92720. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
92721. Metin
تفسيرُ سورةِ "سَبِّحِ اسمَ ربّك الأعلَى"
“Sebbihısme Rabbike'l-A'lâ” Suresinin Tefsiri
92722. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى (١) الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى (٢) وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى (٣) وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى (٤) فَجَعَلَهُ غُثَاءً أَحْوَى (٥) سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى (٦) إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى (٧)}.
Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tefsirine dair söz: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى (١) الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى (٢) وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى (٣) وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى (٤) فَجَعَلَهُ غُثَاءً أَحْوَى (٥) سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى (٦) إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى (٧)} “Yüce Rabbinin adını tesbih et. O ki yaratıp düzene koydu. O ki her şeyi takdir edip yol gösterdi. O ki otlağı çıkardı. Sonra da onu kapkara bir sel süprüntüsüne çevirdi. Sana okutacağız ve sen unutmayacaksın; ancak Allah'ın dilediği müstesna. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizli kalanı da.”
92723. Metin
اختلَف أهلُ التأويلِ في تأويلِ قولِه: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى}؛ فقال بعضُهم: معناه: عَظِّم ربَّك الأَعْلَى، لا ربَّ أعلَى منه وأعْظَمُ. وكان بعضُهم إذا قرَأ ذلك قال: سبحانَ ربيَ الأعلَى.
Tefsir ehli {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى} “Yüce Rabbinin adını tesbih et” âyetinin tefsirinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: Bunun anlamı; kendisinden daha yüce ve daha büyük hiçbir rab bulunmayan en yüce Rabbini yücelt, demektir, dediler. Onlardan bazısı bu âyeti okuduğu zaman: “Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ (En yüce olan Rabbim her türlü noksanlıktan münezzehtir)” derdi.
92724. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92725. Metin
حدَّثني يعقوبُ بن إبراهيمَ، قال: ثنا هُشيمٌ، قال: أخبَرنا أبو بشرٍ، عن سعيدِ بن جُبيرٍ، عن ابن عمر أنه كان يقرأُ: (سَبِّحِ اسمَ رَبِّكَ الأعلَى سبحانَ ربيَ الأعلَى الذي خَلَق فَسَوَّى). قال: وهي في قراءةِ أُبيِّ بن كعبٍ كذلك (¬١).
Bana Ya'kūb b. İbrâhîm anlattı, dedi ki: Bize Huşeym anlattı, dedi ki: Bize Ebû Bişr, Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Ömer'den haber verdi ki o: “(Sebbihısme Rabbike'l-A'lâ sübhâne Rabbiye'l-A'lâ ellezî haleka fesevvâ)” şeklinde okurdu. [Râvi] dedi ki: Bu, Übey b. Ka'b'ın kıraatinde de böyledir (¬١).
92726. Metin
حدَّثنا ابنُ بشارٍ، قال: ثنا عبدُ الرحمنِ، قال: ثنا سفيانُ، قال: ثنا سفيانُ، عن السُّدِّيِّ، عن عبدِ خيرٍ، قال: سمعتُ عليًّا ﵁ قرَأ: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى}. فقال: سبحانَ ربيَ الأعلى ٢.
Bize İbn Beşşâr anlattı, dedi ki: Bize Abdurrahman anlattı, dedi ki: Bize Süfyân anlattı, [o] dedi ki: Bize Süfyân, es-Süddî'den, o Abdühayr'dan anlattı, dedi ki: Ali radıyallâhu anh'ı {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى} “Yüce Rabbinin adını tesbih et” [âyetini] okurken işittim. [Ali] bunun üzerine: “Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ (Yüce Rabbimi tenzih ederim)” dedi.2
92727. Metin
حدَّثنا ابنُ حُميدٍ، قال: ثنا حَكَّامٌ، عن عَنْبَسَةَ، عن أبي إسحاقَ الهَمْدَانِيُّ، أَنَّ ابنَ عباسٍ كان إذا قرَأ: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى}. يقولُ: سبحانَ ربيَ الأعلى. وإذا قرَأ: {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ} [القيامة: ١]. فأتَى على آخرِها: {أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى} [القيامة: ٤٠]. يقولُ: سبحانَك اللَّهمَّ، وبلى (¬١).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Hekkâm, Anbese'den, o Ebû İshâk el-Hemdânî'den anlattı ki İbn Abbâs {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى} “Yüce Rabbinin adını tesbih et” âyetini okuduğunda: “Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ” derdi. {لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ} [Kıyâme: 1] “Kıyamet gününe yemin ederim” âyetini okuyup surenin sonundaki {أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى} [Kıyâme: 40] “Bunu yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” âyetine geldiğinde ise: “Sübhâneke'llâhümme ve belâ (Allah'ım, Sen münezzehsin ve evet gücün yeter)” derdi (¬١).
92728. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى}: ذُكر لنا أن نبيَّ الله ﷺ كان إذا قرَأها قال: "سبحان ربي الأعلى" (¬٢).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى} “Yüce Rabbinin adını tesbih et” âyeti hakkında anlattı: Bize nakledildiğine göre Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem bu âyeti okuduğu zaman: “Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ” derdi (¬٢).
92729. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهْرانُ، عن خارجةَ، عن داودَ، عن زيادِ بن عبدِ اللهِ، قال: سمعتُ ابنَ عباسٍ يقرأُ في صلاة المغربِ: (سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الأعلَى سبحانَ ربيَ الأعلى).
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Hârice'den, o Dâvûd'dan, o Ziyâd b. Abdillâh'tan anlattı, dedi ki: İbn Abbâs'ı akşam namazında: “(Sebbihısme Rabbike'l-A'lâ sübhâne Rabbiye'l-A'lâ)” şeklinde okurken işittim.
92730. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: نزِّه يا محمدُ اسمَ ربِّك الأعلى أن تُسمِّىَ به شيئًا سواه. يَنْهاه بذلك أنْ يفعَلَ ما فعَل مِن ذلك المشركون، مِن تَسْمِيَتِهم آلهتَهم؛ بعضَها اللَّاتَ، وبعضَها العُزَّى.
Başkaları ise şöyle dedi: Bilakis bunun anlamı: Ey Muhammed, en yüce Rabbinin ismini O'ndan başkasına vermekten tenzih et, demektir. Bununla [Allah], müşriklerin ilahlarının bir kısmına Lât, bir kısmına da Uzzâ adını vererek yaptıkları şeyi yapmasını ona yasaklamaktadır.
92731. Metin
وقال غيرُهم: بل معنى ذلك: نزِّهِ اللَّهَ عمَّا يقولُ فيه المشركون، كما قال: {وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ} [الأنعام: ١٠٨].
Başkaları da şöyle dedi: Bilakis bunun anlamı: {وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ} [En'âm: 108] “Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da haddi aşarak bilgisizce Allah'a sövmesinler” âyetinde buyurduğu gibi, Allah'ı müşriklerin O'nun hakkında söyledikleri şeylerden tenzih et, demektir.
92732. Metin
وقالوا: معنى ذلك: سبِّح ربَّك الأعلى. قالوا: وليس الاسمُ مَعْنًى.
Onlar şöyle dediler: Bunun anlamı: En yüce Rabbini tesbih et, demektir. Dediler ki: İsim burada ayrıca kastedilen bir mana değildir.
92733. Metin
وقال آخرون: نزِّه تسميتَك يا محمدُ ربَّك الأعلى، وذِكرَك إِيَّاه، أنْ تذكُرَه
Başkaları da şöyle dedi1: Ey Muhammed! En yüce Rabbini anmanı ve O'nu zikretmeni, O'nu zikretmekten tenzih et2...
92734. Metin
إلا وأنت له خاشِعٌ مُتَذَلِّلٌ. قالوا: وإنما عُنِى بالاسمِ التسميةُ، ولكن وُضِع الاسمُ مكانَ المصدرِ.
ancak O'na karşı boyun eğmiş ve tevazu içinde O'nu zikret. Dediler ki: İsim kelimesiyle kastedilen tesmiye (isimlendirme/anma)dir; ancak isim, masdarın yerine konulmuştur.
92735. Metin
وقال آخرون: معنى قولِه: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى}: صَلِّ بذكرِ ربِّكَ يا محمدُ. يعنى بذلك: صلِّ وأنت له ذاكرٌ، ومنه وَجِلٌ خائفٌ.
Başkaları da: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى} “Yüce Rabbinin adını tesbih et” sözünün anlamı: Ey Muhammed, Rabbinin zikriyle namaz kıl, demektir, dediler. Bununla; O'nu zikrederek ve O'ndan ürperip korkarak namaz kıl, manasını kastettiler.
92736. Metin
وأَوْلَى الأقوالِ في ذلك عندَنا بالصوابِ قولُ مَن قال: معناه: نزِّه اسمَ رَبِّكَ أَنْ تَدْعوَ به الآلهةَ والأوثانَ؛ لِمَا ذكرتُ من الأخبار، عن رسولِ اللهِ ﷺ وعن الصحابةِ، أنهم كانوا إذا قرَءوا ذلك قالوا: سبحانَ ربيَ الأعلى. فبَيِّنٌ بذلك أَنَّ معناه كان عندَهم (¬١): عظِّمْ اسمَ رَبِّكَ ونَزِّهْه.
Bu konuda bize göre doğruya en yakın görüş: Bunun anlamı; Rabbinin ismini ilahlara ve putlara vermekten tenzih et, diyenin görüşüdür. Zira Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den ve sahabeden, bu âyeti okuduklarında: “Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ” dediklerine dair rivayetleri zikretmiştim. Böylece âyetin anlamının onların yanında (¬١): Rabbinin ismini yücelt ve O'nu tenzih et, demek olduğu açıklık kazanmaktadır.
92737. Metin
وقولُه: {الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى}. يقولُ: الذي خلَق الأشياءَ فسوَّى خَلْقَها وعَدَلها. والتسويةُ: التعديلُ.
{الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى} “O ki yaratıp düzene koydu” âyetinde şöyle buyurmaktadır: O ki varlıkları yaratmış, yaratılışlarını tastamam yapmış ve onları dengeli kılmıştır. Tesviye: Dengelemek/düzene koymaktır.
92738. Metin
وقولُه: {وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى}. يقولُ تعالى ذكرُه: والذي قدَّر خَلْقَه فهَدى.
{وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى} “O ki her şeyi takdir edip yol gösterdi” âyetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: O ki yarattıklarını takdir etmiş ve yol göstermiştir.
92739. Metin
واختلَف أهلُ التأويلِ في المعنى الذي عُنِى بقولِه: {فَهَدَى}؛ فقال بعضُهم: هَدَى الإنسانَ لسبيلِ الخيرِ والشرِّ، والبهائمَ للمَرَاتِع.
Tefsir ehli {فَهَدَى} “yol gösterdi” ifadesiyle kastedilen mana hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: İnsana hayır ve şer yolunu gösterdi, hayvanlara da otlakları gösterdi, dediler.
92740. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92741. Metin
حدَّثني محمدُ بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، [وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا] ٢ عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ قوله: {قَدَّرَ فَهَدَى}. قال: هَدَى الإنسانَ للشِّقْوةِ والسعادةِ، وهَدَى الأنعامِ
Bana Muhammed b. Amr rivayet edip dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet edip dedi ki: Bize Îsâ rivayet etti; [bana el-Hâris de rivayet edip dedi ki: Bize el-Hasen rivayet edip dedi ki: Bize Verka rivayet etti, her ikisi birden] 2 İbn Ebî Necîh'ten, [o da] Mücâhid'den {قَدَّرَ فَهَدَى} “[Her şeyi] takdir edip yol gösterdi” ayeti hakkında [şöyle] dediğini [rivayet etti]: [Allah] insana şekaveti (bedbahtlığı) ve saadeti (mutluluğu) gösterdi; hayvanlara da...
92742. Metin
لمَرَاتعِها (¬١).
otlaklarını gösterdi (¬١).
92743. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: هَدَى الذكورَ لمَأتَى الإناثِ. وقد ذكَرْنا الروايةَ بذلك فيما مضَى (¬٢).
Başkaları ise: Bilakis bunun anlamı; erkekleri dişilere yanaşmaya sevk etti, yönlendirdi, demektir, dediler. Buna dair rivayeti daha önce zikretmiştik (¬٢).
92744. Metin
والصوابُ من القولِ في ذلك عندَنا أَنَّ اللَّهَ عمَّ بقوله: {فَهَدَى} الخبرَ عن هدايتِه خَلْقَه، ولم يَخْصُصْ مِن ذلك معنًى دونَ معنًى، وقد هداهم لسبيلِ الخيرِ والشرِّ، وهَدَى الذكورَ لمَأتَى الإناثِ، فالخبرُ على عمومِه، حتى يأتىَ خبرٌ تقومُ به الحُجَّةُ، دالٌّ على خُصوصِه.
Bu konuda bize göre doğru olan görüş şudur: Allah {فَهَدَى} “yol gösterdi” buyurarak yarattıklarına yol gösterdiğine dair haberi genel tutmuş ve bundan hiçbir anlamı diğerine tahsis etmemiştir. O, onları hayır ve şer yoluna ilettiği gibi, erkekleri de dişilere yanaşmaya yönlendirmiştir. Dolayısıyla özel bir anlama delalet eden kesin bir delil gelmedikçe bu haber genelliği üzeredir.
92745. Metin
وأجْمَعَت قرأةُ الأمصارِ على تشديدِ الدالِ من {قَدَّرَ}، غيرَ الكسائيِّ فإنه خَفَّفها (¬٣).
İslam beldelerinin kurrâsı, {قَدَّرَ} kelimesindeki dâl harfini şeddeli okuma konusunda icmâ etmişlerdir; yalnız el-Kisâî bunu şeddesiz okumuştur (¬٣).
92746. Metin
والصوابُ في ذلك التشديدُ؛ لإجماعِ الحجةِ عليه.
Bu hususta doğru olan şeddeli okuyuştur; çünkü hüccet olan çoğunluğun icmâı bu yöndedir.
92747. Metin
وقولُه: {وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى}. يقولُ: والذي أَخْرَجَ مِن الأَرضِ مَرْعَى الأنعامِ؛ مِن صُنُوفِ النباتِ وأنواع الحَشيشِ.
{وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى} “O ki otlağı çıkardı” âyetinde şöyle buyurmaktadır: O ki yerden hayvanların otlağı olan çeşitli bitkileri ve ot türlerini çıkarmıştır.
92748. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyleri tefsir ehli de söylemiştir.
92749. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92750. Metin
حدَّثني يعقوبُ بنُ مُكَرَّمٍ، قال: ثنا الحَفَرِيُّ، قال: ثنا سفيانُ، عن منصورٍ، عن أبي رَزِينٍ: {أَخْرَجَ الْمَرْعَى}. قال: النباتَ.
Bana Ya‘kūb b. Mükerrem anlattı, dedi ki: Bize el-Haferî anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Mansûr’dan, o da Ebû Rezîn’den {أَخْرَجَ الْمَرْعَى} “Otlağı çıkardı” [ayeti hakkında] anlattı; [Ebû Rezîn]: "Bitkiyi" dedi.123
92751. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى} الآية: [شَتِيتَ النباتِ] (¬١) كما رأيْتم؛ بينَ أصفرَ وأحمرَ وأبيضَ (¬٢).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {وَالَّذِي أَخْرَجَ الْمَرْعَى} “O ki otlağı çıkardı” âyeti hakkında anlattı: Gördüğünüz gibi sarı, kırmızı ve beyaz [çeşit çeşit bitkileri] (¬١) [çıkardı] (¬٢).
92752. Metin
وقولُه: {فَجَعَلَهُ غُثَاءً أَحْوَى}. يقولُ تعالى ذكرُه: فجعَل ذلك المَرْعَى غُثاءً. وهو ما جَفَّ مِن النَّبْتِ (¬٣) ويَبِس، فطارَت به الريحُ. وإنما عُنى به ههنا أنه جعَله هَشيمًا يابسًا متغيِّرًا إلى الحُوَّةِ؛ وهى السَّوَادُ من بعدِ البياضِ أو الخُضْرةِ؛ من شدَّةِ اليُبْسِ.
{فَجَعَلَهُ غُثَاءً أَحْوَى} “Sonra da onu kapkara bir sel süprüntüsüne çevirdi” âyetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: O otlağı bir sel süprüntüsü kıldı. Bu ise bitkinin kuruyup (¬٣) sararması ve rüzgârın onu savurmasıdır. Burada kastedilen; aşırı kuruluktan dolayı beyazlık veya yeşillikten sonra siyaha dönerek onu kurumuş, ufalanmış ve kararmış kılmasıdır.
92753. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer şeyleri tefsir ehli de söylemiştir.
92754. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92755. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسِ في قولِه: {غُثَاءً أَحْوَى}. يقولُ: هَشِيمًا متغيِّرًا (¬٤).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o da İbn Abbâs'tan {غُثَاءً أَحْوَى} “kapkara bir sel süprüntüsü” sözü hakkında anlattı; [İbn Abbâs] şöyle der: “Kuruyup ufalanmış, rengi değişmiş” (¬٤).
92756. Metin
حدَّثني محمدُ بنُ عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثني الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {غُثَاءً أَحْوَى}. قال: غُثاءَ السَّيْلِ، {أَحْوَى}. قال: أسودَ (¬٥).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana el-Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkā anlattı, hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o Mücâhid'den {غُثَاءً أَحْوَى} “kapkara bir sel süprüntüsü” sözü hakkında anlattı: [Mücâhid]: “Sel süprüntüsü”, {أَحْوَى} “ahvâ” kelimesi hakkında ise: “Siyah” dedi (¬٥).
92757. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ في قولِه:
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den [Allah Teâlâ'nın] şu sözü hakkında anlattı:
92758. Metin
{غُثَاءً أَحْوَى}. قال: يعودُ يُبْسًا بعدَ خُضْرةٍ (¬١).
{غُثَاءً أَحْوَى} “kapkara bir sel süprüntüsü”. Dedi ki: Yeşillikten sonra kuruluğa döner (¬١).
92759. Metin
حدَّثني يونسُ، قال: أخبَرنا ابنُ وهبٍ، قال: قال ابنُ زيدٍ في قولِه: {فَجَعَلَهُ غُثَاءً أَحْوَى}. قال: كان بَقْلًا ونباتًا، أخضرَ، ثم هاج فيَبِس، فصار غُثاءً أَحْوَى، تَذهَبُ به الرياحُ والسُّيولُ (¬٢).
Bana Yûnus anlattı, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd {فَجَعَلَهُ غُثَاءً أَحْوَى} “Sonra da onu kapkara bir sel süprüntüsüne çevirdi” âyeti hakkında şöyle dedi: Taze yeşil bir bitki idi, sonra sararıp kurudu ve rüzgârların ve sellerin sürüklediği kapkara bir süprüntüye dönüştü (¬٢).
92760. Metin
وكان بعضُ أهلِ العلمِ بكلامِ العربِ يَرى أنَّ ذلك مِن المُؤَخَّرِ الذي معناه التقديمُ، وأنَّ معنى الكلامِ: والذي أَخْرَج المَرْعَى أحْوى. أي: أخضرَ إلى السوادِ، فجعَله غثاءً بعدَ ذلك. ويَعْتَلُّ لقوله ذلك بقول ذى الرُّمَّة (¬٣):
Arap dilini bilen bazı âlimler, bunun takdim manası taşıyan bir tehir (sonraya bırakma) olduğunu ve cümlenin manasının şöyle olduğunu ileri sürmüşlerdir: “Otlağı yemyeşil/siyaha çalan yeşil olarak çıkardı, sonra da onu sel süprüntüsüne çevirdi.” Bu görüşlerine Zü'r-Rimme'nin şu beytini delil getirmişlerdir (¬٣):
92761. Metin
حَوَّاءُ قَرْحَاءُ أَشْراطِيَّةٌ وَكَفَتْ … فيها الذِّهابُ وحَفَّتْها البَرَاعِيمُ (¬٤).
Ortasında beyaz çiçekler açmış, Şeratân yağmurlarıyla sulanmış, üzerine ince yağmurlar yağmış ve tomurcuklarla çevrelenmiş yemyeşil bir bahçe (¬٤).
92762. Metin
وهذا القولُ - وإن كان غيرَ مدفوعٍ أنْ يكونَ ما اشتدَّتْ خضرتُه مِن النباتِ، قد تُسمِّيه العربُ أسْوَدَ - غيرُ صوابٍ عندى؛ لخلافِه (¬٥) تأويلَ أهلِ التأويلِ في أنَّ الحرفَ إنما يُحتالُ لمعناه المُخْرَجِ بالتقديمِ والتأخيرِ، إذا لم يَكُنْ له وجهٌ مفهومٌ إلا بتقديمهِ عن موضعِه أو تأخيرِه، فأمَّا وله في موضعِه وجْهٌ صحيحٌ، فلا وجْهَ لطلبِ الاحتيالِ لمعناه بالتقديمِ والتأخيرِ.
Bu görüş -Arapçada koyu yeşil olan bitkiye siyah denilebileceği inkâr edilemez olsa da- bana göre doğru değildir. Çünkü tefsir ehlinin şu kuralına aykırıdır (¬٥): Bir kelimenin takdim ve tehir yoluyla tefsir edilmesine ancak kendi yerinde öne veya arkaya alınmaksızın anlaşılır bir manası bulunmadığı zaman başvurulur. Kelimenin kendi yerinde sahih bir manası varken takdim ve tehir yoluyla anlam arayışına girmenin hiçbir dayanağı yoktur.
92763. Metin
وقولُه: {سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى (٦) إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ}. يقولُ تعالى ذكرُه:
Allah Teâlâ'nın: {سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى (٦) إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ} “Sana okutacağız da sen unutmayacaksın; ancak Allah'ın dilediği müstesna.” kelamına gelince; Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
92764. Metin
سنُقْرِئُك يا محمدُ هذا القرآنَ فلا تَنْساه، إلا ما شاء اللهُ.
Ey Muhammed! Bu Kur'an'ı sana okutacağız da Allah'ın dilediği müstesna sen onu unutmayacaksın.
92765. Metin
ثم اخْتَلَف أهلُ التأويلِ في معنى قوله: {فَلَا تَنْسَى (٦) إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ}؛ فقال بعضُهم: هذا إخبارٌ مِن اللهِ نبيَّه ﵊ أنه يُعَلَّمُه هذا القرآنَ، ويحفَظُه عليه، ونَهْىٌ منه أن يَعْجَلَ بقراءتِه، كما قال جلَّ ثناؤُه: {لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦) إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ} [القيامة: ١٦، ١٧].
Daha sonra tefsir ehli {فَلَا تَنْسَى (٦) إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ} “unutmayacaksın; ancak Allah'ın dilediği müstesna” âyetinin manasında ihtilaf ettiler. Bazıları: Bu, Allah'ın Peygamberi aleyhisselâm'a Kur'an'ı öğreteceğine ve hafızasında koruyacağına dair bir haberi ve O'nun: {لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦) إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ} [Kıyâme: 16-17] “Onu aceleyle almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir” buyurduğu gibi, okumakta acele etmesini nehyetmesidir, dediler.
92766. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92767. Metin
حدَّثني محمدُ بن عمرٍو، قال: ثنا أبو عاصمٍ، قال: ثنا عيسى، وحدَّثنى الحارثُ، قال: ثنا الحسنُ، قال: ثنا ورقاءُ، جميعًا عن ابن أبي نَجيحٍ، عن مجاهدٍ قولَه: {سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى}. قال: كان يَتَذَكَّرُ القرآنَ في نفسِه مَخَافَةَ أَن يَنْسَى (¬١).
Bana Muhammed b. Amr anlattı, dedi ki: Bize Ebû Âsım anlattı, dedi ki: Bize Îsâ anlattı; bana el-Hâris de anlattı, dedi ki: Bize el-Hasan anlattı, dedi ki: Bize Verkā anlattı, hepsi birden İbn Ebî Necîh'ten, o Mücâhid'den {سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى} “Sana okutacağız ve sen unutmayacaksın” sözü hakkında anlattı: [Mücâhid] dedi ki: [Resûlullah] unutma korkusuyla Kur'an'ı içinden tekrar ederdi (¬١).
92768. Metin
فقال قائلو هذه المقالةِ: معنى الاستثناءِ في هذا الموضعِ على النسيانِ، ومعنى الكلامِ: فلا تَنْسَى، إلا ما شاء اللهُ أن تَنْساه ولا تَذْكُرَه. قالوا: وذلك هو ما نَسَخه اللهُ من القرآنِ، فرفَع حُكْمَه وتلاوتَه.
Bu görüşü savunanlar şöyle dediler: Bu âyetteki istisna unutma üzerinedir; sözün manası da şöyledir: Allah'ın unutturmayı ve senin hatırlamamanı dilediği şeyler müstesna, sen unutmayacaksın. Dediler ki: Bu da Allah'ın Kur'an'dan neshettiği, hükmünü ve tilavetini kaldırdığı kısımlardır.
92769. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92770. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ: {سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى}: كان رسولُ اللهِ ﷺ لا يَنْسَى شيئًا إِلَّا ما شاء اللهُ ٢.
Bize Bişr rivayet edip dedi ki: Bize Yezîd rivayet edip dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den nakletti: {سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَى} “Sana okutacağız da unutmayacaksın” [ayeti hakkında şöyle dedi]: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah'ın dilediği müstesna hiçbir şeyi unutmazdı.2
92771. Metin
وقال آخرون: معنى النسيانِ في هذا الموضعِ: التَّرْكُ. وقالوا: معنى الكلامِ: سنُقْرِئُك يا محمدُ فلا تَتْرُكُ العملَ بشيءٍ منه، إلا ما شاءَ اللهُ أن تَتْرُكَ العملَ به، مما نَنْسَخُه.
Başkaları ise şöyle dediler: Bu yerdeki unutmanın manası "terk etmek"tir. Şöyle dediler: Sözün manası; "Ey Muhammed! Sana okutacağız da neshettiğimiz şeylerden Allah'ın senin amel etmeyi bırakmanı dilediği müstesna, sen ondan hiçbir şeyle amel etmeyi bırakmayacaksın" demektir.
92772. Metin
وكان بعضُ أهلِ العربيةِ يقولُ في ذلك (¬١): لم يشَأ اللهُ أن يَنْسَى (¬٢) شيئًا، وهو كقولِه: {خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ} [هود: ١٠٨]، ولا يشاءُ. قال: وأنت قائلٌ في الكلامِ: لأُعطِيَنَّك كلَّ ما سألتَ إلا ما شِئتُ، وإلا أنْ أَشاءَ أنْ أمنعَك. والنِّيَّةُ أنْ لا تمنعَه، ولا تشاءَ شيئًا. قال: وعلى هذا مَجارى الأيمانِ، يُسْتَثْنى فيها، ونيةُ الحالفِ التَّمامُ (¬٣).
Arap dili âlimlerinden bazıları bu hususta şöyle derdi (¬١): Allah onun hiçbir şeyi unutturmasını dilememiştir. Bu durum O'nun: {خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ} [Hûd: 108] “Gökler ve yer durdukça orada ebedî kalıcıdırlar; ancak Rabbinin dilediği müstesna” buyurması gibidir; oysa [Rabbin böyle bir şey] dilemez. Dedi ki: Sen konuşma dilinde: "Dilediğim veya sana vermemeyi dilediğim müstesna, istediğin her şeyi sana mutlaka vereceğim" dersin. Niyet ise onu mahrum bırakmamak ve [böyle bir şeyi] dilememektir. Dedi ki: Yeminlerin akışı da bu minvaldedir; yeminlerde istisna yapılır, fakat yemin edenin niyeti [yeminini] tastamam yerine getirmektir (¬٣).
92773. Metin
والقولُ الذي هو أَوْلَى بالصوابِ عندى قولُ مَن قال: معنى ذلك: فلا تَنْسَى إلا أن نشاء نحنُ أَنْ نُنْسِيَكَه بنسخِه ورفعِه.
Bana göre doğruya en yakın olan görüş: "Bunun manası; neshedip ortadan kaldırmak suretiyle sana onu unutturmayı bizim dilememiz müstesna, sen unutmayacaksın demektir" diyenlerin görüşüdür.
92774. Metin
وإنما قلنا: ذلك أولى بالصوابِ؛ لأنَّ ذلك أظهرُ مَعانِيه.
Bizim bunu doğruya en yakın görmemizin sebebi, bunun [kelimenin] manalarının en açığı ve belirgini olmasıdır.
92775. Metin
وقولُه: {إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى}. يقولُ تعالى ذكرُه: إِنَّ الله يعلمُ الجهرَ يا محمدُ من عملِك، ما أظهَرْتَه وأعلَنْته، {وَمَا يَخْفَى}. يقولُ: وما تُخْفِى (¬٤) منه فلم تُظْهِرْه مما كَتَمْتَه. يقولُ: هو يعلمُ جميعَ أعمالِك، سرَّها وعلانِيَتَها. يقولُ: فاحْذَرُه أَن يَطَّلِعَ عليك وأنت عاملٌ في حالٍ مِن أحوالِك بغيرِ الذي أَذِن لك به.
{إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَى} “Şüphesiz O, açığı da gizli kalanı da bilir” âyetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Şüphesiz Allah senin amelinden açık olanı, yani ortaya koyup ilan ettiğin şeyleri bilir. {وَمَا يَخْفَى} “Ve gizli kalanı da”; yani [amelinden] gizlediğin (¬٤), ortaya koymayıp sakladığın şeyleri de bilir. [Yani] O, senin bütün amellerini, gizlisini de açığını da bilir. [Allah] şöyle buyurmaktadır: Öyleyse durumlarından herhangi birinde sana izin vermediği şekilde amel ederken seni görmesinden sakın.
92776. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَى (٨) فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى (٩) سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَى (١٠) وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى (١١) الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى (١٢) ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى (١٣)}.
Yüce Allah’ın şu âyetlerinin teviline dair açıklama: {وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَى (٨) فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى (٩) سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَى (١٠) وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى (١١) الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى (١٢) ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى (١٣)} “Ve seni en kolaya muvaffak kılacağız (8). O halde, eğer öğüt fayda verirse öğüt ver (9). [Allah’tan] korkan kimse öğüt alacaktır (10). En bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır (11). O ki, en büyük ateşe girecektir (12). Sonra orada ne ölecektir ne de dirilecektir (13).”
92778. Metin
يقولُ تعالى ذكرُه: ونُسهِّلُك يا محمدُ لعملِ الخيرِ وهو اليُسْرَى. واليُسْرَى هو الفُعْلَى مِن اليُسْرِ.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Seni hayır işlemeye -ki o "el-Yusrâ"dır- kolaylaştıracağız/muvaffak kılacağız. "el-Yusrâ" (الْيُسْرَى), "yüsr" (kolaylık) kelimesinden türetilmiş "fu'lâ" (فُعْلَى) veznindedir.
92779. Metin
وقولُه: {فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى}. يقولُ تعالى ذكرُه: فذكِّرْ عبادَ اللَّهِ يا محمدُ عظمتَه، وعِظْهُمْ، وحذِّرْهم عقوبتَه، {إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى}. يقولُ: إِنْ نفَعتِ الذِّكرى الذين قد أَيَسْتُك مِن إيمانِهم، فلا تنفعُهم الذِّكرى.
{فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى} “O halde, eğer öğüt fayda verirse öğüt ver” âyetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Allah'ın kullarına O'nun azametini hatırlat, onlara vaaz et ve onları O'nun azabından sakındır. {إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى} “Eğer öğüt fayda verirse” [ifadesiyle de] şöyle buyurmaktadır: İman etmelerinden seni ümitsiz kıldığım kimselere öğüt fayda verirse [hatırlat]; zira öğüt onlara fayda vermez.
92780. Metin
وقولُه: {فَذَكِّرْ}. أمرٌ مِن اللهِ لنبيِّه ﷺ بتذكيرِ جميعِ الناسِ. ثم قال: إنْ نفعتِ الذكرى هؤلاء الذين قد آيَسْتُك مِن إيمانِهم.
{فَذَكِّرْ} “Öğüt ver” sözü, Allah'tan Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e bütün insanlara hatırlatmada bulunması için bir emirdir. Sonra da: "İman etmelerinden seni ümitsiz kıldığım şu kimselere öğüt fayda verirse [öğüt ver]" buyurmuştur.
92781. Metin
وقولُه: {سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَى}. يقولُ جلَّ ثناؤُه: سيذَّكَّرُ يا محمدُ، إذا ذَكَرْتَ الذين أمَرْتُك بتذكيرِهم، مَن يخشى الله ويخافُ عقابَه،
{سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَى} “Allah'tan korkan öğüt alacaktır” âyetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Kendilerine hatırlatmada bulunmanı emrettiğim kimselere hatırlattığında, Allah'tan çekinen ve O'nun azabından korkan kimse öğüt alacaktır.
92782. Metin
{وَيَتَجَنَّبُهَا}. يقولُ: ويتجنَّبُ الذِّكرى {الْأَشْقَى}. يعنى: أشقى الفريقينِ: {الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى}. وهم الذين لم تَنْفعْهم الذِّكْرى.
{وَيَتَجَنَّبُهَا} “ondan kaçınacaktır”; [yani] öğütten kaçınacaktır {الْأَشْقَى} “en bedbaht olan”; iki fırkadan en bedbaht olanı kastetmektedir: {الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى} “O ki en büyük ateşe girecektir”; onlar da öğüdün kendilerine fayda vermediği kimselerdir.
92783. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bizim bu hususta söylediğimize benzer bir görüşü tefsir ehli de söylemiştir.
92784. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92785. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولَه: {فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى (٩) سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَى}: فاتَّقُوا اللَّهَ، ما خَشِى اللَّهَ عبدٌ قطُّ إلا ذَكَّره، {وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى}: فلا واللهِ لا [يَتَنَكَّبُ عبدٌ هذا] ١ الذَّكْرَ زُهدًا فيه وبُغْضًا لأهلِه،
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’nin şöyle dediğini rivayet etti: {فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَى (٩) سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَى} “O halde, eğer öğüt fayda verirse öğüt ver. Saygıyla ürperen kimse öğüt alacaktır”: Allah’tan sakının! Bir kul Allah’tan korkmayagörsün, [Allah] ona mutlaka [öğüdü] hatırlatır. {وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى} “En bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır”: Hayır, Allah’a yemin olsun ki, ona karşı isteksizlik ve ehline karşı nefret sebebiyle [hiçbir kul bu] 1 zikirden yüz çevirmez,
92786. Metin
إلا شقيٌّ بَيِّنُ الشَّقاءِ (¬١).
şekaveti apaçık bir bedbaht yüz çevirir (¬١).
92787. Metin
وقولُه: {الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى}. يقولُ: الذي يَرِدُ نارَ جهنمَ، وهى النارُ الكبرى. ويعنى بالكُبْرى: [في شدة] (¬٢) الحرِّ والألمِ.
{الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى} “O ki en büyük ateşe girecektir” âyetinde şöyle buyurmaktadır: Cehennem ateşine girecektir; o da en büyük ateştir. "el-Kübrâ" (en büyük) ile sıcaklığın ve acının [şiddetini] (¬٢) kastetmektedir.
92788. Metin
وقولُه: {ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى}. يقولُ: ثم لا يموتُ في النارِ الكُبْرى ولا يحيا. وذلك أنَّ نفسَ أحدِهم تصيرُ فيها في حَلْقِه، فلا تخرجُ فتُفارِقُه فيَموتَ، ولا ترجعُ إلى موضعِها من الجسمِ فيحيا. وقيل: لا يموتُ فيها فيستريحَ، ولا يحيا حياةً تنفعُه.
{ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَى} “sonra orada ne ölecektir ne de yaşayacaktır” âyetinde şöyle buyurmaktadır: Sonra o en büyük ateşte ne ölür ne de yaşar. Şöyle ki: Onlardan birinin canı orada boğazına gelir; ne çıkıp ondan ayrılır ki ölsün, ne de bedendeki yerine döner ki yaşasın. Şöyle de denilmiştir: Orada ne rahatlayacak şekilde ölür, ne de kendisine fayda verecek bir hayatla yaşar.
92789. Metin
وقال آخرون: قيل ذلك؛ لأنَّ العربَ كانت إذا وصَفَتِ الرجلَ بوقوعٍ في شدَّةٍ شديدةٍ، قالوا: لا هو حيٌّ، ولا هو ميتٌ. فخاطَبَهم اللهُ بالذي جرَى به ذلك مِن كلامِهم.
Başkaları ise şöyle dediler: Böyle denilmesinin sebebi şudur: Araplar bir kimsenin çok şiddetli bir sıkıntıya düştüğünü anlattıklarında "O ne diridir ne de ölü" derlerdi. Allah da onlara kendi dillerinde cari olan bu ifade tarzıyla hitap etmiştir.
92790. Metin
القولُ في تأويلِ قولِه تعالى: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى (١٤) وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى (١٥) بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (١٦) وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى (١٧) إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى (١٨) صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى (١٩)}
Yüce Allah'ın şu âyetlerinin tefsirine dair açıklama: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى (١٤) وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى (١٥) بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (١٦) وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ وَأَبْقَى (١٧) إِنَّ هَذَا لَفِي الصُّحُفِ الْأُولَى (١٨) صُحُفِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى (١٩)} “Arınan, Rabbinin adını anıp namaz kılan kesinlikle kurtuluşa ermiştir. Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha süreklidir. Şüphesiz bu, önceki sahifelerde, İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde de vardır.”
92791. Metin
يقول تعالى ذكرُه: قد أَنْجَح وأَدْرَكَ طَلِبَتَه مَن تَطَهَّر مِن الكفرِ ومعاصى اللهِ، وعمِل بما أمَره اللهُ فأَدَّى فرائضَه.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Küfürden ve Allah'a isyandan arınan, Allah'ın emrettiği şeyleri yapıp farzlarını eda eden kimse muhakkak kurtulmuş ve arzusuna ulaşmıştır.
92792. Metin
وبنحوِ الذي قلنا في ذلك قال جماعةٌ مِن أهلِ التأويلِ.
Bu konuda bizim söylediğimize benzer bir görüşü, tevil ehlinden bir grup da söylemiştir.12
92793. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92794. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ قوله: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى}. يقولُ: مَن تَزَكَّى مِن الشركِ (¬١).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o İbn Abbâs'tan {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى} “Arınan kesinlikle kurtuluşa ermiştir” sözü hakkında anlattı: [İbn Abbâs] der ki: Şirkten arınan kimse (¬١).
92795. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ المثنى، قال: ثنا محمدُ بنُ عبدِ اللَّهِ الأنصاريُّ، قال ثنا هشامٌ، عن الحسنِ في قولِه: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى}. قال: مَن كان عملُه زاكيًا (¬٢).
Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Abdillâh el-Ensârî anlattı, dedi ki: Bize Hişâm, Hasan'dan {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى} “Arınan kesinlikle kurtuluşa ermiştir” sözü hakkında anlattı: [Hasan] dedi ki: Ameli temiz ve bereketli olan kimse (¬٢).
92796. Metin
حدَّثنا ابنُ عبدِ الأعلى، قال: ثنا ابنُ ثورٍ، عن معمرٍ، عن قتادةَ: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى}. قال: [بِعَمَلٍ ووَرَعٍ] (¬٣).
Bize İbn Abdi'l-A'lâ anlattı, dedi ki: Bize İbn Sevr, Ma'mer'den, o Katâde'den {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى} “Arınan kesinlikle kurtuluşa ermiştir” [âyeti hakkında] anlattı: [Katâde] dedi ki: [Salih bir amel ve takva ile] (¬٣).
92797. Metin
حدَّثني سعدُ بنُ عبدِ اللهِ بن عبدِ الحكمِ، قال: ثنا حفصُ بنُ عمرَ العَدَنيُّ، عن الحكم، عن عكرمةَ في قولِه: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى}: مَن قال: لا إلهَ إلا اللهُ (¬٤).
Bana Sa'd b. Abdillâh b. Abdi'l-Hakem anlattı, dedi ki: Bize Hafs b. Ömer el-Adenî, el-Hakem'den, o İkrime'den {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى} “Arınan kesinlikle kurtuluşa ermiştir” sözü hakkında anlattı: Lâ ilâhe illallâh diyen kimse (¬٤).
92798. Metin
وقال آخرون: بل معنى ذلك: قد أفلَح مَن أدَّى زكاةَ مالِه.
Başkaları ise şöyle dediler: Bilakis bunun manası; "Malının zekâtını veren kesinlikle kurtuluşa ermiştir" demektir.
92799. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92800. Metin
حدَّثنا ابنُ حميدٍ، قال: ثنا مِهرانُ، عن سفيانَ، عن عليّ بن الأَقْمَرِ، عن أبي الأَحْوَصِ: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى}. قال: مَن استطاع أن يَرْضَخَ ٥ فَليَفْعَلْ، ثم ليَقُمْ فليُصَلِّ ٦.
Bize İbn Humeyd anlattı, dedi ki: Bize Mihrân, Süfyân’dan, o Ali b. el-Akmer’den, o da Ebû’l-Ahvas’tan {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى} “Arınan kesinlikle kurtuluşa ermiştir” [ayeti hakkında] anlattı; [Ebû’l-Ahvas] dedi ki: Kim [az da olsa bir şey] vermeye/sadaka bağışlamaya güç yetirebilirse 5 bunu yapsın, sonra da kalkıp namaz kılsın 6.
92801. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عُمارةَ الرازيُّ، قال: ثنا أبو نُعيمٍ، قال: ثنا سفيانُ، عن عليّ بن الأَقْمَرِ، عن أبي الأحوصِ: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى}. قال: مَن رَضَخَ (¬١).
Bize Muhammed b. Umâre er-Râzî anlattı, dedi ki: Bize Ebû Nuaym anlattı, dedi ki: Bize Süfyân, Ali b. el-Akmer'den, o Ebû'l-Ahvas'tan {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى} “Arınan kesinlikle kurtuluşa ermiştir” [âyeti hakkında] anlattı: [Ebû'l-Ahvas] dedi ki: [Az da olsa sadaka] veren kimse (¬١).
92802. Metin
حدَّثنا محمدُ بنُ عُمارةَ، قال: ثنا عثمانُ بنُ سعيدِ بن مُرَّةَ، قال: ثنا زُهَيْرٌ، عن أبي إسحاقَ، عن أبي الأحوصِ، قال: إذا أتى أحدَكم سائلٌ وهو يريدُ الصلاةَ، فليُقَدِّمْ بينَ يدى صلاتِه زكاتَه، فإنَّ الله يقولُ: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى (١٤) وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى}، فمَن اسْتَطاع أنْ يُقدِّمَ بينَ يدى صلاتِه زكاةً فليَفْعَلْ (¬٢).
Bize Muhammed b. Umâre anlattı, dedi ki: Bize Osmân b. Saîd b. Mürre anlattı, dedi ki: Bize Züheyr, Ebû İshâk'tan, o Ebû'l-Ahvas'tan anlattı; [Ebû'l-Ahvas] dedi ki: Biriniz namaz kılmak isterken kendisine bir dilenci/isteyen gelirse, namazından önce zekâtını/sadakasını versin. Çünkü Allah: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى (١٤) وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى} “Arınan, Rabbinin adını anıp namaz kılan kesinlikle kurtuluşa ermiştir” buyurmaktadır. Dolayısıyla namazından önce bir sadaka vermeye gücü yeten kimse bunu yapsın (¬٢).
92803. Metin
حدَّثنا بشرٌ، قال: ثنا يزيدُ، قال: ثنا سعيدٌ، عن قتادةَ قولهَ: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّي}؛ تزكي رجلٌ مِن مالِه، وأَرْضَى خالقَه (¬٣).
Bize Bişr anlattı, dedi ki: Bize Yezîd anlattı, dedi ki: Bize Saîd, Katâde'den {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّي} “Arınan kesinlikle kurtuluşa ermiştir” sözü hakkında anlattı: Bir kimse malından zekât vermiş ve Yaratıcısını razı etmiştir (¬٣).
92804. Metin
وقال آخرون: بل عُنى بذلك زكاةُ الفطرِ.
Başkaları ise şöyle dediler: Bilakis bununla fıtır sadakası kastedilmiştir.
92805. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92806. Metin
حدَّثني عمرُو بنُ عبد الحميدِ الآمُليُّ، قال: ثنا مَرْوانُ بنُ معاويةَ، عن أبي خَلْدَةَ، قال: دخَلتُ على أبى العاليةِ، فقال لى: إِذا غَدَوْتَ غدًا إلى العيدِ فمُرَّ بي. قال: فمَرَرْتُ به، فقال: هل طَعِمْتَ شيئًا؟ قلتُ: نعم. قال: أَفَضْتَ على نفسِك من الماءِ؟ قلتُ: نعم. قال: فأخبِرنى ما فعلت بزكاتِك؟ قلتُ: قد وَجَّهْتُها. قال: إنما أَرَدْتُك لهذا. ثم قرَأ: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى (١٤) وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى}، وقال: إِنَّ أهلَ المدينةِ لا يَرَوْن صدقةً أفضَلَ منها، ومِن سقايةِ الماءِ ٤.
Bana Amr b. Abdilhamîd el-Âmulî rivayet edip dedi ki: Bize Mervân b. Muâviye, Ebû Halde’den naklen anlattı; o şöyle demiştir: Ebü’l-Âliye’nin yanına girdim. Bana: “Yarın sabah bayrama giderken bana uğra” dedi. [Ebû Halde] dedi ki: Bunun üzerine ona uğradım. “Bir şey yedin mi?” diye sordu. “Evet” dedim. “Üzerine su döktün mü (yıkandın mı)?” dedi. “Evet” dedim. “O hâlde bana zekâtını (fıtır sadakanı) ne yaptığını haber ver?” dedi. “Onu [ihtiyaç sahibine] ulaştırdım” dedim. Dedi ki: “Seni sırf bunun için çağırmıştım.” Sonra: {قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى (١٤) وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى} “Arınan, Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa ermiştir” [ayetlerini] okudu ve şöyle dedi: “Medine halkı, bundan ve su temin edip içirmekten daha faziletli bir sadaka görmezler.” 4
92807. Metin
وقولُه: {وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى}. اختلَف أهلُ التأويلِ في تأويلِ قولِه: {وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى}؛ فقال بعضُهم: معنى ذلك: وحَّد الله.
{وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى} “Rabbinin adını anıp namaz kılan” âyeti hakkında tefsir ehli ihtilaf etti. Bazıları şöyle dediler: Bunun manası; "Allah'ı birledi" demektir.
92808. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92809. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسٍ: {وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى}. يقولُ: وحَّد الله سبحانَه (¬١)
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o İbn Abbâs'tan {وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى} “Rabbinin adını anıp namaz kılan” [âyeti hakkında] anlattı: [İbn Abbâs] der ki: Allah Teâlâ'yı birledi (¬١).
92810. Metin
وقال آخرون: بل معني ذلك: وذكَر الله ودعاه ورَغِب إليه.
Başkaları ise şöyle dediler: Bilakis bunun manası; "Allah'ı zikretti, O'na dua etti ve O'na yöneldi" demektir.
92811. Metin
والصوابُ مِن القولِ في ذلك أنْ يقالَ: وذكَر الله فوحَّده، ودعاه ورَغِب إليه؛ لأنَّ كلَّ ذلك من ذكرِ اللهِ، ولم يَخْصُصِ اللهُ تعالى مِن ذكرِه نوعًا دونَ نوعٍ.
Bu hususta doğru olan görüş şöyle demektir: "Allah'ı zikredip O'nu birledi, O'na dua etti ve O'na yöneldi." Çünkü bunların hepsi Allah'ı zikretmek cümlesindendir ve Yüce Allah zikrinden herhangi bir türü diğerinden ayırt etmemiştir.
92812. Metin
وقولُه: {فَصَلَّى}. اختلَف أهلُ التأويلِ في تأويلِ ذلك؛ فقال بعضُهم: عُنِى به: فصلَّى الصلواتِ الخمسِ.
{فَصَلَّى} “namaz kılan” âyeti hakkında tefsir ehli ihtilaf etti. Bazıları şöyle dediler: Bununla beş vakit namazı kılması kastedilmiştir.
92813. Metin
ذكرُ مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri
92814. Metin
حدَّثني عليٌّ، قال: ثنا أبو صالحٍ، قال: ثني معاويةُ، عن عليٍّ، عن ابن عباسِ قولَه: {فَصَلَّى}. يقولُ: صلَّى الصلواتِ الخمسَ (¬١).
Bana Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebû Sâlih anlattı, dedi ki: Bana Muâviye, Ali'den, o İbn Abbâs'tan {فَصَلَّى} “namaz kılan” sözü hakkında anlattı: [İbn Abbâs] der ki: Beş vakit namazı kıldı (¬١).
92815. Metin
وقال آخرون: عُنِي به صلاةُ العيدِ يومَ الفطرِ.
Başkaları ise şöyle dediler: Bununla Ramazan bayramı günündeki bayram namazı kastedilmiştir.
92816. Metin
وقال آخرون: بل عُنِى: وذكَر اسمَ ربِّه فدعا. وقالوا: الصلاةُ هاهنا: الدعاءُ.
Başkaları ise şöyle dediler: Bilakis [bununla]; Rabbinin ismini andı ve dua etti, [manası] kastedilmiştir. Onlar: "Buradaki salât (namaz), duadır" dediler.1
92817. Metin
والصوابُ من القولِ أنْ يقالَ: عُنِى بقولِه: {فَصَلَّى}. الصلواتُ وذِكْرُ اللهِ فيها بالتحميدِ والتمجيدِ والدعاءِ.
Doğru olan görüş şöyle demektir: {فَصَلَّى} “namaz kılan” sözüyle namazlar ve namazlarda hamd, temcid (yüceltme) ve dua ile Allah'ı zikretmek kastedilmiştir.
92818. Metin
وقولُه: {بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا}. يقولُ للناسِ: بل تؤثِرون أيُّها الناسُ زينةَ الحياةِ الدنيا على الآخرةِ، {وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ} لكُمْ {وَأَبْقَى}. يقولُ: وزينةُ الآخرةِ خيرٌ لكم أيُّها الناسُ وأبْقَى بَقاءً؛ لأنَّ الحياةَ الدنيا فانيةٌ، والآخرةَ باقيةٌ، لا تَنْفَدُ ولا تَفْنى.
{بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا} “Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz” âyetinde insanlara şöyle buyurmaktadır: Bilakis ey insanlar! Siz dünya hayatının süsünü ahirete tercih ediyorsunuz. {وَالْآخِرَةُ خَيْرٌ} “Oysa ahiret daha hayırlıdır” sizin için, {وَأَبْقَى} “ve daha süreklidir”. Şöyle buyurmaktadır: Ahiretin nimeti ve süsü sizin için daha hayırlı ve kalıcılık bakımından daha süreklidir. Çünkü dünya hayatı fânidir; ahiret ise bâkidir, tükenmez ve yok olmaz.
92819. Metin
وبنحو الذي قلنا في ذلك قال أهلُ التأويلِ.
Bizim bu hususta söylediğimize benzer bir görüşü tefsir ehli de söylemiştir.
92820. Metin
ذكر مَن قال ذلك
Bunu Söyleyenlerin Zikri