16944. Metin
سورة الرعد قوله تعالى: {تِلْكَ آيَاتُ} : يجوز في «تلك» أن تكونَ مبتدأً والخبرُ {آيَاتُ الكتاب} ، والمشارُ إليه آياتُ السورة. والمرادُ بالكتابِ السورةُ. وقيل: إشارةٌ إلى ما قَصَّ عليه مِنْ أنباء الرسل.
Ra'd Suresi Yüce Allah'ın: {تِلْكَ آيَاتُ} “Şunlar ayetleridir” kavlinde: «تلك» lafzının mübteda (özne), {آيَاتُ الكتاب} “Kitab'ın ayetleri” ifadesinin de haber (yüklem) olması caizdir; işaret edilen de bu surenin ayetleridir. Kitap'tan kasıt ise suredir. [Ayrıca] bunun, Peygamberlerin haberlerinden ona anlatılan şeylere bir işaret olduğu da söylenmiştir.
16945. Metin
وهذه الجملةُ لا محلَّ لها إن قيل: إنَّ «المر» كلامٌ مستقلٌ، أو قُصِد به مُجَرَّدُ التنبيهِ، وفي محلِّ رفعٍ على الخبرِ إنْ قيل: إنَّ «المر» مبتدأٌ، ويجوز أن تكونَ «تلك» خبراً ل «المر» ، و {آيَاتُ الكتاب} بدلٌ أو بيانٌ. وقد تقدَّم تقريرُ هذا بإيضاحٍ أولَ الكتاب، وأَعَدْتُه. . . .
Şayet «المر» lafzının müstakil bir söz olduğu veya onunla yalnızca tenbih (dikkat çekme) kastedildiği söylenirse, bu cümlenin iraptan mahalli yoktur; şayet «المر» lafzının mübteda olduğu söylenirse, haber olarak merfu konumundadır. «تلك» lafzının «المر» için haber, {آيَاتُ الكتاب} “Kitab'ın ayetleri” ifadesinin de bedel veya beyan olması caizdir. Bunun açıklaması kitabın başında tafsilatlı bir şekilde geçmişti, [burada da] onu tekrarladım. . . .
16946. Metin
قوله: {والذي أُنزِلَ} يجوز فيه أوجهٌ، أحدُها: أن يكونَ مبتدأً، و «الحقُّ» خبرُه. الثاني: أن يكون مبتدأً، و {مِن رَّبِّكَ} خبرُه، وعلى هذا ف «الحقُّ» خبرُ مبتدأ مضمر، أي: هو الحق. الثالث: أنَّ «الحقُّ» خبرٌ بعد خبر. الرابع: أن يكونَ {مِن رَّبِّكَ الحق} كلاهما خبرٌ واحدٌ. قاله
Cenab-ı Hakk'ın: {والذي أُنزِلَ} “Ve indirilen şey” kavlinde birkaç vecih caizdir. Birincisi: Mübteda olması, «الحقُّ» lafzının ise onun haberi olmasıdır. İkincisi: Mübteda olması, {مِن رَّبِّكَ} “Rabbinden” ifadesinin onun haberi olmasıdır; bu takdire göre «الحقُّ» lafzı gizli bir mübtedanın haberidir, yani: «هو الحق» (O haktır) [demektir]. Üçüncüsü: «الحقُّ» lafzının haberden sonra ikinci bir haber olmasıdır. Dördüncüsü: {مِن رَّبِّكَ الحق} “Rabbinden haktır” ifadesinin her ikisinin birlikte tek bir haber olmasıdır. Bunu
16947. Metin
أبو البقاءُ والحوفيُّ. [وفيه بُعْدٌ] ؛ إذ ليس هو مثلَ «هذا حلوٌ حامِضٌ» .
Ebu'l-Beka ve el-Havfi söylemiştir. [Fakat bunda bir uzaklık vardır]; zira bu, «هذا حلوٌ حامِضٌ» (Bu tatlı-ekşidir) terkibi gibi değildir.
16948. Metin
الخامس: أن يكون «الذي» صفةً ل «الكتاب» . قاله أبو البقاء: «وأُدْخِلَت الواوُ [في لفظه، كما أُدْخِلت] في» النازِلين «و» الطيبين «. قلت: يعني أن الواوَ تكونُ داخلةً على الوصف. وفي المسألة كلامٌ يحتاج إلى تحقيقٍ، والزمخشريُّ [يُجيز مثلَ ذلك، ويجعلُ أنَّ] في ذلك تأكيداً، وسيأتي هذا أيضاً إن شاء اللهُ تعالى في الحجر، في قوله {مِن قَرْيَةٍ إِلاَّ وَلَهَا كِتَابٌ مَّعْلُومٌ} [الحجر: ٤] . وقوله:» في النازلين «و» الطيبين «يشير إلى بيت الخِرْنِقِ بنت هَفَّان في قولها حين مَدَحَتْ قومَها:
Beşincisi: «الذي» lafzının «الكتاب» için sıfat olmasıdır. Ebu'l-Beka şöyle demiştir: «Tıpkı 'en-Nâzilîn' ve 'et-Tayyibîn' lafızlarına dahil edildiği gibi, [lafzına] vav harfi [dahil edilmiştir]». Ben derim ki: Yani vav harfi sıfatın başına dahil olmaktadır. Bu meselede tahkike muhtaç sözler vardır. ez-Zemahşerî [bunun benzerini caiz görmekte ve] bunda bir tekit olduğunu [kabul etmektedir]. Bu konu Yüce Allah'ın izniyle Hicr Suresi'ndeki {مِن قَرْيَةٍ إِلاَّ وَلَهَا كِتَابٌ مَّعْلُومٌ} “Kendisi için belirlenmiş bir yazı olmaksızın [yok ettiğimiz] hiçbir memleket yoktur” [Hicr 4] ayetinde de gelecektir. [Ebu'l-Beka'nın] «'en-Nâzilîn' ve 'et-Tayyibîn' lafızlarında» şeklindeki sözü, Hırnık bint Heffân'ın kendi kavmini överken söylediği şu beyte işarettir:
16949. Metin
٢٨٣ - ٨- لا يَبْعَدَنْ قوميْ الذين هُمُ ... سُمُّ العُداةِ وآفَةُ الجُزْرِ
283 - 8- Yok olmasın kavmim ki onlar; ... Düşmanların zehri, [kesilecek] develerin felaketidirler.
16950. Metin
النازِلينَ بكلِّ مُعْتَرَكٍ ... والطيِّبين مَعاقِدَ الأُزْرِ
Her savaş meydanına inenler, ... Ve etek bağları tertemiz olanlardır.
16951. Metin
فعطَفَ» الطيبين «على» النازِلين «، وهما صفتان لقومٍ معينين، إلاَّ أنَّ الفرقَ بين الآيةِ والبيتِ واضحٌ: من حيث إن البيتَ فيه عطفُ صفةٍ على مثلِها، والآيةُ ليست كذلك.
Böylece «الطيبين» (tertemiz olanlar) lafzını «النازلين» (inenler) lafzı üzerine atfetmiştir ki bu ikisi belirli bir kavmin iki sıfatıdır. Ancak ayet ile beyit arasındaki fark açıktır: Çünkü beyitte bir sıfatın kendi benzeri bir sıfata atfı söz konusudur, ayette ise durum böyle değildir.
16952. Metin
وقال الشيخ شيئاً يقتضي أن تكونَ ممَّا عُطِفَ فيها وَصْفٌ على مثلِه فقال:» وأجاز الحوفي أيضاً أن يكونَ «والذي» في موضعِ رفعٍ عطفاً على «آيات» ، وأجاز هو وابنُ عطية أن يكونَ «والذي» في موضعِ خفضٍ، وعلى هذين الإِعرابين يكون «الحقُّ» خبرَ مبتدأ محذوفٍ، أي: هو الحق، ويكون «والذي» ممَّا عُطِفَ فيه الوصفُ على الوصفُ وهما لشيءٍ واحد، كما تقول «جاءني الظريفُ والعاقلُ» وأنت تريد شخصاً واحداً، ومن ذلك قولُ الشاعر:
Şeyh [Ebu Hayyan], ayetin bir sıfatın kendi benzeri bir sıfat üzerine atfedildiği kısımdan olmasını gerektiren bir söz söyleyerek şöyle demiştir: «el-Havfi de 'والذي' lafzının 'آيات' lafzına matuf olarak ref konumunda bulunmasını caiz görmüştür; o ve İbn Atiyye 'والذي' lafzının cer konumunda olmasını da caiz görmüşlerdir. Bu iki irap vechine göre 'الحقُّ' lafzı mahzuf bir mübtedanın haberi olur, yani: 'هو الحق' (O haktır) [demektir]. Böylece 'والذي' lafzı, tek bir şeye ait iki sıfattan birinin diğeri üzerine atfedildiği kabilden olur; nitekim tek bir şahsı kastederek 'جاءني الظريفُ والعاقلُ' (Bana zarif ve akıllı adam geldi) demen gibi. Şairin şu sözü de bu kabildendir:
16953. Metin
٢٨٣ - ٩- إلى المَلِكِ القَرْمِ وابنِ الهُمامِ ... وليثِ الكَتِيبةِ في المُزْدَحَمْ
283 - 9- O ulu hükümdara, yüce himmetli zatın oğluna ... Ve izdiham anında birliğin aslanı olana [yöneldim].
16954. Metin
قلت: وأين الوصفُ المعطوفُ عليه حتى يجعلَه مثلَ البيتِ الذي أنشده؟
Ben derim ki: İnşad ettiği beyit gibi sayabilmesi için [kendisine atıf yapılan] matufun aleyh sıfat nerededir?
16955. Metin
السادس: أن يكونَ «الذي» مرفوعاً نسقاً على «آيات» كما تقدَّمَتْ حكايتُه عن الحوفي. وجَوَّز الحوفيُّ أيضاً أن يكونَ «الحقُّ» نعتاً ل «الذي» حالَ عطفِه على {آيَاتُ الكتاب} .
Altıncısı: el-Havfi'den daha önce nakledildiği üzere «الذي» lafzının «آيات» lafzına matuf olarak merfu olmasıdır. el-Havfi ayrıca, {آيَاتُ الكتاب} “Kitab'ın ayetleri” ifadesine atfedilmesi halinde «الحقُّ» lafzının «الذي» için sıfat/na't olmasını da caiz görmüştür.
16956. Metin
وتَلَخَّص في «الحقِّ» خمسةُ أوجه، أحدها: أنه خبرٌ أولُ أو ثانٍ أو هو مع ما قبله، أو خبرٌ لمبتدأ مضمر، أو صفةٌ ل «الذي» إذا جَعَلْناه معطوفاً على «آيات» .
«الحقُّ» lafzında beş vecih özetlenmiş oldu: Birincisi birinci haber olması, ikincisi ikinci haber olması, üçüncüsü kendisinden öncekiyle birlikte [tek bir haber] olması, dördüncüsü gizli bir mübtedanın haberi olması, beşincisi ise «آيات» lafzına matuf kıldığımızda «الذي» lafzının sıfatı olmasıdır.
16957. Metin
قوله تعالى: {بِغَيْرِ عَمَدٍ} : هذا الجارُّ في محل نصبٍ على الحال من «السماوات» ، أي: رَفَعَهَا خاليةً مِنْ عَمَد. ثم في هذا الكلامِ وجهان، أحدُهما: انتفاءُ العَمَدِ والرؤيةِ جميعاً، أي: لا عَمَدَ فلا رؤيةَ، يعني لا عَمَدَ لها فلا تُرَى. وإليه ذهب الجمهورُ. والثاني: أن لها عَمَدَاً ولكن غيرُ مرئيَّةٍ. وعن ابنِ عباس: «ما يُدْريكَ أنهما بِعَمَدْ لا تُرى؟» ، وإليه ذهب مجاهدٌ، وهذا قريبٌ مِنْ قولهم: ما رأيت رجلاً صالحاً، ونحوُه: {لاَ يَسْأَلُونَ الناس إِلْحَافاً} [البقرة: ٢٧٣] [وقوله:] .
Yüce Allah'ın: {بِغَيْرِ عَمَدٍ} “Direksiz” kavlinde: Bu car-mecrur, «السماوات» lafzından hal olarak nasb mahallindedir; yani: O gökleri direklerden hali olarak yükseltti. Sonra bu ifadede iki vecih vardır: Birincisi: Hem direklerin hem de görmenin birlikte olumsuzlanmasıdır; yani: Direk yoktur ki görülme de olsun; yani onun direği yoktur, binaenaleyh görülmez. Cumhur bu görüşe gitmiştir. İkincisi: Onun direkleri vardır fakat görünmezler. İbn Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir: «Onların görülmeyen direklerle [yükseltilmiş] olduğunu sana bildiren nedir?» Mücahid de bu görüşe meyletmiştir; bu da onların «Salih bir adam görmedim» sözüne yakındır. Benzeri: {لاَ يَسْأَلُونَ الناس إِلْحَافاً} “İnsanlardan ısrarla istemezler” [Bakara 273] ayeti [ile şairin şu sözüdür]:
16958. Metin
٢٨٤ - ٠- على لاحِبٍ لا يُهتدى بِمَنارِه ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
284 - 0- Açık ve geniş bir yol üzerinde ki işaret taşlarıyla hidayet bulunmaz / yol bulunmaz ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
16959. Metin
وقد تقدَّم. هذا إذا قُلْنَا: إنَّ «تَرَوْنها» صفةٌ، أمَّا إذا قلنا: إنها مستأنفةٌ -كما سيأتي- فيتعيَّن أنْ لا عَمَدَ لها البتةَ.
Bu [beyit] daha önce geçmişti. Bu [izah], «تَرَوْنها» ifadesinin sıfat olduğunu söylediğimiz takdirdedir. Ancak -ileride geleceği üzere- onun istinafiyye (yeni bir başlangıç cümlesi) olduğunu söylersek, göklerin kesinlikle hiçbir direğinin olmaması taayyün eder.
16960. Metin
والعامَّةُ على فتحِ العين والميم وهو اسمُ جمعٍ، وعبارةُ بعضِهم «إنه جمعٌ» ، نَظَرَ إلى المعنى دون الصناعة، وفي مفرده احتمالان، أحدهما: أنه عِماد، ونظيرُه إهاب وأَهَب. والثاني: أنه عمود كأَدِيْم وأَدَم وقضيم وقَضَم، كذا قال الشيخ: وقال أبو البقاء: «جمع عِماد،
Genel kıraat (cumhur), ayın ve mim harflerinin fethasıyla [«عَمَد» şeklindedir] ve bu bir ism-i cemdir (topluluk ismidir); bazılarının «o bir cemidir (çoğuldur)» şeklindeki ifadesi ise sarf kaidesine değil manaya itibar edilerek söylenmiştir. Bunun tekili hakkında iki ihtimal vardır: Birincisi: Tekilinin 'ımâd (عِماد) olmasıdır, bunun benzeri ihâb (إهاب) ve eheb (أَهَب) kelimeleridir. İkincisi: Tekilinin adîm (أَدِيم) ve edem (أَدَم), kadîm (قضيم) ve kadam (قَضَم) kelimelerinde olduğu gibi 'amûd (عمود) olmasıdır; Şeyh böyle demiştir. Ebu'l-Beka ise şöyle demiştir: «'Imâd lafzının çoğuludur,
16961. Metin
أو عَمود مثل: أَدِيمْ وأَدَم، وأَفِيْق وأَفَق، وإِهاب وأَهَب، ولا خامسَ لها» . قلت: فجعلوا فَعُولاً كفَعِيْل في ذلك، وفيه نظر؛ لأنَّ الأوزانَ لها خصوصيةٌ فلا يلزمُ مِنْ جَمْعِ فَعِيل على كذا أن يُجْمع عليه فَعُول، فكان ينبغي أن يُنَظِّروه بأنَّ فَعُولاً جُمِعَ على فَعَل.
veya adîm (أَدِيمْ) ve edem (أَدَم), afîk (أَفِيْق) ve efek (أَفَق), ihâb (إِهاب) ve eheb (أَهَب) kelimeleri gibi 'amûd kelimesinin çoğuludur; bunların beşincisi de yoktur». Ben derim ki: Bu hususta fe'ûl (فَعُول) kalıbını fe'îl (فَعِيْل) kalıbı gibi kabul etmişlerdir; fakat bunda eleştiriye açık bir yön vardır, zira kalıpların kendilerine has özellikleri vardır. Dolayısıyla fe'îl kalıbının şu şekilde çoğul yapılmasından, fe'ûl kalıbının da o şekilde çoğul yapılacağı sonucu zorunlu olarak çıkmaz. Bu sebeple fe'ûl vezninin fe'al (فَعَل) şeklinde çoğul yapılmasına dair misal getirmeleri gerekirdi.
16962. Metin
ثم قول أبي البقاء «ولا خامسَ لها» يعني أنه لم يُجْمَعْ على فَعَل إلاَّ هذه الخمسةُ: عِماد، وعَمُود، وأَدِيم، وأَفِيْق، وإِهاب، وهذا الحصرُ ممنوعٌ لِما ذكرْتُ لكَ مِنْ نحو: قَضِيم وقَضَم. ويُجْمعان في القِلَّة على «أَعْمِدة» .
Sonra Ebu'l-Beka'nın «bunların beşincisi de yoktur» sözü, fe'al (فَعَل) vezninde çoğul yapılanların yalnızca şu beş kelimeden ibaret olduğunu ifade eder: 'ımâd (عِماد), 'amûd (عَمُود), adîm (أَدِيم), afîk (أَفِيْق) ve ihâb (إِهاب). Fakat bu hasr (sınırlandırma), sana zikrettiğim kadîm (قَضِيم) ve kadam (قَضَم) gibi misallerden dolayı geçersizdir. Azlık çoğulunda (cemi kıllet) ise her ikisi de «أَعْمِدة» şeklinde çoğul yapılır.
16963. Metin
وقرأ أبو حَيْوة ويحيى بن وثاب «عُمُد» بضمتين، ومفرُده يحتمل أن يكونَ عِماداً كشِهاب وشُهُب، وكِتاب وكُتُب، وأن يكون عَمُوداً/ كرَسُول ورُسُل، وقد قرِئ في السبع: {فِي عَمَدٍ مُّمَدَّدَةِ} [الهمزة: ٩] بالوجهين. وقال ابن عطية في عَمَد: «اسم جمعِ عَمُود، والبابُ في جمعه» عُمُد «بضم الحروفِ الثلاثة كرَسُوْل ورُسُل» .
Ebu Hayve ve Yahya b. Vessâb iki damme ile «عُمُد» şeklinde okumuşlardır. Bunun tekilinin şihâb (شِهاب) ve şuhub (شُهُب), kitâb (كِتاب) ve kutub (كُتُب) kelimelerinde olduğu gibi 'ımâd (عِماد) olması da, resûl (رَسُول) ve rusul (رُسُل) kelimelerinde olduğu gibi 'amûd (عَمُود) olması da muhtemeldir. Yedi kıraatte de: {فِي عَمَدٍ مُّمَدَّدَةِ} “Uzatılmış sütunlar içinde” [Hümeze 9] ayeti her iki vecihle okunmuştur. İbn Atiyye 'amed (عَمَد) kelimesi hakkında şöyle demiştir: «'Amûd kelimesinin topluluk ismidir; bunun asıl çoğul kuralı ise resûl (رَسُوْل) ve rusul (رُسُل) gibi üç harfinin de dammesiyle 'umud (عُمُد) şeklindedir».
16964. Metin
قال الشيخ: «وهذا وهمٌ، وصوابُه بضم الحرفين؛ لأن الثالث هو حرفُ الإِعراب، فلا تُعْتبر ضمةً في كيفية الجمع» .
Şeyh [Ebu Hayyan] şöyle demiştir: «Bu bir vehimdir; doğrusu ise iki harfin dammelenmesidir. Çünkü üçüncü harf irap harfidir; dolayısıyla çoğulun kalıp yapısında damme olarak hesaba katılmaz».
16965. Metin
والعِماد والعَمود: ما يُعَمَّد به، أي: يُسْنَدُ، يقال: عَمَدْتُ الحائطَ
el-'Imâd ve el-'amûd: Kendisiyle dayanak yapılan, yani desteklenen şeydir. Denilir ki: «عَمَدْتُ الحائطَ
16966. Metin
أَعْمِدُه عَمْداً، أي: أدْعَمْتُه فاعتمد الحائطُ على العِماد. والعَمَدُ: الأساطينُ. قال النابغة:
أَعْمِدُه عَمْداً» yani: Onu destekledim, böylece duvar direğe dayandı. el-'Amed (العَمَدُ) ise sütunlar demektir. en-Nâbiğa şöyle demiştir:
16967. Metin
٢٨٤ - ١- وخَيَّسَ الجنَّ إني قد أَذِنْتُ لهمْ ... يَبْنُون تَدْمُرَ بالصُّفَّاح والعَمَدِ
284 - 1- Cinleri boyun eğdirdi; şüphesiz ben onlara izin vermiştim, ... Tedmür'ü yassı taşlar ve sütunlarla inşa ediyorlardı.
16968. Metin
والعَمْدُ: هو قَصْدُ الشيءِ والاستنادُ إليه، فهو ضِدُّ السهو، وعمودُ الصبح: ابتداءُ ضوئِه تشبيهاً بعمود الحديد في الهيئة، والعُمْدَةُ: ما يُعتمد عليه مِنْ مالٍ وغيرِهِ، والعَميد: السيِّدُ الذي يَعْمِدُه الناسُ، أي: يَقْصِدُونه.
el-'Amd (العَمْدُ) ise: Bir şeye yönelmek ve ona dayanmaktır, dolayısıyla sehvin (yanılmanın) zıddıdır. Sabahın sütunu (amûdü's-subh): Şekil bakımından demir direğe benzetilerek ışığının ilk başlangıcıdır. el-Umde (العُمْدَةُ): Mal ve benzeri şeylerden kendisine dayanılan unsurdur. el-Amîd (العَميد): İnsanların yöneldiği, yani kastettiği efendi/önder kimsedir.
16969. Metin
قوله: {تَرَوْنَهَا} في الضميرِ المنصوبِ وجهان، أحدهما: أنه عائدٌ على «عَمَد» وهو أقربُ مذكورٍ، وحينئذٍ تكون الجملةُ في محل جرٍّ صفةً ل «عَمَد» ، ويجيءُ فيه الاحتمالان المتقدمان: من كونِ العَمَد موجودةً، لكنها لا تُرى، أو غيرَ موجودةٍ البتةَ.
Cenab-ı Hakk'ın: {تَرَوْنَهَا} “Gördüğünüz” kavlindeki mansub zamir hakkında iki vecih vardır. Birincisi: Kendisine en yakın zikredilen lafız olan «عَمَد» kelimesine dönmesidir; bu durumda cümle «عَمَد» için cer mahallinde sıfat olur ve daha önce geçen iki ihtimal burada da söz konusu olur: Direklerin var olup da görünmemesi veya kesinlikle var olmaması.
16970. Metin
والثاني: أن الضميرَ عائدٌ على «السماوات» . ثم في هذه الجملة وجهان، أحدُهما: أنها مستأنفةٌ لا محلَّ لها، أي: استشهد برؤيتهم لها كذلك، ولم يَذْكر الزمخشريُّ غيرَه. والثاني: أنها في محلِّ نصبٍ على الحال مِن «السماوات» ، وتكونُ حالاً مقدرة؛ لأنها حين رَفْعِها لم نكن مَخْلُوْقِينَ، والتقدير: رَفَعَها مَرْئيةً لكم.
İkincisi: Zamirin «السماوات» lafzına dönmesidir. Bu durumda cümle hakkında iki vecih vardır: Birincisi: İraptan mahalli olmayan bir istinaf cümlesi olmasıdır; yani onları bu şekilde görmelerini şahit tutmuştur; ez-Zemahşerî bundan başkasını zikretmemiştir. İkincisi: «السماوات» lafzından hal olarak nasb mahallinde olmasıdır; bu da mukadder bir haldir, çünkü gökler yükseltildiği esnada bizler yaratılmış değildik. Takdiri ise: 'Onu size görünür halde yükseltti' [şeklindedir].
16971. Metin
وقرأ اُبَيٌّ «تَرَوْنَه» مراعاةً للفظ «عَمَدَ» إذ هو اسمُ جمعٍ. وهذه القراؤةُ رجَّح بها الزمخشريُّ كونَ الجملةِ صفةً ل «عَمَد» .
Ubeyy, topluluk ismi olması hasebiyle «عَمَدَ» lafzını gözeterek «تَرَوْنَه» şeklinde [müzekker zamirle] okumuştur. ez-Zemahşerî bu kıraat ile cümlenin «عَمَد» lafzına sıfat oluşunu tercih etmiştir.
16972. Metin
وزعم بعضُهم أنَّ «تَرَوْنَها» خبرٌ لفظاً، ومعناه الأمر، أي: رَوْها وانظروا إليها لتعتبروا بها. وهو بعيدٌ، ويتعيَّنُ على هذا أن تكونَ مستأنفةً؛ لأنَّ الطلبَ لا يقع صفةً ولا حالاً.
Bazıları ise «تَرَوْنَها» ifadesinin lafzan haber, manen ise emir olduğunu; yani ibret almanız için: 'Onu görün ve ona bakın' manasında olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu uzak bir ihtimaldir ve bu takdire göre cümlenin istinafiyye olması taayyün eder; zira talep (emir) sıfat veya hal olamaz.
16973. Metin
و «ثم» في «ثم استوى» لمجردِ العطفِ لا للترتيب؛ لأنَّ الاستواءَ على العرش غيرُ مرتَّبٍ على رَفْع السماوات.
«ثم استوى» ifadesindeki «ثم» edatı sıralama (tertip) için değil, yalnızca mutlak atıf içindir; zira Arş'a istiva, göklerin yükseltilmesine sıralı bir şekilde bağlı değildir.
16974. Metin
قوله: {يُدَبِّرُ الأمر يُفَصِّلُ الآيات} قرأ العامَّةُ هذين الحرفين بالياء مِنْ تحتُ جَرْياً على ضميرِ اسمِ الله تعالى، وفيهما وجهان، أحدُهما -وهو الظاهر-: أنهما مستأنفان للإِخبارِ بذلك. والثاني: أن الأولَ حالٌ مِنْ فاعلِ «سَخَّر» ، والثاني حالٌ مِنْ فاعل «يُدَبِّر» .
Cenab-ı Hakk'ın: {يُدَبِّرُ الأمر يُفَصِّلُ الآيات} “İşi yönetir, ayetleri açıklar” kavlinde: Genel kıraat (cumhur), Yüce Allah'ın isminin zamirine uygun olarak bu iki fiili alttan ye harfiyle okumuştur. Bu iki fiil hakkında iki vecih vardır: Birincisi -ki zahir olan budur-: Bunları haber vermek üzere istinafiyye olmalarıdır. İkincisi: Birincisinin «سَخَّر» fiilinin failinden hal, ikincisinin ise «يُدَبِّر» fiilinin failinden hal olmasıdır.
16975. Metin
وقرأ النخعي وأبان بن تغلب: «نُدَبِّرُ الأمرَ، نُفَصِّل» بالنون فيهما، والحسنُ والأعمشُ «نُفَصِّل» بالنون، «يُدَبِّر» بالياء. قال المهدوي: «لم يُخْتَلَفْ في» يُدَبِّر «، يعني أنه بالياء، وليس كما ذَكَر لِما قدَّمْتُه عن النخعيِّ وأبان بن تغلب.
en-Nehaî ve Ebân b. Tağlib her ikisinde de nun harfiyle: «نُدَبِّرُ الأمرَ، نُفَصِّل» şeklinde okumuşlardır; el-Hasan ve el-A'meş ise «نُفَصِّل» fiilini nun ile, «يُدَبِّر» fiilini ise ye ile okumuşlardır. el-Mehdevî: «'يُدَبِّر' fiilinde ihtilaf edilmemiştir» demiş, yani onun ye ile olduğunu kastetmiştir; fakat en-Nehaî ve Ebân b. Tağlib'den naklettiğim şeylerden dolayı durum zikrettiği gibi değildir.
16976. Metin
والرَّواسِي: الثوابت وهي الجبال، وفَواعِل الوصفُ لا يَطَّرِدُ إلاَّ في الإِناثِ، إلاَّ أن المكسَّر ممَّا لا يَعْقِلُ يجري مَجْرى جمعِ الإِناث، وأيضاً فقد كَثُرَ استعمالُه كالجوامِد فجُمِعَ كحائط وحوائط وكاهِل وكواهل. وقيل: هو جمعُ راسِيَة، والهاء للمبالغة، والرُّسُوُّ: الثبوت قال:
er-Ravâsî (الرَّواسِي): Sabit duran şeylerdir ki bunlar dağlardır. Sıfat olan fevâ'ıl (فَواعِل) vezni ancak müenneslerde kıyasi olarak gelir; ne var ki akılsız varlıkların kırık çoğulları müennes çoğulu hükmünde cereyan eder. Ayrıca câmid isimler gibi kullanımı çokça yaygınlaşmış; nitekim hâit (حائط) - havâit (حوائط), kâhil (كاهِل) - kevâhil (كواهل) şeklinde çoğul yapılmıştır. Bunun râsiye (راسِيَة) kelimesinin çoğulu olduğu, [müfredindeki] 'he' harfinin mübalağa için olduğu da söylenmiştir. Rusüvv (الرُّسُوُّ) ise sabit olmak demektir. [Şair] şöyle demiştir:
16977. Metin
٢٨٤ - ٢-
284 - 2-
16978. Metin
بهِ خالداتٌ ما يَرِمْنَ وهامِدٌ ... وَأشْعَثُ أَرْسَتْهُ الوَليدةُ بالفِهْرِ
Orada kımıldamayan ebedi [ocak taşları], sönmüş [küller] ... Ve genç kızın taşla sabitlediği tozlu [çadır kazığı] vardır.
16979. Metin
قوله: {وَمِن كُلِّ الثمرات} يجوز فيه ثلاثةُ أوجه، أحدها: أَنْ يتعلَّقَ ب «جَعَل» بعده، أي: وجعل فيها زوجين اثنين مِنْ كلٍ، وهو ظاهر. والثاني: أَنْ يتعلَّقَ بمحذوفٍ على أنه حالٌ من «اثنين» ؛ لأنه في الأصلِ صفةٌ له. والثالث: أن يَتِمَّ الكلامُ على قوله {وَمِن كُلِّ الثمرات} فيتعلَّقَ ب «جَعَلَ» الأولى على أنه من عطفِ المفردات، يعني عَطَفَ على معمول «جعل» الأولى، تقديرُه: أنه جَعَلَ في الأرض كذا وكذا ومن كل الثمرات. قال أبو البقاء: «ويكون جَعَلَ الثاني مستأنفاً» .
Cenab-ı Hakk'ın: {وَمِن كُلِّ الثمرات} “Ve bütün meyvelerden” kavlinde üç vecih caizdir: Birincisi: Kendisinden sonraki «جَعَل» fiiline müteallik olmasıdır; yani: 'Ve orada her birinden ikişer çift kıldı' [demektir] ki zahir olan da budur. İkincisi: «اثنين» lafzından hal olmak üzere mahzuf bir lafza müteallik olmasıdır; çünkü o aslen onun sıfatıdır. Üçüncüsü: Sözün {وَمِن كُلِّ الثمرات} “Ve bütün meyvelerden” ifadesi üzerinde tamamlanması ve tekil lafızların atfı kabilinden olarak birinci «جَعَلَ» fiiline müteallik olmasıdır; yani birinci «جعل» fiilinin mefulü üzerine atfedilmiştir. Takdiri: 'Yeryüzünde şöyle şöyle kıldı ve bütün meyvelerden kıldı' şeklindedir. Ebu'l-Beka: «Bu durumda ikinci 'جعل' fiili müstakil (istinaf) olur» demiştir.
16980. Metin
و {يُغْشِي الليل} تقدَّم الكلامُ فيه وهو: إمَّا مستأنفٌ وإمَّا حالٌ مِنْ فاعلِ الافعالِ قبله.
{يُغْشِي الليل} “Geceyi bürür” ifadesine dair açıklama daha önce geçmişti; bu da ya istinafiyye ya da kendisinden önceki fiillerin failinden haldir.
16981. Metin
قوله تعالى: {وَفِي الأرض قِطَعٌ} : العامَّة على رفع «قِطَعٌ» و «جنات» : إمَّا على الابتداء، وإمَّا على الفاعلية بالجارِّ قبله. وقرئ {قِطَعاً مُّتَجَاوِرَاتٍ} بالنصب، وكذلك في بعض المصاحف، على إضمار «جَعَلَ» .
Yüce Allah'ın: {وَفِي الأرض قِطَعٌ} “Ve yeryüzünde parçalar vardır” kavlinde: Genel kıraat (cumhur), «قِطَعٌ» ve «جنات» lafızlarının ref'i iledir; bu da ya mübteda olmalarından ya da kendilerinden önceki car-mecrurun faili olmalarından kaynaklanır. Gizli bir «جَعَلَ» fiiline binaen nasb ile {قِطَعاً مُّتَجَاوِرَاتٍ} şeklinde ve bazı mushaflarda da bu şekilde okunmuştur.
16982. Metin
وقرأ الحسن «وجناتٍ» بكسر التاء وفيها أوجهٌ، أحدُها: أنه جرٌ عطفاً على {كُلِّ الثمرات} . الثاني: أنه نصبٌ نَسَقاً على {زَوْجَيْنِ اثنين} قاله الزمخشري. الثالث: نَصْبُه نسقاً على «رواسي» . الرابع: نَصْبُه بإضمار «
el-Hasan ise te harfinin kesresi ile «وجناتٍ» şeklinde okumuştur ki bunda birkaç vecih vardır: Birincisi: {كُلِّ الثمرات} “Bütün meyveler” ifadesine matuf olarak cer olmasıdır. İkincisi: ez-Zemahşerî'nin belirttiği üzere {زَوْجَيْنِ اثنين} “İkişer çift” ifadesine matuf olarak nasb olmasıdır. Üçüncüsü: «رواسي» lafzına matuf olarak mansub olmasıdır. Dördüncüsü: Gizli bir
16983. Metin
جَعَلَ» وهو أَوْلى لكثرةِ الفواصلِ في الأوجهِ قبله. قال أبو البقاء: «ولم يَقْرَأ أحدٌ منهم» وزرعاً «بالنصب» .
«جَعَلَ» fiiliyle mansub olmasıdır; kendisinden önceki vecihlerde fasılaların çokluğu sebebiyle en uygun olanı da budur. Ebu'l-Beka: «Onlardan hiç kimse 'وزَرعاً' lafzını nasb ile okumamıştır» demiştir.
16984. Metin
قوله: {وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ} قرأ ابن كثير وأبو عمرو وحفص بالرفع في الأربعة، والباقون بالخفض. فالرفعُ في {زَرْعٌ وَنَخِيلٌ} للنسقِ على «قِطَعٌ» وفي «صِنْوان» لكونِهِ تابعاً ل «نخيل» ، و «غيرُ» لعطفِهِ عليه.
Cenab-ı Hakk'ın: {وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ} “Ve ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar” kavlinde: İbn Kesir, Ebu Amr ve Hafs her dört kelimeyi de ref ile okumuşlar; diğerleri ise cer ile okumuşlardır. {زَرْعٌ وَنَخِيلٌ} kelimelerindeki ref, «قِطَعٌ» lafzına atıf sebebiyledir; «صِنْوان» lafzındaki ref «نخيل» lafzına tabi (sıfat) olmasından, «غيرُ» lafzındaki ref ise ona matuf olmasındandır.
16985. Metin
وعاب الشيخُ على ابن عطية قولَه «عطفاً على» قطع «قال:» وليسَتْ عبارةً محررةً؛ لأنَّ فيها ما ليس بعطف وهو صِنْوان «قلت: ومثل هذا غيرُ مَعيبٍ لأنه عطفٌ محققٌ، غايةُ ما فيه أنَّ بعضَ ذلك تابعٌ، فلا يُقْدَحُ في هذه العبارة.
Şeyh [Ebu Hayyan], İbn Atiyye'nin «'قطع' lafzına atıftır» sözünü eleştirerek şöyle demiştir: «Bu dakik ve arı bir ifade değildir; zira bunların içinde atıf olmayan 'صِنْوان' kelimesi de vardır». Ben derim ki: Böyle bir ifade kınanacak bir şey değildir; çünkü ortada muhakkak bir atıf vardır, en nihayetinde bunlardan bazısı [atıf değil] tabiidir; dolayısıyla bu durum söz konusu ifadeye halel getirmez.
16986. Metin
والخفضُ مراعاةُ ل» أعناب «. وقال ابن عطية:» عطفاً على أعناب «، وعابَها الشيخ بما تقدَّم، وجوابُه ما تقدَّم.
Cer kıraati ise «أعناب» lafzına riayetendir. İbn Atiyye: «'أعناب' lafzına atıftır» demiş, Şeyh ise daha önce geçen gerekçeyle onu eleştirmiştir; cevabı ise az önce geçtiği gibidir.
16987. Metin
وقد طعنَ قومٌ على هذه القراءة وقالوا: ليس الزرعُ من الجنات، رُوِيَ ذلك عن أبي عمروٍ. وقد أجيب عن ذلك: بأنَّ الجنةَ احتَوَتْ على النخيلِ والأعنابِ والزرعِ كقوله: {جَعَلْنَا لأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاً} [الكهف: ٣٢] . وقال أبو البقاء:» وقيل: المعنى: ونبات/ زرعٍ فَعَطَفه على المعنى «. قلت: ولا أدري ما هذا الجوابُ؟ لأنَّ الذين يمنع أن تكون الجنةُ من الزرعِ يمنع أن تكونَ من نباتِ الزرع، وأيُّ فرق؟
Bir topluluk bu kıraate itiraz etmiş ve şöyle demiştir: Ekin, bahçelerden değildir. Bu [görüş], Ebû Amr'dan rivayet edilmiştir. Buna şöyle cevap verilmiştir: Bahçe; tıpkı O'nun {جَعَلْنَا لأَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاً} [el-Kehf: 32] “Onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, ikisinin etrafını hurmalarla çevirmiş ve aralarında da ekin bitirmiştik.” kavlinde olduğu gibi hurmaları, üzümleri ve ekini içermektedir. Ebu'l-Bekâ ise şöyle demiştir: “Şöyle de denilmiştir: Mana; 've ekin bitkisi' demektir, dolayısıyla onu manaya atfetmiştir.” Ben derim ki: Bu nasıl bir cevaptır, bilmiyorum! Zira bahçenin ekinden olmasını engelleyen kimse, onun ekin bitkisinden olmasını da engeller; [arada] ne fark vardır ki?
16989. Metin
والصَّنْوانُ: جَمْع صِنْوٍ كقِنْوان جمع قِنْو، وقد تقدم تحقيق هذه البنية في الأنعام. والصِّنْوُ: الفَرْعُ، يَجْمعه وفرعاً آخر أصلٌ واحدٌ، وأصله المِثْلُ، وفي الحديث:» عَمُّ الرجل صِنْوُ أبيه «، أي: مثلُه، أو لأنهما يجمعهما أصلٌ واحد.
es-Sınvân (الصَّنْوانُ): Tıpkı kırv (قِنْو) kelimesinin çoğulunun kınvân (قِنْوان) olması gibi, sınv (صِنْو) kelimesinin çoğuludur; bu yapının tahkiki En'âm Suresi'nde geçmişti. es-Sınv (الصِّنْوُ): Kendisini ve diğer bir dalı tek bir kökün birleştirdiği daldır; aslı ise 'benzer' demektir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Kişinin amcası, babasının sınvıdır (صِنْوُ أبيه)», yani: Onun benzeridir veya ikisini tek bir asıl (kök) birleştirdiği içindir.
16990. Metin
والعامَّة على كسرِ الصاد. وقرأ السلمي وابن مصرِّف وزيدُ بن علي بضمِّها، وهي لغةُ قيسٍ وتميم، كذِئْب وذُؤْبان. وقرأ الحسنُ وقتادةُ بفتحها، وهو اسمُ جمعٍ لا جمعُ تكسيرٍ؛ لأنه ليس مِنْ أبنيتِه فَعْلان، ونظيرُ» صَنْوان «بالفتح» السَّعْدان «. هذا جمعُه في الكثرةِ، وأمَّا في القِلَّة فيُجْمع على أَصْنَاءٍ كحِمْل وأَحْمال.
Genel kıraat (cumhur), sad harfinin kesresi iledir. es-Sülemî, İbn Musarrif ve Zeyd b. Ali ise zi'b (ذِئْب) ve zü'bân (ذُؤْبان) gibi Kays ve Temim lehçesi olarak sad harfinin dammesiyle okumuşlardır. el-Hasan ve Katâde ise fetha ile okumuşlardır; bu bir kırık çoğul (cem-i teksir) değil, bir topluluk ismidir (ism-i cem); zira fa'lân (فَعْلان) onun kalıplarından değildir. Fetha ile «صَنْوان» kelimesinin benzeri «السَّعْدان» lafzıdır. Bu, onun çokluk çoğuludur (cemi kesret); azlık çoğulunda (cemi kıllet) ise hıml (حِمْل) ve ahmâl (أَحْمال) gibi «أَصْنَاء» şeklinde çoğul yapılır.
16991. Metin
قوله:» يُسْقَى «قرأه بالياء مِنْ تحتُ ابنُ عامر وعاصمٌ، أي: يُسقى
Cenab-ı Hakk'ın: «يُسْقَى» kavmini İbn Âmir ve Âsım alttan ye harfiyle [müzekker olarak] okumuşlardır, yani: Zikredilen şeyler sulanır [demektir].
16992. Metin
ما ذُكِرَ، والباقون بالتاء مِنْ فوقُ مراعاةً للفظِ ما تقدم، وللتأنيث في قولِه» بعضَها «.
Diğer kıraat imamları ise daha önce geçen lafza ve «بعضَها» sözündeki müennesliğe riayet ederek üstten te harfiyle [«تُسْقَى» şeklinde] okumuşlardır.
16993. Metin
قوله: «ونُفَضِّل» قرأه بالياء مِنْ تحتُ مبنياً للفاعل الأخَوان، والباقون بنونِ العظمة. ويحيى بن يعمر وأبو حيوة «يُفَضَّل» بالياء مبنياً للمفعول، «بعضُها» رفعاً. قال أبو حاتم: «وَجَدْتُه كذلك في مصحف يحيى بن يعمر» وهو أولُ مَنْ نَقَّط المصاحفَ. وتقدَّم الخلاف في «الأُكُل» في البقرة.
Cenab-ı Hakk'ın: «ونُفَضِّل» kavmini İki Kardeş (Hamza ve el-Kisâî), etken (mef'ulü için mebni) olarak alttan ye harfiyle [«ويُفَضِّلُ» şeklinde] okumuşlar; diğerleri ise azamet nunu ile okumuşlardır. Yahya b. Ya'mer ve Ebu Hayve ise edilgen olarak ye harfiyle «يُفَضَّل» ve fail naibi olarak ref ile «بعضُها» şeklinde okumuşlardır. Ebu Hâtim: «Bunu, mushaflara ilk defa nokta koyan kişi olan Yahya b. Ya'mer'in mushafında bu şekilde buldum» demiştir. «الأُكُل» kelimesindeki kıraat ihtilafı ise Bakara Suresi'nde geçmişti.
16994. Metin
و {فِي الأكل} فيه وجهان، أظهرُهما: أنه ظرفٌ للتفضيل. والثاني: أنه حال من «بعضها» ، أي: نُفضِّل بعضَها مأكولاً، أي: وفيه الأكلُ، قاله أبو البقاء، وفيه بُعْدٌ مِنْ جهة المعنى والصناعة.
{فِي الأكل} “yemişlerinde/tadında” [ifadesinde] iki vecih vardır; en açığı: [onun] tefdîl için zarf olmasıdır. İkincisi: «بعضها» lafzından hâl olmasıdır; yani: bazısını yenilen şey olarak üstün kılarız, yani onda yeme/tat bulunarak; bunu Ebu'l-Bekâ söylemiştir, ancak mana ve [nahiv] sanatı bakımından onda uzaklık (zayıflık) vardır.
16995. Metin
قوله تعالى: {فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ} : يجوز فيه ثلاثةُ أوجهٍ، أحدُها: أنه خبرٌ مقدمٌ، و «قولُهم» مبتدأ مؤخرٌ، ولا بد مِنْ حَذْفِ صفةٍ لتتِمَّ الفائدةُ، أي: فَعَجَبٌ أيُّ عَجَبٍ، أو غريب ونحوه. والثاني: أنه مبتدأٌ، وسَوَّغَ الابتداءُ ما ذكرتْهُ مِن الوصفِ المقدِّرِ، ولا يَضُرُّ حينئذٍ كونُ خبِرهِ، معرفةً،
Yüce Allah'ın: {فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ} “asıl şaşılacak olan onların sözüdür” kavlinde üç vecih caizdir; birincisi: [«عَجَبٌ» lafzının] öne geçmiş haber (haber-i mukaddem), «قولُهم» lafzının ise sona kalmış mübteda (mübteda-i muahhar) olmasıdır; cümlenin fayda vermesinin (tam olmasının) sağlanması için takdirî bir sıfatın hazfedilmiş olması zorunludur, yani: 'pek şaşılacak bir acayiplik' veya 'garip' ve benzeri [demektir]. İkincisi: onun mübteda olmasıdır; mübteda olarak başlanmasını (ibtidâyı) caiz kılan şey ise zikrettiğim takdir edilen sıfattır; bu durumda haberinin marife olması zarar vermez,
16996. Metin
وهذا كما اَعْرب سيبويهِ «كم» مِنْ «كم مالُك» و «خيرٌ» مِنْ «اقصِدْ رجلاً خيرٌ منه أبوه» مبتدأين لمسوِّغِ الابتداء بهما، وخبرُهما معرفةً. قاله الشيخ وللنزاعِ فيه مجالٌ.
Bu, Sîbeveyh'in «كم مالُك» [cümlesindeki] «كم» kelimesini ve «اقصِدْ رجلاً خيرٌ منه أبوه» [cümlesindeki] «خيرٌ» kelimesini, kendileriyle ibtidâyı caiz kılan bir sebepten dolayı mübteda, haberlerini ise marife olarak irap etmesi gibidir. Bunu Şeyh [Ebû Hayyân] söylemiştir, ancak bunda tartışmaya yer vardır.
16997. Metin
على أنَّ هناك عِلَّةً لا تَتَأتَّى ههنا: وهي أن الذي حَمَلَ سيبويهِ على ذلك في المسألتين أنَّ أكثرَ ما يقع موقعَ «كم» و «خير» ما هو مبتدأ، فلذلك حَكَمَ عليهما بحكمِ الغالبِ بخلافِ ما نحن فيه.
Kaldı ki orada burada geçerli olmayan bir illet (gerekçe) vardır: Sîbeveyh'i bu iki meselede buna sevk eden şey, «كم» ve «خير» kelimelerinin yerine çoğunlukla mübteda olan şeylerin gelmesidir; bu sebeple onlar hakkında -bizim ele aldığımız konunun aksine- galip olanın hükmüyle hükmetmiştir.
16998. Metin
الثالث: أنَّ «عجبٌ» مبتدأٌ بمعنى مُعْجِب، و «قولُهم» فاعلٌ به، قاله أبو البقاء، ورَدَّ عليه الشيخُ: بانهم نَصُّوا على أن «فَعَلاً» و «فُعْلَة» و «فِعْلاً» يَنُوب عن مفعولٍ في المعنى ولا يعمل عملَه، فلا تقول: مررتُ برجلٍ ذِبْحٍ كبشُه، ولا غُرْفةٍ ماؤه، ولا قَبَضٍ مالُه «. قلت: وأيضاً فإن الصفاتِ لا تعملُ إلاَّ إذا اعتمَدَتْ على أشياءَ مخصوصةٍ، وليس منها هنا شيءٌ.
Üçüncüsü: «عجبٌ» lafzının 'mu'cib' (hayrete düşüren) manasında bir mübteda, «قولُهم» lafzının ise onun faili olmasıdır; bunu Ebu'l-Bekâ söylemiştir. Şeyh [Ebû Hayyân] ise ona şu şekilde reddiye vermiştir: Zira [nahivciler] fa'al (فَعَل), fu'leh (فُعْلَة) ve fi'l (فِعْل) vezinlerinin mana yönünden mef'ûlün yerine geçtiğini, fakat onun amelini yapamayacağını açıkça belirtmişlerdir; dolayısıyla: «مررتُ برجلٍ ذِبْحٍ كبشُه», «ولا غُرْفةٍ ماؤه», «ولا قَبَضٍ مالُه» denilemez. Ben derim ki: Ayrıca sıfatlar ancak belirli şeylere dayandıkları (i'timad ettikleri) zaman amel ederler; burada ise bunlardan hiçbiri yoktur.
16999. Metin
قوله: {أَإِذَا كُنَّا تُرَاباً أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} يجوز في هذه الجملةِ الاستفهاميةِ وجهان، أحدُهما: -وهو الظاهر- أنها منصوبةُ المحلِّ لحكايتها بالقولِ. والثاني: أنها وما في حَيِّزها في محلِّ رفعٍ بدلاً مِنْ «قولُهم»، وبه بدأ الزمخشري، ويكون بدلَ كلٍ مِنْ كل، لأنّ هذا هو نفسُ قولِهم. و «إذا» هنا ظرفٌ محضٌ، وليس فيها معنى الشرطِ، والعاملُ فيها مقدرٌ يُفَسِّره {لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} تقديرُه: أإذا كنا تراباً نُبْعَثُ أو نُحْشَر، ولا يَعْمل فيها {خَلْقٍ جَدِيدٍ} لأنَّ ما بعد «إذا» لا يعمل فيما قبلها، ولا يعمل فيها أيضاً «كُنَّا» لإِضافتها إليها.
Yüce Allah'ın: { أَإِذَا كُنَّا تُرَاباً أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ } “Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” sözü: Bu soru cümlesinde iki vecih caizdir: Birincisi -ki zahir olan budur-: Kavl (söz) ile hikâye edildiği için mahallen mansub olmasıdır. İkincisi: Kendisi ve kapsamındaki ifadelerin, «onların sözü» ifadesinden bedel olarak mahallen merfu olmasıdır; Zemahşerî de [açıklamasına] bununla başlamıştır. Bu [durumda] bedel-i kül minel-kül (bütünün bütünden bedeli) olur; çünkü bu [ifade], bizzat onların sözünün kendisidir. Buradaki «izâ» (إِذَا) sırf zarftır, onda şart anlamı yoktur. Onda amel eden âmil ise takdirî olup bunu { لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ } “...yeni bir yaratılışta [olacağız]” [ifadesi] tefsir etmektedir. Takdiri: “Biz toprak olduğumuz zaman mı diriltileceğiz veya toplanacağız?” şeklindedir. { خَلْقٍ جَدِيدٍ } “...yeni bir yaratılış...” ifadesi onda amel etmez; çünkü «izâ»dan sonra gelen ifade, ondan öncekinde amel edemez. Ona muzaf kılındığı için «künnâ» (كُنَّا) da onda amel edemez.
17001. Metin
واختلف القرَّاءُ في هذا الاستفهامِ المكررِ اختلافاً منتشراً، وهو في أحدِ عشرَ موضعاً من القرآن، فلا بُدَّ مِنْ تَعيينِها وبيانِ مراتبِ القرَّاء فيها، فإنَّ في ضبطها عُسْراً يَسْهُل بعَوْنِ الله تعالى:
Kıraat imamları Kur'an'da on bir yerde geçen bu tekrarlı istifham hususunda yaygın bir ihtilafa düşmüşlerdir. Bu yerlerin tek tek belirlenmesi ve kıraat imamlarının bunlardaki mertebelerinin açıklanması gerekir; zira bunları zaptetmekte bir güçlük vardır ki, Yüce Allah'ın yardımıyla kolaylaşacaktır:
17002. Metin
أمَّا المواضعُ المذكورةُ، فأوَّلُها ما في هذه السورة. الثاني والثالث كلاهما في «الإِسراء» وهما: {أَإِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَدِيداً} [الآيتان: ٤٩، ٩٨] موضعان الرابع: في «المؤمنون» {أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ} [الآية: ٨٢] . وفي «النمل» : {أَإِذَا كُنَّا تُرَاباً وَآبَآؤُنَآ أَإِنَّا لَمُخْرَجُونَ} [الآية: ٦٧] ، وفي «العنكبوت» : {إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الفاحشة مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّنَ العالمين أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرجال}
Zikredilen yerlere gelince; bunların ilki bu surede olandır. İkincisi ve üçüncüsü İsrâ Suresi'ndedir ve bu ikisi şu iki yerdir: {أَإِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَدِيداً} “Biz bir kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?” [İsrâ 49, 98]. Dördüncüsü Mü'minûn Suresi'ndedir: {أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ} “Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz?” [Mü'minûn 82]. Neml Suresi'nde: {أَإِذَا كُنَّا تُرَاباً وَآبَآؤُنَآ أَإِنَّا لَمُخْرَجُونَ} “Biz ve atalarımız toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi [kabirlerden] çıkarılacağız?” [Neml 67]. Ankebût Suresi'nde: {إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الفاحشة مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّنَ العالمين أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرجال} “Gerçekten siz, sizden önce âlemlerden hiçbirinin yapmadığı o hayasızlığı mı yapıyorsunuz? Gerçekten siz erkeklere mi varıyorsunuz?”
17003. Metin
[الآيتان: ٢٨، ٢٩] . وفي «ألم، السجدة» {أَإِذَا ضَلَلْنَا فِي الأرض أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} [الآية: ١٠] . وفي «الصافات» موضعان، وفي الواقعة موضعٌ: {أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ} [الصافات: ١٦، ٥٣، الواقعة: ٤٧] . وفي «النازعات» : {أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الحافرة أَإِذَا كُنَّا عِظَاماً نَّخِرَةً} [الآية: ١١] .
[Ankebût 28, 29]. Elif-Lâm-Mîm es-Secde Suresi'nde: {أَإِذَا ضَلَلْنَا فِي الأرض أَإِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} “Toprakta kaybolup yok olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” [Secde 10]. Sâffât Suresi'nde iki yer ve Vâkıa Suresi'nde bir yer: {أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ} “Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz?” [Sâffât 16, 53; Vâkıa 47]. Nâziât Suresi'nde: {أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الحافرة أَإِذَا كُنَّا عِظَاماً نَّخِرَةً} “Biz ilk halimize mi döndürüleceğiz? Çürümüş kemikler haline geldiğimiz zaman mı?” [Nâziât 10-11].
17004. Metin
هذه هي المواضعُ المختلَفُ فيها، وأمَّا ضبطُ الخلافِ فيها بالنسبةِ إلى القرَّاء ففيه طريقان، أحدهما بالنسبة إلى ذِكْر القُرَّاء، والثاني: بالنسبة إلى ذِكْر السُّوَر وهذا الثاني أقربُ، فلذلك بَدَأْتُ به فأقول: هذه المواضعُ تنقسم قسمين: قسمٌ منها سبعةُ مواضعَ لها حكمٌ واحدٌ، وقسمٌ منها أربعةُ مواضعَ، لكلٍ منها حكمٌ على حِدَته.
İşte ihtilaflı yerler bunlardır. Kıraat imamlarına göre bunlardaki ihtilafın zaptedilmesinde ise iki yol vardır: Birincisi kıraat imamlarının zikredilmesine göredir, ikincisi surelerin zikredilmesine göredir. Bu ikincisi daha kolay/yakındır; bu sebeple söze onunla başladım ve derim ki: Bu yerler iki kısma ayrılır: Bir kısmı yedi yerdir ve tek bir hükmü vardır; diğer kısmı ise dört yerdir ve her birinin kendine has ayrı bir hükmü vardır.
17005. Metin
أمَّا القسم الأول: فمنه في هذه السورة، والثاني والثالث في سبحان، والرابع في المؤمنين، والخامس في ألم السجدة، والسادس والسابع في الصَّافات، وقد عَرَفْتَ أعيانَها ممَّا تقدَّمَ.
Birinci kısma gelince: Bunlardan [ilki] bu surededir; ikincisi ve üçüncüsü Sübhân (İsrâ) Suresi'ndedir; dördüncüsü Mü'minûn Suresi'ndedir; beşincisi Elif-Lâm-Mîm es-Secde Suresi'ndedir; altıncısı ve yedincisi Sâffât Suresi'ndedir; bunların kendilerini daha önce geçenlerden öğrenmiştin.
17006. Metin
أمَّا حكمُها: فإنَّ نافعاً والكسائيَّ يستفهمان في الأول ويُخْبران في الثاني، وأن ابنَ عامرٍ يُخْبِر في الأول، ويستفهم في الثاني، وأنَّ الباقين يَسْتفهمون في الأول والثاني.
Bunların hükmüne gelince: Nâfi' ve el-Kisâî birincisinde istifham yapar (soru sığasıyla okur), ikincisinde ise haber verir (düz cümle olarak okur); İbn Âmir birincisinde haber verir, ikincisinde istifham yapar; diğerleri ise hem birincisinde hem ikincisinde istifham yaparlar.
17007. Metin
وأمَّا القسمُ الثاني: فأوَّله [ما في سورة النمل] ، وحكمُه: أنَّ نافعاً يُخْبِر في الأول ويستفهم في الثاني، وأن ابنَ عامر والكسائي يعكِسُه، أي: يَسْتفهمان في الأول ويُخْبِران في الثاني، وأنَّ الباقين يَسْتفهمون فيهما. الثاني: ما في سورة العنكبوت، وحكمُه: أن نافعاً وابنَ كثير وابنَ عامرٍ وحفصاً يُخْبرون في الأول ويستفهمون في الثاني، وأن الباقين يستفهمون فيهما.
İkinci kısma gelince: İlki [Neml Suresi'nde olandır]; hükmü: Nâfi' birincisinde haber verir, ikincisinde istifham yapar; İbn Âmir ve el-Kisâî ise bunun aksini yapar; yani: birincisinde istifham yaparlar, ikincisinde haber verirler; diğerleri ise her ikisinde de istifham yaparlar. İkincisi: Ankebût Suresi'nde olandır; hükmü: Nâfi', İbn Kesîr, İbn Âmir ve Hafs birincisinde haber verir, ikincisinde istifham yaparlar; diğerleri ise her ikisinde de istifham yaparlar.
17008. Metin
الثالث: ما في سورة الواقعة، وحكمُه: أن نافعاً والكسائيَّ يستفهمان في الأول، ويُخبران في الثاني، وأن الباقين يستفهمون فيهما. الرابع ما في سورة النازعات، وحكمه: أنَّ نافعاً وابن عامر والكسائي يستفهمون في الأول ويخبرون في الثاني، وأنَّ الباقين يستفهمون فيهما.
Üçüncüsü: Vâkıa Suresi'nde olandır; hükmü: Nâfi' ve el-Kisâî birincisinde istifham yapar, ikincisinde haber verirler; diğerleri ise her ikisinde de istifham yaparlar. Dördüncüsü: Nâziât Suresi'nde olandır; hükmü: Nâfi', İbn Âmir ve el-Kisâî birincisinde istifham yapar, ikincisinde haber verirler; diğerleri ise her ikisinde de istifham yaparlar.
17009. Metin
وأمَّا الطريقُ الآخرُ بالنسبة إلى القراء فأقول: إن القراء فيها على أربعِ مراتبَ، والأولى: ان نافعاً ﵀ قرأ بالاستفهام في الأول وبالخبر في الثاني، إلا في النمل والعنكبوت فإنه عَكَس. المرتبة الثانية: أن ابن كثير وحفصاً قرآ بالاستفهام في الأول والثاني، إلا الأولَ من العنكبوت فقرآه بالخبر. المرتبة الثالثة: أن ابنَ عامر قرأ بالخبر في الأول والاستفهام في الثاني، إلا في النمل والواقعة والنازعات، فقرأ في النمل والنازعات بالاستفهام في الأول، وبالخبر في الثاني، وفي الواقعة بالاستفهام فيهما. المرتبة الرابعة: الباقون -وهم أبو عمرو وحمزة وأبو بكر- قرؤوا بالاستفهام في الأول والثاني، ولم يخالِفْ أحدٌ منهم أصلَه، وإنما ذكرت هذين الطريقين لعُسْرهما وصعوبةِ استخراجهما من كتب القراءات.
Kıraat imamlarına göre olan diğer yola gelince; derim ki: Kıraat imamları bunlarda dört mertebe üzeredir: Birincisi: Nâfi' -rahimehullâh- Neml ve Ankebût hariç birincisinde istifhamla, ikincisinde haberle okumuştur; bu iki surede ise tersini yapmıştır. İkinci mertebe: İbn Kesîr ve Hafs Ankebût'un birincisi hariç -ki onu haberle okumuşlardır- birincisinde ve ikincisinde istifhamla okumuşlardır. Üçüncü mertebe: İbn Âmir Neml, Vâkıa ve Nâziât hariç birincisinde haberle, ikincisinde istifhamla okumuştur; Neml ve Nâziât'ta birincisinde istifham, ikincisinde haberle; Vâkıa'da ise her ikisinde istifhamla okumuştur. Dördüncü mertebe: Kalanlar -yani Ebû Amr, Hamza ve Ebû Bekir- birincisinde ve ikincisinde istifhamla okumuşlar ve onlardan hiçbiri kendi aslının dışına çıkmamıştır. Bu iki yolu ancak kıraat kitaplarından çıkarılmalarının zorluğu ve güçlüğü sebebiyle zikrettim.
17010. Metin
ثم الوجهُ في قراءةِ مَن، استفهم في الأول والثاني قَصْدُ المبالغة في الإِنكار، فاتى به في الجملة الأولى، وأعاده في الثانية تأكيداً له، والوجهُ في قراءة منْ أتى به في مرة واحدةً حصولُ المقصودِ به؛ لأنَّ كلَّ جملة مرتبطةٌ بالأخرى، فإذا أنكرَ في إحداهما حَصَل الإِنكار في الأخرى، وأمَّا مَنْ خالف أصلَه في شيءٍ من ذلك فلاتِّباعِ الأثَر.
Sonra hem birincisinde hem ikincisinde istifham yapanların kıraatindeki vecih (gerekçe), inkârda mübalağa kastıdır; dolayısıyla birinci cümlede onu getirmiş, pekiştirmek (tekit) için de ikincisinde tekrarlamıştır. Onu sadece bir defa getirenlerin kıraatindeki vecih ise maksadın onunla hasıl olmasıdır; çünkü her cümle diğeriyle bağlantılıdır; birinde inkâr edildiği vakit diğerinde de inkâr gerçekleşmiş olur. Bunlardan herhangi birinde kendi aslına muhalefet eden kimseye gelince, bu rivayete (esere) uymaktan dolayıdır.
17011. Metin
قوله تعالى: {قَبْلَ الحسنة} : فيه وجهان، أحدهما: أنه متعلقٌ بالاستعجال ظرفاً له، والثاني: أنه متعلِّقٌ بمحذوف على أنه حالٌ مقدَّرةٌ مِن «السَّيِّئة» قاله أبو البقاء.
Yüce Allah'ın: {قَبْلَ الحسنة} “iyilikten önce” kavlinde iki vecih vardır; birincisi: acele isteme (isti'câl) fiiline zarf olarak müteallik olmasıdır; ikincisi: «السَّيِّئة» lafzından mukadder bir hâl olarak mahzuf [bir âmile] müteallik olmasıdır; bunu Ebu'l-Bekâ söylemiştir.
17012. Metin
قوله: {وَقَدْ خَلَتْ} يجوز أن تكونَ حالاً وهو الظاهر، وأن تكونَ مستأنفةً. والعامَّةُ على فتح الميم وضمِّ المثلثة، الواحدة «مَثُلَة» كسَمُرَة وسَمُرات، وهي العقوبةُ الفاضحة. قال ابن عباس:: العقوباتُ المستأصِلات كَمَثُلَةِ قَطْعِ الأذن والأنف ونحوِهما «، سُمِّيَت بذلك لما بين العقاب والمُعَاقَب من المماثلة كقوله: {وَجَزَآءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَا} [الشورى: ٤٠] ، أو لأَخْذِها من المِثال بمعنى القِصاص، يقال: أَمْثَلْتُ الرجلَ منْ صاحبِه وأقْصَصْته، بمعنى واحد، أو لأخْذِها مِنْ ضَرْبِ المَثَل لعِظَم شأنها.
Cenab-ı Hakk'ın: {وَقَدْ خَلَتْ} “halbuki gelip geçmiştir” kavlinin hâl olması caizdir ki zahir olan budur; istînâfiyye (yeni bir başlangıç cümlesi) olması da caizdir. Genel kıraat (cumhur) mim harfinin fethası ve peltek se (ث) harfinin dammesi iledir [«المَثُلاَتُ» şeklinde]; tekili semure (سَمُرَة) ve semurât (سَمُرات) gibi mesule (مَثُلَة) gelir; bu ise rezil edici cezadır. İbn Abbas şöyle demiştir: «Kulak ve burun kesme cezası gibi kök kazıyıcı cezalardır». Ceza ile cezalandırılan arasındaki benzerlikten (mümâseletten) dolayı böyle isimlendirilmiştir; nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: {وَجَزَآءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَا} “Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür” [Şûrâ 40]. Veya kısas manasındaki 'misâl'den (المِثال) türetildiği içindir; nitekim «أَمْثَلْتُ الرجلَ منْ صاحبِه» ve «أقْصَصْته» [yani 'adamı arkadaşından dolayı kısas yaptım'] aynı manada kullanılır. Ya da işin büyüklüğünden ötürü darb-ı meselden (örnek verilmesinden) alınmıştır.
17013. Metin
وقرأ ابن مُصَرِّف بفتح الميم وسكون الثاء. قيل: وهي لغةُ الحجاز في» مَثْلة «. / وقرأ ابن وثَّاب بضمِّ الميم وسكونِ الثاء، وهي لغة تميم. وقرأ الأعمشُ ومجاهدٌ بفتحهما، وعيسى بن عمر وأبو بكرٍ في روايةٍ بضمهما.
İbn Musarrif mimin fethası ve se'nin sükûnu ile okumuştur. Bunun «مَثْلة» kelimesinde Hicaz lehçesi olduğu söylenmiştir. İbn Vessâb ise mimin dammesi ve se'nin sükûnu ile okumuştur; bu da Temim lehçesidir. el-A'meş ve Mücâhid her ikisinin fethasıyla, Îsâ b. Ömer ve bir rivayette Ebû Bekir ise her ikisinin dammesiyle okumuşlardır.
17014. Metin
فأمَّا الضمُّ والإِسكانُ فيجوز أن يكونَ أصلاً بنفسه لغة، وأن يكونَ مخففاً مِنْ قراءة مَنْ ضمَّهما. وأمَّا ضمُّهما فيُحْتمل أيضاً أن يكونَ اصلاً بنفسه لغةً، وأن يكونَ إتباعاً مِنْ قراءة الضمِّ والإِسكان نحو: العُسُرِ في العُسْر، وقد عُرِفَ ما فيه.
Damme ve iskân [kıraatine] gelince; bunun bizzat müstakil bir lügat aslı olması da, her ikisini dammeli okuyanın kıraatinden hafifletilmiş olması da caizdir. Her ikisinin dammelenmesine gelince; bunun da bizzat müstakil bir lügat aslı olması ihtimal dahilindedir; keza «العُسْر» kelimesinde «العُسُر» denmesi gibi, damme ve iskân kıraatinden [hareke] uyumu (itbâ') olması da muhtemeldir; bu konudaki [detaylar] zaten bilinmektedir.
17015. Metin
قوله: {على ظُلْمِهِمْ} حال من» للناس «. والعامل فيها قال أبو البقاء:» مغفرة «يعني أنه هو العامل في صاحبها.
Cenab-ı Hakk'ın: {على ظُلْمِهِمْ} “onların zulümlerine rağmen” kavli, «للناس» lafzından hâldir. Ondaki âmil hakkında Ebu'l-Bekâ: «مغفرة lafzıdır» demiştir; yani hâlin sahibinde amel eden âmil bizzat odur.
17016. Metin
قوله تعالى: {وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} فيه ثلاثةُ أوجه، أحدها: أن هذا كلامٌ مستأنفٌ مستقلٌ من مبتدأ وخبر. الثاني: أنَّ {وَلِكُلِّ قَوْمٍ} متعلقٌ بهادٍ، و «هادٍ» نَسَقٌ على مقدَّر، أي: إنما أنت منذرٌ وهادٍ لكل قوم. وفي هذا
Yüce Allah'ın: {وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} “her kavmin bir yol göstericisi (hâdîsi) vardır” kavlinde üç vecih vardır; birincisi: bunun mübteda ve haberden oluşan müstakil bir istînâf kelamı olmasıdır. İkincisi: {وَلِكُلِّ قَوْمٍ} “ve her kavmin” car-mecrûrunun «هادٍ» lafzına müteallik olması, «هادٍ» lafzının ise takdirî bir kelimeye atfedilmiş (nesak) olmasıdır; yani: Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir yol göstericisin [demektir]. Bu
17017. Metin
الوجهِ الفصلُ بين حرفِ العطفِ والمعطوف بالجارِّ، وفيه خلافٌ تقدَّم. ولمَّا ذكر الشيخ هذا الوجهَ لم يذكر هذا الإِشكالَ، ومِنْ عادته ذِكْرُه رادّاً به على الزمخشري. الثالث: أنَّ هادياً خبرُ مبتدأ محذوفٍ تقديرُه: [إنما أنت منذرٌ] ، وهو لكلِّ قومٍ هادٍ، ف «لكلِّ» متعلقٌ به أيضاً.
vecihte atıf harfi ile matûf arasının car[-mecrûr] ile ayrılması söz konusudur ki bunda daha önce geçen bir ihtilaf vardır. Şeyh [Ebû Hayyân] bu vechi zikrettiğinde bu itirazı (işkâli) zikretmemiştir; halbuki onun âdeti bunu zikrederek Zemahşerî'ye reddiye vermektir. Üçüncüsü: «هادٍ» lafzının mahzuf bir mübtedanın haberi olmasıdır; takdiri: [Sen ancak bir uyarıcısın], ve O, her kavim için bir yol göstericidir [şeklindedir]; dolayısıyla «لكلِّ» mecrûru yine ona mütealliktir.
17018. Metin
ووقف ابن كثير على «هادٍ» و {وَاقٍ} [الرعد: ٣٤] حيث وقعا، وعلى {وَالٍ} [الرعد: ١١] هنا [وباقٍ في التخل بإثبات] الياء، وحَذَفها الباقون. ونقل ابن مجاهد عنه أنه يقف بالياء في جميع الباب، ونَقَل عن ورش أنه خَيَّر في الوقف [بين الياءِ وحَذْفِها، والباب] هو كلُّ منقوصٍ منوَّنٍ غيرِ منصوبٍ.
İbn Kesîr nerede geçerse geçsin «هادٍ» ve {وَاقٍ} “koruyucu” [Ra'd 34] lafızlarında, burada geçen {وَالٍ} “koruyup gözeten” [Ra'd 11] lafzında ve [Nahl Suresi'ndeki «باقٍ» lafzında] ye harfini ispat ederek (okuyarak) vakıf yapmıştır; diğerleri ise [vakıf halinde] onu hazfetmişlerdir. İbn Mücâhid, onun bu bâbın tamamında ye ile vakfettiğini nakletmiştir; Verş'ten ise vakıf hususunda [ye'nin getirilmesi ile hazfedilmesi arasında] muhayyer bıraktığını nakletmiştir; bu bâb ise mansub olmayan her tenvinli menkûs kelimedir.
17019. Metin
قوله تعالى: {الله يَعْلَمُ} : يجوز في الجلالة وجهان، أحدُهما: أنها خبرٌ مبتدأٍ مضمر، [أي: هو الله، وهذا] على قول مَنْ فَسَّر هادياً بأنه هو الله تعالى، فكأنَّ هذه الجملةَ تفسيرٌ له، وهذا عَنَى الزمخشريُّ بقوله: «وأن يكونَ المعنى: هو الله تفسيراً لهادٍ على الوجه الأخير، ثم ابتدأ
Yüce Allah'ın: {الله يَعْلَمُ} “Allah bilir” kavlinde, lafza-i celâlde iki vecih caizdir; birincisi: gizli bir mübtedanın haberi olmasıdır; [yani: O, Allah'tır]; bu, «هادٍ» lafzını bizzat Yüce Allah olarak tefsir eden kimsenin görüşüne göredir; sanki bu cümle onun bir açıklaması gibidir. Zemahşerî şu sözüyle bunu kastetmiştir: «Son veche göre 'hâdî' kelimesinin tefsiri olarak mananın: 'O, Allah'tır' olması, sonra yeni bir cümleye başlayarak
17020. Metin
فقال:» يَعْلَم «. والثاني: أن الجلالةَ مبتدأ و» يَعْلَمُ «خبرُها، وهو كلامٌ مستأنفٌ مستقلٌّ.
«يَعْلَم» buyurmuş olmasıdır». İkincisi: Lafza-i celâlin mübteda, «يَعْلَمُ» fiilinin ise onun haberi olmasıdır; bu da müstakil bir istînâf kelamıdır.
17021. Metin
قال الشيخ:» ويَعْلَمُ هنا متعديةٌ إلى واحدٍ، لأنه لو يُراد هنا النسبةُ، إنما المرادُ تعلُّق العلمِ بالمفردات «. قلت: وإذا كانت كذلك كانت عِرْفانيةً، وقد قدَّمْتُ أنه لا ينبغي أن يجوزَ نسبةُ هذا إلى اللهِ تعالى، وحَقَّقْتُه فيما تقدَّم، فعليك باعتباره في موضعه من سورة الأنفال.
Şeyh [Ebû Hayyân] şöyle demiştir: «Burada 'ya'lemü' (يَعْلَمُ) fiili tek [mef'ûle] geçişlidir (müteaddîdir); çünkü burada bir nisbet (hüküm) kastedilmemiştir, bilakis kastedilen ilmin tekil varlıklara (müfredâta) taalluk etmesidir». Ben derim ki: Fiil böyle olduğu takdirde irfânî (tanıma/marifet bildiren) olur; oysa ben bunun Yüce Allah'a isnad edilmesinin caiz olmaması gerektiğini daha önce belirtmiş ve geçmiş yerlerde bunu tahkik etmiştim; Enfâl Suresi'ndeki yerinde bunu göz önünde bulundurmalısın.
17022. Metin
قوله: {مَا تَحْمِلُ} :» ما «تحتمل ثلاثةَ أوجهٍ، أحدُها: أن تكون موصولةً اسميةً، والعائدُ محذوف، أي: ما تحمله. والثاني: أن تكونَ مصدريةً فلا عائدَ. والثالث: أن تكونَ استفهاميةً، وفي محلها وجهان، أحدُهما: أنها في محلِّ رفعٍ بالابتداءِ، و» تحملُ «خبرُه، والجملة معلِّقةٌ للعلمِ. والثاني: أنها في محلِّ نصبٍ ب» تَحْمل «قاله أبو البقاء، وهو أوْلى، لأنه لا يُحْوِجُ إلى حَذْفِ عائدٍ، ولا سيما عند البصريين فإنهم لا يُجيزون» زيدُ ضربْت «، ولم يذكرِ الشيخُ غيرَ هذا، ولم يتعرَّضْ لهذا الاعتراضِ.
Cenab-ı Hakk'ın: {مَا تَحْمِلُ} “neyi yüklendiğini / ne taşıdığını” kavlindeki «ما» edatı üç veçhe ihtimallidir; birincisi: ism-i mevsûl olmasıdır; bu durumda âid zamiri mahzuftur, yani: 'taşıdığı şeyi' (ما تحمله) [demektir]. İkincisi: masdariyet bildiren 'mâ' olmasıdır; bu durumda âid zamiri gerekmez. Üçüncüsü: istifhâmiyye (soru edatı) olmasıdır; bunun mahalli hakkında iki vecih vardır: Biri, ibtidâ ile mahallen merfû olması, «تحملُ» fiilinin onun haberi olması ve cümlenin de ilim fiilini ta'lik etmesidir (amelden askıya almasıdır). İkincisi: «تَحْمل» fiiliyle mahallen mansub olmasıdır; bunu Ebu'l-Bekâ söylemiştir ve bu daha evlâdır; çünkü âid zamirini hazfetmeye muhtaç bırakmaz; bilhassa Basralılara göre onlar «زيدُ ضربْت» [terkibini] caiz görmezler. Şeyh bundan başkasını zikretmemiş ve bu itiraza da değinmemiştir.
17023. Metin
و» ما «في قوله {وَمَا تَغِيضُ. . . وَمَا تَزْدَادُ} محتملةٌ للأوجهِ المتقدمة. وغاض وزاد سُمِع تعدِّيهما ولزومُهما، فلك أن تدَّعيَ حَذْفَ العائدِ على القول بتعدِّيهما، وأن تجعلَها مصدريةً على القولِ بمصدرهما.
Cenab-ı Hakk'ın: {وَمَا تَغِيضُ. . . وَمَا تَزْدَادُ} “neyi eksilttiğini... ve neyi artırdığını” kavlindeki «ما» edatları da daha önce geçen vecihlere ihtimallidir. «غاض» (eksildi/eksiltti) ve «زاد» (arttı/artırdı) fiillerinin hem geçişli (müteaddî) hem geçişsiz (lâzım) olarak kullanıldığı işitilmiştir; dolayısıyla bu ikisinin müteaddî olduğu görüşüne göre âid zamirinin hazfedildiğini iddia edebilirsin, masdar oldukları görüşüne göre de 'mâ'yı masdariyye kılabilirsin.
17024. Metin
قوله:» عندَه «يجوزُ أن يكونَ مجرورَ المحلِّ صفةً لشيءٍ، أو مرفوعَه
Cenab-ı Hakk'ın: «عندَه» kavlinin «شيءٍ» kelimesine sıfat olarak mahallen mecrûr veya
17025. Metin
صفةً ل» كل «، أو منصوبهَ لقوله» بمقدار «أو ظرفاً للاستقرار الذي تَعَلَّق به الجارُّ لوقوعِه خبراً.
«كل» kelimesine sıfat olarak [mahallen] merfû veya «بمقدار» sözünün sıfatı olarak mahallen mansub olması, yahut haber olarak vaki olmasından dolayı car[-mecrûr]un müteallik olduğu istikrâr [fiili] için zarf olması caizdir.
17026. Metin
قوله تعالى: {عَالِمُ الغيب} : يجوز أن يكونَ مبتدأً وخبرُه {الكبير المتعال} ، وأن يكونَ خبراً لمبتدأ محذوف، أي: هو عالِمٌ. وقرأ زيد بن عليّ «عالِمَ» نصباً على المدح. ووقف ابن كثير وأبو عمرو في روايةٍ على ياء «المتعال» وصلاً ووقفاً، وهذا هو الأشهرُ في لسانهم، وحَذَفَها الباقون وصلاً ووقفاً لحَذْفِها في الرسم. واستسهل سيبويه حَذْفَها في الفواصل والقوافي ولأن «أل» تعاقِبُ التنوين، فَحُذِفَتْ معها إجراءً لها مُجْراها.
Yüce Allah'ın: {عَالِمُ الغيب} “gaybı bilendir” kavlinin mübteda, haberinin ise {الكبير المتعال} “büyüktür, yücedir” olması caiz olduğu gibi, mahzuf bir mübtedanın haberi olması da caizdir; yani: 'O, bilendir' [demektir]. Zeyd b. Ali, övgü (medih) üzere nasb ile «عالِمَ» şeklinde okumuştur. İbn Kesîr ve bir rivayette Ebû Amr, «المتعال» kelimesinin ye harfi üzerinde vasl (geçiş) ve vakıf (duruş) halinde durmuşlardır [«المتعالي» şeklinde okumuşlardır] ki onların lisanında en meşhur olanı budur; diğerleri ise resm-i hatta (yazıda) hazfedildiği için vasl ve vakıf halinde onu hazfetmişlerdir. Sîbeveyh fasılalarda ve kafiyelerde ye'nin hazfedilmesini ve harf-i tarifin (el takısının) tenvinle nöbetleşmesi sebebiyle, tenvin gibi muamele görerek onunla birlikte hazfedilmesini caiz/kolay görmüştür.
17027. Metin
قوله تعالى: {سَوَآءٌ مِّنْكُمْ مَّنْ أَسَرَّ} : في «سواءٌ» وجهان، أحدُهما: أنه خبرٌ مقدَّمٌ، و {مَّنْ أَسَرَّ} و {وَمَنْ جَهَرَ} هو المبتدأ، وإنما بم يُثَنَّ الخبر لأنه في الأصل مصدرٌ، وهو هنا بمعنى مُسْتَوٍ، وقد تقدَّم الكلامُ فيه أوَّلَ هذا الموضوعِ، و «منكم» على هذا حالٌ من الضمير المستتر في «سواءٌ» لأنه بمعنى «مُسْتَوٍ» . قال أبو البقاء: «ويَضْعُفُ أن يكونَ حالاً من الضمير في» أَسَرَّ «أو» جَهَرَ «لوجهين، أحدُهما: تقديمُ ما في الصلةِ على الموصولِ أو الصفة على الموصوف، والثاني: تقديمُ الخبرِ على» منكم «،
Yüce Allah'ın: {سَوَآءٌ مِّنْكُمْ مَّنْ أَسَرَّ} “Sizden gizleyen de birdir/eşittir” kavlindeki «سواءٌ» lafzında iki vecih vardır; birincisi: öne geçmiş haber (haber-i mukaddem) olmasıdır; {مَّنْ أَسَرَّ} “gizleyen kimse” ve {وَمَنْ جَهَرَ} “ve açığa vuran kimse” ise mübtedadır; haberin tesniye yapılmaması ise aslında masdar olmasından dolayıdır, burada da 'müstevî' (eşit/bir) manasındadır ve buna dair açıklama bu konunun başında geçmişti; buna göre «منكم» car-mecrûru, «سواءٌ» kelimesindeki müstetir zamirden hâldir; zira o 'müstevî' anlamındadır. Ebu'l-Bekâ şöyle demiştir: «[«منكم» lafzının] «أَسَرَّ» veya «جَهَرَ» fiilindeki zamirden hâl olması iki vecihten dolayı zayıftır; birincisi: sıladaki bir ögenin mevsûlün veya sıfatın mevsûfun önüne geçmesidir; ikincisi: haberin «منكم» üzerine öne geçmesidir,
17028. Metin
وحقُّه أن يقعَ بعده» . قلت: [قوله] «وحقُّه أن يقع بعده» يعني بعده وبعد المبتدأ، وإلا يَصِرْ/ كلامُه لا معنى له.
halbuki onun hakkı ondan sonra gelmektir». Ben derim ki: [Onun] «ve onun hakkı ondan sonra gelmektir» sözü; yani hem ondan hem de mübtedadan sonra gelmektir demektir, aksi takdirde sözü anlamsız hale gelir.
17029. Metin
والثاني: أنه مبتدأ، وجاز الابتداءُ به لوصفِه بقوله «مِنْكم» وأَعْرَبَ سيبويه «سواءٌ عليه الخيرُ والشرُّ» كذلك. وقولُ ابن عطية أن سيبويه ضَعَّفَ ذلك بأنه ابتداءٌ بنكرة، غَلَطٌ عليه.
İkincisi: Mübteda olmasıdır; «مِنْكم» sözüyle vasıflandığı için onunla ibtidâ caiz olmuştur. Sîbeveyh «سواءٌ عليه الخيرُ والشرُّ» cümlesini de bu şekilde irap etmiştir. İbn Atiyye'nin, Sîbeveyh'in nekire ile ibtidâ olduğu gerekçesiyle bunu zayıf gördüğünü söylemesi, Sîbeveyh'e yapılmış bir hatadır (ona ait yanlış bir nakildir).
17030. Metin
قوله: {وَسَارِبٌ بالنهار} فيه ثلاثةُ أوجهٍ، أحدُها: أن يكونَ معطوفاً على «مُسْتَخْفٍ» ، ويُرادُ ب «مَنْ» حينئذٍ اثنان، وحَمَلَ المبتدأَ الذي هو لفطةُ «هو» على لفظِها فأفرده، والخبرَ على معناها فثَنَّاه. الوجه الثاني: أن يكونَ عطفاً على « {مَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ} لا على مُسْتَخْفٍ وحدَه. ويُرَجِّح هذين الوجهين ما قاله الزمخشري. قال ﵀:» فإنْ قلت: كان حقُّ العبارة أن يُقال: «ومَنْ هو مُسْتَخْفٍ بالليل ومَنْ هو ساربٌ بالنهار؛ حتى يتناولَ معنى الاستواء المستخفي والساربُ، وإلاَّ فقد تناول واحداً هو مُسْتَخْفٍ وساربٌ. قلت: فيه وجهان، أحدٌهما: أنَّ قولَه» وساربٌ «عطفٌ على {مَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ} لا على» مُسْتَخْفٍ «. والثاني: أنه عَطْفٌ على» مُسْتَخْفٍ «، إلا أنَّ» مَنْ «في معنى الاثنين، كقوله:
Cenab-ı Hakk'ın: {وَسَارِبٌ بالنهار} “ve gündüzün serbestçe dolaşan kimse” kavlinde üç vecih vardır; birincisi: «مُسْتَخْفٍ» lafzına matûf olmasıdır; bu takdirde «مَنْ» ile iki kişi kastedilmiş olur; «هو» lafzı olan mübtedayı lafzına hamlederek tekil (müfred) getirmiş, haberi ise manasına hamlederek tesniye kılmıştır. İkinci vecih: sadece «مُسْتَخْفٍ» kelimesine değil, {مَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ} “gizlenen kimse” ifadesine matûf olmasıdır. Zemahşerî'nin şu sözü bu iki vechi tercih edilir kılmaktadır. O -rahimehullâh- şöyle demiştir: «Eğer dersen ki: Eşitlik manasının hem gizleneni hem de serbestçe dolaşanı kapsaması için ifadenin hakkı: 'geceleyin gizlenen kimse ile gündüzün serbestçe dolaşan kimse' denmesiydi; aksi takdirde bu ifade hem gizlenen hem de serbestçe dolaşan tek bir kişiyi kapsamış olur. Derim ki: Bunda iki vecih vardır; birincisi: 've sâribün' (وساربٌ) kavlinin «مُسْتَخْفٍ» lafzına değil, {مَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ} ifadesine matûf olmasıdır. İkincisi: «مُسْتَخْفٍ» lafzına matûf olmasıdır; ancak şu var ki şairin şu sözünde olduğu gibi «مَنْ» lafzı iki kişi manasındadır:
17031. Metin
٢٨٤ - ٣-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... نَكُنْ مثلَ مَنْ يا ذئبُ يَصْطَحِبانِ
284 - 3- .............................. Ey kurt, arkadaşlık eden iki kişi gibi olalım.
17032. Metin
كأنه قيل: سواءٌ منكم اثنان: {مُسْتَخْفٍ بالليل وَسَارِبٌ بالنهار} .
Sanki: 'Sizden iki kişi birdir: {مُسْتَخْفٍ بالليل وَسَارِبٌ بالنهار} “geceleyin gizlenen ve gündüzün serbestçe dolaşan”' denilmiş gibidir».
17033. Metin
قلت: وفي عبارتِه بقوله» كان حقُّ العبارةِ كذا «سوءُ أدب. وقوله: كقولِه» نَكُنْ مثلَ مَنْ «يشير إلى البيت المشهور في قصة بعضِهم مع ذئبٍ يخاطبه:
Ben derim ki: Onun «ifadenin hakkı şöyle olmalıydı» şeklindeki ifadesinde bir edep noksanlığı vardır. «نَكُنْ مثلَ مَنْ» şeklindeki kavli ise, bazılarının kendisine hitap ettiği bir kurtla olan kıssasındaki meşhur beyte işaret etmektedir:
17034. Metin
تَعَشَّ فإنْ عاهَدْتَني ولا تَخُونُني ... نَكُنْ مِثْل مَنْ يا ذئبُ يَصْطَحِبان
Akşam yemeğini ye; eğer bana ahit verir ve bana hıyanet etmezsen... Ey kurt, arkadaşlık eden iki kişi gibi oluruz.
17035. Metin
وليس في البيت حَمْلٌ على اللفظِ والمعنى، إنما فيه حَمْلٌ على المعنى فقط، وهو مقصودُه. وقوله:» وإلا فقد تناول واحداً هو مُسْتَخْفٍ وسارِبٌ «لو قال بهذا قائلٌ لأصاب الصوابَ، وهو مذهبُ ابنِ عباس ومجاهدٍ، ذهبا إلى أن المتسخفي والسارب شخصٌ واحد، يَسْتخفي بالليل ويَسْرُب بالنهار ليرى تصرُّفَه في الناسِ.
Beyitte hem lafza hem manaya hamletme yoktur; onda sadece manaya hamletme vardır ki onun da kastı budur. Onun: «Aksi takdirde hem gizlenen hem de serbestçe dolaşan tek bir kişiyi kapsamış olur» sözüne gelince; eğer bir kimse bunu söyleseydi isabet etmiş olurdu; nitekim bu, İbn Abbas ve Mücâhid'in mezhebidir (görüşüdür); onlar gizlenen ve serbestçe dolaşanın tek bir şahıs olduğu, geceleyin gizlenip gündüzün ise insanlar arasındaki tasarrufunu/davranışlarını görmek için serbestçe dolaştığı görüşüne varmışlardır.
17036. Metin
الثالث: أن يكونَ على حذف» مَنْ «الموصولة، أي: ومَنْ هو سارِبٌ، وهذا إنما يَتَمَشَّى عند الكوفيين، فإنهم يُجيزون حَذْفَ الموصول، وقد تقدَّم استدلالُهم ذلك.
Üçüncüsü: Mevsûl olan «مَنْ» kelimesinin hazfi üzere olmasıdır; yani: 've gündüzün serbestçe dolaşan kimse' (ومَنْ هو سارِبٌ) [demektir]; bu ise ancak Kûfelilere göre geçerli olur; zira onlar mevsûlün hazfedilmesini caiz görürler ve buna dair delillendirmeleri daha önce geçmişti.
17037. Metin
والسَّارِب: اسمُ فاعلٍ مِنْ سَرَبَ يَسْرُبُ، أي: تَصَرَّف كيف شاء. قال:
es-Sârib (السَّارِب): Dilediği gibi hareket etti/tasarrufta bulundu manasına gelen «سَرَبَ يَسْرُبُ» fiilinin ism-i failidir. [Şair] şöyle demiştir:
17038. Metin
٢٨٤ - ٤- أنَّى سَرَبْتِ وكنتِ غيرَ سَرُوْبِ ... وتُقَرِّبُ الأحلامُ غيرَ قريبِ
284 - 4- Sen serbestçe dolaşan biri olmadığın halde nasıl dolaştın gittin? Halbuki rüyalar yakın olmayanı yakınlaştırır.
17039. Metin
وقال آخر:
Bir başkası da şöyle demiştir:
17040. Metin
٢٨٤ - ٥- وكلُّ أُناسٍ قاربوا قَيْدَ فَحْلِهِمْ ... ونحنُ خَلَعْنَا قَيْدَهُ فهو سارِبُ
284 - 5- Bütün insanlar aygırlarının bukağısını daralttılar (bağladılar), biz ise onun bağını çözüp attık; artık o serbestçe dolaşmaktadır.
17041. Metin
أي: متصرِّفٌ كيف تَوَجَّه، لا يدفعه أحدٌ عن مَرْعى، يَصِفُ قومه بالمَنَعَة والقوة.
Yani: Nereye yönelirse serbestçe hareket eden, hiç kimsenin bir otlaktan alıkoyamadığı [bir varlıktır]; [şair burada] kavmini dokunulmazlık ve güç ile vasfetmektedir.
17042. Metin
قوله تعالى: {لَهُ} الضميرُ فيه أربعةُ أوجهٍ، أحدها: أنه عائدٌ على «مَنْ» المكررة، أي: لِمَنْ أسرَّ القولَ ولِمَنْ جَهَرَ به ولِمَنْ استخفى وسَرَب مُعَقِّبات، أي: جماعة من الملائكة يَعْقُبُ بعضُهم بعضاً. الثاني: أنه يعود على «مَنْ» الأخيرةِ، وهو قولُ ابن عباس. قال ابنُ عطية: «والمُعَقِّبات على هذا: حَرَسُ الرَّجُلِ وجَلاوِزَتُه الذين يحفطونَه. قالوا: والآيةُ على هذا في الرؤساء الكفارِ، واختاره الطبري في آخرين» ، إلا أنَّ الماورديَّ ذكر على التأويلِ أنَّ الكلامَ نفيٌ، والتقدير: لا يحفطونه. وهذا ينبغي أن [لا] يُسْمَعَ البتة، كيف يَبْرُزُ كلامٌ موجَبٌ ويُراد به نفي؟ وحَذْفُ «لا» إنما يجوز إذا كان المنفيُّ مضارعاً في جوابِ قسمٍ نحو: {تَالله تَفْتَؤُاْ} [يوسف: ٨٥] وقد تقدَّم تحريرُه، وإنما معنى الكلام -كما قال المهدوي -يحفظونه مِنْ أمرِ اللهِ في ظنِّه وزعمه.
Yüce Allah'ın: {لَهُ} “onun için vardır” kavlindeki zamirde dört vecih vardır; birincisi: tekrarlanan «مَنْ» lafzına dönmesidir; yani: sözü gizleyen, onu açığa vuran, gizlenen ve serbestçe dolaşan kimse için 'muakkibât' (birbirini takip eden melekler topluluğu) vardır; yani birbiri ardınca gelen melekler topluluğudur. İkincisi: son «مَنْ» lafzına dönmesidir; bu İbn Abbas'ın kavlidir. İbn Atiyye şöyle demiştir: «Buna göre 'muakkibât': adamın kendisini koruyan muhafızları ve korumalarıdır. Dediler ki: Âyet buna göre kâfir önderler hakkındadır; Taberî ve başkaları da bunu tercih etmiştir». Ne var ki Mâverdî bu tevil doğrultusunda sözün nefy (olumsuz) olduğunu ve takdirinin: 'Onu koruyamazlar' şeklinde olduğunu zikretmiştir. Bu ise kesinlikle kulak asılmaması gereken bir şeydir; olumlu (mûceb) olarak ortaya konan bir sözle nasıl nefy (olumsuzluk) kastedilebilir? «لا» edatının hazfi ise ancak menfî olan fiil, {تَالله تَفْتَؤُاْ} “Allah'a yemin olsun ki sen hâlâ anıp duruyorsun” [Yûsuf 85] âyetinde olduğu gibi kasemin cevabındaki bir muzari fiil olduğunda caizdir ve bunun tahriri daha önce geçmişti. Kelamın manası -Mehdevî'nin de dediği gibi- ancak: 'Kendi zannı ve iddiasına göre onu Allah'ın emrinden korurlar' şeklindedir.
17043. Metin
الثالث: أنَّ الضميرَ في «له» يعود على الله تعالى ذِكْرُه، وفي «يَحْفظونه» للعبد، أي: لله ملائكةٌ يحفظون العبدَ من الآفات، ويحفطون عليه أعمالَه، قاله الحسن.
Üçüncüsü: «له» lafzındaki zamirin zikri yüce olan Allah Teâlâ'ya, «يَحْفظونه» fiilindeki zamirin ise kula dönmesidir; yani: Allah'ın, kulu âfetlerden koruyan ve onun amellerini zapteden melekleri vardır; bunu el-Hasan söylemiştir.
17044. Metin
الرابع: عَوْدُ الضميرين على النبي ﵇، وإن لم يَجْرِ له ذِكْرٌ قريبٌ، ولتقدُّم ما يُشعر به في قوله: {لولا أُنزِلَ عَلَيْهِ} [الأنعام: ٨] .
Dördüncüsü: Yakın bir yerde zikri geçmemiş olsa da, {لولا أُنزِلَ عَلَيْهِ} “Ona indirilseydi ya!” [el-En'âm 8] kavlindeki onu hissettiren karinenin önceden geçmiş olmasından ötürü her iki zamirin de Peygamber aleyhisselâm'a dönmesidir.
17045. Metin
ومعَقِّبات: جمع «مُعَقِّب» بزنة مُفَعِّل، مِنْ عَقَّب الرجلُ إذا جاء على عَقِب الآخر؛ لأنَّ بعضَهم يعَقِّب بعضاً، أو لأنهم يُعَقِّبون ما يتكلم به. وقال الزمخشري: «والأصلُ معْتَقِبات، فَأُدْغمت التاءُ في القاف كقوله: {وَجَآءَ المعذرون} [التوبة: ٩٠] ، أي:: المُعْتَذِرُون» ، ويَجوز «مُعَقِّبات» بكسر العين ولم يقرأ به. وقال الشيخ: «وهذا وهمٌ فاحشٌ لا تُدْغم التاءُ في القاف، ولا القاف في التاء، لا مِنْ كلمةٍ ولا مِنْ كلمتين، وقد نصَّ التصريفيون على أن القافَ والكاف كلٌ منهما يُدْغم في الآخر، ولا يدغمان في غيرهما، ولا يُدْغم غيرهما فيهما. وأمَّا تشبيهُه بقوله: {وَجَآءَ المعذرون} فلا يتعيَّن أن يكونَ أصلُه» المُعْتَذِرون «وقد تقدَّم توجيهُه، وأنه لا يتعيَّن ذلك فيه. وأمَّا قوله» ويجوز «مُعَقِّبات» بكسر العين فهذا لا يجوز لأنه بناه على أنَّ أصلَه «مُتَعَقِّبات» فأُدْغِمَت التاءُ في القافِ، وقد بيَّنَّا أنَّ ذلك وهمٌ فاحشٌ «/.
«معَقِّبات» lafzı: «مُفَعِّل» vezninde «مُعَقِّب» kelimesinin çoğuludur; bir kimse diğerinin peşinden/ardından geldiğinde kullanılan «عَقَّب الرجلُ» fiilindendir; çünkü onların bir kısmı diğerini takip eder yahut da konuştukları şeyin peşine düşerler. Zemahşerî şöyle demiştir: «Aslı 'mu'tekibât' (معْتَقِبات) olup {وَجَآءَ المعذرون} “Özür bildirenler geldiler” [et-Tevbe 90] kavlinde -yani el-mu'tezirûn (المُعْتَذِرُون)- olduğu gibi te harfi kāf harfine idgam edilmiştir. Ayın harfinin kesresiyle 'mu'ıkkibât' (مُعِقِّبات) [okunması] da caizdir, ancak bu şekilde okunmamıştır.» Şeyh [Ebû Hayyân] ise şöyle demiştir: «Bu fahiş bir vehimdir; zira te harfi kāf harfine, kāf harfi de te harfine ne tek bir kelimede ne de iki kelimede idgam edilemez. Sarf âlimleri kāf ve kef harflerinin her birinin diğerine idgam edilebileceğini, bunların haricindekilere idgam edilemeyeceğini ve başkasının da bunlara idgam olunamayacağını açıkça belirtmişlerdir. {وَجَآءَ المعذرون} kavline benzetmesine gelince, bunun aslının 'el-mu'tezirûn' olması zorunlu değildir; bunun izahı ve bunda bu durumun zorunlu olmadığı daha önce geçmişti. Ayın harfinin kesresiyle 'mu'ıkkibât' caizdir sözüne gelince, bu da caiz değildir; çünkü o, bunun aslının 'müte'akkibât' (مُتَعَقِّبات) olup te'nin kāf'a idgam edildiği kabulü üzerine bina etmiştir; bunun ise fahiş bir vehim olduğunu açıklamıştık.»