18426. Metin
سورة الإِسراءُ قوله تعالى: {سُبْحَانَ} : قد تقدَّم الكلامُ عليه مستوفى أول البقرة. و «أَسْرى» و «سَرَى» لغتان، وقد تقدَّم الكلام عليهما في سورة هود، وأن بعضَهم خَصَّ «أَسْرى» بالليل. قال الزمخشري هنا: «فإن قلتَ: الإِسراءُ لا يكون إلا ليلاً فما معنى ذِكْرِ الليلِ؟ قلت: أراد بقوله» ليلاً «بلفظ التنكيرِ تقليلَ مدةِ الإِسراءِ، وأنه أُسْرِي به في بعضِ الليلِ من مكةَ إلى الشام مسيرةََ أربعين ليلةً؛ وذلك: أنَّ التنكيرَ دلَّ على البعضية، ويَشْهد لذلك قراءةُ عبدِ الله وحذيفة» من الليل «، أي: بعضه كقوله: {وَمِنَ الليل فَتَهَجَّدْ بِهِ} [الإِسراء: ٧٩] . انتهى. فيكون» سَرى «و» أسْرى «ك» سَقَى «و» أَسْقى «والهمزةُ ليست للتعديةِ، وإنما المُعَدَّى الباءُ في» بعبده «، وقد تقدَّم أنها لا تَقْتضي مصاحبةَ الفاعلِ للمفعول عند الجمهور، في البقرة خلافاً للمبرد.
İsrâ Sûresi Cenâb-ı Hakk'ın: {سُبْحَانَ} “Tenzih eder [noksanlıklardan uzaktır]” kavli: Bu kelime hakkındaki açıklama Bakara sûresinin başında eksiksiz olarak geçmişti. «أَسْرى» ve «سَرَى» (gece yürüttü/yürüdü) iki ayrı lehçedir; bunlar hakkındaki izahat Hûd sûresinde geçmiş, bazılarının «أَسْرى» lafzını geceye tahsis ettiği belirtilmişti. Zemahşerî burada şöyle demiştir: “Eğer ‘İsrâ zaten ancak geceleyin olur, o hâlde gece lafzının zikredilmesinin anlamı nedir?’ dersen, derim ki: Nekre (belirsiz) lafızla {لَيْلاً} “geceleyin” buyurarak isrâ süresinin azlığını kastetmiştir; yani [Hz. Peygamber] gecenin bir cüzünde Mekke'den Şam'a kırk gecelik mesafeye yürütülmüştür. Zira nekre kılınması kısmîliğe (bazılığına) delalet eder. Abdullah [b. Mes‘ûd] ve Huzeyfe'nin {من الليل} ‘geceden [bir kısım]’ kıraati de buna şahittir; tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın: {وَمِنَ الليل فَتَهَجَّدْ بِهِ} “Gecenin bir kısmında da O'nunla teheccüde kalk” [İsrâ: 79] kavlinde olduğu gibi.” [Zemahşerî'nin sözü] bitti. Buna göre «سَرى» ile «أسْرى», «سَقَى» ile «أَسْقى» gibidir ve buradaki hemze müteaddî (geçişlilik) için değildir; geçişlilik sadece {بِعَبْدِهِ} “kulunu” ifadesindeki bâ harf-i cerri iledir. Müberred'in hilafına cumhura göre bu [bâ harf-i cerri]nin, fâilin mef'ûle refakat etmesini gerektirmediği Bakara sûresinde geçmişti.
18427. Metin
وزعم ابنُ عطية أنَّ مفعولَ» أَسْرى «محذوف، وأنَّ التعديةَ بالهمزة فقال:» ويَظْهر أنَّ «أَسْرى» مُعَدَّاةٌ بالهمزةِ إلى مفعولٍ محذوف، أي: أَسْرى الملائكةُ بعبدِه، لأنه يَقْلَقُ أَنْ يُسْنَد «أسرى» وهو بمعنى «سرى» إلى الله تعالى؛ إذ هو فعلٌ يقتضي النَّقْلة كمشى وجرى وأحضر وانتقل، فلا يَحْسُنُ إسنادُ شيءٍ من هذا مع وجودِ مَنْدوحةٍ عنه، فإذا وقع في الشريعة شيءٌُ من ذلك تَأَوَّلْناه نحو: أَتَيْتُه هَرْوَلة «.
İbn Atıyye ise «أَسْرى» fiilinin mef'ûlünün hazfedildiğini ve geçişliliğin hemze ile olduğunu ileri sürerek şöyle demiştir: “Görünen o ki «أَسْرى», hemze ile hazfedilmiş bir mef'ûle geçişli kılınmıştır; yani: ‘Melekler O'nun kulunu gece yürüttü.’ Çünkü «سرى» manasında olan «أسرى» fiilinin Allah Teâlâ'ya isnat edilmesi endişe uyandırır; zira bu, yürüdü, koştu, getirdi ve intikal etti gibi mekân değiştirmeyi gerektiren bir fiildir. Başka bir ifade imkânı varken bunlardan herhangi birini [Allah'a] isnat etmek uygun düşmez. Şeriatta buna benzer bir şey vârit olduğunda, ‘Ona koşarak geldim’ [hadis-i kudsîsinde] olduğu gibi onu tevil ederiz.”
18428. Metin
قلت: وهذا كلُّه إنما بناه اعتقاداً على أن التعديةَ بالباء تَقتضي مصاحبةَ الفاعلِ للمفعول في ذلك، وقد تقدَّم الردُّ على هذا المذهبِ في أول البقرة في قوله {وَلَوْ شَآءَ الله لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ} [الآية: ٢٠] . ثم جَوزَّ أن يكونَ» أَسْرى «بمعنى» سَرَى «على حَذْفِ مضافٍ كقولِه: {ذَهَبَ الله بِنُورِهِمْ} [البقرة: ١٧] ، يعني فيكون التقدير: الذي أَسْرَى ملائكتُه بعبدِه، والحاملُ له على ذلك ما تقدَّم من اعتقاد المصاحبة.
Ben derim ki: O, bütün bunları bâ harf-i cerri ile geçişliliğin o fiilde fâilin mef'ûle bizzat eşlik etmesini gerektirdiğine inanarak bina etmiştir. Bu görüşe karşı cevap Bakara sûresinin başında: {وَلَوْ شَآءَ الله لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ} “Eğer Allah dileseydi onların işitme duyularını giderirdi” [Bakara: 20] âyetinde geçmişti. Sonra o, tıpkı: {ذَهَبَ الله بِنُورِهِمْ} “Allah onların nurlarını giderdi” [Bakara: 17] kavlinde olduğu gibi bir muzâfın hazfi üzere «أَسْرى» lafzının «سَرَى» manasında olmasını caiz görmüştür; yani takdir: ‘Meleklerinin kuluyla gece yürüdüğü [Zat]’ şeklinde olur. Onu buna sevk eden âmil ise, daha önce geçen eşlik etme (musahabet) inancıdır.
18429. Metin
قوله:» لَيْلاً «منصوب على الظرف. وقد تقدَّم فائدةُ تنكيرِه. و» من المسجد «لابتداء الغاية.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لَيْلاً} “geceleyin” kavli zarf olarak mansuptur; nekre kılınmasının faydası ise daha önce geçti. {مِنَ الْمَسْجِدِ} “Mescid'den” ifadesi ise ibtidâ-i gâye (başlangıç sınırı) içindir.
18430. Metin
قوله: حولَه» فيه وجهان، أظهرُهما: أنه منصوبٌ على الظرف، وقد تقدَّم
Cenâb-ı Hakk'ın: {حَوْلَهُ} “çevresini” kavlinde iki vecih vardır; en zâhir olanı zarf olarak mansup olmasıdır ve bu husustaki
18431. Metin
تحقيقُ القولِ فيه أولَ البقرة. والثاني: انه مفعولٌ. قال أبو البقاء: «أي: طَيَّبْنا ونَمَّيْنا» . يعني ضَمَّنه معنى ما يتعدَّى بنفسه، وفيه نظرٌ لأنه لا يَتَصَرَّف.
tahkikî söz Bakara sûresinin başında geçmişti. İkincisi ise mef'ûl olmasıdır. Ebü'l-Bekâ: “Yani: Tertemiz kıldık ve bereketlendirdik” demiştir. Yani fiile bizzat müteaddî olan bir manayı tazmin etmiştir; ancak bu kelime gayr-i mütasarrıf (çekimsiz zarf) olduğu için bu görüşte tutarsızlık vardır.
18432. Metin
قوله: «لِنُرِيَه» قرأ العامَّة بنونِ العظمة جَرْياً على «بارَكْنا» . وفيهما التفاتان: مِنَ الغَيْبة في قوله {الذي أسرى بِعَبْدِهِ} إلى التكلُّم في «بارَكْنا» و «لِنُرِيَه» ، ثم التفتَ إلى الغَيْبَة في قولِه «إنه هو» إن أَعَدْنا الضميرَ على اللهِ تعالى وهو الصحيحُ، ففي الكلام التفاتان.
Cenâb-ı Hakk'ın: {لِنُرِيَهُ} “ona gösterelim diye” kavlini cumhur, {بَارَكْنَا} “bereketlendirdiğimiz” lafzına uyarak azamet nûnu ile okumuştur. Bu iki lafızda iki iltifat vardır: {الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ} “Kulunu geceleyin yürüten” kavlindeki gaybetten (üçüncü şahıstan), {بَارَكْنَا} “bereketlendirdik” ve {لِنُرِيَهُ} “ona gösterelim diye” lafızlarındaki mütekellime (birinci şahsa) [iltifat edilmiş]; ardından zamiri Allah Teâlâ'ya döndürürsek —ki sahih olan da budur— {إِنَّهُ هُوَ} “Şüphesiz O” kavlindeki gaybete iltifat edilmiştir. Dolayısıyla sözde iki iltifat bulunmaktadır.
18433. Metin
وقرأ الحسن «لِيُرِيَه» بالياء مِنْ تحتُ أي الله تعالى، وعلى هذه القراءةِ يكون في هذه الآية أربعةُ التفاتات: وذلك أنَّه التفت أولاً من الغَيْبة في قوله {الذي أسرى بِعَبْدِهِ} إلى التكلم في قوله «بارَكْنا» ، ثم التفت ثانياً من التكلمِ في «بارَكْنا» إلى الغيبة في «لِيُرِيَه» على هذه القراءة، ثم التفت بالياء من هذه الغَيْبة إلى التكلم في «آياتنا» ، ثم التفت رابعاً من هذا التكلمِ إلى الغيبة في قوله «إنه هو» على الصحيح في الضميرِ أنَّه لله، وأمَّا على قولٍ نقله أبو البقاء أن الضمير في «إنه هو» للنبيِّ ﷺ، فلا يجيءُ ذلك، ويكون في قراءة العامَّةِ التفاتٌ واحدٌ، وفي قراءة الحسنِ ثلاثةٌ. وهذا موضعٌ غريبٌ، وأكثرُ ما وَرَدَ الالتفاتُ [فيه] ثلاثُ مرات على ما قال الزمخشري في قولِ امرئ القيس:
el-Hasen ise alttan yâ ile {لِيُرِيَهُ} “ona göstersin diye” şeklinde okumuştur; yani Allah Teâlâ [göstersin diye]. Bu kıraate göre bu âyette dört iltifat bulunur: Şöyle ki, önce {الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ} “Kulunu geceleyin yürüten” kavlindeki gaybetten {بَارَكْنَا} “bereketlendirdik” kavlindeki mütekellime iltifat etmiş; sonra bu kıraate göre {بَارَكْنَا} lafzındaki mütekellimden {لِيُرِيَهُ} lafzındaki gaybete ikinci kez iltifat etmiş; ardından bu gaybetten {آيَاتِنَا} “âyetlerimizden” ifadesindeki mütekellime iltifat etmiş; dördüncü olarak da —zamirin Allah'a ait olduğu şeklindeki sahih görüşe göre— bu mütekellimden {إِنَّهُ هُوَ} “Şüphesiz O” kavlindeki gaybete iltifat etmiştir. Ebü'l-Bekâ'nın naklettiği, {إِنَّهُ هُوَ} kavlindeki zamirin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ait olduğu görüşüne göre ise bu durum ortaya çıkmaz; bu takdirde cumhurun kıraatinde bir iltifat, Hasen'in kıraatinde ise üç iltifat olur. Bu çok nâdir bir yerdir; İmruü'l-Kays'ın:
18434. Metin
٣٠٢ - ٥- تطاوَلَ ليلُكَ بالإِثْمِدِ ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
302 - 5- İsmed'deki gecen uzayıp gitti de bitmedi... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . beyitleri hakkında Zemahşerî'nin söylediğine göre iltifat en fazla üç kez vârit olmuştur.
18435. Metin
الأبيات. وقد تقدَّم النزاعُ معه في ذلك، وبعضُ ما يُجاب به عنه أولَ الفاتحة.
Bu hususta onunla olan ihtilaf ve buna verilen bazı cevaplar Fâtiha'nın başında geçmişti.
18436. Metin
ولو ادَّعى مُدَّعٍ أنَّ فيها خمسةَ التفاتات لاحتاج في دَفْعِه إلى دليلٍ واضحٍ، والخامس: الالتفاتُ مِنْ «إنَّه هو» إلى التكلم في قوله {وَآتَيْنَآ مُوسَى} الآية.
Eğer bir iddia sahibi bu âyette beş iltifat olduğunu ileri sürse, bunu reddetmek için açık bir delile muhtaç olunur. Beşincisi ise: {إِنَّهُ هُوَ} “Şüphesiz O” kavlindeki [gaybetten], devamındaki âyette yer alan {وَآتَيْنَآ مُوسَى} “Biz Mûsâ'ya verdik” kavlindeki mütekellime iltifattır.
18437. Metin
والرؤيةُ هنا بَصَريةٌ. وقيل: قلبية وإليه نحا ابن عطية، فإنه قال: «ويُحْتمل أَنْ يريد: لِنُرِيَ محمداً للناس آيةً، أي: يكون النبي ﷺ آيةً في أَنْ يصنعَ اللهُ ببشرٍ هذا الصنعَ» فتكونُ الرؤيةُ قلبيةً على هذا.
Buradaki rü'yet (görme) basarîdir (gözle görmedir). Kalbî (bilgi/idrak) olduğu da söylenmiştir; İbn Atıyye bu görüşe meyletmiştir; zira o şöyle demiştir: “‘Muhammed'i insanlara bir mucize kılalım/gösterelim diye’, yani Allah'ın bir beşere böyle bir muamelede bulunması hususunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in bir delil olması kastedilmiş olabilir.” Buna göre rü'yet kalbî olur.
18438. Metin
قوله تعالى: {وَآتَيْنَآ} : فيه ثلاثةُ أوجهٍ، أحدُها: أن تُعْطَفَ هذه الجملةُ على الجملةِ السابقة من/ تنزيهِ الربِّ ﵎ ولا يَلْزَمُ في عَطْفِ الجملِ مشاركةٌ في خبرٍ ولا غيرِه. الثاني: قال العسكري: إنه معطوف على «أسرى» . واستبعده الشيخُ. ووجهُ
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَآتَيْنَآ} “Ve Biz verdik” kavlinde üç vecih vardır: Birincisi: Bu cümlenin, önceki Rab Teâlâ'nın tenzih edildiği cümleye atfedilmesidir. Cümlelerin atfında haberde veya başka bir şeyde ortaklık zorunlu değildir. İkincisi: el-Askerî, bunun {أَسْرَى} “yürüttü” lafzına matuf olduğunu söylemiştir. Şeyh [Ebû Hayyân] ise bunu uzak bir ihtimal görmüştür. Uzak görmesinin
18439. Metin
الاستبعادِ: أن المعطوفَ على الصلةِ صلةٌ، فيؤدِّي التقديرُ إلى ضرورةِ التركيبِ: سُبْحان الذي أسرى وآتينا، وهو في قوة: الذي آتينا موسى، فيعود الضميرُ على الموصولِ ضميرَ تكلمٍ مِنْ غيرِ مسوِّغ لذلك.
gerekçesi şudur: Sıla cümlesine matuf olan ifade de sıladır; bu durumda takdir zorunlu olarak şu terkibe yol açar: ‘Gece yürüten ve verdiğimiz [Zât] tenzihe lâyıktır’; bu da ‘Mûsâ'ya verdiğimiz [Zât]’ kuvvetindedir. Böylece ismi mevsûle dönen zamir, hiçbir meşru gerekçe olmaksızın mütekellim zamiri olarak dönmüş olur.
18440. Metin
والثالث: أنه معطوفٌ على ما في قوله «أسرى» من تقدير الخبر كأنه قال: أَسْرَيْنا بعبدِنا، وأًرَيْناه آياتِنا وآتَيْنا، وهو قريبٌ مِنْ تفسيرِ المعنى لا الإِعراب.
Üçüncüsü: {أَسْرَى} kavlindeki mukadder habere matuf olmasıdır; sanki şöyle buyurmuştur: ‘Kulumuzu gece yürüttük, ona âyetlerimizi gösterdik ve [kitabı] verdik.’ Bu görüş iraptan ziyade mana tefsirine yakındır.
18441. Metin
قوله: «وجَعْلَناه» يجوز أن يعودَ ضميرُ النصبِ للكتاب، وهو الظاهرُ، وأَنْ يعودَ لموسى ﵇.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَجَعَلْنَاهُ} “ve onu kıldık” kavlindeki mansup zamirinin kitaba (Tevrat'a) dönmesi caizdir ki zâhir olan budur; Mûsâ aleyhisselâm'a dönmesi de caizdir.
18442. Metin
قوله: {لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ} يجوز تعلُّقُه بنفس «هدى» كقوله: {يَهْدِي لِلْحَقِّ} [يونس: ٣٥] ، وأَنْ يتعلَّقَ بالجَعْل، أي: جعلناه لأجلِهِم، وأن يتعلَّقَ بمحذوفٍ نعتاً ل «هُدى» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrâiloğulları için” kavlinin; {يَهْدِي لِلْحَقِّ} “Hakka iletir” [Yûnus: 35] kavlinde olduğu gibi bizzat {هُدًى} “bir rehber” kelimesine taalluk etmesi, kılma (ca'l) fiiline taalluk edip ‘onlar için kıldık’ manasında olması ve {هُدًى} kelimesinin sıfatı olan mahzuf bir kelimeye taalluk etmesi caizdir.
18443. Metin
قوله: {أَلاَّ تَتَّخِذُواْ} يجوز أَنْ تكون «أَنْ» ناصبةً على حَذْفِ حرفِ العلة، أي: لئلا تتَّخذوا. وقيل: «لا» مزيدةٌ، والتقدير: كراهةَ أَنْ تتخذوا، وأنْ تكونَ المفسرةَ و «لا» ناهيةٌ، فالفعلُ منصوبٌ على الأول مجزومٌ على الثاني، وأَنْ تكونَ مزيدةً عند بعضِهم، والجملةُ التي بعدها معمولةٌ لقولٍ مضمر، أي: مقولاً لهم: لا تتخذوا، أو قلنا لهم: لا تتخذوا، وهذا ظاهرٌ في قراءةِ الخطاب. وهذا مردودٌ بأنه ليس من مواضعِ زيادةِ «أَنْ» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {أَلاَّ تَتَّخِذُواْ} “edinmeyin diye” kavlinde «أَنْ» edatının illet harfinin hazfiyle nâsıbe olması caizdir, yani: ‘edinmeyesiniz diye’. «لا» edatının zâid olduğu ve takdirin: ‘edinmenizden hoşlanılmadığı için’ şeklinde olduğu da söylenmiştir. «أَنْ» edatının müfessire ve «لا» edatının nâhiye (yasaklama edatı) olması da caizdir; bu durumda fiil ilk takdire göre mansup, ikinciye göre meczumdur. Bazılarına göre ise zâide olması ve peşinden gelen cümlenin muzmer bir kavel (söz) fiilinin ma'mûlü olması caizdir; yani: ‘onlara edinmeyin denilerek’ veya ‘onlara edinmeyin dedik’. Bu durum hitap kıraatinde açıktır; ancak bu görüş, buranın «أَنْ» edatının zâid olduğu yerlerden olmaması sebebiyle reddedilmiştir.
18444. Metin
وقرأ أبو عمروٍ {أَنْ لا يتَّخذوا} بياء الغَيْبة جَرْياً على قوله {لبني إسرائيل} والباقون بالخطاب التفاتاً.
Ebû Amr, {لِبَنِي إِسْرَائِيلَ} kavline uygun olarak gaybet yâ'sı ile {أَنْ لا يَتَّخِذُوا} “edinmesinler diye” şeklinde okumuştur; diğer kıraat imamları ise iltifat yoluyla hitap sîgasıyla okumuşlardır.
18445. Metin
قوله تعالى: {ذُرِّيَّةَ} : العامَّةُ على نصبها وفيها أوجهٌ، أحدُها: أنها منصوبةٌ على الاختصاصِ، وبه بدأ الزمخشري. الثاني: أنَّها منصوبَةً على البدلِ من «وَكِيلاً» ، أي: أن لا تتخذوا من دونِه ذريةَ مَنْ حَمَلْنا. الثالث: أنها منصوبةٌ على البدلِ مِنْ «موسى» ، ذكره أبو البقاء وفيه بُعْدٌ بعيد. الرابع: أنها منصوبةٌ على المفعولِ الأولِ ل «تتخذوا» ، والثاني هو «وكيلاً» فقُدِّم، ويكون «وكيلاً» ممَّا وقع مفردَ اللفظ والمَعْنِيُّ به جمعٌ، أي: لا تتخذوا ذريةَ مَنْ حَمَلْنا مع نوح وُكَلاءَ كقوله: {وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الملائكة والنبيين أَرْبَاباً} [آل عمران: ٨٠] .
Cenâb-ı Hakk'ın: {ذُرِّيَّةَ} “ey nesil / ... neslini” kavli: Cumhur nasb ile okumuştur ve bunda birkaç vecih vardır. Birincisi: İhtisas üzere mansup olmasıdır ki Zemahşerî bununla başlamıştır. İkincisi: {وَكِيلاً} “bir vekil” kelimesinden bedel olarak mansup olmasıdır; yani: ‘O'ndan başka taşıdığımız kimselerin neslini [vekil] edinmeyin’. Üçüncüsü: {مُوسَى} kelimesinden bedel olarak mansup olmasıdır; bunu Ebü'l-Bekâ zikretmiştir ancak bu pek uzaktır. Dördüncüsü: {تَتَّخِذُوا} fiilinin birinci mef'ûlü olarak mansup olmasıdır; ikincisi ise öne geçmiş olan {وَكِيلاً} kelimesidir. Bu takdirde {وَكِيلاً} lafzen tekil olup manası çoğul olan kelimelerden olur; yani: ‘Nûh ile beraber taşıdığımız kimselerin neslini vekiller edinmeyin’; tıpkı: {وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الملائكة والنبيين أَرْبَاباً} “Melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi emretmez” [Âl-i İmrân: 80] kavlinde olduğu gibi.
18446. Metin
الخامس: أنها منصوبةٌ على النداء، أي: يا ذريةَ مَنْ حَمَلْنا، وخَصُّوا هذا الوجهَ بقراءة الخطاب في «تتَّخذوا» وهو واضحٌ عليها، إلا أنه لا يَلْزَمُ، وإن كان مكيٌّ قد منع منه فإنه قال: «فأمَّا مَنْ قرأ» يتَّخذوا «بالياء فذريَّةَ مفعولٌ لا غيرَ، ويَبْعُدُ النداءُ؛ لأن الياءَ للغَيْبة والنداءَ للخطابِ، فلا يجتمعان إلا على بُعْدٍ» . وليس كما زعم، إذ يجوزُ أن يُناديَ الإِنسانَ شخصاً ويُخْبِرَ عن آخرَ فيقول: «يا زيدُ ينطلقٌ بكرٌ وفعلتَ كذا» و «يا زيدُ ليفعلْ عمروٌ كيتَ وكيت» .
Beşincisi: Münâdâ olarak mansup olmasıdır; yani: ‘Ey taşıdığımız kimselerin nesli!’ Bu vechi {تَتَّخِذُوا} fiilindeki hitap kıraatine tahsis etmişlerdir ve bu kıraate göre gayet açıktır; ancak Mekkî buna engel olup şöyle demiş olsa da bu tahsis zorunlu değildir: “«يَتَّخِذُوا» fiilini yâ ile okuyan kimseye göre {ذُرِّيَّةَ} kelimesi yalnızca mef'ûldür, nidâ olması ise uzaktır; çünkü yâ gaybet içindir, nidâ ise hitap içindir, dolayısıyla ancak uzak bir ihtimalle bir araya gelirler.” Fakat durum onun iddia ettiği gibi değildir; zira bir kimsenin bir şahsa seslenip bir başkasından haber vermesi caizdir; nitekim: ‘Ey Zeyd! Bekir gidiyor ve sen şöyle yaptın’ yahut ‘Ey Zeyd! Amr şöyle şöyle yapsın’ denilebilir.
18447. Metin
وقرأت فرقةٌ «ذُرِّيَّةُ» بالرفع، وفيها وجهان، أحدهما: أنها خبرُ مبتدأ مضمرٍ تقديرُه: هو ذريَّةُ، ذكره [أبو] البقاء وليس بواضحٍ. والثاني:
Bir grup ise {ذُرِّيَّةُ} kelimesini ref ile okumuştur; bunda iki vecih vardır. Birincisi: Takdiri ‘O, zürriyettir’ şeklinde olan mahzuf bir mübtedânın haberi olmasıdır; bunu Ebü'l-Bekâ zikretmiştir fakat açık değildir. İkincisi ise:
18448. Metin
أنه بدلٌ من واوِ «تتَّخذوا» قال ابن عطية: «ولا يجوز ذلك في القراءةِ بالتاءِ، لأنك لا تُبْدِلُ من ضميرٍ مخاطب، لو قلت:» ضربْتُك زيداً «على البدل لم يَجُزْ» .
{تَتَّخِذُوا} fiilindeki vâv zamirinden bedel olmasıdır. İbn Atıyye şöyle demiştir: “Tâ ile olan [hitap] kıraatinde bu caiz değildir; çünkü muhatap zamirinden bedel yapamazsın. Eğer bedel yoluyla ‘Sana Zeyd'e vurdum’ desen caiz olmaz.”
18449. Metin
وَرَدَّ عليه الشيخ هذا الإِطلاقَ وقال: «ينبغي التفصيلُ، وهو إن كان بدلَ بعضٍ أو اشتمالٍ جاز، وإن كان كلاًّ مِنْ كل، وأفاد الإِحاطةَ نحو» جئتُمْ كبيرُكم وصغيركم «جَوَّزه الأخفش والكوفيون. قال:» وهو الصحيحُ «. قلت: وتمثيلُ ابنِ عطيةَ بقولِه» ضَرَبْتُكَ زيداً «قد يَدْفع عنه هذا الردَّ.
Şeyh [Ebû Hayyân], bu mutlak hükmü reddederek şöyle demiştir: “Ayrıntıya gitmek gerekir; şayet bedel-i ba'z veya bedel-i iştimal ise caizdir. Eğer bedel-i kül ve ihata bildiriyorsa; ‘Büyüğünüzle küçüğünüzle geldiniz’ örneğinde olduğu gibi Ahfeş ve Kûfeliler bunu caiz görmüştür.” Şeyh: “Sahih olan da budur” demiştir. Ben derim ki: İbn Atıyye'nin ‘Sana Zeyd'e vurdum’ sözüyle misal getirmesi bu reddiyeyi kendisinden defedebilir.
18450. Metin
وقال مكي:» ويجوز الرفعُ في الكلامِ على قراءةِ مَنْ قرأ بالياء على البدلِ من المضمرِ في «يتَّخذوا» ولا يَحْسُنُ ذلك في قراءة التاء؛ لأنَّ المخاطبَ لا يُبْدَلُ منه الغائبُ، ويجوز الخفضُ على البدل من بني إسرائيل «. قلت: أمَّا الرفعُ فقد تقدَّم أنه قرئ به وكأنه ام يَطَّلِعْ عليه، وأمَّا الجرُّ فلم يُقْرَأْ به فيما عَلِمْتُ ويَرِد عليه في قوله» لأنَّ المخاطب لا يُبْدَلُ منه الغائبُ «ما وَرَدَ على ابن عطية، بل أَوْلَى لأنه لم يذكر مثالاً يبيِّن مرادَه كما فعل ابنُ عطية/.
Mekkî şöyle demiştir: “Sözde, yâ ile okuyanların kıraatine göre {يَتَّخِذُوا} fiilindeki muzmer zamirden bedel olarak ref caizdir; tâ kıraatinde ise bu uygun düşmez, zira muhataptan gaip bedel yapılmaz. İsrâiloğullarından bedel olarak cer ile okunması da caizdir.” Ben derim ki: Ref kıraatine gelince, daha önce geçtiği üzere onunla okunmuştur; sanki [Mekkî] buna vâkıf olmamış gibidir. Cer kıraatine gelince, bildiğim kadarıyla bu şekilde okunmamıştır. Onun “Çünkü muhataptan gaip bedel yapılmaz” sözüne karşı, İbn Atıyye'ye yöneltilen itiraz yönelir; hatta İbn Atıyye'nin yaptığı gibi meramını açıklayan bir örnek zikretmediği için ona yöneltilmesi daha evlâdır.
18451. Metin
قوله تعالى: {مَنْ حَمَلْنَا} : يجوز أن تكونَ موصولةً أو موصوفةً.
Cenâb-ı Hakk'ın: {مَنْ حَمَلْنَا} “taşıdığımız kimseler” kavli: [Buradaki «مَنْ» lafzının] mevsûle veya mevsûfe olması caizdir.
18452. Metin
قوله: {وَقَضَيْنَآ} «قَضَى» يتعدَّى بنفسِه: {فَلَمَّا قضى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَراً} [الأحزاب: ٣٧] {فَلَمَّا قضى مُوسَى الأجل} [القصص: ٢٩] ، وإنما تَعَدَّى هنا ب «إلى» لتضمُّنه معنى: أَنْفَذْنَا وأَوْحَيْنا، أي: وأَنْفَذْنا إليهم بالقضاءِ المحتومِ. ومتعلِّقُ القضاءِ محذوفٌ، أي: بفسادِهم. وقوله: «لَتُفْسِدُنَّ» جوابُ قسمٍ محذوفٍ تقديرُه: والله لتفسِدُنَّ، وهذا القسمُ مؤكدٌ لمتعلَّق القضاء. ويجوز أن يكونَ «لَتُفْسِدُنَّ» جواباً لقوله: «وقَضَيْنا» لأنه ضُمِّن معنى القسمِ، ومنه قولُهم: «قضاء الله لأفعلنَّ» فيُجْرُون القضاء والنَّذْرَ مُجْرى القسم فَيُتَلَقَّيان بما يُتَلَقَّى به القسمُ.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَقَضَيْنَآ} “Ve bildirdik / hükmettik” kavli: «قَضَى» fiili bizzat müteaddî olur: {فَلَمَّا قضى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَراً} “Zeyd ondan ilişiğini kestiğinde” [Ahzâb: 37], {فَلَمَّا قضى مُوسَى الأجل} “Mûsâ süreyi tamamlayınca” [Kasas: 29]. Burada «إلى» ile geçişli kılınması ise; ulaştırdık ve vahyettik manasını tazmin etmesinden dolayıdır; yani: ‘Onlara kesinleşmiş bir hüküm ile bildirdik/ulaştırdık.’ Kazânın müteallakı (hükmolunan şey) mahzuftur, yani: ‘fesat çıkaracaklarını [bildirdik]’. Cenâb-ı Hakk'ın: {لَتُفْسِدُنَّ} “Kesinlikle fesat çıkaracaksınız” kavli, takdiri ‘Vallahi kesinlikle fesat çıkaracaksınız’ şeklinde olan mahzuf bir kasemin cevabıdır; bu kasem, kazânın müteallakını teyit etmektedir. {لَتُفْسِدُنَّ} ifadesinin bizzat {وَقَضَيْنَآ} kavlinin cevabı olması da caizdir; çünkü kasem manası tazmin etmiştir. Nitekim Arapların: ‘Allah'ın hükmü olsun ki mutlaka yapacağım’ sözü de bundandır; böylece kazâ ve nezri (adağı) kasem yerine koyar ve kasem ne ile karşılanıyorsa onunla karşılarlar.
18453. Metin
والعامَّةُ على توحيد «الكتاب» مُراداً به الجنسُ. وابنُ جبير وأبو العالية «في الكُتُب» على الجمع، جاؤوا به نَصَّاً في الجمع.
Cumhur, cins kastıyla {الكتاب} “Kitap” lafzını tekil olarak okumuştur. İbn Cübeyr ve Ebü'l-Âliye ise çoğul anlamını açıkça belirtmek üzere cem sîgasıyla {فِي الْكُتُبِ} “Kitaplarda” şeklinde okumuşlardır.
18454. Metin
وقرأ العامَّةُ بضمِّ التاءِ وكسرِ السينِ مضارعَ «أفسدَ» ، ومفعولُه محذوفٌ تقديره: لَتُفْسِدُنَّ الأديانَ. ويجوزُ أْنْ لا يُقَدَّر مفعولٌ، أي: لتُوقِعُنَّ الفساد. وقرأ ابنُ عباسٍ ونصرُ بن علي وجابر بن زيد «لَتُفْسَدُن» ببنائه
Cumhur, «أَفْسَدَ» fiilinin muzârisi olarak tâ'nın dammesi ve sîn'in kesresi ile {لَتُفْسِدُنَّ} “kesinlikle fesat çıkaracaksınız” şeklinde okumuştur; mef'ûlü mahzuf olup takdiri: ‘dinleri fesada uğratacaksınız’ şeklindedir. Bir mef'ûl takdir edilmeyip ‘fesat eylemini gerçekleştireceksiniz’ manasında olması da caizdir. İbn Abbâs, Nasr b. Âsım ve Câbir b. Zeyd ise meçhul bina ile
18455. Metin
للمفعولِ، أي: لَيُفْسِدَنَّكم غيرُكم: إمَّا من الإِضلال أو من الغلبة. وقرأ عيسى بن عمر بفتحِ التاء وضمِّ السين، أي: فَسَدْتُم بأنفسِكم.
{لَتُفْسَدُنَّ} “fesada uğratılacaksınız” şeklinde okumuşlardır; yani: ‘Başkaları sizi ya saptırarak ya da galebe çalarak kesinlikle ifsat edecektir.’ Îsâ b. Ömer ise tâ'nın fethası ve sîn'in dammesi ile [mücerred fiilden] {لَتَفْسُدُنَّ} şeklinde okumuştur; yani: ‘bizzat kendiniz bozulacaksınız’.
18456. Metin
قوله «مَرَّتَيْنِ» منصوبٌ على المصدر، والعاملُ فيه «لتُفْسِدُنَّ» لأنَّ التقديرَ: مرتين من الفساد.
Cenâb-ı Hakk'ın: {مَرَّتَيْنِ} “iki defa” kavli masdar (mef'ûl-i mutlak) olarak mansuptur; onda amel eden lafız {لَتُفْسِدُنَّ} fiilidir, zira takdir: ‘fesat çıkarmaktan iki defa’ şeklindedir.
18457. Metin
قوله: «عُلُوَّاً» العامَّةُ على ضمِّ العين مصدرَ علا يَعْلُو. وقرأ زيد بن عليٍّ «عِلِيَّاً» بكسرِهما والياءُ، والأصلُ الواو، وإنما اعتلَّ على اللغة القليلة؛ وذلك أن فُعُولاً المصدرَ الأكثرُ فيه التصحيحُ نحو: عَتا عُتُوَّاً، والإِعلالُ قليلٌ نحو {أَشَدُّ عَلَى الرحمن عِتِيّاً} [مريم: ٦٩] على أحدِ الوجهين كما سيأتي، وإنْ كان جمعاً فالكثيرُ الإِعلالُ. نحو: «جِثِيَّاً» وشَذَّ: بَهْوٌ وبُهُوُّ، ونَجْوٌ ونَجَوٌّ، وقاسه الفراء.
Cenâb-ı Hakk'ın: {عُلُوَّاً} “büyük bir kibir ve azgınlıkla” kavli: Cumhur, ayn harfinin dammesi ile «عَلا يَعْلُو» fiilinin masdarı olarak okumuştur. Zeyd b. Ali ise her ikisinin kesresi ve yâ ile {عِلِيَّاً} şeklinde okumuştur; aslı vâv iledir, az kullanılan bir lehçeye göre i'lâl yapılmıştır. Şöyle ki; masdar olan «فُعُول» kalıbında yaygın olan tashîhtir (harfin aslını korumasıdır), nitekim: «عَتا عُتُوَّاً» denilir; i'lâl ise, ileride geleceği üzere iki vecihten birine göre: {أَشَدُّ عَلَى الرحمن عِتِيّاً} “Rahmân'a karşı azgınlıkta en ileri olan” [Meryem: 69] âyetinde olduğu gibi azdır. Şayet çoğul olursa yaygın olan i'lâldir; nitekim «جِثِيَّاً» böyledir. «بَهْوٌ / بُهُوُّ» ve «نَجْوٌ / نَجَوٌّ» kullanımları ise şâzdır; Ferrâ bunu kıyas kabul etmiştir.
18458. Metin
قوله تعالى: {وَعْد} : أي: مَوْْعُود، فهو مصدرٌ واقعٌ موقعَ مفعول، وتركه الزمخشري على حالِه، لكن بحذف مضاف، أي: وَعْدُ عقابِ أُوْلاهما. وقيل: الوَعْدُ بمعنى الوعيد. وقيل: بمعنى المَوْعِد الذي يُراد به الوقتَ. فهذه أربعةُ أوجهٍ. والضميرُ عائدٌ على المرتين.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَعْدُ} “vaadi” kavli: Yani mev'ûd (vaat edilen şey) demektir; dolayısıyla mef'ûl makamına geçmiş bir masdardır. Zemahşerî ise bunu masdar hâli üzere bırakmış ancak bir muzâf hazfederek: ‘ikisinin ilkinin cezasının vaadi’ takdirini yapmıştır. Vaadin vaid (tehdit/azap) manasında olduğu da söylenmiştir. Vakit kastedilen mîad (buluşma/gerçekleşme vakti) manasında olduğu da söylenmiştir. İşte bunlar dört vecihtir. Zamir ise iki defaya dönmektedir.
18459. Metin
قوله: «عِباداً» العامَّةُ على «عِباد» بزنة فِعال، وزيدُ بن علي والحسنُ «عبيداً» على فَعِيْل، وقد تقدَّم الكلامُ على ذلك.
Cenâb-ı Hakk'ın: {عِبَاداً} “kullar” kavli: Cumhur «فِعَال» vezninde {عِبَاداً} şeklinde okumuştur; Zeyd b. Ali ve el-Hasen ise «فَعِيل» vezninde {عَبِيداً} şeklinde okumuşlardır. Bu husustaki açıklama daha önce geçmişti.
18460. Metin
قوله: «فجاسُوا» عطفٌ على «بَعَثْنا» ، أي: تَرَتَّب على بعثنا إياهم هذا. والجَوْسُ والجُوْس بفتحِ الجيمِ وضمِّها مصدرَ جاسَ يَجُوسُ، أي: فَتَّشَ ونقَّبَ، قاله أبو عبيد. وقال الفراء: «قَتَلُوا» قال حسان:
Cenâb-ı Hakk'ın: {فَجَاسُواْ} “delik deşik edip dolaştılar” kavli {بَعَثْنَا} “gönderdik” lafzına matuftur; yani: ‘Bizim onları göndermemizin akabinde bu durum meydana geldi.’ Cîm harfinin fethası ve dammesiyle «الجَوْس» ve «الجُوْس», «جاسَ يَجُوسُ» fiilinin masdarıdır; yani: ‘inceden inceye aradı ve teftiş etti’ demektir, bunu Ebû Ubeyde söylemiştir. Ferrâ ise: “Öldürdüler” demiştir. Hassân şöyle demiştir:
18461. Metin
٣٠٢ - ٦- ومِنَّا الذي لاقى بسيفِ محمدٍ ... فجاسَ به الأعداءُ عَرْضَ العساكرِ
302 - 6- Muhammed'in kılıcıyla karşılaşıp orduların ortasında düşmanları kırıp geçiren [yiğit] de bizdendir.
18462. Metin
وقال أبو زيد: «الجُوسُ والجَوْسُ والحَوْسُ والهَوْسُ طَلَبُ الطَّوْف بالليل» . وقارب قطرب: «جاسُوا: نزلوا» . وأنشد:
Ebû Zeyd ise şöyle demiştir: “«الجُوسُ», «الجَوْسُ», «الحَوْسُ» ve «الهَوْسُ» geceleyin dolaşıp aramaktır.” Kutrub da buna yakın olarak: “«جاسُوا»: İndiler / baskın yaptılar” demiş ve şu beyti okumuştur:
18463. Metin
٣٠٢ - ٧- فَجُسْنا ديارَهُمُ عَنْوَةً ... وأُبْنا بساداتِهم مُوْثَقِيْنا
302 - 7- Onların yurtlarına zorla girip çiğnedik ve efendilerini zincirlere vurulmuş olarak geri döndük.
18464. Metin
وقيل: «جاسُوا بمعنى داسوا» ، وأنشد:
«جاسُوا» fiilinin «داسُوا» (çiğnediler) manasında olduğu da söylenmiş ve şu beyit inşad edilmiştir:
18465. Metin
٣٠٢ - ٨- إليك جُسْنا الفِيلَ بالمَطِيِّ ... وقيل: الجَوْسُ: التردُّد. وقيل: طَلَبُ الشيءِ باستقصاء. ويقال: «حاسُوا» بالحاءِ المهملة، وبها قرأ طلحة وأبو السَِّمَّال، وقرئ «فَجَوَّسُوا» بالجيم بزنة نُكِّسُوا.
302 - 8- Sana doğru, bineklerle çölü çiğneyip geçtik... «الجَوْس» kelimesinin; gidip gelmek, dolaşmak olduğu da söylenmiştir. Bir şeyi dip bucak aramak olduğu da belirtilmiştir. Noktasız hâ ile «حَاسُوا» da denir; Talha ve Ebü's-Simmâl böyle okumuştur. Cîm ile «نُكِّسُوا» vezninde {فَجُوِّسُوا} şeklinde de okunmuştur.
18466. Metin
قوله: «خلالَ» العامَّةُ على «خِلال» وهو محتملٌ لوجهين، أحدهما: أنه جمعُ خَلَل كجِبال في جَبَل، وجِمال في جَمَل. والثاني: أنه اسمٌٌ مفردٌ بمعنى وَسْط، ويدلُّ له قراءةُ الحسن «خَلَلَ الدِّيار» . وقوله: «وكان وَعْداً» ، أي: وكان الجَوْسُ، أو وكان وَعْدُ أُوْلاهما، أو وكان وَعْدُ عقابِهم.
Cenâb-ı Hakk'ın: {خِلاَلَ} “aralarını / sokaklarını” kavli: Cumhur «خِلاَل» şeklinde okumuştur ve iki vech ihtimali taşır. Birincisi: Tıpkı «جَبَل / جِبَال» ve «جَمَل / جِمَال» kelimelerinde olduğu gibi «خَلَل» lafzının çoğulu olmasıdır. İkincisi: ‘Ara / orta’ manasında tekil bir isim olmasıdır; el-Hasen'in {خَلَلَ الدِّيَارِ} kıraati de buna delalet eder. Cenâb-ı Hakk'ın: {وَكَانَ وَعْداً} “Ve bu bir vaat idi” kavli; yani: ‘Bu arayıp tarama / çiğneme eylemi idi’ yahut ‘ikisinin ilkinin vaadi idi’ yahut ‘onların cezalandırılma vaadi idi’ demektir.
18467. Metin
قوله تعالى: {الكرة} : مفعولُ «رَدَدْنا» وهي في الأصلِ مصدرُ كَرَّ يَكُرُّ، أي: رَجَعَ، ثم يُعَبَّر بها عن الدَّوْلَةِ والقَهْر.
Cenâb-ı Hakk'ın: {الْكَرَّةَ} “galibiyeti / tekrarı” kavli: {رَدَدْنَا} “geri verdik” fiilinin mef'ûlüdür. Aslında bu kelime «كَرَّ يَكُرُّ» (geri döndü) fiilinin masdarıdır; daha sonra bununla devlet (üstünlük, hâkimiyet) ve galebe kastedilmiştir.
18468. Metin
قوله «عليهم» يجوز تعلُّقه ب «رَدَدْنا» ، أو بنفس/ الكَرَّة، لأنه يُقال: كَرَّ عليه فتتعدَّى ب «على» ويجوز أن تتعلَّقَ بمحذوفٍ على أنها حالٌ من «الكَرَّة» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {عَلَيْهِمْ} “onlara karşı” kavlinin; {رَدَدْنَا} fiiline taalluk etmesi veya ‘ona karşı hamle yaptı’ denilip «على» ile geçişli kılındığı için bizzat {الْكَرَّةَ} lafzına taalluk etmesi caizdir. {الْكَرَّةَ} kelimesinden hâl olmak üzere mahzuf bir kelimeye taalluk etmesi de caizdir.
18469. Metin
قوله: «نَفِيراً» منصوبٌ على التمييز، وفيه أوجهٌ، أحدها: أَنَّه فَعِيْل بمعنى فاعِل، أي: أكثر نافراً، أي: مَنْ يَنْفِرُ معكم. الثاني: أنه جمع نَفْرٍ نحو: عَبْد وعَبيد، قاله الزجاج، وهم الجماعة الصَّائِرون إلى الأعداء. الثالث: أنه مصدرٌ، أي: أكثرُ خروجاً إلى الغَزْو. قال الشاعر:
Cenâb-ı Hakk'ın: {نَفِيراً} “sayıca / destekçi bakımından” kavli temyiz olarak mansuptur ve bunda birkaç vecih vardır. Birincisi: «فَاعِل» manasında «فَعِيل» olmasıdır; yani: ‘sizinle beraber savaşa koşan (nâfir) kimseler bakımından daha çok’. İkincisi: Zeccâc'ın belirttiği üzere, tıpkı «عَبْد / عَبِيد» kelimelerinde olduğu gibi «نَفْر» lafzının çoğulu olmasıdır; bunlar da düşmana karşı yardıma koşan topluluktur. Üçüncüsü: Masdar olmasıdır; yani: ‘savaşa çıkış bakımından daha çok’. Şair şöyle demiştir:
18470. Metin
٣٠٢ - ٩- فَأَكْرِمْ بقَحْطانَ مِنْ والدٍ ... وحِمْيَرَ أكرِمْ بقومٍ نَفيرا
302 - 9- Bir baba olarak Kahtân ne cömerttir! Savaşa koşan bir topluluk olarak da Himyer ne yücedir!
18471. Metin
والمفضَّلُ عليه محذوفٌ، فقدَّره بعضُهم: أكثر نفيراً من أعدئكم، وقدَّره الزمخشري: أكثر نفيراً مِمَّا كنتم.
Mufaddalun aleyh (kendisinden üstün olunan taraf) ise mahzuftur; bazısı bunu: ‘Düşmanlarınızdan destekçi bakımından daha çok’ şeklinde takdir etmiş, Zemahşerî ise: ‘Önceki hâlinizden destekçi bakımından daha çok’ şeklinde takdir etmiştir.
18472. Metin
قوله تعالى: {فَلَهَا} : في اللامِ أوجهٌ: أحدُها: أنها بمعنى «على» ، أي فعليها كقوله:
Cenâb-ı Hakk'ın: {فَلَهَا} “kendi aleyhinedir” kavlindeki lâm harf-i cerrinde birkaç vecih vardır: Birincisi: Şairin:
18473. Metin
٣٠٣ - ٠-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... فَخَرَّ صريعاً لليدينِ وللفمِ
303 - 0- . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... Elleri ve ağzı üzerine cansız yere yıkıldı. [mısraında] olduğu gibi «على» manasında olmasıdır; yani elleri üzerine demektir.
18474. Metin
أي: على اليدين. والثاني: أنها بمعنى إلى. قال الطبري: «أي/ فإليها تَرْجِعُ الإِساءةُ» . الثالث: أنها على بابها، وإنما أتى بها دونه «على» للمقابلة في قوله: «لأنفسِكم» فأتى بها ازْدِواجاً. وهذه اللامُ يجوز أن تتعلَّقَ بفعلٍ مقدرٍ كما تقدَّم في قولِ الطبريِّ، وإمَّا بمحذوفٍ على أنها خبرٌ لمبتدأ محذوفٍ تقديرُه: فلها الإِساءةُ لا لغيرِها.
İkincisi: «إلى» manasında olmasıdır. Taberî: “Yani kötülük ancak onun kendisine döner” demiştir. Üçüncüsü: Kendi hakiki manasında olmasıdır; «على» yerine lâm getirilmesi, {لأَنْفُسِكُمْ} “kendiniz lehinedir” kavlindeki mukabele (karşılık) sebebiyledir, dolayısıyla bir lafız uyumu (izdivaç) için lâm getirilmiştir. Bu lâm harf-i cerrinin, Taberî'nin sözünde geçtiği gibi mukadder bir fiile taalluk etmesi de, takdiri ‘Kötülük başkasına değil bizzat kendi aleyhinedir’ şeklinde olan mahzuf bir mübtedânın haberi olarak mahzuf bir lafza taalluk etmesi de caizdir.
18475. Metin
قوله: {فَإِذَا جَآءَ وَعْدُ الآخرة} ، أي: المرة الآخرة فَحُذِفَت «المرَّة» للدَّلالة عليها، وجوابُ الشرطِ محذوفٌ تقديرُه: بَعَثْناهم.
Cenâb-ı Hakk'ın: {فَإِذَا جَآءَ وَعْدُ الآخرة} “İkinci ve sonuncunun vakti gelince” kavli: Yani ikinci defanın [vakti gelince]; karineye binaen «المرَّة» (defa) kelimesi hazfedilmiştir. Şartın cevabı ise mahzuf olup takdiri: ‘Onları tekrar gönderdik’ şeklindedir.
18476. Metin
وقوله: {لِيَسُوءُواْ وُجُوهَكُمْ} متعلقٌ بهذا الجوابِ المقدرِ. وقرأ ابن عامر وحمزة وأبو بكر «لِيَسُوْءَ» بالياءِ المفتوحةِ وهمزةٍ مفتوحةٍ آخرَ الفعل. والفاعلُ: إمَّا اللهُ تعالى، وإمَّا الوعدُ، وإمَّا البعثُ، وإمَّا النفيرُ. والكسائيُّ «لِنَسُوءَ» بنونِ العظمة، أي: لِنَسُوءَ نحن، وهو موافِقٌ لِما قبلَه مِنْ قولِه «بَعَثْنا عباداً لنا» و «رَدَدْنا» و «أَمْدَدْنا» ، وما بعده من قوله: «عُدْنا» و «جَعَلْنا» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {لِيَسُوءُواْ وُجُوهَكُمْ} “yüzlerinizi kederden karartsınlar / kötü duruma düşürsünler diye” kavli, bu takdir edilen cevaba taalluk etmektedir. İbn Âmir, Hamza ve Ebû Bekr, fiilin sonunu fethalı yâ ve fethalı hemze ile «لِيَسُوْءَ» şeklinde okumuşlardır. [Bu kıraate göre] fâil: Ya Yüce Allah'tır, ya vaaddir, ya [yeniden] göndermedir (ba's) veya nefîrdir (destekçi gruptur). Kisâî ise azamet nûnu ile «لِنَسُوءَ» şeklinde okumuştur; yani: ‘Biz kötü duruma düşürelim diye’ demektir. Bu kıraat, öncesinde geçen {بَعَثْنَا عِبَاداً لَّنَآ} “üzerinize kullarımızı gönderdik”, {رَدَدْنَا} “size geri verdik” ve {أَمْدَدْنَاكُم} “size yardım ettik” kavilleri ile sonrasında geçen {عُدْنَا} “biz de [cezalandırmaya] döneriz” ve {جَعَلْنَا} “kıldık” kavillerine uygundur.
18477. Metin
وقرأ الباقون: «لِيَسُوْءُوا» مسنداً إلى ضميرِ الجمع العائد على العِباد، أو على النفير؛ لأنه اسمُ جمعٍ، وهو موافِقٌ لِما بعدَه من قوله {وَلِيَدْخُلُواْ المسجد كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ} . وفي عَوْدِ الضمير على النفير نظرٌ؛ لأنَّ النفيرَ المذكورَ من المخاطبين، فكيف يُوصف ذلك النفيرُ بأنه يَسُوْء وجوهَهم؟ اللهم إلا أنْ يريدَ هذا القائلَ أنه عائدٌ على لفظِه دون معناه، من بابِ «عندي درهمٌ ونصفُه» .
Diğer kurrâ ise, «عِبَاد» (kullar) lafzına veya bir ism-i cem' olduğu için «نَفِير» (topluluk) lafzına dönen çoğul zamirine isnad ile «لِيَسُوْءُوا» şeklinde okumuşlardır. Bu kıraat, sonrasında gelen {وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ} “ve ilk defa girdikleri gibi yine Mescid'e girsinler ve fethettikleri her şeyi yerle bir etsinler diye” kavline uygundur. Zamirin «نَفِير» lafzına dönmesi ise tartışmalıdır; zira zikredilen nefîr, muhatapların kendisindendir. O hâlde bu nefîrin bizzat kendi yüzlerini kötü duruma düşürmesiyle nitelenmesi nasıl mümkün olabilir? Meğerki bunu söyleyen kimse, tıpkı ‘Yanımda bir dirhem ve [başka bir dirhemin] yarısı var’ sözünde olduğu gibi, zamirin manaya değil sırf lafza döndüğünü kastetmiş olsun.
18478. Metin
وقرأ أُبَيٌّ «لِنَسُوْءَنْ» بلامِ الأمرِ ونونِ التوكيدِ الخفيفة ونونِ العظمة، وهذا جوابٌ ل «إذا» ، ولكن على حَذْفِ الفاء، أي «فَلِنَسُوْءَنْ، ودخلت لامُ الأمرِ على فعلِ المتكلمِ كقولِه تعالى: {وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} [العنكبوت: ١٢] .
Übey ise emir lâmı, şeddesiz tekit nûnu (nûn-ı hafîfe) ve azamet nûnu ile «لِنَسُوْءَنْ» şeklinde okumuştur. Bu, {إِذَا} edatının cevabıdır; ancak [cevabın başındaki] fâ harfi hazfedilmiştir, yani «فَلِنَسُوْءَنْ» demektir. Cenâb-ı Hakk'ın: {وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} “ve günahlarınızı biz yüklenelim” [Ankebût 12] kavlinde olduğu gibi, emir lâmı mütekellim (birinci şahıs) fiilinin başına gelmiştir.
18479. Metin
وقرأ عليُّ بنُ أبي طالب» لَيَسُوْءَنَّ «و» وَلَنَسوْءَنَّ «بالياء أو النون التي للعظمةِ، ونونِ التوكيدِ الشديدة، واللامِ التي للقسَمِ. وفي مصحف اُبَيّ» لِيَسُوْءُ «بضمِّ الهمزة من غيرِ واوٍ، وهذه القراءةُ تشبه أَنْ تكونَ على لغةِ مَنْ يَجْتَزِئُ عن الواوِ بالضمة، كقوله:
Ali b. Ebî Tâlib ise yâ veya azamet nûnu, şeddeli tekit nûnu (nûn-ı sakîle) ve kasem lâmı ile «لَيَسُوْءَنَّ» ve «وَلَنَسُوْءَنَّ» şeklinde okumuştur. Übeyy'in mushafında ise vâv harfi olmaksızın hemzenin dammesiyle «لِيَسُوْءُ» şeklindedir. Bu kıraat, şairin:
18480. Metin
٣٠٣ - ١- فلوْ أنَّ الأطبَّا كانُ حولي ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
303 - 1- Keşke tabipler etrafımda olsalardı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
18481. Metin
يريد:» كانوا «. وقولِ الآخر:
sözünde «كَانُوا» lafzını kastedip [«كَانُ» demesinde] ve diğer şairin:
18482. Metin
٣٠٣ - ٢- إذا ما الناسُ جاعُ وأَجْدَبُوا ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
303 - 2- İnsanlar acıktıkları ve kıtlığa uğradıkları vakit . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
18483. Metin
يريد» جاعُوا «، فكذا هذه القراءةُ، أي: لِيَسُوْءُوا، كما في القراءةِ الشهيرة، فَحَذَفَ الوَاو.
sözünde «جَاعُوا» lafzını kastedip [«جَاعُ» demesinde] olduğu gibi, dammeyi vâv yerine yeterli görenlerin lehçesine benzemektedir. İşte bu kıraat de böyledir; yani meşhur kıraatte olduğu gibi «لِيَسُوْءُوا» demektir, ancak vâv harfi hazfedilmiştir.
18484. Metin
وقرئ» لِيَسْيء «بضمِّ الياءِ وكسرِ السينِ وياءٍ بعدها، أي: ليُقَبِّحَ اللهُ وجوهكم، أو ليقبِّح الوعدُ، أو البعثُ. وفي مصحفِ أنس» وَجْهَكم «بالإِفرادِ كقوله:
Yâ harfinin dammesi, sîn harfinin kesresi ve ardından gelen yâ ile «لِيُسِيءَ» şeklinde de okunmuştur; yani: ‘Allah yüzlerinizi çirkinleştirsin diye’ veya ‘vaad çirkinleştirsin diye’ yahut ‘ba's (gönderme) çirkinleştirsin diye’ manasındadır. Enes'in mushafında ise şairin:
18485. Metin
٣٠٣ - ٣- كُلوا في بعضِ بطنِكُمُ تَعِفُّوا ... . . . . . . . . . . . . . . . . . .
303 - 3- Karnınızın bir kısmıyla yiyin ki iffetli kalasınız . . . . . . . . . . . . . . . . . .
18486. Metin
[وكقوله:]
[ve şairin:]
18487. Metin
٣٠٣ - ٤-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... في حَلْقِكم عَظْمٌ وقد شَجِيْنا
303 - 4- . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... Boğazınızda bir kemik vardır ve biz tıkanıp kalmışızdır.
18488. Metin
[وكقوله:]
[ve şairin:]
18489. Metin
٣٠٣ - ٥-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... . . . . . . . . . . وأمَّا جِلْدُها فَصَلِيْبُ
303 - 5- . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... . . . . . . . . . . Derisi ise serttir.
18490. Metin
قوله: «ولِيَدْخُلُوا» مَنْ جَعَلَ الأولى لامَ «كي» كانت هذه أيضاً لامَ «كي» معطوفةً عليها، عَطْفَ علةٍ على أخرى، ومَنْ جَعَلَها لامَ أمرٍ كأُبَيِّ، أو لامَ قسمٍ كعليّ بن أبي طالب فاللامُ في «لِيَدْخُلوا» تحتمل وجهين: الأمرَ والتعليل، و {كَمَا دَخَلُوهُ} نعتٌ لمصدرٍ محذوفٍ أو حالٌ من ضميره، كما يقول سيبويه، أي: دخولاً كما دخلوه. و {أَوَّلَ مَرَّةٍ} ظرفُ زمانٍ، وتقدَّم/ الكلامُ عليها في براءة.
[mısralarında] olduğu gibi müfred olarak «وَجْهَكُمْ» şeklindedir. Cenâb-ı Hakk'ın: {وَلِيَدْخُلُواْ} “ve girsinler diye” kavli: İlk [fiildeki] lâmı ‘key’ (ta'lîl / sebep bildiren) lâmı kabul eden kimseye göre bu da bir illetin diğerine atfedilmesi kabilinden ona ma'tûf ‘key’ lâmıdır. Übeyy gibi ilk lâmı emir lâmı veya Ali b. Ebî Tâlib gibi kasem lâmı kabul eden kimseye göre ise «وَلِيَدْخُلُواْ» lafzındaki lâm iki veche ihtimallidir: Emir ve ta'lîl. {كَمَا دَخَلُوهُ} “[daha önce] girdikleri gibi” kavli, mahzuf bir masdarın sıfatı veya Sîbeveyh'in belirttiği gibi onun zamirinden hâldir; yani: ‘Girdikleri gibi bir girişle [girsinler]’ demektir. {أَوَّلَ مَرَّةٍ} “ilk defa” kavli ise zaman zarfıdır ve buna dair açıklama Tevbe Suresi'nde geçmişti.
18491. Metin
[قوله:] {مَا عَلَوْاْ} يجوز في «ما» أن تكونَ مفعولاً بها، أي: ليُهْلِكُوا
[Cenâb-ı Hakk'ın:] {مَا عَلَوْاْ} “fethettikleri / üstün geldikleri her şeyi” kavlindeki «مَا» edatının mef'ûlun bih olması caizdir; yani: ‘Helak etsinler / yerle bir etsinler
18492. Metin
الذي عَلَوه، وقيل: ليَهْدِمُوه كقوله:
üstün geldikleri şeyi’ demektir. Şairin:
18493. Metin
٣٠٣ - ٦- وما الناسُ إلا عاملان فعامِلٌ ... يُُتَبِّرُ ما يَبْني وآخرُ رافِعُ
303 - 6- İnsanlar ancak iki tür çalışandır: Biri inşa ettiğini yerle bir eder, diğeri ise yükseltir.
18494. Metin
ويجوز فيها أَنْ تكونَ ظرفيةً، أي: مدةَ استعلائِهم وهذا مُحْوجٌ إلى حذفِ مفعولٍ، اللهم إلا أَنْ يكونَ القصدُ مجردَ ذِكْرِ الفعلِ نحو: هو يعطي ويمنع.
beytinde olduğu gibi ‘yıksınlar’ manasında olduğu da söylenmiştir. «مَا» edatının zarfiye olması da caizdir; yani: ‘Üstün geldikleri müddetçe [yerle bir etsinler]’ demektir. Bu durumda ise mef'ûlün hazfedilmesini gerektirir; meğerki tıpkı ‘O verir ve engeller’ sözünde olduğu gibi gaye sırf fiili zikretmek olsun.
18495. Metin
قوله تعالى: {حَصِيراً} : يجوزُ أَنْ يكونَ بمعنى فاعِل، اي: حاصرةً لهم، مُحيطةً بهم، وعلى هذا فكان ينبغي أن يؤنَّثَ بالتاء كخبيرة. وأُجيب: بأنَّها على النسَب، أي ذات حَصْرٍ كقولِه: {السَّمَآءُ مُنفَطِرٌ بِهِ} [المزمل: ١٨] ، أي ذاتُ انفطارٍ. وقيل: الحَصِيْرُ: الحَبْسُ، قال لبيد:
Cenâb-ı Hakk'ın: {حَصِيراً} “kuşatıcı bir zindan” kavli: «فَاعِل» manasında olması caizdir; yani: ‘onları hapseden, çepeçevre kuşatan’ demektir. Buna göre tıpkı «خَبِيرَة» kelimesinde olduğu gibi tâ ile müennes yapılması gerekirdi. Buna şöyle cevap verilmiştir: Bu lafız nisbet üzeredir; yani tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın: {السَّمَآءُ مُنفَطِرٌ بِهِ} “gök onunla yarılacaktır” [Müzzemmil 18] kavlindeki gibi ‘yarılma sahibi’ manasına geldiği gibi, burada da ‘hapsetme sahibi’ manasındadır. «الحَصِير» kelimesinin ‘hapsolunan yer (zindan)’ manasına geldiği de söylenmiştir. Lebîd şöyle demiştir:
18496. Metin
٣٠٣ - ٧- ومَقامَةٍ غُلْبِ الرجالِ كأنَّهمْ ... جِنٌّ لدى بابِ الحصيرِ قيامُ
303 - 7- Nice meclisler vardır ki, boyun eğmez adamları sanki zindan kapısında duran cinler gibidir.
18497. Metin
وقال أبو البقاء: «لم يؤنِّثْه لأنَّ فعيلاً بمعنى فاعِل» وهذا منه سهوٌ؛ لأنه يؤدِّ إلى أن تكونَ الصفةُ التي على فعيل إذا كانَتْ بمعنى فاعِل جاز حَذْفُ التاءِ منها، وليس كذلك لِما تقدَّم مِنْ أنَّ فعيلاً بمعنى فاعِل يَلْزَمُ تأنيثه، وبمعنى مَفْعول يجب تذكيرُه، وما جاء شاذَّاً مِنَ النوعين يُؤَوَّل. وقيل: إنما لم يُؤَنَّثْ لأنَّ تأنيث «جهنَّم» مجازيٌّ، وقيل: لأنها في معنى السِّجْن والمَحْبَس، وقيل: لأنها بمعنى فِرَاش.
Ebû'l-Bekâ: “«فَعِيل» kalıbı «فَاعِل» manasında olduğu için müennes kılmamıştır” demiştir. Ancak bu onun bir zellesidir; zira bu ifade, «فَعِيل» veznindeki sıfat «فَاعِل» manasında olduğunda ondan tâ harfinin hazfedilmesinin caiz olacağı sonucunu doğurur. Oysa durum böyle değildir; çünkü daha önce geçtiği üzere «فَاعِل» manasındaki «فَعِيل» kalıbının müennes kılınması zorunludur, «مَفْعُول» manasında olduğunda ise müzekker kılınması vaciptir; bu iki türden şâz olarak gelenler ise tevil edilir. Müennes kılınmamasının sebebi olarak {جَهَنَّمَ} lafzının müennesliğinin mecazi oluşu da söylenmiştir; ayrıca ‘zindan’ ve ‘hapis yeri’ manasında olduğu veya ‘döşek’ manasında olduğu da söylenmiştir.
18498. Metin
قوله تعالى: {لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ} : أي: للحالةِ أو للمِلَّة أو للطريقة. قال الزمخشري: «وأَيَّتَما قدَّرْتَ لم تَجِدْ مع الإِثباتِ ذَوْقَ البلاغةِ الذي تجده مع الحذف؛ لِما في إبهام الموصوفِ بحذفِه مِنْ فخامةٍ تُفْقَدُ مع إيضاحِه» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ} “en doğru yola” kavli: Yani en doğru hâle veya dine yahut yola demektir. Zemahşerî şöyle demiştir: “Hangi kelimeyi takdir edersen et, açıkça zikredildiğinde, hazfedildiğinde bulduğun belagat zevkini bulamazsın; zira mevsûfun hazfedilerek müphem bırakılmasında, açıkça belirtildiğinde kaybolacak bir azamet ve ihtişam vardır.”
18499. Metin
قوله تعالى: {وأَنَّ الذين لاَ يُؤْمِنُونَ} : فيه وجهان، أحدُهما: أن يكونَ عطفاً على «أنَّ» الأولى، أي: يُبَشِّرُ المؤمنين بشيئين: بأجرٍ كبيرٍ وبتعذيبِ أعدائهم، ولا شكَّ أنَّ ما يُصيبُ عَدُوَّك سُرورٌ لك. وقال الزمخشري: «ويُحتمل أن يكونَ المرادُ: ويُخبر بأنَّ الذين» .
Cenâb-ı Hakk'ın: {وأَنَّ الذين لاَ يُؤْمِنُونَ} “ve iman etmeyenlere gelince” kavlinde iki vecih vardır. Birincisi: İlk «أَنَّ» lafzına matuf olmasıdır; yani: Müminleri iki şeyle müjdeler: Büyük bir ecirle ve düşmanlarının azap görmesiyle. Şüphe yok ki düşmanının başına gelen şey senin için bir sevinçtir. Zemahşerî ise şöyle demiştir: “Muradın ‘ve haber verir ki şüphesiz kimseler...’ şeklinde olması da muhtemeldir.”
18500. Metin
قال الشيخ: «فلا يكونُ إذ ذاك داخلاً تحت البشارةِ» . قلتُ: قولُ الزمخشريِّ يَحْتمل أمرين، أحدُهما: أن يكونَ قولُه «ويُحتمل أن يكونَ المرادُ: ويُخْبِرُ بأنَّ» أنه من باب الحذف، أي: حَذَف «ويُخْبِرُ» وأبقى معموله، وعلى هذا فيكون «أنَّ الذين» غيرَ داخلٍ في حَيِّز البِشارة بلا شك، ويحتمل أن يكونَ قصدَه: أنه أُريد بالبِشارة مجرَّدُ الإِخبار سواءً كان بخيرٍ أم بِشَرّ، وهل هو فيهما حقيقةٌ أو في أحدِهما، وحينئذٍ يكون جمعاً بين الحقيقةِ والمجاز، أو استعمالاً للمشترك في معنييه، وفي المسألتين خلافٌ مشهور، وعلى هذا فلا يكون قولُه {وأَنَّ الذين لاَ يُؤْمِنُونَ} غيرَ داخلٍ في حَيِّز البِشارة، إلا أنَّ الظاهرَ مِنْ حالِ الزمخشري أنه لا يُجيز الجمعَ بين الحقيقةِ والمجازِ ولا استعمالَ المشتركِ في مَعْنَيَيْه.
Şeyh [Ebû Hayyân]: “O takdirde bu [kısım] müjdenin kapsamına girmez” demiştir. Derim ki: Zemahşerî'nin sözü iki hususa ihtimallidir: Birincisi: Onun “Muradın ‘ve haber verir ki şüphesiz...’ şeklinde olması muhtemeldir” sözünün hazif kabilinden olmasıdır; yani «يُخْبِرُ» fiilini hazfetmiş ve mamulünü bırakmıştır. Buna göre {أَنَّ الذين} lafzı şüphesiz müjdenin kapsamı dışında kalır. İkincisi ise kastının şu olması muhtemeldir: Müjdeleme (tebşîr) ile ister hayır ister şer olsun sırf haber verme kastedilmiştir. Bunun her ikisinde de hakiki mi yoksa birinde mi [hakiki olduğu] meselesinde, bu durumda hakikat ile mecazın bir arada cemedilmesi veya müşterek lafzın iki manasında birden kullanılması söz konusu olur ki her iki meselede de meşhur ihtilaf vardır. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın: {وأَنَّ الذين لاَ يُؤْمِنُونَ} kavli müjdenin kapsamı dışında kalmaz. Ne var ki Zemahşerî'nin genel tutumundan anlaşılan, hakikat ile mecazın cemini de müşterekin iki manasında birden kullanılmasını da caiz görmediğidir.
18501. Metin
قوله تعالى: {وَيَدْعُ الإنسان بالشر دُعَآءَهُ بالخير} : في الباءين ثلاثةُ أوجه، أحدُها: أنهما متعلِّقتان بالدعاءِ على بابهما نحو: «دَعَوْتُ بكذا» والمعنى: أنَّ الإِنسانَ في حالِ ضَجَرِه قد يَدْعُو بالشرِّ ويُلِحُّ فيه، كما يَدْعُو ويُلِحُّ فيه.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَيَدْعُ الإنسان بالشر دُعَآءَهُ بالخير} “İnsan, hayra dua ettiği gibi şerre de dua eder” kavlindeki iki bâ harf-i cerrinde üç vecih vardır. Birincisi: Tıpkı ‘falanca şeyi diledim/istedim’ kullanımında olduğu gibi her ikisinin de kendi hakiki manasıyla duaya taalluk etmesidir. Mana şöyledir: İnsan bıkkınlık ve öfke anında, tıpkı hayır için dua edip ısrarcı olduğu gibi, şer için de dua eder ve bunda ısrarcı olur.
18502. Metin
والثاني: أنهما بمعنى «في» بمعنى أنَّ الإِنسانَ إذا أصابه ضرٌّ دعا وألَحَّ في الدعاءِ واستعجل الفرجَ، مثلَ الدعاءِ الذي كان يحبُّ أَنْ يدعوَه في حالة الخير، وعلى هذا فالمَدْعُوُّ به ليس الشرَّ ولا الخيرَ. وهو بعيدٌ. الثالث: أن تكونَ للسببِ، ذكره أبو البقاء، والمعنى لا يُساعده، والمصدرُ مضافٌ لفاعِلِه.
İkincisi: «فِي» (içinde) manasında olmasıdır; yani insan kendisine bir zarar dokunduğunda, tıpkı hayır hâlindeyken yapmayı sevdiği dua gibi dua eder, duada ısrar eder ve kurtuluş için acele eder. Buna göre kendisi için dua edilen şey ne şer ne de hayırdır; ancak bu uzak bir ihtimaldir. Üçüncüsü: Sebep bildirmesidir; bunu Ebû'l-Bekâ zikretmiştir, ancak mana buna elverişli değildir. Masdar ise fâiline muzaftır.
18503. Metin
قوله تعالى: {آيَتَيْنِ} : يجوز أن يكونَ هو المفعولَ الأولَ، و {الليل والنهار} ظرفان في موضع الثاني قُدِّما على الأول، والتقدير: وجَعَلْنا آيتين في الليلِ والنهار، والمرادُ بالآيتين: إمَّا الشمسُ والقمرُ، وإمَّا تكويرُ هذا على هذا، وهذا على هذا، ويجوز أنْ يكونَ «آيَتَيْن» هو الثاني، و {الليل والنهار} هما الأول. ثم فيه احتمالان، أحدُهما: أنه على حَذْفِ مضافٍ: / إمَّا من الأولِ، أي: نَيَّرَي الليل والنهار، وهما القمرُ والشمسُ، وإمَّا من الثاني، أي: ذَوِي آيتين. والثاني: أنه لا حَذْفَ، وأنهما علامتان في أنفسِهما، لهما دلالةٌ على شيءٍ آخرَ. قال أبو البقاء: «فلذلك أضافَ في موضعٍ، وَوَصف في آخر» يعني أنه أضافَ الآيةَ إليهما في قولِه {آيَةَ الليل} و {الليل والنهار} ووصفَهما في موضعٍ آخرَ بأنهما اثنان لقولِه: «وجَعَلْنا الليلَ والنهارَ آيتين» . هذا كلُّه إذا جَعَلْنَا الجَعْلَ تصييراً متعدِّياً لاثنين، فإن جَعَلْناه بمعنى «خَلَقْنا» كان «آيتين» حالاً، وتكونُ حالاً مقدرة.
Cenâb-ı Hakk'ın: {آيَتَيْنِ} “iki ayet (delil)” kavli: İlk mef'ûl olması caizdir; {الليل والنهار} “geceyi ve gündüzü” kavli ise ikinci mef'ûl konumundaki zarflar olup birincinin önüne geçirilmiştir. Takdiri: ‘Gece ve gündüzde iki ayet kıldık’ şeklindedir. İki ayetten kasıt: Ya güneş ve aydır, ya da birinin diğerinin üzerine bürünüp örtülmesidir. {آيَتَيْنِ} kelimesinin ikinci mef'ûl, {الليل والنهار} kelimelerinin ise birinci mef'ûl olması da caizdir. Bu durumda iki ihtimal vardır: Birincisi: Muzâfın hazfedilmiş olmasıdır: Ya birinciden hazfedilmiştir; yani: ‘Gece ve gündüzün iki aydınlatıcısını [ki onlar ay ve güneştir, birer ayet kıldık]’ demektir; ya da ikinciden hazfedilmiştir; yani: ‘[Gece ve gündüzü] iki ayet sahibi [kıldık]’ demektir. İkincisi: Hiçbir hazif olmaması, bilakis bizzat kendilerinin başka bir şeye delalet eden ikişer alamet olmasıdır. Ebû'l-Bekâ: “Bundan dolayı bir yerde izafet yapmış, diğer yerde ise sıfat olarak getirmiştir” demiştir; yani Cenâb-ı Hak {آيَةَ الليل} “gecenin delili” ve {الليل والنهار} kavillerinde ayeti onlara izafe etmiş, başka bir yerde ise: {وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ} “Geceyi ve gündüzü iki delil kıldık” kavliyle onları iki tane olarak nitelemiştir. Bütün bunlar, kılma (ca'l) fiilini iki mef'ûle geçişli ‘dönüştürme (tasyîr)’ manasında aldığımız takdirdedir. Şayet onu ‘yarattık’ manasında alırsak, {آيَتَيْنِ} lafzı hâl olur ve bu da mukadder bir hâl olur.
18504. Metin
واستشكل بعضُهم أَنْ يكونَ «جَعَلَ» بمعنى صَيَّر قال: «لأنه يَسْتَدْعِيْ أن يكونَ الليلُ والنهارُ موجودَيْن على حالةٍ، ثم انتقل عنها إلى أخرى» .
Bazıları {جَعَلَ} fiilinin ‘dönüştürdü (sayyere)’ manasında olmasını müşkil görmüş ve şöyle demiştir: “Çünkü bu durum, gece ve gündüzün [önce] bir hâl üzere var olmasını, ardından o hâlden başka bir hâle intikal etmesini gerektirir.”
18505. Metin
قوله: «مُبْصِرَةً» فيه أوجهٌ، أحدُها: أنه مِنْ الإِسنادِ المجازيِّ، لأنَّ الإِبصارَ فيها لأهلِها، كقولِه: {وَآتَيْنَا ثَمُودَ الناقة مُبْصِرَةً} [الإِسراء: ٥٩] لمَّا كانت سبباً للإِبْصار. وقيل: «مُبْصِرة» : مضيئةً، وقيل: هي من بابِ اَفْعَل، والمرادُ به غيرُ مَنْ أُسْنِد الفعلُ إليه كقولهم: «أَضْعَفَ الرجلُ» ، أي: ضَعُفَتْ ماشِيتُه، و «أَجْبن» إذا كان أهلُه جبناء، فالمعنى أنَّ أهلَها بُصراء.
Cenâb-ı Hakk'ın: {مُبْصِرَةً} “aydınlatıcı / gösterici” kavlinde birkaç vecih vardır. Birincisi: Mecazi isnad kabilinden olmasıdır; zira görme fiili gündüzün ehline aittir; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: {وَآتَيْنَا ثَمُودَ الناقة مُبْصِرَةً} “Semûd'a da [hakikati] gösterici bir mucize olarak o dişi deveyi verdik” [İsrâ 59] kavlinde, görmeye sebep olduğu için böyle denmiştir. «مُبْصِرة» lafzının ‘aydınlatıcı’ manasında olduğu da söylenmiştir. Bunun «أَفْعَلَ» babından olduğu ve fiilin kendisine isnad edildiği kimseden başkasının murad edildiği de söylenmiştir; tıpkı ‘adamın davarları zayıfladı’ anlamında «أَضْعَفَ الرَّجُلُ» ve ‘ailesi korkak oldu’ anlamında «أَجْبَنَ» denmesi gibi. Bu durumda mana, gündüzün ehlinin basiretli/görür kimseler olması demektir.
18506. Metin
وقرأ عليُّ بن الحسين وقتادةُ «مَبْصَرة» بفتح الميم والصاد، وهو مصدرٌ أقيم مُقام الاسمِ، وكَثُر هذا في صفاتِ الأمكنة نحو: «مَذْأَبَة» .
Ali b. el-Hüseyin ve Katâde, mîm ve sâd harflerinin fethasıyla «مَبْصَرَة» şeklinde okumuşlardır. Bu, ismin yerine ikame edilmiş bir masdardır; bu kullanım mekân sıfatlarında tıpkı ‘kurt yatağı’ anlamındaki «مَذْأَبَة» gibi çokça yer alır.
18507. Metin
قوله: {وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ} فيه وجهان، أحدهما: أنَّه منصوبٌ على الاشتغال، ورُجِّح نصبُه لتقدُّمِ جملةٍ فعلية. وكذلك {وَكُلَّ إِنْسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ} [الإِسراء: ١٣] . والثاني: - وهو بعيد - أنه منصوبٌ نَسَقاً على «الحِسابَ» ، أي: لتعلموا كلَّ شيءٍ أيضاً، ويكون «فَصَّلْناه» على هذا صفةً.
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ} “Her şeyi de ayrıntılı olarak açıkladık” kavlinde iki vecih vardır. Birincisi: İştigal üzere mansup olmasıdır; fiil cümlesinin öne geçmesinden ötürü nasbı tercih edilmiştir. {وَكُلَّ إِنْسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ} “Her insanın [amelini] boynuna doladık” [İsrâ 13] kavli de böyledir. İkincisi -ki bu uzak bir ihtimaldir-: «الحِسَابَ» lafzına matuf olarak mansup olmasıdır; yani: ‘Her şeyi de bilesiniz diye’ demektir; bu takdirde «فَصَّلْنَاهُ» sıfat olur.
18508. Metin
وقرئ «في عُنْقِه» وهو تخفيفٌ شائعٌ.
[Nûn harfinin sükûnu ile] «فِي عُنْقِهِ» şeklinde de okunmuştur ki bu yaygın bir tahfiftir (hafifletmedir).
18509. Metin
قوله تعالى: {وَنُخْرِجُ} : العامَّةُ على «نُخْرِجُ» بنونِ
Cenâb-ı Hakk'ın: {وَنُخْرِجُ} “ve çıkarırız” kavli: Cumhûr, azamet nûnu ile
18510. Metin
العظمة مضارع «اَخْرَجَ» ، و «كتاباً» فيه وجهان، أحدهما: أنه مفعولٌ به والثاني: أنه منصوبٌ على الحالِ من المفعول المحذوف، إذ التقديرُ: ونُخْرِجُه إليه كتاباً، ونُخْرِجُ الطائرَ.
«أَخْرَجَ» fiilinin muzârisi olarak «نُخْرِجُ» şeklinde okumuştur. «كِتَاباً» lafzında iki vecih vardır: Birincisi: Mef'ûlun bih olmasıdır. İkincisi: Mahzuf mef'ûlden hâl olarak mansup olmasıdır; zira takdiri: ‘Ve ona bir kitap hâlinde onu çıkarırız / ameli çıkarırız’ şeklindedir.
18511. Metin
ورُوِي عن أبي جعفر: «ويُخْرَجُ» مبنيَّاً للمفعول، «كتاباً» نصبٌ على الحال، والقائمُ مَقامَ الفاعلِ ضميرُ الطائرِ، وعنه أنَّه رَفَع «كتاباً» . وخُرِّج على أنَّه مرفوعٌ بالفعلِ المبنيِّ للمفعول، والأولى قراءة قلقةٌ.
Ebû Ca'fer'den meçhul sîga ile «وَيُخْرَجُ» şeklinde rivayet edilmiştir; bu durumda «كِتَاباً» hâl olarak mansuptur, nâib-i fâil ise amel (tâir) zamiridir. Ondan «كِتَابٌ» lafzını merfû okuduğu da rivayet edilmiştir. Bu da meçhul fiilin merfû fâili (nâib-i fâili) olarak değerlendirilmiştir; ancak ilk [rivayet] zayıf ve oturmamış bir kıraattir.
18512. Metin
وقرأ الحسن: «ويَخْرُجُ» بفتحِ الياءِ وضمِّ الراءِ مضارعَ «خَرَجَ» ، «كتابٌ» فاعلٌ به، وابن محيصن ومجاهد كذلك، إلا أنهما نَصَبا «كتاباً» على الحال، والفاعلُ ضميرُ الطائرِ، أي: ويَخْرُجُ له طائرُه في هذه الحالِ. وقرئ «ويُخْرِجُ» بضمِّ الياء وكسرِ الراء مضارعَ «اَخْرَجَ» ، والفاعلُ ضميرُ الباري تعالى، «كتاباً» مفعولٌ.
Hasan, yâ harfinin fethası ve râ harfinin dammesiyle «خَرَجَ» fiilinin muzârisi olarak «وَيَخْرُجُ» şeklinde okumuştur; «كِتَابٌ» onun fâilidir. İbn Muhaysın ve Mücâhid de böyledir, ancak onlar «كِتَاباً» lafzını hâl olarak nasbetmişlerdir; fâil ise amelin (tâir) zamiridir; yani: ‘Bu hâlde onun ameli karşısına çıkar’ demektir. Yâ harfinin dammesi ve râ harfinin kesresiyle «أَخْرَجَ» fiilinin muzârisi olarak «وَيُخْرِجُ» şeklinde de okunmuştur; fâil Yüce Yaratıcı'nın zamiridir, «كِتَاباً» ise mef'ûldür.
18513. Metin
قوله: «يَلْقَاْه» صفةٌ ل «كتاباً» ، و «مَنْشُوراً» حالٌ من هاء «يَلْقاه» . وجوَّز الزمخشري والشيخ وأبو البقاء أن يكونَ نعتاً لكتاب. وفيه نظرٌ: من حيث إنه يَلْزَمُ تقدُّم الصفةِ غير الصريحة على الصريحةِ، وقد تقدَّم ما فيه.
Cenâb-ı Hakk'ın: {يَلْقَاهُ} “karşılaşacağı / bulacağı” kavli «كِتَاباً» lafzının sıfatıdır; {مَنْشُوراً} “açılmış olarak” kavli ise {يَلْقَاهُ} fiilindeki hâ zamirinden hâldir. Zemahşerî, Şeyh [Ebû Hayyân] ve Ebû'l-Bekâ bunun «كِتَاب» lafzına sıfat olmasını da caiz görmüşlerdir. Ancak sarih olmayan sıfatın sarih sıfatın önüne geçmesini gerektirmesi bakımından bu görüş tartışmalıdır ve buna dair açıklama daha önce geçmişti.
18514. Metin
وقرأ ابنُ عامر «يُلَقَّاه» بضمِّ الياء وفتح اللام وتشديد القاف، مضارعَ «
İbn Âmir, yâ harfinin dammesi, lâm harfinin fethası ve kâf harfinin teşdîdi ile şeddeli «
18515. Metin
لَقَّى» بالتشديد، والباقون: بالفتح والسكونِ والتخفيف مضارع لَقِي.
لَقَّى» fiilinin muzârisi olarak «يُلَقَّاهُ» şeklinde okumuştur. Diğer kurrâ ise fetha, sükûn ve tahfif ile «لَقِيَ» fiilinin muzârisi olarak [«يَلْقَاهُ» şeklinde] okumuşlardır.
18516. Metin
قوله تعالى: {اقرأ} : على إضمارِ القولِ، أي: يُقال له: اقرأْ، وهذا القولُ: إمَّا صفةٌ أو حالٌ كما في الجملةِ قبله.
Cenâb-ı Hakk'ın: {اقْرَأْ} “Oku!” kavli: Sözün takdir edilmesine (idmâr-ı kavl) dayanır; yani: ‘Ona: Oku! denilir’. Bu kavil cümlesi, kendisinden önceki cümlede olduğu gibi ya sıfattır ya da hâldir.
18517. Metin
قوله/ {كفى بِنَفْسِكَ} فيه ثلاثةُ أوجهٍٍ، المشهورُ عند المُعْرِبين: أنَّ «كفى» فعلٌ ماضٍ، والفاعلُ هو المجرورُ بالباء، وهي فيه مزيدةٌ، ويَدُلُّ عليه أنها حُذِفت ارتفع، كقوله:
Cenâb-ı Hakk'ın: {كَفَى بِنَفْسِكَ} “Kendi nefsin yeter” kavlinde üç vecih vardır. İrab âlimleri nezdinde meşhur olanı: «كَفَى» lafzının mazi bir fiil, fâilin ise bâ harfiyle mecrûr olan lafız olmasıdır; buradaki bâ harfi zâidedir. Bunun delili ise bâ hazfedildiğinde kelimenin merfû olmasıdır; nitekim şair:
18518. Metin
٣٠٣ - ٨- ويُخْبرني عن غائبٍ المَرْءِ هَدْيُه ... كَفَى الهَدْيُ عَمَّا غَيَّبَ المَرْءُ مُخْبِرا
303 - 8- Kişinin gidişatı bana onun gizli hâllerini haber verir; kişinin gidişatı, onun gizlediği şeyleri haber verici olarak yeter.
18519. Metin
وقولِ الآخر:
ve diğer şair:
18520. Metin
٣٠٣ - ٩-. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... كَفَى الشيبُ والإِسلامُ للمرءِ ناهيا
303 - 9- . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... Kişiyi [kötülükten] alıkoyucu olarak ihtiyarlık ve İslam yeter.
18521. Metin
وعلى هذا فكان ينبغي أن يُؤَنَّثَ الفعلُ لتأنيث فاعلِه، وإن كان مجروراً كقوله: {مَآ آمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِّن قَرْيَةٍ} [الأنبياء: ٦] و {وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ آيَةٍ} [الأنعام: ٤] . وقد يقال: إنه جاء على أحد الجائزين فإن التأنيثَ مجازيٌّ. والثاني: أنَّ الفاعلَ/ ضميرُ المخاطبِ، و «كفى» على هذا اسمُ فعلٍ أمرٍ، أي: اكْتَفِ، وهو ضعيفٌ لقَبولِ «كَفَى» علاماتِ الأفعالِ. الثالث: أنَّ فاعلَ «كَفَى» ضميرٌ يعودُ على
demiştir. Buna göre tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın: {مَآ آمَنَتْ قَبْلَهُم مِّن قَرْيَةٍ} “Onlardan önce hiçbir kent halkı iman etmedi” [Enbiyâ 6] ve {وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ آيَةٍ} “onlara hiçbir ayet gelmez ki” [En'âm 4] kavillerinde olduğu gibi, fâili her ne kadar [zâide harfle] mecrûr olsa da fâilinin müennes olmasından dolayı fiilin müennes kılınması gerekirdi. Şöyle de denilebilir: Müenneslik mecazi olduğu için caiz olan iki durumdan biri üzere gelmiştir. İkincisi: Fâilin muhatap zamiri olmasıdır; bu takdirde «كَفَى» lafzı ‘yetin (iktefi)’ manasında emir bildiren bir ism-i fiildir; ancak «كَفَى» lafzının fiil alametlerini kabul etmesi sebebiyle bu zayıf bir görüştür. Üçüncüsü: «كَفَى» fiilinin fâilinin
18522. Metin
الاكتفاء، وقد تقدَّم الكلامُ على هذا مستوفى. و «اليومَ» نصبٌ ب «كفى» .
yetinme (iktifâ) manasına dönen bir zamir olmasıdır; buna dair açıklama daha önce eksiksiz olarak geçmişti. {الْيَوْمَ} “bugün” kelimesi ise «كَفَى» fiili ile mansuptur.
18523. Metin
قوله: «حَسِيْبا» فيه وجهان، أحدُهما: أنه تمييزٌ. قال الزمخشري: «وهو بمعنى حاسِب، كضَرِيْب القِداح بمعنى ضاربها، وصَرِيْم بمعنى صارِم، ذكرهما سيبويه، و» على «متعلقةٌ به مِنْ قولك: حَسِب عيله كذا، ويجوز أن يكونَ بمعنى الكافي ووُضِع موضعَ الشهيد، فعُدِّي ب» على «لأنَّ الشاهدَ يكفي المُدَّعي ما أهمَّه. فإن قلت: لِمَ ذَكَرَ» حسيباً «؟ قلت: لأنَّه بمنزلةِ الشاهدِ والقاضي والأمين، وهذه الأمور يَتَوَلاَّها الرجالُ فكأنَّه قيل: كفى بنفسِك رجلاً حسيباً، ويجوز أًنْ تُتَأَوَّلَ النفسُ بمعنى الشخصِ، كما يقال: ثلاثة أنفس» . قلت: ومنه قولُ الشاعر:
Cenâb-ı Hakk'ın: {حَسِيباً} “hesap görücü olarak” kavlinde iki vecih vardır. Birincisi: Temyiz olmasıdır. Zemahşerî şöyle demiştir: “Bu, Sîbeveyh'in zikrettiği fal oklarını atan anlamındaki «ضَرِيب» ve kesip biçen anlamındaki «صَرِيم» gibi «حَاسِب» (hesap gören) manasındadır. {عَلَيْكَ} kavlindeki «عَلَى» harf-i cerri ise, ‘onun aleyhine şunu hesap etti’ kullanımından hareketle bu kelimeye taalluk etmektedir. Kelimenin ‘kâfi gelen’ manasında olması ve ‘şahit’ yerine konulması da caizdir; bu takdirde «عَلَى» ile geçişli kılınmıştır, zira şahit davacının mühim işini görmeye kâfi gelir. Eğer: ‘Neden «حَسِيباً» müzekker olarak zikredilmiştir?’ dersen, derim ki: Çünkü o şahit, kadı ve emin (güvenilir kişi) mesabesindedir; bu işleri ise erkekler deruhte eder. Dolayısıyla sanki: ‘Hesap sorucu bir adam olarak nefsin yeter’ denilmiş gibidir. Tıpkı ‘üç şahıs’ denmesi gibi «نَفْس» kelimesinin ‘şahıs’ manasında tevil edilmesi de caizdir.” Derim ki: Şairin şu sözü de bu kabildendir:
18524. Metin
٣٠٤ - ٠- ثلاثةُ أنفسٍ وثلاثُ ذَوْدٍ ... لقد جارَ الزمانُ على عيالي
304 - 0- Üç can ve üç deve; şüphesiz zaman çoluk çocuğuma haksızlık etti.
18525. Metin
والثاني: أنه منصوبٌ على الحالِ، وذُكِرَ لِما تقدَّم. وقيل: حَسِيب بمعنى مُحاسِب كخَلِيط وجَلِيس بمعنى: مُخالِط ومُجالس.
İkincisi: Hâl olarak mansup olmasıdır ve yukarıda geçen gerekçeyle müzekker kılınmıştır. «حَسِيب» kelimesinin, tıpkı düşüp kalkan manasındaki «خَلِيط» ve beraber oturan manasındaki «جَلِيس» gibi «مُحَاسِب» (karşılıklı hesaplaşan) manasında olduğu da söylenmiştir.