92560. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
92561. Metin
تفسير سورة "والسماء والطارق"
"Ve's-Semâi ve't-Târık" Suresi Tefsiri.
92562. Metin
القولُ في تأويل قوله تعالى: {وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ (١) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ (٢) النَّجْمُ الثَّاقِبُ (٣) إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ (٤) فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ (٥) خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ (٦) يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ (٧) إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ (٨) يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ (٩) فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ (١٠)}.
Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tefsiri hakkındaki söz: {وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ (١) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ (٢) النَّجْمُ الثَّاقِبُ (٣) إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ (٤) فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ (٥) خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ (٦) يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ (٧) إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ (٨) يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ (٩) فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ (١٠)} “Göğe ve târık’a (gece çakıp gelene) andolsun. (1) Târık'ın ne olduğunu sen bilir misin? (2) O, karanlığı delen yıldızdır. (3) Hiçbir kimse yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın. (4) İnsan neden yaratıldığına bir baksın. (5) Atılan bir sudan yaratıldı. (6) [O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar. (7) Şüphesiz [Allah] onu yeniden döndürmeye elbette kādirdir. (8) Bütün sırların ortaya döküleceği gün, (9) artık onun için ne bir güç ne de bir yardımcı vardır. (10)”.
92563. Metin
أقسم ربنا جلَّ ثناؤه بالسماءِ، وبالطارقِ الذي يطرق ليلًا؛ من النجومِ المضيئةِ، ويَخْفى نهارًا. وكلّ ما جاء ليلا فقد طَرَق.
Övgüsü yüce olan Rabbimiz göğe ve aydınlatıcı yıldızlardan olup geceleyin gelen, gündüz ise kaybolan târık'a yemin etmiştir. Geceleyin gelen her şey için "taraka" denir.
92564. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
92565. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92566. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباس: {وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ}. قال: السماء وما يطرُقُ فيها (¬١).
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ} “Göğe ve târık’a andolsun” âyeti hakkında şöyle dediğini anlattı: "Gök ve orada geceleyin ortaya çıkan şeylerdir" (¬١).
92567. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيد، قال: ثنا سعيد، عن قتادة: {وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ (١) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ}. قال: طارق يطرقُ بالليلِ (¬٢) ويخفى بالنهارِ.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ (١) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ} “Göğe ve târık’a andolsun. Târık'ın ne olduğunu sen bilir misin?” âyetleri hakkında şöyle dediğini anlattı: "Geceleyin gelen (¬٢) ve gündüz kaybolan bir târıktır."
92568. Metin
حدَّثنا ابن عبد الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادة في قولِه:
Bize İbn Abdi'l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma‘mer'den, o da Katâde'den [Yüce Allah'ın] şu sözü hakkında anlattı:
92569. Metin
{وَالطَّارِقِ}. قال: ظهورِ النجومِ. يقولُ: تطرُقُك ليلًا (¬١).
{وَالطَّارِقِ} “Ve târık'a” [âyeti hakkında]: "Yıldızların ortaya çıkmasıdır. Yani geceleyin sana gelir" (¬١) dedi.
92570. Metin
حدثتُ عن الحسينِ، قال: سمعت أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {وَالطَّارِقِ}: النجمِ.
Hüseyin'den bana rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini işittim: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın Yüce Allah'ın {وَالطَّارِقِ} “Ve târık'a” sözü hakkında: "Yıldızdır" dediğini işittim.
92571. Metin
{وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ}. يقولُ تعالى ذكره لنبيه محمد ﷺ: وما أشْعَرك يا محمد ما الطارقُ الذي أقْسَمتُ به؟ ثم بين ذلك جلَّ ثناؤه، فقال: هو النجمُ الثاقبُ. يعنى: يتوقَّدُ ضياؤُه ويَتوهَّجُ.
{وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ} “Târık'ın ne olduğunu sen bilir misin?” Zikri yüce olan Allah, Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: 'Ey Muhammed! Yemin ettiğim târıkın ne olduğunu sana bildiren nedir?' Sonra övgüsü yüce olan [Allah] bunu açıklayarak 'O, delen yıldızdır' buyurmuştur. Yani: Işığı parıldayan ve alev gibi ışık saçandır.
92572. Metin
وبنحوِ الذي قلْنا في ذلك قال أهل التأويل.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyler söylemiştir.
92573. Metin
ذكر من قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92574. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالح، قال: ثني معاوية، عن علي، عن ابن عباس في قوله: {النَّجْمُ الثَّاقِبُ}: يعني المضئُ (¬٢).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan Yüce Allah'ın {النَّجْمُ الثَّاقِبُ} “Delen yıldız” sözü hakkında: "Aydınlatan demektir" (¬٢) dediğini anlattı.
92575. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباس: {النَّجْمُ الثَّاقِبُ}. قال: هي الكواكبُ المضيئةُ، وثقُوبُه: إذا أضاء.
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan {النَّجْمُ الثَّاقِبُ} “Delen yıldız” âyeti hakkında: "Işık saçan yıldızlardır; parıldaması (sukûbu) da ışık saçtığı zamandır" dediğini anlattı.
92576. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا يحيى بنُ واضحٍ، قال: ثنا الحسينُ، عن يزيدَ، عن عكرمةَ في قوله: {النَّجْمُ الثَّاقِبُ}. قال: الذي يَنْقُبُ
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Vâdıh anlattı, dedi ki: Bize el-Huseyn, Yezîd'den, o da İkrime'den Yüce Allah'ın {النَّجْمُ الثَّاقِبُ} “Delen yıldız” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: "Delip geçendir..."
92577. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı1; ve bana...2
92578. Metin
الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ في قولِ اللهِ: {الثَّاقِبُ}. قال: الذي يتوهَّجُ (¬١).
el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı, hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Allah'ın {الثَّاقِبُ} “Delen” sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etti: "Alev gibi parıldayandır" (¬١).
92579. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: ثُقوبُه: ضوءُه.
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den: "Onun sâkıb oluşu, ışığıdır" dediğini anlattı.
92580. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {النَّجْمُ الثَّاقِبُ}: المضئُ (¬٢).
Bize İbn Abdi'l-A'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o da Katâde'den {النَّجْمُ الثَّاقِبُ} “Delen yıldız” hakkında: "Işık saçandır" (¬٢) dediğini anlattı.
92581. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {النَّجْمُ الثَّاقِبُ}. قال: كانت العربُ تُسَمَّى الثريا النجمَ، ويقال: إِنَّ الثاقبَ النجمُ الذي يقالُ له: زُحَلُ. والثاقبُ أيضًا الذي قد ارتفَع على النجومِ، والعربُ تقولُ للطائرِ إذا هو لَحِق ببطنِ السماءِ ارتفاعًا: قد ثَقَب. والعربُ تقولُ: أَثْقِبْ نارَك. أي: أَضِئْها (¬٣).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd Yüce Allah'ın {النَّجْمُ الثَّاقِبُ} “Delen yıldız” sözü hakkında şöyle demiştir: "Araplar Ülker yıldızına (Süreyyâ) en-Necm derlerdi. Sâkıb olanın da Zühal (Satürn) denen yıldız olduğu söylenir. es-Sâkıb aynı zamanda diğer yıldızların üzerine yükselmiş olan şeydir. Araplar kuş göğün ortasına doğru çok yükseldiğinde 'sakaba' (yükselip deldi) derler. Yine Araplar 'Ateşini eskıb', yani 'onu aydınlat/tutuştur' derler" (¬٣).
92582. Metin
وقولُه: {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ}. اختلَفت القرأة في قراءة ذلك؛ فقرَأه مِن قرأةِ المدينةِ أبو جعفرٍ، ومِن قرأةِ الكوفةِ حمزةُ: {لَمَّا عَلَيْهَا} بتشديدِ الميمِ (¬٤).
Yüce Allah'ın {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ} “Hiçbir kimse yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın” sözüne gelince; kurrâ bu ifadenin kıraatinde ihtilaf etmiştir. Medine kurrâsından Ebû Ca'fer ve Kûfe kurrâsından Hamza, mîm harfini şeddeli olarak {لَمَّا عَلَيْهَا} şeklinde okumuştur (¬٤).
92583. Metin
وذُكر عن الحسنِ أنه قرَأ ذلك كذلك (¬٥).
Hasan'dan da bunu bu şekilde okuduğu zikredilmiştir (¬٥).
92584. Metin
حدَّثني أحمدُ بنُ يوسفَ، قال: ثنا أبو عبيدٍ، قال: ثنا حجاجٌ، عن هارونَ، عن الحسنِ أنه كان يقرَؤها: {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ} مشدَّدةً، ويقولُ: إلَّا عليها حافظٌ. وهكذا كلُّ شيءٍ في القرآنِ بالتثقيلِ.
Bana Ahmed b. Yûsuf anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ubeyd anlattı, dedi ki: Bize Haccâc, Hârûn'dan, o da Hasan['ul-Basrî]'den nakletti ki o, {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ} “Hiçbir kimse yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın” ayetini [mîm harfini] şeddeli olarak okur ve şöyle derdi: “[Bu,] üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır (illâ aleyhâ hâfiz) [demektir]. Kur'an'da şeddeli geçen her şey böyledir.”
92585. Metin
وقرَأ ذلك من أهل المدينة نافع، ومن أهل البصرة أبو عمرٍو: (لَمَا) بالتخفيفِ (¬١)، بمعنى: إنْ كلُّ نفسٍ لعليها حافظٌ. وعلى أنَّ اللَّامَ جوابُ "إن"، و "ما" التي بعدَها صلةٌ. وإذا كان ذلك كذلك لم يكنْ فيه تشديدٌ.
Medine ehlinden Nâfi' ve Basra ehlinden Ebû Amr ise bunu şeddesiz olarak (şeddeli olmadan) (lemâ - لَمَا) şeklinde okumuşlardır (¬١); yani 'İn küllü nefsin le-aleyhâ hâfiz' (Şüphesiz her nefsin üzerinde bir gözetleyici vardır) anlamındadır. Buradaki lâm harfi 'in' edatının cevabıdır, ondan sonraki 'mâ' ise zâiddir (pekiştirme için gelen sıladır). Durum böyle olunca onda şedde olmaz.
92586. Metin
والقراءةُ التي لا أختارُ غيرَها في ذلك التخفيفُ (¬٢)؛ لأنَّ ذلك هو الكلامُ المعروفُ مِن كلامِ العربِ، وقد أنكَر التشديدَ جماعةٌ مِن أهلِ المعرفةِ بكلامِ العربِ، أن يكونَ معروفًا مِن كلامِ العربِ، غيرَ أنَّ الفرّاءَ (¬٣) كان يقولُ: لا نعرِفُ جهةَ التثقيلِ في ذلك، ونَرى أنها لغةٌ في هُذَيلٍ، يجعلون "إلا" مع "إن" المخففةِ: "لَمَّا"، ولا يجاوِزون ذلك، كأنه قال: ما كلُّ نفسٍ إلَّا عليها حافظٌ. فإن كان صحيحًا ما ذكَر الفرّاءُ مِن أنَّها لغةُ هُذَيلٍ، فالقراءةُ بها جائزةٌ صحيحةٌ، وإن كان الاختيارُ أيضًا إذا صحَّ ذلك عندَنا - القراءة الأخرى، وهى التخفيفُ؛ لأنَّ ذلك هو المعروفُ مِن كلامِ العربِ، ولا ينبغى أنْ يُتْرَكَ الأعرفُ إلى الأنكرِ.
Bu konuda şeddesiz okuyuş dışında (tahfîf) bir kıraati tercih etmem (¬٢); çünkü Arap kelâmında bilinen kullanım budur. Arap kelâmını bilenlerden bir topluluk şeddeli okuyuşun Arap kelâmında bilinen bir kullanım olduğunu inkâr etmiştir. Ancak Ferrâ (¬٣) şöyle derdi: 'Biz bunda şeddeli okuyuşun (teskîl) gramer yönünü bilmiyoruz; bunun Hüzeyl kabilesinin bir lehçesi olduğunu düşünüyoruz. Onlar şeddesiz 'in' edatı ile birlikte 'illâ' yerine 'lemmâ' kullanırlar ve bunu aşmazlar; sanki 'Mâ küllü nefsin illâ aleyhâ hâfiz' (Hiçbir kimse yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın) demiş gibi olur.' Eğer Ferrâ'nın bunun Hüzeyl lehçesi olduğuna dair zikrettiği doğru ise onunla okumak caiz ve sahihtir; gerçi bu bize göre sahih olsa bile yine de tercih edilen diğer kıraattir, o da şeddesiz okumaktır (tahfîf); çünkü Arap kelâmında bilinen budur, daha iyi bilineni bırakıp daha az bilinene gidilmemelidir.
92587. Metin
وقد حدَّثني أحمدُ بنُ يوسفَ، قال: ثنا أبو عبيدٍ، قال: ثنا معاذٌ، عن ابن عونٍ، قال: قرأتُ عند ابن سيرين: هو {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ}. فأنكَره، وقال: سبحانَ الله! سبحانَ اللهِ!
Bana Ahmed b. Yûsuf anlattı, dedi ki: Bize Ebû Ubeyd anlattı, dedi ki: Bize Muâz, İbn Avn'dan anlattı, dedi ki: İbn Sîrîn'in yanında {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ} “Hiçbir kimse yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın” [şeddeli olarak] okudum. O bunu yadırgadı ve 'Sübhânallah! Sübhânallah!' dedi.
92588. Metin
فتأويلُ الكلام إذن: إن كلُّ نفس لعليها حافظٌ من ربِّها، يحفظُ عملَها، ويُحصِى عليها ما تَكتسِبُ مِن خيرٍ أو شرٍّ.
O halde sözün tevili şöyledir: Şüphesiz her nefsin üzerinde Rabbinden bir gözetleyici vardır; onun amelini korur ve işlediği hayır ya da şerri onun aleyhine sayıp kaydeder.
92589. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimizin bir benzerini tevil ehli [müfessirler] de söylemiştir.
92590. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92591. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ}. قال: كلُّ نفسٍ عليها حفظةٌ من الملائكةِ (¬١).
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan Yüce Allah'ın {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ} “Hiçbir kimse yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: "Her nefsin üzerinde meleklerden koruyucular vardır" (¬١).
92592. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ}: حفظةٌ يحفَظون عملَك ورزقَك وأجلَك، إذا توفَّيتَه يابنَ آدَمَ قُبِضْتَ إلى ربِّك (¬٢).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den Yüce Allah'ın {إِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ} “Hiçbir kimse yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: "Amelini, rızkını ve ecelini koruyan muhafızlardır; ey Âdemoğlu, [ecelini] tamamladığın zaman Rabbine kabzedilirsin" (¬٢).
92593. Metin
وقولُه: {فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ}. يقولُ تعالى ذكرُه: فلينظُرِ الإنسانُ المكذِّبُ بالبعثِ بعدَ المماتِ، المُنكِرُ قُدرةَ اللهِ على إحيائِه بعدَ مماتِه، {مِمَّ خُلِقَ}.
Yüce Allah'ın {فَلْيَنْظُرِ الْإِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ} “İnsan neden yaratıldığına bir baksın” sözüne gelince; zikri yüce olan Allah şöyle buyurmaktadır: Öldükten sonra dirilişi yalanlayan, ölümünden sonra Allah'ın kendisini diriltmeye olan gücünü inkâr eden insan, {مِمَّ خُلِقَ} “neden yaratıldığına” bir baksın.
92594. Metin
يقولُ: من أيِّ شيءٍ خلَقه ربُّه؟ ثم أخبَر جلَّ ثناؤه عما خلَقه منه، فقال: {خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ}. يعني: من ماءٍ مدفوق. وهو مما أخرجته العرب بلفظ "فاعلٍ" وهو بمعنى المفعولِ، ويقال: إن أكثرَ مَن يستعملُ ذلك من أحياءِ العربِ، سكانُ الحجازِ إذا كان في مذهبِ النعتِ، [كقولِهم: هذا] (¬٣) سرٌّ كاتمٌ، وهمٌّ ناصبٌ. ونحوِ ذلك.
Şöyle buyurmaktadır: Rabbi onu hangi şeyden yaratmıştır? Sonra övgüsü yüce olan [Allah] onu neden yarattığını haber verip şöyle buyurmuştur: {خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ} “Atılan bir sudan yaratıldı”. Yani: Dökülen/atılan (medfûk) bir sudan. Bu, Arapların 'mef'ûl' (edilgen) anlamında olup da 'fâil' (etken) lafzıyla çıkardığı kullanımlardandır. Sıfat kabilinden olduğunda bunu Arap kabileleri arasında en çok kullananların Hicaz sakinleri olduğu söylenir; [nitekim onların: Bu] (¬٣) gizleyen sır (sirrun kâtimun - yani gizlenen sır) ve yoran tasa (hemmun nâsıbun - yani yorucu dert) demeleri ve benzeri ifadeleri böyledir.
92595. Metin
وقولُه: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. يقولُ: يخرُجُ من [صُلبِ الرجلِ وترائبِ المرأةِ. وقيل: يخرجُ من] (¬٤) بين ذلك. ومعنى الكلامِ: منهما. كما يقالُ: سيخرجُ من بين هذين الشيئين خيرٌ كثيرٌ. بمعنى: يخرجُ منهما.
Yüce Allah'ın {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” sözüne gelince; [erkeğin sulbünden ve kadının terâibinden çıkar. Bunların] (¬٤) arasından çıkar da denilmiştir. Sözün anlamı: 'İkisinden çıkar' demektir. Nitekim: 'Bu iki şeyin arasından pek çok hayır çıkacaktır' denilir; yani 'ikisinden çıkar' anlamındadır.
92596. Metin
واختلَف أهلُ التأويلِ في معنى "الترائبِ" وموضعِها؛ فقال بعضُهم: الترائبُ
Tevil ehli (müfessirler), 'terâib' (التَّرَائِب) kelimesinin anlamı ve [vücuttaki] yeri konusunda ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bazısı şöyle demiştir: Terâib,
92597. Metin
موضعُ القِلادةِ من صدر المرأةِ.
kadının göğsünde gerdanlığın bulunduğu yerdir.
92598. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92599. Metin
حدَّثني عبدُ الرحمنِ بن الأسودِ الطَّفاوِيُّ، قال: ثنا محمدُ بنُ ربيعةَ، عن سَلَمَةَ بن سابورَ، عن عطيةَ العَوْفيِّ، عن ابن عباسٍ: {الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. قال: الترائبُ موضعُ القلادة (¬١).
Bana Abdurrahman b. el-Esved et-Tafâvî anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Rebîa, Seleme b. Sâbûr'dan, o Atiyye el-Avfî'den, o da İbn Abbâs'tan {الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “Bel ile göğüs kemikleri” hakkında şöyle dediğini anlattı: "Terâib gerdanlığın yeridir" (¬١).
92600. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ قولَه: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. يقولُ: من بين ثَدْيَيِ (¬٢) المرأةِ (¬٣).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan Yüce Allah'ın {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: "Kadının iki memesi (¬٢) arasından demektir" (¬٣).
92601. Metin
حدَّثني يعقوبُ، قال: ثنا ابنُ عُليَّةَ، عن أبي رجاءٍ، قال: سُئِل عكرِمةُ عن الترائبِ، فقال: هذه. ووضَع يدَه على صدرِه بينَ ثدييه (¬٤).
Bana Ya'kûb anlattı, dedi ki: Bize İbn Uleyye, Ebû Recâ'dan anlattı, dedi ki: İkrime'ye terâib soruldu da 'Şurasıdır' dedi ve elini göğsünün üzerine, iki memesinin arasına koydu (¬٤).
92602. Metin
حدَّثني ابنُ المثنَّى، قال: ثنى سَلْمُ (¬٥) بنُ قتيبةَ، قال: ثنى عبدُ اللهِ بنُ النعمانِ الحُدَّانيُّ، أنه سمِع عكرمةَ يقولُ: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. قال: صُلبِ الرجلِ، وترائبِ المرأةِ.
Bana İbnü'l-Müsenna anlattı, dedi ki: Bana Selm (¬٥) b. Kuteybe anlattı, dedi ki: Bana Abdullah b. en-Nu'mân el-Huddânî, İkrime'nin {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” âyeti hakkında: "Erkeğin beli (sulb) ve kadının göğüs kemikleridir (terâib)" dediğini işittiğini anlattı.
92603. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، عن شريكٍ، عن عطاءٍ، عن سعيدِ بن جُبيرٍ، قال: الترائبُ الصدرُ ٦.
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân, Şerîk'ten, o Atâ'dan, o da Saîd b. Cübeyr'den anlattı; [Saîd] şöyle dedi: "Terâib, göğüstür." 6
92604. Metin
[قال: ثنا ابنُ يمانٍ، عن مِسْعَرٍ، عن الحكمِ، عن أبي عياضٍ، قال: {وَالتَّرَائِبِ}: الصدرِ (¬١).
[Dedi ki: Bize İbn Yemân, Mis'ar'dan, o el-Hakem'den, o da Ebû İyâd'dan {وَالتَّرَائِبِ} “Ve göğüs kemikleri” hakkında: "Göğüstür" (¬١) dediğini anlattı.
92605. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. قال: الترائبُ الصدرُ، وهذا الصلبُ. وأشار إلى ظهرِه.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd Yüce Allah'ın {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” sözü hakkında şöyle demiştir: "Terâib göğüstür, sulb de budur" dedi ve sırtına işaret etti.
92606. Metin
وقال آخرون: الترائبُ ما بينَ المَنْكبين والصدرِ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Terâib, iki omuz ile göğüs arasındaki yerdir.
92607. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92608. Metin
حدَّثنا أبو كريبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، عن إسرائيلَ، عن ثُوَيرٍ، عن مجاهدٍ، قال: {وَالتَّرَائِبِ}: ما بين المنكِبين والصدرِ (¬٢).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân, İsrâîl'den, o Süveyr'den, o da Mücâhid'den {وَالتَّرَائِبِ} “Ve göğüs kemikleri” hakkında: "İki omuz ile göğüs arasıdır" (¬٢) dediğini anlattı.
92609. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {وَالتَّرَائِبِ}. قال: أسفلَ من التراقِي (¬٣).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı, hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den Yüce Allah'ın {وَالتَّرَائِبِ} “Ve göğüs kemikleri” sözü hakkında: "Köprücük kemiklerinin aşağısıdır" (¬٣) dediğini rivayet etti.
92610. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن سفيانَ، قال: الصُّلْبُ للرجلِ (¬٤)، والترائبُ للمرأةِ (¬٥)، والترائبُ فوقَ الثديين (¬٦).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan anlattı, dedi ki: Sulb erkek için (¬٤), terâib ise kadın içindir (¬٥); terâib, iki memenin üstüdür (¬٦).
92611. Metin
وقال آخرون: هو اليدان والرجلان والعينان.
Başkaları ise şöyle demiştir: O, iki el, iki ayak ve iki gözdür.
92612. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92613. Metin
حدَّثني محمدُ بن سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثنى عمي، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ قولَه: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. قال: فالترائبُ أطرافُ الرجلِ، واليدان والرِّجلان والعينان، فتلك الترائبُ.
Bana Muhammed b. Sa'd anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs'tan Yüce Allah'ın: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: "Terâib insanın uzuvlarıdır; iki el, iki ayak ve iki gözdür. İşte terâib bunlardır."
92614. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهرانُ، عن سفيانَ، عن أبي رَوْقٍ، عن الضحاكِ: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. قال: فالترائبُ اليدان والرجلان (¬١).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Ebû Ravk'tan, o Dahhâk'tan {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” [âyeti] hakkında: "Terâib iki el ve iki ayaktır" (¬١) dediğini anlattı.
92615. Metin
قال: ثنا مهران، عن سفيان، قال: قال غيرُه: الترائبُ ماءُ المرأةِ (¬٢) وصلبُ الرجلِ.
Dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan anlattı, dedi ki: Ondan başkası şöyle demiştir: "Terâib kadının suyu (¬٢), [sulb de] erkeğin belidir."
92616. Metin
حُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمعت أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعت الضحاك يقولُ في قولِه: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}: الترائبُ (¬٣) عيناه ويداه ورجلاه.
Bana el-Hüseyn'den nakledildi, dedi ki: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini duydum: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın Yüce Allah'ın {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” sözü hakkında: "Terâib (¬٣) onun iki gözü, iki eli ve iki ayağıdır" dediğini işittim.
92617. Metin
وقال آخرون: معني ذلك أنه يخرجُ من بين صلبِ الرجلِ ونحرِه.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bunun anlamı, erkeğin beli ile boğaz çukuru arasından çıktığıdır.
92618. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92619. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيد، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. يقولُ: يخرجُ من بين صُلبِ الرجلِ ونحرِه (¬٤).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den Yüce Allah'ın: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” sözü hakkında şöyle dediğini anlattı: "Erkeğin beli ile boğaz çukuru arasından çıkar" (¬٤) demektir.
92620. Metin
وقال آخرون: هي الأضلاعُ التي أسفلَ الصلبِ.
Başkaları ise şöyle demiştir: O, belin alt tarafındaki kaburgalardır.
92621. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92622. Metin
حدَّثنا أبو كُرَيبٍ، قال: ثنا ابنُ يمانٍ، عن أشعثَ، عن جعفرٍ، عن سعيدٍ في قولِه: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. قال: الترائبُ الأضلاعُ التي أسفل الصلبِ (¬١).
Bize Ebû Küreyb anlattı, dedi ki: Bize İbn Yemân, Eş'as'tan, o Ca'fer'den, o Saîd'den Yüce Allah'ın {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” sözü hakkında: "Terâib, belin altındaki kaburgalardır" (¬١) dediğini anlattı.
92623. Metin
وقال آخرون: هي عصارةُ القلبِ.
Başkaları ise şöyle demiştir: O [terâib], kalbin öz suyudur.
92624. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92625. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ إسحاقَ، قال: ثنا أبو صالح، قال: ثني الليثُ، أن معمر بن أبى حَبيبةَ المَدَنيَّ (¬٢) حدَّثه، أنه بلَغه في قولِ اللهِ: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ}. قال: هو عُصارة القلبِ، ومنه يكونُ الولدُ (¬٣).
Bana Muhammed b. İshâk anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Leys, Ma'mer b. Ebî Habîbe el-Medenî'nin (¬٢) kendisine, Allah'ın: {يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ} “[O su] bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar” sözü hakkında: "O, kalbin öz suyudur ve çocuk ondan meydana gelir" (¬٣) şeklinde ulaştığını anlattığını söyledi.
92626. Metin
والصوابُ من القولِ في ذلك عندنا قولُ مَن قال: هو موضعُ القِلادةِ من المرأةِ حيثُ تقعُ عليه من صدرِها؛ لأن ذلك هو المعروفُ في كلامِ العربِ، وبه جاءت أشعارُهم، قال المثقِّبُ العبديُّ (¬٤):
Bize göre bu konuda en doğru görüş: "O [terâib], kadının göğsünde gerdanlığın değdiği yerdir" diyenin görüşüdür; çünkü Arapların kelâmında bilinen budur ve şiirlerinde de böyle geçmiştir. el-Müsekıkib el-Abdî (¬٤) şöyle demiştir:
92627. Metin
ومن ذهبٍ يُسَنُّ (¬٥) على تَرِيبٍ … كلونِ العاجِ ليس بذى غُضُونِ
Ve altından [bir gerdanlık] parıldatılır (¬٥) fildişi renginde, kırışıksız bir göğüs üzerinde...
92628. Metin
وقال آخرُ (¬٦):
Bir başkası da şöyle demiştir (¬٦):
92629. Metin
والزعْفَرانُ على ترائبِها … شَرِقًا به اللَّبَّاتُ والنَّحْرُ
Ve safran onun göğüs kemikleri üzerindedir; göğüs çukuru ve boyun onunla [iyice] kızıllaşmıştır...
92630. Metin
وقولُه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. يقولُ تعالى ذكرُه: إن هذا الذي خلَقكم أيُّها الناسُ من هذا الماءِ الدافقِ، فجعَلكم بشرًا سويًّا، بعد أن كنتم ماءً مدفوقًا - على رجعه لقادرٌ.
Yüce Allah'ın: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözü hakkında Zikri Yüce [Allah] şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Sizi atılan bu sudan yaratan ve atılmış bir su olduktan sonra sizi tastamam bir insan kılan [Allah], onu döndürmeye elbette kādirdir.
92631. Metin
واختلف أهلُ التأويلِ في الهاءِ التي في قولِه: {عَلَى رَجْعِهِ}؛ على ما هي عائدةٌ؟ فقال بعضُهم: هي عائدةٌ على الماءِ. وقالوا: معنى الكلامِ: إن الله على ردَّ النطفةِ في (¬١) الموضعِ (¬٢) الذي خرَجت منه (¬٣)، لقادِرٌ.
Tevil ehli, {عَلَى رَجْعِهِ} “Onu döndürmeye” sözündeki zamirin neye döndüğü hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: "O [zamir], suya dönmektedir" demişler ve sözün anlamının: "Şüphesiz Allah, meniyi çıktığı yere (¬١) (¬٢) (¬٣) geri döndürmeye elbette kādirdir" şeklinde olduğunu söylemişlerdir.
92632. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92633. Metin
حدَّثني يعقوب، قال: ثنا ابنُ عُلَيةَ، عن أبي رجاءٍ، عن عكرمة في قوله: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. قال: إنه على رَدّه في صُلْبِه لقادرٌ (¬٤).
Bana Ya'kūb anlattı, dedi ki: Bize İbn Uleyye, Ebû Recâ'dan, o İkrime'den Yüce Allah'ın {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözü hakkında: "Şüphesiz O, onu beline geri döndürmeye elbette kādirdir" (¬٤) dediğini anlattı.
92634. Metin
حدَّثنا ابنُ المثنى، قال: ثنا أبو النعمانِ الحكمُ بنُ عبدِ اللهِ، قال: ثنا شعبةُ، عن أبى رجاء، عن عكرمة في قولِه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. قال: للصُّلبِ.
Bize İbnü'l-Müsenna anlattı, dedi ki: Bize Ebu'n-Nu'mân el-Hakem b. Abdillâh anlattı, dedi ki: Bize Şu'be, Ebû Recâ'dan, o İkrime'den Yüce Allah'ın {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözü hakkında: "Bele [döndürmeye]" dediğini anlattı.
92635. Metin
حدَّثني عُبيدُ بنُ إسماعيلَ الهبّاريُّ، قال: ثنا عبدُ الرحمنِ بنُ محمدٍ المحاربيُّ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ في قولِه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. قال: على أَن يَرُدَّ الماءَ في الإحليلِ (¬٥).
Bana Ubeyd b. İsmâîl el-Hebbârî anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman b. Muhammed el-Muhâribî, Leys'ten, o Mücâhid'den Yüce Allah'ın {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözü hakkında: "Suyu tenasül uzvuna geri döndürmeye [kādirdir]" (¬٥) dediğini anlattı.
92636. Metin
حدَّثني نصرُ بنُ عبدِ الرحمنِ الأَوْدِيُّ الوَشَّاءُ، قال: ثنا أبو قَطَنٍ عمرُو بنُ الهيثمِ، عن ورقاءَ، عن عبدِ اللهِ بن أبي نجيحٍ، عن عبدِ اللهِ بن أبي بكرٍ، عن مجاهدٍ
Bana Nasr b. Abdirrahmân el-Evdî el-Veşşâ' anlattı, dedi ki: Bize Ebû Katan Amr b. el-Heysem, Varkâ'dan, o Abdullah b. Ebî Necîh'ten, o Abdullah b. Ebî Bekr'den, o da Mücâhid'den anlattı:
92637. Metin
في قولِه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. قال: على ردِّ النطفةِ في الإحليلِ.
Yüce Allah'ın {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözü hakkında: "Meniyi tenasül uzvuna geri döndürmeye [kādirdir]" dedi.
92638. Metin
حدَّثني محمدُ بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. قال: [رجعِ النطفةِ في الإحليلِ (¬١).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; ve bana el-Hâris anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Varkâ anlattı, hepsi İbn Ebî Necîh'ten, o Mücâhid'den Yüce Allah'ın: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözü hakkında şöyle dediğini [rivayet etti]: "[Meniyi tenasül uzvuna döndürmeye (¬١).
92639. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا عبدُ الرحمنِ، قال: ثنا سفيانُ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. قال] (¬٢): في الإحليلِ.
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Leys'ten, o Mücâhid'den {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” [hakkında]: dedi] (¬٢): Tenasül uzvuna [döndürmeye].
92640. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مهرانُ، عن سفيانَ، عن ليثٍ، عن مجاهدٍ: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. قال: ردِّه في الإحليلِ.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân'dan, o Leys'ten, o Mücâhid'den {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” [âyeti] hakkında: "Onu tenasül uzvuna geri döndürmeye [kādirdir]" dediğini anlattı.
92641. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: إنه على ردِّ الإنسانِ ماءً كما كان قبلَ أن يخلُقَه منه.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bunun anlamı; O'nun, insanı kendisinden yaratmadan önceki gibi tekrar su haline döndürmeye [kādir olduğudur].
92642. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92643. Metin
حُدِّثتُ عن الحسينِ، قال: سمِعت أبا معاذٍ يقولُ: ثنا عبيدٌ، قال: سمِعتُ الضحاكَ يقولُ في قولِه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}: إن شئتُ ردَدتُه كما خلَقتُه من ماءٍ (¬٣).
Bana el-Hüseyn'den nakledildi, dedi ki: Ebû Muâz'ın şöyle dediğini duydum: Bize Ubeyd anlattı, dedi ki: Dahhâk'ın Yüce Allah'ın {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözü hakkında: "Dilersem onu sudan yarattığım ilk haline döndürürüm" (¬٣) dediğini işittim.
92644. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: إنه على حبسِ ذلك الماءِ لقادرٌ.
Başkaları ise şöyle demiştir: "Bilakis bunun anlamı; 'Şüphesiz O, o suyu [içeride] tutmaya [çıkmasını engellemeye] elbette kādirdir' demektir."
92645. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92646. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: هو إِنَّهُ عَلَى رَجْمِهِ لَقَادِرُ. قال: على رجعِ ذلك الماءِ لقادرٌ حتى لا يخرجَ، كما قدَر على أن يخلُقَ (¬١) منه ما خلَق، قادرٌ على أن يرجعَه (¬٢).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} [sözü] hakkında şöyle demiştir: "O suyu çıkmayacak şekilde geri çevirmeye kādirdir; nitekim ondan yarattığını yaratmaya güç yetirdiği gibi, onu geri çevirmeye de kādirdir (¬٢)" (¬١).
92647. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: إنه قادرٌ على رجعِ الإنسانِ من حالِ الكبَرِ إلى حالِ الصغرِ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis bunun anlamı; O'nun, insanı yaşlılık halinden küçüklük/çocukluk haline döndürmeye kādir olduğudur.
92648. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92649. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا يحيى بنُ واضحٍ، قال: ثنا الحسينُ، عن مقاتلِ بن حَيَّانَ، عن الضحاكِ، قال: سمِعته يقولُ في قولِه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}. يقولُ: إن شئتُ ردَدته من الكبَرِ إلى الشبابِ، ومن الشبابِ إلى الصِّبا، ومن الصِّبا إلى النطفةِ (¬٣).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Vâdıh anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyn, Mukâtil b. Hayyân'dan, o Dahhâk'tan anlattı, [Mukâtil] dedi ki: Onun {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözü hakkında şöyle dediğini işittim: "[Allah] şöyle buyurur: Dilersem onu yaşlılıktan gençliğe, gençlikten çocukluğa, çocukluktan da nutfeye (meniye) döndürürüm" (¬٣).
92650. Metin
وعلى هذا التأويلِ تكونُ الهاءُ في قولِه: {عَلَى رَجْعِهِ}. من ذكرِ الإنسانِ.
Bu tevile göre {عَلَى رَجْعِهِ} “Onu döndürmeye” sözündeki zamir, insana ait olur.
92651. Metin
وقال آخرون ممن زعَم أن الهاءُ للإنسانِ: معنى ذلك: إنه على إحيائِه من بعدِ مماتِه لقادرٌ.
Zamirin insana ait olduğunu ileri sürenlerden başkaları da şöyle demiştir: Bunun anlamı; O'nun, insanı ölümünden sonra diriltmeye elbette kādir olduğudur.
92652. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92653. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ}: إن الله تعالى ذكرُه على بعثِه وإعادتِه لقادرٌ (¬١).
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti; o, {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” kavli hakkında şöyle demiştir: Şüphesiz zikri yüce olan Allah, onu diriltmeye ve yeniden döndürmeye1 elbette kādirdir.23
92655. Metin
وأولى الأقوالِ في ذلك بالصوابِ قولُ مَن قال: معنى ذلك: إن الله على ردِّ الإنسان المخلوقِ من ماءٍ دافقٍ من بعد مماته حيًّا، كهيئته قبل مماته - لقادرٌ.
Bu konuda doğruluğa en layık olan görüş: "Bunun anlamı; Allah'ın, atılan bir sudan yaratılmış olan insanı ölümünden sonra, ölmeden önceki hali gibi diri olarak geri döndürmeye elbette kādir olduğudur" diyenin görüşüdür.
92656. Metin
وإنما قلتُ: هذا أولى الأقوالِ في ذلك بالصوابِ؛ لقولِه: {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ}. فكان في إتباعِه قولَه: {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} أنْباءً من أنباءِ القيامةِ، دلالةٌ على أن السابقَ قبلَها أيضًا منه، ومنه: {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ}. يقولُ تعالى ذكرُه: إنه على إحيائِه بعد مماتِه لقادرٌ، يومَ تُبلى السرائرُ. فـ "اليوم" من صفةِ "الرجعِ"؛ لأن المعنى: إنه على رجعِه يومَ تُبلى السرائرُ لقادرٌ.
Bu görüşün doğruluğa en layık olduğunu söylememin sebebi, Yüce Allah'ın {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ} “Gizliliklerin ortaya döküleceği gün” buyurmasıdır. Çünkü O'nun {إِنَّهُ عَلَى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ} “Şüphesiz O, onu döndürmeye elbette kādirdir” sözünün peşinden kıyamet haberlerinden haberler getirmesi, bundan öncekinin de o kabilden olduğuna bir delildir. Şöyle ki: {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ} “Gizliliklerin ortaya döküleceği gün”; Zikri Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gizliliklerin ortaya döküleceği gün, O onu ölümünden sonra diriltmeye elbette kādirdir. Buradaki "gün (yevme)" kelimesi "döndürme (rec')" kelimesinin zarfıdır/sıfatıdır; zira anlam: "Gizliliklerin ortaya döküleceği gün O, onu geri döndürmeye elbette kādirdir" demektir.
92657. Metin
وعنَى بقولِه: {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ}: يومَ تُختبَرُ سرائرُ العبادِ، فيظهَرُ منها يومَئذٍ ما كان في الدنيا مستخفيًا عن أعين العبادِ، من الفرائضِ التي كان اللهُ ألزَمه إياها، وكلَّفه العملَ بها.
Yüce Allah {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ} “Gizliliklerin ortaya döküleceği gün” sözüyle; kulların sırlarının sınanacağı, Allah'ın kendilerine farz kıldığı ve yerine getirmekle yükümlü tuttuğu farzlardan dünyada iken insanların gözlerinden gizli kalmış olanların o gün açığa çıkarılacağı günü kastetmiştir.
92658. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bizim bu konuda söylediğimize benzer bir sözü tevil ehli de söylemiştir.
92659. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu söyleyenlerin zikri:
92660. Metin
حدثت عن عبد الله بن صالحٍ، عن يحيى ٢ بن أيوبَ، عن ابن جريجٍ، عن عطاءِ بن أبي رباحٍ في قولِه: {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ}. قال: ذلك الصومُ والصلاةُ وغُسْلُ الجنابةِ، وهو السرائرُ، ولو شاء أن يقولَ: قد صُمْتُ. وليس بصائمٍ، و: قد صلَّيتُ. ولم يصلِّ، و: قد اغتسَلت. ولم يغتسِلْ ٣.
Bana Abdullah b. Sâlih'ten rivayet edildiğine göre, [o] Yahyâ 2 b. Eyyûb'dan, [o] İbn Cüreyc'den, [o da] Atâ b. Ebî Rabâh'tan {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ} “Gizliliklerin ortaya döküleceği gün” [ayeti] hakkında şöyle dediğini [nakletmiştir]: "Bu; oruç, namaz ve cünüplük guslüdür; bunlar gizliliklerdir (serâir). [Kişi] dilese: 'Oruç tuttum' der, halbuki oruçlu değildir; 'Namaz kıldım' der, halbuki namaz kılmamıştır; 'Guslettim' der, halbuki gusletmemiştir." 3