31860. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
31861. Metin
تفسيرُ سورة الأنعام
En‘âm Suresi’nin Tefsiri
31862. Metin
القولُ في تأويل قوله: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ}.
Allah Teâlâ’nın: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ} “Gökleri ve yeri yaratan Allah’a hamdolsun” kavlinin teviline dair açıklama:
31863. Metin
يعني تعالى ذكره بقوله: {الْحَمْدُ لِلَّهِ}: الحمدُ الكامل للهِ وحده لا شَريكَ له، دونَ جميع الأندادِ والآلهة، ودونَ ما سواه، مما تَعْبُدُه كفَرَةُ خلقِه مِن الأوثانِ والأصنام.
Yüce Allah {الْحَمْدُ لِلَّهِ} “Hamd Allah’a mahsustur” sözüyle şunu kastetmektedir: Eksiksiz ve tam hamd; mahlûkatından kâfirlerin taptığı putlar ve heykeller başta olmak üzere, O’nun dışındaki diğer tüm sahte ilahlar ve denkler değil, hiçbir ortağı olmayan tek başına Allah’a aittir.
31864. Metin
وهذا كلامٌ مَخْرَجُه مَخْرِجُ الخبرِ، يُنْحَى به نحو الأمرِ، يقولُ: أخلصوا الحمدَ والشكر للذي خلقكم أيُّها الناسُ، وخلق السماوات والأرض، ولا تُشركوا معه في ذلك أحدًا شيئًا، فإنه المُسْتَوْجِبُ عليكم الحمد بأياديه عندكم، ونعمه عليكم، لا مَن تَعْبُدونه مِن دونِه، وتجعلونه له شريكًا مِن خَلْقِه.
Bu söz, şekil bakımından haber kipiyle gelmiş olsa da mana bakımından emir anlamı taşır. Şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Sizi, gökleri ve yeri yaratan Allah’a hamd ve şükrü halis kılın; bunda O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Zira size olan lütufları ve ihsan ettiği nimetleri sebebiyle üzerinize hamdetmesi gereken yegâne merci O’dur; O’nu bırakıp da taptığınız ve O’nun yarattığı varlıklardan O’na ortak kıldığınız şeyler değil.
31865. Metin
وقد بيَّنا الفصل بين معنى "الحمد" و "الشكر" بشواهِده فيما مضَى قبلُ (¬١).
Biz daha önce, "hamd" ile "şükür" arasındaki anlam farkını delilleriyle açıklamıştık (¬١).
31866. Metin
القولُ في تأويل قوله: {وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ}.
Allah Teâlâ’nın: {وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ} “...ve karanlıkları ve aydınlığı var eden” kavlinin teviline dair açıklama:
31867. Metin
يقول تعالى ذكرُه: الحمدُ للهِ الذي خلق السماوات والأرضَ، وأَظْلَم الليلَ وأثار النهار.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Gökleri ve yeri yaratan, geceyi karanlık kılıp gündüzü aydınlatan Allah’a hamdolsun.
31868. Metin
كما حدَّثني محمد بن الحسين، قال: ثنا أحمدُ بنُ مُفَضَّلٍ، قال: ثنا
Nitekim bana Muhammed b. el-Huseyn anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal anlattı, dedi ki: Bize 1
31869. Metin
أسْباط، عن السديِّ: {وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ}. قال: الظلماتُ ظلمة الليل، والنور نور النهار (¬١).
Esbât, es-Süddî’den naklen {وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ} “...ve karanlıkları ve aydınlığı var eden” ayeti hakkında şöyle dediğini anlattı: Zulümât (karanlıklar) gecenin karanlığı, nûr ise gündüzün aydınlığıdır (¬١).
31870. Metin
حدَّثنا بشرٌ بن معاذٍ، قال: ثنا يزيدُ بنُ زُرَيْعٍ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قَتادةَ: أما قوله: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ}. فإنه خلق السماوات قبل الأرض، والظلمة قبل النور، والجنة قبل النار (¬٢).
Bize Bişr b. Muâz anlattı, dedi ki: Bize Yezîd b. Zürey‘ anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ} “Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a hamdolsun” kavli hakkında şöyle demiştir: Allah gökleri yerden önce, karanlığı ışıktan önce, cenneti de cehennemden önce yaratmıştır (¬٢).
31871. Metin
فإن قال قائلٌ: فما معنى قوله إذن: {جَعَلَ}؟
Eğer biri: "Öyleyse O’nun {جَعَلَ} “var etti/kıldı” kavlinin anlamı nedir?" diyecek olursa;
31872. Metin
قيل: إن العربَ تَجْعَلُها ظرفًا للخبرِ والفِعْل، فتقولُ: جَعَلْتُ أَفْعَلُ كذا، وجَعَلْتُ أَقومُ وأَقْعُدُ. تَدلُّ بقولِها: جَعَلْتُ على اتصال الفعل، كما تقولُ: علِقْتُ (¬٣) أَفْعَلُ كذا. لا أنها في نفسها فِعْلٌ، يَدُلُّ على ذلك قول القائل: جعَلْتُ أقومُ (¬٤). وأنه لا جَعْل هناك سوى القيام (¬٥)، وإنما دلَّ بقولِه: جَعَلْتُ. على اتصالِ الفعلِ ودوامِه، ومن ذلك قولُ الشاعر:
Şöyle denilir: Araplar bu kelimeyi haber ve fiil için bir zarf (başlama/süreklilik bildiren edat) kılar ve: Şunu yapmaya başladım/durmaksızın yapıyorum ve kalkıp oturmaya başladım derler. Onlar: ‘Cealtü’ (جَعَلْتُ) sözleriyle eylemin bitişikliği ve devamlılığına delalet ederler; nitekim: ‘Alıktü’ (علِقْتُ) (¬٣) [şunu yapmaya koyuldum] demeleri gibi. Yoksa bu fiil kendi başına [ayrı] bir fiil değildir. Bir kimsenin: ‘Kalkmaya başladım/durmaksızın kalkıyorum’ (¬٤) sözü de buna delalet eder. Zira orada kalkma eyleminden başka bir yaratma/kılma (ce‘l) yoktur (¬٥). O sadece: ‘Cealtü’ sözüyle eylemin bitişikliğine ve sürekliliğine işaret etmiştir. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
31873. Metin
وزعَمْتَ أنك سوف تَسْلُكُ فاردا ٦ … والموتُ مُكْتَنِعٌ ٧ طَريقَى قادِرِ
Ve sen tek başına yürüyeceğini iddia ettin 6 … Hâlbuki ölüm yanı başında hazır beklemektedir 7 Kādir’in iki yolunda.
31874. Metin
فاجْعَلْ تَحَلَّلْ مِن يمينِك إنما … حِنْثُ اليَمين على الأثِيمِ (¬١) الفاجِرِ
Öyleyse yemininden peyderpey kurtulmaya bak, çünkü … Yemini bozmanın vebali ancak günahkâr (¬١) ve facir olanın üzerinedir.
31875. Metin
يقولُ: فاجْعَل تَحَلَّلْ. بمعنى: تحلَّل شيئًا بعد شيءٍ. لا أن هناك جَعْلًا مِن غيرِ التَّحْليلِ، فكذلك كلُّ جَعْل في الكلام، إنما هو دليل على فعلٍ له اتصالٌ، لا أن له حظًّا في معنى الفعْلِ.
[Şair]: ‘Fe-c‘al tehallel’ derken; birbiri ardınca yemininden dönüp kefaret öde anlamını kastetmektedir. Yoksa burada kefaret ödeme/çözülme eyleminin dışında başka bir ce‘l (yapma/kılma) yoktur. Aynı şekilde kelamdaki her ce‘l kullanımı, ancak kesintisiz ve devamlı bir fiile delalet eder; yoksa kendi başına müstakil bir fiil anlamı payı taşımaz.
31876. Metin
فقولُه: {وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ}. إنما هو: أظْلَم ليلَهما وأنار نهارَهما.
Dolayısıyla O’nun: {وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ} “...ve karanlıkları ve aydınlığı var eden” kavli; onların gecesini karanlık, gündüzünü de aydınlık kıldı demektir.
31877. Metin
القولُ في تأويل قوله: {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١)}.
Allah Teâlâ’nın: {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١)} “Sonra da inkâr edenler Rablerine [birtakım putları] denk tutuyorlar” kavlinin teviline dair açıklama:
31878. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه مُعَجِّبًا خلقه المؤمنين مِن كفَرةِ عبادِه، ومُحْتَجًّا على الكافرين: إن الإله الذي يَجِبُ عليكم أيُّها الناسُ حمدُه، هو الذي خلَق السماواتِ والأرضَ، الذي جعَل منهما مَعايشَكم وأقْواتَكم وأقواتَ أنعامِكم التي بها حياتُكم، فمِن السماواتِ يَنزِلُ عليكم الغيثُ، وفيها تَجْرِى الشمسُ والقمرُ باعتقابٍ واختلافٍ لمَصالِحكم، ومن الأرضِ يَنْبُتُ الحبُّ الذي به غذاؤُكم، والثمارُ التي فيها ملاذُّكم، مع غيرِ ذلك من الأمور التي فيها مَصالحُكم ومَنافعُكم بها، والذين يَجْحَدون نعمة الله عليهم، بما أَنْعَم به عليهم من خلقِ ذلك لهم ولكم أيُّها الناسُ {بِرَبِّهِمْ} الذي فعَل ذلك وأحْدَثه {يَعْدِلُونَ}: يَجْعَلون له شريكًا في عبادتِهم إياه، فيَعْبُدون معه الآلهة والأندادَ والأصنامَ والأوثانَ، وليس منها شيءٌ شركه في خلقِ شيءٍ من ذلك، ولا في إنعامِه عليهم بما أنْعَم به عليهم، بل هو المنفردُ بذلك كلِّه، وهم يُشْرِكون في
Zikri yüce olan [Allah], mümin kullarını inkârcı kullarının1 [bu haline] şaşırtarak ve inkârcılara karşı hüccet getirerek şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar! Kendisine hamdetmeniz gereken ilah; gökleri ve yeri yaratan, sizin maişetinizi, azıklarınızı ve hayatınızın bağlı olduğu hayvanlarınızın yiyeceklerini bu ikisinden var eden zattır. Zira yağmur sizin üzerinize gökten iner; güneş ve ay sizin menfaatleriniz doğrultusunda nöbetleşe ve farklılaşarak orada akıp gider; sizin gıdanız olan tahıl ve lezzet aldığınız meyveler ile menfaat ve maslahatınız olan diğer şeyler ise yerden biter. Bütün bunları onlar ve sizler için yaratarak kendilerine bahşettiği Allah’ın nimetini inkâr eden kimseler, bunları yapan ve var eden {بِرَبِّهِمْ} “Rablerine” {يَعْدِلُونَ} “[başkalarını] denk tutmaktadırlar”; yani O’na kulluk etmede O’na ortak koşmakta, böylece O’nunla beraber [birtakım sahte] ilahlara, denk kabul edilen varlıklara, putlara ve heykellere tapmaktadırlar. Hâlbuki bunlardan hiçbir varlık, bu şeylerin herhangi birinin yaratılmasında O’na ortak olmadığı gibi, O’nun kendilerine bahşettiği nimetlerde de bir pay sahibi değildir; bilakis bütün bunlarda tek olan O’dur. Onlar ise...
31879. Metin
عبادتِهم إياه غيرَه. فسبحانَ اللهِ ما أَبْلَغَها مِن (¬١) حجةٍ، وأَوْجَزَها مِن عِظَةٍ، لمن فكَّر (¬٢) فيها بعقلٍ، وتدَبَّرها بفهمٍ!
O’na yaptıkları kullukta başkasını O’na ortak kılmaktadırlar. Aklıyla düşünen ve anlayışla tefekkür eden kimse için Allah’ı noksanlıklardan tenzih ederiz ki bu, ne kadar beliğ bir (¬١) delil ve ne kadar özlü bir öğüttür (¬٢)!
31880. Metin
ولقد قيل: إنها فاتحةُ التوراةِ.
Bu ayetin Tevrat’ın başlangıcı olduğu da söylenmiştir.
31881. Metin
حدَّثنا سفيانُ بنُ وكيعٍ، قال: ثنا عبدُ العزيز بنُ عبد الصمدِ العَمِّيُّ (١)، عن أبي عِمرْانَ الجَوْنيِّ، عن عبدِ اللهِ بن رَباحٍ، عن كعبٍ، قال: فاتحةُ التوراة: فاتحةُ "الأنعام": {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} (¬٣).
Bize Süfyân b. Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize Abdülazîz b. Abdüssamed el-Ammî (1), Ebû İmrân el-Cevnî’den, o Abdullah b. Rebâh’tan, o da Kâ‘b’dan naklen anlattı; Kâ‘b şöyle demiştir: Tevrat’ın başlangıcı, En‘âm Suresi’nin başlangıcı olan: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} “Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a hamdolsun. Sonra da o inkâr edenler Rablerine [putları] denk tutuyorlar” ayetidir (¬٣).
31882. Metin
حدَّثنا ابن وكيعٍ، قال: ثنا زيدُ بنُ حُبابٍ، عن جعفرِ بن سليمانَ، عن أبي عِمْرانَ الجَوْنيِّ، عن عبدِ الله بن رَباحٍ، عن كعبٍ مثلَه، وزاد فيه: وخاتمةُ التوراةِ خاتمةُ "هودٍ" (¬٤).
Bize İbn Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize Zeyd b. Hubâb, Ca‘fer b. Süleyman’dan, o Ebû İmrân el-Cevnî’den, o Abdullah b. Rebâh’tan, o da Kâ‘b’dan benzerini anlattı ve rivayette şu ilaveyi yaptı: Tevrat’ın sonu da Hûd Suresi’nin sonudur (¬٤).
31883. Metin
يقالُ مِن مُساواة الشيء بالشيءِ: عدَلْتُ هذا بهذا. إذا ساوَيْتَه به، عَدْلًا. وأما في الحكم إذا أنْصَفْتَ فيه، فإنك (¬٥) تقولُ: عَدَلْتُ فيه أَعْدِلُ عَدْلًا.
Bir şeyi bir şeye denk tutmak anlamında: ‘Şunu şuna denk tuttum’ (عدَلْتُ هذا بهذا) denilir ki; onu ona eşit kıldığın zamanki adl (عَدْلًا) masdarıdır. Hükümde adaletle davranıp insaflı olduğun zaman ise (¬٥) şöyle dersin: ‘Onda adaletle hükmettim, adaletle hükmederim’ (عَدَلْتُ فيه أَعْدِلُ عَدْلًا).
31884. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في تأويل قوله: {يَعْدِلُونَ}. قال أهلُ التأويل.
Allah Teâlâ'nın: {يَعْدِلُونَ} “[Rablerile başkalarını] denk tutarlar” kavlinin tevilinde bizim söylediğimiz doğrultuda ehli tevil de açıklamada bulunmuştur.
31885. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
31886. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن عن مُجاهدٍ: {يَعْدِلُونَ} قال: يُشْرِكون (¬١).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den naklen {يَعْدِلُونَ} “denk tutuyorlar” kavli hakkında: "Şirk koşuyorlar" dediğini anlattı (¬١).
31887. Metin
ثم اخْتَلَف أهلُ التأويل في مَن عُنى بذلك؛ فقال بعضُهم: عُنى به أهلُ الكتابِ.
Daha sonra tevil ehli bununla kimin kastedildiği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: Bununla Ehl-i Kitap kastedilmiştir, dediler.
31888. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
31889. Metin
حدَّثنا ابن حُميدٍ، قال: ثنا يعقوبُ القُمِّيُّ، عن جعفر بن أبي المغيرةِ، عن ابن أبْزَى، قال: جاءه رجلٌ مِن الخوارج يَقْرَأُ عليه هذه الآيةَ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} قال له: أليس الذين كفَروا بربِّهم يَعْدِلون؟ قال: بلى. قال: وانْصَرَف عنه الرجلُ، فقال له رجلٌ مِن القوم: يابن أبْزَى، إن هذا قد أراد تفسير هذه غيرَ هذا، إنه رجلٌ مِن الخَوارج. فقال: ردُّوه عليَّ. فلما جاءه قال: هل تَدْرِى في مَن نزَلَت هذه الآيةُ؟ قال: لا. قال: إنها نزَلَت في أهلِ الكتابِ، اذْهَبْ لا تَضَعْها على غير حَدِّها (¬٢).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Ya‘kūb el-Kummî, Ca‘fer b. Ebi’l-Muğîre’den, o da İbn Ebzâ’dan naklen anlattı; İbn Ebzâ şöyle demiştir: Hâricîlerden bir adam ona gelerek şu ayeti okudu: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} “Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a hamdolsun. Sonra da o inkâr edenler Rablerine denk tutuyorlar” ve ona: ‘Rablerini inkâr edenler O’na denk tutmuyorlar mı?’ diye sordu. İbn Ebzâ: ‘Evet’ dedi. [İbn Ebzâ] dedi ki: Adam dönüp gittiğinde topluluktan bir kişi ona şöyle dedi: ‘Ey İbn Ebzâ! Bu adam ayeti kastettiğinden başka bir şekilde tefsir etmek istedi; o Hâricîlerden biridir!’ Bunun üzerine İbn Ebzâ: ‘Onu bana geri getirin’ dedi. Adam gelince: ‘Bu ayetin kim hakkında indiğini biliyor musun?’ diye sordu. Adam: ‘Hayır’ dedi. İbn Ebzâ şöyle dedi: ‘Bu ayet Ehl-i Kitap hakkında inmiştir; git ve onu kendi mecrasından/sınırından başka bir yere koyma!’ (¬٢).
31890. Metin
وقال آخرون: بل عُنى بها المشركون مِن عَبَدة الأوثان.
Diğerleri ise: Bilakis bununla putlara tapan müşrikler kastedilmiştir, dediler.
31891. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
31892. Metin
حدَّثنا بشرٌ بنُ معاذٍ، قال: ثنا يزيدُ بنُ زُرَيْعٍ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قَتادةَ:
Bize Bişr b. Muâz anlattı, dedi ki: Bize Yezîd b. Zürey‘ anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den [şöyle rivayet ettiğini] anlattı:12
31893. Metin
{ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} قال: هؤلاء أهلُ صُراحِيَةٍ (¬١).
{ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} “Sonra da inkâr edenler Rablerine denk tutuyorlar” kavli hakkında şöyle demiştir: Bunlar açık şirk ve küfür (surâhiyye) ehlidir (¬١).
31894. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ الحسينِ، قال: ثنا أحمدُ بنُ مُفَضَّلٍ، قال: ثنا أسْباطُ، عن السديِّ: {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ}. قال: هم المشركون (¬٢).
Bize Muhammed b. el-Hüseyn anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî’den naklen {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} “Sonra da inkâr edenler Rablerine denk tutuyorlar” kavli hakkında: "Onlar müşriklerdir" dediğini anlattı (¬٢).
31895. Metin
حدَّثني يونُسُ، قال: أَخْبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ في قوله: {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ}. قال: الآلهةُ التي عبَدوها عدَلوها بالله. قال: وليس للهِ عِدْلٌ ولا نِدٌّ، وليس معه آلهةٌ، ولا اتَّخذ صاحبةً ولا ولدًا (¬٣).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} “Sonra da inkâr edenler Rablerine denk tutuyorlar” kavli hakkında şöyle demiştir: Taptıkları ilahları Allah’a denk tuttular. [İbn Zeyd] dedi ki: Allah’ın ne bir dengi ne de bir benzeri vardır; O’nunla birlikte başka ilahlar da yoktur, O ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir (¬٣).
31896. Metin
وأولى الأقوال في ذلك بالصوابِ عندى أن يقالَ: إن الله تعالى ذكرُه أخْبَر أن الذين كفَروا بربِّهم يَعْدِلون. فعمَّ بذلك جميعَ الكفار، ولم يَخْصُصْ منهم بعضًا دونَ بعضٍ، فجميعُهم داخِلون في ذلك؛ يهودُهم، ونَصاراهم، ومَجوسُهم، وعَبَدةُ الأوثانِ منهم ومِن غيرِهم من سائرِ أصنافِ الكفرِ.
Bana göre bu konuda doğruya en yakın olan görüş şudur: Yüce Allah, Rablerini inkâr edenlerin O’na denk tuttuklarını haber vermiştir. Böylece kâfirlerin hiçbirini diğerinden ayırt etmeksizin hepsini genel olarak zikretmiştir. Dolayısıyla Yahudileri, Hristiyanları, Mecusileri, putperestleri ve diğer tüm küfür fırkalarıyla birlikte kâfirlerin hepsi bu hükmün kapsamına girmektedir.
31897. Metin
القولُ في تأويل قولِه: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ}.
Allah Teâlâ’nın: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ} “Sizi çamurdan yaratan O’dur” kavlinin teviline dair açıklama:
31898. Metin
يعنى تعالى ذكرُه بقولِه: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ}. أن الله الذي خلق السماواتِ والأرضَ، وأَظْلَم ليلَهما وأنار نَهارَهما، [ثم كفَر] ٤ به - مع إنعامِه عليهم - الكافرون، وعدَلوا به مَن لا يَنْفَعُهم ولا يَضُرُّهم، هو الذي خلَقكم أيُّها الناسُ مِن طينٍ. وإنما يعنى بذلك تعالى ذكرُه أن الناسَ وَلَدُ مَن خَلَقَه مِن طينٍ،
Şânı yüce olan [Allah], {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ} “Sizi çamurdan yaratan O’dur” kavliyle şunu kastetmektedir: Gökleri ve yeri yaratan, gecelerini karanlık, gündüzlerini aydınlık kılan; kâfirlerin -kendilerine olan bunca lütuf ve ihsanına rağmen- [sonra da] inkâr ettiği 4 ve kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar veremeyecek şeyleri O’na denk tuttukları Allah, ey insanlar, sizi çamurdan yaratandır. Şânı yüce olan [Allah] bununla sadece insanların, çamurdan yarattığı zatın çocukları olduğunu kastetmektedir.
31899. Metin
فأَخْرَج ذلك مُخْرَجَ الخطابِ لهم، إذ كانوا وَلَدَه.
Onun çocukları oldukları için bu hitabı doğrudan onlara yöneltmiştir.
31900. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويل.
Tevil ehli de bu konuda bizim söylediğimize benzer görüş belirtmişlerdir.
31901. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
31902. Metin
حدَّثنا بشرٌ بنُ معاذٍ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قَتادةَ قوله: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ}: بَدْءُ الخَلقِ، خَلَقَ اللهُ آدمَ مِن طينٍ (¬١).
Bize Bişr b. Muâz anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den naklen {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ} “Sizi çamurdan yaratan O’dur” kavli hakkında: "Yaratılışın başlangıcıdır; Allah Âdem’i çamurdan yaratmıştır" dediğini anlattı (¬١).
31903. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا أبو حُذيفةَ، قال: ثنا شِبْلٌ، عن ابن أبي نجيحٍ، عن مُجاهدٍ: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ}. قال: هو آدمُ.
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe anlattı, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den naklen {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ} “Sizi çamurdan yaratan O’dur” kavli hakkında: "O, Âdem’dir" dediğini anlattı.
31904. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ الحسينِ، قال: ثنا أحمدُ بنُ مُفَضَّلٍ، قال: ثنا أسباطُ، عن السديِّ: أمَّا {خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ}. فآدمُ.
Bana Muhammed b. el-Hüseyn anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî’den nakletti: {خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ} “Sizi çamurdan yarattı” kavline gelince, o Âdem’dir.
31905. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنا أبو تُمَيْلةَ، عن عُبيد بن سليمانَ، عن الضحاكِ بن مُزاحمٍ، قال: خُلق آدمُ من طينٍ، وخُلق الناسُ مِن سُلالةٍ مِن ماءٍ مَهينٍ.
Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyn anlattı, dedi ki: Bize Ebû Tümeyle, Ubeyd b. Süleyman’dan, o da Dahhâk b. Müzâhim’den naklen anlattı; Dahhâk şöyle demiştir: Âdem çamurdan yaratıldı, insanlar ise değersiz bir suyun süzülmüş özünden yaratıldı.
31906. Metin
حدَّثني يونُسُ، قال: أخْبَرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ في قوله: {خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ}. قال: خلق آدمَ مِن طينٍ، ثم خلقنا مِن آدمَ حِينَ أَخَذَنَا مِن ظهرِه.
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd {خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ} “Sizi çamurdan yarattı” kavli hakkında şöyle demiştir: Âdem’i çamurdan yarattı; sonra bizi onun sulbünden aldığı vakit Âdem’den yarattı.
31907. Metin
القولُ في تأويل قوله: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}.
Allah Teâlâ’nın: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “Sonra bir ecel tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavlinin teviline dair açıklama:
31908. Metin
اخْتَلَف أهلُ التأويل في تأويل ذلك؛ فقال بعضُهم: معنى قولِه: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا}. ثم قضَى لكم أيُّها الناسُ {أَجَلًا}، وذلك ما بين أن يُخْلَقَ إلى أن يموت، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. وذلك ما بينَ أن يَموتَ إلى أن يُبْعَثَ.
Ehl-i tevil (tevil ehli) bunun tevili hususunda ihtilaf etmiştir. Onlardan bazıları şöyle demiştir: O’nun: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا} “Sonra bir ecel tayin etti” kavlinin anlamı; 'Ey insanlar! Sonra sizin için {أَجَلًا} “bir ecel” takdir etti ki bu, kişinin yaratılışından ölümüne kadar geçen süredir; {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli ise, kişinin ölümünden yeniden diriltileceği vakte kadar geçen süredir'1.
31909. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
31910. Metin
حدَّثنا ابن وكيعٍ وهنادُ بن السَّريِّ، قالا: ثنا وكيعٌ، قال: ثنا أبي، عن أبي بكرٍ الهُذَليِّ، عن الحسن في قوله: {قَضَى أَجَلًا} قال: ما بينَ أن يُخْلَقَ إلى أن يَموتَ، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. قال: ما بينَ أن يَموتَ إلى أن يُبْعَثَ (¬١).
Bize İbn Vekî‘ ve Hennâd b. es-Serî anlattı, dediler ki: Bize Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize babam, Ebû Bekr el-Hüzelî’den, o da el-Hasan’dan naklen {قَضَى أَجَلًا} “bir ecel tayin etti” kavli hakkında: "Yaratılışından ölümüne kadar geçen süredir", {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında ise: "Ölümünden yeniden diriltilmesine kadar geçen süredir" dediğini anlattı (¬١).
31911. Metin
حدَّثنا: بشرُ بنُ معاذٍ، قال: ثنا يزيدُ بنُ زُرَيْعٍ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قَتادةَ قوله: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. كان يقولُ: أَجَلُ حياتِك إلى أن تَموتَ، وأجلُ موتِك إلى أن تُبْعَثَ، فأنت بينَ أجَلَين من الله تعالى (¬٢).
Bize Bişr b. Muâz anlattı, dedi ki: Bize Yezîd b. Zürey‘ anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den nakletti; o, {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “Sonra bir ecel tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında şöyle derdi: "Ölünceye kadarki hayatının eceli ve yeniden diriltilinceye kadarki ölümünün eceli; sen Allah Teâlâ’nın [belirlediği] iki ecel arasındasın" (¬٢).
31912. Metin
حدَّثنا القاسمُ، قال: ثنا الحسينُ، قال: ثنا أبو تُمَيْلةَ، عن عُبيد بن سليمانَ، عن الضحاكِ بن مزاحمٍ: {قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. قال: قضَى أَجلَ الموتِ، وكلُّ نفس أجلُها الموتُ. قال: ولن يُؤَخِّرَ الله نفسا إذا جاء أجلها، {وَأَجَلٌ مُّسَمًّى عِندَه}. يعنى أجلَ الساعةِ ذَهاب الدنيا، والإفضاء إلى اللهِ (¬٣).
Bize el-Kâsım anlattı, dedi ki: Bize el-Hüseyn anlattı, dedi ki: Bize Ebû Tümeyle, Ubeyd b. Süleyman’dan, o da Dahhâk b. Müzâhim’den nakletti: {قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “Bir ecel tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında şöyle dedi: "Ölüm ecelini tayin etti; her nefsin eceli ölümdür. Dedi ki: Eceli geldiğinde Allah hiçbir nefsi asla ertelemez. {وَأَجَلٌ مُّسَمًّى عِندَه} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” ise kıyamet vaktini, dünyanın yok olup Allah’a varılmasını kastediyor" (¬٣).
31913. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: ثم قضَى الدنيا، وعندَه الآخرةُ.
Başkaları ise şöyle demiştir: Aksine bunun anlamı; sonra dünyayı takdir etti, O’nun katında ise ahiret vardır.
31914. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
31915. Metin
حدَّثنا ابن وكيعٍ، قال: ثنا يحيى بنُ آدمَ، عن سفيانَ، عن أبي حَصِينٍ، عن سعيد بن جبيرٍ، عن ابن عباسٍ قولَه: {أَجَلًا}. قال: الدنيا، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}: الآخرة (¬٤).
Bize İbn Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize Yahyâ b. Âdem, Süfyân’dan, o Ebû Hasîn’den, o Saîd b. Cübeyr’den, o da İbn Abbâs’tan naklen onun {أَجَلًا} “bir ecel” kavli hakkında: "Dünyadır", {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında ise: "Ahirettir" dediğini anlattı (¬٤).
31916. Metin
حدَّثنا ابن وكيعٍ، قال: ثنا أبو عاصمٍ، عن زكريا بن إسحاقَ، عن ابن أبي
Bize İbn Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım, Zekeriyyâ b. İshâk’tan, o İbn Ebî
31917. Metin
نَجيحٍ، عن مُجاهدٍ: {قَضَى أَجَلًا}. قال: الآخرةُ عنده. {وَأَجَلٌ مُسَمًّى}: الدنيا (¬١).
Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: {قَضَى أَجَلًا} “bir ecel tayin etti” kavli hakkında: "O’nun katında olan ahirettir", {وَأَجَلٌ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir ecel” hakkında ise: "Dünyadır" dedi (¬١).
31918. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ: {أَجَلًا}. قال: الآخرةُ عندَه. {وَأَجَلٌ مُسَمًّى}. قال: الدنيا.
Bize Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den nakletti: {أَجَلًا} “bir ecel” kavli hakkında: "O’nun katında olan ahirettir", {وَأَجَلٌ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir ecel” hakkında ise: "Dünyadır" dedi.
31919. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا محمدُ بنُ ثَوْرٍ، عَن مَعْمَرٍ، عَن قتادةَ والحسن: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. قالا: قضَى أجلَ الدنيا من حينَ خلَقَك إلى أن تَموتَ، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}: يومُ القيامةِ.
Bize Muhammed b. Abdi’l-A‘lâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma‘mer’den, o da Katâde ve el-Hasan’dan nakletti; ikisi {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “Sonra bir ecel tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında şöyle dediler: "Seni yarattığı andan öleceğin vakte kadar dünya ecelini tayin etti; {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” ise kıyamet günüdür."
31920. Metin
حدَّثنا هنادٌ، قال: ثنا وَكيعٌ، عن إسرائيلَ، عن جابرٍ، عن مُجاهدٍ وعكرمة: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. قال: قضَى أجلَ الدنيا، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. قال: هو أجلُ البعثِ (¬٢).
Bize Hennâd anlattı, dedi ki: Bize Vekî‘, İsrâîl’den, o Câbir’den, o da Mücâhid ve İkrime’den nakletti: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “Sonra bir ecel tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” ayeti hakkında dedi ki: "Dünya ecelini tayin etti; {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli ise diriliş ecelidir" (¬٢).
31921. Metin
حدَّثنا ابن وكيعٍ، قال: ثنا أبي، عن إسرائيلَ، عن جابرٍ، عن مُجاهدٍ وعكرمةَ: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا}. قال: الموتُ، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. الآخرةُ.
Bize İbn Vekî‘ anlattı, dedi ki: Bize babam, İsrâîl’den, o Câbir’den, o da Mücâhid ve İkrime’den nakletti: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا} “Sonra bir ecel tayin etti” kavli hakkında: "Ölümdür", {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında ise: "Ahirettir" dedi.
31922. Metin
حدَّثنا الحسنُ بنُ يحيى، قال: أَخْبَرَنا عبدُ الرزاقِ، قال: أَخْبَرنا معمرٌ، عن قَتادةَ والحسنِ في قولِه: {قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} قالا: قضى أجلَ الدنيا منذ يوم خُلِقْتَ إلى أن تَموتَ، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}: يومُ القيامةِ ٣.
Bize el-Hasen b. Yahyâ anlattı, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde ve el-Hasen’den haber verdi; ikisi, {قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “[Sonra] bir ecel tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında şöyle dediler: “Yaratıldığın günden öleceğin güne kadar olan dünya ecelini tayin etti; {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” [kavli ise] kıyamet günüdür.” 3
31923. Metin
حدَّثنا ابن وكيعٍ وابنُ حميدٍ، قالا: ثنا جريرٌ، عن منصورٍ، عن مجاهدٍ: {قَضَى أَجَلًا}. قال: أجلُ الدنيا، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. قال: البعثُ (¬١).
Bize İbn Vekî‘ ve İbn Humeyd anlattı, dediler ki: Bize Cerîr, Mansûr’dan, o da Mücâhid’den nakletti: {قَضَى أَجَلًا} “bir ecel tayin etti” kavli hakkında: "Dünya ecelidir", {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında ise: "Diriliştir" dedi (¬١).
31924. Metin
حدَّثني المُثَنَّى، قال: ثنا عبدُ الله بنُ صالحٍ، قال: ثني معاويةُ بنُ صالحٍ، عن عليّ بن أبي طلحةَ، عن ابن عباسٍ: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}: يعني أجلَ الموتِ، والأجلُ المسمى أجلُ الساعةِ والوقوفِ عندَ اللهِ (¬٢).
Bana el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye b. Sâlih, Ali b. Ebî Talha’dan, o da İbn Abbâs’tan naklen anlattı: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “Sonra bir ecel tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” yani ölüm ecelidir; belirlenmiş ecel ise kıyamet vakti ve Allah’ın huzurunda durma ecelidir (¬٢).
31925. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ الحسين، قال: ثنا أحمدُ بنُ المفضلِ، قال: ثنا أسْباطُ، عن السديِّ: {قَضَى أَجَلًا}. قال: أما {قَضَى أَجَلًا} فَأجِلُ الموتِ، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}: يوم القيامة (¬٣).
Bize Muhammed b. el-Hüseyn anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. el-Mufaddal anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî’den nakletti: {قَضَى أَجَلًا} “bir ecel tayin etti” kavli hakkında dedi ki: {قَضَى أَجَلًا} “bir ecel tayin etti” ifadesine gelince bu, ölüm ecelidir; {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” ise kıyamet günüdür (¬٣).
31926. Metin
وقال آخرون في ذلك بما حدَّثني به محمدُ بنُ سعدٍ، قال: ثنى أبي، قال: ثني عمى، قال: ثنى أبي، عن أبيه، عن ابن عباسٍ في قولِه: {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}. قال: أما قولُه: {قَضَى أَجَلًا}. فهو النومُ تُقْبَضُ فيه الروحُ، ثم تَرْجِعُ إلى صاحبها حينَ اليَقَظةِ، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}: هو أَجلُ موتِ الإنسان (¬٤).
Başkaları da bu hususta Muhammed b. Sa‘d’ın bana anlattığı şu görüşü dile getirmişlerdir: Bana babam anlattı, dedi ki: Bana amcam anlattı, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs’tan naklen {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “Sonra bir ecel tayin etti. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli hakkında şöyle dediğini anlattı: O’nun {قَضَى أَجَلًا} “bir ecel tayin etti” kavline gelince o, ruhun kabzedildiği ve sonra uyanma anında sahibine geri döndüğü uykudur; {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” kavli ise insanın ölüm ecelidir (¬٤).
31927. Metin
وقال آخرون بما حدَّثني به يونُسُ، قال: أَخْبَرنا ابن وهبٍ [قال: قال ابن زيدٍ] ٥ في قولِه: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ}. قال: خلَق آدمَ مِن طينٍ، ثم خلَقَنا من آدمَ حينَ ٦ أَخَذَنَا مِن ظهرِه، ثم
Başkaları da Yûnus’un bana anlattığı şu görüşü dile getirmişlerdir: Dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, [dedi ki: İbn Zeyd şöyle dedi]5: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلًا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ} “Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel tayin eden O’dur. O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır. Sonra siz hâlâ şüphe ediyorsunuz” kavli hakkında şöyle dedi: Âdem’i çamurdan yarattı, sonra bizi onun sırtından çıkardığı vakit6 Âdem’den yarattı, sonra
31928. Metin
أخَذ الأجلَ والمِيثَاقَ في أجلٍ واحدٍ مسمًّى في هذه الحياة الدنيا.
bu dünya hayatında belirlenmiş tek bir ecel içinde eceli ve misakı aldı.
31929. Metin
وأولى الأقوال في ذلك عندى بالصواب قولُ مَن قال: معناه: ثم قضَى أجلَ الحياة الدنيا، {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ}، وهو أَجلُ البَعْثِ عندَه.
Bu hususta bana göre doğruya en yakın olan görüş: "Bunun anlamı; sonra dünya hayatının ecelini takdir etti, {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} “O’nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır” ise O’nun katındaki diriliş ecelidir" diyen kimsenin görüşüdür.
31930. Metin
وإنما قلنا: ذلك أولى بالصواب؛ لأنه تعالى نبَّه خلقَه على موضع حُجَّتِه عليهم من أنفسِهم، فقال لهم: أَيُّها الناسُ، إن الذي يَعْدِلُ به كفارُكم الآلهة والأندادَ، هو الذي خلَقَكم فابْتَدَأكم وأَنْشَأَكم من طين، فجعَلكم صُوَرًا أجْسامًا أحْياءً، بعد إذ كنتم طينًا جَمادًا، ثم قضَى آجالَ حياتِكم لفنائِكم ومَماتِكم؛ ليُعيدَكم ترابًا وطينًا كالذى كنتم قبلَ أن يُنْشِئَكُم ويَخْلُقَكم، وأجلٌ مُسَمًّى عندَه لإعادتِكم أحياءً وأجسامًا، كالذي كنتم قبلَ مَماتِكم. وذلك نظيرُ قوله: {كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْوَاتًا فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} [البقرة: ٢٨].
Bunun doğruya daha yakın olduğunu söylememizin sebebi şudur: Çünkü Allah Teâlâ, yaratıklarına bizzat kendi nefislerindeki delilinin yerine dikkat çekerek onlara şöyle buyurmuştur: Ey insanlar! Kâfirlerinizin ilahları ve putları O’na denk tuttukları Zat; sizi yaratan, başlangıçta sizi çamurdan inşa eden, siz cansız bir çamur iken sizi suretler, bedenler ve canlılar haline getiren, sonra sizi inşa edip yaratmadan önceki haliniz gibi tekrar toprağa ve çamura döndürmek için yok oluşunuz ve ölümünüze dair hayat ecellerinizi takdir eden ve ölümünüzden önceki haliniz gibi sizi yeniden canlılar ve bedenler olarak diriltmek için katında belirlenmiş bir eceli olandır. Bu da Allah Teâlâ’nın şu kavlinin benzeridir: {كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْوَاتًا فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “Siz cansız iken size can veren Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecektir; nihayet O’na döndürüleceksiniz” [Bakara: 28].
31931. Metin
القولُ في تأويلِ قوله: {ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢)}.
Allah Teâlâ’nın: {ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢)} “Sonra da siz şüphe edip duruyorsunuz” kavlinin teviline dair açıklama:
31932. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: ثم أنتم تَشُكُّون في قدرةِ مَن قدَر على خلقِ السماواتِ والأرضِ، وإظلام الليلِ وإنارة النهارِ، وخلَقَكم من طينٍ، حتى صيَّركم بالهيئة التي أنتم بها (¬١) - على إنشائه إياكم مِن بعدِ مَماتِكم وفَنائِكم، وإيجادِه إياكم بعدَ عدمِكم.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Gökleri ve yeri yaratmaya, geceyi karanlık ve gündüzü aydınlık kılmaya gücü yeten, sizi çamurdan yaratıp şu an bulunduğunuz surete kavuşturan Zat’ın (¬١) -ölümünüzden ve yok oluşunuzdan sonra sizi yeniden diriltmeye, yokluğunuzun ardından sizi tekrar var etmeye olan- kudretinden sonra da şüphe mi ediyorsunuz?
31933. Metin
والمِرْيةُ في كلام العرب هي الشَّكُّ. وقد بيَّنْتُ ذلك بشَواهدِه في غيرِ هذا الموضع فيما مضَى قبلُ بما أغْنَى عن إعادتِه (¬٢).
Arap kelamında el-mirye (المِرْيةُ), şüphe demektir. Bunu daha önceki kısımlarda başka bir yerde şahitleriyle birlikte tekrarına ihtiyaç bırakmayacak şekilde açıklamıştım (¬٢).
31934. Metin
وقد حدَّثني يونُسُ، قال: أخبرنا ابن وهبٍ، قال: قال ابن زيدٍ ٣:
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd 3 şöyle dedi:
31935. Metin
{ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ} قال: الشكُّ. قال: وقرَأ قول الله: {فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ} [الحج: ٥٥]. قال: في شكٍّ منه.
{ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ} “Sonra da siz şüphe edip duruyorsunuz” kavli hakkında: "Şüphedir" dedi. Dedi ki: Allah’ın {فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ} “ondan bir şüphe içindedirler” [Hac: 55] kavlini okudu ve: "Ondan bir şüphe içindedirler" dedi.
31936. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ الحسينِ، قال: ثنا أحمدُ بنُ المفضلِ، قال: ثنا أسْباطُ، عن السديِّ: {ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ}: تَشكُونَ (¬١).
Bana Muhammed b. el-Hüseyn anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. el-Mufaddal anlattı, dedi ki: Bize Esbât, es-Süddî’den nakletti: {ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ} “Sonra da siz şüphe edip duruyorsunuz” kavli: "Şüphe ediyorsunuz" demektir (¬١).
31937. Metin
القولُ في تأويل قولِه: {وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ (٣)}.
Allah Teâlâ’nın: {وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ (٣)} “Göklerde de yerde de Allah O’dur. Gizlinizi de açığınızı da bilir; ne kazandığınızı da bilir” kavlinin teviline dair açıklama:
31938. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: إن الذي له الألُوهةُ التي لا تَنْبَغِى لغيره، المُسْتَحِقَّ عليكم إخلاصَ الحمدِ له بآلائِه عندكم أيُّها الناسُ، الذي يَعْدِلُ به كفارُكم مَن سِواه، هو الله الذي هو في السماواتِ و (¬٢) في الأرضِ يَعْلَمُ سِرَّكُم وجَهْرَكُم، فلا يَخْفَى عليه شيءٌ. يقولُ: فربُّكم الذي يَسْتَحِقُّ عليكم الحمدَ، ويَجِبُ عليكم إخلاصُ العبادةِ له، هو هذا الذي هذه (¬٢) صِفَتُه، لا مَن لا يَقْدِرُ لكم على ضَرٍّ ولا نفعٍ، ولا يَعْمَلُ شيئًا، ولا يَدْفَعُ عن نفسه سُوءًا أُرِيد بها.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Başkasına layık olmayan uluhiyete sahip olan, ey insanlar, üzerinizdeki nimetleri sebebiyle O’na hamdi ihlasla sunmanızı hak eden ve kâfirlerinizin başkalarını O’na denk tuttuğu Zat; göklerde ve (¬٢) yerde olan, gizlinizi de açığınızı da bilen, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan Allah’tır. Şöyle buyurmaktadır: Sizin üzerinizde hamdi hak eden ve ibadeti yalnız O’na has kılmanız vacip olan Rabbiniz; size ne bir zarar ne bir fayda vermeye gücü yetmeyen, hiçbir şey yapamayan ve kendisine yönelen bir kötülüğü dahi savuşturamayan kimseler değil, işte bu sıfatlara sahip olan (¬٢) Allah’tır.
31939. Metin
وأما قولُه: {وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ}. يقولُ: ويَعْلَمُ ما تَعْمَلُون وتَجْرَحُون، فيُحْصِى ذلك عليكم ليُجازيَكم به عندَ مَعادِكم إليه.
O’nun: {وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ} “Ne kazandığınızı da bilir” kavline gelince; buyuruyor ki: Yaptığınız ve işlediğiniz şeyleri bilir, O’na döndüğünüzde size karşılığını vermek üzere bunları sizin aleyhinize sayıp kaydeder.
31940. Metin
القولُ في تأويل قوله: {وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ (٤)}.
Allah Teâlâ’nın: {وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ (٤)} “Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyedursun, mutlaka ondan yüz çevirirler” kavlinin teviline dair açıklama:
31941. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: وما تَأْتى هؤلاء الكفارَ الذين بربِّهم يَعْدِلون أوثانَهم وآلهتهم، آيةٌ من آياتِ رَبِّهم. يقولُ: حجةٌ وعلامةٌ ودلالةٌ من حُججِ
Şânı yüce olan [Allah] buyuruyor ki: Putlarını ve ilahlarını Rablerine denk tutan şu kâfirlere Rablerinin ayetlerinden1 —yani Rablerinin hüccetlerinden2, bir hüccet, bir alamet ve bir delil—
31942. Metin
ربِّهم، [ودَلالاتِه وأعْلامِه] (¬١) على وحدانيتِه، وحقيقةِ نبوتِك يا محمدُ، وصدق ما أتيْتَهم به من عندى، {إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ}. يقولُ: إِلا أَعْرَضوا عنها، يعنى عن الآية، فصَدُّوا عن قَبولِها، والإقرارِ بما شهِدَت على حقيقتِه، ودلَّت على صحتِه؛ جهلًا منهم بالله، واغْتِرَارًا بحِلْمِه عنهم.
[delil ve işaretlerinden] (¬١) O’nun birliğine, ey Muhammed senin peygamberliğinin hakikatine ve benim katımdan kendilerine getirdiğin şeyin doğruluğuna dair bir kanıt ve işaret gelmeyedursun; {إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ} “mutlaka ondan yüz çevirirler”. Buyuruyor ki: Allah’ı bilmemelerinden ve O’nun kendilerine gösterdiği hilme aldanmalarından ötürü, o ayetten mutlaka yüz çevirirler, onu kabul etmekten, onun hakikatine şahitlik ettiği ve doğruluğuna delalet ettiği şeyi ikrar etmekten kaçınırlar.
31943. Metin
القولُ في تأويل قوله: {فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٥)}.
Allah Teâlâ’nın: {فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٥)} “Kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar. Fakat alay edip durdukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir” kavlinin teviline dair açıklama:
31944. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: فقد كذَّب هؤلاء العادلون بالله الحقَّ لمَّا جاءَهم. وذلك الحقُّ هو محمدٌ ﷺ، كذَّبوا به، وجحَدوا نبوَّتَه لما جاءهم. قال الله لهم مُتَوَعِّدًا على تكذيبِهم إياه، وجُحودِهم نبوتَه: سوف يَأْتِى المكذِّبين بك يا محمدُ مِن قومِك وغيرهم {أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ}. يقولُ: سوف يَأْتِيهم أخبارُ استهزائِهم بما كانوا به يَسْتَهْزِئون من آياتى وأدلَّتى التي آتَيْتُهم. ثم وفَى لهم بوعيدِه لمَّا تمادَوْا في غيِّهم، وعتَوْا على ربِّهم، فقتَلَهم يومَ بدرٍ بالسيفِ.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah’a [başkalarını] denk tutan bu kimseler, kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar. O hak ise Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir; kendilerine geldiğinde onu yalanladılar ve peygamberliğini inkâr ettiler. Allah, onu yalanlamaları ve peygamberliğini inkâr etmeleri üzerine onları tehdit ederek şöyle buyurdu: Ey Muhammed! Kavminden ve başkalarından seni yalanlayanlara, {أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “alay edip durdukları şeyin haberleri” yakında gelecektir. Buyuruyor ki: Kendilerine verdiğim ayetlerimden ve delillerimden alay edip durdukları şeylerin, bu alaylarının haberleri yakında onlara gelecektir. Sonra azgınlıklarında diretip Rablerine başkaldırdıklarında, Bedir günü onları kılıçla öldürerek tehdidini yerine getirdi.
31945. Metin
القولُ في تأويل قوله: {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الْأَنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ (٦)}.
Allah Teâlâ’nın: {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الْأَنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ (٦)} “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiş, üzerlerine gökten bol yağmur yağdırmış ve altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahları sebebiyle helak ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik” kavlinin teviline dair açıklama:
31946. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه لنبيِّه محمدٍ ﷺ: ألم يَرَ هؤلاء المكذِّبون بآياتي، الجاحِدون نبوتَك، كثرةَ مَن أَهْلَكْتُ مِن قبلِهم من القُرونِ، وهم الأممُ الذين وطَّأْتُ لهم البلادَ والأرضَ تَوْطِئَةً لم أُوَطِّئْها لهم، وأعْطَيْتُهم فيها ما لم أُعْطِهم؟
Allah Teâlâ, Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e şöyle buyurmaktadır: Ayetlerimi yalanlayan ve senin peygamberliğini inkâr eden bu kimseler, kendilerinden önce helak ettiğim nice nesilleri -ki onlar, beldeleri ve yeryüzünü bunlara hazırlamadığım şekilde kendilerine hazırlayıp yerleştirdiğim ve orada bunlara vermediğim imkânları kendilerine verdiğim ümmetlerdir- görmediler mi?
31947. Metin
كما حدَّثنا الحسنُ بنُ يحيى، قال: أخْبَرنا عبدُ الرزاقِ، قال: أَخبرنا مَعْمَرٌ،
Nitekim bize el-Hasen b. Yahyâ anlattı, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer haber verdi,1
31948. Metin
عن قتادةَ في قولِه: {مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ}. يقولُ: أَعْطَيْناهم ما لم نُعْطِكم (¬١).
Katâde’den naklen onun {مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ} “Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara verdik” kavli hakkında: "Size vermediğimiz şeyleri onlara verdik" dediğini nakletti (¬١).
31949. Metin
قال أبو جعفرٍ: أمْطَرَت فَأَخْرَجَت لهم الأشجارُ ثمارَها، وأعْطَتهم الأرضُ رَيْعَ نَباتِها، وجابوا صخورَ جبالِها، ودرَّت عليهم السماءُ بأمْطارِها، وتفَجَّرَت مِن تحتهم عيونُ المياهِ بيَنابيعِها بإذنى، [فغمَطُوا نعمة] (¬٢) ربِّهم، وعصَوْا رسولَ خالِقهم، وخالَفوا أمْرَ بارئِهم، وبغَوْا حتى حقَّ عليهم قَوْلى، فأَخَذْتُهم بما اجتَرَحوا مِن ذنوبِهم، وعاقَبْتُهم بما اكْتَسَبَت أيديهم، وأهْلَكْتُ بعضَهم بالرَّجْفة، وبعضَهم بالصَّيْحةِ، وغير ذلك من أنواعِ العذابِ.
Ebû Ca‘fer der ki: [Yağmur] yağdı da ağaçlar meyvelerini onlar için çıkardı, yeryüzü bitkilerinin ürününü onlara verdi, dağlarının kayalarını oydular, gökyüzü üzerlerine bol yağmurlarını akıttı ve altlarından su pınarları iznimle fışkırdı; fakat onlar Rablerinin [nimetine nankörlük ettiler] (¬٢), Yaratıcılarının elçisine isyan ettiler, Varedicilerinin emrine karşı geldiler ve üzerlerine sözüm hak oluncaya kadar azgınlık yaptılar. Bunun üzerine onları işledikleri günahlar sebebiyle yakaladım, ellerinin kazandığı şeyler yüzünden onları cezalandırdım; kimini şiddetli sarsıntıyla, kimini korkunç bir çığlıkla ve daha başka azap türleriyle helak ettim.
31950. Metin
ومعنى قوله: {وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا}. المطرَ. ويعنى بقوله: {مِدْرَارًا}. غزيرةً دائمةً، {وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ}. يقولُ: وأَحْدَثْنا مِن بعدِ الذين أهلَكْناهم قرنًا آخرين، فابْتَدأنا سِواهم.
O’nun: {وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا} “Üzerlerine gökten bol yağmur yağdırdık” kavlinin anlamı yağmurdur; {مِدْرَارًا} “bol yağmur” kavliyle bol ve kesintisiz yağmuru kastetmektedir. {وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ} “Ve arkalarından başka bir nesil var ettik” kavlinde ise şöyle buyurmaktadır: Helak ettiğimiz o kimselerin ardından başka bir nesil var ettik ve onlardan başkalarını yaratıp başlattık.
31951. Metin
فإن قال قائلٌ: فما وجهُ قولِه: {مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ}. ومَن المُخاطَبُ بذلك، فقد ابْتَدَأَ الخبرَ في أوّلِ الآية عن قومٍ غَيبٍ بقوله: {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ}.
Eğer biri: "Ayetin başında: {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ} “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?” buyurarak gaip (üçüncü şahıs) olan bir topluluk hakkında habere başladığı halde; {مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ} “Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik” buyurmasının yönü nedir ve burada kendisine hitap edilen kimdir?" diye soracak olursa,
31952. Metin
قيل: إن المخاطَبَ بقوله: {مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ}. هو المُخبَرُ عنهم بقوله: {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ}. ولكن في الخبر معنى القول، ومعناه: قُلْ يا محمدُ لهؤلاء القوم الذين كذَّبوا بالحقِّ لمَّا جاءهم: أَلم يَرَوْا كم أَهْلَكْنَا مِن قبلِهم مِن قَرْنٍ مَكَّناهم في الأرض ما لم نُمكِّن لكم. والعربُ إذا أخْبَرَت خبرًا عن غائبٍ
Şöyle denilmiştir: {مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ} “Size vermediğimiz imkânları” kavlindeki muhataplar, {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ} “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?” kavlinde kendilerinden haber verilen kimselerdir. Ancak bu haberde söz (kavl) manası vardır; bunun anlamı da şudur: [Ey Muhammed!] Hak kendilerine geldiğinde onu yalanlayan bu topluluğa de ki: “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Size vermediğimiz imkânları yeryüzünde onlara vermiştik.” Araplar, gaip (üçüncü şahıs) hakkında bir haber verip12
31953. Metin
وأدْخَلَت فيه قولًا فعَلَت ذلك، فوجَّهَت الخبرَ أحيانًا إلى الخبرِ عن الغائبِ، وأحْيانًا إلى الخطابِ، فتقولُ: قلتُ لعبدِ اللهِ: ما أَكْرَمه. وقلتُ لعبدِ اللهِ: ما أَكْرَمَك. وتُخْبِرُ عنه أحيانًا على وجهِ الخبرِ عن الغائبِ، ثم تَعودُ إلى الخطابِ، وتُخْبِرُ على وجهِ الخِطابِ له، ثم تَعودُ إلى الخبرِ عن الغائبِ. وذلك في كلامِها وأشعارِها كثيرٌ فاشٍ، وقد ذكَرْنا بعضَ ذلك فيما مضَى بما أغْنَى عن إعادتِه في هذا الموضعِ (¬١).
içine bir söz dahil ettiklerinde böyle yaparlar; haberi bazen gaip hakkında habere, bazen de muhataba hitaba yöneltirler. Nitekim: "Abdullah’a: 'O ne kadar cömerttir!' dedim" ve "Abdullah’a: 'Sen ne kadar cömertsin!' dedim" derler. Bazen ondan gaip sigasıyla haber verir, sonra muhatap sigasına dönerler; bazen de ona hitap sigasıyla haber verir, sonra gaip sigasına dönerler. Bu durum onların kelamında ve şiirlerinde pek çok ve yaygındır; bunun bir kısmını daha önce bu yerde tekrarına lüzum bırakmayacak şekilde zikretmiştik (¬١).
31954. Metin
وقد كان بعضُ نحويى البصرة يقولُ في ذلك: كأنه أخْبَر النبيَّ ﷺ ثم خاطبه معهم. وقال: {حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ} [يونس: ٢٢]. فجاء بلفظِ الغائبِ وهو يُخاطِبُ؛ لأنه المخاطَبُ.
Basra nahivcilerinden bazıları bu konuda şöyle derdi: Sanki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e haber vermiş, sonra onlarla birlikte ona hitap etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ: {حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ} “Nihayet siz gemide bulunduğunuz ve gemiler de onları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü zaman” [Yûnus: 22] buyurmuş; doğrudan hitap ettiği halde gaip lafzıyla getirmiştir, zira asıl muhatap odur.
31955. Metin
القولُ في تأويل قولِه عز ذكرُه: {وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧)}.
Zikri aziz olan Allah’ın: {وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧)} “Eğer sana kâğıtta yazılı bir kitap indirseydik de ona elleriyle dokunsalardı, inkâr edenler yine: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derlerdi” kavlinin teviline dair açıklama:
31956. Metin
وهذا إخبارٌ من الله تعالى ذكرُه نبيَّه محمدًا ﷺ عن هؤلاء القوم الذين يَعْدِلون بربِّهم الأوثانَ والآلهةَ والأصنامَ، يقولُ تعالى ذكرُه: وكيف يَتَفَقَّهُون الآياتِ ٢، أم كيف يَسْتَدِلُّون على بُطْلانِ ما هم عليه مُقيمون من الكفر بالله وجُحودِ نبوَّتِك، بحججِ الله وآياته وأدلتِه؟ وهم لعِنادِهم الحقَّ، وبعدِهم من الرُّشْدِ، لو أنْزَلْتُ عليك يا محمدُ الوحىَ الذي أنْزَلْتُه عليك مع رسولى في قِرْطاسٍ، يُعاينونه ويَمَسُّونه بأيديهم، ويَنْظُرون إليه ويَقْرَءونَه منه، مُعَلَّقًا بين السماءِ والأرضِ، بحقيقةِ ما تَدْعوهم إليه، وصحةِ ما تَأْتِيهم به مِن توحيدى وتَنْزِيلى - لَقال الذين يَعْدِلُون بي غيرى، فيُشْرِكون في توحيدِى سِواىَ: {إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ}. أي: ما هذا الذي جئْتَنا به إلا سحرٌ سَحَرْتَ به أعْينَنا، ليست له حقيقةٌ ولا صحةٌ، {مُبِينٌ}.
Bu, zikri yüce olan Allah’ın, Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e; putları, ilahları ve heykelleri Rablerine denk tutan1 şu topluluk hakkında verdiği bir haberdir. Zikri yüce olan [Allah] şöyle buyurmaktadır: Onlar ayetleri2 nasıl anlayıp kavrayacaklar yahut Allah’a küfür ve senin peygamberliğini inkâr konusunda üzerinde bulundukları şeyin batıllığına Allah’ın delilleri, ayetleri ve hüccetleriyle nasıl istidlalde bulunacaklar? Hakka karşı inatları ve doğru yoldan uzaklıkları sebebiyle, ey Muhammed, sana elçim vasıtasıyla indirdiğim vahyi; onları kendisine çağırdığın şeyin hakikatine ve sana getirdiğim tevhîdim ile indirdiğim vahyin doğruluğuna [şahitlik etmek üzere], gök ile yer arasında asılı duran, gözleriyle görecekleri, elleriyle dokunacakları, ona bakıp bizzat üzerinden okuyacakları bir kâğıt içinde indirseydim, bana başkasını denk tutup tevhîdimde bana başkalarını ortak koşanlar muhakkak şöyle derlerdi: {إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ} “Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir”. Yani: 'Bize getirdiğin bu şey, onunla gözlerimizi büyülediğin bir büyüden ibarettir; onun hiçbir hakikati ve aslı yoktur. {مُبِينٌ} “Apaçık”tır'.
31957. Metin
يقولُ: مبينٌ لمَن تدَبَّره وتأَمَّله أنه سحرٌ لا حقيقةَ له.
Şöyle buyuruyor: Onu düşünüp inceleyen kimseye, hakikati olmayan bir büyü olduğu apaçıktır.
31958. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال جماعةٌ مِن أهل التأويل.
Tevil ehlinden bir grup da bu konuda bizim söylediğimize benzer görüş belirtmişlerdir.
31959. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri