوَه (¬٤).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Ebû Bekir, el-A'meş'ten, Minhal b. Amr'dan, Kays b. Seken'den anlattı; dedi ki: Abdullah, Ömer'in yanındayken: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün” [âyeti hakkında] şöyle anlattı: Kıyamet günü olunca insanlar âlemlerin Rabbinin huzurunda kırk yıl boyunca gözleri göğe dikilmiş, yalınayak, çıplak vaziyette beklerler; ter onları gemler ve kırk yıl boyunca hiçbir insan onlarla konuşmaz. Sonra benzerini zikretti.
91910. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: ذُكِر لنا أنَّ كعبًا كان يقولُ: يقومون ثلاثَمائةِ سنةٍ ٥.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'nin: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün” âyeti hakkındaki şu sözünü anlattı: [Katâde] dedi ki: Bize nakledildiğine göre Kâ'b: "[İnsanlar orada] üç yüz yıl [ayakta] dururlar" derdi.5
91911. Metin
[حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن (¬١) سعيدٍ، عن قتادةَ: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: كان كعبٌ يقولُ: يقومون مقدارَ ثلاثِمائةِ سنةٍ] (¬٢).
[Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Saîd'den, Katâde'nin: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün” âyeti hakkında naklen anlattı; [Katâde] dedi ki: Kâ'b: "Üç yüz yıl miktarı [ayakta] dururlar" derdi.]
91912. Metin
قال قتادةُ: وحدَّثنا العلاءُ بنُ زيادٍ العدويُّ، قال: بلَغنى أن يومَ القيامةِ يَقْصُرُ على المؤمنِ، حتى يكونَ كإحدى صلاتِه المكتوبةِ.
Katâde dedi ki: Bize el-Alâ b. Ziyâd el-Adevî anlattı, dedi ki: Bana ulaştığına göre kıyamet günü mümine, farz namazlarından biri [kılacak süre] kadar kısalır.
91913. Metin
قال: ثنا مِهْرانُ، قال: ثنا العُمَريُّ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، قال: سمعتُ النبيَّ ﷺ يقولُ: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ}. قال: "يقومُ الرجلُ في رَشْحِه إلى أنصافِ أُذنَيه" (¬٣).
[Mihrân] dedi ki: Bize el-Ömerî, Nâfi'den, İbn Ömer'den anlattı; dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “İnsanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün” âyeti hakkında şöyle buyurduğunu işittim: "Kişi kulaklarının yarısına kadar kendi teri içinde [ayakta] durur."
91914. Metin
حدَّثني يعقوبُ، قال: ثنا ابنُ عليةَ، عن ابن عونٍ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، قال: يقومُ الناسُ لربِّ العالمين حتى يقومَ أحدُهم في رَشْحِه إلى أنصافِ أُذُنَيه (¬٤).
Bana Ya'kūb anlattı, dedi ki: Bize İbn Uleyye, İbn Avn'dan, Nâfi'den, İbn Ömer'den anlattı; [İbn Ömer] dedi ki: İnsanlar âlemlerin Rabbi için, onlardan biri kulaklarının yarısına kadar kendi teri içinde duruncaya dek [ayakta] beklerler.
91915. Metin
قال يعقوبُ: قال إسماعيلُ: قلتُ لابنِ عونٍ: ذكَر النبيَّ ﷺ في هذا الحديثِ؟ قال: نعم، إن شاء اللَّهُ.
Ya'kūb dedi ki: İsmâil şöyle dedi: İbn Avn'a: "Bu hadiste Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i zikretti mi?" diye sordum. O da: "Evet, inşallah" dedi.
91916. Metin
حدَّثنا أحمدُ بنُ عبدِ الرحمنِ بن وهبٍ، قال: ثنى عمى، قال: أخبَرنى مالكُ بنُ أنسٍ، عن نافعٍ، عن ابن عمرَ، أنَّ النبيَّ ﷺ قال: "يقومُ النَّاسُ لربِّ العالمين، حتى إنَّ أحدَهم لَيَغِيبُ في رَشْحِه إلى نِصْفِ أذُنَيه" ٥.
Bize Ahmed b. Abdirrahmân b. Vehb anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana Mâlik b. Enes, Nâfi'den, İbn Ömer'den bildirdi; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «يقومُ النَّاسُ لربِّ العالمين، حتى إنَّ أحدَهم لَيَغِيبُ في رَشْحِه إلى نِصْفِ أذُنَيه» «İnsanlar âlemlerin Rabbi için, içlerinden biri kulaklarının yarısına kadar kendi teri içine batıncaya dek [ayakta] beklerler.» 5
91917. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (٧) وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتَابٌ مَرْقُومٌ (٩) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٠) الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ (١١)}.
Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tevili hakkındaki görüş: {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (٧) وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتَابٌ مَرْقُومٌ (٩) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٠) الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ (١١)} “Hayır! Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir. Siccîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? [O] yazılmış bir kitaptır. O gün, yalanlayanların vay hâline! Onlar ki ceza gününü yalanlarlar.”
91918. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: كلا. أي: ليس الأمرُ كما يظُنُّ هؤلاء الكفارُ، أنَّهم غيرُ مبعوثين ولا معذَّبين، إن كتابَهم الذي كُتِب فيه أعمالُهم التي كانوا يعمَلونها في الدنيا {لَفِى سجِّينٍ}؛ وهى الأرضُ السابعةُ السفلى. وهو "فِعِّيل" من السِّجْنِ، كما قيل: رجلٌ سِكِّيرٌ. مِن السُّكْرِ، و: فِسِّيقٌ. مِن الفِسقِ.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Hayır! Yani durum bu kâfirlerin zannettiği gibi diriltilmeyecek ve azap edilmeyecekleri şeklinde değildir; dünyada işledikleri amellerinin kaydedildiği kitapları {لَفِى سجِّينٍ} “Muhakkak ki Siccîn'dedir”. O da en alttaki yedinci yerdir. Bu kelime, hapsetmek (السجن) kökünden gelen "fi'îl" (فِعِّيل) veznindedir; nitekim sarhoşluktan (السكر) dolayı "çok sarhoş olan adam" için "sikkîr" (سِكِّير) ve fasıklıktan (الفسق) dolayı "fıssîk" (فِسِّيق) denmesi gibidir.
91919. Metin
وقد اختلَف أهلُ التأويلِ في معنى ذلك؛ فقال بعضُهم مثل الذي قلنا في ذلك.
Tevil ehli bunun anlamı hakkında ihtilaf etmiş; bazısı bizim söylediğimiz gibi söylemiştir.
91920. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
91921. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا أبو أحمدَ، قال: ثنا سفيانُ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ، عن مغيثِ بن سُمَيٍّ: {إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ}. قال: في الأرضِ السابعةِ.
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ahmed anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Mansûr'dan, Mücâhid'den, Mugîs b. Sumeyy'den nakletti: {إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} “Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” [âyeti hakkında] şöyle dedi: Yedinci yerdedir.
91922. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ، عن مغيثِ بن سُمَيٍّ، قال: {إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِى سِجِّينٍ}. قال: الأرضِ السفلى. قال: إبليسُ مُوثَقٌ بالحديدِ والسلاسلِ في الأرضِ السفلى (¬١).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, Mansûr'dan, Mücâhid'den, Mugîs b. Sumeyy'den anlattı; [Mugîs]: {إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِى سِجِّينٍ} “Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” [âyeti hakkında] şöyle dedi: En alttaki yerdir. Şöyle dedi: İblis, en alttaki yerde demirlerle ve zincirlerle bağlıdır.
91923. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: أخبَرنى جريرُ بنُ حازمٍ، عن سليمانَ الأعمشِ، عن شِمْرِ بن عطيةَ، عن هلالِ بن يِسافٍ، قال: كنا جلوسًا إلى كعبٍ أنا وربيعُ بنُ خُثَيمٍ وخالدُ بنُ عرعرةَ ورهطٌ مِن أصحابِنا، فأقبَل ابنُ عباسٍ، فجلَس إلى جنبِ كعبٍ، فقال: يا كعبُ، أخْبِرْنى عن {سِجِّينٍ}. فقال كعبٌ:
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Cerîr b. Hâzim, Süleymân el-A‘meş'ten, Şimr b. Atıyye'den, Hilâl b. Yesâf'tan haber verdi; o şöyle dedi: Ben, Rebî‘ b. Huseym, Hâlid b. Ar‘ara ve arkadaşlarımızdan bir topluluk Ka‘b'ın yanında oturuyorduk. Derken İbn Abbâs geldi ve Ka‘b'ın yanına oturdu. Sonra: "Ey Ka‘b! Bana {سِجِّينٍ} “Siccîn” hakkında haber ver" dedi. Bunun üzerine Ka‘b şöyle dedi:1
91924. Metin
أما سجِّينٌ فإنها الأرضُ السابعةُ السفلى، وفيها أرواحُ الكفارِ تحتَ خدِّ إبليسَ (¬١).
"Siccîn'e gelince; o, en alttaki yedinci yerdir ve kâfirlerin ruhları orada, İblis'in yanağının altındadır."
91925. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ}: ذُكر أنَّ عبدَ اللَّهِ بنَ عمرٍو كان يقولُ: هي الأرضُ السفلى؛ فيها أرواحُ الكفارِ، وأعمالُهم أعمالُ السَّوءِ (¬٢).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti; O, {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} “Hayır! Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” sözü hakkında şöyle demiştir: Abdullah b. Amr'ın şöyle dediği zikredildi: "O, en alttaki yerdir; kâfirlerin ruhları ve kötü amelleri oradadır."
91926. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {لَفِي سِجِّينٍ}. قال: في أسفل الأرضِ السابعةِ (¬٣).
Bize İbnü'l-A'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, Katâde'den nakletti; {لَفِي سِجِّينٍ} “Muhakkak ki Siccîn'dedir” [âyeti hakkında] şöyle dedi: Yedinci yerin en altındadır.
91927. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبى، قال: ثنى عمى، قال: ثنى أبى، عن أبيه، عن ابن عباسٍ في قولِه: {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ}. يقولُ: أعمالُهم في كتابٍ في الأرضِ السفلى (¬٤).
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, İbn Abbâs'tan nakletti; {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} “Hayır! Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” kavli hakkında şöyle demiştir: Onların amelleri, en alttaki yerde bulunan bir kitaptadır.
91928. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللَّهِ: {لَفِي سِجِّينٍ}. قال: عملُهم في الأرضِ السابعةِ لا يصعدُ (¬٥).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verka anlattı; hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, Mücâhid'den nakletti; Allah'ın: {لَفِي سِجِّينٍ} “Muhakkak ki Siccîn'dedir” kavli hakkında şöyle demiştir: Onların amelleri yedinci yerdedir, yukarı yükselmez.
91929. Metin
حدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ مثلَه.
Bana Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verka, İbn Ebî Necîh'ten, Mücâhid'den aynısını nakletti.
91930. Metin
حدَّثني عمرُ بنُ إسماعيلَ بن مجالدٍ، قال: ثنا مطرِّفُ بنُ مازنٍ قاضى اليمنِ،
Bana Ömer b. İsmâîl b. Mücâlid anlattı, dedi ki: Bize Yemen kadısı Mutarrif b. Mâzin anlattı,
91931. Metin
عن معمرٍ، عن قتادةَ، قال: {سِجِّينٍ}: الأرضِ السابعةِ.
Ma'mer'den, Katâde'den; [Katâde] dedi ki: {سِجِّينٍ} “Siccîn”, yedinci yerdir.
91932. Metin
حُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمعتُ أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {لَفِي سِجِّينٍ}. يقولُ: في الأرضِ السفلى (¬١).
Hüseyin'den nakledildiğine göre şöyle demiştir: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın, {لَفِي سِجِّينٍ} “Muhakkak ki Siccîn'dedir” kavli hakkında: "En alttaki yerdedir" dediğini işittim.
91933. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا سليمانُ، قال: ثنا أبو هلالٍ، قال: ثنا قتادةُ في قولِه: {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ}. قال: الأرضِ السابعةِ السفلى. حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ}. قال: يقالُ: سجِّينٌ الأرضُ السافلةُ، وسجِّينٌ بالسماءِ الدنيا.
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Süleyman anlattı, dedi ki: Bize Ebû Hilâl anlattı, dedi ki: Bize Katâde, {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} “Hayır! Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” kavli hakkında şöyle anlattı: En alttaki yedinci yerdir. Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} “Hayır! Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” kavli hakkında şöyle dedi: "Siccîn en alttaki yerdir, Siccîn en yakın semadadır" denilir.
91934. Metin
وقال آخرون: بل ذلك خدُّ (¬٢) إبليسَ.
Başkaları ise: "Bilakis o, İblis'in yanağıdır" demiştir.
91935. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
91936. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا يعقوبُ القُمِّيُّ، عن حفصِ بن حميدٍ، عن شِمْرٍ قال: جاء ابنُ عباسٍ إلى كعبِ الأحبارِ، فقال له ابنُ عباسٍ: حدِّثْنى عن قولِ اللَّهِ: {إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} الآية. قال كعبٌ: إنَّ روحَ الفاجرِ ٣ يُصعدُ بها إلى السماءِ فتأبى السماءُ أن تقبلَها، ويُهبطُ بها إلى الأرض فتأبى الأرضُ أنْ تقبلَها، فتَهبِطُ فتدخلُ تحت سبعِ أرضين، حتى يُنْتهى بها إلى سجِّينٍ؛ وهو خدُّ إبليسَ، فيُخْرجُ لها مِن سجِّينٍ مِن تحتِ خدِّ إبليسَ رَقٌّ، فيُرْقمُ ويختمُ ويوضعُ تحتَ حَدِّ إبليسَ - بمعرفتِها الهلاكَ - إلى يومِ القيامةِ ٤.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Ya'kûb el-Kummî, Hafs b. Humeyd'den, [o da] Şimr'den nakletti; o şöyle dedi: İbn Abbâs, Ka'b el-Ahbâr'a geldi ve İbn Abbâs ona: "Bana Allah'ın: {إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} “Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” ayeti hakkında anlat" dedi. Ka'b şöyle dedi: "Şüphesiz fâcirin (günahkârın) 3 ruhu göğe yükseltilir; fakat gök onu kabul etmekten kaçınır. Yere indirilir; fakat yer de onu kabul etmekten kaçınır. Bunun üzerine [daha da] aşağı iner ve yedi kat yerin altına girer; nihayet Siccîn'e ulaştırılır. O da İblis'in yanağıdır. Siccîn'den, İblis'in yanağının altından onun için bir parşömen çıkarılır; yazılır, mühürlenir ve helak olduğunu bilmesiyle birlikte kıyamet gününe kadar İblis'in yanağının altına konulur." 4
91937. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، عن أشعثَ، عن جعفرٍ، عن سعيدٍ في قولِه: {إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ}. قال: تحتَ خَدِّ إبليسَ (¬١).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân, Eş'as'tan, Ca'fer'den, Saîd'den nakletti; O, {إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} “Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” kavli hakkında: "İblis'in yanağının altındadır" dedi.
91938. Metin
وقال آخرون: هو جُبٌّ في جهنمَ مفتوحٌ. ورَوَوْا في ذلك خبرًا عن رسولِ اللَّهِ ﷺ.
Başkaları ise: "O, cehennemde üstü açık bir kuyudur" demiş ve bu konuda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den bir rivayet nakletmişlerdir.
91939. Metin
حدَّثنا به إسحاقُ بنُ وهبٍ الواسطيُّ، قال: ثنا مسعودُ بنُ موسى بن مُشْكانَ الواسطيُّ، قال: ثنا نصرُ (¬٢) بنُ خزيمةَ الواسطيُّ، عن شعيبِ بن صفوانَ، عن محمدِ بن كعبٍ القرظيٍّ، عن أبي هريرةَ، أنَّ رسولَ اللَّهِ ﷺ قال: "الفَلَقُ جُبٌّ في جهنمَ مُغَطًّى، وأما سجِّينٌ فمفتوحٌ" (¬٣).
Bunu bize İshâk b. Vehb el-Vâsıtî anlattı, dedi ki: Bize Mes'ûd b. Mûsâ b. Müşkân el-Vâsıtî anlattı, dedi ki: Bize Nasr b. Huzeyme el-Vâsıtî, Şuayb b. Safvân'dan, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den, Ebû Hüreyre'den nakletti; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Felak, cehennemde üstü kapalı bir kuyudur; Siccîn ise üstü açıktır."
91940. Metin
وقال بعضُ أهلِ العربيةِ (¬٤): ذكَروا أن "سجين" الصخرةُ التي تحتَ الأرضِ. قال: ونرَى (¬٥) أن "سجين" صفةٌ مِن صفاتِها؛ لأنه لو كان لها اسمًا لم يُجرَ. قال: وإن قلتَ: أجريتُه لأنى ذهبتُ بالصخرةِ إلى أنها الحَجَرُ الذي فيه الكتابُ. كان وجهًا.
Arap dili âlimlerinden bazısı şöyle demiştir: "Siccîn"in yerin altındaki kaya olduğunu zikrettiler. Dedi ki: Biz "Siccîn"in onun sıfatlarından biri olduğu görüşündeyiz; zira eğer onun özel ismi olsaydı tenvin almazdı (gayrimunsarif olurdu). Dedi ki: Eğer "Onu munsarif kıldım, çünkü kaya ile içinde kitabın bulunduğu taşı kastettim" dersen, bu da bir görüştür.
91941. Metin
وإنما اخترتُ القولَ الذي اخترتُ في معنى قولِه: {سِجِّينٍ}؛ لما حدَّثنا ابنُ وكيعٍ، قال: ثنا ابنُ نُميرٍ، قال: ثنا الأعمشُ، قال: ثنا المنهالُ بنُ عمرٍو ٦، عن
O'nun: {سِجِّينٍ} “Siccîn” kavlinin anlamı hakkında tercih ettiğim görüşü benimsememin sebebi şudur: Bize İbn Vekî' anlattı, dedi ki: Bize İbn Nümeyr anlattı, dedi ki: Bize el-A'meş anlattı, dedi ki: Bize el-Minhâl b. Amr 6 anlattı, o da...
91942. Metin
زاذانَ أبى عمرٍو، عن البراءِ، قال: {سِجِّينٍ}: الأرضِ السفلى (¬١).
Ebû Amr Zâzân'dan, o da Berâ'dan rivayet ettiğine göre [Berâ]: {سِجِّينٍ} “Siccîn”, en alttaki yerdir demiştir.
91943. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا أبو بكرٍ، عن الأعمشِ، عن المنهالِ، عن زاذانَ، عن البراءِ، أنَّ رسولَ اللَّهِ ﷺ، قال، وذكَر نفسَ الفاجرِ، وأنه يُصْعَدُ بها إلى السماءِ، قال: "فيَصْعَدون بها فلا يَمرُّون بها على ملًا من الملائكةِ إلا قالوا: ما هذا الروحُ الخبيثُ؟ ". قال: طفيَقولون: فلانٌ. بأقبَحِ أسمائِه التي كان يُسمَّى بها في الدنيا، حتى يَنْتهوا بها إلى السماء الدنيا، فيَسْتَفْتِحون له، فلا يُفْتَحُ له". ثم قرَأ رسولُ اللَّهِ ﷺ: " {لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ} [الأعراف: (٤٠)]. فيقولُ اللَّهُ: اكْتُبوا كتابَه في أسفلِ الأرضِ، في سجِّينٍ في الأرضِ السفلى" (¬٢).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Ebû Bekir, el-A'meş'ten, el-Minhâl'den, Zâzân'dan, Berâ'dan anlattı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem fâcirin nefsini zikrederek onun göğe çıkarıldığını buyurdu ve şöyle dedi: "Onu yukarı çıkarırlar; meleklerden uğradıkları hiçbir topluluk yoktur ki: 'Bu habis ruh da nedir?' demesinler." Dedi ki: "[Melekler]: 'Dünyada çağrıldığı en çirkin isimleriyle falandır' derler; nihayet onu dünya semasına kadar ulaştırırlar ve onun için kapının açılmasını isterler, fakat ona açılmaz." Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: {لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ} “Onlara gök kapıları açılmaz ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler” [el-A'râf: 40] âyetini okudu. "Bunun üzerine Allah: 'Onun kitabını yerin en altında, en alttaki yerdeki Siccîn'de yazın' buyurur."
91944. Metin
حدَّثنا نصرُ بنُ عليٍّ، قال: ثنا يحيى بنُ سُليمٍ، قال: ثنا ابنُ أبى نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ}. قال: سجينٌ: صخرةٌ في الأرضِ السابعةِ، فيُجعلُ كتابُ الفجارِ تحتَها (¬٣).
Bize Nasr b. Ali anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Süleym anlattı, dedi ki: Bize İbn Ebî Necîh, Mücâhid'den nakletti; O, {كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ} “Hayır! Şüphesiz günahkârların yazısı muhakkak ki Siccîn'dedir” kavli hakkında: "Siccîn, yedinci yerdeki bir kayadır; fâcirlerin kitabı onun altına konur" dedi.
91945. Metin
وقولُه: {وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ}. يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: وأيُّ شيءٍ أدراك يا محمدُ أيَّ شيءٍ ذلك الكتابُ. ثم بيَّن ذلك تعالى ذكرُه، فقال: هو كتابٌ مرقومٌ. وعَنى بالمرقومِ المكتوبَ.
Yüce Allah'ın: {وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ} “Siccîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi?” kavli; Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! O kitabın ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra Yüce Allah bunu açıklayarak onun yazılmış bir kitap olduğunu bildirdi. "Merkūm" ile yazılmış olanı kastetti.
91946. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu hususta bizim söylediğimize benzer şekilde tevil ehli [müfessirler] de söylemiştir.
91947. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
91948. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ في: {كِتَابٌ مَرْقُومٌ}. قال: كتابٌ مكتوبٌ (¬١).
Bize İbnü'l-A'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, Katâde'den nakletti; O, {كِتَابٌ مَرْقُومٌ} “[O] yazılmış bir kitaptır” hakkında: "Yazılmış bir kitaptır" dedi.
91949. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتَابٌ مَرْقُومٌ}. قال: رُقِم لهم بشرٌ (¬٢).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti; {وَمَا أَدْرَاكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتَابٌ مَرْقُومٌ} “Siccîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? [O] yazılmış bir kitaptır” [âyeti hakkında]: "Onlara şer yazılmıştır" dedi.
91950. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {كِتَابٌ مَرْقُومٌ}. قال: المرقومُ المكتوبُ.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {كِتَابٌ مَرْقُومٌ} “[O] yazılmış bir kitaptır” kavli hakkında şöyle dedi: "Merkūm, yazılmış olandır."
91951. Metin
وقولُه: {وَيْلٌ يَوْمَيذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ}. يقولُ تعالى ذكرُه: ويلٌ يومَئذٍ للمكذِّبين بهذه الآياتِ، {الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ}. يقولُ: الذين يُكذِّبون بيومِ الحسابِ والمجازاةِ.
Yüce Allah'ın: {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ} “O gün, yalanlayanların vay hâline!” kavli; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu âyetleri yalanlayanların o gün vay hâline! {الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ} “Onlar ki ceza gününü yalanlarlar”; yani hesap ve karşılık gününü yalanlayanlar.
91952. Metin
حدَّثنى يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ}. قال: أهلُ الشركِ يُكذِّبون بالدينِ. وقرَأ: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ} [سبأ: (٧)] إلى آخرِ الآيةِ.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ} “Onlar ki ceza gününü yalanlarlar” kavli hakkında şöyle dedi: Şirk ehli dini/hesap gününü yalanlamaktadır. Ve: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ} “İnkâr edenler: 'Size haber veren bir adamı gösterelim mi?...' dediler” [Sebe: 7] âyetini sonuna kadar okudu.
91953. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ (١٢) إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٣) كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)}.
Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tevili hakkındaki görüş: {وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ (١٢) إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٣) كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)} “Onu ancak haddi aşan, günahkâr herkes yalanlar. Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman: 'Öncekilerin masalları' dedi. Hayır! Bilakis kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır (örtmüştür).”
91954. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: وما يكذِّبُ بيومِ الدينِ إلا كلُّ معتدٍ اعتدى على اللَّهِ في قولِه، فخالَف أمرَه، أثيمٍ بربِّه.
Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ceza gününü ancak sözünde Allah'a karşı haddi aşıp emrine karşı gelen ve Rabbine karşı günahkâr olan her haddi aşan kimse yalanlar.
91955. Metin
كما حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٠)}: قال اللَّهُ: {وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ}. أي: بيومِ الدينِ، إلا كلُّ معتدٍ في قولِه، أثيمٍ بربِّه (¬١).
Nitekim bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti; {وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٠)} “O gün, yalanlayanların vay hâline!” [âyeti hakkında]: Allah Teâlâ: {وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ} “Onu ancak haddi aşan, günahkâr herkes yalanlar” buyurdu. Yani: Ceza gününü ancak sözünde haddi aşan ve Rabbine karşı günahkâr olan herkes yalanlar.
91956. Metin
{إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا}. يقولُ تعالى ذكرُه: إذا قُرِئ عليه حججُنا وأدلتُنا التي بيَّناها في كتابِنا الذي أنزَلناه إلى محمدٍ ﷺ، {قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ}. يقولُ: قال: هذا ما سطَّره الأوَّلون فكتَبوه، مِن الأحاديثِ والأخبارِ.
{إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا} “Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman”; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirdiğimiz kitabımızda açıkladığımız hüccetlerimiz ve delillerimiz ona okunduğu zaman, {قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ} “'Öncekilerin masalları' dedi”; yani: "Bu, öncekilerin satır satır yazdığı sözler ve haberlerdir" dedi.
91957. Metin
وقولُه: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم}. يقولُ تعالى ذكرُه مُكذِّبًا لهم في قيلِهم ذلك: كلا ما ذلك كذلك، ولكنه {رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم}. يقولُ: غلَب على قلوبِهم وغمَرتها، وأحاطتْ بها الذنوبُ فَغَطَّتْها. يقالُ منه: رانتِ الخمرُ على عقلِه، فهى تَرِينُ عليه رَيْنًا. وذلك إذا سَكِر فغلَبت على عقلِه، ومنه قولُ أبى زُبيدٍ الطائيِّ (¬٢).
Yüce Allah'ın: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم} “Hayır! Bilakis kalplerinin üzerine pas bağlamıştır (örtmüştür)” kavli; Yüce Allah onların bu sözlerini yalanlayarak şöyle buyurmaktadır: Hayır, durum öyle değildir; fakat {رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم} “Kalplerinin üzerine pas bağlamıştır”. Şöyle demektedir: Günahlar onların kalplerine üstün gelmiş, onları kaplamış, kuşatmış ve örtmüştür. Bu kökten hareketle: Şarap onun aklını kaplayıp bastırdığında Râneti'l-hamru alâ aklıhî, fe-hiye terînu aleyhi raynen (رانتِ الخمرُ على عقلِه، فهى تَرِينُ عليه رَيْنًا) denir. Bu, kişi sarhoş olup şarap aklına galip geldiğinde kullanılır. Ebû Zübeyd et-Tâî'nin şu sözü de bundandır:
91958. Metin
ثُمَّ لما رآه رانَتْ به الخمـ … ـــرُ وأَنْ لا تَرِينَهُ بِاتِّقاءِ
"Sonra şarabın onu kuşatıp aklını örttüğünü ve sakınmayla onu örtmeyeceğini görünce..."
91959. Metin
يعنى تَرِينَه بمخافةٍ. يقولُ: سَكِر فهو لا ينتبِهُ؛ ومنه قولُ الراجزِ (¬٣):
Yani korkuyla onu örtmesini kasteder. Şöyle demek ister: Sarhoş oldu ve artık farkında değildir. Recez şairinin şu sözü de bundandır:
91960. Metin
لمْ نَرْوَ حتى هَجَّرت وَرِينَ بى … وَرِينَ بالسَّاقى الذي أمسى مَعِى
"Gün yarı olana dek kanmadık; [derken] şarap aklımı başımdan aldı, akşamı benimle geçiren sakinin de aklını başından aldı."
91961. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ، وجاء الأثرُ عن رسولِ اللَّهِ ﷺ.
Bu hususta bizim söylediğimize benzer görüşü tevil ehli de söylemiş ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den [bu yönde] rivayet gelmiştir.
91962. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
91963. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا أبو خالدٍ، عن ابن عَجْلانَ، عن القَعْقاعِ بن حكيمٍ، عن أبي صالحٍ، عن أبي هريرةَ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "إِذا أَذْنَب العبدُ نُكِت في قلبِه نُكتةٌ سوداءٌ، فإن تاب صُقِل منها، فإن عاد عادَتْ حتى تَعْظُمَ في قلبِه، فذلك الرَّانُ الذي قال اللَّهُ: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)} " (¬١).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize Ebû Hâlid, İbn Aclân'dan, el-Ka'kā' b. Hakîm'den, Ebû Sâlih'ten, Ebû Hüreyre'den anlattı; [Ebû Hüreyre] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Şayet tövbe ederse kalbi o noktadan temizlenip parlatılır. Şayet tekrar günaha dönerse o nokta da geri döner; nihayet kalbinde büyür. İşte Allah'ın: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)} “Hayır! Bilakis kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır (örtmüştür)” buyurduğu 'rân' (pas/örtü) budur."
91964. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ بشارٍ، قال: ثنا صفوانُ بنُ عيسى، قال: ثنا ابنُ عَجْلانَ، عن القعقاعِ، عن أبي صالحٍ، عن أبي هريرةَ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: {إِنَّ المؤمنَ إذا أذْنَب ذنبًا كانت نُكتةٌ سوداءُ في قلبه، فإن تاب ونَزَع واسْتَغْفَر، صَقَلَتْ قلبَه، فإنْ زاد زادَتْ حتى تعلوَ قلبَه، فذلك الرَّانُ الذي قال اللَّهُ: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)} (¬٢).
Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Safvân b. Îsâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Aclân, el-Ka'kā'dan, Ebû Sâlih'ten, Ebû Hüreyre'den anlattı; [Ebû Hüreyre] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Mümin bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Şayet tövbe eder, [günahtan] vazgeçer ve bağışlanma dilerse bu, kalbini parlatıp temizler. Şayet [günahı] artırırsa o nokta da artar; nihayet kalbini kaplar. İşte Allah'ın: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)} “Hayır! Bilakis kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır (örtmüştür)” buyurduğu 'rân' (pas/örtü) budur."
91965. Metin
حدَّثني عليُّ بنُ سهلٍ ٣، قال: ثنا الوليدُ بنُ مسلمٍ، عن محمدِ بن عَجْلانَ، عن القعقاعِ بن حكيمٍ، عن أبي صالحٍ، عن أبي هريرةَ، عن النبيِّ ﷺ قال: "إِنَّ العبدَ إذا أذْنَب ذنبًا كانت نكتةٌ سوداءُ في قلبِه، فإن تاب منها صُقِل قلبُه، فإن زاد زادَتْ، فذلك قولُ اللَّهِ: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (١٤)} " ٤.
Bana Ali b. Sehl 3 anlattı, dedi ki: Bize Velîd b. Müslim, Muhammed b. Aclân'dan, el-Ka'kā' b. Hakîm'den, Ebû Sâlih'ten, Ebû Hüreyre'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den [naklen] anlattı; [Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: «Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Şayet o günahtan tövbe ederse kalbi temizlenip parlatılır. Şayet [günahı] artırırsa o nokta da artar. İşte Allah'ın şu buyruğu budur: { كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ } “Hayır! Bilakis onların kazanmakta oldukları [kötülükler], kalplerini paslandırmıştır.”» 4.
91966. Metin
حدَّثني أبو صالحٍ الضِّراريُّ محمدُ بنُ إسماعيلَ، قال: أخبَرنى طارقُ بنُ عبدِ العزيزِ، عن ابن عَجْلانَ، عن القعقاعِ، عن أبي هريرةَ، قال: قال رسولُ اللَّهِ ﷺ: "إنَّ العبدَ إذا أخطَأ خطيئةً كانت نكتةٌ في قلبِه، فإن تاب واسْتَغْفَر ونَزَع صقَلت قلبَه، وذلك الرَّانُ الذي ذكر اللَّهُ: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} ".
Bana Ebû Sâlih ed-Dırârî Muhammed b. İsmâil anlattı, dedi ki: Bana Târık b. Abdilazîz, İbn Aclân'dan, el-Ka'kā'dan, Ebû Hüreyre'den haber verdi; [Ebû Hüreyre] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kul bir hata işlediği zaman kalbinde bir nokta oluşur. Şayet tövbe eder, bağışlanma diler ve [o günahtan] vazgeçerse bu, kalbini parlatıp temizler. İşte Allah'ın zikrettiği 'rân' (pas/örtü) şudur: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Hayır! Bilakis kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır (örtmüştür)”."
91967. Metin
قال أبو صالحٍ: كذا قال: صقَلت. وقال غيرُه: سَقَلت.
Ebû Sâlih dedi ki: O, böyle "Sakalet" (صقَلت) şeklinde söyledi; başkası ise [sîn harfiyle] "Sakalet" (سَقَلت) dedi.
91968. Metin
حدَّثني عليُّ بنُ سهلٍ الرمليُّ، قال: ثنا الوليدُ، عن خُليدٍ، عن الحسنِ، قال وقرأ: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ}. قال: الذنبُ على الذنبِ حتى يموتَ قلبُه (¬١).
Bana Ali b. Sehl er-Remlî anlattı, dedi ki: Bize el-Velîd, Huleyd'den, Hasan[-ı Basrî]'den nakletti; O: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Hayır! Bilakis kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır (örtmüştür)” âyetini okudu ve şöyle dedi: "[Bu pas], günah üstüne günahtır; ta ki kalbi ölünceye kadar."
91969. Metin
حدَّثنى يعقوبُ، قال: ثنا ابنُ عليةَ، عن أبي رجاءٍ، عن الحسنِ في قولِه: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ}. قال: الذنبُ على الذنبِ حتى يعمَى القلبُ فيموتَ (¬١).
Bana Ya'kūb anlattı, dedi ki: Bize İbn Uleyye, Ebû Recâ'dan, Hasan[-ı Basrî]'den nakletti; O, {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Hayır! Bilakis kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır (örtmüştür)” kavli hakkında şöyle dedi: "Günah üstüne günahtır; ta ki kalp körleşip ölünceye kadar."
91970. Metin
حدَّثني يحيى بنُ طلحةَ اليربوعيُّ، قال: ثنا فضيلُ بنُ عياضٍ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ: {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ}. قال: العبدُ يعملُ بالذنوبِ، فتحيطُ بالقلبِ، ثم ترتفعُ حتى تغشَى القلبَ (¬١).
Bana Yahyâ b. Talha el-Yerbûî anlattı, dedi ki: Bize Fudayl b. İyâd, Mansûr'dan, Mücâhid'den nakletti; {كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Hayır! Bilakis kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır (örtmüştür)” [âyeti hakkında] şöyle dedi: "Kul günahları işler; [günahlar] kalbi kuşatır, sonra yükselip kalbi tamamen bürür."